21.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1060

Dış Politika da Neymiş Efendim?

0

 

Neymiş efendim: “Resmî tez gerçeğin resmine karşı”ymış!
Neymiş efendim: “1915 Tehcîri konusunda resmî tezden farklı görüşler öne süren tarihçi ve akademisyenlerin düzenlediği toplantı. Ülkeyi yöneten siyasal kadroların ağır suçlama ve hattâ tehdit salvoları karşısında ertelen…” mişmiş!

Neymiş efendim: “Resmî tezlere karşı çıkanlar nasıl ‘vatana hıyanet’le” suçlanırmış?     Neymiş efendim: Kimi aydınlar: “Milleti arkadan hançerlemek”le nasıl itham edilebilirlermiş?      Neymiş efendim: “Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler düzeninin fiilî gerçeği bu…” ymuş!

X

Bu nasıl Özgürlük ki: “Vur abalıya!” misâli Türkiye’yi yargılayıp mahkûm etmek! Körü körüne
AB saflarında olmak! Kendi geçmişine tereddütle bakmak! Hattâ işi itham boyutlarına vardırmak! Kısaca geçmişi karalamak! Hep Hürriyet ve Özgürlük adına yapılanlardan sayılıyor!

Vatan, Millet, Devlet, Bayrak, Ezan, tarihimize saygı, geçmişimize ta’n etmemek deyince; hemen suçlamak, itham etmek / töhmette bulunmak, ânında çağdışı saymak! Sanki bu baylara verilmiş tenkit görevi!

Bu beyler, meselâ Kıbrıs mes’elesinde hep Türkiye’yi ve KKTC’yi suçlamadılar mı?

Bu beyler, karşı tarafı haklı görmeseler bile, aleyhlerine yazmamayı yeğlemediler mi?     Bütün yapıcı duruşlarına rağmen, suçladıkları hep Türkiye olmadı mı?

İyi niyetinden dolayı bazen istemiyerek çizdiği zikzaklı siyasetinden dolayı devamlı karaladıkları, daima Türkiye değil mi?

Bu cici beyler kimden yana Allah aşkına? Doğru dürüst açıklasalar da bir bilsek.

X

Bir de Güney Kıbrıs ve Yunanistan resmî makamlarına baksalar da, resmiyetinden halkına kadar nasıl ciddî bir şuûr içinde hareket ettiklerini görüp, ibret alsalar bari!

Doğru – yanlış ayrı konu. Ama millî menfaat ve çıkarları söz konusu olunca, bunu nasıl koruyup kolladıklarını takdîr etmemek mümkün mü?

X

Bravo Ermeniye, Ruma, Yunana, Batılı Devletlere ve ABD’ye.

Dış politikada nasıl bir titizlikle milim milim de olsa ilerliyorlar.

Dış politikada nasıl da hedefe doğru emîn adımlarla zikzak çizmeden yürüyorlar.

Bu konularda iç politikada birbirine düşmeden, dış politikada tam bir uyum ve beraberlik içinde, ağız birliği yaparak birbirlerine kenetlenerek nasıl da dışa karşı yumruk gibi oluyorlar.

X

Ya bizim politikacılar, ya bizim siyasetçiler; dış politikada ancak yaz – bozu oynuyor! Devlet ciddiyetine gölge düşürüyor! Dışa karşı zaaf belirtileri gösteriyor! Karşı tarafı cesaretlendiriyor! Onlara fırsat veriyor! Bu yüzden yanımızda yer alacak olanları da şaşırtıyor! Lehimizde olmalarına bin pişman ediyoruz onları!

X

Otuz senedir netice alamadık diye devlet çizgisini çiğniyor, berhava ediyor! Yerimizde sağlam duramıyor! Serv’in tatbikine  -istemesek bile-  milim milim fırsat veriyor! Emellerine milim milim yaklaşanlara  -maalesef yazık, çok yazık ki dolayısıyla-  zemin hazırlıyoruz!

X

Kırk yılın başı bir diplomat yetiştirdik. Kahraman Rauf Denktaş gibi. Onun da kıymetini

2081

bilemedik! Saf dışı ettik! Batı’nın ekmeğine yağ sürdük! Baş tacı edeceğimiz yerde ayak bağı

telâkkî ettik! Varlığını engel saydık!

Tıpkı  -bir zamanlar-  merhûm Dış İşleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu’nun da kıymetini bilemediğimiz! Kıbrıs’ı yeniden kazandırma imkânı sağlayan insanı büyük bir gaflet ve tam bir şuursuzlukla darağacına gönderdiğimiz! Kıbrıs’ta Türklere  -kaatil Rumlar karşısında-  direnecek gücü, el altından sağlayanları; hesaba çekme gafletinde bulunduğumuz gibi!

Bugün öyle yapmıyorsak da, ayaklarını kaydırarak siyaset sahnesinden çekilmelerine zemin hazırlıyoruz!

Türk ve Türkiye düşmanı kurt politikacılar karşısında, dik bir duruş sergiliyeceğimiz yerde; Dış İşleri’ni; en yetenekli, en tecrübeli devlet adamlarından mahrûm ve yoksun bırakıyor! Ellerini kollarını  -hangi akla hizmetse-  bizzat kendimiz bağlıyor! Hareketten men’ ediyor! Bindiğimiz dalı kesmekte bir beis / bir sakınca görmüyoruz!

Meydanı Batılı kurt politikacılara bırakıyor! Eskiye perde çekmekle, güya yeni politikalar üreterek sonuç alacağımızı sanıyoruz!

Ne boş ümitler içinde dönüp duruyor! Muhatapları halimize güldürüyor, dostları üzüyor; sonuçta dizini dövmek ise yine bize düşüyor!

X

Böyle dış politika olur mu, söyleyin Allah aşkına?

İşimiz kaldı Allah’a, akıl versin Allah biz şaşkına

 

Tutturdular bir  “Çözümsüzlük çözüm değil!”  diye diye

Kıbrıs elden gitmek üzere, olacak Rum’a hediye

 

Peşinden geliyor : ” Olmalı Ege’de kara suları on iki mil!”

Bunlar doymaz asla emin ol, vermeyince Türkiye’yi toptan tekmil

 

Sırada daha neler var neler, âh bilseniz eğer bir bir

Şaşar da aklınız, getirirdiniz, Tekbîr üstüne Tekbîr

 

İstanbul’un göbeğinde yükselince, Vatikan-vâri bir site

Peşinden, ne mâlûm istemiyecekleri, birçok üniversite

 

Sonuç alamazsınız asla, verdikçe her husûsta tâviz

Bulamazsınız sonunda, verilenlerden en ufak bir iz

 

Der: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol.”

Koca Âkif gösteriyor bize, nedir gerçek yol.

 

Hak bildiğin yolda, sakın korkma, Hakk’a yapış

Ancak bu şekilde, milletten alınır alkış

 

 

 

2082 – 2084

 

 

 

4+4+4’ün Her “4”dünde “Dert” Var

0

 

28 Şubat 1997, -eğitim dahil- toplum hayatımızda nasıl bir milatsa, 30 Mart 2012 de eğitim hayatımızda ikinci bir milattır. 28 Şubatçılar, toplumun irticaya yöneldiğini ve Cumhuriyet’in tehlikeye düşeceğini düşünerek bu tehlikeye karşı önlemler almaya kalkıştılar.  30 Martçılar, doksan yıllık Cumhuriyet eğitiminin toplumu manevi değerlerden uzaklaştırdığını düşünerek bir  “dindar nesil yetiştirme projesi” olan 4+4+4 Eğitim Sistemini kabul ettiler.  Ve fiziki mekan, personel, müfredat, kitap, psikolojik ve pedagojik hiçbir alt yapı  hazırlanmadan bu sistem 2012-2013 öğretim yılında büyük sorunlarla uygulamaya sokuluyor.

Birkaç milletvekilinin hazırladığı ve  yangından mal kaçırırcasına bir haftada yasalaştırılan, 11 Nisan 2012 tarih ve 6287 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan  4+4+4 Eğitim Sistemi ile neler getirildi, önce kısaca onlara bakalım.

a. Sekiz yıllık kesintisiz ilk öğretim kademelendirildi, 4 yıl İlkokul, 4 yıl da Ortaokul oldu.

b. Lise öğretimi zorunlu eğitim kapsamına alınarak, zorunlu eğitim 12 yıla çıkarıldı.

c. 28 Şubatta kapatılan İmam-Hatip Liselerinin Ortaokulları açıldı. Fakat 28 Şubatta Anadolu Liselerinin ve bazı Meslek Liselerinin de Ortaokulları kapatılmıştı. Fakat 28 Şubatın tahribatını  telafi ettiklerin iddia edenler İmam-Hatip Ortaokulları açılırken bu okulların Ortaokulları açılmadı.

d. Diğer Ortaokul ve Liselere Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimizin Hayatı seçmeli ders olarak konuldu. Zaten 5. Sınıftan itibaren seçmeli Arapça dersleri 2011 yılı sonunda konulmuştu.

Şimdi l7 Eylül 2012 tarihinde uygulamaya konulacak her “4”ü bir “dert” olan 4+4+4 Sisteminin karşı karşıya bulunduğu büyük sorunları sırasıyla belirtelim.

1. OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

a. Okul Öncesi Eğitimin Zorunlu Eğitim Kapsamına Alınmaması Sorunu: Eğitimde en önemli kademe olan Okul Öncesi Eğitim, bu sistemde ihmal -by pass- edilmiştir. Çocuğun bedensel, ruhsal ve zihinsel gelişiminin oluştuğu ilk 72 aylık sürede verilen bu eğitimde okullaşma oranları, Batı ülkelerinde yüzde 100’lere ulaşmaktadır. Bizde ise yüzde 40’lara ulaşmışken, 66 ay çocukları İlkokula yönlendirilerek, eğitimin bu kademesi bir bakıma budanmıştır. Halbuki 0105 Kasım 2010 tarihleri arasında yapılan 18. Milli Eğitim Şûrası’nda, Okul Öncesi Eğitimin, Lise ile birlikte zorunlu eğitim kapsamına alınmasına ve zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılmasına karar verilmişti. Eğer Okul Öncesi Eğitim de zorunlu eğitim kapsamına alınsaydı ve 60-72 ay çocukları bu kademeye yönlendirilseydi, bugünkü tartışmaların büyük kısmı yapılmayacaktı.

b. İstihdam Sorunu: Ayrıca bu eğitim kademesinin zorunlu eğitim kapsamına alınmaması,  birçok üniversitedeki Okul Öncesi Öğretmenliği bölümlerinden mezun olmuş veya olacak binlerce öğretmen adayını da mağdur etmiş, bu alanı seçecek olanları da ciddi şekilde tereddüte düşürmüştür.

