25.5 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1054

Türk Vatanı ve Türkçe

 

Uğrunda can ve baş verilen toprak, vatanlaşır. Osmanlılar, tarihî seyrinin başından beri, toprakları vatanlaştırmakta büyük bir dehâ göstermişlerdir.

Bundan dolayıdır ki, dünyanın hiçbir tarafında kendilerini yabancı hissetmemiş, gurbette saymamıştır.

Bir de bakmışınız ki, yeni fethedilen ülke, Osmanlı’nın asırlık vatanı olmuş. Belki de Yahya Kemâl’in Üsküb’ü öz be öz vatan bilişindeki hikmet buna dayanıyor.

Fethin ardından, o beldede adâlet güneşi de hemen te’sîrini gösterir, halk yepyeni bir devrin başladığını fark ederdi.

Ülkede bambaşka kıpırdanışlar, apayrı hayât belirtileri ortaya çıkar, beldenin çehresi Osmanlı hüviyeti arz ederdi.

Kubbeli binalar, nârin endamlı minâreler, servili şehitlikler, pîr-i fânili türbeler, o yöreyi dört bir taraftan sarar, ülke rahat bir hayâtın sihirli havasını teneffüs ederdi.

Günün beş vakti, Ezan-ı Muhammedî’lerle kendinden geçer, din ayrımı gözetmeyen adâlet sâyesinde, farklı dîn ve medeniyetlerin insanları kardeşçe yaşardı.

Kısaca âlem bir başka âlem, devrân bir başka devrân olurdu. Toprakları vatanlaştırmakta ecdâdın sihirli elleri bu kadar mâhirdi.

Ülkeler vatanlaşırken, kelimeler de millîleşirdi. Çünkü Osmanlı, her cephesiyle fâtihti. Diyârdan diyâra at koştururken, katettiği ülkelerden, arı titizliğiyle sayısız kelimeler devşirir, kendi potasında eriterek, eskisinden soyca aynı, mânâca farklı bir hâle getirir. Yâni millîleştirirdi.

Tarihî seyri boyunca, güzel, doğru ve iyiye düşkün oluşu, dili ortaya koymakta da, ona en doğru yolu göstermişti.

Kelimeleri devşirmede asla menşe’ ayrımı yapmazdı. Onu potasında yoğurduktan sonra, güzel, câzip, hoş ve kolay söylenir, canlı bir dil hücresi olarak nakışlar ve bünyesine katardı.

Bundan dolayı ecdâdımız, temâs ettiği her milletin güzel ve söylenişi kolay kelimelerini devşirmekte bir sakınca görmemiş, bu yüzden Türk Dili “Güldeste” mâhiyetini almıştır.

Şaşmıyalım. Toprak tâbiiyet değiştirdiği gibi, kelimeler de değiştirir. Nasıl ki, cihânı elinde tutan Osmanlı Devleti’ni ihya eden seçkin devlet adamları arasında milliyeti Türk olmıyan fakat Türkleşmiş yâni müslüman olmuş nice yüksek devlet adamları (Sokullu Mehmed Paşa gibi), nice soylu âileler (Mihâloğulları misâli) varsa; kelimeler için de aynı başkalaşma söz konusudur.

Onları Osmanlı olarak kabullenmiyecek bir Türk tasavvur edilebilir mi? Çünkü asıl olan doğuş değil, oluştur.

Kelimeler de tâbiiyet değiştirir demiştik. Öyledir. Türk Milleti, kendi isteği ile ümmeti olduğu “Adı güzel, kendi güzel.” Peygamberi Hz. Muhammed’in ism-i şerîfini, sıradan kimselere de verilerek, edepli edepsiz sarf edilmesini istememiştir. Sırf Risâlet-penâh Efendimizin şahsına hürmeten; “Muhammed” adını başkalarına “Mehmed” şeklinde verir ve böyle telâffuz eder / söyler olmuştur. Peygamber-i Zîşân Efendimiz’in azîz rûhlarını rahatsız etmemek gibi ince düşünce bir yana, kelimeyi başka bir kalıba dökmekte gösterilen dehâ, gerçekten göz kamaştırıcıdır.

Bu gibi misâller saymakla bitmez. Farsça’da “neverd-i bâm” şeklinde geçen kelime, Türk ağzında işlene işlene bugünkü “merdiven” hâlini almıştır. Bunun gibi Arapça “manâra”, zarîf “minâre” şekline bürününceye kadar, kim bilir kaç Türk’ün ses tellerinde tesviyeye uğradı.

Köylümüz, çöreğine katık yaptığı “Hoş Âb”ı,”Hoşaf” yapana kadar kim bilir neler çekti.

447

“Örnek” kelimesini Ermenice “orinag”dan devşirdiğimiz de unutulmasın. Ya “bâd ü hevâ”dan bedava yapmamıza ne demeli?

Kısa da olsa, kelimelerin tâbiiyet değiştirebildiğini anlatmıya çalıştık. İşte Türkçe, bilhâssa Arapça ve Farsça’dan alınmış, fakat üzerlerine Türk mührü vurulmuş, nice asırlık kelimelerden ibâret büyük bir dil.

Evet, bu vatan bizimdir. Çünkü uğrunda kâh şehit düştük, kara topraklara serildik. Kâh gâzi olduk, al kanlara boyandık. Toprağın altını şehitlerimizle süsledik. Üstünü mâmûrelerimizle, bir uçtan bir uca bezedik.

Şehitliklerinde serviler, türbeler yükselttik. Dirilerimiz için mâbedler, mektepler, külliyeler yaptık. Akan çaylara köprüler kurduk. Uzayıp giden yollara kervânsarâylar kondurduk. Köşe bucağa kubbeler, çeşmeler, kemerler yaptık.

Bu vatan bizimdir. Çünkü üstünde bir Süleymâniye, bir Selimiye, bir Sultân Ahmed Câmii, bir Topkapı Sarâyı var. Altında Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın müjdesine erişmiş bir Fâtih, şâirin:

“Sultân Selîm-i Evveli râmetmeyüp ecel
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî”

Beytiyle, büyük dâvâsını gözler önüne serdiği bir Sultân Selîm yatıyor.

Şimdi sormak gerek:

“Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına” asırlarca nice seferlere girişilen, nihâyet:

“Leşker-i müfettihü’l-ebvâb” pâyesini hakkıyla kazanan,

“Türk’ü gönderen Yed-i Takdîr aşkına,

Gülbângı âsmânı tutan pîr aşkına” kılıç sallıyan Fâtih’in ordusunca fethedilen Konstantıniyye için, kim çıkıp da tekrâr “Bizans başşehri olsun!” diyebilir?

Bu misâli bütün memleket için düşünürsek, nasıl menfî ve sakat bir zihniyetin tutsağı olacağımız anlaşılır. Vatan sevgimiz kaybolduğu ân -Allah etmesin- nasıl vatansız kalacağımız da  gözlerden ırak tutulmasın.

Vatan edinmede, nasıl ki ilk sâhiplik esâs alınmaz. Kelimeleri de aynı şekilde tasnîfe tâbi tutmak, bizleri çok kötü bir âkıbete sürükler.

Çünkü diline sâhip, fakat vatansız bir millet, yeniden vatan sâhibi olabilir. Diline sâhip çıkmayan bir millet ise, er-geç elindeki vatanı da kaybeder.

Fethinden îtibâren İslâm’ın serhad kal’ası olmuş vatanımız Anadolu’da, binlerce kelimeye kendi mührümüzü vurmuşuz. Bu güzel Türkçemizle de, asırlarca nice eserler yazmışız.

Evet Mevlid, Mesnevî Tercüme ve Şerhleri, Muhammediye ve Ahmediye’ler; işte bu şâheserlerden ilk akla gelenler.

Süleymâniye üstüne elde kazma yürümekle, bu şâheserlerimize karşı bigâne ve kayıtsız kalmak arasında ne fark var?

Bir Süleymâniye, bir Selimiye, bir Topkapı Sarayı’nın yeniden inşâsı imkânsızdır da; bir Mevlid, bir Ahmediye ve Muhammediye, bir Mesnevî Tercüme ve Şerhi ve bir İstiklâl Marşı’nın yeniden kaleme alınması kolay mı?

Hâtırdan uzak tutmıyalım ki, kütüphânelerimizdeki kitâplarımızın lisânı, asla bize yabancı değil. Ancak bizler onlara yabancılaştık. Üstelik öz lisânımızı suçlar olduk.

Türkçe için ne hazîn tecellî ya Rab!
Vatan mâmûr olur mu, dil olmuşken harâb?

 

448 – 449

 

 

Alamanya, Alamanya Dedikleri!

 

 

Türkiye’de ve dünyada garip şeyler olmaya devam ediyor.

Türkler; ruhen ve madden yeterince güçlü olmadıkları için kendilerini de kapsayan bu gariplikleri sadece izliyor. Tıpkı 100. yıl önce Balkan Savaşları’nda olduğu gibi…

Dünya bu gün nasıl yeniden dizayn ediliyorsa 100 yıl öncede benzer şekilde dizayn edilmiş ve milyonlarca müslüman Türk’ün kanına girilmişti. Bunu hatırlayan ve konuşan pek fazla insan kalmadı.

Ancak bırakalım 100 yıl öncesini, ülkemizin ve çevremizin dizaynı için günümüzde döktüğümüz kanları ve verdiğimiz canları unutmuş olacağız ki; Atatürk’ün izlerinin görülmediği iktidar partisi AKP’nin kurultayında, PKK’nın hamisi ve ağbisi olan Barzani “Türkiye Seninle Gurur Duyuyor”  sloganları ile ayakta alkışlanarak kürsüye çıkarak konuştu.

Bu nasıl anlayış, ben anlayamıyorum!

Türkler ve düşman tarafından Türk gibi görünenler ki; bunların arasında Arnavut, Boşnak, Laz, Çerkez, Gürcü, Arap, kürt, Pomak ve hatta hıristiyan unsurlarda vardır, 1900’lü yılların başında gerçekleşen Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Anadolu’nun işgali ile inanılmaz bir vahşete ve soykırıma tabi oldular. Türkiye bunları gördü ve yaşadı.

Unuttuk ama! Yoksa bir eşkiyayı Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten siyasi partinin kurultayında “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye ayakta alkışlar mıydık? Ya onu davet edenlere ne demeli? Herhalde uzun süredir sürdürdükleri Barzani ve Öcalan’la işbirliğini artık resmileştirme zamanı geldi…

Memleketimizde Çanakkale Müdafa’sı çok konuşulur. Ağıtlar, şiirler ve hikayeler; burada yitirdiğimiz söylenilen 250 bin şehitin anısını daima taze tutar. Ya Çanakkale Harbinden, bir seneden biraz fazla bir zaman önce Balkan Savaşları’nda yitirdiğimiz 1.5 milyon insan için ne yaparız? Hiç bir şey…

Adama sormazlar mı; 250 bin şehitin anısını bu kadar canlı tutuyorsunda 1.5 milyon şehitin anısını niye hiçe sayıyorsun diye?

Sormazlar; bu memlekette bir çok şeyin olduğu gibi gafletin, dalaletin ve ihanetin hesabını sormazlar… Çünkü oyun ortaya çıkar. Sonra halkın yüzüne nasıl bakarlar?..  Peki neyin hesabını sorarlar; vatana, millete ve devlete üstün hizmetin hesabını ver diye, hesap sorarlar. Olmuyor mu böyle?

Ancak buna karşılık yine de dünyanın dört bir tarafında duyarlı, vatansever ve milliyetsever insanlarımız var. Bunlar “ne olacak memleketimin hali” diye düşünüyor ve karınca kararınca çözüm üretmek için çabalıyor.

Bunlardan biride Almanya’nın Frankfurt kentinde Hüseyin Adalı başkanlığında faaliyet gösteren Avrupa Balkan Rumeli Türkleri Derneği… Gurbet elde yeni bir yaşam kuran bu arkadaşlarımız, Balkan Savaşları’nın 100. Yılı nedeni ile çok güzel bir toplantı tertip ettiler.

Beni, Prof. Dr. İlber Ortaylı‘yı, gazeteci Yalçın Bayer‘i, gazeteci – yazar Nevval Sevindi‘yi, siyasetçi – yazar Rıfat Serdaroğlu‘nu, Doç. Dr. Murat Hatipoğlu‘nu, Süheyl Çobanoğlu‘nu davet ettiler.

