24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1059

Toprak Ürünlerinin Zekatı; Öşür

 

Yüce dinimiz İslam’ın beş temel şartından birisi de zekâttır. Toprak mahsullerinin zekâtına da öşür adı verilir. Öşür, sözlükte “onda bir” anlamına gelmektedir. Dinî bir kavram olarak ise öşür, zirâi mahsullerden alınan zekâta denir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de; “O, çardaklı, çardaksız olarak bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmalıkları ve ekinleri, zeytini ve narı (herbiri) birbirine benzer ve (herbiri) birbirinden farklı biçimde yaratandır. Bunlar meyve verince meyvelerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (öşürünü) verin…” (En’âm, 6/141); “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın…” (Bakara, 2/267) diye emretmektedir.

Ayet-i kerimelerden anlaşıldığına göre, topraktan elde edilen her türlü ürünün nisâp miktarına ulaşması halinde (5 vesk, yaklaşık 650 kg.) zekâtının verilmesi gerekir. Ta­rım ürün­le­rin­den zekâtın farz ol­ma­sı ki­tap, sün­net ve icmâ de­lil­le­ri­ne da­ya­nır. İslâm âlimleri ta­rım ürün­le­rin­den öşür zekâtı ver­mek ge­rek­ti­ği ko­nu­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir.

Dinimizde mahsulün öşürünün verilmesinde toprağın işlenmesi ve su kullanımı esas olarak alınmıştır. Zira Peygamberimiz (s.a.s), “Yağmur ve nehir sularıyla sulanan toprak mahsullerinde onda bir; kova ile sulananlarda ise yirmide bir vardır” (Buhârî, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Tirmizî, Zekât, 14) buyurmuştur.

Buna göre toprak emek sarf edilmeden yağmur, nehir, dere, ırmak ve bunların kanallarıyla sulanıyorsa, çıkan mahsulün 1/10’i; kova, dolap, motor, emekle veya ücretle alınan su ile sulanıyorsa 1/20’i zekât olarak verilir.

Günümüzde gübre, mazot, işçilik gibi masraflar da üretimin maliyetinde önemli bir yekun oluşturmaktadır. Bu nedenle, tarımsal ürünlerin zekâtında, elde edilen hasılattan (gayr-i safî), ürün için yapılan günümüz tarım şartlarının getirmiş olduğu ekstra masraflar çıkarıldıktan sonra, geriye kalan ürünün nisâp miktarına ulaşması halinde, tabiî yollarla sulanan arazide 1/10, kova, tulumba, su motoru vb. usullerle masraf veya emekle sulanan arazide 1/20 oranında öşür (zekât) verilmesi gerekir. (DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, Sh. 537)

Eğer arazi iki çeşit sulama ile de yani hem emeksiz ve ücretsiz olarak yağmur veya nehir sularıyla sulanmış ve hem de emek ve ücret sarfedilerek elde edilen su ile sulanmışsa, yıl boyunca hangi yolla daha çok sulanmış ise ona itibar edilerek öşür miktarı belirlenir.

Toprak ürünlerinin zekâtı (öşür), hububatta harman vaktinde, meyvelerde ise toplandıktan sonra verilir. Hanefî mezhebine göre toprak ürünlerinin zekâta tâbi olabilmeleri için üzerlerinden bir yılın geçmesi (havl) şart değildir. Bir sene içinde kaç defa mahsul alınırsa her defasında zekât verilmesi gerekir. Öşür yükümlülüğü için akıl ve bulûğ şartı da aranmaz. Mal sahibi çocuk veya akıl hastası ise velî ve vasîleri onlar adına zekâtlarını vermekle mükelleftir. Mal sahibi hiçbir karşılık beklemeden (meccânen) tarlasını ekilmek üzere birine verse, çıkan mahsulün zekâtını bu şahıs öder. Arazi ekilmek üzere belli bir ücretle kiralanmış ise zekât âlimlerin çoğunluğuna göre kiracıdan alınır. Zekâta tâbi mahsuller yetiştikten sonra satılırsa, zekâtı arazi sahibinden, yetişmeden satılırsa satın alandan alınır. (Diyanet İslam İlmihali, C. I, Sh. 446-447)

Öşür, çı­kan ürün­den gerekir, bundan dolayı ürün çıkmayan toprak için öşür gerekmez. Ürü­nü bu­lun­ma­yan me­şe, çam, ka­vak, ot ve ben­ze­ri şey­ler­den öşür veril­mez. Ay­rı­ca ta­rım ürün­le­ri­nin bir yıl ka­dar da­ya­na­bi­le­cek ni­te­lik­te ol­ma­sı ge­re­kir. Bundan dolayı dayanıklı olmayan yaş mey­ve ve seb­ze tür­le­ri için öşür verilmesi ge­rek­mez. Da­ha öş­rü ve­ril­me­miş olan mahsul­ler­den ye­ni­lir­se, yenilen miktarlar da hesap edilerek öşrü verilmelidir.

Allahu Teâlâ, mü’minlere, topraktan elde ettikleri mahsullerden muhtaçların hakkı olan öşrü vermelerini emretmiştir.  Öşrünü vermeyenler Allah’a karşı gelmiş ve günah işlemiş olurlar. Onlar dünyada da, ahirette de bunun cezasını mutlaka göreceklerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, fakirin hakkı olan öşürü vermek istemeyen kimselerin uğradıkları acıklı akıbetten bahsedilmektedir. (Kalem, 68/17-33)

O halde; dinen zengin sayılan Müslümanların, sahip oldukları zekâta tabi diğer malların zekâtlarını verdikleri gibi, bu nimetleri ihsan eden Yüce Rabbimize şükür nişanesi olarak, toprak mahsullerinin öşrünü (zekâtını) de vermeleri gerekir. Zekâtı verilen malların azalmayacağını, bilakis daha da artacağı ve bereketleneceğini, gönlü alınan ihtiyaç sahiplerinin duaları sebebiyle günahlarımızın bağışlanacağını unutmamalıyız.

 

 

Cehaletin Silah Sevdası

0

Milli bayramlara olan ilginin git gide azaldığı günümüzde, TSK birkaç yıldan beri 30 Ağustos Zafer Bayramı’ndan önce Havuzbaşı’nda mütevazı bir sergi açarak, bu yolla birtakım mesajlar vermeye çalışmaktadır.

Çeşitli askeri malzemenin teşhir edildiği bu sergide en fazla ilgiyi silahların çekmesi; “at, avrat, silah” şablonundan kurutulamayan vatandaşımız için garipsenecek bir durum değildir.

Türbanlı genç kızlarımızın bile kocaman silahlarla objektiflere poz vermeleri, vatandaşın silaha olan ilgisini açıkça göstermektedir.

Yapılan değerlendirmelere göre, vatandaşımızın elinde silahlı kuvvetlerin ve polis güçlerinin silah sayısının yedi katı kadar bir silah bulunduğu, bu silahların %70’nin ise ruhsatlı olmadığı ifade edilmektedir.

Kişi başına düşen cami sayısıyla dünyadaki en büyük orana sahip ülkemizde bu oranlara mukabil silah bulundurulması bir çelişki oluşturmaktadır.

Yine yapılan istatistiklere göre ülkemizde her yıl 700-800 kişi maganda kurşunu tabir edilen serseri kurşunlarla hayatlarını kaybetmektedir.

Maç sonrası, düğün esnası gibi zamanlarda sıkılan kurşunların hangi ruh hali ile sıkıldığı ve nasıl bir sosyolojik vakanın göstergesi olduğu incelenmeye değer bir konudur.

