25.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1055

Mehmetçik Dua İstiyor

 

(Suskun Kürtlerin Sükûtu)

Son günlerde yurdumun her yöresinde olduğu gibi, Şehit cenazelerinin peş peşe geldiği ve anaların şehit kanını gözyaşı ile yıkadığı, bağrına düşen kor ateşi gözyaşı ile söndürmeye çalıştığı, toprağa verdiği fidanını gözyaşı ile suladığı Ege’nin şirin ilçesi Akhisar’dayım.

Yüzünden hüzün ve endişe okunan 40-45 yaşlarında karayağız, dal boylu bir arkadaşla tanıştırılıyorum. Yanındaki gence elimi uzattığımda; biraz önce tanıştığımız kardeşimiz “oğlum” diyerek genci bana tanıtıyor. Etraftaki dostlar, delikanlıya geçmiş olsun diyorlar. Delikanlı, onlara, mahcup bir edayla teşekkür ediyor ama benim dikkatimi baba ile oğul arasındaki o nahif ilişki çekiyor. Genç, babasına mesafeli gibi duruyor ama koca bir dağa yaslanmış görüntüsü vermekten kendini alamıyor. Baba; vakur, onurlu ve dik durmaya çalışsa da omuzlarındaki yükün ağırlığının yüreğine vurduğu her halinden belli oluyor… Evladını gözünden sakınıyor ve bunu da belli etmeden yapmaya çalışıyor… Anadolu insanına has o baba oğul ilişkisini gençlik yıllarımın Yeşilçam filmlerinden bir sahnenin tekrarı gibi seyrediyorum…

Bu kısa süreli zaman yolculuğumdan, biraz önce ‘geçmiş olsun’ dileğinde bulunanların, babaya; “motoru satmışsın” diye imalı sözlerine karşılık sessizliğimi bozup “hayrola” diyerek söze karışıyorum ve onlar cevabı babaya bırakmadan; “oğlu Hakkâri’de komando olarak vatani görevini yapıyor, izine geldi, motorla bir iki kaza geçirdi” diye açıklıyorlar.

“Allah, burada olan kazaları orada olacaklara sayar inşallah, çok zor şartlarda görev yapıyorsunuz, Allah korusun” dememe kalmadan, kendine has bir saygıyla konuşulanlardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan delikanlı, kelebek nahifliğinde bir hareketle bana döndü, gözlerini gözlerime dikti ve; ” ne olur dua edin, arkadaşlarım için dua edin” diyerek yüreğimin derinliklerine öyle bir nazar etti ki anlatamam.

Bu durumu kelimelerle anlatamasam da gencin hal ve tavrından, bakışlarından ve vücut dilinden; Cephedeki askerin, uğruna canını feda ettiği halkın, kendisinden haberdar olduğunu, minnettar olduğunu ve onlar için endişelendiklerini, halkının manen yanlarında olduğunu bilmek istediklerini çok iyi anlıyorum. Tıpkı çok sevdiğiniz birisini kaybettiğinizde, dostlarınızın sizi anladıklarını, acınızı paylaştıklarını bilmek istediğiniz gibi…

Terör belası bu ülkede otuz yıldır can alıyor. Giden canların hepsi bigünah gidiyorlar. Gençler gök ekin gibi biçiliyor. Hepsinin arkasında gözü yaşlı analar, eş ve çocuklar ve yığınla hatıralar, yitip giden düşler…

Niye ölüyor bu canlar, kim için? Vatan için, bizim için!… Peki, biz ne yapıyoruz ve onlar bizden ne istiyor? Bunca Şehit kanından bizim payımıza düşen ne? Biraz vicdan muhasebesi yapabilseydik, mışıl mışıl uyuyamazdık. Onlar bizden dua istiyor ve birde “vatan sağ olsun” istiyorlar. Vatanı sağ edecek olan Şehitler değil, kalan sağlardır. Kalan sağlar ne yapıyor dersiniz?

Dostlar! Mehmetçik dua istedi, Mehmetçik dua istiyor! Mehmetçiğe dua ediyor musunuz? Mehmetçiğe nasıl dua ediyorsunuz? Yalan söylemeyin! Mehmetçiğe dua etmiyoruz, etmiyorsunuz! Duamız olsaydı eğer, bu kan otuz yıl sürmezdi. Çünkü milyonların otuz yıl süren duasını geri çevirmek adetullahtan değildi. Yıllardır duamız; “Allah’ım Mehmetçiği koru” cümlesinden öteye geçmemiş olacak ki; Allah, ihalemizi kabul etmiyor!

Dua istemektir. Bir işin olması için Allah’tan yardım ve izin istemektir. Ama önce plan yapmaktır. Allah’ın verdiği tüm nimetleri seferber edip işin içine fiili duamızı katmaktır. İsteğimizin gerçekleşmesi için durmaksızın çalışıp çabalamaktır.

Siz düşünmez, plan yapmaz, planınızın gerçekleşmesi için fiili duanızı ihmal eder sırt üstü yatarsanız, isteğinizin büyüğünü Allah’a, küçüğünü Tayyip Erdoğan’a havale ederseniz, Allah dileğinizi karşılamaz, Erdoğan’da başaramaz. Böyle ihaleci toplumları ne Peygamber ve ne de Allah sever…

Sezen Aksu,” biz böyle suskun kaldıkça, daha çok analar ağlar!” diye çıkış yaparak medyadan takdir topluyor. Millet hala suspus! Ölümüsün be adam, bu zulmün, bu kıtalin karşısında mezar sessizliğinde durulur mu? Hiçbir şey yapamıyorsan, rüzgârda mum alevi kadar olsun, sözle karşı çık… Mışıl mışıl uyuma!… Yangını komşusunun evindeyken söndürmeye çalışmayanlar, ateşi kendi evlerinde karşılarlar… Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de öyle olmadı mı?

Türk halkının bu gün kavuştuğu nimetler ve yaşam standardı, kendi çabasının karşılığının çok üstünde… Biz hak etmediğimiz ve emeğimizin karşılığının çok üstünde nimetlere gark olmuşuz, Şüheda’nın bıraktığı mirastır bu ve miras çabuk tükenir, hazıra dağ dayanmaz.

 

 

“Şark Günlüğü”

 

Doğu ve Güneydoğu hâdiselerinin kuş bakışı bir panoraması.
Doğu ve Güneydoğu’da aş, iş ve bilhassa huzûrun arandığı.
En küçük olayda bile yöre halkının barış ve sükûna susamışlığı.
Doğu ve Güneydoğu’da yaşanan bir Kürt mü yoksa bir terör problemi mi olduğu?
Doğu ve Güneydoğu’da cereyan eden terör hareketlerinde Ermeni parmağının varlığı.
Doğu ve Güneydoğu’da aşîret gerçeği  ve bunlara düşen aslî görevler.
Azınlık mefhûm ve kavramının nasıl yanlış bir şekilde kullanıldığı.
“Büyük Türkiye”nin istikbâl ve geleceği Fırat’tan geçtiği.
“Gerçekten terör bitti mi?” sorusunun cevabı.
Hâdise ve olayların bir de batınî / iç, görünmez sebep ve hikmetleri olduğu.
Doğu ve Güneydoğu hâdiselerinin temelinde Batı Sömürü Düzeni’nin hazırlayıcısı olan ve bunun keşif kolları sayılan Misyonerler ve Barış(!) Gönüllüleri bulunduğu.

Terörün sebep olduğu, gelişen Türkiye’yi önlemek dış têsîr; insanımızı yetiştirmekteki kusûrumuz terörün iç têsîri olduğu; aklı fenle beslerken, kalbi dîn ve mâneviyâtla takviye edemediğimizin de terörde baş rolü oynadığı.

“Federasyon” denen şeyi, halkımıza asla yutturamıyacaklarının gerekçeleri.

Avrupa’nın başımıza musallat ettiği / sardığı, müzmin / yer edinmiş “Şark Mes’elesi” / “Doğu Sorunu”nun, özellikle Yakın Çağ Tarihi’mizi bilmemek ve sağlam inanç sâhibi olmamak gibi iki önemli faktör ve sebepten neş’et ettiği / çıktığı.

Demokrasi’de birleşmenin güzelliği.

Doğu ve Güneydoğu’daki halkın elini kolunu bağlıyan, kendi kendisini âdeta gönüllü köle yapan: “Ağam bilir!” zihniyetinin acı sonuçları.