Gittik inanılmaz güzellikler gördük. Hınca hınç dolu bir salon, pür dikkat sabahtan akşama kadar gelen konukları dinledi. Dört gün boyunca sohbet ortamları doğdu. Ve Almanya’daki diğer dernekler hemen toplantılar organize ederek, konukları bir oraya bir buraya götürdüler ve hep memleketi konuşturdular…

Hele Hürriyet Gazetesi’nin, Avrupa’daki Genel Müdürü Sevda Boduroğlu’nun bizi Hürrriyet’in tesislerinde büyük bir misafirperverlikle ağırlaması ve tesiste gördüklerimiz bizi bir Türk olarak çok gururlandırdı.

Onun için eşkiyayı ayakta alkışlayanlar iyi bilsin ki; sadece Türkiye’de değil, dünyanın neresinde bir Türk varsa, o ayakta ve tetiktedir.

Önümüzü şanlı zaferler kadar acı mağlubiyetler, yaşadığımız zulümler ve döktüğümüz kanlar aydınlatıyor.

İnşallah bir an önce düştüğümüz bu çukurdan, birlik ve beraberlik içinde çıkacak, Büyük Önder Atatürk’ün çizdiği yolda, çağdaş uygarlık seviyesini de aşarak, ilelebet var olacağız…

 

 

Darbeler, Siyasi Gücün Kaynağı, Paranın İzi

 

“Darbelerle yüzleşme” operasyonu sürüyor.  TBMM’de kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu 28 Şubat 1997 postmodern darbesinin “mağduru” olduğunu düşündükleri dönemin siyasetçileri ile dönemin şahidi olan gazetecileri davet ederek dinliyor. Bu vesileyle konu yeniden gündeme geldi.

Refahyol adı verilen 54. hükümetin iki sözcüsünden biri (DYP kanadı adına) Namık Kemal Zeybek diğeri ise (RP kanadını temsilen) Abdullah Gül idi. Habertürk TV‘de bir açık oturuma katılan Namık Kemal Zeybek 28 Şubat’ı değerlendirirken, meselenin ekonomik yönünün ağırlıklı olduğunu anlattı. Zeybek, “bana göre 28 Şubat postmodern darbesinin sebebi irtica falan değil, Başbakan Erbakan’ın uyguladığı ‘havuz sistemi’ ile D-8 Birliği kurma çalışmalarıydı. Darbe global kapitalizmin bir operasyonudur” dedi.

HAVUZ SİSTEMİ: Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Başbakan, Prof. Dr. Tansu Çiller’in Başbakan Yardımcısı olduğu hükümetin iki önemli icraatı oldu. Birincisi “havuz sistemi” denilen bir “Kamu Tek Hesabı” oluşturuldu. (Bu sistemin akıl hocası Prof. Dr. Osman Altuğ idi.) Diğer icraat ise D-8 Projesi idi.

O güne kadar, KİT’ler paralarını özel bankalarda mevduat hesaplarında tutuyor, bunun karşılığında yüzde 10 mertebesinde faiz alıyordu. Ancak parası olmayan başka kamu kuruluşları da özel bankalardan kredi kullanmak mecburiyetinde idi. Onlar aldıkları krediler karşılığı yüzde 135 faiz ödüyordu.

Böylece özel bankalar, devletin parasını devlete satarak yüzde 125 kâr sağlıyordu. Kısaca özel banka sahipleri yararına, devletin / milletin acımasızca soyulduğu bir düzen kurulmuştu.

Refahyol hükümetinin kurduğu “Kamu Tek Hesabı” ile bu soygun sona erdirilince “sadece sekiz ayda 6,5 Milyar Dolar para bankalar yerine milletin kasasına girmişti.” Devletin maliyetleri azalınca memur, işçi, köylünün gelirlerini artırıcı düzenlemeler yapılabilmiş, sosyal refahta bir iyileşme olmuştu.

Prof. Dr. Osman Altuğ‘un açıklamalarına göre, hükümet bunun haricinde “kara paranın aklanması, kumarhanelerin kapatılması, bedelsiz ithalat gibi konuların üzerine gidip, şaibeli ihaleleri iptal edince ‘sermaye faşizminin’ şiddetli tepkilerini çekmişti.”

D-8 PROJESİ: Prof. Dr. Necmettin Erbakan öncülüğünde bir araya gelen 8 İslam ülkesi D-8 adı altında bir işbirliği örgütü oluşturdu.  D-8’ler 1997 de İstanbul Çırağan Sarayı’nda Bangladeş, Mısır, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan, Endonezya ve Türkiye’nin bir araya gelmesiyle kuruldu. “Diğer Müslüman ülkeleri de içine alarak genişletilmesi planlanan olan bu halka, sadece bir işbirliği örgütü olmanın ötesinde, emperyalist Batı’nın sömürüsüne karşı, İslam dünyasının bir başkaldırı hareketi olma özelliğini de içinde barındırıyordu.”

Namık Kemal Zeybek’in ifadesiyle, “Batı’nın kurduğu dengeleri bozabilecek böyle bir projenin gelişimine global kapitalizm izin vermedi.” Zamanlaması ve güç planlaması yönünden eleştirilebilecek fakat milli olduğundan şüphe duyulamayacak bu projenin Refahyol Hükümeti’nin sonunu hazırlayan en önemli sebep olduğu zaman geçtikçe daha iyi anlaşılmakta.

D-8’e üye ülkeler 1 milyarlık nüfus potansiyeli ile dünyanın yaklaşık 6’da 1’ini oluşturduğu, örgütün hem insan kaynağı olarak, hem de doğal kaynaklar bazında önemli bir potansiyele sahip bulunduğu halde, D-8 projesi bu operasyonla uzun bir uyuma süreci içine girdi.

Özetle, küresel kapitalizm ve ABD öncülüğünde, içerideki sömürü düzeninin devamını isteyen sermayedarlar, bu sermayedarların kontrolündeki medya ile Ordudaki irticayı en büyük tehlike gören, müdahale yanlısı subaylar vasıtasıyla Refahyol Hükümeti düşürüldü.

Eski Has Parti Genel Başkanı, yeni Ak Parti G. Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş da süreci benzer şekilde yorumlamıştı: “28 Şubat, Türkiye’nin uluslararası finans kapitalizminin ağlarına düşürülmesi için yapılmış olan bir uluslararası operasyondur. Ondan sonra maalesef tarımda, sanayide, üretimde özelleştirmede, dışarıdan çok para çekiyoruz denilerek cari açığıyla, bütçe açığıyla Türkiye bir ekonomik programın içine sokuldu ve maalesef hükümetler aynı programı uygulamaya devam etti.” Bu röportaj 28 Şubat 2012 tarihli idi ve Numan Kurtulmuş bu hükümetler içinde AKP hükümetlerini hariç tutmamıştı.

AK PARTİ: 28 Şubat sürecinde yaşananlar Refah Partisi içinde ciddi tartışmalara sebep oldu. Kendilerine “yenilikçi” diyen bir kısım “biz ne yaparsak yapalım bize iktidar olma fırsatı vermeyecekler. Oysa bizim iktidar olmamız lazım. Bunun için içerideki ‘zinde güçlere’ karşı, dışarıdan destek almak zorundayız” kanaatine vardı. “Burada palazlanan yani küreselleşmeye adapte olan İslami sermayenin tercihi yenilikçilerden yana oldu.

Bu grup “milli görüş gömleğini çıkardık” diyerek AKP’yi kurdu.

Ak Parti dış güçlerden aldığı destekle bir yandan kendisi için risk oluşturabilecek grupları (Ordu, yargı, medya) pasifize etti veya ele geçirdi. Diğer taraftan dönemin şartları gereği bollaşan küresel sermayeyi ülkemize çekti. Yapılan altyapı yatırımları ve kısmi bir refah artışı ile oylarını ve gücünü artırmayı başardı.

Peki, bütün bunların bir bedeli var mıydı? Elbette.

Bedeller şu soruların içinde saklı: Bugün dış politikada geldiğimiz noktaya niye geldik? Malatya Kürecik’te Füze Kalkanı’nı niye konuşlandırdık? Cumhuriyet boyunca büyüttüğümüz kurumlarımız, şirketlerimiz ile madenlerimiz, limanlarımız vd varlıklarımız neden yabancı sermayenin eline geçti? Neden Japonya’dan daha fazla dolar milyarderimiz var? Türkiye topraklarının yüzde 10’unu yabancılara satma imkânı veren kanun neden çıkarıldı?..

Sadece darbelerin değil, muktedirlerin gücünün kaynağını anlamak için de paranın izini sürmeniz gerekir.

 

 

Canımsın

 

Endamlı muhterem, zarifsin hoşsun,
Yüreğin hep benle, her kese boşsun,
Bırakmam elemler, ardından koşsun.
Kalsam da razıyım, soğan ve nana,
Ben sensiz edemem, muhtacım sana.

Bulunmaz lütufsun, her takdir azdır,
Her halin müstesna, kusurun nazdır,
Gam keder vermedin, olsa da hazdır.
Hoş demler yaşattın, sığmaz bir ana,
Gönülden bağlıyım, hayranım sana.

Sen saman yolusun, gönlüme akan,
Ufkuma güneşten, lambalar yakan,
Kusurum olsa da,
gülüp hoş bakan.
Hoş görün kaftandır, nazardır şana,
Şükranım sonsuzdur, cananım sana.

Sunduğun lezzetler, san ki hayattır,
Mükemmel az gelir, tarifsiz tattır,
Yalnızken günlerim, berbat bayattır.
Sevginin membaı, kalbinden vana,
Açmışsın haz akar, şükranım sana.

Ziynette eşsizsin, Karun’dan zengin,
Gözlerin
denizden, çok mavi, engin,
İsminle müsemma, endamın Rengin.
Altınlar zümrütler, dursun bir yana,
Kıymette yaklaşmaz, az gelir sana.

Sol yanım senindir, hep orda varsın,
Bağrımda gonca aç,
güllerin sarsın,
Rayiha, ambersin, ne hoş kokarsın.
Misklere gark oldum, battım ter kana,
Afife’m minnettar, bu mecnun sana.

Ne meşkler devşirdik, muhteşem âlâ,
Hanemiz mest olmuş, huzurla hâlâ,
Vaktimiz gelse de, sona beş kala.
Sanmam ki bu
aşktan, keyfin usana,
Binlerce
teşekkür, her zaman sana.

Hep mesrur eyledin, tebessüm derdik,
Doyulmaz tat aldık, muratlar verdik,
Mutluluk anlatmaz, vuslata erdik.
Helalden halvetler, can katar cana,
Hürmetim büyüktür, bir tanem sana.

Her güzel hasletten, huyun pay almış,
Ak saçlar yıllardan, yıldızlar çalmış,
Bilsen ki ömrümüz, üş beş gün kalmış.
Bedenim fedadır, dersin sen bana,
Benim de bu canım, kurbandır sana.

 

 

4 Ekim Hayvan Hakları Günü

 

Ezelden beri, binlerce yıldan beri hayvanlarla ilişkilerimiz ve beraberliğimiz vardır. Geride bıraktığımız  süre içerisinde, bazı hayvanlar evcilleşmiş, bazıları ise yaban yaşamlarına devam etmektedirler.

Ekim ayının ilk haftasında hayvan hakları konusu ile ilgili görüşler, istekler ve yeni düşünceler tartışılacaktır. Dostumuz hayvanların daha iyi koşullarda yaşamlarını sürdürebilmeleri için girişimler ve çalışmalar geniş bir platformda  devam edecektir.

Bilindiği gibi tarih öncesinden günümüze aynı coğrafyada birlikte yaşadığımız hayvanlarla ilişkilerimiz her alanda ve çok yönlü olarak gerçekleşmiştir.

Şiirlerde, musikide, hikâyelerde, romanlarda, operada, sinemada, tiyatroda,  tv dizilerinde, sporda, şarkılarda, türkülerde, atasözlerinde hayvanlar yaşantımızın ayrılmaz figürleri olmuşlardır.

Kısa örneklerle özetlemeye çalışalım.

Opera ile başlayalım;

Madame Butterfly (Kelebek) (Luigi Illica- Giuseppe Giacosa),

Altın Horoz (Viladimir Biyelski- Rimski Korsakof) önemli eserlerdir.

Hikâyelere gelince;

Aisopos (Ezop), Beydebâ, La Fontaine (Lafonten) gibi fable yazarları hayvanları insan gibi konuşturarak ve ahlâki öğütler vererek ,  insanları uyaran hikâyeler yazmışlardır. Gene,  Grimm Kardeşler’in masalları da, Bremen Mızıkacıları,  Kırmızı Şapkalı Kız , Fareli Köyün Kavalcısı, gibi olağanüstü örnekleri içerir. Anadolu mizahının önemli ismi Nasreddin Hoca’nın eşeği de önemli bir figürdür ve ünlüdür.

Görsel alanlarda;

Tarzan filmlerinin unutulmaz dörtlüsü,  Tarzan, Jane, Boy ve sevimli maymun Çita (Cheeta)’dır.