Delikanlılık, yiğitlik gibi kavramlarla bağdaştırılmaya çalışılan bu maganda kültürü, fikren olgunlaşmamış, kişiliği oturmamış zayıf karakterlerin ve cahil beyinlerin aptalca davranışlarından başka bir şey değildir.

Hapishanelerin kontenjanlarının çok üstünde hükümlü ve tutuklu bulundurmaları, kısa aralıklarla çıkarılan aflar, caydırıcı olmayan ve vicdan sızlatan uygulamalar, ağır işleyen yargı sistemi fotoğrafın bir yüzünü gösterse de fotoğrafın diğer yüzünde eğitimsizlik ve cehaletin görüldüğü aşikârdır.

Ülkemiz gerçeklerine döndüğümüzde, yılda 4.000 kişinin ateşli silahlarla öldürüldüğü ve 10.000 kişinin ise yaralandığı anlaşılmaktadır.

Şintoist Japonya’da ise ateşli silahlar ile ölüm olayı yılda 20 kişiden azdır ve bu rakam oldukça manidardır.

Yılda sadece 23 milyon kitabın basıldığı ülkemizle, yılda 4.2 milyar kitabın basıldığı Japonya’yı kıyasladığımızda, silaha olan merakın ve ilginin sebebi hakkında bir takım ipuçları elde edebiliriz.

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’na göre Türkiye, kitap okuma oranında 173 ülke arasında 86. sırada yer almaktadır.

Ortalama olarak Japonlar yılda 25, Fransızlar 7 kitap okurlarken, Türkiye’de ise bir kişi on yılda bir kitap okumaktadır.

Ülkemizde on bin de bir kişinin düzenli olarak kitap okuduğu belirtilmekte olup, bu bilgi doğrultusunda ülke genelinde 70.000 kişinin düzenli olarak kitap okuduğu anlaşılmaktadır.

Bazı ülkelerdeki kitap okuyanların nüfus oranlarına bakıldığında: Japonya %14, ABD %12, Almanya %11, İngiltere %11, Türkiye %0,01 gibi ürkütücü bir durum ortaya çıkmaktadır.

Japonya’da % 62, Almanya’da % 48, Türkiye’de %5 oranında gazete okurunun bulunması, gazete okuyanlar cephesinden de durumun değişmediğini göstermektedir.

Bu çarpıcı rakamlar; dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olarak sunulan ülkemiz için çok da övünülecek bir tarafımızın olmadığını söylemektedir.

Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için Norveçliler 137, Almanlar 122, Belçikalılar 100, Güney Koraliler 39 dolar para harcarlarken, kişi başına 0.45 dolar kitaba para ayıran ülke insanımızın, silaha ayırdığı para miktarı da oldukça merak konusudur.

Almanya’da bir yılda ders kitapları hariç basılan kitap sayısı 72.000, İngiltere’de 65.000, Fransa’da 39.000, Brezilya’da 13.000 ve herkesin her konuda uzman olduğu, “Topraktan öğrenip, kitap gibi bildiği” söylenen ülkemizde ise bu rakam yalnızca 6.031’dir.

Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı 25, Fransa da 7, Türkiye’de ise 12.089 kişiye bir kitabın düştüğü gerçeği, silaha ve kaba kuvvete olan ilgimizin izahı için fazla söze hacet bırakmamaktadır.

Ülkemizde 570.000 kahvehaneye karşı 1.412 kütüphanenin bulunuyor olması, yani 49.500 kişiye bir kütüphane, 122 kişiye bir kahvehanenin düşmesi de işin başka yönünü göstermektedir.

Yazılı ve görsel medyadan yansıyan görüntülerde; trafikte yol verme yüzünden birbirlerini kurşunlayan hasta ruhları, boşanmak isteyen eşlerini bıçaklarla delik deşik eden canileri, yan baktın gibi bahanelerle cana kıyan sapıkları, ne yazık ki sıkça görmekteyiz.

Ülke genelindeki manzara “Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum” mısralarını hatırlatan cinstendir.

Ülke insanındaki silaha olan bu tutkunun şehrimizdeki yansıması da bıçak ve sallama tabir edilen döner bıçağı yönündedir.

Son üç ayda Erzurum’da yapılan üst aramalarında şahıslar üzerinde 1.507 bıçak ile 500’e yakın sallama denilen döner bıçağının çıkması, yine 2011 yılı rakamlarına göre 12 ayda ateşsiz silah olay sayısının 300 civarında bulunması, şehir adına analizi yapılması ve üzerine gidilmesi gereken bir durumdur.

Her ne kadar bıçak taşıma alışkanlığını bazı çevreler şehrin folkloru ile izah etmeye çalışsalar da bunun tatmin edici ve açıklayıcı bir izah tarzı olmadığı, Erzurum kültürü ile de bir ilgisinin bulunmadığı ortadadır.

Toplum mühendislerinin, sosyologların, psikologların ve sorumluluk mevkiinde olanların sebep sonuç ilişkileri içerisinde bu anlamsız alışkanlıklara bir çözüm getirmeleri kaçınılmazdır.

Kış turizminde oldukça iddiası bulunan Erzurum’da bu görüntülerin hedefe ulaşmada büyük sıkıntılar oluşturacağı muhakkaktır.

Muhafazakârlığıyla bilinen, bin bir hatimlerin okunduğu, cami sayısının 1.500’ü bulduğu Erzurum’da, bu çirkin tablo dini öğretilerin sosyal hayata yansımadığına da işaret etmektedir.

El Salvador, Yemen, Honduras, Afganistan gibi geri kalmış ülkelerin karneleri incelendiğinde, bu ülkelerde silaha olan ilginin yoğun olduğu; bilgiye önem verilen, cehaletin cadde ve sokaklardan kovulduğu, demokrasi, insan hakları, hukuk gibi kavramların üstün tutulduğu ülkelerde ise bu yaşananların minimize edildiği anlaşılmaktadır.

Gelişmiş ülkelerle geri kalmış ülkelerin yaşam biçimlerini özetleyen bu durumun, eğitimle ve cehalete karşı yürütülecek projelerle mümkün olabileceği muhakkaktır.

Gönül kazanmanın esas tutulduğu, “Bir canlıyı öldürenin, bir âlemi öldürmüş gibi sayıldığı” İslam coğrafyasında, bu çirkin görüntülerin yaşanması son derece vahim bir durumdur.

Kaba kuvvetin itibar gördüğü, aklın yerine pazu gücünün esas alındığı bir kafa yapısı, ne yazık ki cehaletin kol gezdiği geri kalmış coğrafyaların vazgeçilmez kaderidir.

Hedef; insanlık yarışında ön sıralarda olmamızdır.

Hemşehrimiz, ahlâk filozofu rahmetli Nurettin Topçu Hoca’mız yıllar öncesinden bu olayı tespit ederek: “Türkiye’nin kurucuları yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı, azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileri olacaktır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi insan yetiştirmektir.” diyerek reçeteyi vermektedir.

Cehlin Bu Mertebesi

0

“Cehlin bu mertebesi sehl olmaz!” demişler. Yâni insanın bu kadar câhil, bilmez olması kolay değildir. İnsan, içinde veya başında bulunduğu şeylerden bu derece gâfil, bilgisiz ve habersiz olamaz.

Demek ki işin içinde bilmezlik değil, bilmez görünmek yatıyor. Buna eskiler, “Tecâhül – i âriften gelmek!” derler. Bildiği hâlde bilmez görüntüsü verir. Bilir fakat bilmiyormuş gibi davranır.

Ki bu duruşu almak, bu vaziyeti takınmak kolay değildir. Bunun için hazırlık gerekir. Hattâ, bu görünüş için deneyler bile yapmak îcabeder.