Oysa asıl “Ağa”nın “İlim ve Akıl Ağası” olması lâzım geldiği.

Maalesef bölgede bir “Ağalık Ağalığı” nın hüküm sürdüğü!

Hâdiselerde  -az da olsa-  halktan da kaynaklanan birtakım menfî / olumsuz sebeplerin mevcûdiyet ve varlığı.

Yöre halkının da eksikliklerini açık sözlülükle dile getirmesi ve kendi aralarında, birbirlerine karşı yakışıksız tutum ve davranışlardan kaçınılmasının zarûreti.

“Panzer seslerinin, ortalıktaki sesinde Şarklı’nın hiç mi kabahati yoktu? Bunu da düşündüm doğrusu. Bizde de, bizim insanımızda da, birtakım eksiklikler mevcûttu!” diyen yazarın samîmî ifadeleri.

Kısaca, Doğu insanımızın geri kalışında, kendine de düşen bazı sorumluluklar olduğu.

Şark Mes’elesi / Doğu Sorunu adının ne olduğu veya ne olması lâzım geldiği.

Güney Doğu’nun bâzı yörelerinde okullaşma oranının çok düşük olmasında ağaların oynadıkları menfî rolü.

Devlet ve halk olarak nerede hatâ yaptığımızı.

Devletin hatâları olsa da, devlete karşı gelinmiyeceği. Çünkü devlet denilenin “Ben, sen, o,…hepimiz…” olduğu.

“Hop hop idarecilerin!” açtığı yaralar ve bunların nasıl sarılacağı.

Şark’ın sosyal hayâtında çok ilginç hâdiseler bulunduğu; bütün bunların altında yatan gerçeğin ise, yetersiz eğitimden kaynaklandığı.

Türkiyemizin üç büyük düşmanı: Cehâlet, Zarûret ve İhtilâf’dan en büyüğü olan “Cehâlet Ağa”nın Doğu ve Güneydoğu’da nasıl kol gezdiği.

325

Dîn ve Millet’ten korkulmayacağı ve bu istikamette ne yapılması gerektiği ve nelerin üstüne eğilmek, kimlerin sözüne kulak vermek îcap ettiği.

Zaten bu milletin ekserisi / çoğunun, ülkesini sevdiği. Vatan sevgisinin ise îmandan geldiğine olan inancı taşıdığı.

Türkiye’nin her yöresindeki gibi, özellikle Doğu ve Güneydoğu’sunda da harç vazîfesini gören asıl unsurun Yüce İslâm Dîni olduğu vb. daha birçok husûslara vâkıf olmak için yazarın:

Ayrıca: “Silâhların konuşmadığı bir dünyada yaşamak güzel şey. İnsanımızı silâhdan arındıracak günlerin yolunu açacak çâreler aranmalı.”

Üstelik: “Doğunun haşin, bir o kadar da vahşi ve yaman yörelerinde Allah’ın Cemâl ve Celâl isimlerinin iç içe nasıl tecellî (ettiği, yansıdığı) ve tezâhür ettiğini görmek” gerek dediği.

Velhâsıl, on küsûr sene öncesine kadar olanların bir özetini sunan Demokrasi Vakfı’nın: “Çoğunluğu yaşlı kadın ve çocuklardan oluşan 3355 sivil vatandaş katledildi. 10 bine yakın çocuk öksüz ve yetim bırakıldı. 117 öğretmen ve eğitim görevlisi şehit edildi. 369 köy okulu yakıldı. Örgütün yöre halkına yönelik baskı ve tehdidi sebebiyle 5600 köy okulu eğitim ve öğretime açılamadı. Bunun sonucu olarak yörede 101.425 çocuk eğitim ve öğretimden mahrum kaldı. 38 din görevlisi şehit edildi. 36 câmi yakıldı!” şeklinde hazırladığı, bu acı bilânçonun sebep ve çarelerini anlamak için, herkes külâhını önüne  koysun ve düşünsün iştiyâkında isek.

Dert bizim, peki ama deva kimden olacak derseniz. Ve devanın Kur’an dâvâsını dert edinmekten geçtiğini düşünmek maksadıyla.

Her şeye olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu’ya da güzel  bakmak, onu güzel görmek ve güzel düşünmek gayesiyle.

Ve mes’elelerimizi hep birlikte, el ele, gönül gönüle vererek aşmak emelini güdüyorsak. Ki bunu yapmıya mecbûruz:

“Çünkü asker, polis ve vatandaş aslında nihayet hepsi bu cennet vatanın birer güzîde (seçkin) evlâdıdır. Aslında yoktur birbirimizden farkımız. Hepimiz bir milletin evlâtlarıyız. Din, millet, toprak, vatan, bayrak, hürriyet ve İstiklâl Marşı’mız bizim güzîde  ortak payandalarımız(dır).”

Bizleri bütün bu hatâlardan sıyıracak olan da, o yüce ve değerli kaideler zinciri olan İslâm’ın ferah iklîmi olacaksa.

“Öyle birkaç çapulcunun hırlamasıyla köyümüzü terk etmek bize yakışmıyor!”

Nitekim: “Biz hepimiz birlikte ‘Çanakkale geçilmez!’ demedik mi? (Madem ki) Çanakkale’yi

geçilmez yapan irade, inanç ve arslan yürekler hepimizde vardı. (Ki) hâlâ da vardır.”

Öyle ise aynı yüreği taşıyanlara:

“Hadi gelin, köyümüze geri dönelim.” Çağrısında bulunmayı arzuluyorsak.

Biz hepimiz Türkiyeliyiz. Doğuşumuzla olmasa bile oluşumuzla aynı milletiz.

Hem de büyük bir millet olduğumuz ve bir büyük devletin yâni Türkiye Cumhûriyeti’nin şemsiyesi altında yaşadığımız.

Vatanın da devletin de bizim hepimizin olduğu gerçeği ve bunun omuzlarımıza yüklediği hayatî ve millî bâzı mecbûriyetlerimiz varsa.

Bu mütevazî, o nispette de samimî ve içten gelerek yazılmış eseri okumamız gerektiğine inanıyorum.

Zîra bu eser, Doğu’da öğretmen olmanın safâsı içindeki cefâyı bilen.

Bazen, hiç tanımadığı bir vatandaşın dükkanında sohbet eden.

Doğuda doğup büyüyen ve aynı zamanda bu ülkenin bir ferdi olarak yorumlamaya çalıştığı

konu ve hâdiseleri bizzât yaşıyarak kaleme alan.

326

Bu diyarda doğup büyüyen, hâlen de bu beldelerde yaşıyan, dolayısiyle bölge insanını çok iyi tanıyan ve çilekeş bir öğretmenken:

“Kaldığı ilçede gece yarısına kadar süren tâciz ateşleri arasında çoluk çocukla geçirilen dehşet verici saatler, ölümle kalım arasında duyulan hissiyatlar ve bu atmosferde silah seslerine karışan daktilo tuşlarının kaybolan tak tukları” arasında kalan.

Problemli bölgelerimizde bizâtihi problemi yaşıyarak ve görerek intibâ ve izlenimlerini aktarmaya çalışan.

Bütün bu menfî şartlara rağmen eserini, içtenliği nispetinde arı duru bir Türkçe ile kaleme almasını bilen  ve bir o kadar da temiz ve nefîs bir baskı ile kitabını sunma başarısını gösteren Sn. Mustafa Öztürkçü tarafından yazılmıştır.

Bu mütevazî eserde çeşitli tespît ve teşhîslerin yanısıra  -imkân nispetinde-  hâl çareleri ve tedavî usûllerine de temâs edilmiştir.

Nitekim: Halkı kazanmanın yollarını bulmak.

Müesseseleri ıslah yoluna giderek vatanını, insanını seven, dînine bağlı insanları mutlaka bu yörelerdeki kurumların başına getirmek.

Teşhis ve tanı; tedavîden önce olması hasebiyle, Güneydoğu hâdiselerine isabetli bir tahlîl ve yorum yapmak.

“Din hayâtın hayâtı. Hem rûhu hem esâsı. İhyâyı dîn ile olur. Bu milletin ihyâsı.” Hükmünce “Din Kardeşliği” modeli üstünde durmak.