Red Kid’in akıllı atı Düldül de, sahibi kadar ünlüdür. Rin Tin Tin isimli köpekte bu çizgi romanın ayrılmaz bir parçasıdır.

Albert Uderzo’nun dünyaca meşhur çizgi romanı  Asterix’in maceralarında yer alan  Idefiks’i de unutmamak gerekir.

Georges Hergé’nin Ten Ten’inde yer alan köpek Milu etkin bir kahramandır.

Walt Disney’in meşhur  çizgi filmlerinin,  sayısız kahramanları arasında hayvanlar önemli bir yer tutarlar (kediler, kuşlar, ördekler, fareler, köpekler v.s.).

Walter Lantz ve arkadaşlarının animasyonunu yaptığı Woody Woodpecker

İsimli ağaçkakan, örneğinin en renkli tipidir.

Spor alanına gelirsek;

Bazı hayvanlar fiilen mücadelenin içinde yer alırlar, örneğin cirit, at yarışları ve polo ya da tazı yarışları gibi.

Yine pek çok hayvan spor kulüplerinin sembolü olmuştur. Kanarya, kartal, aslan, hamsi, timsah, horoz v.s. gibi.

Sporda önemli başarı kazanmış, sporcularında hayvan isimleriyle anılan lâkapları vardır; Panter Turgay, Torik Necmi, Deve Arif, Aslan Nihat, Katır Cemil, Kefal Fikret gibi.

Devletlerinde geleneklerine göre hayvanlarla sembolize edildiğini görürüz;  Bozkurt, kartal, aslan, horoz, ayı, kanguru gibi.

Bazı meslek sahiplerinin rozetlerindeki resimler, karınca , arı , yılan gibi hayvan sembollerinden oluşmaktadır.

Yine siyaset tarihinde geçmişte ve günümüzde seçim yarışı yapan partilerin,  amblemlerinde de hayvanlara rastlamak mümkündür. Jaguar, at, yunus balığı, güvercin, eşek, fil vs. gibi.

Bizim şarkılarımızda türkülerimizde  hayvanlara bol bol yer verilmiştir. İşte örnekler;

– Yesari Asım Bey’in hicaz eseri, “Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde / Bülbül sesi var, şarkıların nâmelerinde.

– Sözleri İlkan San’a bestesi Necdet Tokatlıya ait, “Sen güzel birkelebek / Sen nâdide bir çiçek”.

– Sadettin Kaynak Bey’in hicaz eseri “Turnalar uçun  / Yayladan geçin yârimi seçin”.

Tarihte devletimize hizmet veren posta güvercinleri, barışta ve savaşta yakın dostumuz atlar ve fedakâr köpekler.

Hayvanlar binlerce yıldır bizlere gıda, sağlık, sanayi, ulaşım ve eğlence gibi pek çok alanlarda fayda sağlamaktadırlar.

Dinimiz açısından da hayvanların üzerimizdeki haklarına dikkat etmemiz gerekmektedir.

Kur’ân’ı Kerim’de pek çok surelerin adları, hayvan isimleridir. Bakara (İnek) Suresi, Nahl (Arı) Suresi, Ankebut (Örümcek) Suresi, Neml ( Karınca) Suresi bu bağlamda zikredilebilir.

Bu vesileyle En’âm Suresi 38. ayeti hatırlayalım;

” Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. “

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır;

” Siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, Allah (c.c.) ve gökteki melekler de size merhamet etsin” (Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16).

Bu nedenle, hayvanlara şefkâtle yaklaşmak, onlara yardımcı olmak, yaşam koşullarını iyileştirmek için elimizden geldiği ölçüde çaba göstermemiz gerekmektedir.

Ülkemiz insanlarının büyük bölümü, hayvanları (zararlıları hariç tutarsak) çok severler. Onların isimlerini kendi çocuklarına verirler veya soyadı olarak alırlar. Örneğin; Ahu, Şahin, Aslan, Ceylan, Suna, Yunus, Kaplan gibi.

Yine bizler, hayvanlara da insan isimlerimizi koyarız, Tobi, Rudi, Efe, Tosun vs.

Son olarak hayvanlara yer verdiğimiz özlü sözlerimizden birkaç örnek sıralayalım;

– Arı, bal alacağı çiçeği bilir.

– At binenin, kılıç kuşananın.

– Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.

– Aslan, yattığı yerden bellidir.

Kısaca yaşantımızın her alanında yer alan hayvan dostlarımızın, 4 Ekim Hayvan Hakları Günü’nün verimli, faydalı değerlendirilmesini ve hayvanlara karşı dost ve duyarlı  yaklaşımlarımızın, her geçen gün daha da artarak devam etmesini dilerim.

 

 

Kentsel Dönüşüm (2)

Yaşanabilir şehirler inşa etmektir as olan. 5000 yıllık Türk tarihinde büyük bir bölümünü göçebe yaşamış  bu necip millet, özellikle Selçuklu döneminde Selçuklu mimarisi, sanatı, toplumsal yaşamından kendisinden bahsedilir yapmıştır. Onun üzerine Osmanlı kendi mimarisini inşa etmiş ve bütün dünyada nakıs bulmuş bir mimari, kent, sanat, sağlık, çevre ,su, vakıf, liman, sosyal, din ve diğer alanlarda tüm dünyaya örnek olacak eser ve kurallar bütünü bırakmıştır.

Bizler de gelecek kuşaklara yaşanabilir, güvenlikli, estetik anlayışı olan, alt yapısı ve üst yapısı ile nefes almaktan korkmadığımız, içinde yaşadığımız şehrin bize enerji verdiği, bizim bir şey kattığımız, kişilikli ve kimlikli yaşam alanları oluşturmalıyız.

Başarısızlıklarımıza baktığımızda genellikle aynı hataları süre gelerek yapmaktan kaynaklandığını görürüz. Bazı şeyleri bilmemize rağmen bir türlü değişim noktasına, dönüşüm noktasına, daha önce yaptığımız hatalardan ders alarak oluşturamayız ve bu sarmal böylece gider. Birbirine benzeşen deprem olduğunda yıkılan, diğer doğal afetlerden etkilenen yapılar kurar gideriz.

Artık buna son vermenin zamanı gelmiştir. “Kentsel Dönüşüm” Sürecinin içine muhakkak Üniversiteleri, sanat tarihçilerini, tarihçileri, Şehir  plancılarını, Sosyologları, mimar ve mühendisleri,  hukukcuları, tasarımcıları, Jeolojicileri, Harita mühendislerini, Engelli derneklerini, halkı ve öğrencileri katmamız gerekmektedir. Ülkenin kaynaklarını kimsenin heba etmeye hakkı yoktur.

Şehirlerimizin temel sorunları bellidir aslında , nedir diye bakarsak çarpık kentleşme ve bunun getirdiği hukuksal ve fiziksel bir çok sorun. Depremler, meteorolojik afetler, hava kalitesi, kültür ve medeniyetlerin kente yansıması, ulaşım, sanayileşme, enerji, istihdam, ticaret, şehir ve bölge planlama, psikolojik süreç, hukuki altyapı, sağlık, gıda, su kaynakları, kültür ve sanat, yeşil alanlar , eğitim, spor, hayvan hakları , meydanlar , doğal alanlar, mescit ve camiler, modern tuvaletler, Gençlik merkezleri v.b olgular ve yönetimi.

Geçmişten günümüze şehirleşme bağlamındaki olumsuzlukları göz önüne alarak onların çözümü noktasında düzgün projeler üretmeliyiz. Yeni katacağımız her türlü yaklaşımında etki analizlerini yaparak, düzgün ve örnek projelere imza atmalıyız. Yaptığımız projeler diğer dünyadaki yaklaşımların kopyası yerine bize özgü modern projeler olmalı..

Her şeyden önemlisi Kentli birey olmaktır aslında bu konuda Belgin Eryavuz’un güzel bir tarifi var. “Kente özgü işlerle geçimini sağlayan, eğitime önem verip tüm demokratik haklarını kullanabilen, duyarlı, sorumlu, güvenle kendini geliştiren, her anlamda saygılı, diline, kendine ve çevresindekilere sahip çıkan, estetik anlamda güzellikler yaratan bireylerin özlemini hepimiz çekmekteyiz.”……Bir mozaiğin minicik parçasıyız her birimiz; farklı renklerde, farklı boyutlarda. Kimimiz canlı, rengarenk, kimimiz sadece gri tonlarda, bir kısmı büyük, bir kısmı adeta görünmeyecek kadar küçük; ama hepsi bir olunca o mozaik tamam ve güzel oluyor. Tek bir küçük parça eksikse, ona tamam dememiz mümkün mü? Gözümüz hep o eksik parçaya ya da renkliler arasındaki gri tonlara takılıyor, bu da haliyle rahatsız ediyor.”

 http://belgineryavuz.blogspot.com/2012/06/kentlesme-kentlilesme-cizgisinde-23.html

Bu projelere bireyin önemi çok büyük.. “Bireyin kentselleşme süreci ancak toplu yaşamı kabullenmesi, orada ben de varım ama BÜTÜNÜN SADECE BİR PARÇASIYIM diyebilmesi ile mümkün. Çünkü hiçbir kimse tek başına ses getiremiyor, mutlu olamıyor. Çoğumuz hala paylaşmanın, sevgi ve saygı ile birbirini kucaklamanın, hoşgörü ve anlayışla yaklaşmanın aslında hayatımızı kolaylaştıracağını kabul etmekte zorlanıyoruz nedense. Alışkanlıklar, aile içi ilk eğitimler, yaklaşımlar buradaki en önemli etkenler.”

http://belgineryavuz.blogspot.com/2012/06/kentlesme-kentlilesme-cizgisinde33.html

İşte bu birey kent ilişkisini de hesaba katarak, Şimdilerde başlanan “Kentsel Dönüşüm” fırsatını kaçırmadan İnsanımızın tüm ihtiyaçlarının karşılandığı, çevreye duyarlı güzel projelere imza atıldığı, gelecek kuşaklara yaşanabilir kentler bırakılacağı projelere imza atalım…..

Başkaca Bürokrasi Hikayeleri !….

 

AKBANK EMEKLİLERİ DERNEĞİNDE 20 YILLIK GURUR!..

 

Önceki gün AKBANK Emeklileri Derneğinde anlamlı bir tören vardı.
Emeklilikte 20 yılını dolduranlara ONUR PLAKETİ veriliyordu.  100’ü aşkın eski dostla beraber olduk.. Bir-iki saatlik harika bir kokteyl idi..  Yıllardır göremediğimiz çok arkadaşımız ve bazı değerli Üstatlarımız da oradaydı..

Daha ilk girişte bizi karşılayan Dernek Yöneticileri ve onların arasında her zamanki sıcaklığı, içtenliği ile Teoman BAŞCAN ve sanki gerçek kızlarım, Zerrin, Nihal ve kimler kimler…  Rahmetli Ahmet DALLI Beye, “Akbank’ın Kapılarını Altınla Kaplatalım” teklifi ile olay yaratan: Hızlı Müdür Dündar Akdeniz.. Sevgili Üstadım Ragıp TEKİN OLDAÇ; (Teftiş argosundaki adı; Regabettin Tekabettin OLDAÇYAN) Can Üstadım benim….

Ragıp Beyle anılarımıza geçmeden önce önemli bir görevi yerine getirmem gerekiyor.. Öncelikle; AKBANK EMEKLİLERİ DERNEĞİNİ KUTLUYORUM.. KENDİLERİNE TEŞEKKÜR EDİYORUM. Güzel düşünülmüş bir etkinlikti..  Şahsen mutlu oldum. Gelenler hepsi de mutlu oldular…

Her yıl değil ama, 5-10 yılda bir bu tür etkinlikler gereklidir..  Bir EMEKLİ, Derneğinden başka ne bekler ki!… Ara sıra sesini duyursun.. Sonra da kendisi gibi, bir zamanlar KARTAL olanlarla beraber olsun. Dertleşsin, sohbet etsin.. Bir parçacık mutlu olsun…

Çalıştığı zamanlar gözü hiçbir şeyi görmeden DON KİŞOT VARİ, koşarken farkına varamadığı bazı hasletleri ve çevresindekileri görebilsin..