Bu söz şöyle de söylenir: “Sehlin bu mertebesi cehl olmaz!” Yâni bir şeyi bu kadar kolay yapmak; cehlin, cehâletin işi olamaz! Bilgisiz olarak bir işin kolayca üstesinden gelmek olacak şey değil. Ancak işin husûsiyetini bilenler onu kolayca başarır, sonuçlandırır, netîceye ulaştırabilir.

Bütün bu açıklamaları niye yaptım derseniz? Hemen belirteyim: Hani şu hepimizin, her gün üstünde durduğu, duymayan kalmadığı AB mes’elesi var ya? İşte o mes’eleyi tahlîl ve analiz etmek istedim.  O konuyu kavramaya basamak olsun diye böyle bir girişte bulundum.

Böyle bir bakış açısını öncelikle ve özellikle nazara verdim. Bunu uygun ve yerinde gördüm.

X

Kuzum nedir Allah aşkına bu AB tutkusu?

Sarmış hükûmet erkânını bir AB korkusu!

 

“Zorla güzellik olmaz!” Bilmiyorlar mı bu beyler?

AB’ye bindiğini sanıp heyledikçe heyler!

 

Adamlar daha nasıl desinler ki bu apaçık gerçeği?

Koparamazsın diyorlar uğraşma boşuna bu çiçeği!

 

Dolaylı yoldan diyorlar alamayız asla içimize!

Diyorlar Türkiye gibi dev bir ülke bizim neyimize?

 

Aslında bu tavırlar emîn olun bizim iyiliğimize

Allah şaşırttı  onları, yoksa dış politika hak getire

 

Müjdeler var müjdeler, çünkü bu milletin geleceği parlak

Zira bu milletin tarihinde yok kara; yüzü oldu hep ak

 

Ecdâdın İndallah /Allah katında var, ne muazzam nâzı

Onların, kanat geriyor üstümüze, hayırlı niyâzı

 

İlerde yüklenecek, İlahî bir misyonu var bu milletin

Sonu gelecek inşallah, millete musallat olan illetin

 

İşte, istikbâldeki, muhteşem sonucun yüzü suyu hürmetine

Nefes alıyorsa bugün millet, borçlu bunu, Atalar Himmetine

X

2085

Başta kalmak için, ihtiyâç duyuluyor dış icâzete

Böyle haberlerle dolup dolup taşıyor nice gazete

 

Oysa eskiler ne güzel demişler: “El’den gelen olmaz öğün!”

İşin yoksa, durma artık, istediğin kadar boşuna döğün!

 

Dışarıya bel bağlıyan, kalır sonunda yolda, yapayalnız!

Alınca isteklerini, derler niye kapıyı çalarsınız?

 

Bırakın artık, tükenmiş Avrupa’dan; olmayan hakkı dilenmeyi!

Bulursunuz onlardan, başka değil, ancak yaptıkları ilenmeyi!

 

Kendi insanından kaçıp, sığınmak, hak aramak için Batıya

Yağmurdan kaçarken, doluya tutulmak derler, kuzum işte buna

 

Her başvuruda alıyoruz yine, boynumuzun ölçüsünü

Batı neler sarmadı ki başımıza kardeş, unuttuk dünü!

 

Batı resmiyeti ister mi hiç, Türkün yüzü gülsün?

Sen onun nazarında arkadaş, ancak yaşayan bir ölüsün!

 

İktidârlar ne yapıp edip, barışık olmalı Ordusu’yla,

Başka Ordu yok, kabul etmeli onu, yaşıyla kurusuyla.

X

Ordu, Fatih’in Ordusu’nun devamıdır, iyi biline!

Herkes dikkat etsin, hem salıvermesin geleni, diline

 

Milletin, doğal bir uzantısı olan Ordu Mensupları

Sırasında çıkarır içinden, nice Mânâ Kutupları

 

Ele güne karşı, barışık olalım birbirimizle

Dışa karşı maskara olmıyalım, kendi dirimizle

 

Bugün olmazsa yarın, biter elbette barış için hergün ördüğüm

Yeter ki attırmıyalım aramıza, yabancı eliyle kördüğüm

X

Tanzîmattan beri  -kasıtsız olarak-  Millet ile Aydın’ın arası farkında olmadan açıldıkça açıldı! Bunda, Batı’yı gören Aydınların kendi ülkesinin fakr u zarûret içinde olmasının  şüphesiz  payı büyük.

Kısaca demek lazımsa, Batı; asliyetini kaybetmiş dînden uzaklaşmakla maddeten ilerleme kaydetti.

Biz ise ilerlemek şanından olan dîne karşı gevşeklik göstermekle geri kaldık.

Yâni Avrupa dîne lâkayt kalmakta ne kadar haklıysa; biz o kadar haksızdık.

Çünkü Batı dînden uzaklaşmakla kalkındı. Kendine geldi. Biz ise dînden uzak durmakla ancak geri kaldık.

Nitekim, mâzi; istikbâl ve geleceğin aynasıdır. Dün bizim başımızı yükselten dîn; yarın da yükseltmeğe muktedir. Yeter ki doğru dîne yapışalım. Dîne yakışan doğruluğu yaşıyalım.

Çünkü bizim yükselmemiz dîne yâni İslâma sarılmakla mümkün. Zîra en son Hakk Dîn olan İslâma mensûptuk. Hâlen de mensûb ve bağlıyız.

Avrupa’nın gelişmesi ise, dîni bir kenara bırakmakla kaabil olmuştu. Çünkü dînleri muharref olup tahrife uğramıştı. Yâni bozulmuştu. O zamanki bir kısım aydınımız  -bugün olduğu gibi-  işin bu yönünü bilmiyorlardı. İşin sâdece zâhirine bakarak hükmetmişlerdi!  Nitekim bugün de aynı tutum içindeler!

X

Gerçi günümüzde bu iki kitle arasındaki buzlar erimekte. Aydınlar Halk’a yaklaşmakta. Halk da Aydınları daha iyi anlamakta. Ama yine de onları birleştirecek biraz daha zamâna ihtiyâç var.

İşte aradaki bu boşluk, Cumhûriyet Devri’nde iktidâra sâhip olanları, dışarıda arayışlara itmekte, hâriçte destek arayışlarına yöneltmektedir!

İşte bugün kimi makaam ve mevkîde olanlar AB’ye cankurtaran simidi gibi yapışmakta! AİHM nev’inden kurumlardan medet ummaktadırlar!

Bu kayışın farkında olan AB, “Tavşana kaç Tazıya tut!” siyâseti gütmekte. İki tarafı da sömürmenin böylece yolunu bulmakta. Türkiye’de kör dövüşün sürmesine zemin hazırlamakta, olan da Türkiye ve Türk insanına olmaktadır.

X

Bu kör dövüş, bu fasit dâire ve bu kısır döngü ağından kurtulmanın tek bir yolu var:

Kendi insanımızla olan mes’elelerimizi kendi insanımızla çözmenin yoluna bakacağız.

Yurt mes’elelerini, yurt içinde halletmeye çalışacağız. “Kol kırılır yen içinde.” Hâriçten hak hukuk aramak; aile mahremiyetine nasıl aykırıysa; daha geniş bir âile / hâne sayılan yurt sorunlarının giderilmesini; dış ülkelerde aramaya kalkmak da, o nispette yanlıştır.

Velhâsıl millî mes’eleleri dışarıya taşırmamak, başkalarının insafına terketmemek asıldır.

X

Demek ki, ne cehlin bu mertebesi kolay. Ne de sehl / kolaylık bilgisizlikten kaynaklanıyor.