Güneydoğu için çözüm arayışları tâvizden değil; devletin ciddî tavrından geçeceği, terör örgütüyle muhatap olmanın asla câiz ve doğru olmıyacağı.

Çünkü: “Aç canavara tahabbüb (sevgi); merhametini değil, iştihasını açar; sonra döner. Tırnağının hem dişinin kirasını ister.” Gibi hayât-bahş şifalar sunmakta, çözüm yolları göstermekte.

Kısaca demek lâzımsa, bu kitap dikkatleri: “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor. Onu kurtarmaya koşuyorum.” Diyen zâtın sözlerine çekmektedir.

327 – 332

 

 

Cephe’de Ne Var Ne Yok

 

Dünya’nın hakim güçleri ki; biz bunlara şimdi küresel güçler diyoruz, kendi hedef ve çıkarlarını gerçekleştirebilmek maksadıyla, sıfır riskli, başarı ihtimali yüksek ve maliyeti düşük olan savaşlara yöneldi.

Örneğin tek bir “karikatür” ya da bir “film” savaş olarak nitelendirebileceğimiz bu mücadele tarzının ne derece başarılı olabileceğinin bir göstergesidir.

Fransa’da ya da herhangi bir yerde yayınlanan bir karikatür, bütün İslam Dünyası’nı ayağa kaldırırken, İran’da yayınlanan diğer bir karikatür de bu ülkenin yapısı ve istikrarını alt üst etmeye yeterli olmaktadır. Ya da bir “film” provakatif bir malzeme olarak vazife görmektedir.

Milletlerarası mücadeleler günümüzde sıcak savaş konseptinden uzaklaşma eğilimi sergileyerek, toplumlara fiziki zararlar verme yerine daha ziyade zihinsel zararlar vermeye yönelmektedir.

Memleketimizde de uzun yıllardır, bahsettiğimiz güçler tarafından halkımıza dönük yürütülen, böyle bir savaş vardır. Bunu anlayamayan devlet, halkını böyle bir savaş karşısında savunmasız bırakmıştır. Halkta zaten böyle bir bilgiden mahrumdur.

İnsanlarımız çok profesyonel ellerde hazırlanan bu saldırılara karşı kendilerini savunamadılar ve hala da savunamıyorlar. Bu bir teslimiyet duygusu ortaya çıkarıyor ve peşinden de bezginlik, karamsarlık ve vurdum duymazlık getiriyor. Yani bireysel ve toplumsal ruh yapısı tahribata uğruyor ve manevi bir çöküş yaşanıyor. Psikolojik açıdan çökmüş bir toplum, her alanda teslim alınmaya müsait bir devlet yapısı için uygun ortamı hazırlamış oluyor.

Ülkemizde psikolojimizi bozan, her biri büyük tahribatlar yaratan ve bir füze niteliği taşıyan, irili ufaklı olayları bir düşünün…

PKK’nın ve bölücülüğün meşrulaştırılması için medya eliyle yapılanları, seçim sonuçları üzerinden iktidarın değişmeyeceği algısını, iktidarları cemaat ve tarikatların belirlediği düşüncesini, işe girmek için cemaat – tarikat ve siyasi parti mensubiyeti gerektiğini, askerlerin başına çuval geçirilmesini, Muavenet gemisinin vurulmasını, uçağımızın düşürülmesine karşılık verilememesini, Obama’nın beyzbol sopalı gösterisini,  bir davaya “Ergenekon” adının verilmesini, bir bakanı şehit cenazesinde yumruklayan öğretmene özür dilettirilmesini, Trabzon’da bir şehit cenazesinde hükümeti protesto eden kadının şehit yakınlarınca dövülmesini , muhalif belediyelerin çalışmalarının engellenmesi ile soruşturmalarla yıpratılmalarının halk üzerindeki etkilerini ve nihayet Balyoz benzeri davalarla Türk Ordusu üzerinde gerçekleşen olayların, Türk halkı üzerinde yarattığı derin tahribatı… Hukukun üzerindeki  şüphe duygusunun  yarattığı korkuda ayrı bir konu.

Emin olun “Balyoz” davası ile ilgili verilen karardan sonra yapılan televizyon programlarından ve yazılan çizilen şeylerden öğürecek hale geldim. Ya psikolojik savaşın cephesinde, bilgi silahından yoksun olarak, açık hedef haline gelmiş insanlarımız ne yapsın?

Gördüğüm odur ki; düşünce özgürlüğü maskesi altında her türlü kitle iletişim aracından yararlanarak yapılan propaganda ile geniş halk kitleleri; psikolojik baskı altına alınıyor, davranışları dayatmalarla yönlendiriliyor.

Bu sebeple yani milli benliğimize yönelik birbiri ardına gelen stratejik ve planlı psikolojik saldırılarla, milletimizin gardının düştüğünü ve teslime hazır hale geldiğini söylemek pek de yanlış olmaz.

Bunu nereden anlıyorsun derseniz; yaşadığımız onca hayati olaya rağmen toplumsal hayatımızda ön plana çıkan olgulara bakın derim…

Bu ülkede onca soruna rağmen başta “Muhteşem Yüzyıl” dizisi olmak üzere diziler konuşuluyorsa, sokaklarda Galatasaray ve diğer futbol takımları muhabbetlere konu oluyorsa, ülkenin Berlusconi örneğinde olduğu gibi Aziz Yıldırım’ın Başbakanlığında düzlüğe çıkacağı lafları ediliyorsa, evlilik programları görülmedik şekilde seyredilme rekorları kırıyorsa, “Yetenek Sizsiniz” gibi yarışma programları halkın umut kapısı oluyorsa; halkın içinde bulunduğu durum, açıkça bellidir diye düşünüyorum.

Bilgisizlik, yukarıda saydığım olayların toplumumuzda büyük tahribatlar yaratmasına neden olan en büyük sebeptir. Tarihimiz bize göstermektedir ki büyük düşmanlarımız, çoğu zaman içimizden çıkmıştır. Türklerin bu karakteri düşmanlar tarafından çok iyi bilindiği için her defasında bizi birbirimize düşürmekte başarılı olmuşlardır. Onun için Atatürk’ün İstiklal Mücadelesi’nde dış düşmanlar kadar iç düşmanlara karşı verdiği savaş çok iyi bilinmeli ve tüm hatları ile iyi anlaşılmalıdır.

Rauf Orbay’ın, Sivas Kongresi tutanaklarında “Bu memleketin korunması ancak birlikle sağlanır. Aksi halde vatanın korunması tehlikeye düşer.” saptaması aradan 93 yıl geçmesine rağmen halen tazeliğini korumaktadır.

Bu gün Türk Milleti ve Türk Devleti, fiziki savaştan çok daha büyük bir “psikolojik savaş”la karşı karşıyadır. Bu savaş bütün yurt sathında hatta nerede Türk varsa orada acımazsızca sürmektedir. Onun için bilgili ve savaşın farkında olan her Türk için, her yer cephedir. Bende bunu yarım saatlik bir konuşma yapmak için 1000 km yol katedip tekrar hemen geri dönen bir öğretim üyesine “niye bu zahmete katlandınız?” diye sorunca aldığım cevapta anladım. “günümüzde her yer cephe, buraya gelip halkı aydınlatmak düşmana kurşun atmak gibi… cepheden kaçmak bir Türk evladına yakışmaz” dedi. Bende sizin cephenizde ne var ne yok diye sorayım istedim.

 

 

Ahde Vefa ve Nefs Bilinci

0

 

Özellikle bu kongre aşamasında herkesin itidalli davranması lazım. Hani çok önceki yıllarda MHP’nin bir kongresinde sandalyeler havalarda uçuştuğunda, bu hareket o kargaşanın yüzünden ağır bedeller ödemişti. İnsanımız kavgayı, gürültüyü patırtıyı istemiyor.

Demokrasiye inanan Ülkücü Camia, ağırbaşlı davranarak bu kongreden yüzünün akı ile çıkacağı umudu vermektedir. Yapılacak olan bu kongre Ülkücü misyona yakışır bir şekilde hallolacaktır. Rahmetli Başbuğun, Ülkücü şehitlerin, tüm şehitlerimizin kemikleri sızlamayacaktır inşallah.