2. İLKOKUL

a. Mekân Sorunu: Sekiz yıllık İlköğretim Okullarının İlkokul ve Ortaokul olarak kademelendirilmesi, pedagojik yönden doğru olmuştur. Burada amaç, aralarında büyük yaş farkı bulunan çocukların, birbirini olumsuz yönde etkilememesi için   farklı mekanlarda okutulması olmalıydı. Bunun için, öncelikle mevcut okulların İlkokul ve Ortaokul olarak ayrılması ve ihtiyaca göre yeni okullar inşa edilmesi gerekirdi. Peki öyle mi olmuştur? Hayır, gelişmeler düşünüldüğü gibi olmamıştır. Bakanın açıklamasına göre Türkiye genelinde 1024 İmam-Hatip Ortaokulu açılıyor. Bunların 700’e yakını mevcut İlköğretim Okullarının bağımsız İmam-Hatip Ortaokuluna dönüştürülmesiyle  oluşturulmuştur. Geri kalan İlköğretim Okullarının bir kısmı ikili öğretime dönüştürülerek hem İlkokul, hem de Ortaokul yapılmıştır. Bağımsız İlkokul ve Ortaokul olarak belirlenenlerin sayısı azdır. Bir çok veli Ortaokulu, İlkokulu okuttuğu okulda değil, evine uzak bir semtte okutmak durumunda kalacaktır. Bu durumda özellikle dar gelirli ailelerin bütçesine bir de servis ücreti yükü eklenecektir. Bu sistemde en çok sevinecek olanlar öğrenci taşımacılığı yapan servis firmaları olacaktır.

b. Kalabalık Sınıflar Sorunu : Bir de İlkokula başlama yaşı 66 aya indirilerek sisteme 500 bin civarında yeni öğrencinin katılmasına yol açılmıştır. Bu, sisteme 40’ar kişilik 12 bin 500 dersliğin, yani 25’er derslikli 500 yeni okulun katılması demektir. Bu yapılamadığı için şu anda bazı illerde sınıf mevcutları 70-80’leri bulmuştur. Batı ülkelerinde sınıf mevcutları 25-30 civarında iken, mesela İstanbul’da ideal sınıf mevcudu olarak 50 olarak belirlenmiştir. Bir de okullardaki sınıflarının çoğunun 40-42 kişilik yapıldığını göz ardı etmemek gerekir.  Bu durumda eğitimin temel bilgilerinin kazandırılacağı İlkokulda sağlıklı bir eğitim yapılamayacağı açıkça görülmektedir.

c. Öğretmen Sorunu: İlköğretimin birinci kademesi olan İlkokul 4 yıla indirilerek Sınıf Öğretmenlerinin yüzde 20’si fazlalık durumuna düşmüştür. Bu durumda -Bakanlık 33 bin dese de- en az 40-50 bin öğretmen bulunmaktadır. Bu ayrıca atama bekleyen binlerce Sınıf Öğretmeninin de atanamamasına yol açacaktır. Bu sorun, ancak bu sayıda öğretmenin zaman içinde emekli olmasıyla çözümlenebilir.

d. İlkokula Başlama Yaşı Sorunu: Bu tarihe kadar 72 ayını dolduran öğrenciler ilkokula başlarken, bu yeni sistemde ilköğretime başlama yaşı 66 aya indirilmiştir. Pedagoglar, psikologlar, doktorlar ve veliler, bu kararı çocuk gelişimi yönünden sakıncalı bulurken, Bakanlık ısrar ediyor. Bu durumdaki çocuklarınızı ya okula vereceksiniz, ya göndermeyip günlük 15 lira ceza ödeyeceksiniz, ya da çocuğunuzun fiziksel, ruhsal, bilişsel ve zihinsel gelişiminin okula başlamasına yeterli olmadığına dair rapor alacaksınız. Rapor alırsanız, hem çocuğunuza sorunlu damgasını vuracaksınız, hem doktorları gerçek dışı rapor vermek mecburiyetinde bırakacaksınız, hem de biraz masraf edeceksiniz. Halbuki bu konuyu veli takdirine bırakıp bir dilekçe ile halledebilirsiniz. Bu konuda Bakanlığın başı çok ağrıyacak. Çocuklar okula başlarlarsa da büyük çocuklarla aralarında sorunlar yaşanacak, fiziki ve psikolojik baskılara maruz kalacaklar. Ayrıca Bakanlık 1. Sınıfta ilk dönem ders yapılmayıp oyun ve sosyal etkinliklerle zamanın geçirileceğini, bir nevi Ana Sınıfı eğitimi uygulanacağını belirtiyorlar. Öğretmenler ise böyle bir eğitim almadıkları için başarılı olamayacaklarını söylüyorlar. Bu da ayrı bir sorun olacağa benziyor.

e. Ders Saatleri ve İkili Öğretim Sorunu: İlkokullarda günde 6 saatten haftada 30 saat ders okutulacak. Mesela İstanbul’da ilkokulların yüzde 70’inde ikili öğretim yapılacak. Ortaokullarda ise 5.-6. Sınıflarda 36, 7.-8. Sınıflarda 37 saat ders okutulacak. Okulların çoğu da sabah İlkokul, öğleden sonra da Ortaokul yapıldığına göre bu okullarda günde 12 saat ders okutulacak. Her dersin 40 dakika, iki ders arasındaki teneffüslerin de 10’ar dakika, her iki okulun binaya giriş ve çıkışında da 30 dakikanın geçeceği düşünülürse, eğitim için günde 11 saate yakın bir süre kullanılacaktır.  Bu da eğitimin saat 08.00’de başlayıp 19.00’da sona ermesi demektir. Bu da aileler için büyük bir sorun oluşturacaktır.

f. Etüd Beslenme Okulları Sorunu : Özellikle karı-koca çalışan ailelerin çocuklarının eğitimi için büyük şehirlerde kurulan, tam gün eğitim yapan ve eski adı Pansiyonlu İlkokullar olan Etüd Beslenme Okulları da bu sistemden nasibini almışlardır. Yetkililerce bu okullar bir lüks ve ayrıcalık olarak görülmüş ve öğretimlerine son verildiği verilmiştir. Halbuki bu okullar önemli bir ihtiyaca cevap verip çalışan ailelere büyük kolaylık sağlıyorlardı. Aileler de bu okulların masrafına Valiliklerce belirlenen miktarda maddi katkıda bulunuyorlardı. Bu durumda aileler daha yüksek ücretlerle bakıcı tutmak zorunda kalacaklardır. Bu da zaten dar gelirli olan aileler için maddi bir yıkım olacaktır.

g. Müfredat ve Kitap Sorunu : İlköğretim okullarının birinci kademesi beş yıldan dört yıla indirildiği için, müfredatın yeniden düzenlemesi gerekir. Yetkililer müfredatın hazırlandığını belirtiyorlarsa da, kısa sürede kitapların hazırlanması ve basılması mümkün gözükmemektedir. Bu sorunu büyük ihtimalle geçen yılın kitaplarını göndererek çözebilirler. Ayrıca öğretmenlerin bu yeni müfredata göre hizmetiçi eğitimden geçirilmemesini de bir sorun olarak görüyorum. Digital ortamda Bakanlığın yaptığı sanal eğitimin çok yararlı olacağını sanmıyorum.

3. ORTAOKUL

a. Mekân Sorunu : İlkokulda yaşanacak mekân sorunu Ortaokulda da yaşanacaktır. Yeni Ortaokullar yapılmamıştır. Bir de ne kadar öğrencinin tercih edeceği bilinmeden 700 civarında İlköğretim Okulu binası İmam-Hatip Ortaokulu’na çevrilmiştir. Bu da zaten yetersiz olan kapasiteyi daha da daraltmıştır. Bu okullara çeşitli promosyonlarla iki dünyayı da kurtarmak vadiyle ilgili ilgisiz mahfillerce öğrenci sağlanmaya çalışılması da ayrı bir garabettir. Bu durum, bu okulu seçeceklere bir iyilik değil, bir kötülüktür. Halbuki binaların tasnifi, bu okulların tercih durumuna göre yapılabilirdi.

b. Öğretmen Sorunu: İlköğretim Okullarının birinci kademesinin beş yıldan dört yıla indirilmesiyle doğan öğretmen fazlalığı sorunu, ikinci kademesini oluşturan Ortaokulların üç yıldan dört yıla çıkarılması ile öğretmen azlığı sorunu biçiminde ortaya çıkacaktır. Bu durumda Ortaokullarda en az 40 bin branş öğretmenine ihtiyaç doğacaktır. Alınacak yeni 40 bin öğretmenin bu konudaki ihtiyacı büyük ölçüde karşılayacağı söylenebilir.

c. Ders Saatleri ve İkili Öğretim Sorunu: İlkokullardaki bu sorun, ortaokullarda da görülmektedir. Bu okullarda haftada 5.ve 6. Sınıflarda 36, 7. Ve 8. Sınıflarda 37 saat ders yapılacaktır. İki farklı saat uygulaması özellikle servisle giden öğrencilere okuldan çıkışlarında sorun yaşatacaktır.  Öğrenci sayısının fazla olduğu okullarda ikili eğitime geçilecektir. Bu da günde en az 6’şardan 12 saat ders yapmak, öğrencilerin 07.30’da okula girip 19.30’da gitmesi demektir.  Bu durumda özellikle servisle giden öğrenciler geç evlerine gideceklerinden mağdur olacaklardır.

d. Seçmeli Dersler Sorunu: İmam-Hatip Ortaokullarının yanısıra diğer Ortaokullara da Arapça, Kur’ân-ı Kerim,  Hz. Muhammed’in Hayatı ve Temel Dini Bilgiler  2’şer saat seçmeli ders olarak konuldu. Bu derslerin seçimi konusunda iki yönlü mahalle baskısı olacağı ve öğrenciler arasında sürtüşmeye ve ikiliğe yol açacağı endişesi taşıyorum. Bu derslerin konulmasının  en büyük yararı, yeni öğretmenlere ihtiyaç doğacağından, İlahiyat Fakültesi mezunlarına olacaktır.  

“Dil ve Anlatım” başlığı altında 4 yıl 2’şer saat “Yaşayan Diller ve Lehçeler” dersinin Kürtçe ve diğer lehçelerin öğretilebilmesi için konulduğunu sanıyorum. Ayrıca Ortaokullarda (Bilim Uygulamaları), (Halk Kültürü), (Medya Okuryazarlığı), (Hukuk ve Adalet) ve (Düşünme Eğitimi) derslerini okutacak öğretmenler bulunmamaktadır. Bu durumda bu dersler ya okutulmayacak, ya da ücretli öğretmenlerle karşılanacaktır. Kırsal kesimde bu dersleri okutacak ücretli öğretmen bulmak da zordur.

e. Müfredat ve Kitap Sorunu :  İlköğretim Okullarının ikinci kademesinde üç yıl öğretim yapılırken Ortaokulların dört yıla çıkarılması, bu kademede de ilkokuldaki gibi müfredat ve kitap sorununu doğurmuştur. Talim ve Terbiye Kurulu bir çerçeve program olan müfredatları yetiştirebilir, fakat kitapların bu müfredatlara göre hazırlanması mümkün değildir. Ancak geçen yılın kitapları verilebilir. Yeni konulan seçmeli derslerin kitaplarının yetişmesi de hiç mümkün görülmüyor. Bu konuda da piyasadaki kitaplardan faydalanabilirler.

4. LİSE

a. Mekân Sorunu : Mekân sorununun en yoğun yaşanacağı kademe Liselerdir. Bunun iki önemli sebebi var. Birincisi, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılarak Lise eğitiminin de zorunlu eğitim kapsamına alınması. Bu durumda sisteme 300 binin üzerinde fazla öğrenci katılacak. Bu şu demektir; yalnız bu kademede sisteme 30’ar kişilik 10 bin sınıf, yani 25’er derslikli 400 yeni okul katılması gerektir. İkincisi, Genel Liselerin son yıllarda hızla Anadolu lisesine dönüştürülmesi sonucunda bu tür Liselerin sayısının azalmasıdır. Şu anda İstanbul’da her ilçede 2-5 arasında Genel Lise kalmıştır. Merkezi sınavla öğrenci alan okullara ve Meslek Liselerine giremeyen tüm öğrenciler bu okullara girmek zorunda kalmaktadırlar. Bu yüzden bu okullarda 40 kişilik sınıf mevcutları 60-70’lere ulaşmıştır. Bakanlığın ne okulları çift öğretim yapması, ne de idare ve öğretmen odaları ile laboratuar ve kütüphanelerin derslik yapılması  sorunu çözmeyecektir. Bu durumda Anadolu, Fen, Sosyal Bilimler, Öğretmen Liseleri ile Anadolu Teknik ve Meslek Liselerindeki öğrenciler 30’ar kişilik sınıflarda okurken, Genel Liselerdeki öğrenciler 60-70 kişilik sınıflarda okuyacak. Bu da veliler ve öğrencilerde büyük rahatsızlık yaratacaktır.

b. Öğretmen Sorunu : Bu kademede de sınıf mevcutları arttığı için öğretmen sorunu yaşanacaktır. Fakat bu, İlkokul ve Ortaokulda olduğu kadar yoğun olmayacaktır.

c. Ders Saatleri ve İkili Öğretim Sorunu: Liselerdeki en önemli sıkıntı bu yıl arttırılan haftalık ders saatlerindedir. Haftalık ders saatleri Genel Liseler, Meslek Liseleri ve Teknik Liselerde 30’dan 37’ye; Anadolu Meslek ve Anadolu Teknik Liselerinde 33’ten 37’ye; Anadolu, Fen, Sosyal Bilimler, Güzel Sanatlar ve Öğretmen Liselerinde 35’ten 40’a çıkarılmıştır. Ders saatlerinin arttırılması, özellikle ikili öğretim yapılan okullarda büyük sıkıntı yaratacaktır. Bu tür okullarda öğrenciler 05.00’te kalkıp, saat 20.30’da evlerine döneceklerdir. Bu saatlerin sadece 9. Sınıf öğrencilerine uygulanıp, diğer sınıflara eski saatlerin uygulanacak olması da, ayrı bir sıkıntıya yol açacaktır. Servisle giden öğrenciler her gün birkaç saat diğer öğrencileri beklemek zorunda kalacaklardır.

