27.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1057

Bir Makedonya Paneli

 

Eğer imkanınız olduğu halde Üsküp’ü görmediniz, Prizren’de bir gün de olsa yaşamadınız, Saraybosna’da olmadınız, bölge halkıyla sohbet edip evlad-ı fatihanla tanışmadınız ise çok şey kaybetmişsiniz demektir. Ben bunu Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Marmara Grubu Vakfı’nın İstanbul Basın Müzesi’nde ortak düzenledikleri “Eski Yugoslavya-Yeni Makedonya Kültür ve Medya Paneli”nde bir kez daha hissettim.

Anadolu Ajansı Üsküp Temsilcisi ve Makedonya Radyo-Televizyon Kurumu Muhabiri Nedim Abaz ile Makedonya Bilimler ve Sanatlar Akademisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Numan Aruç uçak saatleri dolayısıyla toplantıya gelemeseler de Makedonyalı Gazeteci, Müellif, Şair, Kültür Bakanlığı eski Müsteşarı İlhami Emin anlattıkları ve dikkat çekmeleriyle yetti de arttı bile Balkanların dününü ve sonrasını anlamak açısından.

DEVLET TERBİYESİ VE UMURU GÖRMEK

Toplantıda Marmara Vakfı Başkanı Dr. Akkan Suver Makedonların beş ismi öne çıkardıklarını anlattı. Bunlar; Büyük İskender, Sultan Süleyman, Justinyen, Kemal Atatürk, Yahya Kemal ve son olarak Mehmet Akif Ersoy. Bunların tümünü hemşehri yani Balkanlı olarak kabul ediyorlar. Türkiye’de daha televizyon yokken ,Yugoslavya’da TV yayını ve az da olsa Türkçe neşriyat yapılıyordu. Sanatçı İlhami Emin de böyle bir görev üslenmişti. İlhamı Emin aynı zamanda Mareşal Tito’nun Türkçe tercümanlığını yapıyordu. Tito’nun Ankara’yı ziyareti sırasında İlhami Emin Çankaya’daki görüşmelere katıldı. Tito ve sadece Süleyman Demirel başkanlığındaki Türk Heyetiyle İlhami Emin vardı toplantıda. Yugoslav Büyükelçi Müeddip Ediç toplantı bitince “İçerde ne görüşüldü? Benim bilmem ve rapor etmem gerek?!” dediğinde İlhami Emin “Mareşal Tito’ya sor. Benim konuşmamam emredildi.” diyor. Galiba devlet terbiyesi öyle gerektiriyor.

SSCB zamanında bile İlhami Emin Türkiye’de tanınıyor. Özellikle sosyal demokrat kesimin bildiği bir isim. İsmet İnönü’nün Bülent Ecevit’e yenildiği CHP Genel Kurulu’nda İlhami Emin’e örtülü bir savaş yaşansa da İnönü ile randevuyu  Ecevit alıyor! Bu da bir devlet terbiye ve geleneği.

TÜRKÇE YAYIN BALKANLARDA GERİLİYOR

Paneli yöneten Ahmet Özdemir Makedonya nüfusunun 2 milyon 200 bin olduğunu, bunun % 34’ünü Arnavut ve Türk müslümanlarının oluşturduğunu anlattı. Makedonya’daki Türk nüfus ise 80 bin, üç ayrı Türk Partisi’nden iki milletvekili bulunuyor ve bir bakan görev yapıyor.

Melami terbiyesine sahip ve herkesle barışık İlhami Emin daha sonra anlattı, anlattı, bilgilendirdi bizi ve istifade ettik. Şair İlhami Emin’e göre; Sezai Karakoç yaşayan en büyük Türk şairi. SSCB zamanında Türkçe Birlik gazetesini yayınlayınca yönetim tarafından “Türkçülük” ile suçlanıyor. Türkiye’de ise ihanet ile suçlanıyor. Üç suikast yaşıyor. Bugün ise Makedonya özgür, ancak 20 yıldır da Birlik Gazetesi, Sevinç ve Tomurcuk ve Kuş dergileriyle beraber yayınlanmıyor, kapandı. Konu Kırklareli Üniversitesi’nce doktora tezi olarak verilmiş. Resim çok düşündürücü.

Bağımsızlıktan sonra İlhami Metin’e iş verilmemiş, bir partiye üye olması gerektiği belirtilmiş. Hatta kızı da bundan nasiplenmiş. Görev alamayınca eşi ve sanatçı kızı Türkiye’ye gelmişler. Kız şimdi İstanbul Şehir Tiyatrolarında vazife yapıyor, eşi de İstanbul’da vefat etmiş, oraya da defnedilmiş. İlhami Metin şunları anlattı;

BİZ BİRBİRİMİZE BENZERİZ

-Makedonya’daki komünistler beni komünist düşmanı diye suçluyor, bizimkiler de neden “Tito’nun tercümanlığını üslendin” diye sorguluyorlar. Üç Türk partisi mevcut, üçe bölündük ve hepsi de birbirine karşı. Galiba minyatür bir Türkiye yaşıyoruz. Makedonya’da her taraftan Türk Televizyonları izleniyor, Makedon yayınları ilgi görmüyor. Üsküplü birine sorsanız Türkiye’nin bütün sorunlarını, bilir, ancak Makedonya’nınki umrunda bile değil. Oysa bizler evlad-ı fatihanız, burası bizim yurdumuz. Televizyondaki Yaprak Dökümü dizisini şimdi psikoloğ ve sosyoloğlarımız mevzu ettiler, inleceleme yapıyorlar.

İlhami Emin ilginç tespitlerde bulundu.

-Struga Şiir Akşamlarına Türkiye’den konuklar geldi. Bir kısmı “komünist şairlerle birlikte şiir okumam” dedi, çekip gitti, bir kısmı tam tersini yaptı, sarmaş dolaş oldu. Bizim bölünmemiz de böyle başladı. Bir örnek daha vereyim. Zaman gazetesi ilk Türkçe gazeteyi yayınladı Üsküp’te, sevindik. Zaman’ın arabasıyla Prizren’e gittik. Türk Bayrağının dalgalandığı bir yere arabamızı park edip, Zaman’ın Prizren Bürosu’na gittik. Sonra öğrendik ki, aracımızı park ettiğimiz yer bir başka Türk grubuna mensupmuş, hemen çektirdiler arabamızı.

BALKANLARDA EĞİTİMLİ İNSAN İHTİYACI

İlhami Emin’in anlattıklarının öteki bölümü de şöyle;  “Sırbistan’da Osmanlı atalarımızdan sadece iki cami kaldı. Makedonya’da ise camilerimiz korundu. Ancak camilerimizin otantikliği sürekli kayboluyor.  Türk eserlerini korumak için kadro ve kaynaklar yeterli değil. Bu konuda Arnavutlar daha hassas. Eğitimli Türklere ihtiyacımız her geçen gün artıyor. Makedonya’da bugün için orta sınıf kayboldu. Ya çok zengin, ya da aşırı fakir insanlar var. Eskiden halkımızın çoğu yazın tatile çıkardı. Bu oran bugün %5’e düştü. Fikir üretilmiyor, telif hakları yok. İdealizm bitirildi. Bilgisayar ve internet kuşağı çocuklar okumayı bıraktı. Cehalet hat safhada.” Bir de örnek verdi buna;

-TRT bir yayınında Makedonyalı maruf birini anlatırken “kilisede doğdu” dedi. Doğrusu ise “Manastır’da doğdu” olacaktı. Manastır’ın bir şehir olduğunu maalesef bu yayıncı bilmiyordu. Bir yazımda Kur’an’dan bir alıntı yaparak “Cennet ırmakları; su, süt ve şerbet”demiştim. Bilgisayardan geçtim. Editör şerbeti almış, şarap yapmış, yanlış bilgilendirmenin dışında okuyucunun duyarlılığını da hiç hesaba katmamış. Örnekleri çoğaltabilirim, üniversite öğrencisi diyor ki “Babam Tetovalı, annem Kalkandelenli!” Çok yanlış, biri aynı şehrin Türk adı, ötekisi SSCB zamanında verilen ismi. Burada Balkan Araştırmaları Enstitüsü kurulması gerektir!.