Birleşerek, bütünleşerek bu kongreden bu hareket çıkmalıdır. Aksi takdirde Türk düşmanları, Türkiye üzerinde bölme planları yapanların ekmeğine yağ sürülür. MHP iktidarda olsun yada olmasın tüm Dünya biliyor ki Türkiye için Milliyetçi Hareket çok önem arz etmektedir.

Önümüzdeki kongrede bu camianın tüm insanlarına çok sorumluluk düşmektedir. Ülkücü Hareketin bugünkü gelinen noktada daha temkinli olması gereklidir. Geçmişteki hareketlerden ders alınması lazımdır. AKP’nin kongresinde bazen açık, bazen sinsice geçmişten beri Türkiye üzerindeki oyunların maşası olan Barzani’nin zılgıtlarla alkışlanması, kongre salonunun Barzani’ye karşı olan ilgisi, parti yöneticilerinin tavırları bu milleti sükut-ü hayale uğratmıştır.

Neler oluyor demekten kendimizi alamıyoruz. Barzani’nin geçmişini azıcık bilen insanlar, neler hissettiler? O kongredeki tüm insanlar ne düşünüyor, çok merak ediyoruz! Bu ilgi içlerine sindi mi? Sinmiş ise eğer diyecek sadece bir tek söz kalıyor: Pes yani!!! Türkiye’yi idare eden bugünkü bu siyasi organizasyonun elinde Türkiye nereye doğru gidiyor? Her vatanseverin, her Müslüman Türk ‘ün, her Milliyetçiyim diyenin, Türkiye Cumhuriyetine bağlı olan herkesin, bu gelişmeleri iyi algılayıp, iyi yorumlaması şarttır.

Ülkemizin geleceği açısından, düşündürücü gelişmeler olurken, tüm Türkiye’de Türk Milliyetçileri şapkalarını önlerine koyup, defalarca düşünmelerinin gereğini hissetmeleri gerekir. Geçmişte kolaylıkla insanların harcanmasına, şimdilerde bu camia artık dur demelidir.

Gelinen bugünkü konjoktür de camiayı yönetenler akıl süzgeçlerini ahde vefa duygularını akıllı ve mantıklı çalıştırmaları bilincinde olmalıdırlar. Türk Milletinin yaralarına melhem olacaklarını düşünenler, bu hususta ömrünü verenler, Türkiye’nin ve Dünyanın şartlarını iyi okumalıdırlar.
Özellikle bayanların, camiada öne çıkması fazla yer bulamamıştır. Bulanlar da her nedense kalıcı olmamış, kısa zaman aralıkları ile kenara itilmişlerdir. Şu an önde olan bayanlar, iyi çalışmalara imza atmışlardır. Çalışmalarını basın da dahil, herkes bilmektedir. Şimdi ise kongre aşamasında siz Devlet Bey yanlısısınız veya Koray Bey yanlısısınız denip, yöneticiler tarafından özellikle ileri çıkan Ülkücü hanımefendiler ve diğer insanlar inşallah harcanmazlar.

Teşkilatların özellikle girişken, kendini yetiştirmiş, ne yaptığını bilen, davayı anlatma yeteneğine sahip BAYANLARA çok ihtiyacı vardır. Devlet Bey de Koray Beyde bu davanın adamları değil mi? Yarış tatlı bir yarış olmalı, saygı ve hoşgörünün aşamayacağı hiç bir zorluk yoktur.

O zaman yöneticiler hırslarına yenik düşüp adam harcama yoluna gitmemelidirler. Seçim zamanları ”Geçmişte o harcanan insanları çok aramışızdır.” sözlerini her zaman duymuşuzdur. Geçmişte yönetim kadrolarının aldığı yanlış kararlarla çok arkadaşımız bugün yanımızda değil, diyenlerin sayısı oldukça fazladır.

Nefis denen kelime her toplantıda veya bir araya gelmelerde çok kullanılır, ancak gerçekten de nefis yapan insan sayısı oldukça fazla… Bu Hareketin yönetici ve kadrolarının fertlerinin, nefsi davranışlardan her zaman, özellikle bu zor zamanlarda sıyrılıp akıllı, mantıklı kararlar vermeleri lazımdır.

Bu vatanın birliğini isteyen herkes kucaklanmalı, ufak tefek meseleler yüzünden fertler harcanmamalıdır. Türkiye gerçekten de uçuruma atılmak isteniyor, bunu herkes aklında tutması, beyin jimnastiği yapması, görmesi gösterilmesine ehemmiyet vermesi gereklidir.

Bizim camiada değersiz bulunan birçok insanımız, bizim haricimizdeki siyasi guruplarda, partilerde bakan, idareci, genel başkan pozisyonlarına kadar çıkmışlardır. Bu camia demek ki o insanların kadrini, kıymetini bilememiş, yada bu giden insanların çoğuna ahde vefa göstermemiştir. Tarih tekerrürden ibarettir. Tarihin kötüye giden çarkını iyiliklere, hayırlara çevirmek, biz insanların elinde olduğunu unutmamak lazımdır.

Geçmişteki iyi yada kötü davranışlardan örnek alarak, hissi davranıp insanlarımızı harcama yoluna gitmenin kime yararı var ki? Özellikle Türkiye’nin geldiği bugünkü konumunda, Ülkücü Hareketin BİRTEK KİŞİYİ DAHİ KENARA İTİP KAYBETME LÜKSÜ YOKTUR. İnsanları harcama yoluna gidenlerin, kim olursa olsun, bu davaya verdikleri zararların vebalini er geç vicdanlarında ve Allah’ın indinde bulacakları muhakkaktır.

Bu camia başka camialara benzemez; binlerce şehidi, onbinlerce gazisi olan, mukaddeslerine bağlı bir gardaşlar, bacılar topluluğudur bu hareket. Allah herkese hoşgörü ve hüsnü niyet versin. Birliğimiz, dirliğimiz, iriliğimiz hak ettiği yere gelir inşallah, dileklerimizle…

 

Cami ve Engelliler

 

Yüce Allah, bizleri ahsen-i takvim üzere yaratmış ve bizlere sayısız nimetler bahşetmiştir. Bizleri imtihan etmek amacıyla da hayatı ve ölümü, fakirlik ve zenginliği, sağlık ve hastalığı yaratmıştır. Herhangi bir musibete maruz kalan bir mü’mine düşen ise ilâhî takdire rıza göstererek sabretmektir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” ﴾Bakara, 2/155) Sabır ve metanet gösterdiği takdirde mü’minin başına gelen her türlü sıkıntı ve musibet onun için günahlardan kurtulma ve manevî bir kazanç vesilesi olmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Mü’min bir kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü isabet etse, hatta ayağına bir diken batsa bile, bunlar mü’minin bir kısım günahlarına keffaret olur.” (Müslim, Birr, 52)

Her toplumda, engelli diye tanımladığımız insanların bulunması doğaldır. Engellilik, doğuştan olabileceği gibi iş ve trafik kazaları gibi çeşitli sebeplerle sonradan da meydana gelmiş olabilir. Hangi sebeplerle olursa olsun, engelli durumunda bulunan her insan da, sağlıklı insanlar kadar değerli, saygın ve hürmete layıktır. İslam’a göre, zihinsel veya fiziksel engelli olmak ayıp ve utanılacak bir durum değildir. Yine İslam’a göre zihinsel ve fiziksel özellikler, maddî imkan farklılıkları üstünlük sebebi değildir.

Kur’an-ı Kerim’de, “Allah katında en değerli olanınız O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır” (Hucurât, 49/13) buyrularak Allah’ın yanında gerçek üstünlüğün takvada olduğu bildirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de Yüce Allah’ın insanların kalplerindeki imana, takvalarına ve O’nun rızası için işledikleri amellerine değer verdiğine işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34)

İslam, kolaylık dini olduğu için hasta ve engellilere ibadetler konusunda güçlerinin yeteceği ölçüde kolaylıklar getirmiştir. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar” (Bakara, 2/286) buyurmuştur.

