21.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1061

BOP ve Ortadoğu

0

 

Türkiye öyle bir yerde ki, tarihin hiç bir döneminde bu bölgede yaşayan insanlar rahat yüzü görmedi. Yeni gelenler bir öncekilerle çatıştı, katliamlar yapıldı, işkenceler, vurgunlar, soygunlar, haksızlıklar devam edegeldi.

Üç tarafı denizlerle çevrili bu ülkede, bir günde değişik mevsimleri yaşayabilirsin. Erzurum’da kayak kayıp aynı gün Antalya’da denize girebilirsin. Kışın dahi, taze sebze ve meyve üretebilirsin, bolca bulabilirsin. Her çeşit yer altı ve yer üstü zenginliğe sahip, geçmişteki birçok kültürü ve kalıntılarını barındıran, tarihi zenginliğe sahip bir ülke.

Her dinden ve inançtan insanların bir arada yaşadığı bir ülke. Sanayileşmiş Avrupa ülkeleri ile Petrol ve doğalgaz zengini Ortadoğu Ülkeleri’nin kesiştiği noktada bir ülke. Herkesin gözü üzerinde olan bir ülke TÜRKİYE’M!!!
Herkesin paylaşmak istediği Türkiye, çevresi ve içinde savaşlar devam ediyor. Bölünmek isteniyor Türkiye. BOP projesi ile artık nefes aldırılmayacak, geleceği karmaşa ile dolu bir Türkiye. Devamlı savaşın içine çekiliyoruz, bunun da farkındayız. Ancak her nedense, nasıl ilişkiler varsa bu ilişkilerden kaçınılamıyor. Öyle ya BOP eş başkanlığı Türkiye’de, Dinler arası diyalog devam ediyor, üstadımız ABD den gerekli olan tüm ültimatomları veriyor.

Komşularımızla sıfır sorun sloganını kullanan hükümetimiz, bu son gelişmelerle anlamalı ki sıfır sorun değil de, komşularımızla her şey sorunu yaşıyoruz. Daha çok sorunlar yaşayacağımız da iyice ortada. Çünkü Emperyalist devletler özellikle ABD ve İsrail planlama yapıyor, buna ekleşik olarak İngiltere, kendi açlığı ve sefaleti ile henüz uğraşan Yunanistan, İran, Ermenistan, Irak, Kuzey Irak, Suriye üçgeninde Türkiye’nin başını derde sokma planları sinsice uygulanıyor. Türkiye geçmişteki gibi savaşın içine çekilmek isteniyor.
Yıllar önce Şam Müftüsü şöyle diyor: ”Planın adı Büyük Ortadoğu Projesi’dir. Yani bölgeyi bölme projesi. Bu kıymetli topraklar Türk, Kürt, Arap, Türkmen olarak bölünmeye çalışılıyor. Amaç bölge ülkelerini zayıflatmak, içten çökertmektir. Buna karşı, güçlü ulus devletler lazımdır.

BOP akımı “batıyı birleştirmekte ama bölgemizi paramparça etmektedir.” Evet; tespit doğrudur ve bu proje yazıldığı gibi şimdilerde uygulanıyor. Irak, BOP projesi ve ABD uygulamaları ile şii, sünni, kuzeyde Kürt Bölgesi diye bölünmedi mi? Lübnan mezheplere göre beşe bölünmedi mi? Yani her mahalle bir bölge konumunda olmadı mı?

Şimdi ise Suriye inim inim inliyor. Sünniler kalabalık olmasına rağmen iktidar Alevi azınlığın elindedir. Şu an orada insanlık katlediliyor. İnsanlar çevre ülkelere kaçıyor. Bizim ülkemize de kalabalık göçler olmakta, gün geçtikçe daha da çoğalmaktalar. Zaten birçoğunun Türkiye tarafında akrabaları var.

Dolayısı ile Suriye de proje gereği dörde ayrılması planlanmıştı, öyle de oluyor. Suriye ne yapıp edildi ve DİN savaşına sürüklendi. Sünnileri Arabistan, Mısır, Ürdün Şii’leri ise İran destekliyor. Suriye’yi dağıtmak için ABD, İsrail BOP projeleri ile çalışmalar yapıyor.

Türkiye’yi de tarihi bağlar, akrabalık ilişkileri dolayısı ile bu halkanın içine istese de istemese de çekmiş oldular. Şu an Türkiye resmen bu savaşın içindedir. Kendi anarşimizle uğraşırken, analar her gün onlarca şehide gözyaşı dökerken, şimdi de ülkemize sığınan binlerce insanla karşı karşıya kaldık!!! Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Suriye ile bir konfederasyon düşlemişti. Ancak bu birlikteliğe ömrü yetmedi.
Asıl hedef ise Türkiye’dir. ABD senatosunda konuşan Suriyeli Kürt Muhalifler, Trabzon, Ankara ve Antalya’yı ”Kürdistan” sınırları içinde gösteren haritalar bile dağıtmışlar. Kürsüye de tarihteki tek Kürt Devleti olan Mahabad Cumhuriyeti’nin bayrağını asmışlardır. Bölücü Kürtler ABD’li babalarına borçlarını ödemek için İran ve Türkiye’deki PKK’lılarla birleşerek, Küresel odaklara (ABD, İsrail vs.) Türkiye, İran, Suriye, Irak topraklarından koparacakları, koparmakla hayal ettikleri parçaları hediye edecekler.

Suriye; İran, Çin ve Rusya ile inadına ittifaklar yapmıştır. Şu an yaptığı bu ittifakların sonuçlarını yaşıyor. Emperyalistler tarafından Suriye’nin ipi kesilmiştir. Uluslararası Emperyalist camia, Ortadoğu’da petrol coğrafyasında bir serbest bölge elde etmenin peşindedir. Bu Serbest Bölge ise Kürdistan denilen yerdir. Kürdistan’ın kurulabilmesi için de çevre ülkelerin parçalanması lazım. Bu camia, İran’ı PEJAK’la, Türkiye’yi de aynı şeyler olan PKK ile hırpalamak, bozmak, parçalamak isteğindedir. Herkes bunları biliyor, görüyor, yapılan mücadele ile gün be gün yaşıyoruz.
Bu hassas dönemden geçerken Türkiye’de her gün şehitlerin çoğalması, bazı büyük yerleşim yerlerinin birliklerin basılması, Yoldan geçen panzerimizin önüne pkk bayrağı asılması ve uzun süre orda kalması, Türk Bayrağı’nın kışkırtma nedeni olarak yetkililerce balkondan indirilmesi, pkk’lıların istediği her yerde eylem yapması, Zamanında dağlarda pkk ile mücadele eden komutanların hala içerde tutulması bizlere anormal geliyor.