d. Seçmeli Dersler Sorunu : Ortaokullardaki seçmeli dersler Liselerde de konulmuştur. Bu dersleri okutacak öğretmen bulmada büyük sıkıntı yaşanacaktır.  Bu yüzden çağdaş ve yararlı  olduğu içilen birçok seçmeli ders, öğrenci seçse de okutulamayacaktır.

e. Meslek Liseleri ve Meslek Eğitimi Sorunu: 4+4+4 Eğitim sisteminde tamamen göz ardı edilen Meslek Liseleri ve Meslek Eğitiminin durumudur. Maliyeti yüksek olduğu için yeni Meslek Liseleri açılmamakta, bunların yerine daha ucuza malolan Ticaret Liseleri ile İmam-Hatip Liseleri açılmaktadır. Mevcut Meslek Liselerinin de çoğunun teknolojisi eskidir. Ayrıca Lise ve Meslek Lisesi okuyamayacak olanların zorunlu eğitimlerini Mesleki Eğitim Merkezlerinde yaparak ara meslek elemanı yetiştirilmesi gerekirken bu Merkezlere gerekli önem verilmemektedir. Her ilçede sembolik olarak birer tane Meslek Eğitim Merkezi bulunmaktadır. Bunlar da yetersizdir. Bu öğrencilerden Liseyi de okumak isteyenlere, Açık Öğretim Lisesi’ne devam hakkı verilmelidir. Bu ortaöğretimdeki tıkanmayı büyük ölçüde önleyecektir.

f. Müfredat ve Kitap Sorunu : Müfredat ve kitap sorunu bu öğretim kademesinde bulunmamaktadır.

g. Sistem Sorunu : Eğitim sistemimizde en fazla değişiklik Liseye geçiş ve  Lise kademesinde yapılmıştır. Son otuz yılda klasik fen, modern fen, basamaklı kur, kredili ders geçme, süper lise, sınıf geçme gibi değişik program ve sistemler uygulandı, hepsinden de üç-beş yılda vazgeçildi. Çünkü, bu sistemlerin hiçbirisi pilot uygulamaya yapılmadan birden hayata geçirildi ve bu yüzden iflas edip yürürlükten kaldırıldılar.

Bakanlık, bu 4+4+4 sistemine geçerken haftalık ders saatlerini 4-7 saat arttırıp, Kur’ân-ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler başta olmak üzere çeşitli seçmeli dersler ekledikten sonra 2013-2014 öğretim yılında daha köklü değişikliklere hazırlanıyor. Liselere geçişte Seviye Belirleme Sınavları (SBS) kaldırılarak yerine, Bakanlıkça düzenlenecek sınavlarla öğrencilerin 5,6,7 ve 8. Sınıflardaki okul başarıları göz önünde bulundurulacak.

Toplam 9672 Lisenin yarısı Meslek Lisesine dönüştürülecek. Bunlardan da önemlisi, bütün lise türleri tek binada toplanacak. Aynı binada Anadolu, Fen, İmam-Hatip, Meslek Liseleri birlikte eğitim yapacaklar. Kırk yıllık meslek hayatımın otuz yılı liselerde yönetici olarak geçti, bunun nasıl olacağına aklım ermiyor. Bu belki tasarruf amacıyla küçük yerleşim birimlerinde olabilir, ama büyük kentlerde nasıl olacak bilmiyorum.

SONUÇ

Küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. Gelişmiş toplumlar birer “Bilgi toplumu” haline geldi.  İletişim, bilişim ve ulaşımdaki baş döndürücü gelişmeler uluslararası ilişkileri     olabildiğince arttırdı. Çağdaş dünyada çoklu zekaya göre kişisel yetenek ve becerileri esas alan çok yönlü eğitim önem kazanırken,  bizde tek yönlü ve dar vizyonlu insan yetiştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılamaz.

“Dindar nesil yetiştireceğiz”  sözünü sokaktaki vatandaş söylemedi, Sayın Başbakan söyledi. Eğitimde 4+4+4 düzenlemesini sürecini hızlandıran ve sonuna kadar arkasında duran da odur. Arapça öğretimi zor olduğu için İmam-Hatip Ortaokullarının açılması doğru bir karardır. Fakat, aynı zamanda genel ortaokul ve liselere de Arapça ve Kur’ân-ı Kerim gibi dinî ağırlıklı derslerin konulmasının, Başbakanın söylemine uygun olduğunu görmemek için geri zekalı olmak gerekir.

Biz kesinlikle  din  öğretimi  yapılmasına,  çocuklarımızın  dindar  olarak yetiştirilmesine karşı değiliz. Sadece çocuklarımızın tek yönlü yetiştirilmesine karşıyız. Çünkü 21. Yüzyılda dünya gençliği ile rekabet edecek ve dünyada iş yapacak gençlerimizin özgür, demokrat ve vizyoner bir ortamda çok yönlü yetiştirilmeleri gerekir. İnanışımıza göre bir insanın kendi yaşantısında dindar olması, diğer insanlara karşı laik olmasına karşı değildir. Ayrıca bu gençlerin dindar olduğu kadar millî kültüre sahip, milliyetçi ve  Atatürkçü olarak yetiştirilmeleri gerekir. Bu gençlerin aynı zamanda  dünya ile iletişim kurup rekabet edebilmesi için de, bilim ve teknolojideki gelişmeleri izleyebilecek,   uluslararası bir veya birkaç yabancı dili  öğrenecek, geniş ufuk ve hoşgörü sahibi olacak şekilde yetiştirilmeleri gerekir.

İşte 4+4+4 Eğitim sistemi  bu açmazlar ve çıkmazlarla uygulamaya konuluyor. Sizin anlayacağınız bu sistemin her “4”ünde “dert” var. Veli de, öğretmen de, öğrenci de bu sorunları aşmada bayağı zorlanacaklar. Bekleyelim, görelim.

 

 

Farkına Varın

 

Her gece yatağa doğru uzanıp gözlerimizi kapamadan bir daha uyanabilecek miyiz diye düşünmediğimizi fark etmiyoruz.

Dikkatle baktığımızda hayatımızın hiçbir anının ne sonuçlar doğuracağını da düşünmediğimizi fark etmiyoruz.

Bu hayatta hiçbir şeyin garantisi olmadığını düşünmediğimizi de fark etmiyoruz.

Evet, biz bu tür şeyleri fark etmek yerine pembe dünya dizilerindeki ilişkilerin nereye gideceğini ve gelecek zamanda o dizilerde neler yaşanacağını fark ediyoruz.

Bu konuda kafa karıştıran bir soru var. “Fark etmiyor muyuz, yoksa fark etmek istemiyor muyuz?”

Artık bazı şeylerin farkına varmanın vakti geldi. Çünkü hayat dediğimiz şey çok kıymetli ve garantisiz bir şey. Hayatın tadını çıkararak olabildiğince şeyin farkına varmanın gerektiğini düşünüyorum.

Bu yazıyı yazmamdaki asıl neden, okuduğum bir kitaptır. Kitabın adı “Küçük Mucizeler Dükkânı”, yazarı Debby Macomber.

Kitabın konusundan ziyade ana karakteri daha önemli. Ana karakteri; iki kez kanseri yenmiş bir bayan. Kanseri tadan kişilerin hayatın garanti altında olmadığını ve hayatı dolu dolu yaşamamız gerektiğini söylüyor.

İşte böyle. Bu kitabın da yardımıyla size böyle bir yazı yazdım. DÜŞÜNÜN VE FARKINA VARIN.

 

 

Milli Eğitim Sistemi Değişirken ve Okullar Açılırken!!!

0

 

Türk Milli Eğitimi 4+ 4+4 sistemi ile şekillenmeye çalışılırken, henüz ne anlatanlar, ne anlamaya çalışanlar tarafından anlaşılamadı. Başka ülkelerden alıntı olduğundan olacak ki, anlatanlarda bu sistemi henüz tam anlamadı ve anlatamadı. Eğitimle ilgili kime sorarsanız sorun size anlayabileceğiniz bir şeyler anlatamayacaktır, deneyebilirsiniz!

Öğretmen camiası da velilerde şaşkın vaziyettedir. Sık sık değiştirilen Milli Eğitim Sistemimiz nerede bir eğitim sistemi cümlesi görülürse balıklama üzerine atlanarak alınıp, başına da bir milli kelimesi konulunca işte sana bir Milli Eğitim Sistemi oldu şimdiye kadar. Şimdi ne olacak, nasıl uygulanacak, getirisi ve götürüsü nedir merak ediliyor? Başbakanın dershaneleri kapatma fikri ile birlikte o dershanelerde idame ettirilen ve geçimini sağlayan onca öğretmenimizin akibeti ne olacak? Bu soruları sormadan geçemeyeceğim.
Okullar karışık, velilerin kafası karışık… Eş durumundan mağdur olan öğretmenlerin sorunları bir türlü çözülemedi, başlı başına bir sorun olarak duruyor. Beş yaşındaki çocuğu okula başlatmak ve o çocukları sınıf öğretmenleri ile eğitmek çok daha kötü bir hezimettir. Çünkü sınıf öğretmenleri böyle bir eğitimle yetişmemişlerdir. Bu eğitimi anaokulu öğretmenleri almıştır. Ancak eski bakan Hüseyin Çelik Bey diyor ki “Ben durumu başbakana ilettim, bu sıkıntıyı mutlaka gidereceklerdir düşüncesindeyim.” Peki nasıl giderilecek? Örneğin eş durumundan ailesi farklı yerlerde kalmış, tayini olamayan parçalanmış öğretmen ailelerini başka alanlarda değerlendirebiliriz, diyor eski bakan. Böyle birşey olabilir mi? Sürekli öğretmen açığı olan bu ülkede çözüm bu mu?

Yetişmiş bir öğretmeni bir başka alanda çalıştırmak hem o öğretmene hem de bu ülkeye zulümdür. Sınıflarda yığılmalar olacaktır, bu da ayrı bir sorundur. Evin yanındaki okuldan belki de servisle daha uzaktaki okula gidilecektir. Buna hazır olmayan maddi durumu bozuk aileler bu yükün altından nasıl kalkacaklardır? Bütün bu olumsuzluklar yaşanırken itidalli olmada fayda vardır.
İyice küçük yaştaki çocukların eğitimi o kadar da kolay değildir. Bu hususu öğretmenlere sormak lazım. Böyle olumsuzluklarla başlayacak okullarımız…Yine bir kuşak çocuğumuz zayi olmaya namzetmiş gibi görünüyor. Geçmiş zamanda okulumuzda ALTI yaş gurubu bir sınıfımız vardı, her nedense bu sınıftan Fen ve Anadolu lisesi kazanan bir veya iki kişi olmuştu. Otuz, otuzbeş kişilik sınıfta bu sayı yok denecek kadar azdır. Son beşinci sınıflar Fen ve Anadolu lisesi sınavlarına girdiğinde,(normal yaş) 48 kişilik sınıftan, bu öğrencilerimin çeşitli nedenlerden dolayı 7 tanesi sınava girmemişti, 28 öğrencim Fen ve Anadolu Lisesini kazanmışlardı. Sınıfımdaki yaşı 7-9 ay normalden küçük olan iki öğrencimde biraz zorlanmıştım.

Ben bir öğretmenim, gözlemim şudur ki; çocukluğunu yaşamadan çocuğu kurallar altına alırsanız, bıkkınlık ve bir müddet sonra da okulu sevmeme ile karşı karşıya kalınabilir, görüşündeyim. Onun içindir ki daha çok oyun yoluyla, sıkmadan, kırıp dökmeden eğitim yapılmalıdır. Müfredat yeni yayınlandı, bu müfredat uygulanırken inşallah geçmiş yıllarda uygulanıp, fiyasko ile biten ‘ Süper Liseler’ gibi olunmaz.