Buna göre, engelli olan kişi diğer ibadetlerinde olduğu gibi, namazını da gücü yettiği ölçüde yerine getirmekle yükümlüdür. Ayakta namaz kılmakta zorlanan sahabeden İmran İbn Husayn (r.a.)’ın sorusu üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Namazı ayakta kıl, eğer buna gücün yetmezse oturarak, yine gücün yetmezse yaslanarak kıl.” (Buharî, Taksir, 19; Ebû Dâvûd, Salât, 175)

Hasta veya engelli olan kimse ayakta namaz kılmaya gücü yetmiyorsa yahut ayağa kalkınca hastalığının artmasından endişe duyuyorsa, namazı oturduğu yerde kılar, gücü yeterse rükû ve secde yapar. Oturmaya da gücü yetmiyorsa o zaman namazını sırtüstü yatarak kılar. Ayaklarını kıbleye karşı uzatır, rükû ve secdesini de imâ ile yapar. İmâ, namazda rükû ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmektir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), camiye gelemeyecek durumda olup, bu hususta kendisinden müsaade isteyen görme engelli sahabelerinden bazılarına mescide gelmelerini söylemiştir. Nitekim sahabeden yaşlı ve âmâ bir zât olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm (r.a), evinin uzakta olduğunu ve kendisini getirip götürecek bir rehberin bulunmadığını söyleyerek, mescide gelmemek için izin istemişti. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu görme engelli sahabesine mescide gelmesini söylemiştir. (Ebû Dâvud, Salât, 46; İbn Mâce, Mesâcid, 17)

Yine bir defasında görme engelli bir adam Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelip, kendisini mescide götürüp getirecek bir rehberinin olmadığını söyleyerek, evinde namaz kılmak için ruhsat istedi. Allah Resûlü (s.a.s.) önce kendisine bu konuda müsaade etti. Adam dönüp giderken yeniden çağırdı ve “Namaz için okunan ezanı işitiyor musun?” diye sordu. Adam “Evet” dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s.): “O halde davete icabet et” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 255)

Hz. Peygamber’in görme özürlülere karşı davranışlarında en güzel örneğini ünlü sahâbî İbn Ümmü Mektûm’a karşı tutumunda görmek mümkündür. Onu Mescid-i Nebevî’de müezzin olarak görevlendirmiştir. Bunun yanında, kendisini kamu görevlerinin en üst kademesinde, kendi yerine vekil, başka bir ifade ile devlet başkanı vekili olarak istihdam etmiştir; Veda Haccı’na ve Uhud Savaşı’na gidişi de dahil, çeşitli vesilelerle Medine dışına çıktığında on üç defa Medine’de onu yerine vekil bırakmıştır. (İbnü’l-Esîr, Üsd, IV, 264) Namazlarda onun ve daha başka görme özürlülerin imamlık yapmalarına izin vermiştir. [Prof. Dr. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Sh. 359]

Bu vesileyle, bu yıl “Cami ve Engelliler” ana gündemiyle kutlanan “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nın engelli din kardeşlerimizin sorunlarının çözümüne katkı sağlamasını diliyorum.

 

 

Türkiye Kiminle Gurur Duyuyor?

 

Yek; Hilari’yle mi? Hani bizim Dışişleri Bakanıyla ‘çak‘ yapan sonra da Suriye mevzusunda “sağ yap, sol yap; topla düz gel” komutanlarıyla somut Middle East anası. Başkanlık veremedik, Dışişleriyle avunası..

Biz de mevkidaşının taraftarları olarak mutluyuz ama “Baharı bekleyen kumrular pardon Araplar gibi” olamayız. Zira en çok o ülkelerinin boncuklarını dağıttı.

; Petraus’la mı? Hani bizim pek bi muhterem, pek bi demokrat adı gibi Hilmi generalimizin zamanında askerlerimizin başına çuval geçirme başarısı gösteren Conibaşı var ya şimdi CIA başı. Ülkemizi ve Ortadoğu ülkelerini açık istasyon çalışmalarında pilot bölge olarak kullandığı için ne kadar müteşekkir olsak az. Anlayana sivrisinek caz..

Se; takım oyunu oynayan Yunanistan’la mı? Hem kriz var diye AB’yi avro avro kekleyen hem de Ege Denizi’nde ne kadar ortada ada varsa bölgesel güç (!) Türkiye‘nin gözünün içine baka baka kendi tespihine boncuk olarak ekleyenler var ya hani.. Adamlar karasularını 6 milden 12 mile çıkarır, Akdeniz’de burnumuzun dibinde petrol arar, Müslüman Türk azınlığı azarlar; ‘tık‘ hatta ‘hık‘ bile diyemeyiz. Ama mevzu Beşşar olunca; ‘oğlum, bak git!

Cıhar (Car); Ancelina Coli’yle mi? Hani CIA cenneti olan Holivut’un neolitik dönem Ajda Pekkan’ı. Somali ve Irak’tan sonra son filminde Suriye dekorunda pozlandırılan ve bizim Apaydın Kampında tozlandırılan usu az USA bayanı. “Törkiş kebap şok güsel, Törkiş lokum dilayt” de, canımı ye. Heyt bre Cüneyt Abi.

Penç; Borazaniyle mi? Bir kere kimin borazanı? Babası Molla Mustafa Osmanlı’ya kimin ittirmesiyle silahlandı, saplandı? Oğul Neçirvan bizden hangi meşhurlarla ortaklandı? Bu ‘kak Mesut‘ değil mi “Kuzey Irak’ı Türk Ordusuna mezar ederiz”, “Türklere bırak PKK’lıyı, kedi bile teslim etmem”, “Sınırötesi harekat olursa sert karşılık veririz” diyen, 10 senedir vaktimizi ekmeğimizle birlikte haybeden yiyen.

Askerimizin en çok şehit düştüğü Hakkâri sınırı kimin denetiminde? PKK’nın kampları, Kandil‘i, uyuşturucu parası, barajı-garajı kimin bölgesel yönetiminde? Vur Barzani vur, Kürdistan’ı kur!

Ve Türkiye Barzani’ye ” Türkiye Seninle Gurur Duyuyor” diyenlerle rezil oluyor. Bu kadarı da biraz fazla oluyor. Şehitlerimizin kemikleri sızlıyor.

 

 

Sanat ve Kültürde Başbakanın Hatırlattıkları

 

Ak Parti’nin 4. Büyük Kongresi’nde gerek hazır bulunanlar, gerekse 7 dildeki canlı yayını takip edenler politikanın yanında tarih, sanat ve kültürel isim ve eserlere de şahit oldular.

Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan şiirle örtüşen bugüne kadarki tek başbakan dersem abartmamış olurum. Talebeliğinden bu yana şiire alaka göstermiş, iyi şiir okuyan tek siyasi liderdir ayrıca. Maarif Bakanı, TBMM kurucu milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’e yetişemedim ama iyi hatip olduğunu kitaplar yazıyor. Sadece o kadar. Erdoğan ise bu hatipliğe şiir ve şaire olan yakınlığını da ekliyor.

Önemli toplantılarda İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’dan bir dize okumadan geçmiyor “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” diyerek “İrtica bu mu?” adlı şiirin tümünü hatırlatıyor.

BİRKAÇ MEKTUP, BİRKAÇ RESİM

Yahya Kemal Beyatlı için de aynı şeyi söyleyebilirim. Nitekim Ankara Arena Spor Salonundaki toplantıda hemen “Kökü Mazide Olan Ati”ye vurgu yaptı. Bayrak ve Fetih Marşı şairimiz Arif Nihat Asya’nın perspektifinin en güzel şekilde altını çizdi. Açılışı ise Allah’a “Sevgili” diyerek hitap eden Yüce Diriliş Partisi Lideri ve “Diriliş Nesli”nin amentüsünü yazan Sezai Karakoç ile yaptı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu ve insanın dünyada sürgünde olduğunu vurgulayan şiirin bir bölümü şöyle;

“Ey Sevgili, uzatma dünya sürgünümü benim,

Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır;

Ne yapsalar boş; göklerden gelen bir karar vardır!

Gün batsa ne olur; geceyi onaran bir mimar vardır!

Göğsünde sürgününü çağıran bir damar vardır,

Senden ümid kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır!.”

Yunus Emre ve Mevlana ile Hacı Bektaş Veli de hatırlatılmadan geçilmedi. Edebali  “Ey oğul”u ile hala geçerli, hala okunuyor, okutuluyor. Şairler ve şiirler burada bitmedi Başbakanın konuşmasında. Necip Fazıl Kısakürek’ten de Nazım Hikmet’ten de bahsetti, Mem-i zin’in yazarı Ahmed-i Hani’den de.