Bir süre önce Sevgili Behçet TAR Üstadımızla karşılaştıktan sonra kaleme aldığımız bir yazı var; ANI-MAKALE cinsi bu yazıyı kendilerine gönderdim.  ÇORUM HABER’de neşredildi.. Akbank Teftiş Heyetinden Yetişenler Derneği; AK DENETE de gönderdik ve bu yazının Tüm Üyelere gönderilmesini istedik…

Sevgili Behçet TAR üstadın, bu yazı için, bu yazının tüm çalışanlara da gönderilmesi için bir ilave notu vardı ki,  işte asıl bu notu herkesin okumasını isterdim.. Üstat aynen şöyle diyordu:

“LÜTFEN BU YAZIYI TÜM ÜYELERE VE HALEN BANKADA ÇALIŞANLARA DA GÖNDERİNİZ.. GÖNDERİNİZ Kİ ONLAR DA KENDİLERİNDEN ÖNCE BU KURUMDA ÇALIŞANLARI BİRAZ OLSUN TANISINLAR… TANISINLAR VE DÜŞÜNSÜNLER Kİ; ONLARDAN ÖNCE BU KURUMU SIRTINDA TAŞIYAN BİZLER CANLA BAŞLA,  FEDAKAR VE DÜRÜST, KENDİMİZİ YIPRATIRCASINA, HELAK EDERCESİNE; ÇALIŞMASAYDIK, ŞİMDİ ONLAR DA BATMIŞ BİR BANKANIN,  ÇARESİZ İŞ ARAYAN MENSUPLARI OLURLARDI..”  Bu teşhis önemlidir..

Bu tespite canı gönülden katılıyorum.. Bizler %98 oranında TAM BİR AMATÖRDÜK. Bizlerden ÇÜRÜK ÇIKMADI… Çok az çıktı… Biz bir EKOLDÜK… Sayın Ahmet DALLI’nın; Sayın Vefa CEMAL SEZER’in Sayın Hamit BELİĞ BELLİ’nin, Sayın Medeni BERK’in ve – acil şifalar diliyorum- Sayın KENAN TEMELLER’in ekolü idik…,

BİZLER OLMASAYDIK, ÇALIŞKAN VE DÜRÜST OLMASAYDIK; şimdi bunlar BATMIŞ BİR BANKANIN ÇARESİZ DÖKÜNTÜLERİ OLURLARDI…

Bu gün halâ,  o, meşhur reklamdaki KALP ATIŞLARI; Gürp, Gürp KÂLP atışları, bizim kalbimizi titretir..  O GÜRP GÜRP ATIŞLAR BİZİM KALBİMİZDİR… Bu gün evet bu günde o gürp, gürp sesler bizim kalbimizi hoplatır…  Şimdi çalışanlardan çok azının aynı duyguları taşıyabileceğini sanıyorum..

Ve işte bu yüzden AKBANK EMEKLİLER DERNEĞİNİN, EMEKLİLİKTE YİRMİ YILINI DOLDURANLARA PLAKET TÖRENİNDE, işte bu duygularla kendilerine teşekkür  ettim ve tebriklerimi ilettim..

Tabii bir de SİTEM VARDI… Heyecanını yitirmiş şimdiki çalışanlara;  ONLAR DA BÖYLESİ TÖRENLER YAPABİLİRLERDİ..  Ne bileyim mesela (5) yılda bir mesela (10) yılda bir..  Ya da sadece mesele ANITLAŞMIŞ ESKİ MENSUPLARI; Diyelim ki; AHMET DALLI’yı Diyelim ki; Naim TALU’yu; Medeni BERK’i  ANMA GÜNLERİ TERTİPLEYEBİLİRLER ve emeklilerimizi de davet edebilirler..

Ne yazık, bu toplantıya hiç biri gelmedi..

Bu tür vefa borçlarının sergilenmesi de ONLAR İÇİN ETKİLİ BİR REKLAM OLMAZ MI? Dersiniz.. Ama bilmezler… Onlar da MAKİNALAŞMIŞLAR… MADDELEŞMİŞLER.. Oysa kurumların da bir RUHU VARDIR.. Ve o ruhu kaybetmemek gerekir..

Kulakların çınlasın Sevgili Behçet TAR Üstadım…

Evet şimdi AKBANK EMEKLİLERİ DERNEĞİ’nin toplantısına ve RAGIP Üstada yeniden dönelim…

Ragıp Tekin OLDAÇ üstadım, beni hemen yanına aldı ve sordu:

–  Şu kitabındaki (“Aslında ZOR Değil” Birinci cildi kastediyor.. ) RAGIP YABANCI kim?

–  Sevgili Üstadım, o bizim SAKIP SABANCI tabii…

–  Yaa, bana bu sen misin diyorlar…da!..

–  Aslında Üstadım, siz ve Sakıp Bey aynı çamurdansınız… Hani o, siz de olabilirsiniz…Ama siz asıl,  ZOR serimizin DÖRDÜNCÜ Kitabında ve “ZOR Değil – ALTINCI KİTAP’ta varsınız…

–  Haa Öyle miii?  Neler var?

–  Üstadım;  birincisi;  “BU DEVEYİ GÜTMEYİZ, BU DİYARDAN DA GİTMEYİZ..” Hatırladınız mı?  Moda…

–  Moda Deniz Klubü… Hatırladım…

–  Sonra; GEMLİK ve BURSA’dan hikayeler var…. Çok var Hani Şu RAPORLAR!… Sonra Gemlik çıkışında yokuşta kalan ARABA!…

–  Bak biliyor musun, Ben olayla MAKRO Bakan bir adamım..

–  Evet efendim, kesinlikle…….

–  Yaa baksana Ne zaman çıkacak bu; “DÖRDÜNCÜ ZOR” ve  “ALTINCI KİTAP” ? Ne zaman?

–  Sevgili Üstadım, bir iki ay içinde inşallah…

–  Bak bekliyorum.

–  Tabiî ki, Sayın Üstadım…

Ragıp TEKİN OLDAÇ Üstatla ilk GALATA Teftişinde beraber olmuştuk…  GALATA o zamanlar AKBANK’ın  BİR NUMARADAKİ ŞUBESİYDİ…

Sanıyorum; (9) kişilik, kalabalık bir TEFTİŞ GRUBU idik… Şef Ragıp Bey idi; en kıdemsizleri de ben ve Tuluy.. Tuluy ULUĞTEKİN…

Tuluy ve ben daha çok Üstadın bir sonraki programı için seçilmiştik…  Galata’da az kaldık; bir ay filan.. Teftiş bitmişti,,  Veda Yemeği veriliyordu..

Kimler yoktu ki; en büyük  iki şube; Beyoğlu ve Galata  Müdürleri, Genel Müdür Yardımcılarından etkili üç tanesi; Teftiş Kuru Başkanı, Yardımcıları ve bizler..

Moda Deniz Kulübü gibi nezih bir ortamda, seviyeli bir iş yemeği…

Ne konuşulur? Sektör tahlilleri, gelişmeler, Bankamızın sektörel yeri, sorunlarımız, çalışanların sorunları vb. Tabii çalışanların sorunları ile Bankanın Sorunları aynı doğrultuda göremeyen bir de üst yönetim anlayışını unutmamak gerekiyor..

Kimileri bulundukları makamlara gökten indirildiklerini filan zannederler.. Nereden geldiklerini unuturlar… Kraldan çok kralcı olurlar.. Aslında savundukları GÖRÜNÜRDE KRALIN ÇIKARLARI da uzun vadede kralın da çıkarına değildir.. Bunların başında da Personel Hakları gelir… Zannedilir ki Çalışanlara verilen her şey patronun zararınadır. Çalışana mümkün olduğu kadar az vermek ve patronu kolladığınızı göstermek gerekir. Bu kesinlikle yanlış olmasına rağmen ve çoğu zaman patronda bu yanlışı bilmesine rağmen bu tutum onun da hoşuna gider. Ve bunu savunanlar da kısa dönemde patron nezdinde prim yaptıklarını filan zannederler..  Patron bunu da bilmektedir, ama göz yumar,

İşte bu anlayışla gerçek Makro Bakış tartışıyordu, o masada… Ragıp Tekin Üstat gerçekten makro bakabilen birisidir…  Orada da bu makro açıdan söylenmesi gerekenleri söylüyordu.. Tartışma bir anda gerginleşti..

O zamanların güçlü ismi,  -rahmetle anıyorum- Genel Müdür Birinci Yardımcısı Sayın Sabahattin Ulukan;  aniden yükselen bir tonla:

–          Bu böyle Ragıp, YA BU DEVEYİ GÜDERSİN…. Dedi, fakat lafın sonunu tamamlamadan içkisinden bir yudum alarak bardağı hırsla masaya vurdu.

Birden büyük bir sessizlik oldu.  Çatal bıçak elimizde lokma ağzımızda kaldı.. Adeta donmuştuk.. “TIK” oynar gibi..   kalakalmıştık..

Göz ucuyla emen yanımdaki Tuluy’a baktım, sabit gözlerle tabağına bakıyor ve dudaklarını ısırıyordu…

İmdada garsonlar yetişti, içki servisi yapılıyordu. Tuluy bana döndü ve;

– Oğlum, hapı yuttuk, hepimizi atarlar yarın..

Başımdan soğuk bir ter boşanmıştı.. Derken, Ragıp Üstadın sesi adeta gürledi:

–  Beyefendi, Sabahattin Beyefendi!.., BU DEVEYİ GÜTMEYİZ…  BİZ BU DEVEYİ GÜTMEYİZ… BU DEVEYİ GÜTMEYİZ, BU DİYARDAN DA GİTMEYİZ… Bu Banka büyüyecekse, bizim anlattıklarımıza sizlerin kulak asması gerekir.. Bir mutfaktayız. Ve BANKAMIZI MAKRO BAKIŞLA tahlil edebiliyoruz…  Müşterinin beklentilerini de personelin beklentilerini de biliyoruz.

Sanıyorum,  Sabahattin Bey bu cevap karşısında konunun üzerine fazla gitmedi.. Ya da önemli bir şey söylemedi diyelim…

Yemekten ayrıldıktan sonra Tuluy’la bir süre daha konuştuk… Tuluy ve doğrusu ben de korkuyorduk..  Bunlar bu lafı yemezler ama bakalım hayırlısı dedik ve ayrıldık..

Ve… GEMLİK Teftişine gidiyoruz.. ,

Ragıp Beyle sözleştiğimiz gibi; Kartal Arabalı Vapur İskelesinde buluştuk… Vapur hareket eder etmez bizi arabanın başına aldı, iki eliyle kaputa yaslandı ve;

–          ARKADAŞ, şimdi biz Gemliğe gidiyoruz.  İlk Teftişimiz Gemlik Şubesidir.  Kırk gün kadar sürecek.

Bakın ben sizi özel olarak istedim ve aldım…

Çalışma arkadaşlarımı ben seçerim.

Şimdi GEMLİK’te bu gün başlıyoruz..  Sayımları yaparız. Yemeğe çıkarız..

Sabah geliriz.   Kahvemizi içeriz ve bana Allahaısmarladık.. Akşam gelir sizi alırım..

Teftişi Siz yapacaksınız…

Tuluy Beyefendi sen KREDİ ve MEVDUAT BANKACILIK HİZMETLERİ Raporlarını Yapacaksın,  Sen de Doğan Beyefendi;  GENEL DURUM ve PERSONEL Raporlarını yapacaksın.

Ben çalışmıyorum.. Soru sorabilirsiniz. Yardım ederim O kadar arkadaşşş….

Anladık mı arkadaş? Annattırabildim mi?  TAMAM..

Hadi şimdi yukarı çıkıyoruz. Çaylar benden..

Ve Gemlik teftişi başladı..

Gerçekten, üstat sabah bizimle geliyor, kahvesini içiyor ve şubeden ayrılıyordu…

Ona bazı şeyler sorduk mu hatırlamıyorum, ama çılgın gibi çalışıyorduk… Bu tutum bizi çok onurlandırmıştı.. Daha 6-7 aylık Müfettiş Muavini olarak önemli bir şubenin tüm raporlarını yapmak az bir gurur değildi.  Sonra öğrenecektik ki; bizim devre arkadaşlarımızdan bazıları, hatta önceki devreler bile, değil müstakil rapor yazmak, daha halâ puantaj yapıyorlardı…

Evet Müfettiş olarak isim yapabildikse, mesleğin hakkını verebildikse Ragıp Üstadın bu tutumu büyük etkendir diyebilirim…

Sanıyorum yirminci gün filandı,  Raporların tamamlandığı bilgisini verdik.. Hiç tereddütsüz;

–          TAPAJLAYIN ARKADAŞ!.. dedi ve okumadı bile….

Raporlar, tapajlandı, cevap için Şubeye verilecek olanlar verildi ve bizler de Üstatla beraber başladık Müşteri Ziyaretlerine…

Harika günlerdi..  Ragıp Beyle her bir ziyaret ve her bir yemek ayrı bir olaydır.. Anlatmakla bitmez…

Sadece, bir iki anekdot aktarmak isterdim.