Sistem Sancılı Veliler Kaygılı

 

 

Bugün İlköğretim Haftası’nın ilk günü. 23 Eylül’e kadar devam edecek. Bir hafta boyunca düzenlenecek toplantılarda öğretimle ilgili olarak ‘cek‘li – ‘cak‘lı, ‘parlak gelecek‘ müjdeleyen konuşmalar yapılacak.

Bugün aynı zamanda 2012-2013 ders yılı başlıyor. Her yaştaki öğrencilerimize, öğretim hayatları boyunca başarılar diliyorum.

Millî Eğitim Bakanlığı’mız var.

Bakanlığın adındaki ‘millî‘ kelimesi Millî Piyango İdaresi’nde de var, Millî Reasürans Şirketi’nde de… Birçok yerde ‘Milli Eğitim Bakanlığı‘ şeklinde yazılıyor. ‘Millî‘ kelimesinin derin ve çok önemli arka planı gereksiz görülüyor.

Bakanlığın adı; ‘Öğretim Bakanlığı‘ olarak değiştirilirse, işlevine de uygun olur. Doğru olanı, elbette bakanlığın, millî ölçüler içerisinde eğitim hizmetlerini gerçekleştirmesi, adına layık hüviyete sâhip olmasıdır.

Bilindiği gibi eğitim ve öğretim birbirinden farklı kavramlardır. Öğretim, kafa ile ilgilidir. Hayatta gerekli olacak veya olmayacak bilgiler verilir. Alan kişi onları aklına depo eder. Kullanılmayan bilgiler bir müddet sonra unutulur. Eğitim ise şuura, ruha ve kalbe yöneliktir. Eğitim, eğitim gören kişinin karakterini inşa eder. Eğitim; insanı yetiştirir, geliştirir. İnsanların toplum hayatında yerlerini alabilmeleri için sâdece bilgi öğretmekle yetinmez, düşünce kaabiliyeti, kültürel beceri, insanî ilişkilerde medenî davranış özellikleri ve bütün bunlarla birlikte iyi bir ahlak anlayışı edinmelerini sağlar.

Çocuklarımız Cenab-ı Allah’ın bizlere birer lütfu ve emânetidir. Onların iyi yetişmeleri ve olgunlaşmaları için gerekli ortamı hazırlamak (milli değil) millî ve manevî değerlerimize bağlı, vatanını ve milletini, bayrağını ve ezanını canından çok seven, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, hurâfeyi ilimden ayırt edebilen, donanımlı, saygılı, gönlü sevgi dolu, çalışkan ve dürüst insanlar olarak yetiştirmeliyiz.

Eğitim-öğretim tarihimizde yapılan en büyük değişiklik, bu yıl uygulamaya konuluyor. Alt yapısı yetersiz, pilot bölgelerde denenmediği için neticelerinden emin olunamayan ve hatta endişe duyulan, eğitim uzmanları tarafından ‘sancılı sistem‘ olarak vasıflandırılan bir uygulamadan söz ediyoruz.

Sistemin sancılı oluşu velilerde ve öğretmenlerde kaygıların oluşmasına sebebiyet veriyor.

Kaygılara yol açan problemler özet olarak şöylece sıralanabilir:

1- Anaokullarında (birinci 4 yılın ilk yılında) öğretmen açığı vardır.

2- Birinci dört yılın son üç yılında (5 yıllık ilkokulun 3 yıla indirilmesi sebebiyle), öğretmen fazlalığı oluşacaktır.

3- İkinci 4 yılda (ortaokulların 3 yıldan 4 yıla çıkması sebebiyle), öğretmen ve derslik azlığı problemi ile karşılaşılacaktır. Bu bölümde sınıflardaki öğrenci sayısı 100’e yaklaşacak veya ikili öğretim (çift tedrisat) yapılacak. Bu sebeple öğretim kalitesi düşecektir. İkili öğretim yapıldığında, öğretmen açığı, karşılanması imkânsız boyutlara ulaşacaktır.

4- Dinî öğretime yönelik seçmeli dersler, öğrenciler arasında huzursuzluklar doğurmaya gebedir. Bu derslerde kız öğrencilerin kıyafetleri konusunda sıkıntılar yaşanacaktır. Bu dersler için pedagoji eğitimi görmemiş ilahiyat fakültesi mezunları görevlendirilirse, sıkıntılar artacaktır. Çünkü bir konuyu bilmek başka şeydir, öğretebilmek başka şeydir.

5- 4+4+4 sistemi ile liseler de mecburî öğretim kapsamına alınmıştır. Bu değişikliğin, 300.000 yeni öğrenci anlamına geldiği ifâde ediliyor. 300.000 yeni öğrenci, her biri 50 öğrencilik 6.000 dershâneye, her biri 25 dershânelik 240 okul binası ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Başka sıkıntılar da söz konusu. Bütün bunları 6 ay önce, konunun uzmanlarıyla yaptığım, gazetelerde ve internet sitelerinde yayınlanan röportajlarla ilgililere duyurmuştum.

Ciğerpârelerimiz çocuklarımıza, yarınlarımızı inşa edecek saygıdeğer öğretmenlerimize, kaygılı velilerimize ve de karşılaştıkları problemlerin üstesinden gelebilmeleri için ‘millî‘ olması, öğretimden çok eğitime ağırlık vermesi arzu edilen Bakanlığımıza kolaylıklar diliyorum.

 

 

Peygamberimize(SAV) Hakaret ve Tepkiler

 

Peygamberimize hakaret filmine

Müslümanlar tarafından gösterilen tepkinin şeklinin nasıl olması gerektiğini gelin Peygamberimizin dilinden ve hayatından öğrenelim.

Sonrada bizdeki tatlı su Müslümanlarının tepkilerine bir göz atalım.

Peygamberimiz bir hadisi şerifinde

“Kellimun nase ala kaderi ukulihim”

“İnsanlarla akıl düzeylerine, seviyelerine göre,anladığı dilden konuşunuz” buyuruyor

Bir insan ki

Adi

Alçak

Art niyetli

Ruh hastası

Hiçbir insani ve ahlaki ölçü tanımıyor

Kutsallarınıza en ağır şekilde hakaret ediyor

Fillerin zücaciye dükkânına girmesi gibi bir tavır sergiliyor.

Bütün değerlerinizi kırıp geçiriyor.

Siz bu kafa ve de kafalarla medeni bir şekilde oturup konuşabileceğinizi,

Alçakça tavırlarından vazgeçirebileceğinizi zannediyorsanız.

Şimdiye kadar bunu niye başaramadınız.

Bu ne ilktir ne de son olacaktır

Bunun makul ve mantıklı bir cevabı olmalıdır.

Aksi takdirde bu alçakça saldırılara zemin hazırlar

Bunların Allah katında da insanlar katında da suç ortağı olursunuz.

Peygamberimiz “insanlara anladığı dilden konuşunuz” buyuruyor.

Hakaret edilen peygamberimizde olsa

Siz bu asırda batılı dostlarımızı!

Gücendirmek olur mu?

Diyorsunuz

Onlar bizim için ne derlerin derdine düşmüşsünüz.

Onların bizim için ne dediğini anlamayacak kadar zekâ özürlü müsünüz?

Üstü kapalı bir şey söylemiyorlar ki

Anlamada zorlanasınız

Her söylediklerini körün gözüne parmak sokarcasına söylüyor

Ve de yapıyorlar

Bu filmin dili ne

Medeni bir dil mi?

Yoksa hakaret ve şiddet içeren bir dil mi?