TÜRK DİZİLERİ TÜRKÇEYİ YAYGINLAŞTIRIYOR

İlhami Emin bir buçuk saat kadar konuştu. Zaman hızla akıp geçti, sorulara zaman kalmadı. Son bölümde şunları söyledi;

-Bazı Türk tarihçiler Balkanların kılıçla fethedildiğini yazıyor. Sarı Saltuk kılıç ile gelmedi Balkanlara. Bilgi ile geldi fethetti. Bir Alperen’di. Bugün de Balkanlara bilgi ile gidilmelidir. Eğitimli insanlarla gidilmelidir. Balkanlarda bütün etnik gruplar dillerini korudular. Çingeneler bile dillerini korudu ve hala konuşuyorlar. Türkler, Sırplar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar her etnik grup dilini koruyarak kimliğiyle yaşadı. Ancak Sırplar, Yunanlılar ve Arnavutlar hala Makedonya’yı kendi toprakları saymaya, bunun mücadelesini vermeye devam ediyorlar. Hatta Yunanlılar Büyük İskender’in bile Yunan olduğunu iddia ediyorlar. Oysa İskender Atina’da olimpiyat oyunlarına bile kabul edilmemişti.

Makedonya’da tek Türkçe yayının Köprü Edebiyat Dergisi olduğunu anlatan İlhami Emin Türk dizilerinin Balkanlarda ilgiyle izlenmesinin Türkçe öğrenimini de teşvik ettiğini, Balkanlarda yalnızlık hisseden kadınlar başta Sırpların, Yunanlıların, Arnavutların  bölgedeki bütün etnik grupların Türkçe öğrenmeye başladıklarına dikkat çekti.

Burada Dr. Akkan Suver araya girerek ” Moğolistan Cumhurbaşkanı ile bir görüşmemizde Türk televizyon dizilerinin ülkesinde de alakayla seyredildiğini ancak dizilerin devamını paraları olmadığı için satın alamadıklarını anlattı. Sorunu TRT’den sorumlu Başbakan Yardımcısı Devlet Bakanı Bülent Arınç Bey’e ulaştırdık. İbrahim Şahin Bey ile görüşerek, meseleyi çözdü. Artık Moğolistan’da da Türk dizileri gösteriliyor.”

İlhami Emin Fethi Paşa’nın Manastır’a dönüşü adlı şiirini ilk kez okuyarak paneli tamamladı. Fethi Paşa kimdi diyeceksiniz, Belgrad’da Osmanlı Büyükelçisi.

BALKAN ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Panelde Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz de konuştu. Köz, insan çürümedikçe şiirin ölmeyeceğini, Balkanlarda bir dağınıklık yaşandığını, ABD’nin bölgeyi kültürel bir işgale uğrattığını belirterek “Dil düşüncenin evidir. Türkiye kendi evini kurduğunda bölgedeki evler tamamlanır.” dedi ve dile sahip çıkmanın gereği üzerinde durdu.

Konuşmalar da bilgi eksiklikleri, çelişkileri ve yanlışlıkları vardı. Prizren’de Prof. Dr. Nimetullah Hafız’ın Başkanı olduğu kısa adı BALKAM olan Balkan Ülkeleri Türkoloji Araştırma Merkezi vardır. Önemli çalışmalar da yapmaktadır. Mehmet Akif Ersoy’a Balkanlardaki bütün ülkelerin sahip çıkması sevindiricidir. Hepsinin de hemşehrisi olması doğrudur. Çünkü Osmanlı Cihan Devleti zamanında Akif’in ata memleketi olan İpek’e bağlı Suşisa Köyü Sancak bölgesindedir. Suşisa köyü bugün Kosova sınırları içindedir ama, eskiden Sancak bölgesi kapsamındaydı. Dolayısıyla hepsine de bu hemşehrilik yakışıyor. Sancak bugün Yugoslavya’nın parçalanması ve yediye bölünmesiyle dört ülke sınırları içinde kalmıştır. Bunlar; Sırbistan, Bosna-Hersek, Kosova ve Makedonya. Sancak’ta halkın %95i ise müslüman ahaliden oluşur.

TUZAĞA DÜŞMEMEK VE 2023’Ü GÖREBİLMEK

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Novipazar, Priştina, Saraybosna’da akademisyen, yazar, sanatçı, şair, yapımcı ve prodüktörlerin katıldığı uluslararası sempozyumlar tertip etmiş, İpek, Prizren ve Üsküp’te kültür ve sanat programları düzenlemiştir. Kısa adı EMU olan Avrupalı Müslümanlar Birliği de her yıl bir genel kurulunu bu bölge ülkelerinde yapmaktadır. Mesela Üsküp, Viyana, Saraybosna ve İstanbul’da EMU toplantıları gerçekleştirilmiştir.

Ayrıca TİKA ve Yunus Emre Türk Kültür Merkezlerinin bölgeye katkısı had safhadadır. Üsküp’te halen parlamentoda milletvekili olarak görev yapan Behicüddin Şehabi Bey de bir sanat tarihçisi olarak bölgedeki çok sayıda Osmanlı eserinin tespit edilmesini ve ortaya çıkarılmasını sağlamıştır. İkinci Türk milletvekili de Erdoğan Saraç Bey’dir. Hadi Nezir Bey ise Devlet Bakanı olarak görev ifa etmektedir. Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği Başkanı Avukat Salih Murat da Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmiştir. Bölgedeki Türk Kolej ve üniversiteleri(Üsküp’te Uluslararası Balkan, Bosna-Hersek’te Uluslararası Saraybosna ve Burç Üniversiteleri gibi) de hizmetin bir parçasıdır. Mehmet Akif Ersoy’un ata-dedelerinin köyü olan Suşisa da artık turizm hizmeti veren tur operatörlerinin programına alınmıştır. Herşey bardağın dolu veya boş tarafına bakmakla alakalıdır.

Burada batının hazırladığı bir de tuzak vardır. Balkan kelimesi Türk’ü, Osmanlı’yı, İslam’ı hatırlattığı için ABD ve Avrupa Ülkeleri Birliği Balkan ülkelerini resmi yazı ve konuşmalarında “Güneydoğu Avrupa Ülkeleri” olarak şartlandırmaya çalışmaktadır. Bu tuzağa BALKAM ve İTO düştü, başkaları düşmemeli. Aman ha!..

 

 

Hükümeti Devirme Davaları

 

Balyoz, Ergenekon, Oda Tv ve diğerleri. Bu davalardan Balyoz davası karara bağlandı ancak henüz temyiz aşamasında.

Ceza hukukunda bir prensip vardır. Karar kesinleşmeden yorum yapılamaz, karar eleştirilemez sadece haber olarak verilebilir.

Ancak kararın verildiği tarihten itibaren yazılı ve görüntülü medyada kıyametler kopuyor kararın lehinde aleyhinde yazılar yazılıyor görüşler açıklanıyor, televizyonlar da açık oturumlar düzenleniyor, bunların hepsi suç teşkil edecek nitelikte beyanlar.

Ceza almış komutanların çocuklarını, eşlerini yaptıkları açıklamalardan dolayı eleştirmeye hakkımız yok çünkü büyük acı içerisindedirler. Ancak sanık avukatları, müdahil avukatlar ve dava ile ilgisi olmayan görüşlerine başvurulan avukatlar siyasiler velhasıl bilenler bilmeyenler hukukun genel prensiplerine aykırı olarak kendi siyasi görüşlerine göre beyanda bulunuyorlar. Bunların yaptığı açıklamalar TCK’ya göre suç teşkil etmektedir.

Biz dosyada ki delillerin değerlendirilmesinin nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Çünkü dosya hakkındaki bilgilerimiz sadece basından öğrendiklerimizle sınırlıdır.

Darbe hareketlerinin maddi ve manevi unsurları iyi değerlendirilmelidir.

Maddi unsurlar: Cebren teşebbüs

Manevi unsurlar: Fiil ve neticeye yönelmiş kast

Maddenin özeti: Devlete anayasaya ve temel nizamları bozmaya yönelen Fiiller bahse konudur.