Sıcak bir Temmuz günü Üstat bizi Kumla’ya götürüyor.. .. Gemlik çıkışında, yokuşta, tam da yolun ortasında bir araba kalmıştı..  Araç üstadın arabasıyla aynı model, Anadol 69.. Dikkatimizi çekti..  Durduk; üstat hemen indi ve aracın başındaki insana yaklaştı;

–   Beyefendi, merhaba, geçmiş olsun problem nedir?

–   Efendim teşekkür ediyorum..  Şey… Çalışmıyor…  Bakın istop etti ve çalışmıyor..

Aracın başındaki insan, beyaz yazlık kıyafetleri içinde şık bir beyefendi..

Ragıp Üstad, araç motoruna  şöyle bir göz attı ve işaret parmağıyla motorda bir bölümğ göstererek;

–   Beyefendi, dedi, görüyor musunuz şurayı? Tam şu yuvarlak bölüm.. Bakın şurası..

–   Evet efendim evet görüyorum. Gördüm..

–   Beyefendi tam buraya Lütfen şey yapar mısınız?  işer misiniz?

–   Beyefendi teessüf ederim. Nasıl konuşuyorsunuz, burada bakın bir hanım var!…

–   Özür dilerim, Hanımefendi sizden de özür dilerim.. Bir dakika bekler misiniz?

Hepimizin şaşkın bakışları arasında üstadımız arabasına kadar gitti ve küçük bir su bidonu alarak geri döndü… Müsaade istedi, o gösterdiği yere biraz su döktü, bekledi, biraz daha döktü.. Ve adama döndü;

–   Beyefendi lütfen çalıştırır mısınız? Dedi..  Adam gitti arabayı çalıştırmak için anahtarı çevirdi, Bir daha ve Araba çalıştı..

–   Nasıl Dedi.. Oldu mu?.. Adam şaşkın baktı ve Hayret dedi oldu.. Oldu.. Bakın Çalışıyor..   Güzel çalışıyor..

–   Beyefendi dedi, üstadımız; şu parmağınızı uzatır mısınız?  Adam şaşkın, uzattı.. Ve biraz su döktü parmağına.. Adam önce parmağını çekti, korkar gibi, sonra gülümsedi ve yeniden uzattı.. Biraz daha döktü ve sordu.

–   NEDİR ?

–   Su Beyefendi Su. Bildiğiniz Su, Merak etmeyin ŞEY değil, sıcaklığı gördünüz neye benziyor? İşte O’nun sıcaklığında değil mi?  Adam mahçup..

–   Şey dedi EVET, öyle…GİBİ..

–   Gibi değil efendim aynen öyle.. Eeee şimdi ben geldim ve size bidonu getirdim.. Farz  edin ki, suyunuz yok ve bu sıcaklıkta değil. Ne olacak. İşte o zaman ŞEY yapacaksınız..  ŞEY yani.. Anladınız mı?

Adam daha da şaşkın bakıyordu..

–          Beyefendi dedi bizimki, bakın bu meret abralarda, benimki de aynı model, burada buharlaşma olur sıcaktan ve biraz soğutulması gerekir. Ama soğuk su dökerseniz çatlar, ILIK SU dökmek lazım.. Eee ılık su da yoksa İşte o zaman ŞEY yapmak lazım ŞEYY.. Tamam mı efendim?

–          Tamam fendim. Çok teşekkür ederim..  Ve eşi de aynı neazketle gülümsedi ve Teşekkür ettiler.

–          Bir şey değil efendim.. Dedi üstad ve bize döndü; hadi bakalım. İşte bu kadar Annattırabiliyor muyum.. Hadi..

Biz üstadı çok severiz. O da bizleri.. Biz bir aileydik.. BU hikayeler çk, pek çok, tıpkı bir aile içi olaylar gibi..

Ve Behçet Beyi anımsıyorum.. Anımsıyorum ve yukarıdaki satırları bir daha alıyorum:

“LÜTFEN BU YAZIYI TÜM ÜYELERE VE HALEN BANKADA ÇALIŞANLARA DA GÖNDERİNİZ.. GÖNDERİNİZ Kİ ONLAR DA KENDİLERİNDEN ÖNCE BU KURUMDA ÇALIŞANLARI BİRAZ OLSUN TANISINLAR… TANISINLAR VE DÜŞÜNSÜNLER Kİ; ONLARDAN ÖNCE BU KURUMU SIRTINDA TAŞIYAN BİZLER CANLA BAŞLA,  FEDAKAR VE DÜRÜST, KENDİMİZİ YIPRATIRCASINA, HELAK EDERCESİNE; ÇALIŞMASAYDIK, ŞİMDİ ONLAR DA BATMIŞ BİR BANKANIN,  ÇARESİZ İŞ ARAYAN MENSUPLARI OLURLARDI..”  Bu teşhis önemlidir..

Bu tespite canı gönülden katılıyorum.. Bizler %98 oranında TAM BİR AMATÖRDÜK. Bizlerden ÇÜRÜK ÇIKMADI… Çok az çıktı… Biz bir EKOLDÜK… Sayın Ahmet DALLI’nın; Sayın Vefa CEMAL SEZER’in Sayın Hamit BELİĞ BELLİ’nin, Sayın Medeni BERK’in ve – acil şifalar diliyorum- Sayın KENAN TEMELLER’in ekolü idik…,

BİZLER OLMASAYDIK, ÇALIŞKAN VE DÜRÜST OLMASAYDIK; şimdi bunlar BATMIŞ BİR BANKANIN ÇARESİZ DÖKÜNTÜLERİ OLURLARDI…

Bu gün halâ,  o, meşhur reklamdaki KALP ATIŞLARI; Gürp, Gürp KÂLP atışları, bizim kalbimizi titretir..  O GÜRP GÜRP ATIŞLAR BİZİM KALBİMİZDİR… Bu gün evet bu günde o gürp, gürp sesler bizim kalbimizi hoplatır…  Şimdi çalışanlardan çok azının aynı duyguları taşıyabileceğini sanıyorum..

Ve işte bu yüzden AKBANK EMEKLİLER DERNEĞİNİN, EMEKLİLİKTE YİRMİ YILINI DOLDURANLARA PLAKET TÖRENİNDE, işte bu duygularla kendilerine teşekkür  ettim ve tebriklerimi ilettim..

Tabii bir de SİTEM VARDI… Heyecanını yitirmiş şimdiki çalışanlara;  ONLAR DA BÖYLESİ TÖRENLER YAPABİLİRLERDİ..  Ne bileyim mesela (5) yılda bir mesela (10) yılda bir..  Ya da sadece mesele ANITLAŞMIŞ ESKİ MENSUPLARI; Diyelim ki; AHMET DALLI’yı Diyelim ki; Naim TALU’yu; Medeni BERK’i  ANMA GÜNLERİ TERTİPLEYEBİLİRLER ve emeklilerimizi de davet edebilirler..

Ne yazık, bu toplantıya hiç biri gelmedi..

Bu tür vefa borçlarının sergilenmesi de ONLAR İÇİN ETKİLİ BİR REKLAM OLMAZ MI? Dersiniz.. Ama bilmezler… Onlar da MAKİNALAŞMIŞLAR…MADDELEŞMİŞLER Mİ?.. Oysa kurumların da bir RUHU VARDIR.. Ve o ruhu kaybetmemek gerekir..

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

 

Kore’nin Başarısı ve Posco Modeli

 

Kore deyince biraz içimiz burkulur, Kore savaşlarını hatırlarız, binlerce Mehmetçiğin gurbet ellerde ki mezarsız ve kefensiz yattığı yerler hatırımıza gelir, gurbet elde ki bu Mehmetçiklerimizi minnet, şükran ve hayırla yad ederiz.

Kore aslında başlı başına bir başarı hikayesinin adıdır. Kore, sanayi, bilim, teknoloji ve kalkınma modelinin ifade ettiği anlamdır. Türkiye kamuoyu Japonları tanımakta. Ama Japonlardan daha başarılı bir millet ve devlet var. O da Kore.

Kore’nin çok ilginç bir bayrağı var. 4 köşe içerisinde kırmızı ve maviden oluşan yuvarlak ve siyah çizgilerde güç, başarı, cennet, gökyüzü, su, yeryüzü ve Kore halkının saf ve temizliği, barış severliliğini simgelemekte.

Bugün Türkiye’de yüz civarında büyük çaplı Koreli sanayici bulunmakta. Bunun dışında bir çok Kore ürünü Türkiye’de satılmakta. 50 milyona yakın nüfusuyla Kore Uluslarası arena da Türkiye’nin yanında yer almakta, Türkleri sevmekte.

Kuzey Kore ile halen savaş halinde olmasına rağmen Güney Kore, ekonomik ve siyasi alanda başarısına başarı katmakta, 50 milyona yakın nüfusuyla ve 23 bin dolar kişi başına geliriyle dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alıyor.

NEDEN KORE İLE İLGİLİ YAZI YAZIYORUM

İzmit’te kurulan Kore’nin ünlü çelik devlerinden Posco’nun davetiyle geçen yıl Kore’ye giderek, Kore’yi yakından tanımış, Kore’nin nasıl başarılı olduğunu, Kore’nin başkenti  Seul, Pohang şehirlerinde araştırma yapıp, belgeseller çekmiş ve Kore ile ilgili araştırmalar yaptıktan sonra 4 Eylül 2011’de İzmit’te temeli atılan Posco’nun İzmit tesislerinin temel atma töreninde bulunmuştum. Kore’ye gidip geldikten sonra çok geniş yazılar kaleme almıştım. Bu yazılar www.gebzegazetesi.com vewww.belgeselyayincilik.com adresinden “İsmail kahraman’ın kaleminden 721 Şehidimizin bulunduğu Kore’de Devr-i Alem” yazısından okuyabilirsiniz. Ayrıca başta TGRT belgesel TV olmak üzere bir çok kanalda yayınlanan devri Alem programında Kore belgesellerimizi www.belgeselyayincilik.bcom sitesinden izleyebilirsiniz.

Kore’de yaptığımız kültür çalışması ve belgesel çekimlerinde Türkiye’den toprak götürerek Phusang’da ki Türk şehitliğine koyup, şehitliğimizde Kuran-ı kerim ve Ezan okutarak şehitlerimizin ruhunu şad eden ilk Türk gazetecisi olarak tarihe not düşmüştük, bu çalışmamızı Anadolu Ajansı fotoğraflamış ve Hürriyet gazetesi geniş yer vermişti.

POSCO’NUN İZMİT FABRİKASINDA BASIN TOPLANTISI

Önceki gün Posco’nun bir yıl önce temeli atılan İzmit fabrikası inşaatında basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya Posco’nun Türkiye’de ki üst düzey yöneticileri ve Kore gezimizde de bizlere büyük destek veren Posco’nun Türkiye fabrikası genel müdürü Selda Hanım katılarak bilgiler verdiler.

Fabrika inşaatı tüm hızıyla devam ediyor. Her şey planlandığı gibi yürüyor. Nisan 2013’de fabrika üretime başlayacak, 500’e yakın insan istihdam edilecek, 200 bin ton paslanmaz çelik üretilerek bölge ülkelerine ihraç edilecek, Posco’nun uzun vadede ki hedefi ise Türkiye’ye büyük bir çelik fabrikası kurmak. İzmit Alikahya’da Asım Kibar OSB alanı içinde yapımı devam eden POSCO çelik haddeleme fabrikası, 170 bin metrekare alan üzerinde 8 bin 600 metrekare kapalı alana sahip. 744 metre uzunluğunda 150 metre genişliğinde olacak POSCO fabrikasının tamamı çelik konstrüksiyondan yapılıyor.

Türkiye’de kendilerini evlerindeymiş gibi gördüklerini söyleyen POSCO Genel Müdürü Kwon, Türkiye’nin Güney Kore’ye desteğini tarih boyunca unutmayacaklarını ifade etti. Kwon, “Türkiye’nin yıllık paslanmaz çelik ihtiyacı 360 milyon ton. Türkiye’yi çok sevdiğimiz için bu yatırımı buraya yapıyoruz. Yıllık üretim kapasitemiz 200 bin ton olacak, bir yıl sonra kapasiteyi 400 bin tona çıkartacağız ve Türkiye piyasasına daha ucuz satacağız” dedi.