Bu insan! Yâda insanlar! Hangi dilden anlarlar

Medeni bir şekilde konuşma imkânı vardı da hiç konuşulmadı mı?

Öyleyse şimdiye kadar kimlerle diyaloglarda bulunduk biz

Çeyrek asırdır yapılan diyalog çalışmaları ne işe yaradı.

Şiddet elbette hoş bir şey değil

Ama sonuç veren çözüm nedir?

Muhatap yâda muhataplarınız hiçbir insani ve de medeni değerden anlamıyor

Hatta kendinden olmayanları insan olarak görmüyor hayat hakkı tanımıyor

Mahallenin deli yâda delileri

Aslında deli meli de değiller

Gayet akıllılar

Vermişler kendilerini deliliğe önüne gelenleri kırıp geçiriyorlar.

Bizde delidir(batılıdır) ne yapsa yeridir deyip

Her yapılanı sineye çekeceğiz

Peki, çeksek bile onlar bizi dost sayıp bu alçaklıklarından vaz mı?

Geçecekler diyorsunuz

Evet, şiddet hoş değil ama

İslam âlemi ve İslam âlimleri

Kanaat ve cemaat önderleri

Şiddete karşı çıkıp ve kınayanlar

Hakaret edenlerden çok tepki gösterenleri eleştirenler

Tepki gösterenleri adeta sazanlıkla itham edenler

Bu ve benzeri olaylara tepkimizi şöyle koyarsak bir daha

Dinimize ve dinimizce kutsal sayılan hususlara saldırı olmaz.

Bunun açık kesin ve net cevabını vermek durumundadır

Aksi aşağılanmayı kabul etmek ve içselleştirmek olur ki devamına zemin hazırlar

Bir başka deli çıkıp mahallenin delisinin elindeki sopayı alıp kafasında parçalarsa

Delilik sizin tapulu malınız değil ya

Deli ve deliler bir daha delilik yapmaya cesaret edebilirler mi?

İşte ondan sonra mahalleye huzur gelir.

İnsanlara anladığı dilden konuşmak başka nasıl olur

Evet, şiddette bende sıcak bakmıyorum

Fakat biri İslam âlemine bunun net çözümünü söylemeli

Medeni dediğimiz bugünkü batılının kafa yapısıyla

Mekke müşriklerinin kafa yapısı arasında ki farkı kim izah edebilir.

Müslümanlar neden hicret etmek zorunda kaldılar?

Bedir ve Uhud savaşları neden çıktı.

Irak’ın ve Afganistan’ın işgalinin sebebi nedir?

Müslümanların müşriklerden farklı inanmalarından başka ne suçları vardı

Peygamberimiz hangi müşrik şairler hakkında ölüm emri vermişti?

Bu emirler uygulandı mı?

Uygulanmadı mı?

Göçmeniz yetmez, ölmeniz lazım

Deyip müttefikleriyle beraber üzerinize geliyorlar

Olmadı şairler yâda senaristler salya sümük hakarete başlıyor

Peygamberi hicvedici ifadeler kullanıyorlar

Evet, soruyu tekrarlıyorum

Peygamberimiz kaç şair hakkında ölüm emri vermişti?

Şiddet iyi bir şey değil elbette

Hadi siz medeni insanlarsınız.

Batılılar pardon müşrikler zaten anadan doğma medeniler

Siz şiddetsiz medeni ölçüler içerisinde diyalogla çözün bu meseleyıde

Ortalık savaş alanına dönmesin

İnsanlar ölmesin

Medyada birçok mikrofonik gevezelik

Basında geyik muhabbetleri

Yâda timsah gözyaşları

İslam âlimlerinin cemaat ve kanaat önderlerinin tatlı su Müslümanlığı

Batılılar bizin için ne derler

Ya Obama seçimi kaybederse

Oyuna tuzağa gelmeyelim

Gel keyfim gel

Batılının kafa yapısına ve Müslümanlara bakış açısına bak

ABD Dış işleri Bakanı Bayan Clinton ne buyuruyor

“Özgürleştirdiğimiz bir ülkenin halkı bunu bize nasıl yapar”

Film düşünce ve ifade özgürlüğüymüş

Tabi bütün özgürlükler

Mahallenin delileri için

Bu söz Müslümanları en az bu film kadar aşağılayıcı bir bakış açısıdır

Müslümanları kunta kinteler den farklı görmüyorlar

Dikkat ediniz sadece halkları değil bütün bir İslam dünyasını

Bizim açımızdan işin üzücü yanı da olayların patlak verdiği ilk günlerde

ABD’ye başsağlığı dileyenlerin filmi kınamamaları

Sonra iş büyüyünce vaziyete göre tavır almalarıdır

Müslümanlar inançlarının gerektirdiği gibi bir davranış sergilemeli

Batılılarda akıllarını başlarına toplamalı

Mahallenin delisi rolünü oynamaktan vaz geçmelidirler.

Obama’nın seçim derdi bizleri gerdi

Gelde çık bu zihin karışıklığından

Zekâ kat sayısı düşük analizlerin içinden

Şiddetsiz

Adalet barış ve huzur dolu yarınlar temennisiyle.

 

 

İslam Dünyasının Bedevileşmesi

 

“Bedevîlerin kâfirliği ve münafıklığı daha beter olur. Allah’ın Peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını bilmemeye daha yatkındırlar.” (Tövbe-97

Aslında bize lazım olan “Dünyevîleşme“ydi, “Bedevîleşme” değil. Aslında “hedefimiz Müslümanların İslâmlaşmasıdır” (İzzetbegoviç).

Libya‘da Selefîlerin buldozerlerle sûfî camisi diye 5 yüzyıllık abidevî İslam mabetlerini yıkma merasimleri geçtiğimiz haftalarda tekbir sesleri eşliğinde başladığında içim ‘cız’ ettiydi. O camileri gâvur ordusu yıksaydı da siz de gökkubbeyi başlarına yıkaydınız. Ne var ki “dinime söven Müselman“.

11 Eylül‘ün 11.yıldönümünde Libya Amerikan Büyükelçiliği patlatılınca bozgunluk maçta geri dönüş mü başladı diye düşündük ilkin. Saniyeler sonra durum anlaşıldı.

Âlimlerin dediği gibi; ibadetleriniz sizi kurtarmayabilir ama niyetleriniz sizi kurtarır. Yani ki ülkeniz emperyalist boyunduruk altında, işgale karşı direniş hak hatta farz. Hem bu dünyanızı hem de öbür dünyanızı kurtaracak yada yakacak bir eylemin gerekçesine bakar mısız? Ne filim, ne filim..

Peygamber Efendimize hakaret eden karikatüre devasa tepki ver; Irak‘ın, Afganistan‘ın işgaline verme. Milyonlarca Müslümanın katline, tecavüzüne, çığlığına seyirci kal ama seyirlik bir malzeme varsa abartılı tepki ver.

Sizi gidi iletişim kulları, teknoloji köleleri sizi.. Sizi gidi küresel köyün koyun sürüleri sizi.. Müslüman görünümlü robotlar, ezan sesi çalan ‘made in USA’ saatler..

İslâm’a hakaret eden film yapılmışsa; 1-seyretme, 2-kılcal damarların haline gelmiş inter ağdan klavye kahramalığı tepkini ver, 3-‘Çağrı‘ gibi filmleri yeniden üret, evrensel çağrını yinele..

Tekeliyet‘in yazarı Ortaçağ’a dönüş dediğinde devletsel dizayn olarak algılamıştık, eksik anlamışız. “Kaba softa ve ham yobazlık noktasında da 11.yüzyıla dönüyoruz yavaştan okeye döner gibi.

