24.4 C
Kocaeli
Pazartesi, Ağustos 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1058

Balyoz ve Adalet

Elbette ki “seçilmiş hükümete karşı ordu içinde darbe planlanması” demokrasilerde kabul edilemez. Elbette buna dair iddiaların adil bir yargılama sonucu karara bağlanmasına kamu vicdanı olumsuz tepki vermez.

Yapılan yargılama sadece hukuki çerçevede olsa ve siyasi mülahazaların dışında kalsa idi, deliller her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı olsaydı böylesine tartışma konusu olmazdı.

Balyoz Davası (artı Ergenekon ve Casusluk davaları) sayesinde savaş ve ihtilal olmadan, sadece yargı kullanılarak, dünya tarihinde hiçbir orduda yapılmayan ölçüde bir tasfiye gerçekleşti.

CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey‘in, 2003’te (1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden 25 gün sonra) 26 Mart’ta Utah Üniversitesi’nde verdiği “Felaket ile Flört: Türkiye, Irak ve ABD” adlı konferansta, AKP lideriyle anlaşarakTürk Ordusu’nu çok sıkı bir kafese kapattıklarını” söylediği basında yer almıştı. Balyoz ve diğer davalar ile gelinen süreçten sonra Barkey “kafese kapatma” yerine acaba hangi deyimi kullanacak?

1960 ve 1982 darbelerinden sonra yapılan yargılamalar (hatta 367 kararı ve R. Tayyip Erdoğan’ın okuduğu şiir sebebiyle mahkûm edilmesi) gibi, Balyoz Davası’nın da “hukuki değil, siyasi olduğu; alınan kararların konjonktürel olduğu yani zamanın ruhunu yansıttığı” konusunda genel bir kanaat var. Kamu vicdanında böyle bir algı oluşmasının ciddi gerekçeleri olduğunu kararları savunanlar da kabul ediyor.

*****

“365 muvazzaf ve emekli üst düzey subayın yargılandığı davada verilen kararın dayandırıldığı ‘suçlama belgelerinin’ sahte olduğu, savunma avukatlarınca tutulan ABD’li, Alman ve Türk uzmanlarca teyit edildiği” iddiasına karşı, Mahkeme bu belgelerin sahteliğini araştırma taleplerini reddetmiştir.

Savunma hakkının kısıtlandığına dair iddialar da son derece inandırıcı.

Oysaki suça delil teşkil eden “belgelerin üzerindeki son kayıt tarihleri 2002-2003 olarak görünse de, belgelerde ilk kez Microsoft Office 2007’de kullanılmaya başlayan bazı fontlar ve diğer özellikler kullanılmıştı. Dolayısıyla belgelerin bu yazılımın piyasaya çıktığı 2006 ortasından önce hazırlanmış olması mümkün değildi.” Belgelerde darbe hazırlığı yapıldığı söylenilen planların yapıldığı zaman kurulmamış şirketlerin ismi geçiyordu. Dahası birçok zanlı bu belgeleri hazırladıkları ya da darbe planlama toplantılarına katıldıkları iddia edilen tarihlerde ya Türkiye’nin dışında ya da yüzlerce kilometre uzakta olduklarını ispatladığı halde cezalandırıldı.

“İddianamedeki 1560 maddi hata ve 23 teknik bilirkişi raporuna rağmen hüküm verilmesi” ve CD belgelerinin sahteliğinin araştırılmaması Mahkeme kararının adil olmadığına dair kuvvetli bir kanaat oluşturmaktadır.

Benim açımdan “darbelerin önünü kesmek, vesayet rejimine son vermek gibi ulvi gayeler” için kullanılmış olsa bile, sahte belge üretilmesi ve adaletin yanıltılması en az darbeye teşebbüs suçu kadar ağır ve vahim bir suçtur. Hele ki bu sahte belgelere dayanarak ordunun üst kademesinde esaslı bir tasfiye operasyonu gerçekleştirilmiş ise.

“TSK’nın darbe yapma geleneği vardır, bunlar da yapmıştır, darbeci anlayıştakilerin tasfiye edilmesi için sahte belgeler dâhil her türlü aracın kullanılması meşrudur” anlayışı kabul edilemez. Zira “Adalet devletin temelidir.” Adil olmayan yargılama ile devlet ebet müddet olamaz.

Yeni Şafak’tan Ali Bayramoğlu‘nun şu cümlelerine kimse itiraz etmez sanıyorum: “Eski dönem nasıl temizlenmeyi gerektiriyorsa, yeni dönem de hukuki ve temiz olmayı icap ettirir. Eğer varsa hukuk ihlallerini tartışmak ne darbecileri aklar, ne de darbenin varlığı bu ihlalleri meşrulaştırır.”

Mahkemenin belgelerin sahteliği konusunu araştırması ve sahte ise sahte belgeleri düzenleyenlerin bulunması gerekirdi.

*****

Davanın başlangıcında yazdığım (15 Mart 2011) bir yazımda şu hususa dikkat çekmiştim:

Mahir Kaynak “önümüzdeki günlerde bölgede bazı çatışmaların olması ve bunun bizi de etkilemesi söz konusuyken” yabancı devletlerin istihbarat teşkilatlarının, Türk Silahlı Kuvvetlerini zaafa uğratmak veya Türk siyasetini ve devlet yapısını şekillendirmek için, “provokasyonlar” yapmakta olabileceğine dikkat çekiyor.

Bu “provokasyonlar” Mahkemeyi yönlendirmek için, bazı gizli belgeleri tedarik etmek, sahteliği çok uzun sürede ayırt edilebilecek deliller üretmek, medya aracılığıyla psikolojik operasyonlar yapmak gibi uygulamalarla yürütülüyor olabilir.

Bu ifade kanaatimce, Mahkemenin uzmanlık alanına girmeyen, “istihbarat”  alanına giren bu konuda yargının yanıltılabileceği ve hatta kullanılabileceği anlamına geliyor.

*****

Şimdi Mahkeme’nin kararından bu konuda yanıltılmış olabileceğini kabul etmediği anlaşılıyor. Bu hukuki açıdan da, siyasi açıdan da hatalı bir yaklaşım.

Zira ceza hukukunda sadece maddi gerçeğin, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillere dayanılarak tespiti yapıldıktan sonra suç varsa cezai hükümlerin uygulanması esastır. Bunun için “şüpheden sanık yararlanır.”

Kamuoyunda mahkemeler kullanılarak siyasi mülahazalarla tasfiye yapıldığı kanaati hâkim olursa bundan en çok iktidar zarar görür. Zira kamu vicdanı “adalet” duygusuyla programlanmıştır. Güçlünün yanında değil, mağdurun yanında olmak ister.

Üstelik Mahkemeleriniz Habur’da pişman olmadıklarını söyleyen PKK’lı teröristleri her türlü anlayışı gösterip serbest bırakırken, terörle mücadelede birer efsane olmuş komutanlar için “darbeye eksik teşebbüsten” verilen ağır mahkûmiyet kararlarının adil olduğuna kamu vicdanını inandırmanız güçleşir.

Hele hele Balyoz Davası’ndan 18 yıl hapse mahkûm olan MHP milletvekili E. Korgeneral Engin Alan‘ın dava devam ederken söylediği “Apo bırakılmadan biz bırakılmayız. Genel af için biz rehineyiz” sözünün gerçek olduğuna kamuoyu inanırsa bundan iktidar çok zararlı çıkar.

Beyaz TV’de konuşan Rasim Ozan Kütahyalı, Engin Alan‘ın sözünü doğruladı. “Yeni anayasanın tamamlanmasından sonra bir ‘genel affın çıkarılacağını’ ve bugün ceza alan bu askerlerin genel afla serbest bırakılacaklarını müjdeledi. Haberin ‘sağlam yerden‘ olduğunu eklemeyi de ihmal etmedi.”

*****

Dileğim Yargıtay safhasında hukuki eksiklikler tespit edilir ve düzeltilir. Her ne kadar bu tutuklu olan ve haklarında 13-20 yıl hapse mahkûmiyet kararları verilen subayların ve sevenlerinin yaşadıklarını geri getirmez, bu kadronun ordudan tasfiye edilmesinin maliyetini eksiltmez ise de, adalete olan inancımıza biraz merhem olur.

Hereke’yi Ne Yaptınız?

0

1983 yılında Hereke’ye yerleştim. Gebze’de bir okula atanmıştım. O okulda iki yıl çalıştım. Daha sonra tayinim Hereke Nuh Çimento İlkokulu’na çıktı, ancak kadro fazlası olarak da bir yıl Diliskelesi İlkokulu’nda çalıştım. Sonra Nuh Çimento İlkokulu’nda yirmi yıl daha görev yaptım.

Hereke’ye ilk geldiğimde, Hereke çok hareketliydi. Bana çok sempatik geliyordu. Çok güzel etkinlikler vardı. O yıllara kadar Hereke’de sinemalar vardı, tiyatro etkinlikleri vardı, değişik alanlarda yarışmalar vardı. Okulların bayramlarda güzel gösterileri olurdu. Şimdi çok azalmış durumda. Sümarbank Fb ve Nuh Çimento Fabrikaları Hereke’ye muntazam bir canlılık ve ekonomik katkı sağlıyordu. Nuh Çimento Fabrikası devam ediyor, ancak tarihi Sümerbank Fabrikası satıldı. Şu an kapalı yada bir iki ay çok az bir çalışanla az bir üretim yapıp, yine kapatıyorlar. Orada çalışan onlarca işçinin çoğu Hereke’den çekilip gittiler. İşten çıkartılınca birçoğu maddi olarak da zor durumda kaldılar. Bu arada esnaf da zorlanmaya başladı. Hatta bir kısım esnaf kapandı.
Dostluklar edinmiştik, çok güzel ortam vardı Herekemiz de. Hereke’yi seviyorum, insanları seviyorum, dostlarımı seviyorum, öğrencilerimi seviyorum. İstanbul ve İzmit’in arasında güzel çay bahçeleri ile zamanını gayet hoş geçirebileceğin bir belde Hereke.

