Arus – ı Saltanat

44

 

Bazı vatandaşlarımız  – ne hikmetse-  Türk Milleti’nden bahsederken. Türk Tarihi söz konusu olurken. Türkler  şöyle kahraman, Türkler böyle yiğit bir millet derken. Alınıyorlar! Türk adı yanında bizim milliyetimizin de anılması gerekmez mi? Diye, kanaatlarını belirtiyorlar. Türkler, İslâmın bayraktarıyken ya bizler neciydik? Bizler de onlarla beraberdik diyorlar.     Doğru gibi görünen ve bir samîmiyetin ifadesi olan. Biraz da  -yersiz olarak-  ikinci plâna itilmişliği ve kırılmışlığı ihsas eden / hissettiren bu gibi itiraz ve sanki hak arayışlarını tahlîl etmek, çözmek lâzım.  Yanlış anlayış ve düşünceleri düzeltmek; bu kardeşlerimizi rahatlatmak  gerek.

Öncelikle şunu iyice bilelim ki, millet bir ırktan oluşmaz. Başlangıçta öyle olsa bile zamanla doğuş değil oluş esas olur. Aynı potada kaynaşan insanlar bir milleti oluştururlar. Aynı vatanda yaşayanlar, aynı ortak dili konuşanlar, aynı dine bağlı olanlar ancak; bir milleti teşkîl ederler.

Kimsenin bunlara bir şey dediği yok. Elbette, milleti teşkîl edenlerin bir kısmı farklı menşe, ayrı orijinlerden gelir. Ama zamanla yanında ve içinde yer aldığı milletin diliyle konuşarak, o başı çeken milletle aynîleşir. Hele dîni de birse aynı milletin ayrılmaz parçası olur.

Bütün mes’ele, benim adım niye zikredilmiyordan çıkıyor. Oysa bunda alınganlığa hiç lüzûm yok. Başı çeken milletin ismi tabii olarak, o milleti oluşturan bütün kavimleri temsîl eder. Her ne kadar önceleri ismin asıl sâhiplerini gösteriyorsa da; zamanla aynîleşen, bütünleşen, bir ve bütün olan tüm kavimleri bünyesinde toplayan sembol bir isim hâlini alır.

Bu sonuç; istekle, seçimle olmuş değildir. Tarihsel bir süreç sonunda, zorunlu olarak gelinen doğal bir netîcedir. Bunda sun’ilik / yapaylık aramamalı. Yapay olarak  bu mânevî oluşumu bozmaya kalkışmamalı.

Çünkü bu takdîrde, benim ismim de zikredilsin diyen kavim; bu istek ve arzusuyla öyle bir taşı yerinden oynatmış olur ki, arkasından sökün edecek taşlar altında; değil sâdece kendisi topyekûn bütün millet ezilip yok olur!

Türkiye öyle bir ülke ki, -tarih boyunca- müslüman oldukları için zulme, soykırıma uğramış kılıç artığı bir çok kavimlerin ve hatta Hristiyan ve Yahudilerin ilticâ ettikleri, sığındıkları bir kurtuluş adası, bir kurtuluş yuvası ve bir emniyet adası olmuştur.

Türk Milleti’nin ismen yanında benim ismim de olmalı diyen kimse; bir de bakar ki, yanında sayısız kavimler var. Onların biz neciyiz? Tarih boyunca bizler de Türklerin safında Türklerin yanında değil miydik? O halde bizlerin de adı Türk Milleti zikredilirken zikredilmesi, anılması gerekmez mi? Derler. Ve bu husûsta, yerden göğe kadar da haklı olurlar.

X

Böyle bir konuşmanın, böyle bir adlandırmanın, böyle bir söylemin ne pratikte imkânı var. Ne de tatbikte, uygulamada ve telâffuzda.

Öyleyse kaderin bir cilvesi olarak başı çeken milletin adının her kavimce benimsenmesi;     ki o, tarihin ileri sürdüğü, tarihin ortaya koyduğu kaçınılmaz bir netîce, reddolunmaz bir kolaylık ve tabii en çıkar yoldur.

Bildiğiniz gibi  “Türkiye”  adı bile bu vatana; Batılılar tarafından verilmiştir. Bunda Türk Milleti’nin başı çekmesinin rolü büyük. Öyleyse bunu mes’ele yapmamak; Türk Milleti’ne karşı  -bu kelimeyi kullanmak istemiyorum ama-  haset içinde olmamak îcab eder. Bil’akis yaptıklarıyla övünmek, ona gıpta etmek. Ve yanında yer alarak; aynı şerefi, aynı gururu, aynı ulvî hizmeti paylaşmak gerek.