Türk çocukları kobay sanki, yabancı ülkelerde uygulanan sistemler perdeypey bu çocuklar üzerinde deneniyor. Bir ara Kredili sistem, bir ara Süper liseler uygulaması, harften cümleye, cümleden harfe, olmadı tekrar harften cümleye, not sisteminden puan sistemine vs. vs… Sürekli değişkenlikler devam etti ve bu zamana geldik. Alt yapıyı hazırlamadan tepeden inme sistem uyguladığınızda, o uygulanan zamandaki nesile haksızlık yapılmış olunuyor. Çünkü sonuçta üzerinde uygulama yapılanlar O anki hali hazırda okullarda okuyan öğrencilerimiz olacaktır.
Şimdi ise 4+4+4 sistemi ile hangi ülkelerden alındı ise, bizim bünyemize uyacak mı, uymayacak mı henüz anlamadığımız ve ilerde ne zaman değişecek sorusu şimdiden sorulması gereken bir sistemle karşı karşıyayız. Sistem bayağı bir gümbürtü çıkaracaktır. Özellikle seçmeli dersler bölümü uygulanırken zorluklarla karşılaşma kaçınılmazdır.

Peki bu ülkenin bilim adamları, bu ülkenin şartlarına, inanç değerlerine, ruh yapımıza, fiziki konumumuza, alt yapımızın uygunluğuna, maddi ve manevi bilincimize uygun, Çağdaş Dünya ile de örtüşebilen bir Milli Eğitim Sistemi oluşturamazlar mı? Kopya almak şart mı? 1960’lı yıllarda Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu’nun yazdığı Milliyetçi Eğitim Sistemi adlı kitabı, okumanızı tavsiye ediyorum. Okuyunca şu soruyu kendimize sormamız lazım: Taa 1960’lı yıllarda bu görüşleri ortaya koyan bilim adamlarımızdan, bugünkü bizi idare edenler niçin faydalanmıyor? İşi ehline niçin vermiyorlar?
Sebep şu: – Çünkü bu bilim adamları Millidirler, Milliyetçi bir ruha sahiptirler, ilmen ve fikren Müslüman Türk’ün özüdürler, yabancı ve yıkıcı bölücü ideolojilere karşıdırlar, onun için bu bilim adamlarından, akademisyenlerden faydalanılmıyor! Şu an kenara itilmiş o kadar bilim adamı var ki, bu insanlara, onların emeklerine, devletin ve ailelerin onlar için harcadığı paralara yazık değil mi? Türkiye’nin yapacağı çok önemli bir uygulama ile her dalda yetiştirebilmek için yıldız sayılabilecek akıllı, üstün zekalı öğrenciler seçilmeli, kabiliyetlerine göre ayrıştırılmalı, diğer öğrencilerden ayrı ve özel bir eğitimle Türkiye’nin geleceğini oluşturacak kadrolar hazırlanmalıdır.

Amerikan hegemonyasında olan bir Türkiye, BOP kararlarına uyma zorunluluğu olan bir Türkiye, AB ye girebilmek için şahsiyetinden tavizler verme ile karşı karşıya kalan bir Türkiye’de, elbette ki bizim düşündüğümüz Türk Milletinin öz değerleri ile örtüşen, akılcı bilimle yoğrulmuş, çağdaş dünya ile bütünleşmiş, gerçekten milli bir Milli Eğitim Sistemi bu millete uygulatmazlar. Bu durumu ters düz etmek için anlaşılan O ki bedeller ödendi, daha çok ödenmesi lazım geliyor!!! Yeni sistemin bu millete hayırlar getirmesini Allah’tan niyaz ederken, öğretmenlerimize ve öğrencilerimize başarılar dilerim. Saygılarımla…

 

Her Müslüman Milliyetçi Olmaya, Dinen Mecburdur

 