Sadece Nuh Çimento Fabrikası’nın tozu Hereke’yi eksi yönde etkiliyordu. Dini bayramlarımız dost ve ahbaplarımız arasında çok güzel geçerdi. Milli bayramlarımızdaki o neşe bizlere mutluluk verirdi. Aradığın herşeyi Hereke de bulabilirdin. Benim için Hereke de yerleşik tüm dostlarım birer milli şahsiyetlerdi. Sümerbank’ın kapanmasıyla o güzel dostlarımızın çoğu Hereke’den gidince inanın çok üzülmüştüm. Daha sonra esnaflarda dökülmeler başladı, örneğin Yüksel Beylerin, değerli dost, arkadaş, velim ailecek güzel insanlar Ahmet Arıt Beylerin ve diğer bazı dostların mağaza veya dükkanlarını kapatmalarına üzülmüştüm. Çoğu öğrencilerimi ahbaplarımı Hereke’de görememek üzücüydü.
Kışladüzü’nün arka kısmındaki taş ocaklarının Hereke’ye giderek çok rahatsızlık vermeleri, atılan dinamitlerle Kışladüzü’nde bazı evlerin duvarlarının çatlamaları, toz ve kirlilik, gürültü Hereke’yi yaşanılmaz kılıyor. Bu ocaklara karşı halk tepkisini defalarca gösterdi ancak yetkililerce bir çare henüz gözükürde yok. Bu bölgeye giren onlarca kamyon sayesinde, çevre ve gürültü kirliliği fazlaca devam ediyor. Limanlardan gelen kömür tozları, ayrıca çimento tozları, taş ve kireç ocaklarının tozları bir araya gelince, kirlilik çekilmez oluyor. Ve suyunu içince daha ayrılamayacağımız, sevgili Herekemiz, gün geçtikçe yok oluyor. Yamaçlarda ve bahçelerdeki ağaçlar artık pek iyi verim vermiyor.
Hereke’ye üniversitenin açılması ile Sümerbank’ın eksikliği bir nebze giderildi. Ancak bazı bölümlerin başka yerlere aktarılması hareketlilikte yavaşlamaya sebep oldu. İnşallah kalan bölümler sürekli orda kalır. Daha sonra milli gururumuz Hereke halıcılığında düşüşler yaşanmaya başlandı. Özellikle Çinlilerin Hereke ismini kullanarak halı pazarı oluşturmaları hiç de iyi olmadı. Birçok halıcı dostumuzun sıkıntıya düştüğü bizleri üzmektedir.Bu zamanda halıcılığın merkezi Hereke olacak yerde Antep iline kayması, yönetim erkinde bulunanların ilgisiz kalmaları Hereke açısından hiç de iyi olmayan gelişmeler…

Bütün bu gerilemeler yaşanırken asıl bizleri derinden yaralayan Hereke Belediyesinin kaldırılması,kapatılması ve Hereke’nin köy yada mahalle statüsüne dönüştürülmesi oldu.

Dünyaca tanınan Halısı ile Wilhelm köşkü ile,fabrikaları ile, o güzelim çay bahçeleri ile ünlenmiş, hertürlü yolların(Kara,deniz, demir,otoban vs.) güzergahı olan Hereke,nüfusu yirmibeş binlere dayanmış, bu güzelim beldeye müthiş bir darbe de belediyenin kapatılması ile maalesef bugünkü hükümetten geldi.Milli Bayramları artık o coşku ile kutlayamayan Hereke gittikçe gerçektende bir köye dönüyor.

Ben şu an Yarımcada oturuyorum. Hereke’ye sık sık gidiyorum,ancak eski Hereke ile şimdiki Hereke arasında farklar var. E-5 üzerine yapılan üst geçit köprüsünü ilk gördüğümde,zamanla Başbakanın Erzurum’da bir heykel için kullandığı ” UCUBE” sözcüğü istemeden de olsa ağzımdan çıkıverdi. Hereke’ye hiç yakışmayan sanki beldeyi ikiye ayıran Demir perde duvarı (Berlin Duvarı )gibi bir şey…Yol giriş ve çıkış güzergahları da oldukça sakıncalı,tehlikeli, stres verici bir durumda. İktidardaki partide bulunan dostlarımız Hereke’nin bilinen bu sıkıntıları için ne derler acaba? Ne yaparlar acaba?
Geçenlerde yine bir ahbabın düğününe gittim. Dörtyolda biraz dikilip sağa sola baktım. O tanıdık simaların çoğunu göremedim. Eskiden öyle değildi,dört yolda durdun mu birçok tanıdığa el sallayabilirdik, hal hatır sorabilirdik. Değişik insanlar gelmiş, yukarıdan aşağı sanki istila edilmiş gibi

Hereke. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Hereke de yaşayanların çoğu, yinede bu yanlışlara göz yumanlara oylarını vermişlerdir. Ne diyelim hayırlı uğurlu olsun. Demokrasiye inananlardanız. Aşağıdaki halk ne ise yukarısı da odur.

Hereke’ye her gidişte üzülerek ayrılıyorum. Geçmişte yaşadığımız o güzel günlerin özlemini çekerek… Onca dost ve arkadaşlarımızı, öğrencilerimizi hatırlayarak, sizleri ve Hereke’yi seviyorum…

Tüm dostlarıma ve Hereke’ye, Allah’tan güzellikler getirmesi dileğiyle, Hereke’nin daha çok gelişmesini arzulayarak,herkese saygılar sunuyorum.

İmam-Hatip Okulları Kapatılmalı mı?

0

Her gün katliam gibi birçok trafik kazâları meydana geliyor! Onlarca cana, milyarlarca millî servetin heba olmasına sebep oluyor! Fakat kimse vâsıta ve araçların trafikten  men’ edilmesini / yasaklanmasını aklına bile getirmiyor!

Her gün alkol yüzünden nice cinayetler, hâdise ve olaylar, sayısız cana mâl olan kazâlar yapılıyor, fakat kimse içkiyi yasaklamayı düşünmüyor!

Her çeşit okul ve üniversitelerde gerek öğretim elemanı, gerek öğrenci tarafından, zamân zamân nice hatâ, kusûr ve suçlar işleniyor ama kimse okul ve üniversitelerin kapatılması cihetine yanaşmıyor!

Her esnâf tabakasından, her ilim erbâbından, her çeşit memûr sınıfından, her san’at ehlinden, doktorundan, polisinden, milletvekilinden velhâsıl her vatandaş kesiminden hatâ yapanlar, suç işliyenler Basın’da boy gösterirken; kimse bunların varlığına son vermeyi  -haklı olarak-  doğru bulmuyor.

Ki zâten doğru olan da budur. Bütün bunlardan anlıyoruz ki; iş ile işçi, memûrluk ile memûr, bilgi ile insân, san’at ile san’atkâr, vâsıta / araç ile şoför / sürücü, esnâflık ile esnâf, gemi ile kaptan, tıp ile tabîb / doktor, polislik ile polis vb. mefhûm ve kavramları birbirine karıştırmamak lâzım. Bunlar yekdiğerinden ayrı düşünülecek husûslardır.

Yapılan hatâ ve kusûrlar insânlara ait olup; bağlı oldukları meslek ve kuruluşların bunda asla dahli / rolü yoktur. Bu yüzden ithâm edilemez, suçlanamaz, kapatılma, men’ edilme yoluna gidilemez. Aksi takdîrde hayât durur, herşey ve herkes felç olur.

Gelelim sadede / asıl konuya:

Bir ara “8 yıllık kesintisiz temel eğitim” reformu üzerine müspet-menfî tenkîtler ayyûka / göğe çıkmış durumdaydı. Halkın büyük ilgisini çeken bu durum, halkta muazzam çapta dalgalanmalara sebebiyet vermekte. Haklı olarak milletimiz, bu köklü teşebbüs ve girişime şüphe ve kaygı ile bakmaktaydı.

Çünkü yukarıda belirttiğimiz üzere müessese / kurum ile mensûp ve bağlıları birbirine karıştırılıyor. İmâm-Hatip Okulları’nın Orta kısımları hedef hâline getirilmiş bulunuyordu!           -Varsa şayet-  ferdî / bireysel hatâ ve kusûrlar, bütün mensûplara sıçratılıyor; o da yetmezmiş gibi okulları ithâm ve töhmet altında bırakılarak, kapatılmak isteniyordu!

Varsa, suçlu kişilerin yakasına yapışmak dururken; okullara cephe almak, ortadan kaldırmaya çalışmak, samîmiyet ve tarafsızlıkla bağdaşır bir yanı olmayan esef verici ve tarihî bir yanılgıydı. Mânevî mes’ûliyeti / sorumluluğu da indallah çok büyük olsa gerekti.

Hâlbuki bazı aksama ve eksiklikler yüzünden inançlı, vatan-sever müspet-milliyetçi, mukaddesatçı, vatanına, milletine, devletine ve dînine bağlı gençler yetiştiren İmâm-Hatip Okulları’na karşı çıkarcasına bir reforma gitmek, Türkiye’nin geleceğine sekte vurmaktan / engel olmaktan başka bir şey değildi!

Nitekim, GAP için bir kuruş kredi vermiyen Batı’nın; -ne hikmetse- “8 yıllık kesintisiz temel eğitim” uygulaması için kesenin ağzını açarak külliyetli miktar parayla destek olması; bizleri acı acı düşündürmüştü.

1977 – 1999 arasında Üniversite’de hocaydım. Bir çeyrek asra yakın zaman içinde, önümden binlerce talebe geçmiş bulunmaktadır. Yurdun her yöresinden çeşitli okullardan mezûn talebelerle haşir neşir oldum.

