27.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1056

Oslo Sürecine CHP’den Destek

 

Türkiye’de insanların yüzündeki makyaj döküldükçe, gerçek yüzlerini görme imkanı buluyoruz.

İktidar, Oslo görüşmelerini devletin memurları eli ile PKK’yla yürütüyor ve devleti kuran parti CHP’nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da “Silah bırakılacaksa Oslo süreci devam etsin” diyor. Demek ki, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran CHP gitmiş yerine başka bir şey gelmiş.

Bu durum, Türk Milleti açısından, demokrasinin ve siyasetin iflasıdır.

Çünkü Oslo’da, İngiltere’nin gözcülüğünde, muhatap alınarak müzakere yürütülen PKK’nın ana hedefi; Türkiye’yi bölmek ve mümkün olursa, Türk Milleti’nin elinde kalacak olan parçasının yönetiminde söz sahibi olmaktır. Ve PKK bu hedefinden zerrece geri adım atmaz.Sebebi ise ABD, İsrail, İngiltere, AB gibi ana destekçilerin yanında konjoktüre göre PKK’yı kullanan İran, Irak, Suriye, Güney Kıbrıs gibi devletlerin yüzde yüz desteğini almış olmasıdır.

Hal böyleyken bu PKK ile neyin müzakeresini yapacaksınız? Hangi saikle bu müzakere sürecine destek vereceksiniz? Biri çıkıp bana anlatsın, Oslo müzakereleri sonucunda yapıldığı söylenen protokolü, okumayan varsa alıp bir daha okusun.

Kendisini Türk Milleti’nin ferdi hisseden hiç bir kimse; PKK terör örgütü ile masaya oturmaz, müzakere etmez ve bu süreç hangi nedenle olursa olsun sürsün diyemez.

PKK ile müzakere etmek, Türk Milleti’nin içinden bir millet çıkarmaya ve hükümranlığı bölüşmeye tevelsül etmek, bu sebeple kanun çıkartmak ve bunları uygulamaya sokmak açık bir ihanettir.

Bu durum, şehitlerimizin ve gazilerimizin döktüğü kanı anlamsızlaştırmaktır.

Türk Milleti, iç ve dış düşmanlarına karşı, buna can da dahil olmak üzere her türlü bedeli ödeyerek mücadele etme azminde ve kararlığında olmalıdır. Ancak bu şekilde zafer kazanma ve toprağımız ile devletimizi koruma imkanımız vardır.

Terörle müzakere sürecini başlatanlar ve bu sürecin devamına destek verenler bunu başaramazlar. Aslında bu siyasi partilerin, iktidarı ve ana muhalefeti paylaşmaları, Türk Milleti açısından ancak “ciğerin kediye teslim edilmesi” örneği ile açıklanabilir.

Türk Milletinin tamamına; yani çarşıya, pazara, kahveye, sokağa, esnafa, köylüye, vs. herkese iktidarın ve ana muhalefetin, memleketimizi düşürdükleri çukurun nasıl bir çukur olduğu konusunda uyarma görevi her bir vatan evladının vazgeçilmezi olmalıdır.

Bu nasıl bir CHP’dir ki; bir yandan Oslo sürecini eleştirecek, ve kabul edilemez bir protokolü ifşa edecek sonrasında da Oslo süreci devam etsin diyecek…

Eğer Türkiye’nin bu günleri aşmasını istiyorsak, Oslo müzakereleri veya yaşamsal gördüğümüz bir çok konunun konuşulmasını, halkımızın, her düzeyine indirmeyi başarmalıyız. Bunun için bireysel bilinç ve gayret gereklidir. Ben bu konuda çok ısrarcıyım ve doğrusunun bu olduğunu düşünüyorum.Konu; bilinçli insanlar arasında tartışılan, elit bir konu olmaktan çıkarılmalıdır.

Meselenin özünü öğrenmiş ve tehlikenin farkına varmış olan halkımız, demokratik usullerle değişimi sağlayacaktır.

Önemli olan, Oslo süreci ve sözde kürt meselesi gibi onlarca konuda benzer çözümler üreten, AKP ve CHP’nin makyajlarının dökülmesine katkı sağlamaktır.

Bu sebeple Türk Milletinin karşı karşıya olduğu sorunun partilerüstü bir beka sorunu olduğunu hepimiz kavrayıp, adımlarımızı ona göre atmalıyız.

Bu yüzden herkesi, iktidarı olduğu kadar ana muhalefet CHP’yi de mercek altına almaya çağırıyorum. Çünkü CHP bizi böyle düşünmeye itiyor. Eğer bu CHP, iktidarın alternatifi ise vay memleketimin haline!

 

Osmanlıyız Osmanlı

Köprünün altından çok sular geçtiği, artık eskisi gibi gelenin keyfi için, geçmişe sövmenin artık geçerli akçe olmadığı bir zamandayız. Yine de Nuh Nebî’den kalma kabîlinden ve nâdirattan addedeceğimiz kimseler var.

İlim kürsülerinden ilim adına etrafa herzeler saçmaktalar. Körpe dimağlar, zinde kafalar ümitsizliğe sevkedilmekte, aydınlık dünyaları karartılmakta.

Şüphesiz anladınız. Hâlâ Osmanlı’ya bakışlarını düzeltememiş, dünyanın gelip geçmiş en parlak, en âdil, en muhteşem devletini, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’yi içine bir türlü sindirememiş  -ilim adamı demeye dilimiz varmıyan-  ilim adamları var aramızda!

Resmî Târih bile, artık Sultan Vahideddin’in vatandan ayrılışını “terketti” lâfzıyla vasfederken; dost-düşman herkesin ittifak-ârâ / görüş birliği ettikleri; asrın en büyük siyasî dâhisi Gök Sultan / Ulu Hakan Abdülhamid’e yersiz, yakışıksız ve haksız olarak verilen “Kızıl Sultan” lâkabını terketmiş iken, Osmanlı’nın yokluğu Filistin’de, Ortadoğu’da, Balkanlar’da ve Afrika’da bütün ciddiyetiyle hissedilirken; (……) Üniversitesi’nde, İnkılâp Târihi derslerinde Osmanlı’nın; “vur abalıya” misali yerden yere vurulması, ne acı, ne büyük talihsizlik!

Bu Üniversite’nin ikinci sınıfında okuyan Makedonyalı Z. adındaki kızımızın hislerine tercüman olan konuşması ve içini arkadaşlarına aktarması ne kadar düşündürücü. Diyor ki kızımız:

“Bizler Osmanlı Osmanlı diyerek büyüdük. Osmanlı, bizlerin gözünde çok büyük. Osmanlı aleyhinde sarfedilen her söz; yüreğimize saplanan bir hançerden farksız. Osmanlı kötülendikçe moralimiz çok bozuluyor. Sevdiğimiz saydığımız geçmişimize dil uzatılması, bizi kahrediyor. Her dersten ağlıyarak çıkıyorum!”

Türkiye’de okuyan bu kızı görmeye gelen anası ise, unutturamadıkları o güzelim Türkçesiyle, Ana Vatan Türkiye’den manevî yardımlarını esirgemiyecek ehli feragat sahiplerini oraya, Eski Osmanlı Beldesi’ne çağırıyor:

“N’olur gelin diyor. Maddî değil, manevî yardım ve desteğe ihtiyacımız var. Unutmadığımız fakat unutturulmak istenen mâzimize sahip çıkmak, bizi biz yapan manevî havayı teneffüs etmek istiyoruz. Gelin bize, uzatın ellerinizi, bırakmayın bizi melûl-mahzûn küffâr arasında.” Diye feryât ediyor.

X

Bütün bunlar bana Arnavut asıllı, Ohri Medresesi mezunu merhum Yusuf Kurtiş adlı hocamdan dinlediğim  -aslî yazılışı bende mahfûz-  bir Sırp şâiri’nin şu mısraını hatırlattı:

“YOLLAR  BİLE  TÜRKLERİ  ARIYACAK  AMA,  TÜRKLER  BURADA  ARTIK  YOK!”

X

Bosnalı’nın başına gelen, Makedonyalı’ların başlarına gelecek olan ve Türkiye’mizin başını ağrıtmaları, iç-dış gâilelerle meşgûl etmeleri, onların Osmanlılıklarından, bizlerin ise Osmanlı ahfâdı / torunları oluşumuzdan ötürü değil mi?

Biz, istesek de istemesek de, Osmanlı olmaya ve Osmanlı kalmaya mahkûmuz.

Ve bundan menfûr değil, müftehiriz müftehir.

İftihar ediyoruz iftihar.

288- 289

Cesur Fakat Şaşkın

 

Türkiye’nin en büyük meselesi olan “PKK Terörü / Kürt Sorununun çözümü” için Hükümetin ve Başbakan’ın çok ciddi denemeler yaptığını ve risk almaktan çekinmediğini biliyoruz.

Birileri de “büyük devlet adamı olanlar, büyük meselelerin çözümünde millete danışmaz, sonucundan halka hesap verir” fetvaları ile gaz vermekte. (Gariptir ki darbecilerin “millet için ve milli iradeye rağmen” tavırlarını eleştirenler de aynı kişiler.)

Hükümetin terör meselesinde, “cesur fakat şaşkın” başlığını atmamıza sebep olan, farklı uygulama dönemleri oldu:

Açılım dönemi: “Kürt Açılımı / Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” 2009 da telaffuz edilmeye başlandı. 19 Ekim 2009 da gelen 12 PKK militanı özel bir yargılama(!) yapılarak salıverildi. “Barış grubu” adı verilerek gelen pişman olmamış PKK’lılar, onbinlerce PKK/BDP’li karşılayıcı tarafından tam bir zafer kutlaması şeklinde karşılandı. Türk milletinin sinir uçlarına dokunan bu manzara ile açılım duraklamaya girdi.

OSLO SÜRECİ: Bu arada Oslo Süreci‘nin yani (İngiltere’nin gözlemciliğinde) PKK temsilcileri ile Başbakan tarafından görevlendirilen devlet yetkililerinin müzakere etmeye başladığı ortaya çıktı.