Bu noktada suçlu olanlar var ise suçları verilmeli ve suçlarının cezasını çekmeliler, düşüncesini taşıyoruz. Ancak içlerinde suçsuz olduğuna inandığımız insanlar var, boş yere çile çekmektedirler, hainler ise alay edercesine dışarda gezmektedirler.

Yaşanılanların tahlilini yaptığımızda bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyen herkesi biz Türkler olarak seviyoruz. Ancak emperyalist oyunlar o kadar derinleşti ki ve görünen O ki bu sevgi tek taraflı geliyor bize!!! Oysa aynı topraklar üzerinde, aynı inançları yaşayan, akrabalık ilişkileri olan bu insanları birbirinden ayırmak niye ki? Sebep emperyalizmin şeytanlarının rahat durmaması, Petrol fırtınası, Türkiye’yi bölmek, parçalamak. Kullanabilecekleri kukla devlet sayesinde Ortadoğu’yu sömürmek, Haçlı ruhunu tekrar hortlatmaktır.

Yüce Türk Milleti, bu hainlere hadlerini bildirecek, Türk askeri şehitlerimizin intikamını bu emperyalist uşaklarından mutlaka alacaktır, Allah’ın izniyle. Bu milleti bölmek hiç kimsenin haddine değildir. Yeter ki bu vatanı karşılıksız sevenler, ufak meselelerden dolayı parçalanmasınlar, birbirlerine karşı kırgınlık yaşamasınlar.

Bir olunsun, iri olunsun, diri olunsun dileğiyle…

 

Doğu’dan Yükselen Feryat

0

 

Doğu’dan feryat sesleri geliyor. Van’dan gelen bir telefon; gidişâtın hiç te iyi olmadığının işaretlerini veriyor. Üzülerek dile getiriyor. Titrek ses; umutlarının giderek, sönmeye yüz tuttuğunu  -ister istemez-  söylemek zorunda kaldığını yana yakıla aktarıyordu.

Terör yüzünden, halkın şehre sığındığı. Kenar mahallelerde barınmaya çalıştığı. Çöplükten çöplüğe nafaka peşinde koştuğunu, muztarip ses tonuyla anlatıyor. Halkın çâresizlik içinde kıvrandığını bütün açıklığıyla ifâde ediyordu.

Üstelik bu acı gerçekleri, illerine gelen milletvekillerine bütün çıplaklığiyle anlattıklarını, fakat onların da ellerinden bir şey gelmediğini dolaylı yoldan belirten sözleri karşısında, âdeta güvendikleri dağlara kar yağmış. Onlardan sadre şifa bir söz duymamışlardı.

Yeni seçim olsa n’olacak diyordu telefondaki yanık ve hüzünlü ses. Son güvendikleri, hem de gerçekten büyük ümitler bağladıkları. Çok şey bekledikleri siyasîler, politikacılar; belli ki artık umut ve güven vermiyordu onlara.

Anlattığına göre hortumculuk bir başka şekilde, değişik ellerde, olanca hızıyla devam ediyordu. Olan da sâdece, sâde vatandaşa oluyor. Bir kısım ötekiler, arabalarını dağdan aşırırken; yoksul, işsiz ve  “çâre siz”  diyen çâresizlerin ise arabaları düz yolda şaşırıyor. Tepe taklak oluyordu.

Van, denizi andıran göl kıyısında gerçekten çok güzel bir şehir. Van gölü sâyesinde               -çevreye göre-  iklimi nispeten ılık, tabiatı hakîkaten güzel ve hoş bir kent. İnsânları mülâyim, câna yakın olan bu yöreden, ben ayrıldıktan sonra, anlaşılan çok şeyler değişmiş. Gerileme olmuş. Halk fakîrleşmiş.

Van’a hayât veren Yüzüncü Yıl Üniversitesi de yavaş yavaş hayâtî fonksiyonlarını yitirecek şekilde, kıymetli elemanlarından, şu veya bu sebeple mahrûm kalıyordu. Tasını tarağını toplayan başka üniversitelere kapağı atmanın arayışları içinde! Onları orada tutacak harca ne olmuştu? Bunu araştırmak gerek. Çünkü fırsatını bulan, çâreyi başka üniversitelere cân atmakta buluyor. Sezilen o ki, öğretim elemanları, kendilerine göre dertliler ve dert küpüler sanki.

Edilen telefondan “Bir dokun, bin âhhh dinle , kâse-i fağfurdan!” misâli, yağmur gibi dertler yağmaya başlamıştı odama. Telefonu açıp açacağıma, çoktan pişmân  olmuştum. Ama telefondaki sesin dile getirdiği sorunları dinlemeden edemezdim.

Oysa Van; gerek iklimi, gerek tabiatıyla, gerekse deniz dedikleri; sahiden deniz denmeye seza büyüklüğü, sırasında kıyıları döven denizi aratmıyan yüksek ve dehşetli  dalgaları, kendine has balığı, berrak sodalı suyu ve bu gibi sayılamıyacak kadar çok özellikleri, meziyetleri ve toprak imkânları, hele sularının çok bol ve gür oluşuyla, caddelerinden şırıl şırıl suların akışıyla ünlü olmasından ötürü, böyle bir kaderi hak etmiyor doğrusu.

Her türlü potansiyel bakımından zengin olan Van şehrine, başta Van milletvekilleri olmak üzere vâlisi, rektörü ve esnafı; cidden gereği gibi el atmalı; halkla el ele vererek Van’ı lâyık olduğu seviyeye çıkarmanın yollarını aramalı. Kuru sözlerle yetinmeyi bir tarafa bırakmalı. Somut adımlar atmaya bakmalılar.

Özellikle siyasîler ve politikacılar; tekrar halkın huzuruna çıkmak cesaretini, kendilerinde bulmak istiyorlarsa, ellerini biraz çabuk tutsunlar. Çünkü son pişmanlık fayda vermez. Kaldı ki Van şehri yükselmeyi, gelişmeyi hak eden ve bunun için her türlü imkânı kendisinde barındıran nâdir şehirlerimizden birincisi ve bir incisidir.