354

Şüphesiz her öğrenci makbulüm olmuş, her biri nazarımda aynı değerde görülmüş, hepsine aynı şefkat, ihtimam ve özeni göstermiş, hepsine büyük bir istek ve arzu ile derslerimi takrîr etmiş / okutmuştum.

Bu uzun zamân zarfında öğrencilerimin önemli bir kısmını İmâm-Hatip Okulu mezûnları teşkîl etmişti. Ne yalan söyliyeyim, İmâm-Hatip Okulu menşeli / kaynaklı öğrencilerim, diğer okul çıkışlılarına göre  -istisna kaideyi bozmaz-  gerek hocalarına karşı, gerek talebe olarak birbirleriyle olan ilişkilerinde, gerekse derslerine gösterdikleri ilgi ve alâkada, derslerini kavrama, anlama ve öğrenmekte daha ileri olduklarını müşahede etmiş / gözlemlemiştim.

Bu vaziyet; aynı kabiliyet ve cevheri taşıyan bütün çocuklarımızın bir kısmının mânevî eğitim ve öğretimden daha fazla geçmiş olmalarından kaynaklanmaktaydı.

X

Gönül, hepsinin aynı ulvî / yüksek havayı hep beraber teneffüs etmesinden yanadır. O zamân mes’ele kalmayacak. Koca Âkif’in belirttiği gibi inançlı nesiller oluşacak. İnançsızlığın ne büyük eksiklik olduğu daha iyi anlaşılacak ve görülecektir:

“Îmândır o cevher ki; İlâhî ne büyüktür.
Îmânsız olan paslı yürek; sînede yüktür!”

Dr. Sakin Öner 4+4+4’ün Her “4”Dünde “Dert” Var

0

28 Şubat 1997, -eğitim dahil- toplum hayatımızda nasıl bir milatsa, 30 Mart 2012de eğitim hayatımızda ikinci bir milattır. 28 Şubatçılar, toplumun irticaya yöneldiğini ve Cumhuriyet’in tehlikeye düşeceğini düşünerek bu tehlikeye karşı önlemler almaya kalkıştılar.  30 Martçılar, doksan yıllık Cumhuriyet eğitiminin toplumu manevi değerlerden uzaklaştırdığını düşünerek bir  “dindar nesil yetiştirme projesi” olan 4+4+4 Eğitim Sistemini kabul ettiler.  Ve fiziki mekan, personel, müfredat, kitap, psikolojik ve pedagojik hiçbir alt yapı hazırlanmadan bu sistem 2012-2013 öğretim yılında büyük sorunlarla uygulamaya sokuluyor.

Birkaç milletvekilinin hazırladığı ve  yangından mal kaçırırcasına bir haftada yasalaştırılan, 11 Nisan 2012 tarih ve 6287 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan4+4+4Eğitim Sistemi ile neler getirildi, önce kısaca onlara bakalım.

•a.      Sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim kademelendirildi, 4 yıl İlkokul, 4 yıl da Ortaokul oldu.

•b.     Lise öğretimi zorunlu eğitim kapsamına alınarak, zorunlu eğitim 12 yıla çıkarıldı.

•c.      28 Şubatta kapatılan İmam-Hatip Liselerinin Ortaokulları açıldı. Fakat 28 Şubatta Anadolu Liselerinin ve bazı Meslek Liselerinin de Ortaokulları kapatılmıştı. Fakat 28 Şubatın tahribatını telafi ettiklerin iddia edenler İmam-Hatip Ortaokulları açılırken bu okulların Ortaokulları açılmadı.

•d.     Diğer Ortaokul ve Liselere Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimizin Hayatı seçmeli ders olarak konuldu. Zaten 5. Sınıftan itibaren seçmeli Arapça dersleri 2011 yılı sonunda konulmuştu.

Şimdi l7 Eylül 2012 tarihinde uygulamaya konulacak her “4”ü bir “dert” olan4+4+4 Sisteminin karşı karşıya bulunduğu büyük sorunları sırasıyla belirtelim.

•1.      OKUL ÖNCESİ EĞİTİM

•a.      Okul Öncesi Eğitimin Zorunlu Eğitim Kapsamına Alınmaması Sorunu:Eğitimde en önemli kademe olan Okul Öncesi Eğitim, bu sistemde ihmal -bypas- edilmiştir. Çocuğun bedensel, ruhsal ve zihinsel gelişiminin oluştuğu ilk 72 aylık sürede verilen bu eğitimde okullaşma oranları, Batı ülkelerinde yüzde 100’lere ulaşmaktadır. Bizde ise yüzde 40’lara ulaşmışken, 66 ay çocukları İlkokula yönlendirilerek, eğitimin bu kademesi bir bakıma budanmıştır.Halbuki0105Kasım 2010tarihleri arasında yapılan 18. Milli Eğitim Şûrası’nda, Okul Öncesi Eğitimin, Lise ile birlikte zorunlu eğitim kapsamına alınmasına ve zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılmasına karar verilmişti. Eğer Okul Öncesi Eğitim de zorunlu eğitim kapsamına alınsaydı ve 60-72 ay çocukları bu kademeye yönlendirilseydi, bugünkü tartışmaların büyük kısmı yapılmayacaktı.

•b.      İstihdam Sorunu: Ayrıca bu eğitim kademesinin zorunlu eğitim kapsamına alınmaması,  birçok üniversitedeki Okul Öncesi Öğretmenliği bölümlerinden mezun olmuş veya olacak binlerce öğretmen adayını da mağdur etmiş, bu alanı seçecek olanları da ciddi şekilde tereddüte düşürmüştür.

•2.      İLKOKUL

•a.      Mekân Sorunu:Sekiz yıllık İlköğretim Okullarının İlkokul ve Ortaokul olarak kademelendirilmesi, pedagojik yönden doğru olmuştur. Burada amaç, aralarında büyük yaş farkı bulunan çocukların, birbirini olumsuz yönde etkilememesi için  farklı mekanlarda okutulması olmalıydı. Bunun için, öncelikle mevcut okulların İlkokul ve Ortaokul olarak ayrılması ve ihtiyaca göre yeni okullar inşa edilmesi gerekirdi. Peki öyle mi olmuştur? Hayır, gelişmeler düşünüldüğü gibi olmamıştır.Bakanın açıklamasına göre Türkiye genelinde 1024 İmam-Hatip Ortaokulu açılıyor.Bunların 700’e yakını mevcut İlköğretim Okullarının bağımsız İmam-Hatip Ortaokuluna dönüştürülmesiyle oluşturulmuştur. Geri kalan İlköğretim Okullarının bir kısmı ikili öğretime dönüştürülerek hem İlkokul, hem de Ortaokul yapılmıştır. Bağımsız İlkokul ve Ortaokul olarak belirlenenlerin sayısı azdır. Birçok veli Ortaokulu, İlkokulu okuttuğu okulda değil, evine uzak bir semtte okutmak durumunda kalacaktır. Bu durumda özellikle dar gelirli ailelerin bütçesine bir de servis ücreti yükü eklenecektir. Bu sistemde en çok sevinecek olanlar öğrenci taşımacılığı yapan servis firmaları olacaktır.

•b.      Kalabalık Sınıflar Sorunu: Bir de İlkokula başlama yaşı 66 aya indirilerek sisteme 500 bin civarında yeni öğrencinin katılmasına yol açılmıştır. Bu, sisteme 40’ar kişilik 12 bin 500 dersliğin, yani 25’er derslikli 500 yeni okulun katılması demektir.  Bu yapılamadığı için şu anda bazı illerde sınıf mevcutları 70-80’leri bulmuştur. Batı ülkelerinde sınıf mevcutları 25-30 civarında iken, mesela İstanbul’da ideal sınıf mevcudu olarak 50 olarak belirlenmiştir. Bir de okullardaki sınıflarının çoğunun 40-42 kişilik yapıldığını göz ardı etmemek gerekir.  Bu durumda eğitimin temel bilgilerinin kazandırılacağı İlkokulda sağlıklı bir eğitim yapılamayacağı açıkça görülmektedir.

•c.       Öğretmen Sorunu:İlköğretimin birinci kademesi olan İlkokul 4 yıla indirilerek Sınıf Öğretmenlerinin yüzde 20’si fazlalık durumuna düşmüştür. Bu durumda -Bakanlık 33 bin dese de- en az 40-50 bin öğretmen bulunmaktadır. Bu ayrıca atama bekleyen binlerce Sınıf Öğretmeninin de atanamamasına yol açacaktır. Bu sorun, ancak bu sayıda öğretmenin zaman içinde emekli olmasıyla çözümlenebilir.

•d.      İlkokula Başlama Yaşı Sorunu:  Bu tarihe kadar 72 ayını dolduran öğrenciler ilkokula başlarken, bu yeni sistemde ilköğretime başlama yaşı 66 aya indirilmiştir.Pedagoglar,psikologlar, doktorlar ve veliler, bu kararı çocuk gelişimi yönünden sakıncalı bulurken, Bakanlık ısrar ediyor. Bu durumdaki çocuklarınızı ya okula vereceksiniz, ya göndermeyip günlük 15 lira ceza ödeyeceksiniz, ya da çocuğunuzun fiziksel, ruhsal, bilişsel ve zihinsel gelişiminin okula başlamasına yeterli olmadığına dair rapor alacaksınız. Rapor alırsanız, hem çocuğunuza sorunlu damgasını vuracaksınız, hem doktorları gerçek dışı rapor vermek mecburiyetinde bırakacaksınız, hem de biraz masraf edeceksiniz. Halbuki bu konuyu veli takdirine bırakıp bir dilekçe ile halledebilirsiniz. Bu konuda Bakanlığın başı çok ağrıyacak. Çocuklar okula başlarlarsa da büyük çocuklarla aralarında sorunlar yaşanacak, fiziki ve psikolojik baskılara maruz kalacaklar. Ayrıca Bakanlık 1. Sınıfta ilk dönem ders yapılmayıp oyun ve sosyal etkinliklerle zamanın geçirileceğini, bir nevi Ana Sınıfı eğitimi uygulanacağını belirtiyorlar. Öğretmenler ise böyle bir eğitim almadıkları için başarılı olamayacaklarını söylüyorlar. Bu da ayrı bir sorun olacağa benziyor.