2077

Çünkü tarihteki bu hizmetlerinden dolayı; Türk Milleti’nden memnûn ve mesrûr olmak yani bu yaptıklarına sevinmek; bizlere düşen insanî bir duygudur be dostlar!

Sonra unutmayalım ki, hepimizin bedenleri farklı olmasına rağmen, hepimizin rûh sâhibi olması, insan diye nitelenmemizi nasıl gerektiriyorsa; aynı vatanda, farklı kavimlerden olmamıza rağmen, aynı rûhu taşımamız. Yâni aynı dîne bağlı oluşumuz ve aynı dili konuşmamız. Mânen birliğimizin en sağlam göstergesi ve temel taşlarıdır.

Bu îzahın en vecîz ifadesi şu olsa gerek: Milliyetimiz  İslâmiyet, aklımız Kur’an’dır. Kavmî yapımız, hepimizin müşterek rûhu ve aklı olan İslâmiyete birer kale hükmündedir. İslâmiyetin emrinde ve onun koruyucusudur. Çünkü o mânâ hem üst kimliğimizi hem alt kimliğimizin devamını sağlıyan tek garantör.

Yine biliyoruz ki, dünyada arı milletten oluşan, tek bir ırktan ibaret devletler az ve sayılıdır. Hele bizim gibi dünyanın en stratejik bir yerinde vatan tutan milletin tek bir ırktan, tek bir kavimden oluşması mümkün değildir.

Türkler; medeniyetler beşiği olan Anadolu’da devletlerini kurarken, şüphesiz eski sakinlerinden de yararlanmış. İnsanlarını da saflarına almış. Onlara hâmi ve koruyucu olmuş; müslümanları ise din kardeşi bilmiştir.

Zaten İslâmiyette ehliyet asıl olduğu ve onları da insan olarak kardeşi saydığı için kabiliyetli olan herkesin önünü açık tutmuş. Devlet Başkanlığı hâriç , her mevki ve makama gelmelerinde bir beis ve sakınca görmemiştir.

X

Konuyu somut bir örnekle bağlıyalım:

Bir ordu düşünelim. Ve onun Başkomutanını. Tabii ki, Başkomutan; tüm orduyu temsil eder. Orduyu teşkil eden bölükler, taburlar, alaylar vd. her biri dese ki, ben de kendi komutanımın Başkomutan olarak Başkomutanın yanında yer almasını istiyorum. Çünkü ben de orduyu teşkil edenlerden biriyim!

Her birim böylece Başkomutanın yanına kendi komutanını yerleştirerek, onların hepsi birlikte komuta yetkisini kullanmalı dese! Bakın nasıl bir curcuna çıkar ortaya:

Bunu da somut bir örnekle açıklığa kavuşturalım:

Bir komutan binlerce askerden oluşan orduyu gayet güzel sevk ve idare edebilir. Ama birden fazla komutan  -aynı anda-  bir askeri bile idare edemez.

X

Bu örneklerden anlaşılıyor ki,

Bir devletin tek ismi olur.

Bir milletin tek adı bulunur.

Bir milletin tek bayrağı dalgalanır.

Aksi hâlde Bir elden sudûr etmeyen, Bir elden sâdır olmayan, Bir elden çıkmayan emirler ve işler akaamete uğrar. Sonuçlandırılamaz. Çünkü birbirine zıt ve ters istekler; işleri çıkmaza sokar. Karar alınamaz! Alınsa da birbirine zıt olur.

Sonuç olarak deriz ki:

“Arus – ı  saltanat şerik kabul etmez!”

Saltanat gelini ortak istemez!

Takdîr edersiniz ki; bir kadın , birkaç erkekle aynı anda evli olamaz.

Aksi hâlde, bu durumda nasıl bir çıkmaza düşüleceği îzahtan vârestedir. Açıklamayı gerektirmeyecek kadar açık bir vaziyettir.

 

 

2078 – 2080

 

 

 

Önceki İçerikAbim Damat Oldu, Sırada Diğer Abime Geldi
Sonraki İçerikEski Zamanlarda Okula Nasıl Başlanırdı?
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.