Görüşmelere (dönemin Başbakanlık Müsteşar yardımcısı) MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla ve ‘özel temsilci’ sıfatıyla katılmış. Ayrıca MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ile Kürt tarafından Mustafa Karasu, Sabri Ok ve Zübeyir Aydar‘ın diğer katılan isimler olduğu biliniyor.

MÜZAKEREYİ İNKÂR DÖNEMİ: Başbakan’ın 21 Ağustos 2010 tarihinde “PKK ile görüşmedik, görüştüğümüzü söyleyenler alçak ve şerefsizdir” dediği tarihte müzakere devam ediyordu.

MİT ve PKK temsilcileri arasında Oslo’da yapılan görüşmelere katılanlardan KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar “Oslo sürecinin en hızlı yürüdüğü dönemin 2009 yılı olduğunu” açıklamıştı. Mevcut açıklama ve gelişmeler, görüşmelerin 2011 yazında durduğunu gösteriyor.

“Bu dönemde Devlet, İmralı, Kandil ve Avrupa üçgeninde devam eden siyasi müzakerelerden ciddi sonuçlar alacağı ümidiyle PKK eylemlerine karşı daha esnek bir tavır takındı. Ayrıca KCK yapılanmasına karşı uzun süre sessiz kaldı ve KCK’yı barışçı bir sivil toplum örgütü olarak değerlendirdi. Bu dönemde başta Güneydoğu bölgesi olmak üzere ülkenin birçok yerinde örgütlenen KCK, şehirlerde örgüt adına her türlü faaliyeti organize etti ve Hakkâri gibi bazı şehirlerde ciddi bir baskı kurdu.”

MÜZAKERE YERİNE MÜCADELE DÖNEMİ:

Bu dönemde de farklı safhalardan geçildi.

a) Tarih 20 Eylül 2011 yani Oslo görüşmelerinin durmasından sonra Başbakan’ın açıklaması: “Terör örgütü PKK ile pazarlık masasına asla oturmayız ve görüşmeyiz.”

b) Başbakan ABD gezisinden sonra yeni bir slogan geliştirdi. “Terörle Mücadele, Siyasi uzantısıyla Müzakere.” Oysaki BDP kendini yetkili görmemekte ve adres olarak sürekli Kandil ve İmralı’yı göstermekteydi.

Bu safhada terör örgütü Silvan saldırısı ile başlattığı şiddet dalgasını artırdığı gibi bazı illerde alan hâkimiyetini sağlamak için devlet güçleriyle adeta düzenli bir ordu gibi çatıştı. Devlet de KCK yapılanmasının üstüne gitti ve alan hâkimiyetini PKK’ya kaptırmamak için silahlı mücadelede bir strateji değişikliği yaptı.

c) Başbakan son defa aday olduğu AKP Kongresi öncesi 27 Eylül 2012 de ise şu açıklamayı yaptı: “BDP ile görüşmeyiz ama İmralı ile yeniden görüşülebilir.”

Son safhada Başbakan Yardımcıları Bülent Arınç ve Beşir Atalay ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in yaptığı açıklamaların ardından Başbakan Erdoğan’ın katıldığı TV programlarında söylediklerinden anlaşılan o ki, “2. Oslo süreci” başlayabilir. Hatta belki de şu anda yürütülüyor olabilir. Öcalan ile son olarak kardeşinin iki defa görüşmesi de gösteriyor ki süreç içinde Öcalan da olacak.

*****

Yeni dönemin işaretlerini veren MÜZÂKERE açıklamalarI son derece endişe verici. Şöyle ki,

1-    MUHATAP ALMAK: Var olduğu kabul edilen “Kürt Sorununu” müzakere için PKK ve Öcalan’ı muhatap almak demek, bunların Kürt halkının meşru temsilcileri olduğunu kabul etmek demektir. Bu öncelikle AKP’ye oy veren Kürtlere saygısızlıktır.

2-    MÜZÂKERE NETİCE VERMEZ: Hükümetin niyeti muhtemelen sadece terör örgütünün silah bırakmasını temin için bu görüşmeler yapmak olabilir. Ancak bu ortamda PKK’nın silah bırakması söz konusu olamaz. Terör örgütü görüşmeyi sadece Türkiye topraklarının bir bölümünde özerk bir devlet kurulması ve bu devleti PKK’nın yönetmesi talebi çerçevesinde yapacaktır. Demokratikleşme ve insan hakları konusu terör örgütü ile görüşülecek konular değil. Türkiye’nin dörtte birini vermeden, müzakere ile PKK dağdan inmez. Bunun için müzakereden netice alınması pek mümkün değildir.

3-    ZAMANLAMA HATALI: Bu gelişmelerin olduğu dönem PKK’nın eylem yapma gücünün en yüksek olduğunu ispatladığı, dış siyasi gelişmelerin (Suriye ve İran’la ilişkilerimizin) PKK’nın elini güçlendirmesine denk gelmesi sebebiyle zamanlama yönünden hatalı.

4- TARAFLARIN NEFES ALMASI İÇİN TAKTİK: Önümüzde seneden itibaren 3 büyük seçim var. Hükümet seçimlere girerken terörün azaldığı bir dönem yaşanmasını temin için görüşmelerin başlamasını istiyor olabilir. PKK da saldırılarını genelde kış aylarında seyreltmek zorunda kalır. Tarafların nefes almasını sağlayacak taktik müzakerelerden olumlu sonuç çıkmaz.

700 bin kişilik dünyanın en güçlü ordularından birine sahip Devletimizi yönetenlerin, PKK’yı yenemeyeceğini kabul etmesi (Terörün Türk devletine boyun eğdirmesi) beni çok rencide ediyor.

Verilen şehitlerin, akan kanların, terörle mücadelede harcanan dev bütçelerin boşuna olduğu anlamına gelecek bir sonuca gitme ihtimali içimi acıtmakta.

Ancak, inanıyorum ki dünyanın en güçlü devletlerine karşı vatanına, “istiklâl ve Cumhuriyetine sahip çıkan” Türk Milleti, taşeron bir terör örgütüne yenilmeyi kabul etmeyecektir.

 

 

Korkuların Sömürülmesi

 

Sürülerin “idaresinde” kullanılan çevik, süratli ve her türlü arazi şartlarında görev yapabilecek kabiliyette olan eğitimli çoban köpekleri, sürünün içine pek girmezler. Daima sürünün yanı başında ve fakat biraz uzağında sürünün hareketlerini kontrol ederler.

Doğrudan doğruya, yakın temasları olmadığından sürüdeki hayvanlar çoban köpeğine karşı belli, belirsiz temelde bir korku hissederler.

İşte bu korku sürüye aynı zamanda kendilerine dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşıda bir güven duygusu verir.

Yaylım esnasında dağılan sürüyü bir araya toplamak veya çok sevdikleri yemlenmekten koparılıp ağıla götürülmeleri hiçte kolay değildir. Tam da burada çoban köpekleri sürüyü toplayıp, sevk ve idarede çobanın imdadına yetişip devreye girerler. Böylece kendilerine takdir edilen görevi hakkıyla yerine getirirler.

Görevi ifa ederken haz duyup duymadıkları tartışmalıdır. Ancak; Namık Kemal, “Hürriyet Kasidesinde”  “köpektir zevk alan sayyâd-ı bî insâfa hizmetten” diyerek zalim bir kimseye hizmetten zevk alanı köpek olarak nitelese de her şey ya yaradılışın veya eğitimin eseridir ki buna karakter denmektedir.          Yaradanın halifesi olma şuuruna ermiş bulunan, merhamet, vicdan, hak ve adalet gibi erdemlere sahip insanlar, elbette zalimlere-haksızlara hizmet etmeyip, gerektiği gibi onurlu davranacaklardır.                                                                                                                                                     Batılı sosyologlar gelişimini tamamlamamış ve iyi organize olmamış insan topluluklarını kalabalık anlamına gelen sürü “horde” kavramıyla tanımlarlar. Bu kalabalıkların belirli bir düzen içinde bir araya gelebilmeleri ve organize olabilmeleri bir takım dış şartların oluşmasına bağlıdır. Toplumsal oluşum ve davranışlar laboratuar çalışmaları ile pek fazla uzlaşmaz. Matematikte 2×2=4 eder. Ancak sosyolojide bu 2×2=5 gibi ve başka farklı sonuçlarda doğurur.

Çoban köpeğinden korkan sürüdeki bu ve benzer korkuları, bütün canlılarda görmek mümkündür. İnsanlarda korkar. Bu durum normal bir davranıştır. Esas olan bilinçli korkudur. Aksi ise marazi olup bir hastalık halidir.

Çoban köpeğinden korkmak sürü için yararlı olması gibi, bilinçli korku da insan için yararlıdır. Bunun en somut örneği korku insanın muhtemel tehlikelere karşı tedbirli olmasını sağlar. Kışın soğuğundan ve erzak sıkıntısından korkan insan gerekli tedbirini yazdan alır. Bu da bir korku çeşididir.     Korku canlılar için nasıl tabii bir durum ise, korkutulmakta tabii bir durum sayılabilir. Aralarında en büyük fark marazi olmayan korkuda bilinç, korkutulmakta ise yönlendirme vardır. Korkutulan şey irdelendiğinde korkuya dönüşür ve mantık süzgecinden geçirilir. Bu süzgeçten geçmediği sürece, bilinçsiz korkulan olarak kalacaktır.

Psikolojik bir olgu olarak korku ele alındığında belirli bir kalıp içinde tam bir tanımını yapmak mümkün değildir. Ancak korkutmak olgusunu tanımlayabiliriz.  Korkutmak; Birini aktif veya pasif belli bir davranışa yönlendirmek için bir müdahaleye girişmeden evvel gizli, açık tehdit içeren eylemsiz davranışlarla onu istenen bir şeye inandırmaya yarayan psikolojik olgudur.

Batının son zamanlardaki İslamofobisi bir korku değil, korkutulan olgudur.

Birileri Batı toplumlarını hayali bir düşman yaratarak, dinamik hale getirmeye veya bir şeylere yönlendirmeye çalışmaktadır.