Demek ki neymiş; “ılımlı İslâm” yerini “radikal İslâm“a bırakıyormuş. Bundan kelli Allahuekber sedası eşliğinde ne görüntülere şahit olacağız kimbilir?

Bu fabrikasyon Müslim figüranlar, bu globalize otomatik kullar, bu neo bedevî tipler Amerika’nın dünya hâkimiyetinin de ara elemanları olacak. Sonraki denklem hazır:

FİLİM-TEPKİ-ÖZÜR = (eşittir) İŞGAL-TEPKİSİZLİK-ZULÜM. Dön Devran Baba, biz de dönelim.

El Kaide, ve’l faide, vema edrakeme’l maide?!

 


NFK

 

 

Afyon Valisi Şah-Mat Dedi

 

Afyonkarahisar Vilayetimizde bütün Türkiye’yi yasa boğan ve 25 askerimizin şehit olmasının ardından herkes beyanat vermeye başladı. Kimileri Vali ve Genel Kurmay Başkanını eleştiriyor kimileri de sahip çıkıyor. Hem de ne sahip çıkmak Sayın Valiyi neredeyse kahraman ilan edecekler yol gösteriyorlar mazeret bulmaya çalışıyorlar.

Önce Çevre Bakanı bombayı patlattı “böyle durumlar Hindistan’da da, Pakistan’da da olur” dedi.

Arkasından Hüseyin Çelik eski Milli Eğitim Bakanı “bizde taziye evinde de ikramda bulunulur. Mezarlıklarda lokum dağıtılır” dedi. Ben çok şaşırdım Sayın Vali şehitlerin evlerinde lokum mu dağıtılıyordu? yoksa Vilayette özel bir törenle sayın Genel Kurmay Başkanına kilim satranç takımı ve plaket mi veriyordu bunu anlamış değilim. Bu tören anı gelişen bir olay değildir. Önceden planlanmış ve Sayın Genel Kurmay Başkanı sırf bu tören için Vilayete davet edilmiştir.

Yine Hüseyin Çelik Genel Kurmay Başkanına sahip çıkarak “ordu içerisindeki KAZULETLERİ temizliyor” diye bir beyanda bulunmuş. Kazulet; uzun, sevimsiz, odun gibi insanlar için söylenen bir kelimedir.

Türk Ordusunda böyle kişilerin olduğunu iddia etmek en azından Orduya hakarettir.

Hüseyin Çelik neyin peşindedir?

Afyon Valisi bu olaylardan sonra özrü kabahatinden büyük bir açıklama yapmıştır.

Ne diyor Afyon Valisi Paşaya kilimi reklam olsun diye hediye ettik, o kilimi paşada görenler gelip Afyondan kilim alacaklar.

“Genel Kurmay Başkanına o kilimi nereden aldın diye soracaklar ve Afyon’a gelip kilim satın alacaklar. Böylece garibanlara istihdam sağlanmış olacak” diyor. Şimdi böyle bir valiyi nasıl korumasın! Görev yaptığı İl’in insanlarını bu kadar çok düşünen ölenler öldü kalan sağlar bizimdir diyen Valiyi daha yüksek görevlere getirmek gerekiyor!…

Bu Vali Türkiye için bir şanstır!…

Sayın Genel Kurmay Başkanı da; Sayın Valinin şahsına ve makamına nezaketsizlik olmasın düşüncesiyle ani gelişen davranış karşısında bir reaksiyon göstermedim” diyor. Böyle bir cevap Türkiye Cumhuriyetinin Genel Kurmay Başkanından sadır olmamalıydı. Diyelim ki insani refleks ama niye internet sitenize koydunuz ve gelen tepkiler üzerine sitenizden çıkardınız.

Bu savunma bize göre inandırıcı değil. Satranç oyunu çok önemlidir. Bir savaş taktiği gibidir. Orada şah var, vezir var, at var, kale var, fil var ve piyonlar var.

Savaşı kazanmak için piyonlar feda edilir. Sonra filler, kaleler ve atlar en son vezir, vezirde feda edilince ŞAH, MAT olur. Vali bey bu tutumu ile Sayın Genel Kurmay başkalarına ŞAH, MAT demiştir

 

Geleneksel Türk Sanatları Kocaeli’de Yayılıyor

0

 

Bizi bizlere anlatan tarihe tanıklık etmiş Geleneksel Türk Sanatları, geçmişten geleceğe bir köprüdür. Köprüyü ayakta tutmak ve geleceğe sanatlarımızı doğru bir şekilde ulaştırmak için çok emek harcandı, yollar katedildi.

Hattat Ali Hüsrevoğlu ile Hat eğitimi İzmit’te başladı. Ardından Hattat Mehmet Memiş, Hattat Mahmud Şahin, Müzehhib-Hattat Abdullah Aydemir, Ebrucu Gülseher Kahraman ile sanatçılar yetiştirilmeye devam edildi. Hat, Kat’ı, Tezhip, Ebru, Çini, Minyatür, Ahşap Oyma, Kalem işi vb. sanatlarımız Kocaeli’de yayıldı.

İcazetli sanatçılar ve Güzel Sanatlar mezunu Öğreticilerle sanatlarımız şehrimizin dört bir yanına yayıldı.

Geleneksel sanatlarımız kişiye: mutluluk, huzur ve ufuk genişliği verir. Sabrı arttırır, sıhhat kazandırır.

2012-2013 öğretim yılında şehrimizin belli noktalarında sanatlarımız icra ediliyor.  Sanatlarımızı tanımak ve öğrenmek isteyenleri, bu sanatlarla buluşmaya bekliyoruz.

Kocaeli’de bazı merkezler ve Geleneksel Sanat Eğitimi verecek, verebilecek olan eğiticiler şunlar:

Gesmek Gebze: Gülseher Kahraman Ebru, Ümmügülsüm Terzi Tezhip, Leyla Okatan Çiçek Ressamlığı, Ayşe Kiraz Kat’ı ve Erol Balcı Hat

Sabancı Kültür Merkezi İl Kültür Turizm İzmit: Gülseher Kahraman (Hafta Sonu Kursları) Ebru

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Güzel Sanatlar Eğitim Merkezi: Mahmud Şahin (Çarşamba) Hat, Abdullah Aydemir (Çarşamba) Tezhip ve Gülseher Kahraman Ebru

Bilim Kültür ve Sanat Derneği İzmit: Uğur İnan- Erol Balcı Hat, Büşra Topuz- Müjgan Uçar Ebru, Tezhip Çalışmaları da icra ediliyor.

Derince Ko-mek: Erol Balcı Hat

Körfez Halk Eğitimi Merkezi: Melek İlknur Tekeli Hat

İzmek (HEM): Şefika Ülker Hat, Yasemin Akyol Minyatür, Nagahan Çelik Çini, Gülden Utsak Ebru

Ko-mek(Kuruçeşme): Büşra Bayram Çini

Ko-mek(M.Ali Paşa): Esra Öztoprak Ebru

Ko-mek (Gölcük): Ahmet Yazıcı Hat

Derince Gençlik Merkezi: Merve Kara Hat

Kocaeli Mutlu Çocuk Mutlu Aile Yetenek Gel.Mer. (Anaokulu Öğrencilerine): Merve Kara Hat

Kocaeli Uluslararası Gençlik Merkezi (Hobi amaçlı): Uğur İnan-Şefika Ülker Hat, Kübra Saral Tezhip, Büşra Topuz Ebru, Banu Erol Ebru-Ahşap ve Cam süsleme

Ülker Sanatevi Tütünçiftlik (Körfez): Şefika Ülker Hat-Tezhip, Mahmud Emekli gözetiminde Kalemişi, Murat Ülker Ebru

Not: Yer, Sanat ve Öğreticilerle ilgili bilgi değişimleri ve yeni bilgi eklemeleri için lütfen hattatsefika@hotmail.com adresine yazın. Listeyi genişletelim ve çok kişiye ulaşalım.