POSCO’NUN BAŞARISI, EREĞLİ DEMİR ÇELİK’İN BAŞARISIZLIĞI

Koreli Posco firması ile Türkiye’nin Ereğli Demir çelik fabrikası aynı dönemde kuruldu. Kore Japonlardan aldıkları harp tazminatıyla Posco’yu 1968 yılında kurmuşlardı. Türkiye’de aynı yıllarda Amerikan desteğiyle Ereğli Demir çelik’i kurmuştu. Ereğli Demir çelik bugün ölüm kalım mücadelesi verirken, dünyanın bir numaralı Demir çelik devi olan Posco ise dünya markası olarak yüzde 60’ı New York borsasında satılan büyük bir dünya şirketi. Üstelik Kore Çelik cevherini ve kömürü ithal etmekte. Türkiye’de ise hem kömür hem de çelik cevheri bulunuyor. Posco’nun İzmit fabrikasını gezerken bu acı gerçekleri düşünerek Posco’nun fabrika inşaatını gezip Kore’nin başarı hikayesini Türkiye ile paylaşmasını sevinçle karşıladım. Her yıl 120 binden fazla Koreli turist Türkiye’ye geliyor. Türkiye’den ise çok az insan Kore’ye gidiyor. Kore’den Türkiye’nin alacağı çok ders var. Kore’yi yakından takip etmek ve araştırmak gerekiyor. Kore’de bizlere rehberlik yapan ve kendisine Türkçe Eylül adını veren Koreli hanımefendi rehberimiz Kore’nin kaynakları az, az olan kaynakları başarılı ve verimli kullanmak için çalıştıklarını, Kore’nin başarı hikayesinin de buradan geldiğini söyledi. Kore ile ilgili Posco’nun da Türkiye’ye gelemsine aracılık eden dünya devi Hyundai’nin Türkiye temsilcisi sayın Ali Kibar beyle de Kore üzerine bir söyleşi yapmıştık. Bu söyleşiyi www.belgeselyayincilik.comsitesinden  http://www.belgeselyayincilik.com/genel/dunya-celik-devi-posco linkinden okuyabilirsiniz.  Kore’yi yakından tanıyalım çünkü alacağımız çok önemli dersler var.

 

 

Sabrım Taşıyor Artık!

 

Kimlere güvenelim, kimlerle buluşalım,
Menfaatsiz çıkarsız o yiğitler yok artık.
Hani kara günlerde beraber ağlıyorduk,
Ateş çemberlerine birlikte dalıyorduk.

Şimdi halimize bak, vefasızlık çok artık,
Ben benciler yüzünden güvenimiz yok artık.
Bizi şahlandıracak bir rüzgar bekliyoruz,
Bitsin suskunluğumuz sabrım taşıyor artık.

Nefis nefis deniyor, herkes nefis yapıyor,
İnsanlar birbirine saygı duymuyor artık.
Türk İslam Ülküsüne yazık oluyor yazık,
Ülkücü hareketin sabrı kalmadı artık.

Bu davanın uğruna bedel ödeyen gardaş,
Silkin ve kalk uykudan, zaman kalmadı artık.
Bayrak şiiri bile silindi kitaplardan,
Hergün toprağa düşen şehitleri duy artık.

Dünyada en çok hain olan bir ülkedeyiz,
Ufak çıkarlar için günü kurtarma artık.
Türk İslam Ülküsüne yürekten sarılarak,
Gel bir defa KÜRŞAT ol, zincirleri kır artık.

 

 

 

Tarihçi-yazar Altan Deliorman ve Eserleri

 

(BİRİNCİ BÖLÜM)

22 Ağustos 2012 günü, beklenmedik bir şekilde aramızdan ayrılıveren Altan Deliorman, nâdir içre nâdir  üslûb ehlinin önde gelenlerindendi. Deliorman bölgesinin, târihimize şan ve şeref veren pehlivanları düşünüldüğünde; Altan Deliorman için, başa güreşen “Kalem Pehlivanı” unvânı, rahatlıkla sarf edilebilir.

Altan Deliorman, hepsi birbirinden lâtif portre-biyografi yazılarından Ayhan Songar’a âit olanına “Hezâr-Fen” başlığını uygun görmüştü. Aslında, bu sıfat, Altan Deliorman’ın şahsı için de pek münâsip düşüyordu. Onun, babasından mevrûs gazetecilik mâdeni; yakından tanıyanların şâhid olduğu usta ressamlığı; yıllardır titizlikle îfâ ettiği ve ders kitaplarıyla yüksek şuûr kazanan maarifçiliği ve nihâyet târihden biyografiye, Türkçülük ideâlinden onun kaleminde usâreleşmiş kültür unsurlarımıza uzanan geniş bir yelpâzede parlayan şahsiyeti, “Hezâr-Fen” tâbirine yeni uçuş mesâfeleri kazandıracak kırattaydı.

Altan Deliorman’ın, çok küçük yaşlarda, babasının yanında ve de çevresinde uyanan yazma hevesi, okul destekli teşviklerle fevkalâde bir kâbiliyete dönüşmüştü. Daha lise sıralarında, etrâftan takdîr görmeye başlayan kalem mesâîsi, yıllar ilerledikçe hacmini ve ufkunu genişletmişti.

Hukuk Fakültesi’ndeki kısa tahsîl denemesinden sonra Târih Bölümü’ne geçen Altan Deliorman, arkadaş ve hocalarının akademik hayâtı teşvîk eden ısrarlı tavırlarına rağmen, zâten içinde bulunduğu baba mesleğinde karar kılmıştı.

Ne var ki, Altan Deliorman’ı tek başına “gazeteci” hüviyetine hapsetmek; oradan hareketle, birtakım karakter ve tahlîl şablonları çıkarmak çok yanlış ve eksik olur.  Her ne kadar, gazetecilik günlerinde yaptığı tesbitler, bilhassa biyografi yazılarında, Altan Deliorman’ın kalem gayretlerine bol malzeme temin etmişse de, burada esas merkez, o kalemi sürükleyen kâbiliyettir. Sonraki dönemlerde ve fiilen gazeteciliği bıraktığı yıllarda yazdıkları, hangi mesleğin içinde bulunursa bulunsun, her şart ve muhitte, aynı ciddî seviyeyi muhâfaza ettiğini göstermiştir. Dolayısıyla Altan Deliorman, meslekî kategorilere sığdırılacak bir ehl-i kalem değildir. Daha geniş dâireler, yeni pencereler açılarak, onun kalem tahlîline cesâret edilmelidir.

Altan Deliorman, biyografi veyâ portre çalışması diyebileceğimiz edebî türün klâsikleri arasına kaleminin hakkıyla girmişti. Bu tarzda yazıp da muhtelif yayın organlarında okuyucuyla buluşturduğu lezzetli satırları, değişik yıllarda kitap hâlinde neşreden Altan Deliorman, iki üslûb şâheseri çalışmasını da, doğrudan kitap ölçüsünde tasarlayıp, kaleme almıştı.

Altan Deliorman’da, fevkalâde bir hatırlama ve hatırladıklarını ifâde etme gücü vardı. Pek çok kişinin yaşadıktan, gördükten, duyduktan sonra unutup gittiği nice hâdise, gelişme, görüşme; onda, konulduğu zihin arşivinden ihtiyaç duyulduğu zaman ve yerde çıkarılıp söz veyâ kaleme sermâye yapılırdı. Altan Bey’in bu portre veyâ biyografi mutfağında nefis, lezîz sofralar hazırlamasında, keskin hâfızasının birinci derecede payı bulunmaktaydı.

Altan Deliorman, hâfıza gücüne paralel, aynı değerde resim zevki ve kâbiliyetine sâhip olduğundan,  şahısları yazıyla resmetmekte hiç sıkıntı çekmiyordu. Hemen bütün biyografi yazılarında harf, hece ve kelimeleri resim âleti gibi kullandığını gördüğümüz yazar, 1978’deki ilk portre kitabında H.Nihâl Atsız’ı anlatmıştı. “Tanıdığım Atsız” adını taşıyan bu eser, öteki biyografi çalışmalarına göre daha hacimliydi. Makâle ölçüsünde bırakmayarak müstakil kitaba taşıdığı Atsız satırlarını, kendi hayâtıyla birlikte kaleme alan Altan Deliorman, böylece, bu kitapta biyografi ile otobiyografiyi pek güzel buluşturmuştu.

Tanıdığım Atsız, yazarının lise sıralarından başlayıp yakın târihimizin birçok kritik ve hassas gelişmelerine, Atsız merkezli şuâlar yönelttiği, Türkçülük hareketi ve dâvâsını, canlı şâhitler huzûrunda resm-i geçide koyup yürüttüğü bir ihtisas kitabıydı. Cumhûriyet dönemindeki Türkçülük hareketinin önder isimlerinden Nihâl Atsız, bu fikir etrâfında araştırma yapacak olanlara, başucu kitabı olacak şekilde, Altan Deliorman’ın akıcı üslûbu ile aktarılmıştı. Değerini yıllar geçtikçe daha da arttıran bu kitap, aynı zamanda sonuna konulan orijinal Atsız resimleriyle de kıymet kazanmaktaydı.

Türk Dil Kurumu, Altan Deliorman’dan, Nihâl Atsız hakkında bir müracaat kitabı hazırlamasını istemişti. Bir nevi sipâriş üzere kaleme aldığı ve “Atsız” adını verdiği bu eser, “Tanıdığım Atsız”‘ın tamamlayıcısı hüviyetindeydi ve ilk def’â yayınlanacak çok özel fotoğrafları içine alıyordu. Bilhassa Atsız’ın eserlerinin tahlîli, edebî ve fikrî ciddîyetle derinliğin mahâretle yansıdığı bölümlerdi. Ne hikmetse, Türk Dil Kurumu, büyük emek mahsûlü çalışmayı yayınlamadı. Altan Bey’i, hayli üzen bu gelişme, onun iyi gitmeyen sağlık grafiğini de etkiledi. Kurum dışında başka bir yayınevi ile anlaştı. Lâkin, beklenmedik âni vefâtı, bu kitabın yayınına dâir son safhayı görmesini engelledi.

Muhtelif yayın organlarının sayfalarında neşredilen biyografi-portre yazılarının önemli bir bölümünü 1997’de bir araya toplayan Altan Deliorman, bunları “Sessiz Bir Ses” ve “Kırık Kanatlı Jön-Türk” isimleriyle kitap hâline getirmişti.

Bu eserlerde portresi çizilen, biyografisi verilen kişiler, bâzen Altan Deliorman’ın yakınında bulunup sohbetlerine katıldığı üstad veyâ popüler sîmâlar olurken, bâzen de aynı gâye uğruna birlikte mücâdele verdiği fikirdaş söz, kalem yâhut siyâset erbâbıydı. Şurası, artık Altan Deliorman’ı okuyan herkesin mâlûmu olmuştu ki, o,  adının önüne konacak sıfatı ne olursa olsun, kalemine havâle ettiği her ismi; aynı sıcak iklîmde, aynı üslûb zarâfetinde anlatmıştır.

Altan Deliorman, kendi tâbiriyle “Eski Albümden Tanıdık Çehreler”den bâzılarını esrâr perdesi içine almıştı. Bu kabil portre-biyografi yazılarında, bahsedilen şahsın adı, mahâretle gizli tutulmuş, muammânın hâlli, okuyanın dikkat ve ferâsetine bırakılmıştı.

Ahmet Kabaklı dâhil, Altan Deliorman’ın bu çeşit yazılarında anlatılan şahısları tanımakta hayli zorlanan bir kısım dostları, kendisinden açık hüviyetli yazılar talep etmişlerdi. Bu arzunun, ısrarla dile getirilmesi, Altan Deliorman’ın daha sonraki “Tanıdık Çehreler”ini hiçbir tereddüde yer bırakmadan, adlarıyla yazdırtmıştı. “Eski Albüm”deki “Silik Çehreler”den “Tanıdık Çehreler”e ulaşmanın ardında böyle bir okuyucu temennîsi bulunmaktaydı.

Sessiz Bir Ses ile Kırık Kanatlı Jön-Türk’de, Altan Deliorman’ın şiirli satırlarıyla yâd edilen Târık Buğra, Nihad Sâmi Banarlı, Yesârî Âsım Arsoy, İbrâhim Kafesoğlu, Tahsin Banguoğlu, Peyâmi Safâ, Ekrem Hakkı Ayverdi, İsmâil Hâmi Dânişmend, Enver Trablusî, Fethi Gemuhluoğlu, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Îsâ Yusuf Alptekin, Fevzi Tara, Nuri Demirağ gibi, adı verilen veyâ karîne ile çıkarılabilen isimler yanında; künyesi satır aralarına ustaca gizlenmiş şahıslar da bulunuyordu. Hattâ kitaplardan birine isim olan  “Kırık Kanatlı Jön-Türk” (Ethem Ruhi Balkan)  de bu ikinci gruba dâhildi.