25-Ağustos-2012 tarihli bir gazetede şu   haber dikkatimizi çekmişti;  “ABD’nin Doğu yakası, 114 yılın en büyük depremiyle sarsıldı. 5.9 büyüklüğündeki deprem Washington ve New York ile büyük kentlerde binlerce kişiyi sokağa döktü. Depremi 11 Eylül‘deki gibi terörist bir saldırı zannedenler paniğin artmasına neden oldu. Cep telefon görüşmeleri aşırı yüklenme yüzünden aksadı.”

Yani normal olan korkuları, kullanarak insanlar çok kolay yönlendirilebilir. Toplum mühendisliği çağımızda bir bilim olma yolunda hızla ilerliyor. Bunun laboratuarı da ülke haklarıdır. Her toplumun özelliklerine göre nasıl yönlendirilip, yönetilebilineceği devamlı araştırmalar konusudur.

Allah (CC) Kur’an-ı Kerim’in Tin Suresinde insanı (ahsen-i takvim) en güzel surette yarattığını bize bildirmektedir.

Toplum mühendisliğini bu yönü ile ele alındığında İlahî nizama karşı gelmek olarak görmekteyiz.     İlahi nizam tabii bir seyirdir. Bu seyir dış müdahalelerle bozulursa, İnsanın aklı, kalbi, vicdanı ve bunlara bağlı manevi duyguları, merakı, inadı, kararlılığı, cesareti, korkaklığı, sevgi, nefret ve dengesi bozulur. Sonuçta insanın, huzur ve sükunu yok olur.

İnsanın huzur ve sükunu, onun en tabi yaşam haklarındandır. Bu alana hiç kimsenin müdahale hakkı yoktur. Huzur ve sükun içinde kalın.

 

 

 

Kentsel Dönüşüm (1)

“Kentsel dönüşüm” deyince  insanımızın kafasında genellikle belirli binaların yıkılıp yerine yeni binalar yapmak gibi yanlış bir algı oluştu.  Eğer biz bu algıyı değiştiremezsek “Kentsel dönüşüm” güdük bir hal alır. Toplumda bu algı neden var derseniz. Önce yapılan “Kentsel dönüşüm” örneklerinin ne kadar kötü olduğunu gösteriyor. Anlı şanlı açılışların ne kadar anlamsız olduğu da ortaya çıkıyor. Eğer “Kentsel dönüşüm” kavramını bir felsefe değişimi üzerine oturtamazsak yapılan şeylerin hiçbir kıymeti yoktur. Sadece Belirli İnsanlara RANT Kapısı açmış ve RANT sağlamış olursunuz.  Eğer toplumumuzda sosyolojik, mimari, her türlü ihtiyaçların karşılanması  ve sosyo-psikolojik açıdan yeni bir kültür, yeni bir felsefe oluşturamazsak yapılan yeni binaların çok bir önemi yoktur.  Bina yapmayı marifet sanan bir anlayışın terk edilmesi gerekmektedir.

Türkiye’deki Konut stoğuna bakıldığında yaklaşık  20 milyon konut var.  Bu konutların yaklaşık 5 milyonu 99 depreminden sonra yapıldı. Geriye kalan on beş milyonluk konut var. Bunların yaklaşık altı buçuk milyonunu uzmanlar riskli olarak değerlendiriyor.  Bu riski ortadan kaldırmak için bir çok çalışma yapılıyor. Bu çalışmalar Özellikle Büyük müteahhitlerin onların tedarikçilerinin İştahını kabartıyor. Bu iştah siyasilere ve yerel yöneticilere yapılan baskıları da artırıyor. Bu da özensiz hazırlanmış projeleri hayata geçmesini sağlıyor. Eğer siz kişilikli kimlikli binalar projelendirip hayata geçiremezseniz . Birbirini kopya eden binalar yumağı haline gelmiş siteleri görürsünüz. 

“Kentsel dönüşüm” yapalım derken çarpık bir kentleşme ortaya çıkartılıyor. Bunların sonuçları da ileriki yıllarda belki tez konusu olacaktır..

Kentsel dönüşümlerde sadece deprem riskine bakmanın ne kadar yanlış olduğunu SAMSUN örneğinde gördük. Toki Konutları ve Yeni yapılan bir AVM’nin durumu.

Onun için yapılması gereken aslında tüm parametreleri düşünmektir.  Nedir o parametreler; Depremler, meteorolojik afetler, hava kalitesi, hukuki süreçler, kültür ve medeniyetin şehirlere yansıması, ulaşım, sanayileşme, enerji, istihdam, sosyal-psikoloji, yeşil alanlar, Fiziksel dezavantajlı insanların yaşam kaliteleri, spor, sanat, Üniversite, Kamu binaları, alışveriş yerleri v.b.

Amaç İnsan’ın mutlu olacağı mekanlar oluşturmaksa. O mekanlarda yaşayacak insanımıza da bu tip projelerde yer vermemiz gerekecektir.  Onların fikirleri her zaman çok önemlidir.”Kent-birey ilişkisi iyi kurulmalıdır. Kentle ilgili verilecek her türlü kararın altında o kentte yaşayanların onayı olması gerekir yani katılımı olması gerekir; Neden derseniz kent kenti yönetenlerden daha çok orada yaşayanlarındır da ondan. ” http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=478

Öncelikle Kent kavramını bilmek gerekiyor. “KENT kavramı,  fiziksel, sosyal ve kültürel birikimlerle harmanlanan ve bizlerin daha rahat, daha güvenli yaşamak adına geliştirdiğimiz bir platform. Bireylerin tek tek değil, bir bütün olarak ses verdiği, varlığını gösterdiği bir sosyal yaşam alanı.”http://belgineryavuz.blogspot.com/2012/06/kentlesme-kentlilesme-cizgisinde13.html

Yapılan kentleşme anlayışında ciddi riskler taşımaktadır. Bu riski 2008 yılında sunmuş olduğum bir bildiride belirtmiştim. ” Mekansal ve kültürel siteleşme, “Biz” ve “Öteki” ayrımını daha da derinleştirerek, “atomize” hayat alanları oluşturmakta, dolayısıyla anomik ve yabancılaşmış bir sosyal dokuyu paradoksal biçimde üretme tehlikesi taşımaktadır.

Sanayi sonrası toplumlarının oluşturduğu büyük kentlerin merkezleri, yüzyıldan beri sürekli kent merkezlerinin dışına doğru itilmiş yığınların “hücumu” ile karşılaşmaya başlamıştır. Buna karşılık, yüzyıldan beri kent merkezlerini iş ve ikamet alanları olarak tasarruflarında bulunduran, “kentli” kesimler ise merkezi terk etmekte, merkezdeki bazı bölgeleri yine tutmakla birlikte, asıl olarak “kent dışında” inşa edilen “iş merkezleri”ne ve kendilerine mahsus yeni inşa edilmiş mahallelere ya da özel sitelere yerleşmektedirler.” http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=478

80 küsur yıllık Cumhuriyet döneminde kendine özgü bir mimari ve kentsel alanlar oluşturamamış bir ülkenin önünde ciddi fırsatlar var görülüyor. Bu fırsatı da kaçırmaması gerekiyor. Bunun için tepeden inmeci yaklaşımlar yerine, ayağı yere basan, paydaşlarını iyi seçen, felsefesi olan projelere ihtiyaç var.

Anarşinin, Zam Yağmuruna Desteği

0

 

Türkiye, hergün gelen şehit haberleriyle dalgalanırken, ateş tabii ki düştüğü yeri yakıyor. O genç fidanların toprağa düşmesi hain olmayan herkesin yüreğini dağlıyor. Hergün karakollarımıza, birliklerimize yapılan baskınlar, öldürülen asker, polis, sivil vatandaşlarımızın verdiği acılarla yatıp kalkıyoruz.

Yetmedi, Suriye’de yapılan Müslüman katliamları, diğer Müslüman ülkelerde ki isyanlar, karışıklıklar, fakirlik, açlık, haksızlıklar, müslüman ülkelerde olmaması gereken olumsuzluklar tüm sorunlar insanın psikolojisini derinden etkiliyor. Tüm bu üzücü olaylar yaşanırken, gözden kaçırdığımız, yaşantımızı etkileyen özellikle geliri iyi olmayan ailelerin derinden etkileneceği birkaç gün önce yapılan zamlar ve yolda ucu gözüken zamlar, insanlarda yaşama gücünü, sevincini ortadan kaldırıyor. Asgari ücretin 700 Tl, açlık sınırının 1700 Tl civarlarında olan bir ülkede yaşıyoruz.

Herşey yolunda demek, tıpkı komşularımızla sıfır sorun rüyasının bir tezahürü gibi değil mi? Ve zam yağmurunu ülkemizdeki anarşi, ikinci plana itiyor. İnsanlar gelen zamların farkında değil!

Akaryakıt, otomotiv, tapu harcı ve alkollü içkilere hafta sonu yapılan zamların ardından doğalgaz ve elektriğe de zam kapıda. Biliyorsunuz. Benzin, motorin ve LPG’den alınan vergiler litre başına 30 kuruş artırıldı. Akaryakıt ürünlerinde ise 95 oktan kurşunsuz benzinden litre başına alınan ÖTV tutarı 1,8765 liradan 2,1765 liraya, 98 oktan kurşunsuz benzin de 1,9985 liradan 2,2985 liraya, motorin ve kırsal motorinde de 1,2945 liradan 1,5945 liraya yükseltildi.

Alkollü içeceklerden olan şaraptaki ÖTV 21,58 liradan 25,25 liraya, rakıdaki ÖTV ise 66 liradan 77 liraya yükseltildi. Gerçi içki ve sigara bizim gibileri ilgilendirmiyor ama bunlara bağımlı olan insanlarımız oldukça etkileniyor. Bu insanlarımıza bir an önce çoluğun çocuğun rızkını içki ve sigaraya vermemelerini tavsiye ederiz. Hem maddi hem manevi birçok kayıplara bu zararlı maddeler sebep olmaktadır.