•e.      Ders Saatleri ve İkili Öğretim Sorunu: İlkokullarda günde 6 saatten haftada 30 saat ders okutulacak. Mesela İstanbul’da ilkokulların yüzde 70’inde ikili öğretim yapılacak. Ortaokullarda ise 5.-6. Sınıflarda 36, 7.-8. Sınıflarda 37 saat ders okutulacak. Okulların çoğu da sabah İlkokul, öğleden sonra da Ortaokul yapıldığına göre bu okullarda günde 12 saat ders okutulacak. Her dersin 40 dakika,iki ders arasındaki teneffüslerin de 10’ar dakika, her iki okulun binaya giriş ve çıkışında da 30 dakikanın geçeceği düşünülürse, eğitim için günde 11 saate yakın bir süre kullanılacaktır.  Bu da eğitimin saat 08.00’de başlayıp 19.00’da sona ermesi demektir. Bu da aileler için büyük bir sorun oluşturacaktır.

•f.        Etüd Beslenme Okulları Sorunu: Özellikle karı-koca çalışan ailelerin çocuklarının eğitimi için büyük şehirlerde kurulan, tam gün eğitim yapan ve eski adı Pansiyonlu İlkokullar olan Etüd Beslenme Okulları da bu sistemden nasibini almışlardır. Yetkililerce bu okullar bir lüks ve ayrıcalık olarak görülmüş ve öğretimlerine son verildiği verilmiştir. Halbuki bu okullar önemli bir ihtiyaca cevap verip çalışan ailelere büyük kolaylık sağlıyorlardı. Aileler de bu okulların masrafına Valiliklerce belirlenen miktarda maddi katkıda bulunuyorlardı. Bu durumda aileler daha yüksek ücretlerle bakıcı tutmak zorunda kalacaklardır. Bu da zaten dar gelirli olan aileler için maddi bir yıkım olacaktır.

•g.      Müfredat ve Kitap Sorunu: İlköğretim okullarının birinci kademesi beş yıldan dört yıla indirildiği için, müfredatın yeniden düzenlemesi gerekir. Yetkililer müfredatın hazırlandığını belirtiyorlarsa da, kısa sürede kitapların hazırlanması ve basılması mümkün gözükmemektedir. Bu sorunu büyük ihtimalle geçen yılın kitaplarını göndererek çözebilirler. Ayrıca öğretmenlerin bu yeni müfredata göre hizmet içi eğitimden geçirilmemesini de bir sorun olarak görüyorum. Digital ortamda Bakanlığın yaptığı sanal eğitimin çok yararlı olacağını sanmıyorum.

•3.      ORTAOKUL

•a.      Mekân Sorunu: İlkokulda yaşanacak mekân sorunu Ortaokulda da yaşanacaktır. Yeni Ortaokullar yapılmamıştır. Bir de ne kadar öğrencinin tercih edeceği bilinmeden 700 civarında İlköğretim Okulu binası İmam-Hatip Ortaokulu’na çevrilmiştir. Bu da zaten yetersiz olan kapasiteyi daha da daraltmıştır. Bu okullara çeşitli promosyonlarla iki dünyayı da kurtarmak vadiyle ilgili ilgisiz mahfillerce öğrenci sağlanmaya çalışılması da ayrı bir garabettir. Bu durum, bu okulu seçeceklere bir iyilik değil, bir kötülüktür.Halbuki binaların tasnifi, bu okulların tercih durumuna göre yapılabilirdi.

•b.      Öğretmen Sorunu: İlköğretim Okullarının birinci kademesinin beş yıldan dört yıla indirilmesiyle doğan öğretmen fazlalığı sorunu, ikinci kademesini oluşturan Ortaokulların üç yıldan dört yıla çıkarılması ile öğretmen azlığı sorunu biçiminde ortaya çıkacaktır. Bu durumda Ortaokullarda en az 40 bin branş öğretmenine ihtiyaç doğacaktır. Alınacak yeni 40 bin öğretmenin bu konudaki ihtiyacı büyük ölçüde karşılayacağı söylenebilir.

•c.       Ders Saatleri ve İkili Öğretim Sorunu: İlkokullardaki bu sorun, ortaokullarda da görülmektedir.Bu okullarda haftada 5.ve 6. Sınıflarda 36, 7. Ve 8. Sınıflarda 37 saat ders yapılacaktır. İki farklı saat uygulaması özellikle servisle giden öğrencilere okuldan çıkışlarında sorun yaşatacaktır.  Öğrenci sayısının fazla olduğu okullarda ikili eğitime geçilecektir. Bu da günde en az 6’şardan 12 saat ders yapmak, öğrencilerin 07.30’da okula girip 19.30’da gitmesi demektir.  Bu durumda özellikle servisle giden öğrenciler geç evlerine gideceklerinden mağdur olacaklardır.

•d.      Seçmeli Dersler Sorunu:İmam-Hatip Ortaokullarının yanısıra diğer Ortaokullara da Arapça, Kur’ân-ı Kerim,  Hz. Muhammed’in Hayatı ve Temel Dini Bilgiler 2’şer saat seçmeli ders olarak konuldu. Bu derslerin seçimi konusunda iki yönlü mahalle baskısı olacağı ve öğrenciler arasında sürtüşmeye ve ikiliğe yol açacağı endişesi taşıyorum. Bu derslerin konulmasının en büyük yararı, yeni öğretmenlere ihtiyaç doğacağından, İlahiyat Fakültesi mezunlarına olacaktır.

“Dil ve Anlatım” başlığı altında 4 yıl 2’şer saat “Yaşayan Diller ve Lehçeler” dersinin Kürtçe ve diğer lehçelerin öğretilebilmesi için konulduğunu sanıyorum. Ayrıca Ortaokullarda (Bilim Uygulamaları), (Halk Kültürü), (Medya Okuryazarlığı), (Hukuk ve Adalet) ve (Düşünme Eğitimi) derslerini okutacak öğretmenler bulunmamaktadır. Bu durumda bu dersler ya okutulmayacak, ya da ücretli öğretmenlerle karşılanacaktır. Kırsal kesimde bu dersleri okutacak ücretli öğretmen bulmak da zordur.

•e.      Müfredat ve Kitap Sorunu:İlköğretim Okullarının ikinci kademesinde üç yıl öğretim yapılırken Ortaokulların dört yıla çıkarılması, bu kademede de ilkokuldaki gibi müfredat ve kitap sorununu doğurmuştur. Talim ve Terbiye Kurulu bir çerçeve program olan müfredatları yetiştirebilir, fakat kitapların bu müfredatlara göre hazırlanması mümkün değildir. Ancak geçen yılın kitapları verilebilir. Yeni konulan seçmeli derslerin kitaplarının yetişmesi de hiç mümkün görülmüyor. Bu konuda da piyasadaki kitaplardan faydalanabilirler.

•4.      LİSE

•a.      Mekân Sorunu: Mekân sorununun en yoğun yaşanacağı kademe Liselerdir. Bunun iki önemli sebebi var. Birincisi, zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılarak Lise eğitiminin de zorunlu eğitim kapsamına alınması. Bu durumda sisteme 300 binin üzerinde fazla öğrenci katılacak. Bu şu demektir; yalnız bu kademede sisteme 30’ar kişilik 10 bin sınıf, yani 25’er derslikli 400 yeni okul katılması gerektir. İkincisi, Genel Liselerin son yıllarda hızla Anadolu lisesine dönüştürülmesi sonucunda bu tür Liselerin sayısının azalmasıdır. Şu anda İstanbul’da her ilçede 2-5 arasında Genel Lise kalmıştır. Merkezi sınavla öğrenci alan okullara ve Meslek Liselerine giremeyen tüm öğrenciler bu okullara girmek zorunda kalmaktadırlar. Bu yüzden bu okullarda 40 kişilik sınıf mevcutları 60-70’lere ulaşmıştır. Bakanlığın ne okulları çift öğretim yapması, ne de idare ve öğretmen odaları ile laboratuvar ve kütüphanelerin derslik yapılması  sorunu çözmeyecektir.Bu durumda Anadolu,Fen, Sosyal Bilimler, Öğretmen Liseleri ile Anadolu Teknik ve Meslek Liselerindeki öğrenciler 30’ar kişilik sınıflarda okurken, Genel Liselerdeki öğrenciler 60-70 kişilik sınıflarda okuyacak. Bu da veliler ve öğrencilerde büyük rahatsızlık yaratacaktır.

•b.      Öğretmen Sorunu: Bu kademede de sınıf mevcutları arttığı için öğretmen sorunu yaşanacaktır. Fakat bu, İlkokul ve Ortaokulda olduğu kadar yoğun olmayacaktır.

•c.       Ders Saatleri ve İkili Öğretim Sorunu:  Liselerdeki en önemli sıkıntı bu yılarttırılan haftalık ders saatlerindedir. Haftalık ders saatleri Genel Liseler, Meslek Liseleri ve Teknik Liselerde 30’dan 37’ye; Anadolu Meslek ve Anadolu Teknik Liselerinde 33’ten 37’ye; Anadolu, Fen, Sosyal Bilimler, Güzel Sanatlar ve Öğretmen Liselerinde 35’ten 40’a çıkarılmıştır. Ders saatlerinin arttırılması, özellikle ikili öğretim yapılan okullarda büyük sıkıntı yaratacaktır. Bu tür okullarda öğrenciler 05.00’te kalkıp, saat 20.30’da evlerine döneceklerdir. Bu saatlerin sadece 9. Sınıf öğrencilerine uygulanıp, diğer sınıflara eski saatlerin uygulanacak olması da, ayrı bir sıkıntıya yol açacaktır. Servisle giden öğrenciler her gün birkaç saat diğer öğrencileri beklemek zorunda kalacaklardır.