Maddi unsurdaki teşebbüs fiili işlemeye kalkışma anlamındaki teşebbüs değil fiili işlemeye yönelme anlamındaki teşebbüstür. Maddedeki teşebbüs yani fiili işlemeye girişmek veya yönetmekten maksat cürmün icrasına başlanmış olmasıdır. Burada cebirden maksat failin gayelerinden (anayasa nizamını, tebdil tağyır ve ilga) birini sağlamak üzere hukuk dışı meşru olmayan vasıtalardan birini kullanmış olmasıdır. Bu vasıtalar maddi cebir, manevi cebir, baskı, tehdit, hile ve benzeri şekellerde olabilir.

Cebir fiilinin unsuru değil niteliğidir. Cebir failin fiilinde değil meydana gelen hukuk dışı değişikliktedir.

Cebir failin faaliyetinde aranmaz istediği değişiklikte aranır.

Şimdi dosya kapsamında toplanan delillerde bunları ispat edecek gerçek deliller var mı? Yok mu? Bunları bilmeden konuşmak abesle iştigal etmektir.

Bu dava ile ilgili olarak en hukuki beyanatı Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı vermiştir. Hayati Yazıcı genel olarak “yargıç rahat yatıyorsa kararı hukukidir” diyor. Yani vicdanı rahatsa kararının hukuki olduğunu söylüyor.

Eski Askeri Hâkim yüzbaşı iken MHP davasının heyetinde bulunan Ali Fahir Kayacan 17 Balyoz sanığının avukatlığını yapmış kişi olarak “12 Eylül mahkemeleri çok daha adildi” diyebiliyor.

Hâlbuki MHP davasının hangi mahkemede görüleceği tartışılırken Ali Fahir Kayacan” bu davayı babasız bırakmayız bu davaya biz bakacağız” diyebilmiştir.

Yine Ali Fahir Kayacan’ın MHP davasında hâkim üyelik yaparken MHP lideri Başbuğ Alparslan Türkeş savunmasını yaparken tutuklanmasına karar veren hâkimlerden değil miydi? Aynı Ali Fahir Kayacan, Avukat Nuri Eroğan, Avukat Nadir Latif  İslam’ın mahkemeye yönelttikleri sorulardan dolayı tutuklanmasına verilen kararda imzası yok mudur? Kendisi bunları unutabilir, ancak tarih unutmaz bunu iyi bilsin. Hukuk herkese lazım.

 

 

Milliyetçiler Türkiye’de İktidar Olamaz !

 

Türkiye’de yaratılan algılar üzerinden politikayı yönlendirme çabaları her geçen gün yoğunlaşarak sürüyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türk Milliyetçilerinin kurduğu ve Atatürk’ün de bir Türk Milliyetçisi olduğu izahtan vareste bir konudur.

Atatürk’ün 1938’de vefatından sonra, Osmanlı – Türk Devleti’nin yıkımından önce ülkemiz toprakları üzerinde cirit atan güçler yeniden rol almaya başlamıştır.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan, Atatürk’ün ölümüne kadar geçen süre, dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin en etkisiz olduğu dönemdir.

Yine Atatürk ve kadrolarının en büyük projesi, yüzyıllardır teba ve ümmet inancı ile milli kimliğini kaybetme noktasına gelmiş olan Anadolu insanını “Ne Mutlu Türküm Diyene” formulüyle “milletleşme” sürecine sokmuş olmasıdır.

Türk Milleti’nin, milli kimliğiyle yeniden ve kuvvetli bir şekilde kucaklaşma vesilesi olan Cumhuriyet; Türk Milliyetçilerinin yönetimdeki etkisi sebebiyle, haçlı zihniyetinin çevrelediği dış güçleri çok rahatsız etmiştir.

Bu rahatsızlığın sonucu malum planlarını sahneye koymuşlardır.   Ana hedefi; Türkleri bu topraklardan sürme olan plan; kendisini Atatürkçü, laik, sosyal demokrat, ortanın solu, komünist, dinci, muhafazakar, İslamcı, milliyetçi vs. gibi tanımlayan birbirinden değişik kisvelere bürünmüş insanlar tarafından uygulamaya konulmuştur.

Bu milliyetçilere örnek, gazeteci Arslan Bulut’un yazdığına göre okuduğu dönemde İstanbul Erkek Liselilerin Ülkücü okul başkanı, günümüzün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gibilerdir. Bu konuda her kisveye ait birçok örnek gösterilebilir.

Siyaset ve siyasi partiler, ülkenin her kurum ve kuruluşunda olduğu gibi bu tipler tarafından işgal edilmiştir.

Bilindiği üzere; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve AKP’nin aynı silsilenin devamı olduğu, bu parti mensuplarınca da kabul edilir. Doğrudur, Türkiye’ye ve Türk Milleti’ne nefes aldırmak istemeyen güçler bu partileri başımıza musallat etmiştir. Geldiğimiz nokta ortadadır.

Ülkemiz siyasetine genelde muhalefet olarak damgasını vuran; İnönü, Ecevit, Erdal İnönü, Baykal ve Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin vardığı nokta; CHP’nin 89. kuruluş yıldönümü sebebiyle gazetelere verilen tam sayfa ilanlarda bir kez bile “Türk” sözcüğünün geçmediği bir yerdir. Bu CHP’de siyaset yapan ve etkili olan siyasetçilerin; fırsat bulduğunda, asıllarının dışa vurumundan ibarettir.

Atatürk’ün ölümü ile birlikte iktidarı kaybeden Türk Milliyetçileri ise iktidar olmaktan ziyade, kurdukları devleti ve mensubu oldukları Türk milletini korumakla meşgul olmuştur ve halende olmaktadır.

Gelişmeler bize göstermektedir ki; Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunlardan çıkışının tek yolu, Türk Milliyetçilerinin iktidar olmasıdır. Ancak Türk Milliyetçilerinin iktidar olabileceklerine dair bir inançları yoktur. Aksine niçin iktidar olamayacaklarına dair bahane üretmekle meşguldürler.

Bu bahanelerin en büyüklerinden biri uluslararası güçlerin ve konjonktürün, Türk Milliyetçilerinin iktidarını desteklemeyeceklerine dair oluşmuş olan yanlış düşünce ve inançtır. Elbette uluslararası güçler, Türkiye’de Türk milliyetçilerinin iktidarını istemez ve engellemeye çalışır. Ancak sen bu engelleri alt edersen, gelir paşa paşa seninle çalışırlar.

Rusya’yı, Yunanistan’ı, Bulgaristan’ı, Almanya’yı, Fransa’yı İngiltere’yi, İtalya’yı, İsrail’i ve ABD’yi kendi milliyetçileri yönetir ama iş Türkiye’ye gelince “Türk Milliyetçileri Türkiye’yi yönetemez” denir.

Kanaatime göre, Türk Milliyetçisi gibi gözükenler ve Türk Milliyetçiliğini kendine yakıştıran fikir fukaraları, iktidar olmaktan korkmakta ve kendilerini, iktidar için yeterli görmemektedir. Yada onlar dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu ve benzerleri gibi bir milliyetçidir. Bu sebeple Türk Milliyetçilerinin iktidar olması veya olmaması tek başına Türk Milliyetçilerinin siyasi hareketi MHP’ye ve o’nun lideri Devlet Bahçeli’ye bağlanamaz.

Ülkenin içinde bulunduğu ağır koşulların varlığına rağmen, Türk Milliyetçisi gibi gözükenlerin her sahada iktidardan uzak duruşları, yetersizlik ve bunun getirdiği korku dışında başka nelerle açıklanabilir? İlla ki; iktidar için küresel destek gereklimidir? Yoksa bu bir kolaycılık ve zaafiyet göstergesi midir?

Türk dış politikasının “sıfır sorun” mucidi Ahmet Davutoğlu, eline yüzüne bulaştırdığı işlerden sonra “ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi” diye hedef saptırmaya ve kendini o makama getirenlere sinyal çakmaya çalışıyor. Ulusçuluk dediği şey milliyetçilik. Türkiye’nin en güçlü fikir hareketi olan Türk Milliyetçiliğine ve onun milletleşme projesine “ulusçuluk” diyerek hesap sormaya kalkıyor.