Birde tapu işlemlerinden alınan harç ile otomotivden alınan ÖTV miktarları da arttırıldı. Bu çerçevede tapu işlemlerinde binde 16,5 olarak uygulanan tapu harçları binde 20’ye yükseltildi. Motorlu taşıtlardan 1600 cm3 motor silindir hacmini aşmayanlardan alınan ÖTV miktarı yüzde 37’den yüzde 40’a çıkarıldı. Önümüzdeki aya yetiştirilmesi planlanan doğalgaz zammı, elektriğe de yansıyacak. Sigara da zam için sırada.

Yıl sonunda ÖTV zammı görerek yüzde 20 pahalanacak olan sigara, bu tarihten önce de vergi artışıyla karşı karşıya kalabilir. Enerji piyasası yetkililerinden edinilen bilgiye göre, hafta sonu Balyoz kararlarının gölgesinde kalan vergi zamlarını, enerji zamları izleyecek. Bürokratların konuyla ilgili çalışmasını tamamlanmasının ardından, Maliye Bakanlığı’nca bütçe açığının en önemli kalemlerinden birisi olduğu hesaplanan doğalgaza ve elektriğe zam yapılacak. BOTAŞ, gaz zammını Ekim’e yetiştirmeye çalışacak.
Vatandaş bu olanların farkında mı? Bir kısmı elbetteki farkında. Ancak büyük bir kesim hala hükümetin eksileri ne olursa olsun umurunda değil, gözü kapalı destek veriyor. Sebep, etkisiz bir muhalefetin oluşu. Adam borç aldığı 10 Tl yi veremezken, çocuğuna okul çantası alamazken, sadece ekmekle zeytin yese aldığı aylık yetmezken, hala göz boyamalara ve yalanlara inanan cahil insanımız oldukça fazla. Hastaneye bir ziyaret için gittiğimiz vatandaş, hükümet sağlıkta iyi gelişmeler yaptı diyor. Ancak hastamızın yanına gitmeden önce, kapıdaki insanları dinlediğimizde kazın ayağının öyle olmadığı ortaya çıkıyor.

Hem sonra hangi zamandayız, elbette ihtiyacımız olan gelişmeleri ve çalışmaları her hükümet yapmak zorundadır. Bizler onun için vergimizi devletimize veriyoruz. Yetmiyor, kontrolü elinden kaçıran bu iktidar sayesinde bazı illerde girilemeyen kurtarılmış bölgelerdeki hainlerin elektrik vb kaçak kullanımlarının ödenmesinin bizlere yüklenmesi de ayrı bir sorun değil mi?

Asıl sorun ise, Türkiye’deki gelir dağılımının dengesiz paylaşılmasından kaynaklanıyor olmasıdır. Birilerinin çocuklarının dahi villaları, gemileri kısa zamanda olurken, diğer tarafta açlık sınırında yaşayan milyonlarca insanımız var. Onun için artık sosyal devlet, özgürlükler, adalet kelimelerini kullanarak konuşan yetkililere, hücrelerim şöyle seslenmek istiyor: Allah aşkına gözümüzün içine baka baka yalan söylemeyin… İnsanımızın yüzde 10-15 aralığındaki kısmının gelir paylaşımı çok yüksek. Diğerleri ise zor geçiniyor. Öyle ya hele de evde bir hasta varsa, sürekli masraf çıkıyorsa bu insanlar nasıl geçinecek?

Geçenlerde yeni tanıştığım bu durumda olan, böbrek sorunu yaşayan ve torba ile yaşamak zorunda olan arkadaş, aldığı malulen emekli maaşının 6- 7 katı sağlık giderine harcama yapıyor ve de okuyan çocukları varsa ki var. Devlet çok az bir masrafını karşılıyor, bu insanımızın durumu beni rahatsız etti. Bu arkadaş ne yapacak, nasıl geçinecek? Çocukları birşey istediğinde ezilmeyecek mi? Hak hukuk adaletten bahseden idarecilerimizin, sosyal devlet olma ve insanlara eşit dağılım ve muamele yapma nutukları, cahil insanları kandırmadan başka birşeye yaramıyor. Zaten balyoz davasından sonra hangi hukuktan söz edebiliriz ki?

Geçmişte de olduğu gibi, şimdi ise katkat fazlalaşarak yandaşlara hizmet etme kültürü bu hükümetle birlikte zirve yaptı maşallah, maşallahta şehit, dul, yetim, hastası olan aileler, maddi durumu bozuk olan ailelerin hali nasıl düzelecek? Bu insanlara yeterli katkı sağlanıyor mu? Yandaş olmak şart mı? Öldüğümüz zaman bu yandaşlıktan zengin olma konumunu Allah kimlere soracak? İktidar olma gücünü elinde bulunduranların, milleti idare ederken paylaşımı adil yapmayanların bir hesabı var elbette. Ancak Allah’ında bir hesabı var, hem de çok adilane!!! Ve hayat çok kısa, göz açıp kaparcasına.

Eyy millet anarşi ile boğuşurken üzerimize doğru gelen, bazısı açıkça, bazısı çaktırmadan olan zam yağmurunu karşılamada tedbiriniz var mı? Allah herkese yardımcı olur inşallah!!!

 

Eskihisar’a Sahip Çıkalım

 

Gebze’nin denize açılan tek kapısı, eşsiz güzelliğiyle insanları büyüleyen, Osman Hamdi müzesi, kalesi, sahili, yeşil alanlarıyla göz ve gönül ziyafeti sunan Eskihisarımız, çok yakında tır parkı haline dönüp Ro-Ro deniz taşımacılığına açılıyor.

Vatandaşlar kendi tapulu yerlerine sit alanı olduğu gerekçesiyle çivi bile çakmasına müsaade edilmeyen Eskihisar, şimdi devlet eliyle tırların mekanı haline gelecek. Eskihisar’ın tır parkı haline gelmemesi için tüm okurlarımı göreve davet ediyorum. Lütfen bu konudaki görüşlerinizi yazılı ve sözlü olarak yetkililere ulaştırın.

Eskihisar belgeselini izlediniz mi?

Eskihisar bizim için çok önemli. Biz yayınlarımızla sürekli Eskihisar’ı gündemde tuttuk. Eskihisar’a vefa borcumuzu çektiğimiz Devri Alem belgeselleri, yazılarımızla ödemeye çalıştık. Eskihisar belgeselimizi izlemek için Gebe Gazetesi TV‘ye tıklayın.

Eskihisar’ın hep kültür ve turizm merkezi olması için mücadele ettik. Ancak bugün Eskihisar büyük tehlike altında. Biz elimizden geldiğince Eskihisar’ın tır parkı ve konteyner limanı olmaması için mücadele ediyoruz. Buradan devletin ilgili ve yetkili makamlarına sesleniyoruz, Eskihisar’da bu girişime müsaade etmemelerini istiyoruz. Biz Eskihisar’ı dünyaya tanıtmak için elimizden geleni yaptık. Eskihisar’ın sanat merkezi, sinema festivallerinin yapıldığı, dünyaca tanınan yer olmasını isterdik. Ama Eskihisar göz göre gidiyor ve buna seyirci kalıyoruz. Eskihisarla ilgili her haberi gazetemizde değerlendirdik. Artık bundan sonra söz sırası siz değerli okurlarımız ve Devri Alem belgesel programları izleyen izleyicilerimizde. Eskihisar’a ister sahip çıkın isterseniz seyirci kalın.

Eskihisar’ın önemi
Sizlere bugün bu köşeden daha önce Eskihisar ile ilgili yazdığımız yazıları paylaşıyoruz ve Eskihisar’ın güzelliklerini bir kez daha anlatmaya çalışacağım.

Eskihisar,  Türk Belgeselciliğin öncülerinden biri olan çizdiği resimlerle Türk resim sanatının dünyaya tanıtan, müzeciliğimizin kurucusu Osman Hamdi Bey’in resimlerini çizdiği evi ve mezarının olduğu yer.

Eskihisar, sadece Gebze ve Kocaeli için değil, Türkiye için çok önemli. Türk resim sanatı ve Türk müzeciliğinin Eskihisar’da yapılacak uluslar arası etkinliklerle tüm dünyaya tanıtabiliriz. Üzülerek söylemek gerekirse bugüne kadar ne Kültür Bakanlığı ve ne de bölgemizdeki kurumlar bu konuda hiçbir etkinlik yapmadı.

Eskihisar sadece Osman Hamdi İle değil binlerce yıllık tarihi kalesi, ünlü Kartacalı Komutan Anibal’in tutsak olduğu yer olarak da biliniyor. Eskihisar’da Anibal’la ilgili çekilecek bir sinema filmi Eskihisar’ı dünya çapında bir marka, kültür merkezi yapabilir.

Buradan Kocaeli Valisi Sayın Ercan Topaca ve Kocaeli Büyükşehir Belediye başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu, Kültür Müdürü ve diğer yetkililere çağrıda bulunmak istiyorum. Eskihisar ile ilgili ulusal ve uluslar arası düzeyde kültürel etkinlikler yapılabilmesi için çalışmalar başlatılmalıdır. Eskihisar’ı dünya çapında tanınacak Kocaeli ve Gebze bölgesini tarih, kültür ve sanat merkezi konumu haline getirilmelidir.

Eskihisar belgesel sinema festivali
Eskihisar’da neden bir belgesel sinema festivali yapılmasın? Yıllardan beri hayalini kurup planını yaptığım, “Eskihisar Belgesel Sinema Filmleri yarışması” düzenlemek için harekete geçmeliyiz. Kültür Bakanlığına bu konuda  proje vermek istiyorum. Öncelikle bu projeye Kültür Bakanlığı sahip çıkmalıdır. Adana’da Altın Koza Film yarışması Antalya’da Altın Portakal Film yarışması, Bursa ve Safranbolu Belgesel Film yarışmaları bizler gibi birkaç gazetecinin öncülüğünde başlamıştı.

Ben inanıyorum ki başlatacağımız bu çalışma çok büyük destek görecek. Eskihisar Belgesel Sinema Filemler yarışması gelecekte uluslar arası boyutta ün kazanacak ve dünya çapında belgesel sinema filmleri bu yarışmaya katılacaktır.