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi, İslam Tarihi Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: ‘Her Müslüman Milliyetçi Olmaya, Dinen Mecburdur’ Diyor.
Oğuz Çetinoğlu: Milliyetçilik düşüncesini zararlı bir akım olarak göstermeye çalışanlar var. Detaylara girmeden önce bir tespit yapmakta fayda görüyorum. Milliyetçilik nedir? Genel bir değerlendirme yapar mısınız? 
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer:
Millet ve milliyetçiliği korkulacak öcü gibi gösterenler, sosyolojik anlamıyla millet ve milliyetçiliğin gerçek içeriklerini saptıranlardır. Milliyetçiliği marazî, saldırgan bir hastalık olan şovenizm (Chauvinisme-ırkçılık, kabilecilik, kafatasçılık) ile karıştıranlar olduğu gibi, milleti Arapça karşılığı olan din ve millî kelimesini de dinî şeklinde algılayanlar vardır ve bu grupların sonuncusu, ilmî anlamdaki millet ve milliyetçiliğin İslâm diniyle bağdaşamayacağını ileri sürerler. Oysaki gelişmişlik ölçüsü olan ilmî anlamdaki sosyolojik en büyük toplum demek olan milletin, ırkçılıkla, kafatasçılıkla, kabilecikle, saldırganlıkla ilgisi yoktur. Milletleşme ve millet olmanın, içinde bulunulan toplumla bütünleşme bilinci olduğunu belirten Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan; Etnik Sosyoloji isimli kitabında milliyetçilik hakkında şu bilgiyi veriyor: ‘Bir millete mensup olmak demek, o milletin soyundan gelmiş olmak demek değildir. Bu bir toplumsal özenti, ortak duygu ve düşüncede insanların birlikteliği bilincidir.’
Prof. Dr. Muharrem Ergin; Türk Millî Kültürü ve Dünya Görüşü Üzerine isimli kitabında milleti şöyle açıklar: ‘Millet, birbirine sosyal akrabalık bağlarından oluşan kardeşlikle bağlanan en büyük bir tabii cemiyettir. Biz hepimiz dil kardeşiyiz, din kardeşiyiz, örf ve âdet kardeşiyiz, dünya görüşü kardeşiyiz, sanat kardeşiyiz, tarih kardeşiyiz. Bunları söylemekle sosyal akrabalık bağları olan kültürün ana unsurlarının altı tane olduğunu da söylemiş olduk.’
Çetinoğlu: ‘Sosyal akrabalık’ kavramından kasıt nedir?
Ecer: Nermin Erdentuğ, Türk Kültürü Dergisi’nin Ağustos 1987’de yayınlanan 292. sayısında yer alan Sosyal Antropoloji Eğitiminin Türk Kişiliğinin Korunmasına Katkısı başlıklı makalesinde bu kavramı şöyle açıklıyor: ‘Sosyal akrabalık bağı’ olarak belirtilen kültür, içinde bulunulan toplumdan ‘öğrenilmiş davranışların bir bütünü ve belli bir cemiyetin üyeleri tarafından paylaşılan ve aktarılan elemanlardan oluşan davranış sonuçlarıdır.’ 
Çetinoğlu: Öğrenilmiş davranışlar kişiye ve topluma ne kazandırıyor?
Ecer: Öğrenilmiş davranışlar kişilerde belirli bir kimse olmayı sağlar ve bir gruba, topluluğa ait olma duygusu ve şuurunu kazandırır. Buna kimlik veya kişilik diyoruz. Kimlik; ‘Ben kimim?’ sorusuna verdiğimiz, bizi başka toplumlardan ayrı kılan, belli bir gruba ait olma duygusudur. Millet olma, ortak ait olma duygusu ve ortak kültürün sağladığı mensubiyet ve bağlılık sonucunda oluşan sosyal yapıdır. Ord. Prof. Dr. Sadri Maksudî Arsal; 1979 yılında yayınlanan Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları isimli eserinde milletin tarifini şöyle veriyor: ‘Aynı dili konuşan, aynı millî seciyeye (karaktere), müşterek tarihe, müşterek millî emellere mâlik (sahip) olan kütledir.’
Çetinoğlu: Bu târiflerden hangi sonuçları çıkarıyorsunuz?
Ecer: Bu tariflerde ırk kelimesi yer almaz ve başka insanlara saldırma ve ayrılıkçılık çıkartma teşvikleri de mevcut değildir. Müşterek tarihten maksat, müşterek hayatın verdiği dostluk ve kaynaşmayı ifâde eder. Bir okul arkadaşımızı, bir asker arkadaşımızı yıllar sonra gördüğümüz zaman duyduğumuz yakınlık millî birlik unsurlarındandır. Birlikte yaşamışlıktan doğan yakınlıkla asker arkadaşımızla kucaklaşmamızda onun soyu-sopu düşünülmez, burada hatıraların oluşturduğu millî kimlik devreye girer. 
Çetinoğlu: Bu konuda Atatürk ne diyor?
Ecer: Atatürk millî devlet kurucusu olarak ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ vecizesini söylemiş ve milliyetçilik anlayışını ortaya koymuştur. Bu vecizenin yorumu; ‘Irkı, dini ne olursa olsun ‘ben Türküm’ diyen, Türk Milletine mensup olmanın gurur ve heyecanını gönlünde taşıyan her Türk vatandaşı Türk milliyetçiliğinden nasibini almış demektir.’ 
Çetinoğlu: Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözü çok tekrarlanmasına rağmen, kaynak belirtilmiyor. Siz bu sözün kaynağına ulaştınız mı?
Ecer: Birçok yerde var. Arşivimde bulunan Türk Kültürü Dergisi’nin Kasım 1983’te yayınlanan 247 sayısında Halil Cin,  Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı başlıklı makalesinde bu söz hakkında bilgi veriyor.  
Çetinoğlu: Bu konu hakkında Prof. Dr. Merhum Erol Güngör de fikir beyanında bulunuyor… 
Ecer: Evet! 1986 yılında yayınlanan Türk Kültürü ve Milliyetçilik isimli kitabında; ‘Ben Türküm’ demekle insanlar bir boydan, ırktan olmaya zorlanmıyor. Sâdece sosyo-kültürel açıdan aşiret-kabile görünümünden çıkarak -milletleşme bilincine- erişmeyi elde ediyor.’ 
Çetinoğlu: Bütün bu bilgilerden nasıl bir hükme verilir?
Ecer: Milletin ve milliyetçilik düşüncesinin oluşmasında birinci faktör millî kültürdür. Gerçek milliyetçiliğin saldırganlık, başka toplumları küçük görme ve zorbalık ile ilgili olmadığını belirten merhum Prof. Dr. Erol Güngör’ün şu cümleleri önemlidir: ‘Hakikatte milliyetçilik, bir kültür hareketi olmak dolayısıyla ırkçılığı, halka dayanan bir siyasî hareket olarak da otoriter idare sistemini reddeder. Bu bakımdan faşizm örneğine bakarak milliyetçiliği değerlendirmek her şeyden önce yanlış misalden hareket etmek olur.
Çetinoğlu: Milliyetçilik düşüncesinin zararlı bir akım olmadığı ilim yoluyla ispatlanmış olmasına rağmen aksi görüşlerin oluşmasının sebepleri nelerdir?
Ecer: Günümüzde milliyetçiliği zararlı gören akımların en önemlilerinden biri; küreselleşme (globalleşme) ise, diğeri şeriat yönetimi (nizam ül-islâm) taraftarlarıdır. 
Çetinoğlu: Küreselleşme kavramını nasıl yorumluyorsunuz?
Ecer: Küreselleşme çok kültürlülüğü yerleştirerek, millî hükümetlerin söz sahibi olmadığı, karşılıklı bağımlılık ağlarıyla örülmüş bir küresel topluma dönme idealidir. Bu idealin gerçekleşmesi için her toplumun millî kültür ve geleneklerinden uzaklaşması, bunlara engel olan millet ve milliyetçilik fikirlerinin terk edilmesi gerekmektedir. Böylece, millî olmayan eğitimin, millî kültür ve geleneklere dayanmayan küresel bir hukukun hâkim olduğu, millî devletin ve millî kimliğin tasfiye edildiği bir toplum oluşacaktır. İşte bu anlayışın hâkim olduğu küreselleşme akımına inananlar için millet ve milliyetçilik ayak bağı olarak görülür.
Çetinoğlu: Milliyetçilik düşüncesine karşı çıkan diğer grup…
Ecer: Millet ve milliyetçiliğe karşı olan diğer bir akım ise siyasî İslamcılar, şeriatçı yönetim taraftarlarıdır. Bunlar değişik adlarla anılırlar. İslâm tarihinin başlangıcında ortaya çıkan Haricîlik’den esinlenen Vehhabîler, Selefîler, İbn Teymîyeciler, Cemaat-i İslâmîciler, Hizb üt-Tahrîrciler, Ticâniler ve özellikle yurdumuzda büyük ölçüde etkisi bulunan Müslüman Kardeşler (İhvan ül-Müslimîn)’dir. 
Çetinoğlu: Müslüman kardeşler hakkında bilgi verir misiniz?
Ecer: Leonard Binder’in, Yusuf Kaplan tarafından dilimize çevrilen Liberal İslam isimli kitabında, ‘Modern Köktencilik’ (Fundamentalism) başlığı altında ele aldığı Müslüman Kardeşler örgütüne göre, İslâm hem inanç, hem ibâdet, hem din, hem devlettir. Dinin koyduğu nizam hayatın her yönünü içine alır. Din insanî ilişkileri yönetir, dinle devlet ayrılmaz, eğitim ve kanunlar millî değil İslâmî’dir, millet ve millî devlet sosyal birliği sağlayamaz, birlik için Müslüman olmak yeterdir, dünyada Müslümanların birden fazla devletlerinin bulunması caiz değildir. Bütün Müslümanların bir tek İslâm (şeriat) devletine bağlanmaları gerekir. Onlara göre Türklerin 1924’te hilafeti kaldırmaları, insanları dinden uzaklaştırma hareketidir. Hattâ eğitimle ilgili bir eserlerinde Atatürk hakkında ‘Türkiye’de İslâm’ı yıkan…’ ifadesi kullanılır. Prof. Dr. Kemal Karpat; Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk isimli eserinde Türkiye Cumhuriyeti’nin millî, laik bir hukuk devleti olarak oluşumundan sonra bazı Arap basınında ‘Türkler, dinden dönmüş, İslâm’ı terk etmiş…’ gibi yaftalarla adlandırıldığını yazar ve konuya şu cümlelerle parmak basar:
‘Bu suçlamaların hararetini anlamak için 1930’larda yayınlanmış olan Reşid Rıza’nın el-Menar isimli dergisinin birkaç sayısını okumak yeterdir. Günümüzde bile, Türkiye ve İslâm’ın Türkiye’deki yeri hakkında tamamen câhil olup, Türklere dinden dönmüşler olarak saldırmaya devam eden aşırı tutucu dinî yayınlar bulunmaktadır .’ 
Çetinoğlu: İran’daki Humeynî hareketinin Türkiye’de uzantısı var mı?
Ecer: Son zamanlarda, özellikle Humeyni hareketiyle, yurdumuzda İslâm dininin İslâm kardeşliği ilkesi ileri sürülerek millet ve milliyetçiliğin İslâm dışı bir anlayış olabileceği propagandaları yaygınlaştırıldı. Ayrıca bölücü ırkçı akımlar da Türk Milliyetçiliğini hürriyetçiliğe, demokrasiye ve insan haklarına saldırı aracı olduğu düşüncesiyle yurttaşlarımızın kafalarını karıştırmaktadırlar. 
Çetinoğlu: Ulaşılmak istenen hedef itibâriyle bu akımların beynelmilel örgütlerle fikir paralelliği söz konusu mu?
Ecer: Siyasî İslamcıların, millet, dil, milliyetçilik ve vatan anlayışları beynelmilel Siyonist, komünist, küreselci ve benzeri akımlarla paralelliği vardır. Ancak bunlar, konu ile ilgili görüşlerini dine dayandırmak için konuyu İslâm Kardeşliği ilkesine oturtmaya çalışmışlardır. 
Çetinoğlu: İslam adına hareket eden bu örgütlerin düşünceleri Kur’an-ı Kerim’e uygun mu?
Ecer: İslâm tarihi, Kur’an ve Hz. Peygamberin uygulamaları, bunları yalanlamaktadır. 
Çetinoğlu: Örnekleyebilir misiniz?
Ecer: İslâm Peygamberi, Miladî 610 yılında ilk vahyi aldıktan üç yıl sonra, Şuara Suresi’nin: 213 ve 215. âyetleri nâzil oldu. Bu âyetlerde; ‘Öncelikle eşini, dostunu, akrabalarını uyar. Sana uyan müminlere de kol kanat ger.’ Buyrulmaktadır. Peygamberimiz dinini önce yakınlarına bildirmekle görevlendirilmiştir. Daha sonra diğer kabilelere tebliğe başlayınca düşmanları çoğaldı. 
Çetinoğlu: Nasıl bir düşmanlık sergilediler?
Ecer: 617 yılında Peygamberi korumasız bırakmak ve peygamberlikten vazgeçirmek için Haşimoğullarına iktisadî ve sosyal ambargo uygulaması başlattılar. Peygamberin soyu olan Haşimoğulları henüz Müslüman olmamışlardı. Peygamberimizle birlikte Müslümanlar ve henüz Müslüman olmayan Peygamberimizin bütün akrabalarına (Haşimoğulları kabilesine) üç yıl süren bir ambargo uygulandı. Ancak Haşimoğulları, dinine inanmamalarına rağmen Hz. Muhammed’i, ailesini ve O’na inananları düşmanlarına teslim etmediler, korumakta direnç gösterdiler, ambargoyu kırdılar. Haşimoğullarının üç yıl süren ambargoya direnmelerinde milliyet duygularının rolünün olduğunu söylemek yeni bir keşif değildir. Rahmetli Kemal Edib Kürkçüoğlu, 1956 yılında Ankara’da basılan Din ve Milliyet isimli eserinde ‘Ufuktaki tevhit hedefine milliyet yolundan varılır.’ Der ve ilmî sosyolojik anlamda milliyetçiliğin, sağladığı birlik ve beraberliğin tesisinde çok önemli roller oynadığına işaret eder. Haşimoğullarının ambargoya karşı direnişleri bir milliyetçi davranıştır ve İslâm dininin yayılması bakımından büyük bir rol oynamıştır.
Kur’an-ı Kerîm, insanların milletler halinde yaşamalarını engelleyici hükümler taşımamaktadır. Siyasî İslamcıların tek millet, tek devlet olma anlayışları sosyoloji ilmine aykırı olduğu kadar, Kur’an’a, başka bir ifade ile İlahî tensibe de uygun değildir. 
Çetinoğlu: Kur’an’da hüküm var mı?
Ecer: Var. Hucurat suresi 13 âyette şöyle buyrulur: ‘Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Kendinize mahsus bir kimlik sâhibi olmanız, birbirinizi farklı kimliklerinizle tanıyıp yardımlaşmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Ama şunu da bilin ki Allah katında en değerli olanınız, O’nun emir ve yasakları hususunda en duyarlı, en dikkatli olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.’
Bu âyetten anlaşılacağı üzere Yüce Tanrı, insanları bir anadan, babadan, insan türünde yaratmış, ama daha sonra onları kabileler ve milletler hâline getirmiştir. Başka bir deyişle, milletlerin varlığı Kuran’da ilahî tensib olarak gösterilmiştir.
Siyasî İslamcı akımlar Müslümanların ana dilinin Arapça olduğunu iddia ederler ve bütün Müslümanların (Bahailer ve Yahudilerde olduğu gibi) tek dil ile konuşmasını isterler. Bundan maksatları milliyet duygularının yok edilmesidir. Dil milliyet için olmazsa olmazlardan biridir. 
Çetinoğlu: Dil konusundaki bu düşünceleri Kur’an ışığında tahlil eder misiniz?
Ecer: Bu düşünceler de Kur’an’a uygun değildir. Kur’an’da şöyle buyrulur: ‘Eğer Tanrı dileseydi o kâfirlerin/müşriklerin hepsini tevhid inancını benimsemiş bir topluluk haline getirirdi.’ (Şûra suresi, 8. ve Hud suresi, 118. âyetler.) Ayrıca Rum suresi 22. âyette; ‘Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin/lisanlarınızın ve ten renklerinizin farklı olması da O’nun sınırsız kudretinin göstergelerindendir. Şüphesiz bunlarda da hak ve hakikati idrak eden kimseler için dersler ve ibretler vardır.’ Buyrulmaktadır. 
Bu âyetlerde dillerin ve renklerin (ırkların), milletlerin varlığı ve farklılığı Tanrının büyüklüğünün delilleri olarak gösterilmektedir. Dillerin farklı oluşu da insanların farklı topluluklar (milletler) hâline gelmesi sonucunu doğurur. Çünkü dil, millî kültürün önemli yapı taşlarından biridir. Batılı bilginlerden Wilhelm von Humbolt’a göre; ‘Milletlerin ayrılmasını dil sağlar.’  Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın Türk Milletinin Kültürel Değerleri isimli kitabında yer alan ifadesi ile: ‘Aynı dili konuşan insanlar millet denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın ve kitle olmaktan kurtararak, aralarında duygu ve düşünce birliği olan bir cemiyet, yani millet haline getirir.’   
İbrahim suresi 4. âyette buyrulduğuna göre; ilahî irşad (uyarı) tarih boyunca her toplumun kendi dilleriyle olmuştur. 
Çetinoğlu: Hadis-i Şeriflerdeki hüküm nedir?
Ecer: Peygamberimiz de millî kültürün ve özellikle dilin toplulukların farklılaşmalarında ve milletleşmelerinde önemli rol oynadıklarını bildirir. Suyutî’nin el-Hasais ül-Kubra adlı kitabında verilen bilgiye göre peygamberimiz, ‘Kim Arapça konuşuyorsa o Araptır.’ buyurmuştur. Ayrıca halkımız arasında yaygın durumda olan, ‘Kim bir kavme benzerse, o kavimden olur.’ hadislerinden maksadın da kişinin dilini, dinini, kültürünü değiştirmesi olduğu bilinmektedir. Bu hadisin sâdece kılık kıyafet-giyim kuşama ait olduğu anlayışının yanlışlığına şu kudsî hadis delildir: ‘Allah sizin şekillerinize (yani kılık kıyafetinize) ve mallarınıza (zenginliğinize) bakmaz. Fakat imanınıza ve amelinize (yani eylemlerinize ve iyiliklerinize) bakar.’ Bu kutsî hadis, Müslim el-Câmi’nin Kahire’de 1987 yılında basılan üs-Sahih isimli eserinde bulunmaktadır. 
Üzerinde durduğumuz konuda en çarpıcı tarihî olay Kuzey Afrika’nın Araplaşmasıdır.
Çetinoğlu: Peygamber Efendimizin konu ile ilgili uygulamaları nasıldı? 
Ecer: Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi isimli eserinden öğrendiğimize göre; Peygamberimiz Medine’ye göç ettikten sonra orada Yahudi-Arap, putperest, Hıristiyan, Müslüman… gibi ayrım yapmadan bir şehir devlet vatandaşlığı statüsünde halkı bir devlet çatısı altında topladı. 47 maddelik bir anayasa etrafında birleştirdi. Dinî olmayan alanlarda da toplumun liderliğini üstlendi. Bu anayasa ile Hz. Peygamber, din ve ırk ayrılıklarına rağmen Medine halkını vatandaşlık bağı altında bir devlet birliği altında topladı. Kâb b. Malik’i de bu devletin sınırlarını belirlemekle görevlendirdi. Bu kişi Medine’nin çeşitli yerlerine sınır taşları dikti. Anayasanın 39. maddesine göre sınırları çizilen Medine’nin müşterek vatan olduğu ve bu sınırlar içinde kanun hâkimiyetinin sağlanacağı, bu sınırların bütün vatandaşlarca müştereken korunacağı belirtildi. Sınırları Kâb b. Malik tarafından işaretlenen bu vatanın korunması için bütün farklı din ve bağların mensupları savaşacaklar, yardımlaşacaklar, savaş masraflarını kendileri karşılayacaklar. İslâm Peygamberinin bu uygulaması toprak için, vatan için savaşmanın meşruiyetine bir delildir. Ayrıca Peygamberimizin ‘Vatan sevgisi imandandır.’ hadisleri de halkımız arasında yaygındır.
Çetinoğlu: İslam tarihi hocası olarak siz, milliyetçiliği nasıl yorumluyorsunuz?
Ecer: Milliyetçi vatanını, milletini, bayrağını seven kişidir. Milliyetçi için bayrak şeref, namus, hürriyet ve birliğin sembolüdür. 
Çetinoğlu: Bu kavramlara İslam’ın yaklaşımı nasıldır?
Ecer: İslâm dini yönünden de bayrak, mukaddes bir semboldür, gerekirse uğrunda ölünür, yere düşürülmez. O, bir bez parçası değildir. Savaşlarda Peygamberimiz ordusu içindeki her kabileye farklı renkte ve şekilde bayraklar vermiştir. Mute Savaşı’nda Zeyd b.Harise, Abdullah b. Revana ve Cafer b. Ebî Talip kendilerine verilen bayrağı yere düşürmemek için savaştılar. Özellikle Cafer b. Ebî Talip savaşta bir kolu kesilince bayrağı öbür eliyle tutmuş, iki kolu da kesilince bayrağı bacaklarının arasına alarak düşürmemeye çalışmıştır. Bu kahramanlığı ve bayrağa saygısı sebebiyle Cafer b.Ebi Talib için övücü ifâdeler kullanmıştır.
Çetinoğlu: İslamiyet’te yardımlaşma konusunda da yakın çevreye öncelik verilir…
Ecer: Evet! İslâm dininde zekâtların, fitrelerin ve hayırların dağıtımında, yardımlaşmalarda öncelikle yakın akrabalardan başlamak emredilir. 
Çetinoğlu: Hakkında hüküm var mı?
Ecer: Var. Tevbe suresi 59 ve Nahl suresi 90. âyetler.  
Bir kişi öldüğü zaman mirası Afrika’daki kıvırcık saçlı Müslüman kardeşine verilmez. Nisa suresi 13. âyette mirasın yakın akrabalara dağıtılacağı emredilir.
Çetinoğlu: Hocam, çok teşekkür ederim. Röportajımızı, bir genel değerlendirmenizle bitirebilir miyiz?
Ecer: Özetlediğim bilgiler ışığında, artık bugün, ilmî (sosyolojik) anlamda, kendi milletinin yükselmesini, kalkınmasını, maddî ve manevî faziletler, yücelikler kazanmasını, milletinin mutluluğunu gaye edinen milliyetçiliğin İslâm dinine aykırı olduğunu söyleyenlere İslâm dinini tanımadığını hatırlatabiliriz. Ahmet Hamdi Akseki’nin belirttiği gibi;  ‘Millet mefhumu, toplulukta içten ve özden bir sevişmeyi, yardımlaşmayı ve dayanışmayı temsil eder… Mükellefiyeti (sorumluluğu) temsil eden din, millî tekâmülün de rûhudur… Din milletin temel taşlarından sayılmaktadır, dinsiz milliyet dâvâsı olmaz.’ Bu bakımdan millet ve milliyetçilik dine aykırı olmadığı gibi, din de millî duyguyu besleyen, geliştiren mukaddes bir kurumdur. Konuyu değerli sosyologumuz Prof. Dr. Ünver Günay’ın, Din ve Sosyal Bütünleşme isimli kitabından alıntıladığım bir cümlesiyle sonlandırmak istiyorum: ‘Din ile milliyeti birbirine zıtmış gibi göstermeye kalkışmak, dinin özünü ve sosyal fonksiyonları ile bunların dinamiğini bilmemekten ileri gelir.’
(1) Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER
8 Ağustos 1934 tarihinde Niğde’nin Bor İlçesi’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor’da okudu. Lise tahsilini Niğde7de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka’da yaptı. 
1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.    
1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi’nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Tarihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat’a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Tarihi Kürsüsü’nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Tarihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte’de;  İslâm Tarihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere’ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.
Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Halen, Kayseri’de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi’nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; Aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış 22 eseri bulunmaktadır.
Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Tarihi ve İslâm Mezhepleri Tarihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden emekli olmuştur.
20’den fazla yayınlanmış eseri bulunan Yrd. Doç. Dr.Ahmet Vehbi Ecer;  yaptığı araştırma ve yayınları sebebiyle Kayseri Kültür ve Turizm Derneği yönetim kurulu tarafından ‘Kayseri ve Anadolu Kültürüne  Hizmet Ödülü’  almaya lâyık görülmüştür. 29 Mayıs 2012 tarihinde Kayseri Kocasinan Belediyesi  salonunda yapılan bir törenle plâket ve hediyeleri sunulmuştur.