2025

X

Madalyonun arka yüzüne gelince: “TBMM Akaryakıt kaçakçılığını Araştırma Komisyonu, Habur sınır kapısı başta olmak üzere Doğu illerinde incelemelerde bulundu. Komisyon üyesi bir milletvekili: ‘Bölgede kaçakçılık olağan hâle gelmiş. İran’dan her gün akaryakıt yüklü bidonları taşıyan 150 at; sınırdan geçerek Türkiye’ye geliyor. Eskiden Türkiye’den kaçak yakıt karşıya götürülürmüş ama artık sistem değişmiş, kaçak artık kahvede oturanların ayağına geliyor. Sınırdan geçerken de PKK haraç alıyor.  Bu şekilde yılda 150 milyon dolarlık bir kaçak yapılıyor. Van’daki kaçağın da 350 milyon dolar olduğu söyleniyor.’

“Bölgede ‘devletin gözlerinin kör olduğunu’ gözlemlediklerini kaydeden üye, Van’da canlı bir ticaret piyasasının oluştuğunu, sanayi tesisi olmamasına karşın, yöre insanında büyük bir zenginleşme gördüklerini anlattı. Aynı üye, ‘İnsanların büyük bölümü kaçakçılıkla zenginleşmiş durumda. Başkale’de halkın yüzde 65’inin yeşil kartı var ama Mercedes marka arabanın haddi hesabı yok. Ancak bu arabalar başkalarının üzerinde görünüyor. Yeşil kartla ve kaçakçılıkla devleti soyuyorlar. Kaçakçılık yapmak hak görülüyor. Akaryakıt kaçakçılığı, eroin kaçakçılığının önüne geçmiş’ diye konuştu.

“Bölgede büyük oranda şeker ve bal kaçakçılığı yapıldığını da anlatan üye, ‘Şeker ihraç edecek durumda değiliz. Ama İran’a şeker ihraç ediliyor. İhraç eden kişi gidiyor devletten vergisini alıyor. Sonra aynı şeker, at sırtında kaçak olarak sınırdan geçiyor ve aynı kişiye geri geliyor. Balda da aynı yöntem söz konusu’ dedi.

“Akaryakıt kaçakçılığında büyük şirketlerin rol oynadığını anlatan aynı üye, bazı bürokratların da işin içinde olduğunu bildirdi.” (Emine Kaplan, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2005)

X

Tabii ki devletin aleyhine ve milletin zararına yapılan bu faaliyetlerden, geniş kitleler sorumlu değil. Bu çeşit, gizli ve örtülü işler; ne devlet, ne de yöre halkına bir yarar sağlıyor. Halkın ekseriyeti yine perîşan , yine mahrûmiyetler içinde kıvranıp duruyor. Oysa sağlanacak olan refâh ve saâdet; hem milletin çoğunluğunu kucaklamalı. Hem de meşrû yollardan te’mîn edilmiş olmalı.

 

 

 

Bütün Renkler Aynı Hızla Kirleniyormuş Birinciliği Muhafazakarlara Vermişler

 

Özdemir Asaf zamanında birincilik “beyaz“ındı. Galata – Nişantaşı hattında yaşayan Beyaz Türklersüper dejenereler olarak medyanın ağzından girip burnundan çıkarak arz-ı endam ederlerdi.

Ve bizler; yanı çifte kavrulmuş Anadolu çocukları milliyetçi, muhafazakâr, solcu, Atatürkçü olarak yozlaşmaya muhalefet ederdik. O “mutlu azınlık” arabeski yoz müzik, namaz niyazı da yobazlık görür; geviş getirirdi.

Ve sonra Müslümanların ensesinde boza pişiriliyor numarasının (28 Şubat) ardından mütedeyyinlerin, muhafazakârların, eşi başörtülü olanların iktidarı başladı.

‘Müslim zengin olmalı’ydı, ‘Müslüman her şeyin en iyisine layık’tı, ‘Sıra Müslümanlarda’ydı, ‘Onlar gününü görür’dü.

Nitekim herkes gördü ki beyaz Türklerle yarışan; Ariel beyazı Müslümanlık anlayışı oluşturan; hem her türlü haltı yiyen hem de hâlâ Kur’andan – sahabeden diyen; kilise Müslümanlığı gibi günah irtikâp edip edip de senede bir umreyle günah çıkartan, camideki ritüellerde kılı kırk yaran ama sokakta ve işyerinde kalabalığa karışan; üstelik münafıklık tokadıyla silkelenmesi gerektiği halde bağrıyanık uyarılara aldırış etmeyen; arsız mı arsız, pervasız mı pervasız bir koca kitle oluşmuş.

Artık TV dizilerine gerek yok, halkımız film üstüne film çeviriyor zaten. Yok, falan dinî grupta cariye modası başlamış; yok, filan dinî teşekkülde boşanma modası başlamış. Yok, falan ehl-i tarik şahsiyet eşini aldatıyormuş, yok filan meşhur mütedeyyin Mekke‘de 5 yıldızlı otelde şarap yudumluyormuş. Nerdeyse kavm-i Lût‘a döndük. Hani 2 melek gelse, uyarsa; hem sulanacaklar, hem üstüne çullanacaklar.

“Hani bizim sevgimiz?  /  Hani bizim aşkımız?  /  Böyle mi olacaktı! “ diyen Gencebay haklı değil miymiş? Hani yaşadığımız gibi inanmayı elimizin tersiyle itip inandığımızı yaşamaya azmedecektik? Hani düşlediğimiz cemiyeti nizamının numune-i imtisal tipleri olacaktık? Hani “Hılf’u-l Füdûlün her asırdaki erdemlileri olma keyfiyetimiz?