 

 

Türk Dünyasını Aydınlatan Meşaleler

NUMAN ÇELEBİ CİHAN
Kırım Türklerinin önderlerinden Numan Çelebi Cihan, 23 Şubat 1918 tarihinde, 33 yaşında iken Kırım’ı işgal eden Komünist Ruslar tarafından şehit edildi. Doğumu;  Esaret altındaki Kırım’ın kuzeyinde bulunan Sonak Köyü,  1885.
Yirmi bir yaşına kadar yüreğinde ve gönlünde yaşattığı Kırım sevgisini ve Kırım’a hizmet aşkını 1906 yılında hayata geçirmiştir. Kendisi gibi İstanbul’da öğrenim gören Cafer Seydahmet (Kırımer), Abdülhakim Hilmi, Abdurrahim Sukûtî gibi arkadaşlarıyla önce,  Kırım Talebe Cemiyeti’ni kurdu.   Sonra da bu cemiyet içerisindeki çalışmalar sebebiyle yöneldiği hürriyetçilik akımlarının tesiriyle gönlünde ve fikriyatında oluşup gelişen düşüncelerle  Kırım’ın  bağımsızlığına kavuşturulması Emel’ini gerçekleştirebilmek maksadıyla  Cafer  Seydahmet başta olmak üzere yakın ideal arkadaşlarıyla  birlikte Vatan  cemiyetini kurdu.
Bundan sonraki hayatı şehid edilmesine kadar Kırım’ın bağımsızlığı için çalışmakla geçti. 1917 yılında patlak veren Bolşevik ihtilalinin oluşturduğu karmaşadan yararlanarak ileri bir adım attı. 25 Mart 1917’de Akmescit’te,  Kırım’ın her tarafından gelen bin beş yüz civarında delegenin katılmasıyla bir kongre topladı. Kongre;1- 50 kişiden oluşan Kırım Müslümanları Merkez İcra Komitesi kurulmasını,  2- Müslüman vakıfların bir müdürlüğe bağlanmasını,  3- Kırım’da muhtar bir idarenin kurulması için Kurultay’ın toplanmasını,  4- Kurultay’a milletvekilleri  seçilmesini, 6-Numan Çelebi Cihan’ın Kırım  Müslümanları Merkez İcra Komitesi Başkanlığı’na getirilmesini ve Kırım  Baş Müftüsü  olarak görev yapmasını,  7- Kırım Vakıflar Müdürlüğü’ne Cafer Seydahmet’in getirilmesini…  kararlaştırdı.  Bu karar uyarınca Çelebi Cihan Kırım’a dönerek, verilen görevleri ifaya başladı.  17 Kasım 1917 tarihinde seçimleri yaptırarak 26 Kasım 1917’de Bahçesaray’daki meşhur Hansaray’ında Kırım Türklerinin Millî Kurultay’ını topladı.  Kurultay;  Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet, Cafer Ablay ve Hasan Sabri Ayvaz’dan oluşan bir komisyona Kırım Cumhuriyeti’nin anayasasını hazırlama görevini verdi. Hazırlanan Anayasanın, Kurultay tarafından kabulünden sonra Çelebi Cihan ilk Kırım Türk Millî Hükümetinin Başvekilliğine seçildi. Kendisiyle beraber yıllardır Kırım bağımsızlık dâvâsında çalışan arkadaşları, Cafer Seydahmet, Ahmet Şükrü, Ahmet Özenbaşlı ve Seyid Celil Hattat da hükümet üyeliğine seçildiler.
Kırım Türklerinin bu unutulmaz yolbaşçısı, ne yazık ki Kırım’ın 1918 yılı Ocak ayı içerisinde Bolşevikler tarafından işgal edilmesinden hemen sonra,  Sivastopol hapishanesine konuldu. 23 Şubat 1918 günü de kurşunlanmak suretiyle şehit edilmiş ve aziz naaşı Karadeniz’e atılmıştır.
Numan Çelebi Cihan aynı zamanda şairdir. Şiirleri,  Kırım Türk Edebiyatında önemli bir yer tutar. Şehit edilmesinden sonra onun And Etkenmen  şiiri bestelenerek Kırım Türkleri arasında millî marş olarak  kabul edilmiş ve söylenmiştir.
ANT ETKENMEN
(Kırım Türkçesi ile)
Ant etkenmen milletimnin yarasını sarmağa 
Nasıl olsun eki qardaş birbirini körmesin? 
Onlar içün ökünmesem, muğaymasam, yaşasam 
Közlerimden aqqan yaşlar derya-deniz qan bolsun.

Ant etkenmen şu qaranğı yurtqa şavle sepmege, 
Nasıl bolsun bu zavallı qardaşlarım inlesin? 
Bunu körüp buvsanmasam muğaymasam, yanmasam 
Yüreğimde qara qanlar qaynamasın, qurusun.

Ant etkenmen, söz bergenmen millet içün ölmeğe 
Bilip, körüp, milletimnin köz yaşını silmeğe. 
Bilmey körmey, bin yaşasam, qurultaylı han bolsam, 
Kene bir kun mezarcılar kelir meni kömmege.
ANT İÇMİŞİM
(Türkiye Türkçesi)

Ant içmişim milletimin yarasını sarmaya,
Nasıl olsun iki kardeş birbirini görmesin?
Onlar için üzülmezsem, kaygılanmazsam, yanmazsam,
Gözlerimden akan yaşlar derya deniz kan olsun.

Ant içmişim şu karanlık yurda ışık saçmaya,
Nasıl olsun bu zavallı kardeşlerim inlesin?
Bunu görüp bunalmazsam, kaygılanmazsam, yanmazsam,
Yüreğimde kızıl kanlar kaynamasın, kurusun.