 

 

Bastılar Düğmeye!

0

 

Düğmeye bastılar! Hayâlini kurduğumuz  AB’ye, girme umudu ile yapmadığımız kalmadı! Ama nâfile.

Bizim her samîmî, tâviz-kâr adımımız karşısında; bu adımı da attılar! Vay canına! Diyerek şaşkına düştü Batılılar. Millî Devlet’ten, millî her şeyden. Meselâ Kıbrıs’tan, hattâ Ege’de sessiz kalışımızdan tutun da, her husûsta, bunca tâviz ve ödünden geçtik! Bekaamızı, geleceğimizi bile tehlikeye atarak! Bölücü Başı’na ve teröristlere verdiğimiz bunca tâviz. Gösterdiğimiz bu kadar tahammül ve sabır! Yaptıkları karşısında sergilediğimiz suskunluğa ve elimizi kolumuzu bağlamamıza rağmen! Yine de AB’ye yaranamadık. Yaranamıyoruz. Yaranacağımız da yok!

İşte tekrar düğmeye bastılar! Zaten düğmeden ellerini çekmemişlerdi! Ellerini düğmenin üzerinde tutuyorlardı. Ve işte yine düğmeye bastılar!

Çünkü, Türkiye ne yaparsa yapsın! İsterse yurdunu tehlikeye atsın! Türkiye AB’ye asla alınmak istenmiyor!

Bunun için iyi bir sebep lâzımdı. O da zaten ellerinin altında hazırdı.

Yine cankurtaran simidi gibi sarıldılar ona.

El bebek gül bebek, koyunlarında bin bir naz ve niyazla büyüttükleri, besledikleri ve üzerine tir tir titredikleri terör ve teröristlere, terör faaliyet ve eylemlerine yine yeşil ışık yaktılar!

Son çare buydu onların, Türkiye’nin önünü kesmeleri için.

Bu sebebe Türkiye gık bile diyemezdi.

Çünkü terörle başı belâda olan bir ülkenin, tabii ki AB’de işi yoktu.

AB’ye girecek olan ülkenin terörle merörle bir mes’elesi olmamalıydı.

Oh! Sen sağ, ben selâmet! Oh be dünya varmış!

Nedir bu, Türkiye’den AB’nin çektikleri?

İlle de gireceğim diyor da, başka bir şey demiyor yahu!

Giremesin diye, nice zincir-misâl yapamıyacağı engeller çıkardık karşısına! Yine de bana mısın demedi!

Bir bir kırdı ayağına dolaşan zincirleri.

Öyleyse bu işi ancak terör pekler.

Bakalım buna ne diyecekler?

Basarız zaman zaman terör düğmesine.

Bir daha rüyada görür onlar AB’yi mabeyi.

AB’ye gireceklermiş! Pöh pöh pöh!

Sanki biz dünü unutmuşuz gibi.

Sanki biz, bırakın eski kuyruk acılarını; daha dün Çanakkale’yi yaşamamışız gibi.

Daha dün, İzmir’de denize döküldüğümüzü hatırlamıyormuşuz gibi.

Daha dün, Kıbrıs’ta şahlanan Türk Ordusu’nun 1974 Barış Harekâtını bilmiyormuşuz gibi.

Türkler, başı boş bırakılmaya gelmez!

Başını daima ağrıtacaksın!

Meşgûl edeceksin onları.

Bak bak bak! Biraz kendilerine gelince, nasıl da yâd ediyorlar Osmanlı’nın Torunları olduklarını.

Bak sen, Filistin için İsrail’le Filistinliler arasında, arabulucu olacaklarmış!

2030

Öyle yağma yok! Biz Osmanlıyı Ortadoğu’dan atmak için az mı uğraştık? Ki Torunlarına bu misyon için fırsat verelim! Fırsat tanıyalım!

Yok öyle şey! Biz Türkleri aramızda görmek ne kelime; Türkleri elimizden gelse, Anadolu’dan bile atmak istiyoruz!

Bak şu Türk’ün işine! Kalkmış da, tutturmuş ille de AB’ye gireceğim diye!

Oysa biz Türkiye’nin AB’ye, rüyasında bile girmesine karşıyken; nasıl olur da ona, dünyada böyle bir fırsat ve imkân veririz?

X

Evet bastılar düğmeye!

Gelsin artık seremoniler.

Açsın ağzını, İnsan Hakları(!) denen nesne!

Öldürüleni değil de, öldüreni kutsamalar!

Öldürenin öldürülmesi karşısında, teröriste ağıt yakmalar!

AB’den aldığı cesaretle, kaatile, resmî araba tahsîs etmeler! Nitekim ediliyor!

X

Bu ne cür’et, aldı başını gidiyor, tersine mi döndü dünya ne?

Yoksa, Kıyamet  mi koptu başımıza, bilmiyoruz giden gidene.

 

Kardeşi, kardeşle yaptılar; emelleri için kanlı bıçaklı!

Ortalık, toza dumana büründü, belli değil sanki, kim haklı?

 

Aklını başına al, ey kandırılmış kardeş!

Böyle kör döğüşe, tarihte, zor bulunur eş!

 

Neden, tüm AB devletleri ve müttefik(!) ABD(e)

Niçin arkanı sıvazlıyor, dur da bir düşünsene

 

Unutma! Türksüz Kürd’e, Kürdsüz Türk’e olur dünya zindan ve dar

Sürecek beraberliğimiz, emîn olun, Kıyâmet’e kadar.

 

 

Etnik Pazarlamada Gelinen Nokta

 

Türkiye’nin içine sokulduğu etnik pazarlama ve zorlama birçok alanda kendisini gösteriyor. Vatandaşlarımızı milli kimlikleri ile değil; sadece dar mahalli sıfatları ile ele alma ve önüne gelene “Sen benden değilsin!” mesajları iletmek bütünleşme ve farklılıklara saygı zannediliyor. Oysa birçok alanda insanlar birbirinden farklılaştırılarak birbirine ötekileştiriliyor ve birbirinden soğutuluyor.

Bunun son örneğini Estonya-Türkiye milli futbol maçından sonra yaşadık. Bazı yayın organlarında hatta bu gibi konulara fazla meraklı olmaması gereken gazetelerimizde yedek soyundurulan ve milli takıma alınmayan bazı oyuncuların mezhep ve etnisiteleri gerekçe gösterilir oldu. Bu ayrıştırıcı yanlışa milli çizgideki bazı gazetelerin spor sayfaları da düştü. Sanki onların görevi insanları birbirinden ayrıştırmak ve farklılaştırarak birbirinden çözmek.

Bir kanalda milli maç dolayısıyla bir yorum izliyordum. Programa katılan bir gazeteci “Milli Takım” ifadesine karşı çıkarak, Ulusal takım ifadesini ısrarla kullanıyordu. Gerekçe olarak da ulusalın yeni ve öztürkçe bir kelime olduğunu iddia ediverdi. Bazı eski sol ezber ve alışkanlıklardan kurtulamayanların anlaşılan milli takıma, ulusal takım deme takıntısı var. Bu takıntıyı gerçekten anlamak zor. Ulus ve “ulusal” kelimelerini belki dışlamaya da gerek yok ama Türkçe’de yerleşmiş, dilin geleneği haline gelmiş kelime ve terimlerle oynamak dili zayıflatır ve zarar verir. Hele kelimelerin eski ve yeni diye ayrıma tabi tutulması sosyolojik bakımdan yanlıştır. Bugün öyle kelimeler kullanıyoruz ki yeni ile eskiye yer değiştirtmemiz mümkün değil.

Türk mutfağının dikkat çeken bir zenginliği olan terbiyeli köfteye eğitimli köfte diyor muyuz? Ankara’da Talim ve Terbiye Dairesi var, bunun ismi ile oynamaya ihtiyaç duymalı mıyız? Türkçe’ye mal olmuş, yerleşmiş kelimelerle uğraşmak yerine; Türkçe karşılıkları olmasına rağmen kullanılan İngilizce kelimelere dikkat etmeliyiz. Cankurtaranı “ambulans”, kaptıkaçtıyı “minibüs”, plastik dış kaplamayı “Amerikan siding”, uygun parçayı “fittings” yapan biz değil miyiz? Yüzlerce örnek verilebilir.