Davutoğlu ulusçuluk diye tabir ettiği milliyetçilik hakkında “Avrupa’da feodalite ile bölünmüş yapıları bütünleştirdi. Bizde ise tarihten gelmiş organik yapıları dağıtarak suni karşıtlıklar ve kimlikler ortaya çıkardı. Bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanı geldi” diyerek milliyetçiliğin bir bölünmeyi ifade ettiğini söylüyor.

İktidar olmamak için bahane üretenler, iktidardan korkanlar, iktidar olmamak için kendilerine biçilmiş elbiseyi giyenler, Türk Milliyetçiliğine inanmayıpta Türk Milliyetçisi gibi geçinenler, Davutoğlu sizle hesaplaşmak istiyor, ne cevap vereceksiniz bu sözlere?..

Yine söylüyorum “Milliyetçiler Türkiye’de iktidar olamaz algısı” koca bir yalandır, Türk Milliyetçileri gelecekte tek başına iktidar olacaktır. Türk Milliyetçilerinin iktidar olmak konusunda zerrece bir korkuları ve yetersizlikleri yoktur. Yedi Düvel’e diz çöktürmüş olanların torunları için, cihanı yönetmek ideali varken memleketi yönetmek sıradan bir iştir. Onun için Ya Allah Bismillah, Allahu Ekber…

NOT: Her yazıyı yazarken şehit haberi geliyor. Yine 7 şehit var. İnşallah başta Türk Milliyetçileri olmak üzere Türk Milleti, niçin Türk Milliyetçilerinin iktidarında zorunluluk vardır diye düşünüp tefekkür ederler.

 

 

Camilerin Dinimizdeki Yeri ve Önemi

 

Yüce dinimizin temel müesseselerinden birisi ve en başta geleni hiç şüphesiz ki cami ve mescitlerdir.

Mescid, “Allah’a secde edilen yer” demektir. Cami kelimesi ise, toplayan, bir araya getiren anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde cami yerine mescid kelimesi kullanılmıştır. Her iki kelime de Müslümanların topluca ibadet ettikleri kutsal mekânları ifade eder. Ancak halk arasında mahallelerdeki küçük ibadet yerlerine mescid, daha büyük olanlarına ise cami denilmektedir.

Mü’minleri Allah’ın birliği etrafında toplayan; birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının olgunlaşmasını sağlayan camiler, İslam’ın kutsal mekanlarıdır. Dil, renk, ırk ve kültür farkı gözetilmeksizin milyonlarca insan, her gün camilere gider ve omuz omuza saf tutar, ibadet eder ve huzur bulurlar.

Camiler; İslam tarihi boyunca sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için önemli hizmetler görmüş; insanlara barış, huzur ve güven telkin etmiş;  asırlarca ilim, bilim ve ilerlemenin mektebi, birlik ve beraberliğin merkezi olmuştur.

Camiler, ibadet yerleri olmakla beraber, eğitim ve öğretimin yapıldığı, insanlara dinî ve ahlakî konularda bilgilerin verildiği birer ilim ve irfan yuvalarıdır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtını veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” (Tevbe, 9/18)

İslam âlimleri, “imar etme” ile mescidlerin imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa manevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılması mı kastedildiği üzerinde durmuşlar.  Ayet her iki mânaya da açık olmakla beraber, mescitlere gereken ilgiyi gösterme, Resûlullah’ın uygulamaları ışığında caminin fonksiyonlarını belirleyip bunları canlı tutma, özellikle Allah’a kulluk ve İslam kardeşliğinin pekiştirilmesi amacına dönük faaliyetlerle mescidleri ihya etme anlamı daha güçlü bulunmuştur. (Kur’an Yolu, Türkçe Meal ve Tefsir, C. II, Sh. 740)

Camileri imar etmenin en iyi yolu bu kutsal mekanları cemaatsiz bırakmamaktır. Bu maksatla beş vakit namazın camilerde kılınmasını teşvik eden Peygamber Efendimiz (s.a.s.), cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu (Riyazü’s-Salihin, C. 2, H. No. 1068) bildirmiştir.

İslam tarihinde ilk cami Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından yapılmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye hicret ederken, daha Medine’ye varmadan Kuba mevkiinde hemen bir mescid yaptırmıştır. Medine’ye geldikten sonra da Mescid-i Nebevî’yi inşa ettirmiş, kendisi de kerpiç taşımak suretiyle mescidin inşasında bizzat çalışmışlardır.

Peygamber Efendimiz Müslümanları cami yapımına teşvik etmiş ve “Kim Allah’ın rızasını gözeterek bir mescid yaptırırsa, Allah da ona cennette onun için bir ev yapar” (Buharî, Salat, 65; Müslim, Mesâcid, 24) buyurarak cami ve mescid yaptıranları Cennetle müjdelemiştir.

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerdeki övgü ve teşviklerden ilham alan Müslümanlar, tarih boyunca cami yapımına gereken önemi vermişler, gittikleri her yere ev, bark yapmadan önce bir cami inşa etmişlerdir. Aynı zamanda mevcut camilerin tamir ve onarımı, temizlik ve bakımıyla yakından ilgilenmişlerdir.

Diyanet İşleri Başkanlığımız 1986 yılından 2003 yılına kadar Ekim ayının ilk haftasını “Camiler Haftası” olarak kutlamış, 2003 yılından itibaren de bu haftayı “Camiler ve Din Görevlileri Haftası” olarak kutlamaya başlamıştır. Bu haftanın ülkemiz, milletimiz ve teşkilatımız için hayırlı hizmetlere vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyor, Diyanet İşleri Başkanlığımız başta olmak üzere merkez ve taşradaki bütün din görevlilerimizin “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nı kutluyorum. Bu vesile ile vefat eden bütün din görevlilerimize de Cenâb-ı Hak’tan rahmet diliyorum.

 

 

Geçmişten Ders Alabilmek Adına!

0

1980 öncesi ŞİRAN olayları olmuştu. Genel Merkez, ilden acilen Ankara’ya durumu rapor ederek temsilci göndermesini istedi. Ocak temsilcisi olarak ben, Eğitim Enstitüsü temsilcisi olarak İltan Bey ile birlikte gittik.

Durumlar çok karışık.Ankara karışık. Garda indik. Müthiş bir kalabalık var, B. Ecevit Bey Ankara’da Kıbrıs fatihi gibi karşılandı. Küçük Esat’ta ertesi gün tüm illerin Ocak temsilcileriyle bir toplantı yapıldı. Toplantı sırasında hava çok sıcaktı Antalya Ocak başkanı yol yorgunluğundan olacak,içi geçmiş vaziyette uyur gibi bir durumda iken, Türkeş Bey, elini masaya kuvvetlice vurdu, Muhsin Bey yanımda oturuyordu. Başbuğ Muhsin Bey’e bakarak, arkadaşı dışarı çıkarın,sokak başlarını tutan ajanları gösterin,dedi. Muhsin Bey,arkadaşı dışarı çıkardı. Biraz sonra geldiler. Gördün mü evladım,bizi dinlemeye çalışan düşmanları: Evet efendim gördüm dedi. Düşman uyumuyor arkadaşlar,dedi Başbuğ. Maalesef bizler uyuyoruz. Ülkeyi yönetenler uyuyor ki, yapacağımız bir istişare toplantısını dahi adamlar dinlemek için ağzımızın içine kadar girmişler.
Ne ise toplantı bitti. Gümüşhane temsilcileri gelsin dendi. Muhsin Bey koluma girdi,başkanım dedi ”Başbuğum yalanı asla sevmez, olaylar nasıl olmuşsa,olduğu gibi,hiç bir kelime katmadan anlatın lütfen.” dedi.