Ülkücü Âkil Adamların PKK Terörüne Çözümü

 

“Âkil adam” aklından, bilgisinden, tecrübesinden faydalanılması gereken, sağduyulu, âdil, ülkesinin ve milletinin değerleriyle özdeşleşmiş bilge insan demek. Prof. Dr. Ümit Özdağ ve Sadi Somuncuoğlu Ülkücü camianın kelimenin gerçek anlamıyla âkil adamlarıdır.

Bu iki vatansever bilge kişi, bazıları gibi kendi kendini “âkil adam” kabul ederek İmralı canisinin teklifi paralelinde “Kürt/terör Meselesine” çözüm üretme toplantıları yapanlardan değildir.

Her ikisi de dava adamıdır. Ülkücülerin partisi MHP’de haksızlıklara uğramış, mağdur edilmiş olmalarına rağmen inançlarından ve camialarından kopmamışlardır.

Türkiye’de TV kanallarının neredeyse tamamında PKK/BDP propagandası yapan, Türk devletini çaresiz gösteren, tek çarenin PKK ile müzakere ederek terör örgütünün istediği özerkliğin verilmesi (Türkiye’nin bölünerek PKK güdümündeki Kürtlerin ayrı devlet kurması) olduğunu anlatan yaklaşık 50-100 kişilik bir beyin yıkama takımı var.

Bunların anlattıklarından ruhu daralan halkımızın içini açan birkaç konuşmacılardan biridir Prof. Dr. Ümit Özdağ. O’na da TV’ler çok az yer verir ve genelde en az üç karşı görüşlünün karşısına oturturlar. Ümit Hoca bilgisi, tecrübesi ve millete sevdasından aldığı özgüveni ile saldırıları püskürtür, kendini dinletir ve mesajlarını net olarak aktarmayı başarır.

Sadi Somuncuoğlu uzun siyasi hayatı ve devlet tecrübesine ilaveten, okuyan, araştıran, uluslararası hukuk metinlerine vakıf olan ve mükemmel analiz ve sentezlerle ülke meselelerini anlatan, çözüm teklifleri sunan bir bilge kişidir. Yeni Anayasa’ya dair çalışması da son derece ciddi ve önemlidir. Meramını çok güzel ve akıcı bir üslupla anlatma becerisi de olan bu siyaset, devlet ve düşünce adamına nedense TV’ler hiç yer vermez.

******

Kürt Meselesi” denilen konunun esasen bugün “PKK Terörü” demek olduğu anlaşıldı. PKK terörünü çözdüğünüz veya marjinalize ettiğiniz zaman Kürt kökenli vatandaşların bireysel hak ve talepleri demokrasi ve insan hakları temelinde çözülebilir. PKK’nın isteği siyasidir, Türkiye topraklarının bir bölümünde ayrı bir devlet kurmak ve yönetmektir.

Bu konuda bazı devlet adamlarımızda, asker ve sivil bürokrasimizde bile yerleşmeye başlayan bezginlik ve teslimiyet duygusuna panzehir olabilecek iki yazıya dikkat çekmek istiyorum.

******

Prof. Dr. Ümit Özdağ PKK terörü çözülür başlıklı yazısında çok net ifadelerle teşhisini koymakta:

  • PKK terörünün üstesinden gelmek mümkündür. Zordur, ancak bedeli düşünüldüğü kadar yüksek değildir. Doğru politik karar alındığı zaman, TSK’nın doğru stratejik ve operasyonel yaklaşımı ile PKK terörü bir sene içinde minimize edilebilir.
  • PKK çözülmeden “Kürt” meselesi çözülemez. Çünkü Kürt meselesinin ne olduğunu tanımlayan PKK’dır. Hükümetin önünde iki yol vardır. Birinci yol: PKK’yı yenmek ve yıldırmak, kendi şartlarını PKK’ya dayatmak. İkinci Yol: PKK’ya teslim olmak ve PKK’nın şartlarını kabul etmek diğer bir ifade ile PKK’nın Hükümeti yıldırması.
  • PKK’nın hedeflerine ulaşmasını engellemenin ve terörizmi minimize etmenin tek yolu, PKK terörünün kaynaklandığı bölgeyi PKK’dan arındırmaktır.
  • PKK, Türkiye’ye ‘cephe’ K. Irak’taki kamplara ‘cephe gerisi‘ demektedir. Türkiye’ye gelip saldırmakta sonra kendisine bir şey olmayacağı inancı ile K. Irak’a dönmekte ve yeni saldırılara hazırlanmaktadır.

TSK’da anahtarını samanlıkta kaybedip,  ‘orası karanlık’ deyip, kapının önünde arayan Nasreddin Hoca gibi, K. Irak’a girmeyip terörle Türkiye’de mücadele etmektedir. Ancak bu mücadelenin sonuç alması mümkün değildir.

TSK’nın Sinat, Haftanin, Metina, Zap, Avaşin, Basyan, Hakurk kamp bölgelerini işgal etmesi, PKK’yı K. Irak’ın dağlık bölgelerinden geriye ovaya itecek, Türkiye’ye sızma imkânını ortadan kaldıracaktır.

  • Uluslararası Hukuk Türkiye’nin yanındadır. Birleşmiş Milletler’in 1974’de kabul ettiği karar bir ülkeye komşu bir ülkeden silahlı gruplar tarafından saldırı düzenlenmesi halinde ev sahibi ülkeye bu grupları etkisiz hale getirmek görevini yüklemektedir. Eğer, ev sahibi ülke bunu yapamıyor ise saldırıya uğrayan ülke gereken önlemleri alarak kendisini koruma hakkına sahiptir.
  • Bu durumda AKP Hükümetinin TSK’ya anılan kamp bölgelerini işgal etme ve ancak Irak merkezi güçlerine devretme konusunda görev vermesi gerekmektedir. Irak Ordusu sınır bölgelerini devir alana kadar Türk Ordusu bölgede kalmalıdır.
  • Türkiye içinde kırsal alanda eylem gücü kırılan PKK, kentlerde terörü tırmandırmayı deneyecektir. Bu ise mücadele etmesi daha kolay bir terörizmdir. Özetle Türkiye çaresiz değildir.”

Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın diğer teklif ve düşünceleri için yazının tamamını ve diğer yazılarını okumak lazım.

******

Sadi Somuncuoğlu’nunTerör Virüsüne Reçete” başlıklı yazısında açıkladığı reçetesinden de bir kısmını paylaşmak istiyorum:

  • “Bu konuda gelişmiş demokratik hukuk devletleri örnek alınmalıdır. Proje Üniter-milli devleti esas alarak hazırlanmalıdır.
  • Mehmetçiğin cephedeki mücadelesi, cephe gerisinde, yani bütün vatan sathında, TBMM’den başlayarak tamamlanmalıdır.
  • “Demokratikleşme” bahanesiyle iyice etkisizleştirilen terörle mücadele mevzuatı düzeltilmeli, batıdaki gibi yapılmalıdır.
  • İç ve dış istihbarat güçlendirilmeli, güvenlik güçlerinin istihbarat ve hareket birliğini sağlayan Emasya protokolü tekrar yürürlüğe konulmalıdır.
  • Toplum içinde bireylere tanınan hakların; BM Anayasası, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olarak devlet kurumlarına sokulması, (televizyonunda yerel dillerden yayın, okullarda seçmeli ders, partilerin propaganda yapması gibi) yanlışlar düzeltilmelidir.
  • ABD ve Barzani başta, terör örgütünü barındıran, besleyen ve destekleyenlerin dost değil düşman olduğu ilan edilmeli. Bunların bölgede Türkiyesiz hiçbir iş yapamayacakları gösterilmelidir.
  • Bölücü terör örgütünün uzantısı parti, gazete ve televizyon gibi kuruluşlarına izin verilmemelidir.
  • İmralı katilinin örgütü yönetmesine izin verilmemelidir.
  • İlk fırsatta, uluslararası hukukumuzu kullanarak sınır bölgemizdeki, PKK kampları dağıtılmalıdır.”