Türkçe ‘ye saygı ve onu tek eğitim dili olarak ele almak, Türkiye’nin egemenlik haklarına saygıdır. Türkçe Türkiye’nin milli bağımsızlığının ve hükümranlık haklarının sembolüdür. Türkçe dışında TV yayını ve Kürtçenin okullarda seçimlik ders haline getirilmesi devletin görevi değildir. Milli devleti içine sindiremeyenler, uyguladıkları yanlış politikalar ile ülkeyi adeta çorbaya çevirdiler. Bunu demokratikleşme zannediyorlar. Diğer taraftan, Zazaca Kürtçe’nin alt dili değildir. Zaza’ların Kürt olmadığını, Zazacanın bizde yaygın olan ve Kürtçe olarak isimlendirilen Kurmançcadan çok farklı olduğunu önce siyasetçiler öğrenmelidirler.

Türkçe gibi bayrak konusunda da kafaların karıştırılmak istendiği görülmektedir. Ay yıldızlı şanlı bayrağımız bazılarını tahrik eder diye bazı yöneticiler tarafından astırılmadığı ve en azından böyle telkinlerin yapıldığı zaman zaman görülmüştür. Türk’ü etnik grup, Türk kültürünü ve Türkçe’yi de Türkiye’de etnik grup ve mevcut dillerinden biri olarak gören çarpık ve sapık anlayış, herhalde ay yıldızlı bayrağa farklı bakacak değildi.

9 Eylül İzmir’in kurtuluşu dolayısıyla yapılan törenlerde Hükümet Konağına törenle bayrak çekilmesi çok anlamlı bir geleneğin, İzmir’e ve Anadolu’ya vurulan Türk mührünün göstergesidir. Milli bayramlarda törenleri değiştirerek kuşa çevirmek ülkeye hiçbir şey kazandırmaz. Bu ve benzeri yanlışlar fert başına düşen milli geliri ve kalkınma hızını da arttırmaz! İzmir’in bayrağına sahip çıkışı herkese örnek olmalıdır. Hiç kimse bir dönem İzmir’i işgal eden yabancı güçlerin çizgisine gelecek yanlışları yapmamalıdır.

Bayrak ve Türkçe konusunda ciddi devletler ne yapıyorsa bizde onu yapalım. Geçenlerde bir haber gözden kaçtı. Norveç’te temizlik işçisi Polonyalı bir kadın öğle tatilinde arkadaşları ile Norveççe yerine anadilini kullandığı gerekçesiyle işten atıldı. Bu örnek İskandinavya gibi Batıda hoşgörünün en çok bulunduğu varsayılan bir ülkede gerçekleşti. Almanya, Fransa gibi Avrupa ülkeleri bundan farklı değildir. Her ciddi devletin gerçek aydınları geleneksel değerlerine, milli sembollerine ve milli dillerine son derece bağlıdırlar ve bunlardan taviz vermeyi de demokratikleşme olarak  düşünmezler.

Biz ise, henüz AB üyesi olmadan AB bayrakları ile ülkeyi donattık. Hatta bazı yerlerde sadece AB bayrağının asıldığını gördük. 2000’li yıllarda sömürge olmaya talip olmak yerine; eğer siyasi ve kültürel bakımdan sahip olduğumuz kozları kullanmak istiyorsak; onun bunun kuyruğuna takılmadan Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki şuurla hareket etmeliyiz. Bu şuurla hareket etmeyen toplumlar sanayi toplumu da olamadı. Sosyal ve ekonomik gelişmişlik milli şuur ve milliyetçilik ile paralel yürür. Bugün bunun eksikliğini hissediyoruz.

 

 

Türk Ordusu’nun Yanında Olmak

 

Türk Silahlı Kuvvetleri; Mete Han’dan bu yana Türk Milletinin, göz bebeğidir.
Türk Ordusu; milletimizin her ferdinin canının, namusunun, malının, güvenliğinin teminatıdır.
Ordumuz, bir zaafiyet, eksiklik, noksanlık içinde olursa, bundan topyekün hepimiz zarar görürüz.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de kurucusu, Türk Silahlı Kuvvetleri’dir ve bilahare devletin kuruluşundan sonra iş ordu tarafından halkımıza mal edilmiştir.

Türk Ordusu, uzun zamandır Türkiye ve Türk Milletine karşı amansız bir saldırı yürütenlerin birinci hedefi haline gelmiştir.

Ordumuz, planlı saldırının en stratejik hedefidir. Bu sebeple Ergenekon, Balyoz gibi darbe ve hükümeti yıkma davaları ile casusluk gibi suçlamalar, Türk Ordusu’nun bilerek  ve isteyerek yıpratılmasına neden olmuştur.

Cumhuriyet tarihinde görülmedik bir şekilde emekli veya muvazzaf; Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, çeşitli rütbelerdeki general ve subaylar, tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmaktadır. Ordumuzun balansı bu gelişmelerle bozulmak istenmektedir.

PKK ve PKK’nın iç ve dış yandaşlarının azıtması sonucunda da, her gün istemediğimiz şekilde, şehit haberleri artmıştır. Bir de bunlara kaza olmasına inanmak istediğimiz Afyonkarahisar’daki cephaneliğin patlaması ile 25 şehit haberinin eklenmesi üzüntümüzü katmerlemiştir.

Bütün bunlar kullanılarak, Türk Ordusunun; Türkiye üzerindeki etkisi ve gücü zayıflatılmak istenmektedir. Türk Milletinin, ordusuna duyduğu güven azalsın diye bakılmaktadır. Ordumuzun, savaşma şevki kırılmış, askerleri inisiyatif kullanamayan ve sadece kurallarda yazılı emirleri uygulayan ve de mesai ile sınırlı görev yapan, bir ordu haline gelmesi beklenmektedir. İçte ve dışta, bu arzu ve düşüncede olan çoktur.

Halbuki Türk Milleti, bir ordu – millet hüviyetinde şekillendiği için yaşamını bağrından çıkardığı ordusu ile bir bütünlük çerçevesinde sürdürmek zorundadır. Bu da imkansızlıklara rağmen kahramanlık göstermekle vücuda gelir. Seyit Onbaşı’nın insanüstü bir güçle top mermisini kaldırması, Ulubatlı Hasan’ın İstanbul Surlarına bayrak dikişi,  57. Alayın Çanakkale’de sonsuza yürüyüşü, Albay Reşat’ın verdiği sözü yerine getiremeyince canına kıyışı gibi sonsuz kahramanlıkların gerçek oluşu gibi.

Türk Milleti, ordusunu; bayrağa, toprağa, millete bağlılığın iman ve inanç dolu bir aşkla harmanlandığı Peygamber Ocağı’na benzetir. Ordusuna ve de dolayısıyla din, millet, bayrak, vatan, namus uğruna sahip olunan şehitlik ve gazilik ünvanlarına büyük bir ulviyet bahşeder.

Mete Han’ın, ıslık çalan okları atan okçularının, İstanbul’a dayanan Fatih’in askerlerinin ve dokuz günde yüzlerce kilometreyi koşarak İzmir’e bayrak çeken Mustafa Kemal’in Mehmetlerinde hep aynı ruh vardır.

Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin günümüzdeki düşmanlarının ana hedefi şimdi bu ruhtur.

Türk Ordusu, Cumhuriyetimizin en düzgün çalışan ve belli kuralları olan kurumudur. Eğer farkında olursak, bu günkü gibi saldırılar Türk Ordusunu yıkamaz ve zarar veremez. Tuzağa düşersek vay halimize… Bize niye Balkan Savaşlarını anlatmazlar? Cevap: sık sık tuzağa düşelim diye.

Bu sebeple görüyorum ki; her olay, satılmış hain medya tarafından Türk Ordusu’na bir saldırı ve dolayısıyla yıpratma vesilesi haline getirilmektedir. Bu ister dinci, gerici, yandaş isterse cumhuriyetçi, laik, muhalif dediğimiz basın tarafından olsun aynı şekilde ve ayırt etmeksizin yapılmaktadır. Yani satılmışın cephesi yoktur. Satılmış, satılmıştır…

Elbette benim de eleştirilerim ve öngörülerim var. Fakat bunlar Türk Ordusu’na karşı olmama ve onu yıpratmama sebep teşkil etmiyor. Tutuklu yatan komutanlara, her birinin hüzün dolu hikayesine, maruz kaldıkları muameleye tabii ki itirazım var. Yarbay Mustafa Dönmez’in, oğlunun cenazesinde yıkılışı bizim de yıkılışımızdır. Bütün bunları biliyorum…

Fakat bu gün Genelkurmay Başkanımız Necdet Özel Paşa’dır. Kuvvet Komutanlarımız da görevdedir. Onlar sadece TSK’nın değil, ordu – millet dediğimiz Türk Milletinin de komutanlarıdır. Kimse onları “tak – şak paşa” diye hakir ve küçük göremez, alaya da alamaz. Bunu yapanlar Türk Milletine düşman olanlardır.

Başta Necdet Özel Paşa olmak üzere diğer komutanlarımız görevlerine havadan paraşütle gelmediler. Onlarca yıldır Türk Ordusu’nun üniformasını şerefle taşıyarak ve çeşitli kademelerde görev yaparak bu makamlara çıktılar. Hepsinin liyakat ve ehliyetinden zerrece şüphemiz yoktur. Onlar şimdi nasıl başımızın tacı ise görev sürelerinin sonunda o makamlara gelecek olanlarda yine bizden aynı muameleyi ve bağlılığı göreceklerdir. Çünkü burası Türk Ordusu’dur.

Başta Genelkurmay Başkanımız Necdet Özel Paşa olmak üzere bütün komutanlarımız, döktüğümüz her damla kandan ve verdiğimiz candan en az bizim kadar üzgündür.

Böyle olmasına rağmen küçük ayrıntılardan büyük haber üreterek, Türk Ordusu’na karşı yürütülen psikolojik savaşın, aracı ve destekçisi olmak bir ihanettir.

Onun için Siz Siz olun; can, mal, ırz ve namus ile güvenliğinizin teminatı olan Türk Ordusu’na ve komutanlarına sahip çıkın, onlara emirlerindeki askerler olduğunuzu hissettirin ve bilin ki bu ordu hem Mustafa Kemal’in ve hem de İslam’ın son ordusudur… Allah bizi ordusuz kalan milletlerden eylemesin…

 

 

İslam’da Ticaret Ahlakı (II)

 

1. Yemin ederek satış yapmamak: Alıverişte, malın satışını sağlamak için yemine başvurulmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’de, mallarını satabilmek için yalan yere yemin eden ticaret erbabının ahiret nimetlerinden yararlanamayacakları, can yakıcı bir azaba uğrayacakları ve Allah’ın onlarla konuşmayacağı bildirilmiştir. (Âl-i İmran, 3/77 Hz. Peygamber (s.a.s.) de, “Alış-verişte çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin malı sattırırsa da bereketini kaçırır” (İbn Mace, Büyû, 30)buyurarak mü’minleri, alışverişte çokça yemin etmekten sakındırmıştır. Bundan dolayı dinimizde, alışveriş esnasında bile bile yalan söylemek ve yalan yere yemin etmek, büyük günahlardan sayılmıştır.