Başbuğun yanına girdik,elini öptük,ancak nasıl bir tepki ile karşılaşacağız diye tedirgindik. Türkeş Bey, gayet mütevazı, beyefendi üslubu ile ”Hoşgeldiniz evladım,nasılsınız,aileleriniz nasıllar.” Sorduktan sonra; Bülent Beyin Otogarda nasıl karşılandığını gördünüz mü? Dedi. Gördük efendim diye cevap verdik. Ne lüzumu vardı, neden bir parti genel başkanı konuşmasını engellediniz? Bülent Bey Rusya’dan mı geldi? Diye çıkıştı. Efendim olayların bizim camia ile ilişkisi yok deyip,halkın tepkisi idi diye, olanları anlattık. Başbuğ bize o bölge de bu olaylar olacağı önceden belli iken,siz neden önlem alıp da Bülent Beyin konuşmasını sağlamadınız,diye bizi bayağı tersledi. ”Gidiniz il başkanına selamımı söyleyiniz, teşkilattan içeri giren,bu milli dava ile ilgili olan herkese, ”Demokrasiyi, insana saygıyı, büyüğe saygıyı,küçüğe sevgiyi seminer çalışmaları ile,bire bir konuşarak anlatsınlar, belletsinler.Demokrasiye inanmayan Milliyetçi Ülkücü olamaz.’Dedi.
Kısa keseyim Başbuğa faşist diyenlere bu yaşadıklarımı hep anlatmak istemişimdir. Anlata bildiğim kadar anlattık,ancak bugünkü zamanda görüyoruz ki Başbuğu beğenmeyenler, ona sürekli çamur atanların,iftiralarla bu davanın savunucularını suçlayanların yaptıklarını ve Demokrasiye özellikle şu günlerde verdikleri zararları, esefle izliyoruz. Muhsin Bey ayrılırken, Başbuğla ilgili Muhsin Beyin söylediği dürüstlükle ilgili sözleri ve Demokrasi ile ilgili birlikte şahit olduklarımızı ona hatırlattım. Ancak Muhsin Bey’i işleyenler iyi işlemişler ki,etle kemiğin birbirinden ayrılması önlenemedi.

Bugün daha iyi anlıyoruz ki Tüm Türk Milliyetçilerinin Birliğine şiddetle ihtiyaç var. Bugünlerde Başbuğ’a, Muhsin Bey’e çok ihtiyacımız var. Başbuğun tek başına Millet Meclisini nasıl etkilediğini, Muhsin başkanın bizim kuşak gençliğini nasıl etkilediğini çok iyi biliyoruz. Onun için herkes ağzından çıkanı kulağı iyi duyarak konuşmalı. Kimseyi darıltmadan,gücendirmeden davranış sergilenmelidir. Çünkü bu ülkede çok hain, çok ajan var. Vatanını ve milletini seven herkes kucaklanmalıdır. Başbuğun tavrına bugün ne kadar ihtiyaç var,acaba farkında mıyız? Türk Milleti farkında mı? Bu farkında olabilme görevi duraksamadan,bu millete anlatılmalıdır. Hergün onlarca şehit yüreklerimizi dağlarken, Türk Milleti üzerinde oynanan oyunları en iyi bilen, gençliğe anlatan,Türk Milletini uyaran O akil adamlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu şu sıralar çok daha iyi anlıyoruz. İnşallah O değerler gibi önemli şahsiyetler yetişir bu ülkede.
Türk milleti bölünmez bir bütündür parçalanamaz!

Şehitler Sahip Çıkılımadığı Zaman Ölür

3-5 çapulcuyla başlayan PKK terörü; önce başka devletlerin sayesinde, sonrasında da kendi devletimiz sayesinde azmanlaştırıldı. Teröristbaşı asılmamak kaydıyla teslim alındı. 2001-2002‘lerde ‘sıfır‘a inen terör olayları 10 yıl içinde vaka-yı âdiyeden olmuştur.

Her gün 5 -10 şehit verir hale geldik, savaşta mıyız? Savaştaysak niçin OHAL yok? Savaş durumu yoksa bunca şehit asker, polis, korucu, savcı ve diğerlerinin hesabını kimler verecek?

Ömrünü – ailesini yok sayarak – terörle mücadeleye adayanlar mahkeme önünde ifade verirken eli kanlı teröristlere Habur’da kahraman muamelesi yapılmadı mı? Darbe ve darbeye teşebbüs suç sayıldı da teröre yataklık ve terör örgütü mensupluğu suç olmaktan çıktı mı?

Dünyanın her yanında teröristlere ‘it muamelesi‘ yapılır. Zira tasmaları sahiplerinin çekip bıraktığı kadardır. Siz Kandil‘e Amerika izin vermezse operasyon yapabiliyor musunuz? Yine oradan izin çıkmazsa dokunulmazlıklara dokunabilecek misiniz?

 Halkımız “aman dindar bir iktidar bulduk, bırakmayalım” derken öbek öbek gelen şehit cenazelerine hassasiyetini kaybetti. Maçtan – magazinden kafasını kaldıramazken komşusunun, eşinin – dostunun çocuğu olmayan savaşta şehit düşüyor. Ne bekliyorsunuz, düşmanın mercimek tarlasına girmesini mi?

Terör örgütünü adam yerine koyanları, onlarla görüşmek sanki normal bir şeymiş gibi muhatap alanları, ciğerparelerimizin kanına girip de uluorta zafer kutlamaları yapanları affetmiyoruz. Yarın Hakk’ın divanında ne cevap verecekler?

Mehmetçiğin kanı Kurtuluş Savaşında bile bu kadar ucuz değildi. O yokluk zamanlarında bile Türk Milleti kendi istikbaline daha duyarlı idi.

Bize ne oldu da şehit haberleri geldiğinde kanal değiştiren, konu değiştiren ve mevzuları geçiştiren bir güruh olduk? Şehitler öldüklerinde değil asıl unutulduklarında acı çekerler.

Bugün Kamu – Sen ve Türk Eğitim Sen olarak yurdun dört bir yanında bu duruma dikkat çekmek için eylemdeydik. Aslında çalışma hayatındaki dizboyu sorunlar fırsat vermezdi. Fakat mevzubahis vatansa ve vatanın körpe kuzularıysa her derdimizi unuturuz. Zira biz Türk Milletiyiz. Siyasilerin / sivillerin, derneklerin / cemiyetlerin, gencinin / yaşlısının sesi çıkmıyorsa hatırlatmak milli görevimizdir.

Oynanan oyunu görüyoruz, kimin hangi rollerde olduğunu biliyoruz. Milletçe çok badireler atlattık, yok olmanın eşiğinden geçerek atom çekirdeği devletler çıkardık. Kafamızı sunî gündemlerden az kaldırmamız hesapları bozmaya yeter.

Biz Anadolu coğrafyasına misket oynayarak girmedik, kukla gösterileriyle de çıkmayız. Herkes hesabını ona göre yapsın.

Şehitlerimize Allah‘tan rahmet, yakınlarına metanet, gazilerimize güç kuvvet, idarecilerimize akıl ve feraset niyaz ediyoruz.

Rabb’im uyuyan basiretimizi uyandırsın. Âmin!

Eğitici Gözüyle Yeni Eğitim Sistemi

0

 

Ezberci değil düşünen sorgulayan yorumlayan

Sadece tüketen değil ,

Aynı zamanda üreten bir eğitim temennisiyle…

Yeni sistemiyle yeni eğitim öğretim yılına başladık.

Hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Dışarıdan okunan gazellerin haricinde

Eğitimin içerisindeki biri olarak yazıyorum.

Yeni sistem çok eleştiri aldı.

Eleştirilerin haklı ve haksız olan yönleri var.

Üzücü olan taraf eleştirilerin kahır ekseriyetinin bilimsellik ve pedagojik olmaktan uzak.

İdeolojik oluşudur.

Yeni eğitim sisteminin bekleneni verip vermeyeceğini ilerleyen senelerde göreceğiz.

Önceki eğitim sisteminin bilimsel ve pedagojik olduğunu kim iddia edebilir.

Üniversite sınavlarında onbinlerce öğrencinin sıfır yâda eksi puan almasını kim nasıl izah edebilir.

Yıllarca katsayı mağduru olan onbinlerce öğrenci bu vatanın evlatları değil miydi?

Kesintisiz sekiz yıllık eğitimi savunup da 4 + 4 + 4 e karşı çıkmak ne kadar bilimsel olur.

Pedagojik gerçeklere ne kadar uyar.

Alt yapı henüz hazır değil deseler eyvallah

Bir sene sonra başlayabilirdi diye itiraz edilse anlarım

Okula başlama yaşının atmış altı aya indirilmesi zorunlu değil de tercihli olsa daha isabetli olurdu

Veliler rapor için doktorlarla karşı karşıya gelmemiş olurdu.

Seçmeli derslerin müfredatı ile beraber kitaplarda hazır hale gelirdi.