BU İSİMLERİ İYİ BELLEMEK GEREK

Aşık Veysel’in sazı ve sesiyle dinledik “Uzun ince bir yoldayım” derken. Henüz rahmete kavuşan bir millet sanatçısı, “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?” diyen Neşet Ertaş’ı da “Yalan Dünya” ile yeniden topluma seslendirdi. Neşet Ertaş şöyle diyor;

“Yar gönlünü bilenlere, yar elinden gül gelir,

Yar gönlünü bilmeyene, yardan acı dil gelir!

Yar gönlünü bilmiyorsan, varıp gönül almıyorsan,

Yare içte gülmüyorsan, her ne giysen çul gelir!

Sadık bir yar bulup yaşa, o’nun dışındakileri boşa,

El aklıyla gezen başa, binbir türlü hal gelir!”

Siz Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinden haberdar mısınız? Başbakan Erdoğan “Bizim yolumuz..” diye dikkat çekerken “Alpaslan, Melikşah, Kılıçarslan”ın ismi geçince böyle bir vezir ve eser hatırlandı. Sonra şair padişahlar Fatih Sultan Mehmet, şair Avni; Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman şair Muhibbi de kılavuzlar arasındaydı yol salık veren.

İSİMLERİN ARKA PLANI

Mustafa Kemal’in okuduğu yerli-yabancı eserlerin sayısı yaklaşık dörtbin! Hem de altını renkli kalemlerle çizerek okuyormuş. Şimdi Ankara’da bu kitapların sergilendiği bir müze vardır.

Turgut Özal’ı ben de hatırlıyorum, iyi bir okuyucu ve yayınları takip eden önemli bir devlet adamıydı. Her yurtdışına gidişi sırasında bir yayınevine uğrayacak zaman ayarlamaya çalışır, yeni neşriyatı alır ve tavsiye ederdi. Cumhurbaşkanı ve Başbakan Özal, İstanbul Harbiye’deki Devekuşu Kabere Tiyatrosu’nda en önde oturarak kendisini sahnede sanat diliyle eleştiren Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ı kahkaha atarak izler, dergi ve gazetelerdeki karikatürlerini çerçeveleterek duvarına asardı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yolundan gittiğini söylediği her ismi keşke önemine binaen yeniden değerlendirebilsek. Eserlerinin yeni baskılarının yanında, hayatları beyazperdeye, televizyon dizilerine ve radyo mikrofonlarına konu olabilse. 2011 Mehmet Akif Ersoy Yılı’nda bile birkaç STK dışında hiç bir şey, ama hiç bir şey yapılmadı maalesef ve maatteessüf. Bir draması bile çekilmedi.

Söz konusu isimler adına açılmış okullarımız vardır. Keşke bu okullarda birer kamuoyu araştırması yapılsa da öğretmen ve öğrencilerin kaçı acaba bu ismi biliyor, tanıyor ve anlatabiliyor, böyle bir ayrıcalığa sahip. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nın Mehmet Akif Okullarıyla alakalı araştırmasına verilen cevapta “Mehmet Akif Ersoy kimdir?” sorusuna  bir öğrenci “Bizim okulun adıdır” cevabını verdi!?  Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş ismini alan okullar da bundan vareste tutulmadı.

Kongrede müzik de vardı. Ancak bir iddia ki üzülmedim diyemem. Aralarda zaman zaman çalınan müzik 1970’lı yıllarda moda olan “Eskişehir Marşı” imiş. İddia böyle. Keşke böylesi toplantılar için yeniden bir melodi sipariş edilebilseydi beste ve güfte ustalarına. Bu sektör de gündeme gelebilseydi. Çünkü toplantıda teknoloji bütün büyüklüğü ile dikkatleri üzerine çekti. Süper bir uygulama yapılmıştı. Görsellik hep kazandı.

BİR MANİFESTO GİBİ

Ak Parti Büyük Kongresi’nde “muhafazakar demokratlık” yeniden hatırlatıldı. 61 sahifelik konuşma metninde 63 madde ile yol haritası çizilmişti. Bilgi ve teknoloji ihracı bunlardan biriydi. Genelde AB standardı kaygısı öne çıkarılmıştı. Bir önemli konu olan antisemitizm(nefretçilik) ve islamofobia (islam düşmanlığı) için tedbir ve kamuoyunun da bilgilendirilmesi ve uluslararası girişimlerin sürmesi de gerekiyor. Kamuoyumuz ve dünya efkarı umumiyesi bu konularda etkili bir kampanya ile bilgilendirilmeli, hiç ihmale gelmez.

Aynı gün gazetelerde bir ilan da vardı. 20 kadar gazete tam sahife ilanıyla  “Gazetelerin İçeriği Gazetelerindir” diyerek internet gazeteciliği için uyarıda bulunuyordu. “Telif ödemeden ve rızamız alınmadan yazılarımızı yayınlamayın” demekti Türkçesiyle. Böyle bir uygulama ne getirecek, ne götürecek doğrusu iletişim fakültelerinin bir çalışma yapması gerekir. Fikir hayatımız ciddi bir dönemden geçiyor, düşünce üretilmiyor ve üretilen görüşler medyada yer bulamıyor maalesef. Dolayısıyla böyle bir uygulamaya karşı duyarlı olmak gerek.

Bu kongreden sonra düşündüm, TBMM’nde sanatçı, şair, fikir adamı milletvekili yok mu acaba? Elbette var. Hatta kendisi de bir şair olan ve bir dönem Şanlıurfa Milletvekilliği de yapan Mehmet Atila Maraş’ın TBMM yayını olarak çıkan böyle bir çalışması da mevcut. Kitapta geçen isimlerden ünlü olanlar var, eserleri hala vitrinlerde bulunanlar var, fakat parlamentoda iken sanat ve düşünce hayatımız için hazırladığı kanun tasarısını hayata geçiren ya yok, ya sayılmayacak kadar az. Şimdi bu dönemde sanatçılar, yazarlar, şairler, mütercimler, düşünce adamları için sanırım bir yeni düzenleme gerekecek. Yoksa eski mirası yemeye devam ederiz!.

RÜZGARIN HER TARAFA ESMESİ

Çünkü Başbakan Erdoğan’ın zikrettiği isimler içinde hayatta olan sadece bir tek sanatçı şair vardır o da Sezai Karakoç’tur. O’na da gözümüz gibi bakmalı, eserlerini su gibi içmeliyiz. Bir kısım zevat “Kardeşim, o da siyasi bir lider, partisi var, niçin o’na destek olayım” dese de vız gelip tırıs gitmeli. Karakoç’un geçtiği yollara kırmızı halılar serilse bile az. Eğer sanatçılar, yazarlar, edipler, şairler ve düşünce adamları için bir düzenleme yapılmaz ise bu mirası bir müddet sonra bitirecek, yerine de yenisi gelmediği için fikir hayatımız hem kel, hem fodul olarak kalacaktır.

Vehbi Koç Vakfı aynı günlerde İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’da “Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Festivali” dizenledi. Türkiye’de hat, tezhip, minyatür ve öteki Türk Süsleme Sanatları koleksiyonu sadece Sakıp Sabancı Müzesi’ne aittir. Dünyanın bazı başkentlerinde hep sergileniyor.

Artık muhafazakar sermaye de güçlendi ve örgütlendi? Holdinglerin sayısı bir hayli arttı maşallah. Muhafazakar demokrat gazete, televizyon, radyo ve öteki medya organlarımızın kamuoyunu etkilemedeki yeri öne çıktı. Neden böylesine bir etkinliğe hazırlanmaz ve programına almazlar ki? Üstelik Star ve grubunun bir zamanlar sahibi olan Sayın Ethem Sancak da artık son kongreyle AK Parti yetkili kurullarında.

Bursa bir önceki dönem milletvekili Şair Mehmet Ocaktan ise hala yayın koordinatörü grubun. Star Grubunun Harbiye Açık Hava Yaz Etkinliklerine sponsor olması kadar, rüzgarın bu tarafa da esmesi gerekmez mi? Hakeza bu duyarlılık bütün muhafazakar demokrat sermaye için de geçerli olmalı herhalde.