Ant içmişim, söz vermişim millet için ölmeye, 
Bilip, görüp milletimin gözyaşını silmeye. 
Bilmeden, görmeden bin yaşasam, Kurultaylı Han olsam, 
Yine bir gün mezarcılar gelir beni gömmeye
TÜRK TARİHİNDE YILDIZLARIN PARLADIĞI ANLAR
Türklerin tarih boyunca büyük devletler kurdukları, büyük roller oynadıkları, dünyanın en kalın tarih kitabına sahip oldukları bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde Türk kültürü de geniş, çaplı, büyük, yaygın bir kültürdür. Derin, geniş ve büyük Türk tarih, kültür ve edebiyatında millî duygu ve düşüncelerin parıldadığı anlara sık sık tesadüf etmek mümkündür. Aşağıda bunların bazılarını örnekleyeceğiz.
1- Göktürk yazıtlarında millî duygu ve düşünceler
Türk dilinin ve tarihinin ilk yazılı örnekleri olan Göktürk yazıtları 8. asrın ilk yarısında dikilmiştir. Bunların en mühimleri Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan kitâbeleridir. Kitabelerde baskın bir millî hisle karşılaşıyoruz. Bilge Kağan Türk milletinin içinde bulunduğu sıkıntıları, yaşadığı dar boğazları anlatır ve çârelerini gösterir.
735 yılında dikilen Bilge Kağan yazıtının kuzey yüzü, 4-8’inci satırlardan şu cümleleri okuyoruz: ‘Çin halkının sözleri tatlı, ipekli kumaşları da yumuşak imiş. Tatlı sözlerle, yumuşak ipekli kumaşlarla kandırıp uzaklarda yaşayan halktan öylece kendilerine yaklaşırlar imiş. Bu halklar yaklaşıp yerleştikten sonra da Çinliler kötü niyetlerini o zaman düşünürler imiş. İyi ve akıllı kişileri, iyi ve cesur kişileri ilerletmezler imiş. Öte yandan bir kişi yanılıp suç işlese onun soyuna sopuna ve hısım akrabasına kadar herkesi öldürmezler imiş. Çinlilerin tatlı sözlerine ve yumuşak ipekli kumaşlarına aldanıp ey Türk halkı, çok sayıda öldün! Ey Türk halkı, sen mutlak öleceksin! Güneyde Çugay dağlarına ve Tögültün ovasına yerleşeyim dersen, Türk halkı, mutlak öleceksin! Orada kötü niyetli kimseler şöyle akıl verirler imiş: ‘Çinliler bir halk onlara uzak ise kötü hediyeler verir, yakın ise iyi hediyeler verir.’ deyip öyle akıl verirler imiş. Akılsız, câhil kişiler, bu sözleri duyup, Çine yakın gidip çok sayıda öldünüz. O yere doğru gidersen, ey Türk halkı, öleceksin! Ötüken ülkesinde oturup buradan kervanlar gönderirsen, hiç bir derdin olmaz. Ötüken dağlarında oturursan sonsuza kadar devlet sâhibi olup hükmedersin. Ey Türk halkı! Sen tok gözlü ve aksisin: Acıkırsan doyacağını düşünmezsin, bir de doyarsan tekrar acıkacağını düşünmezsin. Öyle olduğun için seni besleyip doyurmuş olan hakanlarının sözlerini dinlemeden, rızâlarını almadan her yere gittin Oralarda hep mahvoldun ve tükendin. Oralarda nasılsa sağ kalmış olanlarınız da her yönde bitkin ve mecalsiz bir halde yürüyor idiniz. Tanrı lütufkâr olduğu için, kendimin de talihim olduğu için hakan olarak tahta oturdum. Tahta oturup yoksul ve fakir halkı hep derleyip topladım. Fakir halkı zengin yaptım, az halkı çok yaptım. Acaba bu sözlerimde yalan var mı? Ey Türk beyleri ve halkı, bunu işitin! Türk halkının dirilip nasıl devlet sâhibi olacağını buraya hakkettim. Yanılıp nasıl öleceğini de buraya hakkettim. Söyleyecek her ne sözüm var ise bu ebedî taşa hakkettim. Ona bakarak bu sözleri öğrenin. Ey şimdiki Türk halkı ve beyleri, bu devirde bana tâbi olan beyler, sizler mi yanılacak, hatâ edeceksiniz?
2- Yusuf Has Hacib
Klasik Türk edebiyatının kurucusu olan Yusuf Has Hacib, 1069’da yazdığı 6.645 beyitlik Kutadgu Bilig mesnevisini Türkçe olarak kaleme almış, Türkçemiz hakkında şu güzel sözleri sarfetmiştir:
‘Bu Türkçe sözü yabanî geyik gibi gördüm; onu yavaşça tuttum, aldatarak kendime yaklaştırdım.
Okşadım, ısındırdım, çabucak bana gönül verdi. Yine de ara sıra ürküyor, korkuyor.
Ele geçirdiğim gibi sözü takip ettim; onun miski güzel kokular saçmaya başladı.
Sözü doğru söyledim, o sert ve acı oldu; doğru söze tahammül eden, akıllı insandır.
Yusuf Has Hacib Türkler hakkında şöyle der: ‘Eğer dikkat edersen görürsün ki, dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ve ikbâli ayan beyan olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sâhip idi; bilgili, anlayışlı ve halkın seçkini idi.
Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten âlemde ferasetli (anlayışlı, kavrayışlı) insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Efrasiyab derler; bu Efrasiyab akınlar salıp, ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lazımdır.
3- Kaşgalı Mahmud
Kaşgarlı Mahmud 11. asırda yaşamış büyük Türk sözlükçüsü ve ansiklopedi yazarıdır. Türk halkları arasında dolaşmış, 9.000’e yakın kelimeyi barındıran ünlü Divanü Lügati’t-Türk isimli eserini yazmıştır. Anlamı ‘Türk sözlerinin divanı (kitabı )’dır. Eserini 1072-1074 arasında kaleme almış, maksadını Araplara Türkçe öğretmek olarak açıklamış ve onu halifeye sunmuştur.
Eser 1915’te Ali Emiri tarafından bulunmuş, Kilisli Muallim Rıfat Bilge, tarafından düzenlenerek devrin sadrazamı Talat Paşa (1874-1921)’nın himmetiyle üç cilt halinde basılmıştır.
Dîvan (kısaca böyle adlandırılır) Besim Atalay tarafından Arapçadan Türkçeye çevrilmiş, üç cilt halinde 1939-1941 yılları arasında yayınlanmıştır. Dördüncü cildi olan Dizin 1943’te çıkmıştır. Eserin 1942’de ve daha sonra tıpkıbasımları da yapılmıştır.
Kâşgarlı Mahmut şöyle der:  ‘Talih güneşinin Türklerin burcunda doğduğunu ve Cenab-ı Hakk’ın Türk hakanlığını göğün felekleri arasına yerleştirdiğini, onlara Türk dediğini ve egemenlik verdiğini, onları tüm beşeriyete memur ettiğini, doğruluğa yönelttiğini, onlara katılanlan ve onlar adına çabalayanları güçlendirdiğini, böylece istedikleri her şeyi elde ettiklerini ve çapulcuların rezilliğinden kurtulduklarını idrak ettim.  Anladım ki akıl sâhibi her insan onlara katılmalıdır. Aksi halde onların ok yağmuruna mâruz kalır.
RUSYA’NIN KUZEYİNDE YAŞAYAN TÜRK HALKI: DALGANLAR
Dalganların geleneğe dayalı geçim kaynağı geyikçilik, vahşi Sibirya geyiği avcılığı, kürk hayvanları avcılığı ve balıkçılıktır. Günümüzde evcil geyik yetiştiriciliği hâlâ en geçerli meslektir.  Dalganlar eski zamanlarda Rus tipi izbalarda yaşarlardı, tundrada ise taşınabilir çum kullanırlardı. Çum, geyik kızakları üzerine kurulu, geyik derisi ile örtülmüş karkas bir yapıdır. Modern dalganlar daha çok ahşaptan iki katlı evlerde veya köylerde dört odalı evlerde yaşarlar.
Kadın ve erkek kıyafetleri çetin iklim şartlarına uygun olarak yapılmışlardır. Üste boncuk işlemeli çuhadan kaftan giyilir. Dalganlar kışın geyik kürkünden uzun parkalar giyerler. Kadın ve erkeklerin giydikleri şapkalar şeklen kapora benzer. Yazlık şapkalar ise çuhadan yapılır boncukla süslenirdi. Kışlık şapkaların süslemesi ise tilki kürkünden olurdu.
Millî mutfağın esasını geyik eti oluşturur. Geyik eti pişmemiş, dondurulmuş veya haşlanmış şekilde tüketilir. Balık da yine aynı şekilde çiğ, dondurulmuş veya haşlanmış olarak yenir. Her yerde yukola denilen kurutulmuş balık hazırlanır. En sevilen yemek, ateşte tütsülenmiş genç geyik boynuzudur. Et suyu bulyon da çok sevilen yemekler arasındadır.
Dalganlarda sözlü folklor çok gelişmiştir ve hâlâ muhafaza edilmektedir. Bu sözlü folklorda Yakut ve Rus hikâyelerinden öğelerin birbirine eklendiğini görürüz. Halk dansları genelde toplu danslar şeklindedir. Bunlardan en ünlüsü heyro adını taşır.
Çok çeşitliliği ile kendini belli eden dalgan şarklıları ayrı bir ilgiyi hak ederler. Bunlar arasında teması sevda, övgü, iğneli-şakalar olan şarkılar bulunur. Bu şarkıları genelde kızlar meydana getirir ve seslendirirler. Şarkıların içeriği bazen çok serbest olur, ancak bu normal karşılanır ve kimse şikêyet etmez. Bunun dışında şarkıların dili şiir gibidir, samimi ve gönülden gelişleri ile de dikkat çekicidirler. 
Klasik sanatları arasında boncuk bezeme, boncuklu dikim, geyik ve mamut kemiklerine oymayı sayabiliriz. Burada kullanılan motifler çok değişik olabilir. Mesela el dikimi bir parça aynı zamanda kabilenin hayatı, bir hikâye ya da bir şarkıyı anlatabilir.
Dalganların dünya görüşünde animizm, doğa güçlerinin tanrılaştırılması, şamanizm gibi bir çok inanış şeklinin izleri muhafaza edilmiştir.
Dalganların çok engin bir kültürü vardır. Hiçbir kuzey halkı Dalganların kültürü kadar zengin değildir. 
TÜRKLERİN İLİM VE SANATA KATKILARI
İslâm’da bilginin kendisi bir değerdir. Bilenler, Allah ve insanlar katında daha erdemlidir. Bir Müslüman, yaşı kaç olursa olsun, bilgi üretmekten geri kalmamalıdır. Allah, vahiy inmeye başladığı ilk günden itibaren, insanları ilme, bilmeye, öğrenmeye, varlıklar üzerinde düşünmeye ve düşüncelerini sağlam delillere dayalı olarak ortaya koyup tartışmaya çağırmıştır. Bu tür âyetlerin sayısının 700’den fazla olduğu görülmektedir. Kur’an, delile veya sağlam bilgiye dayanmayan, herhangi bir aklî veya vahyî temeli bulunmayan söz, fikir ve davranışları geçersiz ve gerçek dışı görür. Pek çok âyette özellikle bilen, düşünen, ibret alan toplumlar övülür. İslâm araştırma, inceleme ve düşünmeye ibâdet olarak bakar. Hz. Peygamber de buna uygun olarak ilmi, ilim öğrenmeyi ve öğretmeyi, bilgi aramak için seyahat etmeyi, ilim adamını, ilim öğrenmek isteyen öğrencileri ve bu yolda çekilen sıkıntıları öven, her yaştaki insanı ilme teşvik eden sözler söylemiştir.
İnsanlığın ilmî birikiminin bugüne taşınmasında ve yeni bilgilerin üretilmesinde Türkler de önemli görevler üstlendiler.  Müslüman olmadan önce, demircilik, ziraat, hayvancılık, tıp ve el sanatları gibi alanlarda dikkate değer birikim sağlamışlardı. İslâm’ı kabul ederek yeni bir dünya görüşü kazandılar ve bu sâyede, bilim ve teknolojide önemli bir atılım gerçekleştirdiler. Müslüman olduklarında zengin bir ilim mirası ile karşılaşan Türkler, gelişmiş eğitim kurumlarıyla bunları başarılı bir şekilde özümsediler ve kısa sürede çeşitli alanlarda diğer milletlerle yarışabilecek düzeye geldiler. Karahanlılar ve Gazneliler dönemlerinde, İslâm bilimlerinin ve İslâm medeniyetinin inşasında büyük yararlılıklar gösterdiler. Karahanlılar tarafından temelleri atılıp, Selçuklular tarafından geliştirilen, medreselerde dinî ilimler yanında filoloji, mantık, matematik, astronomi, tıp ve felsefe okutuldu. Dinî, ilmî, felsefî ve kültürel içerikli yazılı eserler de bu tarihlerden itibâren verilmeye başlandı. Türklerin büyük topluluklar hâlinde yaşadığı Semerkant, Buhara, Fergana, Hârizm, Nesef ve Cürcân gibi şehirler kısa süre sonra İslâm bilim merkezleri arasında saygın bir yer edindi. Çünkü İslâm’la birlikte Türkler, kalemi de kılıç gibi önemli bir güç olarak kullanmaya başlamışlardı. Yûsuf Has Hâcib’in eserinde, Türklerdeki bu ilmî zihniyetin hangi seviyeye ulaştığını gösteren pek çok bölüm vardır. Yusuf Has Hâcip der ki: ‘Memleketler kılıç ile alınır. Kalem ile hükmedilmesi sâyesinde elde tutulabilir.’ 
Bu anlayışın sonucu olarak Selçuklu Devleti, âlim ve talebelerin bütün ihtiyaçlarını vakıflar yoluyla parasız karşılamış, eğitim ve öğretimleri için teşkilâtlı medreseler yaptırmıştır. İlk defa Selçuklu Sultanı Alparslan zamanında inşa edilen ve süratle bütün İslâm ülkelerine yayılan Nizâmiyye Medreseleri böyle bir çabanın ürünüdür. Gerçekten de Selçuklularla birlikte Anadolu dâhil İslâm dünyasının her tarafı camiler, medreseler, kütüphâneler, tıp okulları, hastaneler, rasathâneler, hanlar, hamamlar, imarethâneler, zaviyeler ve kervansaraylarla dolmuştur. Selçuklular’ın ilme ve ilim adamlarına yönelik bu ilgisi ve cömertliği, Timurlular döneminde artarak devam etti. Nitekim batılı araştırmacılar, ‘Bilgin hükümdarlar devleti’ dedikleri Timurlular devrini, Türk medeniyeti ve ilim tarihinin rönesansı olarak görürler. Astronom, hafız ve şair Uluğ Bey; sanat, edebiyat ve ilim adamı Hüseyin Baykara ve Bâbür Şah bilgin Timurlu sultanlarının önde gelenlerindendi.
İslâm dünyası tefekkür ve uygarlık tarihinde her biri Türk olan Fârâbî, Bîrûnî ve İbn Sînâ gibi bilginler sâyesinde şerefli bir yer elde etmiştir. 
Karahanlılar ve Selçuklular döneminde İslâm medeniyetinin altın çağını yaşamış olmasında, büyük ölçüde ilmî kurumların oluşup gelişmesinde ve ilmî çalışmaların teşvik edilmesinde Türklerin payı büyüktür. Türkler bu medeniyete sonradan katılmamış ilk kurucuları arasında yer almıştır. Bir milletin tarihinin yüceliği, yetiştirdiği ilim adamlarıyla ölçülebilir. Türk milletinin tarihinin yüceliği de, yetiştirdiği devlet adamı, asker, sanatkâr, ilim adamı ve düşünürlerle ölçülmelidir. Meselâ Hârizmîler, Ferganîler, Fârâbîler, İbn Sînâlar, Bîrûnîler, Alp Er Tongalar, Alparslanlar, Yûsuf Has Hâcibler, Kâşgarlı Mahmudlar, Melikşahlar, Yûnus Emreler, Fâtihler, Uluğ Beyler, Barbaroslar, Fuzûlîler, Kanunîler, Mimar Sinanlar, Kâtib Çelebiler Türk tarihini süsleyen örnek şahsiyetlerdir.
İslâm dünyasında sadece bilim ve eğitim öğretim kurumlarının gelişmesinde değil, hayır kurumlarının, hastahâne, kütüphâne ve rasathânelerin doğup gelişmesinde de Türklerin önemli katkılarda bulunduğu görülmektedir En eski kütüphane kurucuları ve kitapseverler arasında Türklerin şerefli bir yeri vardır. 9. asır gibi erken bir dönemde yaşayan Feth b. Hâkan ve damadı Ahmed b. Tolun ile 10. asrın ilk yarısında yaşayan Ebû Bekir es-Sûlî kütüphanecilikteki örnekler arasındadırlar. Çok zengin bir kütüphaneye sâhip olan Ebû Bekir es-Sulî, kütüphanesini bilim adamlarına ve ihtiyaç sahiplerine açık tutar ve onlara büyük kolaylıklar gösterirdi. 
Müslüman Türkler, gazavat ruhunun güçlendirilmesine ve ilmin yayılmasına büyük önem verdiler. Gazayı ve ilim öğrenmeyi ibâdet olarak algıladılar. Öyle ki, bu ikisi, kılıç ve kalemle sembolize edildi. Bu amaçla seyf ve kalem, ‘seyfiye’ ve ‘ilmiye’ adını taşıyan risaleler yazıldı. Gazâ ve ilim, ribatlarda ve sınırlarda oluşturulan ordugâh şehirlerde birlikte öğretildi. Âlimler hem gazi hem müderris, kadı ve fakih idiler. İlim, kadın erkek herkese farz, cehalet ise haram kabul edildi. Câhil kalmak, büyük günah işlemek olarak görüldü. Gaziye Aişeler ve Müftiye Fâtımalar, böyle ilmî bir zihniyetin sâyesinde yetişti. Genel seferberlik durumunda savaşa katılmak ve cehâletini yenmek için ilim yolculuğuna çıkmakta, kadına büyük bir özgürlük tanıdılar. Kadın, kocasından izin almak mecburiyetinde olmaksızın bu ikisine katılmayı dinî bir görev bildi. İlim öğrenme hakkı, kocalık hakkına tercih edildi. Ancak bu zihniyet her zaman korunamadı.
Türkler, İslâm’la şereflendikten sonra, İslâm medeniyetine mensubiyet bilinciyle ilmî incelemelere önemli bir yer vermiş ve hemen hemen bilimin bütün alanlarında söz sâhibi bilginler yetiştirmiş bir millettir. Osmanlılar döneminde İznik şehrine ‘âlimler yuvası’ unvanının verilmesi bunun bir neticesidir. Selçuklu medreselerinde olduğu gibi, Osmanlı medreselerinde de kelâm, mantık, fıkıh okutulmuştur. Fâtih’ten itibâren Osmanlı Türklerinde tabii bilimlerin değilse de felsefî ve ilmî düşüncenin önemli bir gelişme kaydettiği görülmektedir.
Astronomi ve coğrafya kitapları şunu göstermektedir ki, Türkler Anadolu’ya girerken beraberlerinde çok yüksek düzeyde bir astronomi ve coğrafya bilgisi getirmişlerdir.  Türk âlimlerin tarih ve coğrafya ilmi ile diğer alanlarındaki başarısının arkasında, İslâm’ın öne çıkardığı ‘İlim yapmayı büyük cihat olarak görmek’ şeklindeki ilmî zihniyet vardır.