Daha isabetli olurdu.

Eleştirilerin çıkış noktası bunlar olsa bunlara kimsenin itirazı olmaz.

Siz kesintisiz eğitimde yedi yaşındaki çocukla ondört yaşındaki çocukların aynı bahçeyi,

Aynı koridoru, aynı lavaboyu, aynı WC yi kullanmasını makul karşılayıp da

Okula başlama yaşının 72 aydan 66 aya çekilmesini kıyamet koparma sebebi sayarsanız

Bu millet eski millet değil.

Bu cayırtıya pirim vermez.

Seçmeli ders uygulamasına geçilmesi çok isabetli olmuştur.

Bu derslerden mutlaka SBS ve üniversite sınavlarında soru çıkmalıdır

Her ne kadar bazıları haftada iki saatin yetersiz olduğunu söyleseler de

Eğitimin içerisindeki biri olarak ben bunun yeterli olduğu kanaatindeyim

Kur-an’ı Kerim ve Siyer-i Nebi gibi dini derslerin okullarda isteyenlere devlet eliyle öğretilmesini yıllar önce bu sitede yazmıştım.

Geç de olsa gerçekleşmesi ayrıca isabetli olmuştur

Çocuklar okulu bitirip yaz tatiline giriyor uyuyacak eğlenecek dinlenecek oynayacak.

Okul yorgunluğunu atmadan veliler haydi bakalım çocuklar yaz Kur’an Kursu’na

Bu çocukların dinlenmeye eğlenmeye hakları yok mu?

Sonra yaz Kur’an kursları ne kadar verimli oluyor orası da ayrı bir mevzu

İsteyenin Kur’an ve Siyer öğrenmesinin kime ne zararı var

İstemeyene zorla öğretilmiyor ki

Yoksa sıkıntı İmam Hatip orta kısımlarının açılması mı?

28 Şubat’ın yasakçı kafası  vatandaşın çocuğunun

Kur-an’ı ve Peygamberini tanımasını engellemeyi kendine hak sanıyor.

Millet bu eleştirilere niçin pirim vermiyor?

Eleştirenlerin samimi olmadıklarını biliyor

Çocuğunun da Kuran öğrenmesini istiyor

Vatandaş olayın farkında

İmam Hatiplerin orta kısımlarını kapatmak eğitimde verimi mi artırdı?

Kaliteyi mi yükseltti?

Yeni sistemi eleştirenler

Eskisini savuna biliyorlar mı?

Eğitimi ezbercilikten kurtarmalı

Teknolojiyi kullanabilen bir anlayışa sahip olmalı

En önemlisi ise

Teknolojiyi üretecek bir eğitim mantığına sahip olabilmeliyiz

Akıllı telefonu kullanırsanız iyi bir pazar olursunuz

Üretirseniz zengin olursunuz

Bizi pazar olmaktan çıkaracak bir eğitim anlayışına sahip olmadan

Çağdaş eğitim düzeyine ulaşamayız

Muasır medeniyet seviyesini yakalayamayız

Hayat boşluk kabul etmez

Siz dininizi öğrenmez ve öğretmezseniz

Din diye hurafelere inanırsınız

Türbelere çaput bağlayıp mum dikmeyi ibadet sayarsınız

Şu bilgi ve teknoloji çağında

Teknolojiyi üretemeyen

Fatihayı bilmeyen

İslam’ın ve imanın şartlarından,

Abdestin ve guslun farzlarından habersiz bir eğitim anlayışı

Savunduğumuz bu mudur?

Bu kafa çağdaş bir kafamıdır?

Eğitimde dini ve dünyevi ilimler

Bir insanın iki ayağı bir kuşun iki kanadı gibidir.

Tek ayakla insan yürüse de koşamaz

Tek kanatlı kuş istese de uçamaz

Maalesef mevcut durumumuz budur

Bu böyle devam mı etmeli ?

Yoksa amacına uygun halemi gelmeli

Dini ve dünyevi ilimlerden haberdar

Aydın nesiller yetişmesi temennisiyle

Yarınlarınız bu gününüzden aydınlık olsun

 

 

Tevhid – i Tedrisat

0

 

evhîd-i Tedrîsât, Eğitim ve Öğretim’in bir elden verilmesi olup, doğru tatbîk edildiği takdîrde yerinde bir uygulamadır.

Tevhîd-i Tedrîsât, hem herkese aynı şeyleri öğretmek, hem de herkesi lüzûmlu bilgilerle donatmaktır. Aynîliklerle Gayrîliklerin hem bir elden verilmesi, hem de her ikisinin bir kişide toplanmasıdır. Bundan dolayı Tevhîd-i Tedrîsât’ın hem herkese bakan tarafı; hem de bâzılarını ilgilendiren yönü var.

İlimler  -bir bakıma-  ikiye ayrılır. Bir kısmı herkesi, diğerleri bâzılarını ilgilendirir. Herkesi alâkadar eden bilimler, herkesçe ana hatlarıyla bilinmesi gerekir. Herkesi ilgilendirmiyenler ise bir kısmın bilmesiyle diğerlerinden düşer.

“İnsanım, insanî olan hiçbir şey bana yabancı değildir” diyen Lâtin düşünürünün ifâde ettiği gibi, konuları insan olan Dîn, Edebiyât, Târih ve Felsefe; herkesin ihtiyâç duyduğu Farz-ı Ayn olan ilimlerdir. Fizik, Kimya, Biyoloji, Tıp ve Matematik gibiler ise bir kısmın tahsîl etmesiyle diğerlerinden mükellef oluş keyfiyet ve yükümlülükleri düşen Farz-ı Kifâye olan ilimlerdir. Fakat kimse öğrenmezse, toplumun her ferdi bundan sorumlu olur. Tıpkı ordunun tümünün Genel Kurmay’a bağlı ve onun emir ve komutası altında olması misâli.

Bütün ordu sınıf ve mensûplarının müşterek öğrendikleri ve hepsinin aynı şekilde bilmesi îcap eden husûslar Aynîlikler; belli aşamadan yâni Aynîlikler öğretildikten sonra farklı şeyler öğrenmeleri ise Gayrîliklerdir. Hem Aynîlik hem Gayrîlik biri birisiz olmaz. Çünkü Gayrîliklerin başlamasıyla birlikte, Aynîliklerin de bilincinde olmak şart.

Meselâ vatanın içte-dışta muhâfaza ve müdâfaa edilip savunulması Aynîlik; bunu yaparken her birinin kendi sınıfî fonksiyonları doğrultusunda hareketleri ise Gayrîliktir.

Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri’nin üniforma, tâlîm ve terbiyelerinin farklılıkları; onları birbirinden koparan değil, bil’akis yekdiğerine muhtâçlıkları yüzünden birleştiren husûslardır. Nitekim bütün ordu mensûplarının gâyeleri bir; gâyeye giden metodları farklı. Gâye birliği Aynîlikleri, farklı metodlar kullanmaları Gayrîlikleridir.

Aynîliklerden şunları anlamalıyız: Türk İstiklâl ve Cumhûriyeti’ni muhâfaza / koruma ve müdâfaa / savunma vazîfe ve görevi.

Aynı Vatanı paylaşmak, aynı Millete mensûpluk ve aynı Devlete sâhiplik şuûru. Aynı Dîne bağlılığın oluşturduğu kardeşlik anlayışı.

Aynı Marşı benimseme, aynı Ay-Yıldızlı Bayrak altında yaşama sevinci. Aynı İstiklâl Marşı’ndan duygulanış bilinci. Müşterek Mukaddesât’a âidiyet rûhu.

Vatan, Millet ve Devlet sevgisi. Doğru ve gerçek Dîn Bilgisi. Aynı dostluk ve düşmanlıklarda ortak hissiyât oluşturmak.

Tek Vatan, Tek Devlet, Tek Bayrak ve Tek Coğrafya dâvâsı gütmek.

İslâm Şâiri Âkiften İnanç rûhu, vatan şâiri Nâmık Kemâl’den Vatan aşkı, Dünyâ Cenneti İstanbul’un sevdâlısı Yahya Kemâl’den İstanbul Tutkusu ve Târih Şuûru.