Ey Âraf’ta kalmış Müslümancıklar, A’raf Sûresi sizinle Tövbe ikliminde konuşmak istiyor; bakın:

  • Kazandığınız mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaret ve dayayıp döşediğiniz evler eğer size Allah’tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise Allah’ın emrini bekleyin artık! (T-24)
  • Doğrusu vurdumduymaz bir halk Allah’ın neler yapabileceğinden gayet emin yaşayabilir. (A-99)
  • Doğrusu siz kokuşmuş bir halksınız. (A-81)
  • Hiç Allah bilinci yok mu siz? (A-65)
  • İşte bak, günah küpü haline gelenlerin sonu ne oldu! (A-85)
  • Çok azmıştık çok.. (A-5)
  • Boşu boşuna yaşamışların yüzünden helâk mı edeceksin bizi? (A-173)

 


Mahmut Çetin

 

 

Sevgi Eğitimi – 7

 

Çocukken ilk duyduğum şarkı, annemin ninnisiydi. Bunu şimdilerde kardeşimin bebeği olunca bir şekilde yeniden duymuş oldum. Ama en güzeli kız kardeşimin de aynı ninniyi söylemesiydi. Neden bilmem çok duygulandım. Dilden dile geçen bu ezgide, yaşamın o sonsuz sevgisini işittim sanki. Çocukların doğuştan getirdikleri büyüleyici bir temizlikleri ve sevgileri vardır. Kin tutmaz sevgileri ve her şeyi öğrenmeye açık zihinleri ile bambaşkadırlar.

Çocuk sevgisi nasıl kutsalsa, nasıl dünyamızı tazelerse, bunun karşısında çocukların istismarı da o kadar ağırdır. Benim için çocuk bireydir. O konuştuğunda, bir bireyi dinlediğim ciddiyetle onu dinlerim.
Çocuk öğrenme hakkına sahiptir. Onu çok sıkıştırmak, dışarı oynamaya çıktığında bir camdan bakıp her yaptığına karışmak, özgürlüğüne ve kişiliğine müdahaledir. Bir çocuk sevgiyi, su gibi, hava gibi ister bu onun hakkıdır(Sönmez, 2008).

Sevgi insanı üretmeye, üretmek ise insanı bilgilenmeye iter. Wilhelm Reich, “Sevgi, çalışma ve bilgi, yaşamamızın kaynaklarındandır, dolayısıyla, yaşamı onların yönetmesi gerekir.” derken sevginin olmadığı yerde güçlü bir üretkenliğin ve üretkenliğin olmadığı yerde de bilgilenme isteğinin zor oluşacağını anlatıyor. Gerçekten de insan ne kadar çok üretiyorsa o kadar çok öğrenme isteğine kavuşuyor.

Sevgi konusunda Erich Fromm diyor ki: “Sevgi, sevgi üreten bir güçtür. Güçsüzlük sevgi üretememektir.” Evet! Sevgi güçsüzlüğün panzehiridir. Güçsüzler sevmekten korktukları için güçsüzdür. Sevmekten korkanlar doğaldır ki paylaşma güdüsü zayıf olanlardır.

Sevgi statik bir olgu da değildir, dinamiktir ve de sonuçları da tek bir renge, biçime dönüşmez. Kimi zaman ilgi, kimi zaman sorumluluk, kimi zaman saygı ve kimi zamanda bilgi olarak çıkar karşımıza.
Bana sevgi vermeyip sadece bilgi vereni çabuk unuttum. Bilgi yerine sevgi sunanları zor unuttum; hem sevgi hem de bilgi verenleri hiç unutamadım. Evet, sevmek emekle orantılı bir kavram. Ne kadar çok emek vermişsek o kadar çok severiz(Çağlı, 2006).

Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda yenilikler, güzellikler ve başarılar gelir. Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz. Duyguların en yücesi, bahçemizin en güzeli, en anlamlısı sevgidir.

Dünyamızın hızla döndüğü ve kabuk değiştirdiği günümüzde değişmeyen, kalıcı değerlerimizden biri sevgidir. Bizim yaşayabilmemiz için sevgiyi tüm olumsuzluklara rağmen yaşatmamız gerekir.
Niçin ve nasılları bir kenara bırakarak, insanları, ağaçları, hayvanları, toprağı, suyu kısaca tüm canlıları tadında sevmeli, sevgi dolu kalplerle yaşamayı bilmeliyiz(Keskin,2008).

 

 

O Kadar Kolay Değil

Günlük tutabilen insanlara bayılıyorum. Çünkü ben ne kadar denediysem bir kere olsun beceremedim. Huyum gereği mi, düşünce gereği mi bilmiyorum. Bu konuda biraz düşündüm. Bence günlük tutmak öyle kolay bir iş değil. Niçin böyle düşündüğümü anlatayım.

En başta günlük tutmak amacıyla içine yazacağınız notlar için bir defter almalısınız. Sonra her gün zamanınızın belirli saatlerini bu iş için ayırmalısınız. Her gün eksiltmeden düzenli olarak yazmalısınız.

O gün yaşadıklarınızı beyin fırtınası şeklinde düşünmeli, kafanızda düz yazı şeklinde oluşturmalısınız.

Öyle her aklınıza geleni de yazmamalı, taslak çıkarmalısınız. Gelecekte “Keşke böyle yapmasaydım/böyle yazmasaydım” gibi cümleler kurmaya gerek kalmayacak şekilde, düşünerek yazmalısınız.

Tamam, eminim ki fikirlerimiz de zamanla değişecektir. Lakin bunu gelecekle aradaki düşünce farkını en aza indirerek yazmak asıl önemli konudur.

Yıllar sonra tekrar yazıyı okuduğunuzda kendinizle gurur duymaktan başka bir his hissetmeyecek kadar mükemmel, “Vay canına ne iş çıkarmışım böyle” demekten başka söz söyleyemeyecek kadar da etkileyici olmalı günlükteki yazınız.

Bu günlü k tutma işini ben mi kafamda büyütüyorum, yoksa siz mi çok hafife alıyorsunuz bilmiyorum. Başta dediğimi diyerek yazımı sonlandırıyorum: “Günlük tutmak öyle kolay bir iş değil”

 

Zenginden Şehit Yok, Fakirden Kral

0

 

Anadolu kapılarını onlarla açmıştık.

Viyana önlerine kadar onlarla gitmiştik.

Çanakkale de yedi düvele karşı “Değmesin mabedime namahrem eli” diyerek göğüslerini siper eden de onlardı.

Anadolu’dan emperyalist güçleri kovup bağımsız bir devlet kurmamızı sağlayan da onlardı.

Göklerde bayrağımızın özgürce dalgalanması uğruna, topraklara temiz kanlarını akıtan yine onlardı.

Onlara “Mehmetçik” ismini verdik, dualarla, kınalar sürerek, davul zurna eşliğinde halaylar çekerek ” Peygamber Ocağı’na” uğurladık.

“Kınalı kuzularımız” tabirini onlar için kullandık.

Aşkı, sevdayı, parayı, makamı, dünyayı tanımadan sevdayla koştular cepheye.