SADECE 2023 DEĞİL, 2071 İÇİN DE PROJE

Yoksa sayın Başbakanımızın saydığı bu isimlerle kalır hayatımız, yeni nesiller de taze isim ve resimlerle tanışamaz, istenmese de emperyalist batının rüzgarına girer. Oysa milli sanat, edebiyat, düşünce eksenli sivil toplum kuruluşlarımızla yöneticileri ve insanlarımızın nasıl bir fedakarlıkla hayatın içinde olduğu görülmüyor mu?  Bölgenin saygın lideri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hatırlattıkları ve sahiplendikleri isimler için teşekkürler. Hele 2023 ve 2071 yılı projeleri için bakmışsınız zil çalmış, zamanı gelmiş bizler göremezsek de!

 

 

 

Ümraniye ve Balyoz Davalarında Yargılama Süreci

0

Ümraniye ve Balyoz Davalarında kamuoyunda tartışılan ve siyasallaştığı iddialarıyla yıpratılan Yargı Sistemi “Adalet Mülkün Temelidir” sözleri ışığında gözden geçirilmeli ve daha adil-tarafsız-bağımsız ve milli bir hale getirilmelidir. Kanunlar “T.C. Devleti’nin bekası ile Türk Milleti’nin menfaatleri gözetilerek, milli-manevi değerler düşünülerek ve geçmişten ders alınarak” hazırlanmalı ve toplumun şimdiki ve gelecekteki ihtiyaçlarına cevap vermelidir.

Batılı toplumlar taklit edilmemeli, din-ahlak ve hukuk kurallarının dayandığı temel değerler örtüşmeli, madde değil insan önemli olmalı, cana ve namusa kastedenlere verilen cezalar ağırlaştırılmalı, masum insanlar korunmalı ve herkesin canından, malından ve namusundan emin olduğu bir sistem kurulmalıdır.

Demokratik sistem geliştirilmeli, bireysel hak ve özgürlükler genişletilmeli, hukukun üstünlüğü teminat altına alınmalı ve kuvvetler ayrılığı prensibi pekiştirilmelidir. Hukukun gücünün azaldığı yerde güçlünün hukukunun geçerli olacağı unutulmamalı, yetersiz kalan hâkim ve savcılar ile yardımcı personel ihtiyacı giderilmeli ve adli personelin mali-sosyal ve özlük hakları iyileştirilmelidir. Adli Polis sistemine geçilmesi, Adli Tıp Kurumunun özerk yapısının güçlendirilmesi ve ağır ceza davalarında jüri sistemi kullanılması; düşünülmelidir.

Terör ve suç örgütü üyelerine verilen cezalar etkili olmalı, devamlı çıkarılan aflar ve sürekli zikredilen pişmanlık yasalarından vazgeçilerek “ölüm cezalarının verilmesi dâhil” hukuki caydırıcılık sağlanmalı, “genel, özel veya siyasi af” gündemden tamamen çıkartılmalı ve her türlü tedbir alınarak artan suç oranları düşürülmelidir.

Karakoldan-mahkemeye oradan cezaevine giden süreç eziyet olmaktan çıkartılmalı, yargılama daha adil-tarafsız-hızlı ve şeffaf olmalı, savunma hakkı gözetilmeli, deliller incelenmeli, tanıklar dinlenmeli, sanıklar gereksiz yere tutuklanmamalı, geçici bir tedbir olan tutukluluğun uzatılarak cezalandırmaya dönüşmesi önlenmeli, masumiyet karinesi korunmalı, hiç kimse ispat edilinceye kadar suçlanmamalı ve iddianameler basına sızdırılarak insanlar afişe edilmemelidir.

T.C. Devleti adına iddianame hazırlayan Cumhuriyet Savcıları da, Türk Milleti adına karar v eren Hakimler de “adil ve tarafsız olmaya, meşruiyet sınırları içinde kalmaya, vatan için savaşan askerler ile teröristleri aynı kefeye koyarak yargılamamaya, çok zor şartlarda terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin moral ve motivasyonunu bozmamaya, Türk Ordusunun manevi şahsiyetini yıpratmamaya, kamu kurum ve kuruluşlarını çatıştırmamaya, kamu vicdanını sızlatmamaya, milleti kutuplaştırmamaya ve devleti zayıflatmamaya” dikkat etmelidir.

T.C. Devleti’nin önemli makamlarını işgal edip iç ve dış mihrakların hedefi haline gelerek büyük risk alan ve Türk Milleti’ne canı pahasına hizmet eden Kamu Görevlileri; hayatları boyunca devletin koruyucu kalkanını arkalarında hissetmeli, yetkilerini yasal sınırlar içinde kullanmakta sıkıntıya düşmemeli, kendileri ve aileleri için endişe etmemelidir.

Özellikle “canımızı, malımızı, namusumuzu ve vatanımızı emanet ettiğimiz” Asker-Polis-Savcı ve Hakimler ile Siyasiler “basına açık bir şekilde çete mensubu gibi yargılanıp hırpalanarak itibarsızlaştırılır ve kamuoyunda tartışılan ağır cezalara mahkum edilirse” önümüzdeki süreçte ciddi görevlere seçilecek veya atanacak kişiler çekinecek, devletin karar alma sürecinde tıkanmalar olacak, terörle mücadele zayıflayacak, milli ve dik bir duruş göstermek zorlaşacak ve ülkenin bekası tehlikeye girecektir. Bu da Türk Milleti’ni “ALLAH korusun” Arap Ülkeleri gibi iç ve dış harp ile bölünme dahil tehlikeli mecralara sürükleyebilecektir.

Kamuoyunda, işbaşına gelen iktidarların muhalifleri sindirmek için kullandıkları kanaati uyandıran “İstiklal Mahkemeleri ile başlayan, Yassıada Mahkemeleri-Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Özel Yetkili Mahkemelerce devam eden ve toplumun hukuk sistemine olan güvenini zedeleyen” bu süreç; Yargıtay safhasında durdurulmalı, mümkün olmazsa mesele TBMM tarafından ele alınarak noktalanmalı ve kamu vicdanı rahatlatılmalıdır.

Mahkemeler siyasi amaçlar veya geçmişin rövanşını ve intikamını almak için kullanılmamalı, toptancı yaklaşımlardan kaçınmalı, kin ve nefret tohumları dökülmesine neden olmamalı ve kamu vicdanını yaralamamalıdır. Rüzgar eken, fırtına biçer. Siyaseten yargılanan ve toplumun belirli sosyal kesimleri üzerinde etkili olan insanlar bilenecek ve yarın intikam almak isteyeceklerdir. Yine Millet kutuplaşacak, Devlet zayıflayacak ve her zamanki gibi tüm bu olan bitenle alakası olmayan toplumun kahir ekseriyeti zarar görecektir.

Terörle mücadele edilen ve her gün Şehit verilen bu hassas ortamda; tüm kişi-kurum ve kuruluşlar muhtemel tahriklere dikkat etmeli, hiç kimse münferit olaylardan etkilenip oyuna gelmemeli, her türlü gerilim-kamplaşma-tartışma ve çatışmadan uzak durulmalı, etnik-dini ve mezhepsel tartışmalar sonlandırılmalı, siyasi çekişmeler bırakılmalı, kısır döngüden çıkılmalı, birlik ve bütünlük sağlanmalı ve Türkiye bir an önce normalleştirilmelidir.

Kongre Analizi

AK PARTİ’ nin 4. Olağan büyük kongresinin siyaset hayatımıza ve ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Sirkülâsyon yozlaşmayı yüzde yüz önlemese de büyük oranda azaltır.

Üzerinde çokça konuşulan ve yazılan hususlarda yazmak aslında pek hoşuma giden bir husus değil.

Burada siyaset hayatımız için önemine inandığım birkaç hususa dikkat çekmeye çalışacağım

Ak Partinin siyasetteki 3. dönem şartı siyası sirkülâsyonu sağladığı için olumlu ve zaruridir.

Bu konuda benin şahsi görüşüm iki dönem olmasıdır.

Elbette ki üç dönemde olabilir.

Hangi siyasi görevde olursa olsun başarılı da olsa başarısızda olsa bir insan için iki yada üç dönem yeterlidir.

BUNDAN SONRASI REHAVETİ VE ATALETİ GETİRİR.

Birde nadastan sonra aynı göreve geri dönme hakkı olmamalıdır.

Gerçi nadasa kalanların yüzde doksanı geri dönemez ya.

Tüm siyasi partilerimiz bu anlayışa sahip çıkmalı ve uygulamalıdır.