Süleyman Çelebî’den “Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed” sevgisi. Allah aşığı, Peygamber vurgunu, insanlık hâdimi Mevlânâ’dan insanı sevme san’atı. Erzurumlu İ. Hakkı Hazretleri’nden en güzel Türkçe akîde ve inanç manzûmesini benimsemek. Tevfîz-nâmesini özümsemek. Evliya Çelebî’den seyahât arzûsu edinmek vs.

Evet bütün bunlar herkesi ilgilendirir. Herkesin bu temel mes’elelere bakışta acabâ ve tereddütleri olmamalı. Aksi takdîrde millet mefhûmu oluşmaz. Doğuştaki değil ama oluştaki birlik rûhu doğmaz. Vatan savunmasında yer alınmaz, müşterek düşmana karşı bir ve berâber

364

olma düşüncesi ortaya çıkmaz. Daha doğrusu millet; yâni tasa ve kıvançta bir olmak imkânı kalmaz.

Bunlar verilmek kaydıyla, öğrenci istediği branşa artık rahatlıkla yönelmeli.

Fakat meselâ İngiltere’de Şekspir’i sevmeyen bir İngiliz bulmak zor. Ama Türkiye’de Âkif’i sevmeyen  -maalesef-  çok!

İşte bu durum; Aynîlikleri benimsetemediğimiz için, eğitimdeki başarısızlığımızın resmidir.

Şüphesiz Aynîliklerin dışında herkes mizacına göre her mânevî sâhada çeşitli, farklı kişi ve kişilikleri sevmeli ve seçmelidir. Yâni herkes ağacı sevmeli, ama kimi elma, kimi ayva ağacı vb. gibileri tercîh edecektir. Ağacı sevmek Aynîlik / Müştereklik, istediği bir ağaç çeşidini tercîh ise, Aynîlik içinde olması gereken Gayrîlik / Hususîliktir. Nitekim bütün vatanı sevmek Aynîlik, kiminin İstanbul’u kiminin de  -meselâ-  Van’ı beğenmesi meşrû olan Gayrîliktir.

Bâzılarının edinmesiyle diğerlerinden düşen maddî olan fen bilimleri “NASIL”a, herkesin ihtiyâcı olup Aynîlikle vasfedip nitelediğimiz mânevî olan dinî ilimler ise “NİÇİN”e cevâp verir.

Âdeta biri madde, diğeri mânâ. Biri teknik, diğeri yönlendirici. Biri vücûd, diğeri beyin. Biri mahkûm / hükmedilen, diğeri hâkim / hükmeden. Biri aklın ortaya koyduğu ilim, öteki kalbin meydâna getirdiği irfân. Biri yönetilen, diğeri yönetici. Kısaca biri İLİM, öbürü İRFÂN.

Biri dünyâda NASIL yaşamamız gerektiğini, diğeri dünyâda  NİÇİN bulunduğumuz gerçeğini cevâplandırarak, insanı gâyesizlik girdabında dönmekten alıkor.

Biri rahat yaşama imkânı verir; öteki rûh selâmetine çıkarır.  Yâni insanın başıboş olmadığı, gâyesiz olamıyacağı; sonu meçhûl bir hayât meşgalesinde boğulmak için Dünyâ’ya gönderilmediği hakîkatine erdirir.

Osmanlı Devleti’nde Şehzâde ile Çoban’ın; şehirde, bağda, kırda ve dağdaki aynı şeyleri öğrenerek yetiştiklerinden dolayı Aynîlikleri vardı. Onları aynı oluş ve görüşte birleştiriyordu. Ehil ve erbâbı olacak ilimleri yâni Gayrîlikleri ise; Aynîlik temeli üstüne binâ ediliyordu.

Dolayısiyle doğuşlariyle değil ama oluşlariyle ve oluşlarındaki Aynîlik temeli üstünde yükselen Gayrîlikleriyle tam ve sağlam bir millet olma vasfını kazanıyorlardı.

Böylece birliğin, teferruat ve ayrıntılarda değil; esâsta gerçekleştiğini anlıyoruz. Çünkü Hak’ta ittihat / birlik; Ehakk / En Haklı’da ihtilâf / anlaşmazlık vardır. Tıpkı “iyi”de anlaşmanın mümkün, “en iyi”de görüş birliğine varmanın ise imkânsız olması gibi.

İşte ancak bu şekilde bir Aynîliği gerçekleştiren Eğitim ve Öğretim; milletin istikbâl ve geleceğini te’mînât altına alabilir.

Kaldı ki “Tek Tip İnsan Modeli” de, temel eğitimdeki Aynîlikten kaynaklanan bir netîcedir. Yoksa hem Aynîlik hem de Gayrîlikten doğacak olan “Tek Tip İnsan Modeli” hayâtı felç eder.

Yâni aynı şeyi bilen ve yapan, aynı şeyi düşünen ve hayâl eden insanlardan mürekkep / oluşan bir toplum yapısı oluşur. Meselâ herkesin marangoz olduğu bir cemiyette yaşanabilir mi?

Demek huzûrsuzluğun temelinde Tevhîd-i Tedrîsât Kaanûnu uygulanışındaki aksaklıklar var.

Gelelim sadede: İnsan ne sâdece maddeden ne de sırf mânâdan ibaret. Aklını fen, kalbini dîn tatmîn etmekte. Öyleyse iki yönlü yetiştirilmeye muhtâç. Bu da tek elden yapılmalı. Türkiye’de bu işi Devlet üstlenmiş vaziyette. O hâlde bu işi lâyıkı veçhiyle yapması lâzım.

Eğitim ve Öğretim hakkında yapılan bunca tartışma sonunda; bir ara 8 yıllık kesintisiz eğitim yasası meclisten geçirilerek tatbîk mevkiine konulmuş; güya mes’ele halledilmişti!

Hattızâtında asıl yapılması gereken reform: İmâm-Hatiplerin Liseleşmesi; Liselerin İmâm-Hatipleşme mes’elesidir. Yâni İmâm-Hatip Okulları ve Liselerde okunan dersler birleştirilerek, “LİSE” adı altında Eğitim ve Öğretime devâm edilmelidir. Böylece aynı vasıfta talebeler

365

yetiştirilmesi imkân dâhiline girecektir.

Zâten İmâm-Hatip Okulları’nda Liselerdeki dersler var. Geriye Liselere İmâm-Hatiplerdeki dersleri eklemek kalıyor. Nitekim “Tevhîd-i Tedrîsât Kaanûnu”ndan da bunu anlamamız gerekmiyor mu? İşte şimdi tam sırası.

Bu Aynîlikte yetişen çocuklarımız, artık istedikleri tercîh doğrultusunda Üniversitelere yönelme imkânı bulacaklar.

Bu şekilde, Üniversitelerde  -şimdiye kadar-  meydana gelen gruplaşmalar, hizipleşmeler ve bunların doğurduğu sürtüşme, kavga ve hattâ vuruşmalar sona erecek; istenen iç huzûr ortamı da sağlanmış olacaktır.

 

 

Peygamberimize Hakaret Filmi ve Tepkiler

Batı dünyasının İslam’la vazgeçmediği bir düşmanlığı vardır.
Hıristiyanlık ve Musevilik devrini tamamlayıp son din olarak İslam dininin gelmesi ve bundan sonra ne bir peygamber ve nede bir din gelmeyeceğine göre İslam’a karşı saldırılar yazılı ve sözlü olarak batı dünyasından saldırılar devam edecektir.

Kuran’ı Kerim’de “Allah indinde tek din İslam’dır”. Ayeti bunun en açık örneğidir.

Hz. Peygamberimize yapılan saldırılar karşısında peygamberimizin gösterdiği sabır ve metaneti bizimde göstermemiz gerekmektedir. Yakıp yıkmak adam öldürmek İslam’a uygun hareketler değildir. Çünkü İslam dini hiç kimse ile savaş halinde değildir. Böyle bireysel olaylar karşısında feverana gelip yakıp yıkmak adam öldürmek sadece İslam’a zarar verir.

Protesto yapılmaması mı gerekir. Asla mutlaka bu müptezel hareketler için dünyayı haberdar etmek için protestolar yapılmalı. Yakmadan yıkmadan, adam öldürmeden bütün dünyayı ayağa kaldırmalıyız. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanımız kamuoyunu aydınlatacak açıklamalar yapması gerekiyor.