(Prof. Dr. SÖNMEZ KUTLU: Türkler ve İslam Tasavvuru. İSAM Yayınları. İstanbul, 2011)

Çelişkiler ve Olumsuzluklar

 

Bugünlerde herkes Türkiye nereye gidiyor ve nereye götürülüyor sorularının cevaplarını aramaktadır. Türkiye’de olup bitenler sadece iç dinamiklerle ortaya çıkmamakta; dış yönlendirmelerle dışarının uygun bulduğu bir Türkiye şekillendirilmektedir.

Ciddi bir ülkenin devletine ortak aramak için ortaya düşmesi, kendini inkâr etmek için fırsat kollaması ve bunu yeni anayasa yoluyla gerçekleştirmeye çalışması, milli kimliğini yok farz etmesi ve benzeri örneklerle işleyen düşündürücü bir süreç sosyal gelişme midir; yoksa gerileme midir? Bir milleti millet olmaktan kalabalık ve sürü olmaya yöneltmek, farklılıklar üzerinden ırkçılık yapmak, farklılıkları kutsallaştırmak, Türk Milletine mensubiyet şuurunu zayıflatmak, vatandaşlık duygusunu köreltmek, etnik ırkçılığa saplanmak, milli birlik ve bütünlüğü dinamitlemek, milli devleti “Çarşamba pazarı”na çevirmek herhalde sosyal gelişme değildir.

Türkiye’de açık veya gizli bir süreç işletiliyor. Bu süreç sonunda Türkiye nasıl bir Türkiye olur sorusu cevap bekliyor. Açılım açılım dendi; iş skeç konusuna ve komediye döndü. Habur’da ülkeye giriş yapan teröristlerin karşılanması ve yargılanması, 2008 sonrası Oslo’nun -havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez- terörle müzakere merkezi seçilmesi üzerinde çok düşünülmelidir. Oslo müzakerelerini reddeden Sayın Başbakan aksini iddia edenleri şerefsizlikle itham etmiş, MİT müşteşarını koruma altına almıştı. Bugünlerde ise; İmralı’daki katille görüşülebileceğini söylüyor. Bir süre önce Sayın Bülent Arınç teröristbaşının görüşlerinden de faydalanabiliriz demişti. Bunları söyleyen ve yapanlar şehit cenazelerinde birinci safta yer alıyor ve şehit evlerine ziyarette kusur etmiyorlar. Çelişki içinde çelişki sürüp gidiyor.

Ülkenin genel sorunları bazı alanlarda olup bitenleri tartışılamaz ve görüşülemez hale sokuyor. Bunların başında üniversitelerdeki olup bitenler gelmektedir. Üniversiteler bilhassa son yıllarda kaliteli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yetiştirmekten çok; her türlü milli endişeden yoksun, dünya vatandaşları yetiştirmeye dönük bir fabrika halini almıştır. Ülke yararına ileride hizmet verebilecek ve dünyadaki gelişmeleri de takip edebilecek bir insan gücü kaynağı kaybıyla karşı karşıyayız.

Bir taraftan teknolojinin sağladığı imkânları kullanabilen, internet yoluyla kaynaklara ulaşabilen bir gençlik kesimi var. Ancak, diğer taraftan, sadece bugünü yaşayan, her şeyi maddiyatla ölçen sadece maddi tatmini en çoklaştırmak isteyen milli sorumluluktan kaçan, neden ve niçin eğitim ve öğretim gördüğünün farkına varamayan yine bir gençlik kesimimiz var. İdealizm yerini basit bir faydacılığa terk etmiş görünüyor. Gençliğe hedef ve ideal aşılayacak programlar ve ders konuları kuşa çevrilerek yağsız tuzsuz bir yemek gibi dersler gencin önüne sürülüyor. Kalite düşüyor, kitaplar okunmaz hale geliyor, konu sadece derslerden geçme ve kalma şekline bürünüyor.

Diğer taraftan, ülkelerin gizli işgalinde yabancı dille eğitim ve öğretim bir araç olarak kullanılıyor. Yabancı dil bir araç olmaktan çıkıp amaç haline dönüşüyor. Şimdi ise Güneydoğu’da bir üniversitenin tıp fakültesinde Kürtçe öğretim yapılması düşünülüyor. Yükseköğretim yabancılaşma ile bir taraftan küresel rüzgârların etkisiyle milli olmaktan çıkıyor; diğer taraftan etnikliği yücelten, milli birlik ve bütünlüğü zedeleyen, toplumu ufalayıcı bir anlayışa terk ediliyor.

Bir taraftan geleneksel İslam ile çatışan, diğer taraftan, Türklüğü ve milliyeti reddeden etnik taassubu öne çıkaran toplantı ve çalışmaların ağırlık kazandığı görülüyor. Güneydoğu’da bir üniversitemizde bir süre önce cihat fetvalarının tartıştırıldığı görüldü. Emperyal güce teslim olmayı marifet olarak gösteren ve aksi bir durumda “İslami terör “ün ortaya çıkacağının ima edildiği bir toplantı yapılmıştı. Mardin Artuklu Üniversitesi’nin bu garip faaliyeti, Bingöl Üniversitesi, Hakkari Üniversitesi ve bazı özel ve sözde vakıf üniversiteleri tarafından sürdürülüyor. Bilimsel gerekçeli olması gereken toplantı ve araştırmalar siyasi amaçla kullanılıyor.