Kimi; karla kaplı Allahuekber Dağları’nda kaldı, kimi Yemen’in kızgın çöllerinde.

Garip Anadolu köylerinin mütevazı evlerinde yaşayan mazbut Anadolu insanının evlatlarıydı onlar.

Terörle mücadelede geçen otuz yılı aşkın sürede en ağır bedeli ödeyen onlar oldu.

“Sağa, sola dön” talimleriyle eğitilip, baraka karakollara gönderildiler.

Vatan borcunu namus borcu bildiler.

Askerden kaçmayı namussuzluk bellediler.

Birçoğu al bayrağa sarılı tabutlarla evlerine döndüler.

Aradan geçen uzun yıllara rağmen uğruna canlarını verdikleri vatanlarında değişen hiçbir şeyin olmadığını, manzaranın hiç değişmediğini gördüler.

Kurşun adres soruyordu, Şişli, Etiler, Çankaya, Levent gibi semtlerin cami musallalarında hiç görünmediler.

Uzun yıllar öncesinde söylenen “Yemen yolu çamurdandır, karavana bakırdandır, zenginimiz bedel öder, Mütevazı Anadolu köylerinin mütevazı camilerinin musallalarında uğurlandılar.

Ön safta görünen siyaset cambazları, çaresizlikleri gözlerinden okunan yetkililer, bağrı yanan analar, babalar, yavuklular, kardeşler, arkadaşlar ve inanmışlar fotoğraf karesinin değişmeyen yüzleriydiler.

Başlarına çuval geçirip gururlarını incittiler, Habur’da karşılanan alçakları gördüklerinde kırıldılar, “Üç beş Mehmet’in ölmesiyle meclis toplanmaz” diyenleri Allah’a havale ettiler.

Tüm telefon konuşmalarının dinlenildiği, her nefes alanın takip edildiği, iletişim ağlarından sosyal paylaşım sitelerine kadar her şeyin takip edildiği psikozunun yaşandığı ülkelerinde, elini kolunu sallayarak eylem yapmaya gelen canilerin neden tespit edilemediklerini sessizce kendilerine sordular.

Şehit kardeşlerinin tabutları başında yetkililerin “Milletimize bu büyük acıyı yaşatanlar, bunun hesabını mutlaka vereceklerdir, hain oyunun iç ve dış destekçileri de yanlış bir hesabın içinde olduklarını er geç anlayacaklar ve bunun cezasını çekeceklerdir. Bunun vebali ağırdır ve altından kimse kalkamaz” şeklindeki demeci duyduklarında; “Bu cümleler Kandil’deki hangi teröristi dağdan indirir, hangi eli kanlı katili insafa getirir” diye düşündüler!

İmralı canavarına sağlanan güvenliğin kendileri için neden sağlanmadığını sormak bile istemediler.

Kendilerine kurşun sıkan eşkıyalarla sarmaş dolaş resimler çektiren milletin vekillerine hayretle baktılar.

İçi boş demeçlerden, beyhude çözüm arayışlarından, şehit törenlerindeki yapmacık seremonilerden, “Hesap sorulacak” cinsindeki kabadayı tavırlardan usanmış olsalar da onlar bu vatan toprağın karasevdalıları olarak hep var oldular.

İsimleri Ahmet, Ali, Hasan, Hüseyin, Mustafa… olsa da Peygamber Ocağı’na girdiklerinde Mehmet oldular.

Anadolu çocuğuydular, Anadolu kültürünün eşsiz zenginliğinde yaşadıklarını özetlediler, halk ozanının “Yazın kışın bizde söylenir masal / İmama uyan yok cemaat misal / Zenginden şehit yok Fakirden kral / Okunur bu kitap mazinde senin” mısralarında teselli buldular. Ruhları şad olsun…

 

 

Güneydoğu Kuşağında Türkiye

 

Günümüzde evrensel düzeyde etkinliğe ve otoriteye sahip güçlü sanayi ülkelerinin mevcut otorite ve etkinliklerini koruyup sürdürebilmeleri önemli ölçüde dünya petrol rezervlerinin ve petrol ürünleri üretiminin doğrudan ve dolaylı şekilde kontrolleri altında tutulmasına bağlıdır.

Çünkü evrensel düzeyde etkin bir devlet ve etkin bir güç olmanın sanayileşme ile ölçülebildiği günümüz dünyasında sanayinin ilk maddi girdisinin % 50 oranında petrol ürünleri olduğu açıktır.

Bu sebeple günümüz dünya petrol piyasasının kontrolü doğal petrol zengini yani petrol rezervlerine sahip olan ülkelerin değil petrol ile çalışan sanayi imparatoru süper güç ABD’nin elindedir.

1990 yılında yapılan araştırmalar ABD’nin petrol kaynaklarının mevcut üretim hızı ile yirmi yıllık bir ömrü kaldığını buna karşın Orta Asya ve Kafkas petrolleri rezervlerinin büyük bir bölümünün geri üretim ve üretim dışı olduğunu bunun yanında Ortadoğu Petrol rezervlerinin 100 – 140 yıllık bir ömre sahip olduğunu ortaya koymuştur. Eğer bu veriler gerçek ise Amerika’da petrol kaynaklarının bittiği ve bu sebeple de Ortadoğu’da ki petrol yataklarını elde edebilmek için petrol rezervlerine göre irili ufaklı birçok devletler kurdurup onları kolay yutabilmek için büyük Ortadoğu projesini gerçekleştirmek ve Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmek için dolaplar çevirmektedir. Bu konuda da İngiltere ile birlikte çalışmaktadır. Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın ve Almanların Ortadoğu’da menfaatleri çakışmaktadır. Ortadoğu’yu karıştırmak ve kolay lokma olarak yutabilmek için bu devletler kendilerine verilen görevleri noksansız yerine getirmektedirler.

İngiltere büyük elçiliği müsteşarı HOLER 27 Ağustos 1919 günü Londra’ya gönderdiği gizli raporda “Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır (yani petrol) Kürtlerin durumları beni hiç ilgilendirmez” diyordu.

ABD’nin İstanbul yüksek komiseri Amiral Bristol Washington’a gönderdiği 20 Şubat 1922 tarihli raporunda şunları yazıyordu. Şimdi Kürdistan, Mezopotamya’nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı için kuşkusuz ciddi sorunlar yaratabilecektir. İngilizler herhalde Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir. Batıdaki savaş Türklerin lehine biterse Türkler yetenekli komutanları (şuanda hepsi cezaevinde) vasıtasıyla Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in MUSUL’A el koyamayacağını düşünmektedirler.