Altan Deliorman, Nihad Sâmi Banarlı ile Ekrem Hakkı Ayverdi’yi, makâle hacmindeki yazılarıyla anlatmasına, bu yazıları Sessiz Bir Ses’e almasına rağmen; 2004 yılında, Sâmiha Ayverdi’yi de bu “muhterem” ikilinin yanına koyup, teşekkül eden “muhteşem” üçlüyü “Işıklı Hayatlar”da, daha uzun soluklu ve daha geniş sayfalara taşımıştı.

Nihad Sâmi Banarlı’nın Yahyâ Kemâl’den intikâl eden “Türkçe vehmi”, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin Türk mîmârlığına “tuğra haşmeti”yle oturan şahsiyeti ve Sâmiha Ayverdi’nin “kalem iklîmi”ndeki hanım sultanlığı, çok hoş bir tesâdüfle “Kubbealtı”nda müşterek mesâî ve hizmet şeklinde el ele verir. Ortaya, Yahyâ Kemâl’in fikir dünyâsı ile eserlerini de ihâtâ eden hayırhah müesseseler çıkar. “İstanbul Fetih Cemiyeti”, “İstanbul Enstitüsü”, “Yahyâ Kemâl Enstitüsü” gibi, hepsi de Türk millî kültürüne omuz vermiş bu irfân ocakları, daha pek çok gayret ehlini çatıları altına almıştır ama, herkesin gıpta ettiği “ciddiyet”e hakkını veren meşgûliyetin üç sacayağı vardır: Ekrem Hakkı Ayverdi, Nihad Sâmi Banarlı ve Sâmiha Ayverdi.

Işıklı Hayatlar’da; “Kubbealtı” tâbirine hem altı asır Dünyâ’yı idâre eden mekân, hem de Türk’ün “Kendi Gök Kubbesi” azametlerini kazandıran gerçekten ışıklı üç hayat, yine ışıklı bir lisân ve ışıltılı bir üslûpla anlatılmıştı. Altan Deliorman, Işıklı Hayatlar kitabı ile 2004 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından biyografi dalında yılın yazarı seçilmişti.

Sessiz Bir Ses ile Kırık Kanatlı Jön-Türk’e vesîle olan “Eski Albümden Tanıdık Çehreler”, peyderpey yazılmaya devâm etmiş ve Altan Deliorman, 2009 yılında, bu yeni “Çehreler”den oluşan “Türk Yurdunun Bilgeleri” adındaki eserini yayınlamıştı. Adına yaraşır şekilde, hepsi de semâmızın bilgelik yıldızı olan Erol Güngör, Ahmet Kabaklı, Necmeddin Hacıeminoğlu, Muharrem Ergin, Sabahaddin Zaim, Muammer Kemâl Özergin, Zeki Velidî Togan, Sâdi Irmak, Ayhan Songar, Cemâl Kutay, İzeddin Şâdân ve Ziyad Ebuzziyâ’yı sayfalarına alan bu kitap, Altan Deliorman’ın portre-biyografi tarzındaki usta işi kalem mesâîsini gösteriyordu. Okuyana önce zevk, sonra da tiryâkîlik hazları veren Türk Yurdunun Bilgeleri, aynı zamanda bizi kültür hamûlemizin fedâkâr taşıyıcılarıyla tanıştırıyordu.

Türk Yurdunun Bilgeleri’nde, Cemâl Kutay’ın anlatıldığı bölümün başlığı “Tarihçi”dir. Cemâl Kutay için uygun düşen bu sıfat, Altan Deliorman’ın isminin önüne de, hiç tereddüd etmeden konulmalıdır. O, bihakkın târihçiydi. Hem üniversite diplomasının gösterdiği istikâmette, hem de yıllardır ortaya koyduğu târihe dâir eserleriyle, Altan Deliorman, hakikî mânâda bir târih araştırmacısıydı.

23 yaşındayken, “Mustafa Kemal Balkanlarda” adını taşıyan eserini yayınlamıştı. Baştan sona ciddî bir târihî araştırma mahsûlü olan bu eser, daha önce bir gazetede tefrika edilmişti.

Mustafa Kemâl’in hayâtında, pek çok bakımdan mühim bir staj dönemi olan Sofya Ataşemiliterliği’ni, tamâmı belgelere dayalı olarak ve nefis bir hikâye üslûbu ile anlatan Altan Deliorman, bu pek bilinmeyen Balkanlı yılları, gönül titreyişlerine kadar uzanan teferruâtıyla kaleme almıştı. Mustafa Kemâl’den Atatürk’e ulaşan târihî gelişmeler ve en çok da Türkiye-Bulgaristan münâsebetleri hakkında, mutlaka okunması gereken bir kaynak kitap ortaya çıkmıştı. 2009 yılında, yeni belgelerin ilâvesiyle ikinci baskısı yapılan bu eser, emsâli araştırma kitaplarının aksine, yüksek bir edebî değer de taşıyordu.

Altan Deliorman târihî araştırma sâhasında bir başka çalışmasını, 1961’de “Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar” adıyla kitaplaştıran Altan Deliorman, Türkiye Cumhûriyeti’nin bânîsi hakkında kaleme alınan en hissî ve insânî sahifeleri bir araya getiriyordu.

İkinci, üçüncü baskıları 2000 ve 2010 yıllarında yapılan, yeni belgelerin ışığındaki ilâvelerle gözden geçirilen bu eser, çok değişik ve alışılmadık bir Atatürk portresi çizmişti. Roman hükmüne girecek diyalog, tasvir ve olay akışı içinde okuyucuya ulaşan Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar; seven, özleyen, kıskanan, vefâ ile bağlanan, kısacası insan Atatürk’ü ortaya koyuyordu.

Annesinden, kız kardeşlerinden başlayarak Atatürk’ün hayâtına girmiş kadınlar arasında, çok ciddî ve mutlu sona yakın duranları da olmuştu, kaderin sâikiyle görünüp kaybolanları da. Bulgar kızı Miti’den Lâtife Hanım’a uzanan yelpâzede, değişik duruş mesâfelerindeki kadınlar, hem de kadınca hisleri ön plâna çıkarılarak, Atatürk’ün etrâfında tayflar geçidine katılıyorlardı. Bunlar arasında Ülkü Adatepe, Âfet İnan ve Sabiha Gökçen, ayrı bir statüde, Atatürk’ün mânevî kızları sıfatıyla sıraya giriyorlardı. Mustafa Kemal Balkanlarda kitabıyla Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar’ın yayını arasında, iki sene gibi kısa bir zaman bulunmaktaydı. Bu iki kitap, bâzı bölümleriyle birbirini tamamlayan eserlerdi. Atatürk’ün Sofya’daki ataşemiliterliği sırasında karşılaştığı kadınlar, her iki esere de, ağırlıkları nisbetinde konu olmuşlardı.

(İKİNCİ BÖLÜM)

Altan Deliorman’ın, târihî araştırma kitaplarından biri de, ilk baskısı 1973’de yapılan “Türklere Karşı Ermeni Komitecileri”ydi.

Sultan II. Abdülhamid’in saltanat yıllarından yaşadığımız günlere kadar pişirilip pişirilip önümüze konan Ermeni Mes’elesi; okuma tembelliği, zihinleri kiraya vermek ve nihâyet ihânet sayılacak ters duruşlar yüzünden, hep bizim aleyhimize olarak irtifâ kazandı.

Ezilen, katl-i âma uğrayan, toplu mezarlara konulan, tasvîri imkânsız işkence ve eziyetlere mârûz kalan Türkler olduğu hâlde; yalana, bühtâna, asılsız propagandaya dayalı bir kumpas ile, bizden bir Ermeni hesâbı talep edilmektedir.

Ermenilerin menşe’inden sahte belgelerle Türk’ü Dünyâ önünde mahkûm etmeye çalışan komiteci hezeyânlarına kadar, bu hususta bizim hâlimizi anlatan bu eser, “Türkiye Millî Kültür Vakfı Kültür Armağanı Tarih Araştırması Birinciliği”ni kazanmıştı.

Mâsum Türklerin, Hınçak ve Taşnak komitecilerince “Kazıklı Voyvoda”ya rahmet okutacak şenâetde öldürülüşünü anlatan bâzı sayfaları okumak için, ilâve yürek ve vicdân taşımak gerekiyordu. Altan Deliorman, bu hayli tanınmış eserinin yeni ve genişletilmiş baskısını 2011 yılında yayınlamıştı.

Orhan Gâzî’nin, Nîlüfer Hâtûn’la evliliğinden doğan iki oğlu Süleyman ve Murâd, bizim Rûmeli ve Balkan diyarlarında okunacak mâcerâmızın ilk büyük isimleridir. Gâzî Süleyman Paşa, târihimizde “Rûmeli Fâtihi”; Murâd-ı Hudâvendigâr da “Balkan Fâtihi” unvanlarını, Türk milletinin gönlünü fethederek kazanmışlardır. Aslında, fethedilen topraklardaki ahâlinin gönlü de, kazanç hânesinde gösterilmelidir.

Gelibolu limanından Meriç ve Tunca’ya, oradan da Tuna’nın her iki yakasına uzanan Türk şahlanışı, uzun süren med hâlinden sonra sularını geri çekmeye başlamış, bu esnâda da Dünyâ târihinin en acıklı ve yürek yakan muhâceret hikâyesi yaşanmıştır.

Bu geri çekiliş sırasında, Balkan coğrafyasında, başta Rusya olmak üzere pek çok Avrupa devletinin tahrik ve yardımıyla, düzine miktârı Osmanlı bakıyesi devlet kurdurulmuştur. Bunlardan Sırbistan ve Karadağ, ilerleyen yıllarda komşu diğer devletler aleyhine büyümüş, Güney Slavlarını temsil bahânesiyle “Yugoslavya” ismini almıştır.

Bugün adı da, kendi de târihe karışan Yugoslavya’da; Üsküp’den Yenipazar’a, Saray-Bosna’dan Kosova’ya nice adı âşinâ kasaba ve şehirde, şuûrlu bir şekilde Müslüman-Türkler soykırıma tâbi tutulmuşlardır. Yanan, yakılan, katledilen bu bahtsız insanlardan, Türkiye’ye gelebilen tâlihliler yanında, topraklarını terk etmeyenler de vardır. Hâlâ o diyarlarda bizim dilimizi konuşup kültürümüzü yaşatan, bu, hürmet duyulacak soydaşlarımızın romanlara bedel hikâyesini, “Yugoslavya’da Müslüman Türk’e Büyük Darbe” kitabında, o akıcı üslûbuyla anlatan Altan Deliorman, bu eserinde hâdiselere baba toprağı Deliorman’ın penceresinden bakar gibiydi.

Yugoslavya’dan Türkiye’ye hicret eden münevver Türklerden Fevzi Tara’nın hâtırâları, Altan Deliorman’ın Büyük Darbe’sine çok mühim bir çıkış noktası ve ilham kaynağı teşkil etmişti.

Başta yok olan Yugoslavya vâkıâsı olmak üzere, ortaya çıkan yeni belge ve bilgiler ışığında Yugoslavya’da Müslüman Türk’e Büyük Darbe, 2010 yılında ikinci baskısı ile okuyucuya takdîm edilmişti. Bir Balkan Türkü’nün oğlundan, Balkan mâcerâmızı dinlemek isteyenler, usta işi bir kitap okumuşlardı.

Altan Deliorman’ı “Hezâr-Fen” yapan bir başka yönü, onun çok zengin bir kültür mâlûmatına sâhip oluşudur. Türk kültürünün en mühim ve klâsik bilgileri, Altan Deliorman’ın kalemini besleyen pınar lüleleriydi. O, aynı zamanda pek dikkatli bir “Türk kültürü araştırıcısı”ydı. Eserlerinin bir bölümü, bu başlık altında toplanabilir.

1989 yılında üç yazısını bir araya getirerek çıkardığı “Üç Makale”, onun Türk kültürü araştırmalarının hem dikkatli bir özeti, hem de ilerideki bâzı kitaplarının habercisi gibiydi.

“Türk-İslâm Sentezi ve Türkçülük”, “Homeros Kimin Atası?”, “Bugünkü Mânâsı İle Bozkurt”, kitapta yer alan makâlelerin başlıklarıydı. Bunlardan birincisi, Türkçülük fikrinin geniş dâiresini anlatıyor ve “Türk-İslâm Sentezi” düşüncesinin de, “Nizâm-ı Âlem, Devlet-i Ebed- Müddet” ideâlleri gibi Türkçülüğün kucakladığı bir vâkıâ olduğunu, lâkin bu sayılanların münferit olarak Türkçülüğün yerine geçemeyeceğini, bizim İslâm öncesinde de fazlalıklarını atmış, berrak bir dünyâ görüşümüz bulunduğunu ifâde ediyordu. Türk-İslâm Sentezi ve Türkçülük makâlesi, 2010 yılında yayınlanan “Târih Boyunca Türkçülük” kitabının yazılış sebebi gibiydi.