Eline bir post geçiren başarılıda başarısızda olsa yapışıp kalıyor

Geriden gelen genç donanımlı ve birikimli nesil siyaset yapmak, vatana millete hizmet etmek için onların ölmesini bekleyecek.

Yada ölmeleri için dua edecek.

Başka türlü sıra gelmez.

Bu anlayış muhtarlardan başlayıp cami derneklerine, sivil toplum örgütlerinden, sendika başkan ve yöneticiliklerini kapsayacak şekilde  geniş olmalıdır.

Aksi takdirde delegeyi elde eden her yönetim bir sonraki kongreyi garantiliyor.

Başarılı olmak ve büyütmekte çok önemli değil

Küçük olsun benim olsun anlayışı maalesef yaygın ve hâkim zihniyettir.

Hattı zatında bu anlayış kişilerin kurumların ve liderlerin inisiyatifine bırakılmamalı.

Anayasal düzenleme ile garanti altına alınmalıdır

Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanları için geçerli olan süre sınırlaması diğerleri için niye olmasın ki

Yoksa diğerleri daha VIP kişiler mi?

Ayrıca birde siyasetten emekli olma yaşı konulmalıdır.

Hiç kimse vazgeçilemez ve yeri doldurulamaz değildir

Olmamalıdır da

Kongreye gelen yabancı misafirlerin aslında Türkiye’nin öncülüğünde bölgesel ve küresel bir ittifak oluşturabileceklerinin de göstergesi olmalıdır.

Bu yönde de ciddi adımlar atılmalıdır

Başbakanımız tartışmasız lider hatip ve karizmatik bir insan.

Konuşmaları dinleyicileri hem coşturur hem de ağlatır.

Ama bu millet analar babalar, bacılar, bebeler, eşler ve kardeşler terör sebebiyle zaten yıllardan beri ağlıyor.

Elbette şehitlerimizi rahmet ve hürmetle yâd edeceğiz

Ama bu anaları ağlamaktan ne zaman kurtaracağız.

Bu gün evladı  güneydoğuda olan anneler ya uyku uyuyamıyor

Yâda sürekli kâbus görüyor

Mesele masaya oturmak şununla bununla görüşmek değil

Mesele terör örgütünü hepten ortadan kaldırmak olmalıdır.

Bu saatten sonra bunların iyi niyetli olduğunu

Yada kendi başlarına karar verebileceklerini düşünmek ne kadar doğru olur?

Ruslar gelip İstanbul’da Çeçen liderlere infaz yapabiliyor

ASALA’yı bitiren bu devlet

Neden PKK’yı bitirmiyor

Yâda bitiremiyor?

Nerede ne eksiklik var?

AK Parti ve sn Başbakan birçok açılım yaptı

Birde işçi, memur, emekli dar ve sabit gelirli açılımı yapmalıdır

Hatta bir de işsiz açılımı olmalıdır.

Başbakanımızın; Sn Numan Kurtulmuş başta olmak üzere birçok önemli ismi Ak Parti bünyesinde toparlaması önemli bir hadisedir.

Bunların bilgi ve birikimlerinden istifade etmek millet adına önemlidir

Bu zamlar böyle sağanak gibi yağar.

Dar ve sabit gelirlilerde mevcut durumlarıyla baş başa kalırlarsa

Korkarım ki o zaman bu transferler anlamsız kalır

Başbakanımızın şahsına duyulan sevgi son bulur

Hiç bir şey ila nihaye sonsuz değildir

Vatandaşların sabrını da çok zorlamamak gerekir

Nedense Başkanlık, yarı başkanlık ve partili Cumhurbaşkanlığı ifadeleri bana pek sıcak gelmiyor

Siyasette bile paylaşımcı olmak güzel değil mi?

Köle Ruhlar

Kölelik müessesesi kalkalı çok oldu. Artık köleliğin kitapta, kanunda yeri yok. Fakat ne yazık ki kitaptan kanundan kaldırdığımız köleliği hayattan kaldıramadık. Belki de bu yaradılışında var olan bir şey. Kime ne için olursa olsun, bazı insanlar itaat etmekten hoşlanırlar. Bunlar tıpkı eşya gibidirler, kendiliklerinden hiçbir reaksiyon göstermezler. Bagaj gibi, insanların emriyle bir yerden bir yere taşınırlar, giderler gelirler. Bu türlü yaratıklara acınır. Çünkü ellerinden bir şey gelmez. Allah onları öyle yaratmıştır.

Bir de, bir bakıma bu tip insanlara benzeyen, bir bakıma bunlardan apayrı bir cins insan daha vardır ki biz bu yazımızda onların üzerinde duracağız. Halk arasında “hem uyuz, hem kuduz” denilen, kendilerinden şiddetle nefret edilen insan tipi işte bu tiptir. Bunlar kendilerinden bir santim büyük kimselerden o kadar korkarlar ki amirlerinin, üstlerinin karşısında âdeta yerle bir olurlar. Buna karşılık, kendilerinden bir santim küçük olanları da karşılarında yok olmuş görmek isterler. Bile bile çiğnettikleri varlıklarını ayaklandırıp kırılan izzeti nefislerini başkalarını çiğnemek, böylece hem gururlarını tatmin etmek isterler hem de ellerine verilen geçici selahiyetlerini bir intikam aleti olarak kullanırlar. Bunları yaparken de millî, vatanî vazifelerini yaptık sanırlar. Kendilerini ve etrafındakileri buna inandırmaya çalışırlar.

Bunlar her nasılsa, karşılarına vazife icabı itaatle mükellef olan, fakat kendilerinden her bakımdan kat kat üstün insanları ezmekten, her yerde küçük düşürmekten sonsuz bir zevk alırlar. Kendi varlıklarını başkalarının yokluğunda, kendi kuvvetlerini başkalarının acziden bulur ve sevinirler. Bu zavallılar, kendi kendilerine yokturlar ancak başkaları sayesinde elde ettikleri üç beş kuruşluk bir sandalye, bir rütbe sayesinde vardırlar.

Leş kargaları nasıl leşle geçinirlerse, nasıl leş onların başlıca gıdası ise bunların da gıdası, kin ve intikamdır, düşmanlıktır. Düşmanlıkları hiçbir zaman pişmanlık haline gelmez. Onlarda o ruh, o vicdan yoktur. Vicdan azabı gibi bütün büyük kaynaktan, o sonsuz ummandan mahrumdurlar, nasipleri yoktur. Cimri ve kısır ruhlarında Tanrının zengin ve engin af ve mağfiret deryasına doğru bir hamle, bir açılış ve akış görülmez.

Kuvvetlilerin karşısında köpek, zayıfın karşısında aslan kesilirler. Ne söylediklerini kendileri de bilmezler. Devamlı homurdanır dururlar. Küçük bir muvaffakiyetten sağlarındaki, sollarındaki parlayan birkaç yıldızdan sonsuz bir gurur duyarlar, içleri içlerine sığmaz. Hükmetmeye başlarlar. Kendi kendilerine sorarlar ” Ben kimim ben!” benlikleri dünya kadar büyür. Sağa sola kuduz köpekler gibi saldırırlar. Kendilerinden bir rütbe yukarısı gelince bu ham ervahlar, bu balonlar sönüverirler. Birden soldan bir çarkla “hep” ten hiçe geçerler. Pabuçları dama atılır. Ortalıkta görünmez olurlar. Bunlar sinsi, pinti mahlûklardır. Elleri açık değildir, sözleri açık değildir. Kalpleri, kafaları açık değildir.

Açık olan bir tarafları vardır; Ağızları… Ağızlarından pislik akar. Küfrü, sövüp saymayı bir nevî kahramanlık, kabadayılık sanırlar. Zordan hoşlanmayan, zorla zapt edilemeyen bir şey varsa, o da insan kalbidir. İnsan kalbi arazi gibi zorla fethedilemez. Onlar bunu bilmezler. Zorla, ellerindeki selahiyetle, tahdit ve tehditle iş görmeye, otorite kurmaya çalışırlar ve sonunda gülünç hale düşerler. Bu tür adamlardan her türlü fenalık gelebilir. Bunlar edepsizlerden, namussuzlardan da beterdir.

Namussuzun, alçağın, hırsızın bir yüzü vardır, biz onu biliriz ve ona göre hareket ederiz. Fakat bunların bir değil bin yüzü vardır. Tanrıyüzsüzlerle çok yüzlülerden bu milleti korusun.