2. Ölçü ve tartıda hile yapmamak: İslam ticaret ahlâkının temel prensiplerinden biri de ölçü ve tartıya hile karıştırmamak, yani ölçü ve tartıyı doğru yapmaktır. Ölçü ve tartının doğru olması için dedoğru alet kullanılması ve ölçmenin doğru ve adil olması lazımdır. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyrulmaktadır: “Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.” (Rahman, 55/9)

Ölçü ve tartıda hile yaparak insanları aldatmakticaret ahlâkıyla bağdaşmayan çok nahoş bir davranıştır.  Kur’an-ı Kerim’de bunun büyük bir vebali olduğu hatırlatılarak mü’minler uyarılmaktadır: Allahu Teâlâ, “Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları zaman, tam ölçerler. Fakat kendileri onlara bir şey ölçüp yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar. Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifîn, 83/1-6)

Ayrıca Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, ölçü ve tartıya hile karıştırarak doğruluktan ve adaletten ayrılan, Şuayb (a.s.)’ın, bu konudaki uyarılarını önemsemeyen Medyen kavminin helak olduğunu bildirmektedir. ﴾Hûd, 11/84-86﴿

3. Kusurlu mal satmamak: Bir malın kusurunu gizleyip satmak, sonrada “satılan mal geri alınmaz” diyerek kusurlu malı geri almamak doğru bir davranış değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bu şekilde yapılan satışın helal olmadığını belirterek şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Kusurlu bir malı din kardeşine satan hiçbir Müslümana satış helal olmaz. Meğerki malının ayıbını açıklaya.” (İbn Mâce, Büyû, 34)

Satıcı, malın kusurlarını ve gerçek değerini müşteriye söylemekle yükümlüdür. Aksi takdirde müşteriyi aldatmış ve zarara uğratmış olur. Peygamber Efendimiz bir defa ekin pazarına uğramış, hoşuna giden bir buğdayı eli ile yoklayınca eline ıslaklık isabet etmişti. Buğday sahibine,”Bu ne?” diye sorar. Satıcı, yağmur yağdığını söyler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) söyle buyurur: “Islak kısmı, insanların görebilmesi için yiyeceğin üzerine niye koymadın? Bizi aldatan bizden değildir.” (Müslim, İman, 43)

4. İhtikâr (Karaborsacılık) yapmamak: Karaborsacılık, yani İslam hukukunda “İhtikâr” denilen stokçuluk, kendisine ihtiyaç duyulduğu anda yiyecek maddeleri satın alıp, fiyatları yükselsin diye saklamak demektir. Karaborsacılık, dinimizin yasakladığı haksız bir kazanç yoludur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kim karaborsacılık yaparsa o, günahkârdır.” (Müslim, Müsakat, 26; Tirmizî, Büyu, 40) “Günahkâr ve isyankâr olandan başkası ihtikâr (stokçuluk) yapmaz.” (İbn Mâce, Büyu, 6) Ancak, gıda maddeleri piyasada çoksa ve kendisine ihtiyaç duyulmuyor ise, bir çiftçi veya tüccarın kendi elindeki malı daha sonra satmak üzere depoya kaldırmasında bir sakınca yoktur.

5. Ticaret insanı Allah’a kulluk yapmaktan alıkoymamalı: Ticaret hayatı, insanın zihnini, kalbini fazlasıyla meşgul eden bir uğraştır. Ama hiçbir bahane Müslümanın, ibadetlerini aksatmasına neden olmamalıdır. Allah Teâlâ,iş hayatının yoğun temposuna rağmen Allah’a karşı kulluk görevlerini aksatmadan yerine getirenlerden övgüyle bahsederek şöyle buyuruyor: “Öyle adamlar vardır ki, ne ticaret ne de alışveriş onları, Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nûr, 24/37)

Bunlara ilave olarak ticaretle meşgul olan bir Müslüman; müşteriye iyi muamele etmeli, borçlarını zamanında ödemeli; alacakları hususunda borçlusuna kolaylık göstermeli, sözünde durmalı, satmak için aldığı malı daha ucuza alayım diye kötülememeli, satarken de daha pahalıya satayım diye malı övmemeli,pazarlık arasına girerek alışverişi bozmamalıdır. Kısaca, ticarette helal yoldan ve meşru sınırlar içerisinde kâr etmek, kazancını artırmak isteyen Müslüman özünde, sözünde, ticaretinde, işinde, sanatında, hep dürüst ve güvenilir olmalı, İslam ticaret ahlâkının gerektirdiği ölçü ve prensiplerden ayrılmamalıdır.

 

 

Yabancı Dille Değil, Milli Dille Eğitim

0

 

Dil, millete kimliğini kazandıran ve millî varlığını koruyan en önemli unsurdur. Millî dil, millî birliğin altyapısını oluşturur. Millî duygu ile dil arasında önemli bir bağ vardır. Millî dil, millî kültürü ve bizi biz yapan değerleri geçmişten geleceğe taşıyan en önemli araçtır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, vatanı düşman işgalinden kurtarıp bağımsızlığımızı kazandırdıktan sonra en büyük savaşı, dilimizi bağımsızlığına kavuşturma yönünde vermiştir. Bunun için dilimizdeki doğu ve batı kökenli yabancı kelimelerin ve dil kurallarının temizlenmesini istemiştir. Türk Dilini Tedkik Cemiyeti ve sonraki adıyla Türk Dil Kurumu’nu hayata geçirerek ve Türk Dili Kongreleri toplayarak, bu savaşı bilimsel ve kurumsal bir zemine oturtmaya çalışmıştır. Çünkü, Atatürk, Türk milletinin millî birlik, beraberlik ve bütünlüğünün millî dille sağlanacağını, millî kimlik ve varlığın millî dille korunacağını biliyordu.

Mütareke ve İstiklâl Savaşı yıllarında Millî Mücadele’ye ve Kuvvâ-yı Millîye’ye karşı çıkan, kurtuluşu Amerikan ve İngiliz mandasında gören kafalar, bugün de birçok alanda olduğu gibi dil alanında da karşımıza çıkmaktadırlar. Bu zihniyettekiler, “Türkçe bilim yapma yeterliliğine sahip değildir, bunun için yabancı dille eğitim yapmak gerekir” diyorlar. Yabancı dille yapılan eğitimin, bize uluslararası mesleki ve akademik hayatın kapılarını açacağını savunuyorlar. Bazı iyi niyetliler de,  “yabancı dil öğretimi” ile “yabancı dil eğitimi”ni birbirine karıştırdıkları için, yabancı dille eğitim yandaşlığı yapıyorlar.

Bu yüzden, toplumumuzda yıllardır “yabancı dil öğretimi mi”, “yabancı dille eğitim mi” konusu  tartışılıyor. Her tartışma konusu gibi bu konu da, siyasi ve ideolojik zemine çekiliyor. Halbuki konu, bilimsel ve pedagojik zeminde ele alınmalı, bilimsel verilerle değerlendirilmelidir. Bir defa bu tartışmayı yapanlar, her şeyden önce buradaki “öğretim” ve “eğitim” kavramlarının işlevlerinin tamamen birbirinden farklı olduğunu göz ardı ediyorlar. Öğretim(talim); belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işidir. Eğitim(terbiye) ise, bir insanın toplum yaşayışına uyumunu sağlamak için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmeleri ve kişiliklerini geliştirmeleri için yapılan çalışmaların bütünüdür.

Eğitim ve öğretim kavramlarının aralarındaki bu büyük anlam farkına  baktığımızda yapılan tartışmanın ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkar. Bizim çocuklarımızı ve gençlerimizi kendi toplum hayatımızın şartlarına göre eğitmemiz, ülkenin ve çağın gereklerine göre öğretmemiz gerekir. Atatürk gibi, Gökalp gibi biz de,  “yabancılaşmadan çağdaşlaşma”  ilkesini benimsemeliyiz.  Bunun da yolu, sağlam bir millî dil eğitiminden geçer.

Birey olmak, bağımsız düşünmeye bağlıdır. Bağımsız düşünce, bağımsız dille sağlanabilir. Çünkü, dille düşünce arasında çok sıkı bir ilişki vardır.   Dil, birey olmanın, millî kimlik kazanmanın ilk unsurudur. Ama bu dil, yabancı bir dil değil, millî dildir. Başkasının diliyle düşünmeye çalışmak, o dili konuşan insanların düşünce çerçevesini, tarzını, altyapısını, kültürünü benimseme sonucunu doğurur. Bu da, millî kimlikten uzaklaşmaya ve yabancılaşmaya yol açar.  Bunun için diyoruz ki, bir insan ancak millî diliyle sağlıklı düşünebilir.

Bilişim, iletişim ve ulaşım alanındaki hızlı gelişmeler, dünyamızda hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecini başlamıştır. Bilginin hızla geliştiği ve yaygınlaştığı bu “Bilgi çağı”nda, bir “Bilgi toplumu” haline gelen küreselleşen dünyada, insanlarımızın uluslararası ilişkiler kurabilmesi, iyi bir veya birkaç yabancı dil öğrenmelerine bağlıdır. Bunlar da,  ilişki kurulacak ülkelere göre değişkendir. Fakat, insanımızın küreselleşme buhranı ve bunalımları arasında millî varlık ve kimliklerini korumaları için, yabancı dilleri millî dilin önüne geçirmemeleri gerekir.

Ben Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almış, bu konuda yayınları olan ve millî hassasiyetleri yüksek  bir kişiyim. Kırk yıllık eğitim hayatım içinde on sekiz yıllık Anadolu Lisesi Müdürlüğümün ayrı bir yeri vardır. Ben Anadolu Liselerini, kolejlerde ve yurt dışında yabancı dil öğrenme imkânı bulamayan Anadolu çocuklarının yabancı dil öğrenerek dünyaya açılmalarını sağlayan bir pencere olarak gördüm. Bu yüzden özelliklerinin korunarak yaşatılmaları için mücadele ettim. Bu konudaki hassasiyetimi, 2005 yılında Vefa Lisesi Müdürü iken bu okulların Hazırlık Sınıfları kapatıldığında bunun yanlış olduğunu belirterek düzeltilmesi için yaptığım çalışmalara büyük destek veren değerli dostum araştırmacı-gazeteci sayın Uğur Dündar iyi bilir. Bu mücadele, Vefa Lisesi ile birlikte Kabataş Erkek  ve Cağaloğlu Anadolu Lisesi’nde yeniden Hazırlık Sınıflarının açılmasıyla sonuçlandı. Bugün bu okullardaki öğrencilerin daha iyi dil öğrendiklerini, dış ilişkilerinin arttığını ve üniversiteye yerleşme oranlarının daha yüksek olduğunu görerek doğru yaptığımızı anlıyorum.

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde de yabancı dille eğitim yoktur. Yabancı dille eğitim, ancak müstemleke veya işgal altındaki ülkelerde geçerli bir eğitim şeklidir. Bu da beraberinde şahsiyetsizliği, ezikliği ve silikliği getirir. Aklımızı başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamama zavallılığından kurtulamayız. Yabancı dille verilen eğitimle aslında belli kalıplar ve kurallar dışında fazla bir şey öğrenilmez. Ayrıca yabancı dille eğitim yaparsak, kendi dilimizle bilim yapılamayacağını kabul etmiş ve dilimizin gelişimini de önlemiş oluruz. Öyle ise yabancı dil öğretiminde nasıl bir yol takip edilmelidir: İlk ve orta öğretimde öğrencilere iyi derecede bir veya birkaç yabancı dil öğretilmeli, yüksek öğretimde de branşında ve alanında bir yabancı dilden çok isim, sıfat, terim ve kavram kullanılıyorsa,  sadece terminolojinin kazandırılması yoluna gidilmelidir.

Bu sebeplerle son günlerde yabancı dille eğitim yapan Hacettepe Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer’in “İngilizce eğitim sömürgede olur” biçimindeki çıkışını çok yerinde ve anlamlı buluyorum. Amerika’da eğitim gören ve orada “en genç profesör” ünvanını kazanan Oktay Sinanoğlu’nun yıllardır devam eden   “Yabancı dille bilim yapılmaz. Türkiye’nin bilim dili Türkçe olmalıdır” yönündeki makale, kitap ve konferanslarla sürdürdüğü mücadelenin yavaş yavaş meyvesini vermekte olduğunu görmenin mutluluğunu yaşıyorum. Son birkaç Millî Eğitim Şûrasında da bu yönde kararlar alınmıştır. Yapılacak şey, uluslararası anlaşmalarla yabancı dille eğitim yapmasına izin verilen eğitim kurumlarının dışındaki bütün eğitim kurumlarımızda eğitim, Türkçe yapılmalıdır.

Sonuç olarak diyorum ki, bir ülkenin bilim ve eğitim dili, millî dilidir. “Yabancı dil öğretimi”ne sonuna kadar “Evet!”, “Yabancı dille eğitim”e sonuna kadar “Hayır!” diyorum.

Parolamız ” Yabancı dille eğitim değil, millî dille eğitim” olmalıdır. Unutmayalım, “Türkçe biterse, Türkiye gider”, yabancı dille eğitim bizi kurtaramaz.