•d.      Seçmeli Dersler Sorunu: Ortaokullardaki seçmeli dersler Liselerde de konulmuştur. Bu dersleri okutacak öğretmen bulmada büyük sıkıntı yaşanacaktır. Bu yüzden çağdaş ve yararlı olduğu içilen birçok seçmeli ders, öğrenci seçse de okutulamayacaktır.

•e.      Meslek Liseleri ve Meslek Eğitimi Sorunu: 4+4+4 Eğitim sisteminde tamamen göz ardı edilen Meslek Liseleri ve Meslek Eğitiminin durumudur. Maliyeti yüksek olduğu için yeni Meslek Liseleri açılmamakta, bunların yerine daha ucuza malolan Ticaret Liseleri ile İmam-Hatip Liseleri açılmaktadır. Mevcut Meslek Liselerinin de çoğunun teknolojisi eskidir. Ayrıca Lise ve Meslek Lisesi okuyamayacak olanların zorunlu eğitimlerini Mesleki Eğitim Merkezlerinde yaparak ara meslek elemanı yetiştirilmesi gerekirken bu Merkezlere gerekli önem verilmemektedir. Her ilçede sembolik olarak birer tane Meslek Eğitim Merkezi bulunmaktadır. Bunlar da yetersizdir. Bu öğrencilerden Liseyi de okumak isteyenlere, Açık Öğretim Lisesi’ne devam hakkı verilmelidir. Bu ortaöğretimdeki tıkanmayı büyük ölçüde önleyecektir.

•f.        Müfredat ve Kitap Sorunu: Müfredat ve kitap sorunu bu öğretim kademesinde bulunmamaktadır.

•g.      Sistem Sorunu:Eğitim sistemimizde en fazla değişiklik Liseye geçiş ve Lise kademesinde yapılmıştır. Son otuz yılda klasik fen, modern fen, basamaklı kur, kredili ders geçme, süper lise, sınıf geçme gibi değişik program ve sistemler uygulandı, hepsinden de üç-beş yılda vazgeçildi. Çünkü, bu sistemlerin hiçbirisi pilot uygulamaya yapılmadan birden hayata geçirildi ve bu yüzden iflas edip yürürlükten kaldırıldılar.

Bakanlık, bu 4+4+4 sistemine geçerken haftalık ders saatlerini 4-7 saat arttırıp, Kur’ân-ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler başta olmak üzere çeşitli seçmeli dersler ekledikten sonra 2013-2014 öğretim yılında daha köklü değişikliklere hazırlanıyor. Liselere geçişte Seviye Belirleme Sınavları (SBS) kaldırılarak yerine, Bakanlıkça düzenlenecek sınavlarla öğrencilerin 5,6,7 ve 8. Sınıflardaki okul başarıları göz önünde bulundurulacak.

Toplam 9672 Lisenin yarısı Meslek Lisesine dönüştürülecek. Bunlardan da önemlisi, bütün lise türleri tek binada toplanacak. Aynı binada Anadolu, Fen, İmam-Hatip, Meslek Liseleri birlikte eğitim yapacaklar. Kırk yıllık meslek hayatımın otuz yılı liselerde yönetici olarak geçti, bunun nasıl olacağına aklım ermiyor. Bu belki tasarruf amacıyla küçük yerleşim birimlerinde olabilir, ama büyük kentlerde nasıl olacak bilmiyorum.

SONUÇ

Küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. Gelişmiş toplumlar birer “Bilgi toplumu” haline geldi.  İletişim, bilişim ve ulaşımdaki baş döndürücü gelişmeler uluslararası ilişkileri olabildiğince arttırdı. Çağdaş dünyada çoklu zekaya göre kişisel yetenek ve becerileri esas alan çok yönlü eğitim önem kazanırken,  bizde tek yönlü ve dar vizyonlu insan yetiştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılamaz.

“Dindar nesil yetiştireceğiz”  sözünü sokaktaki vatandaş söylemedi, Sayın Başbakan söyledi. Eğitimde 4+4+4 düzenlemesini sürecini hızlandıran ve sonuna kadar arkasında duran da odur. Arapça öğretimi zor olduğu için İmam-Hatip Ortaokullarının açılması doğru bir karardır. Fakat, aynı zamanda genel ortaokul ve liselere de Arapça veKur’ân-ı Kerim gibi dinî ağırlıklı derslerin konulmasının, Başbakanın söylemine uygun olduğunu görmemek için geri zekalı olmak gerekir.

Biz kesinlikle din öğretimi yapılmasına, çocuklarımızın dindar olarak yetiştirilmesine karşı değiliz. Sadece çocuklarımızın tek yönlü yetiştirilmesine karşıyız. Çünkü 21. Yüzyılda dünya gençliği ile rekabet edecek ve dünyada iş yapacak gençlerimizin özgür, demokrat ve vizyoner bir ortamda çok yönlü yetiştirilmeleri gerekir. İnanışımıza göre bir insanın kendi yaşantısında dindar olması, diğer insanlara karşı laik olmasına karşı değildir. Ayrıca bu gençlerin dindar olduğu kadar millî kültüre sahip, milliyetçi ve Atatürkçü olarak yetiştirilmeleri gerekir. Bu gençlerin aynı zamanda dünya ile iletişim kurup rekabet edebilmesi için de, bilim ve teknolojideki gelişmeleri izleyebilecek, uluslararası bir veya birkaç yabancı dili öğrenecek, geniş ufuk ve hoşgörü sahibi olacak şekilde yetiştirilmeleri gerekir. 

İşte 4+4+4 Eğitim sistemi bu açmazlar ve çıkmazlarla uygulamaya konuluyor. Sizin anlayacağınız bu sistemin her “4”ünde “dert” var. Veli de, öğretmen de, öğrenci de bu sorunları aşmada bayağı zorlanacaklar.

Bekleyelim, görelim.

Cumhuriyet’in Altın Yılları

Geçmişini bilmemek cehalet, bilip de inkar etmek ihanettir!

Birileri, bugünkü varlıklarını borçlu oldukları Mustafa Kemal Atatürk’ü aşağılamanın özel gayreti içindeler! Çünkü, geçmişlerinden gelen “kin” bir zehir gibi ruhlarına işlemiş!

Mustafa Kemal Atatürk’ün 15 yıl Cumhurbaşkanı olarak ülke yönetiminde söz sahibi olduğu dönemi, bu ülkenin çoğu insanı bilmez. Kimileride ya bilmezden gelir ya da yalanlarla toplumu aldatır!

İşte, Cumhuriyet’in o “altın yılları” içinde gerçekleşen bazı işler;

26 Ağustos 1924: İş Bankası kuruldu.

10 Ekim 1924: Ankara-Sivas demiryolu inşaatı başladı. ( 20 Kasım’da tamamlandı)

1 Ocak 1925: Gümrük Vergileri uygulanmaya başladı. ( 1995’te AB Gümrük Birliği Anlaşması ile yabancı mallara kapılar açıldı!)

5 Mayıs 1925: Mustafa Kemal, Ankara’da örnek bir çiftliğin kuruluşuna başladı. ( Şimdi bu çiftlik yağmalanıyor!)

13 Eylül 1925: Avrupa’ya yükseköğrenim için öğrenci gönderilmesine karar verildi.

26 Kasım 1926: Alpullu Şeker Fabrikası açıldı.

24 Aralık 1927: Yavuz savaş gemisi onarımında yolsuzluk söylentisi nedeniyle Bahriye Vekili İhsan Bey hakkında Meclis Araştırması başlatıldı. (16 Nisan 1928’de suçlu görülerek cezalandırıldı. Siz, son 10 yıldır, herhangi bir Meclis Araştırması yapıldığını anımsıyor musunuz?)

5 Ocak 1929: Anadolu-Bağdat, Adana-Mersin Demiryolları ve Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı. ( Dünya büyük bir ekonomik kriz yaşarken!)

8 Ocak 1933: Birinci 5 Yıllık Plan kabul edildi.

22 Nisan 1933: Türkiye ile Osmanlı Duyun-u Umumiye Hamilleri arasında anlaşma sağlandı, Osmanlı borçları tasfiye edildi. (Şimdiki dış borçlarımızı biliyor musunuz?)

18 Haziran 1933: İzmir Rıhtım Şirketi satın alındı.

27 Nisan 1934: Menemen-Manisa, Basmane-Afyon Demiryolları satın alındı.

18 Aralık 1934: İstanbul Rıhtım, Dok ve Antrepo Şirketi satın alındı.

21 Şubat 1935: İzmir Havagazı Şirketi satın alındı.

9 Nisan 1935: İstanbul Telefon Şirketi satın alındı.

20 Haziran 1935: Aydın Demiryolları satın alındı.

23 Ekim 1935: ETİBANK hizmete girdi.

29 Kasım 1935: Paşabahçe Cam Fabrikası hizmete girdi.

20 Temmuz 1936: MONTRÖ Sözleşmesi imzalandı, Boğazların tüm hukuki hakları Türkiye’ye geçti.

6 Kasım 1936: İzmit Kağıt Fabrikası açıldı.

1 Ocak 1937: Sirkeci-Edirne Demiryolları satın alındı.

3 Nisan 1937: Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın temeli atıldı.

9 Ekim 1937: Nazilli Bez Fabrikası Atatürk’ün eliyle açıldı.

1 Ocak 1938: Gemlik Suni İpek Fabrikası açıldı.

2 Ocak 1938: Bursa MERİNOS Fabrikası hizmete girdi.

11 Nisan 1938: Üsküdar ve Kadıköy Su Şirketleri satın alındı.

Sadece bunlar mı?

1924’de Gölcük Tersanesi kuruldu.