******

Son zamanlarda PKK’nın alan hâkimiyeti sağlama stratejisi kapsamındaki saldırılarına karşı nihayet asker savunmadan hücuma geçti.”

Devletin “Oslo sürecinden vazgeçmesi”, KCK operasyonları, İmralı’daki terör örgütü liderini tecrit etmesi ve PKK ile mücadelede strateji değişikliği olumlu gelişmeler.

Ne yazık ki bu olumlu yaklaşım AKP hükümetinin “mücadele yerine müzakere ile çözüm” arayan politikalarına destek veren güdümlü akıllı beyin yıkama takımı tarafından, “güvenlikçi yaklaşım” diye küçümsenerek eleştirilmekte.

AKP’nin bence en önemli engeli, yandaş gözüken bu güdümlü akıllılardır.

 

 

Türkümsü Bakış Açısı

 

Türkiye’nin meselelerinin bugünü olduğu gibi birde dünü var. Sözde kürt meselesi, Suriye sorunu, Dersim isyanı, ikinci bir resmi dil arayışı, ekonomik tıkanıklık, cemaat ve tarikat oyunları, toprak kayıpları ve daha bunlar gibi yüzlerce hatta binlerce mesele  bu gün olduğu gibi dünde vardı. Bunların hiç biri yeni değil…

Önemli olan yaşamımızı etkileyen bu meselelerin farkında olmak ve bunları Türk Milleti’nin lehine olacak şekilde, hale yola koymak… Ancak “Türkümsü“ler bir türlü buna izin vermiyor.

Olayları ve meseleleri bizden ya gizliyor ya da istedikleri gibi anlatıyorlar. Mesela son 10 yıldaki gelişmeleri topluma pembe bir tabloyla aktardıkları gibi… Ancak şimdi Mehmet Barlas, günümüzde en önemli meselenin güvenlik olduğunu söylemeye başladı.

Suriye, Irak ve İran’la yaşananlar, Büyük Kürdistan hayalcileri ve İsrail bölgede Türkiye’ye karşı bir ittifak içindeler. Türkiye kendi topraklarında saldırıya uğruyor ve can kaybediyor.  Buna benzer gelişmeler hep vardı. Bazılarımız ya anlamıyor ya anlamak istemiyor ya da feryadımıza kulak tıkıyordu. Belki şimdi Barlas dedi diye anlarsınız ?

Tabii benim gibi adama sorarlar, bu güne kadar neredeydin diye. Sen istediğin kadar ülke adına olumlu iş yap, ülke güvenliği tehlikedeyse bunların hiçbir önemi yoktur . Bu gün ülkemizin ve milletimizin güvenliği ağır bir tehdit altındadır. Dış politikada düşülen tuzak bizi bir çıkmaz sokağa götürmüştür. Bu iktidar yalakalığı yapmayı bir metod haline getirmiş olanlarca da şimdi kabul görmektedir. O zaman ben sorarım, bizi niye dinlemediniz ? Onca kez uyardık, bu gidiş iyi gidiş değildir diye.

Bu dönem Türk Milletine yapılan en büyük kötülük , milletimizin sosyolojik ve psikolojik yapısına içerden ve dışardan yapılan ağır saldırıdır. Bu saldırı şimdi “Türksüz Anayasa” ile taçlandırılmak istenmektedir.

Terör, cemaat ve tarikatların çalışmaları, dış politikadaki yanlışlar, ağır bir borç yüküne sokulmuş Türkiye ve kapıya dayanan Arap – Kürt Baharı:  Türk Milletini bir kez daha büyük bir şaşkınlıkla yakalamıştır.

Aklı karıştırılmış sözüm ona acizleştirilmiş bir Türk Milleti, hükümranlığını kendi eliyle vermeye zorlanmaktadır. Eğer Türk Milleti karşı karşıya kaldığı bu meselelerin bir evveliyatı olduğunu bilse iş bu noktaya gelirmiydi?

Gazeteci Taha Akyol’un kendisi gibi gazeteci olan mahdumu Mustafa Akyol bu günlerde önemli bir misyon yüklendiği anlaşılan Haber Türk televizyonunda kürtçenin ikinci resmi dil olabileceğini söylüyor. Belki bu gün tehlikeye düştüğü konuşulan milli güvenliğimiz, bu yolla korunmuş olur !!!

Türk Milleti’nin en büyük kabahati siyasi iktidar başta olmak üzere ekonomide, kültürde, sanatta, sporda, medyada, ticarette, diyanette ve akla gelebilecek her konuda  üstünlüğü “Türkümsü”lere bırakmış olmasıdır. Onun için başımız dertten kurtulmuyor. Yoksa çözümler çok karmaşık değil.

Önümde Rahmetli Nihal Atsız’ın Togan Yayınevi’nden yeni çıkan “Basılmayan Makaleler” isimli kitabı var. Burada elli altmış yıllık makaleler tekrar basılmış… Bunları okuyunca şaşkınlık yaşıyorum. Zannederdim ki; yaşadığımız sorunlar bu günün mevzuudur.  Halbuki; Atsız’ın yaşadığı  dönemde hatta ondan yüzyıllar evvel, bu sorunların bazıları varmış ve halende var… Ama Türk Milleti’nin çoğunluğu bunlardan bir haber. Bu kitabı basarak bizi gerçeklerle yüzleştirenlere müteşekkirim.

Biz de yıllardır  sizleri gerçeklerle yüzleştirmek için yazıyoruz. İşte Mehmet Barlas,  güvenlikten bahsetmeye başladı… Gerçekleri görmek için illaki büyük acılar ve kayıplar mı yaşamak gerekiyor ? Şimdi o dedi diye mi güvenliğimizin tehlikede olduğunu kabul edeceğiz ?

Türk Milleti’ni gerçeklerden uzak tutarak yaşatan bir güruh var. Bu grup, bir türlü Türk Milletine mensubiyeti içine sindirememiştir. Bunların tümü Atsız’ın tabiri ile “Türkümsü”dür. Biz her alanda bu “Türkümsü”leri baş tacı yaptıkça, çektiğimiz sıkıntılar artacak döktüğümüz kanın acısı yüreğimizi dağlayacaktır. Topraklarında kurşunlanıp,roketlenip,bombalanıyorsan; malın, zenginliğin, arabanın, yazlığın-kışlığın, geminin , uçağın vs. sana hiçbir faydası yoktur. Bu gün bunları yapanlar, yarın anayasa da hükümranlığını terk edersen sana neler yapmaz bir düşün istersen !

O zaman gelirse bu gün  adam zannettiğin “Türkümsü”lerin üzerilerinde eğriti duran gömleği çıkartarak, asıllarına rücu ettiğin göreceksin. Allah bizi o günden korusun. Onun için herkes birbirini uyandırmak için üzerine düşeni yapmalıdır. Eğer Atsız’ın uyarısı bize bu kadar geç ulaşıyorsa vay halimize!