Internationale press gazetesi 5 Ağustos 1925 tarihli sayısında şunları yazıyordu. Eğer bugün İngilizleri dünya tarihinde önce Kürtlere karşı adalet sağlaması gerektiğinden ve gerçek Kürdistan’ın kurulmasına yardımın zorunlu olduğundan dem vuruyorsa doğrusu bu adaletin fazlasıyla petrol ve kan koktuğunu söylemek gerekir.

Doksan sene önce bunlar konuşuluyor ve yazılıyordu. Şimdi ne değişti aynı şeyler daha planlı daha kurnazca yapılmakta ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölüştürülmek istenmektedir.

Bu konular 21. yüzyılın ilk çeyreğinde hala devam ediyor kendilerini Demokratik ülke olarak tanımlayan batılı devletler konu petrol olunca “demokratik nezaketlerine kan bulaştırmaktan hiç çekinmiyorlar. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviriyorlar.

Türkiye’yi idare edenler ve idaresine soyulanlar samimiyetle başlangıçta güçlü bir bölge devleti olmayı hedefleyen Türkiye’nin artık gerçekleri görmesi ve çıtayı yükselterek bir dünya devleti olma aşamasına geldiğini görebilmeli. Bunalım ve çözümsüzlük yaratacak mevkilerini korumaya çalışmamalıdır. Çünkü çözümsüzlüklerin kahraman yaptığı kişiler vardır. Çözümsüzlükler devam ettiği sürece kahramanlıkta devam edecektir. Ancak ülkeye çok pahalıya mal olacak bu ucuz kahramanlıklara muhakkak son vermek gerekmektedir.

Bu sebeple, Türkiye’nin yönetimde, siyasette, ekonomide, sanayide, kültürde, medeniyette, sanatta ve bunların hepsine kaynak olacak ilimde büyük düşünmek mecburiyeti ve tarihi sorumluluğu vardır.

 

 

Türkiye’ye Bir “Yenises”

 

Türk Milletinin bağrına 10 şehidin daha acısı düştüğünde, ümit bu dolu satırları kaleme almak elbette çok zor.

Artık hepimiz kabul etmeliyiz ki; Türk Milleti dış destekli iç düşmanlara karşı bir savaş halindedir. Görülmüştür ki; bu savaş sadece Türk Ordusuna ve emniyet güçlerine bırakılamaz. Bu savaşa her satıhta, Türk Milletince karşılık verilmelidir.

Türk devleti yıllardır, milletleşme sürecinin tamamlanması için etnik mikro milliyetçileri kazanmak uğruna elinden geleni yapmış ve dayanağı olan Türk Milletinden esirgediklerini bunlara vermiştir.

Devlet varlığının esaslarından biri olan “menfaat birliği” konusunda pozitif ayrımcılık yaparak “belki bunları kazanırım” diye çabalamıştır.

Gelinen nokta, asla ıslah olmayacak bir güruh ile karşı karşıya olduğumuzdur.

Bu nedenle; bölücü terör ve yandaşlarının başları, geçerli olan yasal düzen ile güvenlik güçlerimizce ezilmelidir.

Türk Milletine düşen görev ise, yurdumuzun tamamında; çarşıda, pazarda, okulda, medyada, camide, cemevinde, denizde, havada, karada yani anlayacağınız her mekanda ve ortamda, teröristlere ve yandaşlarına nefes aldırmamaktır.

Demokrasi havariliği altında terörizm ve bölücülük müdafiliği yapanlara gereken dersi vermek zamanı gelmişte geçmektedir bile…

Terörist bölücülüğe ve yandaşlarına gereken cevabın verilebilmesi için bilgiye ve tecrübeye ihtiyaç vardır.

Derya da karaya ulaşmak için yüzme bilmenin gerekliliği izahtan varestedir. Bunun için bilgiye ulaşacak kaynakları bulmak, çok okumak ve araştırmak gereklidir. Tabii ki neyi okuyacağını ve araştıracağını bilmek kaydıyla…

Türkiye’nin hayati sorunlarını aşabilmesi için, bilginin sunumu ve sentezlenmesine ihtiyaç vardır. Adeta bir “YENİSES” gerekmektedir.

Türkiye, terörist bölücülük konusunda acılı günler yaşarken, geleceğin “BÜYÜK TÜRKİYE”sini kurmak konusunda da milliyet ve vatan sever insanlarımız çok gayretli çalışmalar yapmaktadır. Bunlardan biri de Osmaniye’de çıkartılan ve bir derginin kolay kolay ulaşamayacağı 200.cü sayıya ulaşan “YENİSES” dergisidir.(www.yenisesonder.com) “YENİSES” ve benzeri yayın yapan neşriyatta; Türk Milletinin ve medeniyetinin büyüklüğünü bulursunuz, bölücü terörün nasıl yenileceğini görürsünüz, muhafakarlığın ne olduğunu öğrenirsiniz, milli ve manevi değerlerin ne olduğu ve nasıl korunacağını anlarsınız…

Acaba Gönül Sultanlarımızdan Niyazi Mısri’nin Limni Adası Kale yolunda, taş parkelerin altında yattığını, “YENİSES” olmasa, Müslüman Türkiye’de ben dahil bilen(!) olurmuydu? Limni Kalesi eteklerinde yıkılmış olan Niyazi Mısri Külliyesi ve Camii’nin fotoğrafı basılırmıy dı? İşte bunlar yapan “YENİSES” bölücü teröristleri yenmek için en önemli silahlarımızdan biridir.

Türkiye’ye böyle bir “YENİSES” gereklidir. Bu ses mutlaka duyulacaktır. Çünkü “YENİSES” yarınların güçlü devletinin, mutlu milletinin habercisidir.

Bugün “YENİSES” gibi düşünenler, yazanlar, çizenler ve bundan dolayı dua için ellerini semaya açanlar, yemin ederler ki bölücü terörizmin yandaşlarına ve iç – dış destekçilerine dünyayı dar edeceklerdir.

Cenab-ı Allah; Türk Milleti, Türk Devleti, vatan, din, iman, namus için toprağa düşen yiğit askerlerimize rahmet etsin, mekanları cennet olsun, zafer için Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine güç, kuvvet ve kudret ile hepimize bir “yenises” versin.