Üniversite kanunlarında milli kimliği, milliyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş amaçlarını dışlayan değişiklikler yapılmıştır. 1750 ve 2547 sayılı Üniversiteler Yasalarını karşılaştırırsak bu farkı görebiliriz. Böyle olumsuzluklar karşısında “lider ve güçlü Türkiye’den bazı siyasetçilerin bahsetmesi, kendilerine %50 civarında oy veren vatandaşla dalga geçmektir.

Acaba vatandaş bunun farkına varabiliyor mu? İşte asıl düşülmesi gereken konu budur.

 

 

Din-Dünya Ayrı mı?

0

 

İslâm dîni hakkında; araştırmadan, ulu orta fikir yürütenlerin yanıldığı bir husûs var: “Dîn; Âhiret işidir!” “Dîn-Dünyâ ayrıdır!” Oysa Dîn, özellikle Dünyâ işlerimizi tanzîm içindir. Çünkü hem ferdî / bireysel yaşayışımızı yönlendirmekte, hem de içtimaî / sosyal hayâtımıza çeki düzen vermektedir.

Meselâ ibadet için yaptığımız hazırlık, yâni  abdest almak; bedenimizin en işlek uzuv ve organlarının temizlenmesini, daha çok işlerlik kazanmasını sağlamakta. Zekat için ayrılan para; fakir fukaranın geçim düzeyinin düzelmesine yardımcı olmakta. Muhtaçların varlık sahiplerine sevgi-saygı duymalarına; zenginlerin ise fakirlere karşı merhamet etmelerine yol açmakta. Böylece yurtta, iç barışın doğmasına sebep olmaktadır.

Aslında İslâm’ın bütün emirlerinde, ayrıca ve öncelikle dünyevî bir maslahat / maksat ve gaye hep gözetilmiştir. Bu husûsta İslâmiyetin tamâmı sayısız örneklerle doludur.

Hz. Peygamber’in:  “Ben güzel ahlâkı tamâmlamak için gönderildim.”  Meâl ve anlamındaki sözü; dünyâmızı tanzîm eden / düzenleyen prensip ve düstûrlardan başka bir şey değil.

Elbette Dîn’in; bizlerden tatbîk etmemizi / yapmamızı, hayâta geçirmemizi isteyen hayât-bahş tavsiye, nasîhat ve öğütlerinin; Âhiret yâni Öteki Dünyâ’da, bizlere kazandıracağı sayısız faydalar var.

Fakat yapmamız istenen bütün bu prensipler; evvelemirde / ilk önce meyvesini dünyâmızda vermekte. Huzûrlu ve aydın bir hayât yaşamamızı te’mîn etmekte. Bunu yaparken, ölüm ötesi hayâtı ve ne olacağımız şeklinde en büyük mes’ele ve sorunumuzu  hâllettiği için, büyük bir iç huzûru duymamızı da sağlamaktadır.

Zaten Kur’ân-ı Kerîm’in bütün emir ve yasakları; verdiğimiz örnekler gibi, öncelikle dünyevî menfaat ve yararlar sağlayıcı vasıf ve niteliktedir.

Nitekim İslâm’ın: “Yalan söyleme.” “Hırsızlık yapma.” “Zina etme.” “Hak yeme.” “Yardım et.” “Kendin için istediğini başkaları için de iste.” “Komşun açken, tok yatma.” “Oku.” “Düşün.” “İnsanlara faydalı ol.” “İki günün eşit olmasın.” vb. gibi binlerce emir, nehiy ve yasaklamalarının hepsi; Dünya’da yapmamız gereken işlerden değil mi?

Hattızâtında Dîn; Dünya’da olan bizlere, Dünyamızı tanzîm için gönderilmiştir. Dînin bütün emir ve yasakları; Âhiret’te değil, Dünya’da tatbîki istenen şeylerdir. Sınav kağıdı, sınav salonunda doldurulmak içindir. Sınavdan çıktıktan sonraki hatırlayış ve bilişlerin kıymeti harbiyesi yoktur. Hüküm ise kağıda göre verilecektir. Sonraki ayılış artık faydasızdır.

Aynen bunun gibi, Dünya ekme, Âhiret biçme yeridir. Demek ki Dîn, her şeyden evvel Dünya içindir. Âhiret’e bakan yönü olması, netîce itibariyledir.

Kaldı ki, Dîn-Dünya ayrıdır(!) fikri Batı’dan kaynaklanmaktadır. Gerçekten Batı, Dînden / Hristiyanlıktan uzaklaştığı nispette, bilhassa ilim ve fende büyük ilerlemeler kaydetmiş ve bugünkü teknikte göz kamaştırıcı duruma ulaşmıştır.

Şüphesiz, Batı İnsanı’nın bu ilmî ve teknik gelişmesi karşısında, insan olmamız hasebiyle bizler de iftihar ediyor, sevinç ve kıvanç duyuyoruz.

İşte, Batı’nın Dînden uzaklaşması nispetinde bilim ve fende yükselişi; bir kısım etkili ve yetkili Aydınımızı, Batı’yı bu husûsta örnek alacak bir konuma getirmiştir.

Madem ki, Batı, Dîn’e cephe almakla ilerledi; biz de İslâm’a sırt çevirmekle ancak kalkınabiliriz diye düşünmeye ve bunu tatbîke başladılar! “Dünya için Dîn’i rüşvet verdiler! Dünya’yı da kurtaramadılar!” Çünkü yaptıkları kıyas; zâhiren / görünüşte doğru, bâtınen / keyfiyetçe yanlıştı.

370

Evet, Batı Dîn’e karşı çıkmakta haklıydı: Zira asliyetinden uzaklaştırılmış Hristiyanlık; ilim ve fenne hayât hakkı tanımıyordu. Galile’nin: “Dünya dönüyor.” (Ki bunu Müslümanlar asırlar öncesinden biliyordu.) Dediği için başına neler geldiği hepimizce malûm. Bu bakımdan Batı “Sözde Dîn”den uzaklaşmakta haklıydı ve uzaklaştığı nispette de kalkındığı bir gerçek.

Halbuki İslâmiyet, cehâlete tahammülü olmayan bir Dîn. İki günü eşit olanı bile ziyanda görüyor. Bırakın ilerlememeyi, yerinde saymayı bile doğru bulmuyor. Kur’an-ı Kerim “İkra / Oku.” diyor. İslâm beşikten mezara kadar ilim peşinde koşmayı öğütlüyor. Âlimlerin mürekkebini Şehitlerin kanlarına eş tutuyor. Kadın-Erkek herkese ilmi farz / mutlaka tutulması gereken Allah’ın emri olarak sunuyor.

Nitekim İlimler Târihi; her türlü bilimin arayış, buluş ve îcadında; ilklerin hep Müslüman Âlimler olduğunu ortaya koymuştur. (Bu husûsta Sigrid Hunke’nin “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi” adlı eserine ve hatırladığım kadarıyla Ahmet Gürkan’ın “Garbı  Medenîleştiren İslâm Medeniyeti” isimli kitâbına bakılabilir.)

Demek ki, Müslümanların geri kalışları İslâmdan ötürü değil. Maalesef kendilerinden kaynaklanıyor. İslamî emir ve yasaklarda  -farkında olmadan-  gösterdikleri ihmâl, tembellik ve gevşeklikten ileri geliyor.

Münevver ve Aydınlarımızın kıyası yanlış! Hristiyanlıkla İslâmiyetin keyfiyet ve içyüzleri tamâmen tezât teşkîl ediyor. Tahrîf olmuş / bozulmuş Hristiyanlık; ne kadar kendisinden uzaklaşmayı gerekli kılıyorsa, İslâmiyet ise o kadar kendisine sımsıkı yapışmayı  lüzumlu görüyor. Hristiyanlıkla İslâmiyet arasında tam bir ters orantı var.

İşte zamanla İslâm’ın kışrı / kabuğu kalmış olduğundan ve ne yazık ki, lübbü / özü, içeriği unutulduğundan ötürü; azımsanamıyacak miktarda, etkili ve yetkili bir kısım okumuş insanımız, her şeye rağmen İslâm’dan tamâmen kopmamakla beraber; Avrupa’nın şaşaalı görüntüsü karşısında, İslâmı bir kenara itmek gafletinde bulunuyor!

Fakat bu atmosfer içinde Hristiyanlık ile İslâmiyetin keyfiyet farklılıklarından  -maalesef-  gâfil olduklarından;  Avrupa’yı körü körüne taklît etmekten de geri kalmıyor! Avrupa Hristiyanlığa cephe almakla ilerledi. Öyleyse biz de ancak İslam’dan uzaklaşmakla, ilim ve fende yol alabiliriz gibi, fâsit / bozuk bir düşünceyle İslâma karşı; bigâne ve lâkayt kalmaya devam ederek İslâma aldırış etmez bir hâl alıyorlar!

Oysa yukarıda belirttiğimiz gibi, Hristiyanlık ne kadar kendisinden uzaklaşılmayı îcap ettiriyor idiyse, İslâmiyet de o derece kendisine sımsıkı sarılmayı gerekli kılıyor.

Kısaca demek lâzımsa, Hristiyanlar Hristiyanlıktan uzaklaşmakla ilerlediler; Müslümanlar ise İslâmdan uzaklaşmakla gerilediler. Avrupa o hareketinde ne kadar haklıysa; bizler ise Avrupa’yı taklît ettiğimiz -ilmi kapsamıyan- o harekette o kadar haksızız.

Çünkü Hristiyanlığın aksine İslâmiyet: İlim ve Aklı hedef gösteriyor. Aklı olmıyanın dîni de yoktur, diyor.  Allaha karşı mükellef, yükümlü ve sorumlu bile değildir diyerek; akla büyük değer veriyor. Bilenlerle bilmiyenler bir olur mu? Sorusuyla ilmi yüceltiyor.