Toplum hareketlerinde provokasyonlar çok olur milleti galeyana getirip eylem yapmak isteyenler olabilir çünkü bu hareketlerde şuurlu davranış olmaz.

Türk Müslümanları şuurludur. Provokasyonlara itibar etmez. Arap ülkeleri Müslümanlığı Peygamberimizin yaşadığı Müslümanlığı yaşamadığı için şuursuzca İslam’a aykırı hareket edebilirler bu onların sorunu. Biz Türk Müslümanlar olarak sabretmeliyiz. Bu tür olaylara karşı yazılı beyanatlar vermemiz gerekir. Ancak kimseyi öldürmeden yakıp yıkmadan İslam’a ve Peygamberimize yakışır bir davranış içerisinde olmalıyız.

Yüce Allah büyük Türk Milletini korusun.     

“Yeter Be!” Bekleyişi

Bu gün sizlere “hukukun üzerindeki şüphe”  den bahsedecektim. Çünkü Türkiye’de yine ilginç bir şey oldu ve çok üst düzey bir subay olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Koramiral Veysel Kösele “askeri casusluk” soruşturması kapsamında tutuklandı.

Nereden bakarsanız bakın vahim bir olay. Koramiral Veysel Kösele sıradan bir adam değil. Belki de gelecekte Deniz Kuvvetlerini emanet edeceğiniz bir komutan olacaktı.

Demokrasinin ve hukukun bir gereği olarak, çok önemli bir makamı işgal eden Veysel Kösele’nin tutuklanma nedenleri, kamuoyunda paylaşılmalıdır. Ne Kösele’nin ne de Türk kamuoyunun “pardon” sözcüğünü duymaya tahammülü kalmamıştır.

Böyle bir paylaşım, hukukun üzerinde her geçen gün yoğunlaşan şüpheleri ortadan kaldıracaktır. Aksi halde Veysel Kösele’nin Koramiralliğe geliş süreci mercek altına alınmalıdır ki; bunu düşünmek Türk Milleti açısından çok korkutucudur.

Eğer Koramiral Veysel Kösele’nin tutuklanma ve yargılama süreci; Ergenekon, Balyoz, Atabeyler, şike vs. gibi soruşturma ve yargı sürecine benzerse, hukuk üzerindeki şüphe giderek derinleşecek ve hukuka güven kaybolmaya devam edecektir.

Uzun süren yargılamalar ve tutukluluk halleri, demokrasi ve hukuk adına üzüntü vericidir. Emekli Genel Kurmay Başkanımız İlker Başbuğ hapiste unutulmuş vaziyettedir. Ergenekon sanığı olan Bedrettin Dalan ve Turhan Çömez bunca yıldır yakalanamazken, milletin oyu ile milletvekilliğine layık görülenler içeride tutulmaktadır. Suçları varsa yargılamayı bitirir ve cezayı verirsin… Uzatmak niye?

Oda TV davasından tutuklu olup geçen hafta tahliye olan Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun televizyon kameralarına; “20 aydır tutuklu olduklarını, buna karşılık mahkeme heyetinin kendilerine adlarını sormaktan başka bir şey yapmadığını” söylemesi, sıradan insanlar için çok korkutucudur. Aziz Yıldırım, şike davası ile ilgili inanılmaz iddialar dile getirmektedir. Yine tutuklu askerlerin aileleri televizyonlarda “hiçbir delil olmamasına rağmen babalarının ve kocalarının mahkum olacaklarını düşündüklerini” ifade etmeleri, hukuk ve toplum sağlığı açısından hiç iyi bir şey değildir.

Bu bize şunu göstermektedir ki; hukuku ve Türkiye’yi derinden etkileyen davalar, siyasi niteliktedir. Hukukun ve bahsettiğimiz davaların siyasi hüviyete bürünmesi, halkımızın hukuka ve adalete şüpheyle yaklaşmasına neden olmaktadır diye devam etmek istiyordum ki; Bingöl’den ilk önce 6 sonra da 8’e yükselen şehit sayısı, beni adeta boğdu… Nefes alamaz hale geldim. İnsan hayatının değer ifade etmediği bir yerde hukukun lafı mı edilir?

Hukukun üzerindeki şüpheyi anlatsam ne olur ki? Yazdıklarımdan dolayı hakkımda neler demediler… Karamsarlıkla suçladılar, iktidar düşmanı dediler, ikbal peşinde koştuğumu söylediler, türlü türlü sıfat takarak ilzam ettiler… Keşke haklı çıksalardı da ben yanılmış olsaydım. Terör karşısında dökülen her damla kan bir sonuçtur ve sorumluları vardır. Ama onlara göre bu terör değil “kürt sorunu” olduğu için şehitleri değil öncelikle adına “kürt sorunu” denilen şeyleri konuşmak gerekir. Kimsenin aklına gelmiyor; Irak’ta, Suriye’de,  İran’da, Kıbrıs’ta, Yunanistan’da, Bulgaristan’daki  “Türk Sorunu” nu ve “Büyük Türkiye” yi konuşalım diye… 

Türkiye’nin dengelerini bozuyorlar diye benim gibi bir çok insan kendini yırtarken, gününü gün etmekle meşgul yığınlara dert anlatamadık veya anlamak işlerine gelmedi…

Dini kullanarak iktidar olup yine dini kullanarak iktidarı sürdürenlerin ülkemizi bu noktaya getirmesine Türk Milleti bile bile lades dedi. Şimdi yıllardır iktidar yalakalığı yapan TÜSİAD samimiyetsiz bir şekilde eleştirilere başladı. Kim inanır? Anlaşılan o ki; faturayı her zaman olduğu gibi adı “TÜRK” olan bu millet ödeyecek…

Bunu da Türkiye’de “Türk” sözcüğünü ağzına almaktan imtina eden Başbakan Erdoğan’ın, Bosna Hersek ziyaretinde “Türk Milleti” ifadesi kullanmasından çıkarıyoruz. Niye acaba? Malum halk arasında meşhur bir söz vardır; bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü diye, bir düşünün bakalım?

Sosyolojik yapısı çırpılmış, psikolojisi dağıtılmış, ordusu operasyona uğrayarak etkisizleştirilmiş, hukuku şüpheye boğulmuş, ekonomisi teslim olmuş, halkı borçtan ve fakirlikten bitap düşmüş ve her şeyi medya eliyle güllük gülistanlık gösterilmiş bir ülkede elbette sığınılacak tek kale “Türk Milleti”dir.

İktidar ve ana muhalefet; ülkede bir kürt meselesi var diyor ve “ver kurtul” stratejisinde birleşiyor. Halbuki bilmiyor ki; kürt diye bir millet, kürtçe diye bir dil yok… kürt edebiyatı yutturmaca, kürt mimarisi diye bir şey arada bulasın! Birileri senin içinden yüzyıllardır uğraşarak bir millet çıkarmaya uğraşıyor. Bunun için bir dil icat etmiş. Sen de bu ateşe odun taşımışsın.

Şimdi bunlar demokrasiyi, insan haklarını, çağdaş gelişmişlik düzeyi gibi ağdalı kavramları bahane ederek, gerçekte var olmayan bir kürt varlığını legalize edecek. Yarında Türkiye Cumhuriyeti’ni bugün icat ettikleri kürt varlığına teslim ederler. Bunun içinde mutlaka haklılık oluşturacak bir neden yaratırlar. Nasıl ki; Oslo’da mutabakata vardılar, bunu da yaparlar. Bunların ağababaları Turgut Özal “federasyon dahil her şeyi konuşalım” diye söylüyordu. Unuttunuz mu?

Ey Türk Halkı!!! Bütün bunlar olurken yani hukuk katledilirken, hükümranlık hakkın göz göre göre giderken, şehitler memleketin dört bir köşesinde toprağa verilirken… neredesin be!

Hiç mi aklın kalmadı, hiç mi onurun yok, hiç mi itiraz etmeyecek ve hakkını aramayacaksın, bir lafında mı olmayacak? Ben halen, belki duyarım diye ümitle “YETER BE!” bekleyişimi sürdürüyorum. En azından şehitlerin aziz hatırası için bu sesi duymak istiyorum…