 

 

Ekonomi Ne Alemde?

 

Prof. Dr. Esfender Korkmaz‘ın “El Sözüyle Yola Çıkan El Yoluyla Yorulur” başlıklı yazısında muhalif bir ekonomist gözüyle son on yıl hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:

1- Dünyadaki bol para ve fırsatlar sebebiyle Türkiye büyüdü. Fakat gelişmekte olan ülkeler daha fazla büyüdü. Bizim büyüme sıcak para- düşük kur ve ithalata dayalı olduğu için sürdürülemez bir büyümedir. AKP iktidarında ortalama yüzde 5 büyüme oldu. Ama bunun için Türkiye on yılda 340 milyar dolar cari açık verdi. 200 milyar dolar borçlandı. Bankaların yarısı yabancıya gitti. İmalat sanayinin %61’i yabancıya gitti. Yabancılar cari fazla verdi. Biz varlıklarımızı sattık. Yabancılar servet sahibi oldu.

2- AKP hükümetinin de uyguladığı Kemal Derviş reçeteleri ve düşük kur, tarım sektörünü vurdu. Zira tarım destekleri yarı yarıya azaltıldı. Türkiye bir zamanlar gıdada kendine yeten 7 ülkeden biri iken tarım ürünlerini ve gıdayı ithal etmeye başladı.

3- Gelir dağılımı bozuldu. Fiili işsiz sayısı da arttı. İş aramayan işsizleri de katarsak fiili işsizlik oranı yüzde 15’in altına hiç düşmedi. Ortalama fert başına gelir arttı. Ancak aynı zamanda zengin-fakir farkı da açıldı. Bunun içindir ki Türkiye’de Japonya’dan fazla dolar milyarderi oldu.

4-      Gelir dağılımının bozulması terörü de artırdı. Toplum tedirgin. Bütün bunlar yabancı reçetelerden oldu.

Ekonomistler rakamları kendi bakış açılarından yorumlamaya veya kendi işine gelen rakamları ön plana çıkararak yorum yapmaya meyillidir. Bu sebeple ve iktidarın “dünyanın en başarılı ekonomilerinden biri olduğumuz” yönündeki propagandası ile şartlanmış olduğumuz için, bu yorum ne kadar doğru diye şüpheyle yaklaştım. Bir bilene sorma ihtiyacını duydum. Hayatını ekonominin rakamlarını inceleyerek ve yorumlayarak kazanan bir uzmana sordum. Aldığım cevaplar şöyle:

1-      Son on yılda sadece Türkiye değil, bütün dünya bol parayla büyüdü. Zaten küresel krizin çıkmasının en büyük nedeni de bu bol likiditeydi. 2001’den sonra özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında, ABD halkına narkoz etkisi yaratmak için bol para bastı.

2-      Artan para dünyada talep patlaması yarattı. Dünya ticaret hacmi rekor düzeye çıktı. Türk mallarına talepte katlandı. Türkiye ihracatı 100 milyar doları aşarak rekor kırdı.

3- Ancak Türkiye aynı dönemde cari açık rekoru kırdı. Ama iddia edildiği gibi Türkiye bu açığı hane halkı ithalat talebi nedeniyle vermedi. Türkiye daha fazla üretmek ve ihracat yapmak için cari açık verdi. Türkiye’nin yıllık enerji talebi -petrol vs-yaklaşık 55-60 milyar dolar seviyesinde. Buna ara malı ve diğer hammadde ihtiyacını da eklediğinde %70-80 sadece yeniden üretmek için almak “zorunda” olduğumuz maddelerdi.

4- AKP’nin en başarılı olduğu konu Kemal Derviş’in acı reçetelerini devam ettirmek oldu. Bütçeden taviz verilmedi. Türkiye böylece bankaların ve KİT’lerin görev zararlarından kurtuldu, borçlanma maliyeti yıllar içerisinde düştü. Bankalar sağlamlaştırıldı. Küresel kriz mevcut durumda “borç krizine” dönüştü. Türkiye diğer ülkelere nazaran borçlulukta çok daha iyi durumda. Birkaç rakam: 2002’de borç stokunun milli hasılaya oranı %74 düzeyinde idi. Şu anda %39’a inmiş durumda. AB’de bu oran %82 seviyesindeydi. Yunanistan’da %165, İtalya’da %120, Portekiz’de %108… Hane halkı borçluluğu da sanıldığı kadar yüksek değil. Evet son dönemde biraz arttı ama bu oran şu anda %17…. Mesela İngiltere’de bu oran %98, İrlanda’da %119, Hollanda’da %126…

5- Gelir dağılımı bozulmadı. Gelir dağılımı adaletsizliğini ölçen “Gini katsayısı” 0.44 ten 0.42’ye geriledi. Çok önemli bir iyileşme yok ama kötüleşmeden de bahsedemeyiz.

6- Bankaların yarısı yabancılara geçmedi. (Sigortacılık, telekomünikasyon gibi sektörlerde yabancılaşma yüzde yüz.) Son dönemde Türkiye’de bankacılık sisteminin %75’den fazlası Türklerin kontrolünde. Üstelik Türk bankaları ile rekabet edemeyen yabancılar birer birer çıkıyorlar.

7- AKP’ye yöneltilebilecek en önemli eleştiri bence Türkiye ekonomisinin makûs talihi olan üretim yapısını, elinde çok büyük imkânlar olmasına rağmen değiştirememiş olmasıdır. Katma değeri yüksek, tasarım ve üretim yapabilen bir sanayiye; dünyada parmakla gösterilen ve en az bir konuda çok iyi olduğumuz bir sektörü geliştiremedi. On yılda büyük zaman kaybedildi.

ESNAF NE DİYOR?

Ekonomistlerin yorumlarında bir sonuç çıkarmakta zorlanınca petrol istasyonu işleten bir dostumun söylediklerine kulak verdim. Bu dostum kendi işletmesi ve müşteri profili açısından durumu şöyle değerlendirdi: “2001 krizi sonrası kamyon şoförleri müessesemizde mola verdiklerinde artık sadece bir çorba içiyordu. Yemek yemeden kalkıyordu. Durum kötüydü.”

“Daha sonra AKP iktidarı ve büyüme başladı. Müşterim olan şoförler çorbanın yanında kuru fasulye, pilav ve hatta zamanla üstüne bir de tatlı yemeye başladılar. Durum epeyce iyileşmişti.”