Aynı yıl, İstanbul-Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferleri başladı.Bursa-Karacabey Harası kuruldu. 1925’de Aşar Vergisi kaldırıldı. Eskişehir Cer Atölyeleri kuruldu. 1926’da Kabotaj Kanunu yürürlüğe girdi. Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası açıldı. 1933’de SÜMERBANK faaliyete geçti. 1934’de Keçiborlu Kükürt Fabrikası açıldı. Aynı yıl Kayseri fabrikasında üretilen ilk uçağın denemesi yapıldı.

Mustafa Kemal Atatürk döneminde, hem de hiçbir dış borç alınmadan, dünya ekonomik buhran içindeyken yapılanlar bunlar. Hem de Osmanlı borçlarını ödeyerek…

Hani, eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın; “Ne komünist ülkeymişiz? Sata sata bitiremedik” dediği ulusal servetler bunlar.

Şimdi, herkes elini vicdanına koysun bir düşünsün; bugün ülkemiz yabancı firmaların işgali altında. Onlar üretip pazarlıyor, biz halk olarak satın alıp onları zengin ediyoruz. Esnafımız hızla yok oluyor, çünkü dört yanımızı yabancı sermayeli AVM’ler sardı! Telekom, Borsamız, Bankalarımız, İçki ve sigara fabrikalarımız, hemen her şey yabancıların elinde… Dışarıdan yüksek faizle “sıcak para” gelmese, memur ve emekli maaşlarını ödeyemeyecek durumdayız…

Bir de bu koşullar altında küresel efendilerin her dediğini yapıyor; Füze Rampası ile İran’ı bile düşman haline getiriyoruz. Müslüman komşularımız Irak ve Suriye ile kavgalıyız.

Ve  halk olarak bizler, “Celladına aşık kurban” misali, inancımızı “siyasal malzeme” yapanların peşine takılmışız!

Yani; “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete!”

 

 

Avrupa’nın Sünnet Düşmanlığına Belgeselli Cevap

Sünnet ile ilgili dünkü yazım büyük ilgi topladı. Birçok okurdan ve izleyiciden takdir ve kutlama mesajı aldım. Sünnet kültürümüzün önemli bir gerçeği, ancak sünnet ile ilgili yeteri kadar bilgiye sahip değiliz. Hıristiyan alemi ve batı sünnete karşı organize düşmanlık yaparken, İslam dünyasından bilimsel anlamda ses çıkmaması üzücü. Yahudiler bile sünnette Müslümanları desteklemekte.
Sünnetin hem dini hem de sağlık açısından önemini anlatan sünnet kültürü kitabı ve sünnet belgeselimiz bu konuda önemli bir boşluğu doldurduğuna inanıyorum. Hazırladığımız sünnet belgeseli izlemek için http://www.gebzegazetesi.com.tr ve kültürümüzde sünnete kitabını okumak için http://www.belgeselyayincilik.com linklerine tıklayabilirsiniz. Siz değerli okurlarımdan isteğim gerek belgesel, gerekse kitabı bir çok yere yaymak, bu konuda bilgilendirme kampanyası başlatarak sünnetin önemini tüm dünyaya anlatmalıyız.
Avrupa´nın Sünnet düşmanlığı
Bakın Hıristiyan âlemi ve Avrupa sünnete karşı ne büyük düşmanlıklar yapıyor. Mahkemelerde sünneti yaralama suçu olarak kabul edip, dini bir ibadet ve milli bir gelenek olan sünneti yaptıran baba ve anneleri evladını yaralama suçu ile dava bile açabiliyorlar. Bu konuda çıkan bazı haberleri haberi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sünnet tartışmasında antisemitizm vurgusu
Almanya Yahudi Konseyi Başkanı Graumann, sünnet tartış̧maları sırasında Yahudi düşmanlığ̆ı yapıldığına dikkat çekti.
Almanya’da devam eden sünnet tartışmalarıyla ilgili ZDF televizyonunda konuşan Almanya Yahudi Konseyi Başkanı Dieter Graumann, “Bazıları maalesef sünnetle ilgili konuşuyor, ancak Yahudi düşmanlığını ima ediyor” dedi. Sünnet tartışmalarının yapılması sırasında eski antisemitist görüşleri dile getiren ve ön yargıları aktaran bir kesimin olduğuna vurgu yapan Almanya Yahudi Konseyi Başkanı Graumann, “Biz sünneti 4 bin yıldır yapıyoruz. En az bir bin yıl daha çocuklarımızı sünnet edeceğimizi biliyoruz” diye konuştu. (Sabah Gazetesi)
Bakan´ın Sünnet yasası endişesi
Almanya Adalet Bakanı Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, sünnetin ülkede yasal hale getirilmesi için hazırlanacak bir yasa tasarısının, tahmin edildiğinden daha zor olduğunu söyledi. Bakan Leutheusser- Schnarrenberger, “Der Spiegel” dergisine yaptığı açıklamada, hazırlanacak yasa tasarısının, karşılıklı temel haklar sebebiyle sünnet konusunda yüzde 100 hukuki bir güvence getiremeyeceğine inandığını belirterek, “Bu, pek çok kişinin düşündüğünün aksine bir yerlere basit bir cümle eklemekten daha zor” diye konuştu.
Son söz yargıçların
Almanya’da sünnet konusunda çıkan duygusal tartışmalardan dolayı, ç̧ıkarılacak bir yasanın birileri tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşınmasının mümkün olduğuna işaret eden Alman Bakan, sonuçta Anayasa Mahkemesi yargıçlarının temel haklar konusunda son sözü söyleyebileceğini kaydetti. Alman Federal Meclisi, perşembe günü yaptığı özel oturumda, Alman hükümetine sünnetin yasal hale getirilmesi için bir yasa tasarısı hazırlaması yönünde çağrıda bulunan bir karar tasarısını büyük ç̧oğunlukla kabul etmişti. Tasarının sonbaharda gündeme gelmesi bekleniyor. (Sabah Gazetesi)

Ulusçuluk’ ve ‘Milliyetçilik’

Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan röportajda şunları söylüyor: ‘Ulusçuluk 19. yüzyıl ideolojisidir.  Bu ideoloji, Avrupa’da bölünmüş yapıları bir araya getirip ulus devletleri doğurdu. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici ve suni kimlikler ortaya çıkardı. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi.’  

Ertuğrul Özkök, 18 Eylül 2012 tarihli yazısında; birçok kişinin kendisinden beklemediği bir tarzda tepkisini ortaya koydu. Özkök, Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘Ulusçuluk‘ kelimesinin karşılığının: 1- ‘Milliyetçilik‘, 2- ‘Her ulusun kendine özgü kültür ve geleneklerine bağlı kalma arzusu‘ şeklinde verildiğini belirtiyor. Bu karşılığın doğru olduğunu kabul ediyor olmalı ki, Sayın Bakana soruyor: ‘Siz milliyetçi misiniz, değil misiniz?

*   *   *  

Tanzimat’tan günümüze, ülkemizde kavram kargaşası yaşanıyor. Ulusçuluk, ulusal, ulusalcı ve ulusalcılık kelimelerinin ‘milliyetçilik‘ kavramını karşılamadığı kesindir. Hangi mânâda kullanıldığı da çoğu zaman anlaşılamamaktadır.  Sayın Bakan, Türk Dil Kurumu ve Sayın Özkök bu kargaşa sebebiyle yanılıyorlar ve de yanıltıcı oluyorlar. Konu, ayrı bir yazıda ele alınmayı gerektirecek kadar engin ve derindir.

Teoride öyle görünüyor olsa bile, uygulamada; ‘Ulusçuluk = Milliyetçilik‘ değildir. Milliyetçilik kavramını, bilerek veya bilmeyerek ırkçılıkla-şovenizmle eş anlamlı gösterip milliyetçiliği suçlayanlar var. 

Türk milliyetçiliği; Göktürkler, Uygurlar ve Karahanlılar dönemlerinden beri; ırk, dil ve din temeline oturtulmuş bir düşünce sistemi olmamıştır. Eğer öyle olsaydı, Türk’ün hüküm sürdüğü bölgelerde Türk ve Müslüman olmayan, Türkçe konuşmayan tek bir insan kalmazdı. 31 Mart 1492 Elhamra Kararnâmesi ile İspanya’dan kovulan Musevileri, Zâlim Saddam’ın 16 Mart 1988’de başlattığı el-Enfal Harekâtı’ndan kaçan Kürtleri bağrına basan, onlarla ekmeğini paylaşan bir millete ‘ırkçı‘ diyebilmek, ‘aklî özür belgesi‘ gerektirir.   

Başa dönelim: ‘Ulusçuluk‘, sözlükte belirtildiği gibi ‘Milliyetçilik‘ kavramının; 19. yüzyıl ideolojisi olduğu iddiası, Avrupa için doğru olabilir. Biz Türkler; yukarıda 2. maddede belirtilen anlamdaki milliyetçilik vasfımızı, Orkun Kitâbeleri’nde ortaya koymuştuk. Hiçbir zaman da kaybetmedik. Kaybetseydik, Kurtuluş Savaşı’na giremez ve girdikten sonra da savaşı kazanamazdık.

Sayın Bakan, ‘ulusçuluk’ düşüncesi için; ‘Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak geçici ve suni kimlikler ortaya çıkardı.‘ Diyor.

Sayın Bakanın ifâdeleri, organik yapıları dağıtan gücün, ‘Türk milliyetçiliği‘ olduğu mânâsını taşıyor.

Organik yapıları dağıtan, Türk milliyetçiliği değil; Arap, Ermeni, Rum, Sırp, Hırvat… yâni, Türk unsurunun dışındaki etnik grupların ulusçuluğudur. (Dikkat buyrulursa bunların arasında Kürtler yoktur. Onlar daha sonra ortaya çıkartılacaklardır.)

Evet! Sözü edilen etnik grupların ulusçuluğu da kendi tercihleri değildir. 1800’lü yılların ikinci yarısından itibâren, Türkleri zayıflatıp tarih sahnesinden silmek isteyen batılıların fikrî ilkah yoluyla oluşturduğu suni bir yapılanmadır. Aynı yapılanma, günümüzde ayrılıkçı Kürtlerde de görülmektedir. Bu yapılanmayı oluşturan da destekleyen de, batılar ve uzak batılılardır. Türkiye’mizde bir tek Türk’ün; ‘Biz Anayasal vatandaşlık hakkı istiyoruz.’ Veya ‘Özekliğimizi kazanacağız.’, ‘Ayrı bir devlet kuracağız‘ dediği duyulmuş mudur?

Bu istekleri kim dile getiriyorsa; tarihten gelmiş organik yapıları dağıtmaya teşebbüs edenler de onlardır. Onların dağıtıcılığını-bozgunculuğunu; asil ve necip ‘milliyetçilik kavramının sebebiyet verdiği bir netice‘ olarak göstermek inşallah geçici bir akıl tutulmasıdır.

Sayın Bakan şâyet; ‘Ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi‘ derken, Türk milliyetçiliğini değil de batının piyonu olan bölücülerin-ayrılıkçıların ulusçuluğunu kast ediyorsa, milyon defa, milyar defa özür dilemeye hazırım. Cezâmı çekmeye de…

Fakat hemen sorarım: ‘Onlarla, 30 yıldan beri hesaplaşmıyor muyuz?’

Neden İmam – Hatip Okulları?

0

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırmada velîlere: “Niçin İmam – Hatip Okulu’nu tercîh ettikleri?” sorulur. Çocukları İmam – Hatip’te okuyan velîlerin yüzde 74.4’ü; çocukları İmam – Hatip’te okumıyan velîlerin ise yüzde 44.3’ü bu okullara karşı ilgiyi: “Millî, mânevî değerlere bağlılıkla îzah” ederler. Böylece ezici çoğunluğun bu okulları: “Dindar ve mânevî değerlerine saygılı mezûn yetiştirdiği” için sevdikleri anlaşılır. (Enis Berberoğlu, Hürriyet, 11 Ağustos 1997 s.10)

Demek ki, ârif olan insanımız, çocuğunun hem aklına hitâp edecek  -ki bunlar fen bilimleridir-  hem de kalbine seslenecek  -ki onlar da dîn ilimleridir-  malûmatla mücehhez / donanmış olarak yetişmesini istiyor.

Çünkü insan hem madde / beden, hem de mânâ / rûh’dan ibaret. Öyleyse hem maddesini, hem de mânâsını ihya etmek / diriltmekle mükellef ve yükümlü. Yâni madde – mânâ atbaşı gitmelidir. Bu husûsta en güzel ifâde, İki Cihân Güneşi Hz. Muhammed’in bizleri, hiç ölmiyecekmiş gibi Dünya’ya; yarın ölecekmiş gibi de Âhiret için çalışmaya sevkeden altın sözüdür.

Öyle muhteşem ve pür-mânâ/ anlam dolu bir düstûr ki, ne Dünya’ya Âhireti; ne de Âhiret’e Dünyayı feda ettiriyor. İkisine de gereken değeri veriyor.

İki Dünya Saâdeti’ni te’mîn eden / sağlıyan, bu yerinde bakışın aksine, sâdece maddî eğitim sürecinden geçerek üniversite sıralarına gelmiş ve fakat kendisi gibi binlerce gencin fikir ve düşüncelerine de tercüman olan açık sözlü, samîmî bir gencimizin âdeta îtiraf mâhiyetindeki şu satırları azîz ve mübârek milletimizin neden İmam – Hatip Okulları’nı tercîh ettiklerinin de müşahhas / somut, düşündürücü bir gerekçesidir:

“Liseden beri davranışlarımı düzensizleştiren, kendimi kötü hissetmeme neden olan ve içinden çıkamadığım iki sorunum vardı. Amaçsızlık ve bilgisizlik duygusu. Bu durumda olan başka insanların da (özellikle gençlerin) bulunduğunu bildiğimden bu sorunlarımı nasıl çözmeye çalıştığımı tartışma biçiminde size yazmak istedim.

“Varlığım tümüyle amaçsızmış gibi. Ne diye yaşıyorum? Ne için buradayım? Nasıl varoldum? Eğer çözümü…bulmamışsak, bu sorulardert olmaya başlıyor. Büyük bir bilgisizlik içinde olduğumu hissediyorum. Hiçbir şey bilmiyor muşum gibi geliyor. Bu duygu sâdece kendi adıma değil. Başkalarının da fazla bir şey bildiklerini sanmıyorum. Ne kadar ilerledik ki?…Hep gizemli kalan bir sınır var. Başlangıçta ne vardı? Bu soruyu kısır döngüyle (bir patlayıp, bir genişleyen evren düşüncesi) açıklasak bile maddenin asıl kaynağını açıklıyamıyoruz. Zaman nedir? Açıklıyabilecek olan var mı? Bunun gibi çok örnek var.

“Peki neden bilmiyoruz?…Bir maymuna basit bir toplama işlemi yaptırabilirsiniz. Ama karmaşık bir matematik problemi söz konusu olunca iş değişir. İnsan için de böyle bir sınır var. Arada sırada gelen dâhiler bilimde bâzı sıçramalar yaptırıyorlar ama ne de olsa onların da sınırları var…

“Doğayla ilgili problemler çözüm bulsa bile, neden yaşıyoruz sorusu hâlâ sorun olacaktır. Amacım ne? Kendime bir ideal bulup peşinden mi koşmalıyım, yoksa ‘İnsan madde döngüsünün bir parçasıdır, nasıl yaşarsam yaşıyayım sonuç değişmez’ diyerek her şeye boş mu vermeliyim?…” (Orçun Törer -Çukurova Üni. Tıp Fak. Öğrencisi-  BİLİM VE ÜTOPYA, Ağustos 1997, s.4)

351

 

Yine kalbî gıdadan mahrûm gönüllerin maddî düzeyleri ne olursa olsun, asla hayattan lâyıkı veçhiyle tam bir lezzet alamıyacaklarının göstergesi olan şu satırlar da dikkatimizi çekecek mâhiyettedir:

“Mutluluk için Dünya’da ne gerekse onu hep elde ettim. Fakat hiçbir vakit tuhaf bir eksiklik duymaktan kurtulmadım. Anlıyorum ki herkesin, hattâ insanların en talihsizinin, en aşağısının bile kalbine uğrıyan bir şey bana uğramadı. Âdeta kalbimde hiç dokunulmamış büyük, boş bir alan hissediyorum.” (Halide Edib – Adıvar, SEVİYYE TALİP  -4.Baskı-  Atlas Kitabevi, İstanbul – 1973, s.62)

Halkımızın neden İmam – Hatip Okulları’nı tercîh ettikleri açıkça anlaşılmıyor mu?

Hesaplaşma Kiminle Olmalı?

MHP’nin Kasım ayında kongreye gidecek olması heyecanı arttırıyor. Parti içi yarış yadırganacak bir konu değil. Ancak tepede yapılacak mücadeledeki yanlışlar dalga dalga aşağılara sirayet edebilir. Yapılacak mücadele karşılıklı saygıyı esas almalı, yıpratıcı olmadan sürdürülebilmelidir. Yıkmadan, kırmadan karşılıklı saygı esas alınarak medeni ölçüler içinde bir yarış sürdürülmelidir. Bazı köşe yazarlarının ve bulanık suda balık avlama peşinde olanların tansiyonu tırmandırma gayretleri doğru olmamaktadır.

Diğer taraftan, Türk Milliyetçiliği fikriyatı ile özdeşleştirilen önde gelen isimler de iyi bir imtihan vermeli, birleştirici ve kaynaştırıcı olmalıdırlar. Şunu herkes biliyor ki, biz birbirimizle mücadeleyi ve iç sahada oynamayı çok sever ve işin kolayına kaçarız. Türkiye’nin MHP’ye ihtiyacı büyüktür. Enerjimizi Milli Devlet, Milli Kimlik ve ihanet odaklarına karşı kullanalım. Türkiye tek parti iktidarına rağmen, istikrarsızlıkların en büyüğü olan etnik ırkçı terör ve kimlik krizi ile uğraştırılmaktadır. İçinde bulunduğumuz ve maalesef getirildiğimiz nokta, parti içi ve partiler arası birlikteliği, dayanışmayı ve ölçülü olmayı gerektirmektedir. Siyasi ortamın karıştığı dönemlerde, müstear isimlerle ortaya çıkmak ve resimsiz makalelerle hoş olmayan ifadeler kullanmak samimi ve dürüst bir davranış değildir.

Ülkenin birinci meselesi terör olmaktan hiç çıkmamıştır. Bunu sadece fırsat kollayan ve onun bunun taşeron olarak kullandığı terör örgütüne de bağlayamayız. Bize devamlı yanlışlar yaptırılmıştır. Son dönemde ise bu yanlışlar çok artmıştır.

Silah bırakmayan, terör saldırılarını sürdüren bir örgütle Oslo’da görüşmek ve onu Başbakanın beyanatlarına rağmen, Kürtlerin temsilcisi olarak muhatap almak, örgütü teşviktir. Bu gaflet ve yanlış içinde bulunanlara devlet adamı denemez. Terörle mücadele yasası kuşa çevrilmiş, güvenlik güçlerinin eli kolu bağlanmıştır. Alan hâkimiyetinisavunmada gören anlayış,özgürlükleri öne çıkarmış, güvenliği ihmal etmiştir. Karakollar saldırı bekler hale getirilmiştir.