Fakat son bir senedir kamyon şoförleri bir kâse çorbanın yanına bir somun ekmek yiyerek karnını doyurabilmeye çalışıyor. Bazı şoförler de lokantada harcama yapmamak için kamyonunda hazır ettiği bir şeylerle karnını doyurmaya çalışıyor. Durum en az 2001’deki kadar kötü.”

Berberler de piyasanın barometresi gibidir. Berberim olan esnaftan da bugüne kadar hiç duymadığım yakınmayı duydum. “Ben hayatımda hiç banka kredisi kullanmamıştım. Sadece kredi kartı kullanıyordum. Bugüne kadar da hiç ödeme problemi ile karşılaşmamıştım. Ancak bu sene üç defa ihtiyaç kredisi kullandım. İlk defa üç aydır taksitlerimi ödeyemedim. ‘Bu işin altından nasıl kalkacağım’ diye sohbet ettiğim müşterilerimin de çoğunun durumunun benim gibi olduğunu öğreniyorum. Herkesin en az bir yıllık, bazılarının üç beş yıllık geliri kadar borcu var. Çok kişi ödeme krizinde.”

Ekonominin genel rakamları bizim özel durumumuzu yansıtmayabilir. Herkesin bütçesi kendine özel. Peki, size göre ekonomi ne âlemde?

 

 

Eski Zamanlarda Okula Nasıl Başlanırdı?

Osmanlı İmparatorluğu döneminde çocukların okula başlaması renkli olaylarla bezeli törenlerle gerçekleşirdi. Ve zamanının en önemli günlerinden biri sayılırdı.

İmparatorluk döneminde okula gitmenin belli bir başlama tarihi bulunmuyordu. Okula gidecek çocuklar için kesin bir yaş sınırı da  yoktu. Mektebe başlayacak çocukların dört yaşla altı yaş arasında olmaları gerekiyordu. Öğrenci adayının hangi yıl okula gideceğine, fiziki ve zihni yapısı göz önünde bulundurularak,  ebeveynleri tarafından karar veriliyordu.

Çocuğun mektebe başlama gününe karar verilince, bütün ev halkı, aile yakınları, akrabalar, komşular ve bütün mahalleli merasime katılmak için harekete geçerdi. Günün erken saatlerinde hazırlıklar başlardı. Ve tören çocuğun mektep kapısından içeri girmesiyle sona ererdi.

Merasimi meydana getiren uygulamalar aşağı yukarı şu sırayı tâkip ederdi.

Mektebe başlayacak çocuğun ailesi, evlerini baştan aşağıya temizlerlerdi. Temizlik sonrası, çocuk evin hanımları ile akraba ve komşu hanımları tarafından hamama götürülür, yıkanıp temizlenirdi. Bu arada yemekli hamam eğlenceleri de gerçekleştirilirdi.

Ertesi gün çocuk tertemiz giydirilir, boynuna süslü işlemeli Kur’an cüzü kesesi asılırdı. Başındaki fese gösterişli bir nazarlık takılırdı. Mektebe gidecek çocuk, erkekse şehzade kız ise hanım sultan muamelesi görürdü.

Giyim kuşamdan sonra, evdeki büyüklerin elleri öpülür, hayır duaları alınırdı. Daha sonra Eyüp Sultan ve Fatih Sultan Mehmet’in türbeleri ziyaret edilir. Mektep döneminin hayırlı ve  başarılı olması için dualar edilirdi.

Bu arada hazırlanan şekerlemeler, helvalar, lokumlar, şerbetler merasime katılmak için gelenlere ikram edilirdi.

Eve dönüşte merasimin ikinci bölümü başlardı.

Daha önceden peylenip temizlenmiş, tımar edilmiş midilliye, bu “küçük at”a binen çocuk, mahallenin ve mektebin diğer çocuklarının söylediği ilâhilerle okula doğru yola çıkardı.

Alayın en önünde yürüyen biri, atlas yastık üstünde elifba ve cüz kesesini taşırdı. Bir başka kişide çocuğun okulda oturacağı minderle, üstüne okunacak kitap veya defter konulan rahleyi taşırdı.

Onları çocuğun bindiği midillinin yularını tutan kişi ve tâkiben okulun hocası, yardımcısı izlerdi. Bunları da  ilâhi söyleyenler, dua edenler,  aminciler,  çocuğun ailesi, akrabaları, mahalle komşuları ve çevre esnafından bazıları  tâkip ederlerdi.

Alaya iştirâk edemeyen mahalleli evlerinin pencerelerinden, sokak kapılarından ve evlerinin önlerinden, dualara ve hayır dileklerine katılırlardı.

Alay ilâhilerle, dualar ve aminlerle mektebe varırdı. Mahalle mektepleri genelde caminin yanında inşâ edilmiş taş binalarda hizmet verirdi. Bu nedenle taş mektep diye de anılırlardı.

Mektebe varınca  önce hoca içeri girer, sonra yardımcı hoca rahle ve minderi okula götürüp,  en ön sıraya koyardı.

Sonra çocuk mektebe alınır, hocanın elini öper ve en ön sıraya  konan minderine otururdu.

Hoca önce besmele çeker ve elifbanın ilk harfi olan “elif”i göstererek, yüksek sesle “-bu eliftir” der ve dersin bittiğini söyleyerek “-bugünlük dersin bu kadar, sakın elifi unutma” diyerek tembih eder ve çocuğu eve gönderirdi.

Evine dönen çocuk bütün gün evdeki her aile ferdinin  “-bugün mektepte ne öğrendin?” sorularına, öğrendiği elifi herkese tekrar ederek yanıt verir, böylece dersini iyice öğrenmiş olarak ertesi gün mektebe devam ederdi.

Manevi açıdan da ailede ve çevrede yaşayanları duygulandıran, heyecanlandıran bu renkli, saygın, görsel zenginlikleri içeren törenler artık geride kalmışlardır. Gene de anılarda yaşamaya devam edeceklerdir.

Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin, sürekli arttığı  günümüz dünyasında  okullarımız yeni, özgün programlarıyla çocuklarımızı aydınlatacaklar ve geleceğe hazırlayacaklardır.

Bu vesileyle yeni eğitim ve öğretim döneminin öğrencilerimize, öğretmenlerimize ve ailelerimize hayırlı olmasını diliyorum.