Terörden şikâyet eden bir ülke aktif saldırı ile terörle mücadele eder. Yanlış politika Türkiye’yi 2000’lerden bugünkü noktaya getirmiştir. Açılım ve saçılım politikaları bir şey zannedilmiştir. İktidarın terörle mücadele politikası iflas etmiştir. Kürtçe TV, Kürtçe seçimlik ders yanlışın devamıdır. Kürtçe öğretmen bulamamaktan şikâyet edenler, herhalde Irak’ın kuzeyinden yada Kandil’den öğretmen ithal edeceklerdir! Türkiye yıllardır sadece PKK ile değil sözde bazı müttefikleri ile de savaşmaktadır. Çekiç Güç döneminde de böyleydi, bugün de böyledir. TSK yıpratılmış, terör örgütü diriltilmiş, örgüte A4 ve C4 patlayıcıları gibi malzeme verilmiştir.

Ülkemizin Dışişleri Bakanı çelişkilerle dolu bir mülakatında Kürtçe öğrenmeye meraklı olduğunu söylüyor. Anlaşılan bazı siyasilere ithal öğretmen getirmek zorunda kalacağız! Hayal ve rüyalarla ciddi bir dış politika inşa edilemez.Rüyayı terk etmemekte direnenler ise ebediyen uyanamaz. Milliyetçilik reddedilerek ne sınırlar, ne de ekonomik ve siyasi çıkarlar korunabilir. Küreselleştirme tezgâhları milliyetçiliği yükselen bir değer haline getirmiştir. Milletleşme reddedilerek, etnik ölçekli bir ufalanma demokratikleşme değil; mikro ırkçılıktır. Bugün olduğu gibi etnik taassup ve etnik tuzağa düşmek, bazı siyasetçilerin zaafıdır. Bunu ülke bazında bir üstünlük olarak görmek, rüyayı terk etmemektir.

Bizim milliyetçilik dediğimiz bazılarının ulusçuluk adını verdiği hareket; emperyalizme karşı verilmiş Milli Mücadelenin motorudur. Milliyetçilik ile hesaplaşmak yerine; gücünüz yetiyorsa Anadolu’yu işgal etmiş emperyal güçlerle dün olduğu gibi bugün de mücadele ediniz.Kendi varoluş gerekçenle mücadele ve kendinle uğraşmak bir çeşit siyasi intihardır. Hesaplaşma Osmanlı’yı parçalayan ve istilacılarla işbirliği yapan sözde devlet adamları ve mandacı fikriyatla yapılmalıdır.

Milliyetçiliği 19. Yüzyıla ve şehirlilere (burjuvazi) bağlamak onun Batıcı bir yorumudur. Türklerde ise, milliyetçilik yüzyıllar öncesine dayanır.

Unuttuğumuz İran ve İran Türkleri

Türk eğitim sistemi, çok garip bir şekilde gizli eller tarafından tanzim edildiği için, insanlarımız özellikle Türk tarihi ve coğrafyasını bilmek açısından büyük bir cehalet içindedir.

Türk tarihini bilmeyen insanların, Türk coğrafyasından da haberdar olması düşünülemez.

Ne zaman Türk Milleti’nin üzerinde yaşadığı coğrafyada, Türklere dönük olumsuz bir gelişme olur, sıradan insanlar olarak bizler o noktaya yoğunlaşırız.

Bu nedenle yapmamız gereken en önemli şeylerden biri halk arasında, sözlü kültür ve tarih anlayışını yok olmaktan kurtararak geliştirmek ve konuşulabilecek her ortamda dünyanın neresinde Türk varsa, onu konuşmaktır.

Örneğin İran’la ilgili konular halkımız arasında pek konuşulmaz. İran’la ilgili olarak yıllardır, dış güçlerin yönlendirdiği medya sebebiyle, rejim ihracını ve nükleer silah mevzuunu konuşup durduk. Belki İsrail, ABD ve İngiltere böyle istiyor ve bu kadarına izin veriyordu.

Bana göre İran’la ilgili konuşacağımız ve halkımıza konuşturacağımız çok şey var. Sadece 2011 yılında İran’dan ülkemize gelen turist sayısının 2 milyonu ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin 15 milyar doları aştığını bilirsek, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

İran’ın nüfusu 78 milyon civarındadır. İran’ın demografik yapısına göre nüfusun en az % 26’sı Azerbaycan Türkleri ve Türkmenlerden oluşmaktadır. Bazı kaynaklar Türk nüfusunu % 50 civarında göstermektedir.Kanaatime göre bunda, büyük oranda doğruluk payı vardır. Bu da bizi İran’da Türkçe’nin büyük bir yoğunlukta kullanıldığı sonucuna ulaştırmaktadır. Bu nedenle İran’da çok güçlü  bir Türk edebiyatı bulunmaktadır.

İran Türklerinden Senan Azer (Mehmet Sadık Aran)’in en azından 50 yıl önce kaleme aldığı 44 sayfalık “İran Türkleri” adlı kitaptaki şu satırlar günümüzde bile çok düşündürücüdür. “Talihsiz bir insan zümresi olarak biz İran Türkleri, asırlardan beri İran varlığını koruduk. Kanımızı İran istiklali için akıttık. Hatta kendi ırkdaşlarımız olan Anadolu Türkleri ile Iran uğrunda savaştık. Malımızı İran davası için sarfettik… Fakat bunca ızdıraplara katlanan bizler, bu kadar fedakarlık yapan biz İran Türkleri, hiçbir insani hukuka sahip olamadık. Daima gözü kapalı köle vaziyetinde Farslığın esiri olduk. Onları övdük kendimizi unuttuk… Feryadımızı bütün dünyaya bahusus Türkiye’deki Türk Gençliğine duyurmak istiyorum. Acaba bizi tanıyorlar mı? Ne yazık ki: Hayır. Bundan sonra da vaziyet böyle kalmalımıdır?”

Doç. Dr. Ali Kafkasyalı’da Bilgeoğuz Yayınlarından çıkan “İran Coğrafyası’nda Türkler” adlı kitabında “İran Türklerinin kültürü, sanatı ve tarihi, bilhassa son ikiyüz yılda başlarından geçenler, öğrenilirse, büyük güçlerin Türk Dünyası ve İslam Alemi üzerindeki emelleri ve niyetleri çok iyi anlaşılır. O zaman ayrılıkların girdabından kurtulup birlikteliğin, diriliği, iriliği ve aydınlığına ulaşılır.” demektedir.

Eğer Türk tarihini ve Türk coğrafyasını bilmiş olsaydık, İran’daki Türk varlığından haberdar olurduk. Hatta İran’ın bir Türk hanedanı olan Kaçar’lar tarafından 1925 yılına kadar yönetildiğini bilseydik, ne anlatmaya çalıştığımız daha iyi anlaşılırdı. Çünkü İran’ın yönetiminin Farslara geçişi 1273 yıllık aradan sonra çok yakın bir tarih olan 1925 yılında Pehlevi sülalesi ile gerçekleşmiştir. Tabii ki İngiliz, Rus, Fransız, Amerikan oyunları ile…

Ortadoğu’da ilk petrolün 1901 yılında İran’da bulunduğunu vurgularsak ve Ortadoğu’nun karmaşık yapısını gözümüzün önüne getirirsek, değişik coğrafyaların geçiş noktasında bulunan İran’ın jeopolitik stratejiler açısından önemini daha iyi anlarız.

Hem dünya hem Türkler hemde Türkiye açısından bu kadar önemli bir ülke olan İran’ı ve İran’daki Türkleri yeterince biliyor ve tanıyormuyuz? Onları halk arasında konuşuyormuyuz?  İki milyon İran vatandaşı ki; bunların çoğunluğu Türk’tür, her yıl Türkiye’ye geliyor da, biz İran’a gidip oradaki kardeşlerimizle irtibat kurup bunu geliştirebiliyormuyuz?

Yoksa İran’la ve İran’daki Türklerle daha önceki örneklerde olduğu gibi olumsuz gelişmeler olduğundamı ilgilenmeye başlayacağız?Tıpkı Irak ve Suriye Türkmenleri, Doğu Türkistan Türkleri, Ahıska ve Kırım Türkleri, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya ve Kosova Türkleri gibi…

Mutlaka İran’la ilgili yazan, çizen, araştıran ve konuşan bir kesim var. Ama ben halk konuşsun, İran Türkleri halkın gündeminde olsun, Türk halkı İran’ı komşu kapısı yapsın istiyorum. Çünkü günümüzde sivil iradenin alt edemeyeceği, aşamayacağı bir sorun yok diye düşünüyorum.  Bunu bilenler, sivil iradeyi Türklerin aleyhine kullanıyorlarsa, Türkler de bunu kendi lehlerine kullanmayı başarabilmelidir. İran’da bu konuda iyi bir örnek olabilir.

Yoksa Türk ve İslam Dünyası ile hesabı olanlar, tarihi gizleyerek, gerçekleri  çarpıtarak bizi sanal oyunlarla karşı karşıya bırakıyor. İran’a bakış konusunda da, Türkiye’de halk arasında yaratılan algı budur. Halbuki İran’da büyük bir Türk gerçeği vardır. Bize, bunlara karşı İran nüfusunun % 7’sini oluşturduğu söylenilen kürtleri  konuşturuyorlar. Aynen Irak, Suriye ve Türkiye’de olduğu gibi. Aslında bu ülkelerin hepsinde ve özellikle de İran’da Türk gerçeğini konuşmak, bilmek ve hissetmek gerekiyor.

Arap Baharı’nı, dayatılan Büyük Kürdistan projesini ve ülkemizde Türkiye’ye karşı terör adı altında malum güçlerce yürütülen savaşı ve verdiğimiz mücadeleyi anlamak ve şehit olan evlatlarımızın döktüğü kanı boşa çıkarmamak için başta İran olmak üzere mücadelenin yaşandığı coğrafyayı ve bu coğrafyanın üzerindeki Türk varlığını; bizden ne kadar gizlenirse gizlensin halk olarak bilmek ve İran Türk’ü Senan Azer’in onlarca yılllık sorusuna, gelecek nesillerin: “Evet… Biz İran Türklerini biliyor ve tanıyoruz” cevabını vermesi gereklidir.