Üç Makale’den ikincisi, Turgut Özal’ın başbakanlığında Türkiye’nin sipârişi üzerine Fransa’da Plon Yayınevi tarafından Fransızca yayınlanan “Avrupa’daki Türkiye” kitabı hakkındaydı. “Homeros Kimin Atası?” başlığını taşıyan bu makâlede; “Türk” adı kullanılmadan ve arkaik bütün Anadolu sâkinlerinin, bizi de aralarına alarak meydâna getirdiği söylenen “Anadolu Kültürü”nün, maksatlı ve Türk’ü Anadolu hesâbının dışında tutma gayretkeşliği olduğu anlatılıyordu.

Üçüncü makâle, “Bozkurt” hakkında ciddî bir araştırmanın mahsûlüydü ve “Bugünkü Mânâsı İle Bozkurt” adını taşıyordu. Altan Deliorman, 2009 yılında kitaplaştırdığı “Türk Kültüründe Bozkurt”u çok evvelden plânlayıp düşündüğünü, bu makâle ile ortaya koyuyordu.

Türk Kültüründe Bozkurt, akademik standartlara uygun, fakat herkesin anlayabileceği tarzda yazılmış bir araştırma eseriydi. En eski devirlerden günümüze kadar, Türk târihinin tamâmında yapılan bir “Bozkurt” taraması ve seviyeli analizi olan kitap, aynı zamanda folklorik ağırlığı da bulunan çok cepheli anlatma gücüne ulaşmıştı.  Bu sâhada henüz mukâyese edilecek bir benzer yayın yoktur. Eserin, mitolojik kaynaklarda “Bozkurt” arayan bölümleri kadar, Cumhûriyet Devri’ndeki “Bozkurt” tesbitleri de ilgi çekiyor ve târihî bütünlüğümüzü anlatıyordu.

Altan Deliorman’ın, Türk kültürü araştırmaları grubuna dâhil edilebilecek son eseri, 2010’da okuyucusuyla buluşan Tarih Boyunca Türkçülük’tü. Başta edebiyât târihleri olmak üzere, müracaat kitaplarında, şahıslara veyâ edebî, fikrî ekol ve akımlara göre yer alan bölük-pörçük bilgiler dışında, târihde Türkçülük hakkında böyle bir müstakil çalışma yapılmamıştı. Destanlar devrinden  1923’e kadar gelen bu eser, yazarının kitaba koyduğu işâretlerden anlaşıldığına göre, düşünülen mesâînin birinci cildiydi. Oğuz Kağan’dan Vanî Mehmed Efendi’ye, Ali Şîr Nevâî’den Ömer Seyfeddin’e, Ahmed Vefik Paşa’dan Ziyâ Gökalp’a, Hasan Bey Zerdâbî’den İsmâil Gaspıralı’ya kadar nice gayret ehli, bu kitap sâyesinde, 21. yüzyılın ilk berat ve muştuluklarını alıyorlardı. Tarih Boyunca Türkçülük, sanılanın aksine bir ideoloji veyâ doktrin kitabı değildi. O, her satırında usta Deliorman kalemini gösteren üslûpla yazılmış edebî bir eserdi. Bu yüzden de, doğrudan doğruya bizim kültür hazînemize dâhil olmuştu.

Destanlar devrinden 1923’e kadar gelen bu eser, yazarının kitaba koyduğu işâretlerden anlaşıldığına göre, düşünülen mesâînin birinci cildiydi. İkincisi, Cumhûriyet Dönemi’ndeki Türkçülük hareketlerini içine alacaktı. Baskıya hazır hâldeki bu cild, Deliorman âilesinin himmetini bekliyor

Mâvi zemîn üzerine konmuş ay ve yıldız, Doğu Türkistan bayrağıdır. Bugün Çin zulmüne terk edilmiş Doğu Türkistan’ın mübârek toprağı, Kaşgâr’dan Urumçi’ye, bir insanlık dramını anlatıp duruyor.

Doğu Türkistan’ın istiklâli uğruna mücâdele edenler arasında, Îsâ Yûsuf Alptekin’in ayrı bir yeri vardır. 1991 yılında, Türkiye Edebiyat Vakfı’nın öncülüğünde, Îsâ Yûsuf’u ve mücâhedesini anlatan serî faaliyet arasında, bir de kitap düşünülmüştü. “Türklük Mücahidi İsa Yusuf” adlı eser, bu fikir ve niyetle kaleme alınmıştı. Altan Deliorman’ın, Prof. Dr. Abdülkadir Donuk ve İsa Kocakaplan’la birlikte yazdığı bu eser, tamâmı Doğu Türkistan dâvâsına harcanmış bir ömrün hikâyesini sayfalara taşımıştı.

Türk maârif sisteminde dile getirilen aksaklık ve eksiklikler arasında, târih dersi müfredâtı ile buna bağlı olarak târih dersi kitapları önemli yer tutmuştur. 1976’ya kadar; hem müfredât, hem de ders kitabı açısından, son derecede ızdırab veren bir millî eğitim manzarası vardı. Şikâyetlerin merkezinde de, Türk târihine yeteri kadar zaman ve yer ayrılmayışı bulunuyordu. Bilhassa ortaokul ve lisenin ilk sınıflarında, Türk çocuklarının gayr-ı Türk bir târih programına tâbi tutuluşu, İlk Çağ’a âit bütün Dünyâ kavimlerinin öğretilmesine karşılık, o zaman diliminde bizim bahsedilecek hiçbir yanımız yokmuş gibi bir fikrin hâkim kılınması, hemen her mahfilde konuşuluyordu.

1976 yılında, müfredâtta yapılan değişikliğin ardından, Türk târihini tan vaktinden anlatmaya başlayan lise kitapları yayınlanmıştı. Milletini, vatanını, târihini seven her Türk, bu fevkalâde büyük ve inkılâb değeri taşıyan kitapları heyecânla okumuştu. İşte, bahsedilen “Tarih-Lise I” ve “Tarih-Lise II” kitaplarını, rahmetli Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu ile birlikte Altan Deliorman yazmıştı. Lise 3. sınıf târih kitabının yazarı da Yılmaz Öztuna idi.

Altan Deliorman’ın, hocası Kafesoğlu ile yaptığı bu ders kitabı yazma çalışması; 1977’yi 1978’e bağlayan günlerde, değişik siyâsî hîlelerle iktidâra gelen yeni hükûmetin hışmına uğramasına ve depolardaki kitapların dahî imhâ edilmesine rağmen, Türk târihini okumak ve okutmak isteyen bir millet kalabalığını arkasında taşımıştı. Bunun, her zaman farkında olan Altan Deliorman, ilerleyen yıllarda, müfredâtın ve mevzuâtın müsaade ettiği ölçüler içinde, târih ders kitapları yazmayı sürdürmüştü.

1990 yılında, bu sefer tek başına kaleme aldığı “Tarih-Lise I”, “Tarih-Lise II”,  “Tarih-Lise III” kitapları, 1998’e kadar okullarımızda okutulmuştu

Târihe özel merâkı olan talebenin okuması için konulan seçmeli târih dersleri için de metinler hazırlayan Altan Deliorman; “Genel Türk Tarihi-I”, “Genel Türk Tarihi-II”, “Genel Türk Tarihi-III” ile ” Osmanlı Tarihi-I”, “Osmanlı Tarihi-II” adlarındaki eserlerini 1996 yılında yayınlamıştı. Bunlardan Genel Türk Tarihi-III, 2005 yılına kadar bu dersi seçen öğrencilerin elindeydi.

1998’de, ortaokul seviyesindeki ders kitabı çalışmasına başlayan Altan Deliorman, “Millî Tarih-I”, “Millî Tarih-II” adlarındaki kitaplarını çıkarmıştı.

İkisi İbrâhim Kafesoğlu ile toplam 12 târih ders kitabı hazırlayan Altan Deliorman, bu sâhada memleketimizin en önde gelen kalem sâhipleri arasına hakkıyla girmişti. Onun eğitimci yanı, ders kitabı olsun olmasın, hemen bütün yazdıklarında hep önde görünmekteydi.

1979 yılında, Tercüman Gençlik Yayınları arasında, “Küp Kafalı Çocuk” da yayınlanmıştı. Evliyâ Çelebî’nin Seyâhatnâme’sinde, çok hoş hikâyeler vardır. Altan Deliorman, bu Çelebî menşe’li satır güzellerini çocuk diline, kavrayışına aktararak “Küp Kafalı Çocuk”u yazmıştı. Altan Deliorman’ı, bu vesîle ile çocuk edebiyâtı vâdisine götüren “Küp Kafalı Çocuk”un, değişik gelişme ve sebeplerle devâmı gelmemişti.

Altan Deliorman, babasından devraldığı gazetecilik cevherini, dâimâ parlak ve işlek tutmuştu. Bu yüzden, yazdığı kategoriler içinde gazeteciliğin târihine âit bir başlığın yer alması pek tabiî idi. Üstelik o, bir Balkan gazetecisinin oğluydu. Necmeddin Deliorman’ın Türkiye’ye hicret etmeden önceki gazetecilik günlerinin verdiği ilhâmla, daha üniversite mezûniyet tezi safhasından başlayarak, Bulgaristan’daki Türkçe basın üzerinde çalışmıştı. 1865- 2009 arasını içine alan ve tamâmı belgelere dayalı bu mesâî, 2010 yılında “Bulgaristan’da Türkçe Basın” ismiyle yayınlanmıştı. Eserde, bahsedilen zaman diliminde Bulgaristan’da neşredilen Türkçe gazete ve dergilerle bunların kurucu, başyazar ve yazarları hakkında, kolay bulunamayacak kıymetli bilgiler veriliyordu. Bu kitap, sâdece Bulgaristan coğrafyasına değil, geniş mânâdaki târihî Türk coğrafyasına yeni kültür ilâveleri yapacak özellikler taşımaktaydı.

Bulgaristan’da Türkçe Basın, Altan Deliorman’ın, babası vâsıtasıyla, koskoca Rûmeli Türklüğü’ne ödemeye çalıştığı bir gönül borcudur. Üslûbu ve dili, bu vesîleye pek yakışmıştır.

Târihçi Altan Deliorman’ın son çıkardığı iki eser, Türk siyâsî ve medeniyet târihlerini iki ciltte toplamaya mâtuf bir çalışmanın mahsûlüydü. 2010 yılında çıkan kitaplardan ilki “Osmanlılardan Önce Türkler”, ikincisi de, “Osmanlı Çağı” adını taşıyordu. Her kalemi eline alanın târih yazmaya soyunduğu günümüzde, Altan Deliorman kâbında bir târihçinin neşriyâtı, elbette mihekk taşı olmuştu. Onun, târih ders kitapları yazarken biriktirip kenâra koydukları, zâten böyle bir çalışmayı mecbûrî hâle getirmişti. Türk târihini, erbâbından ve akıcı bir Türkçe ile okumak isteyenler, her iki kitabı da ihmâl etmemişlerdi.

Altan Deliorman’ın, Osmanlı târihine dâir, daha önceki yıllarda yaptığı etraflı kalem tecrübeleri vardı. 1980’de, Tercüman Gençlik Yayınları içinde fasiküller hâlinde yayınlanan ve bilâhere iki ciltlik hacimli kitaba dönüşen “Padişahlar Ansiklopedisi”, ciddî bir Osmanlı târihi etüdü idi. Gazete esprisiyle perâkende tedârikçiliğin çok uzağındaki bu mesâî, ehil bir kalemden geniş okuyucu kitlesine ulaşmıştı.

Bir kısmının idâreci veyâ nâşiri olduğu muhtelif gazete ve dergilerde yazdığı sayılması zor köşe yazısı ve makâleler, Altan Deliorman’ın kalem bereketini dâim tutan arşiv şâhitleri olarak zamânı bekliyorlar. Onun gazeteciliği ve dergi yayıncılığı, başlı başına bir araştırma ve monografi konusudur. Taşıdığı “Basın Şeref Kartı”, bu mesleğe kattığı şerefin mütevâzı bir ölçüsüdür. Altan Deliorman, bunun daha fazlasını ifâde eden ölçülerde “Bâb-ı âli” mensûbuydu.

Son aylarını, hâtırâlarını yazmaya vakfeden Altan Deliorman, o, nefis, sıcak ve akıcı üslûbuyla, okuyanı çabucak sarıveren hayat hikâyesini, Hakk’a yürüyüşü yüzünden, maalesef tamamlayamadı. İkmâl edilmiş otobiyografisini okumak, büyük saadet ve lezzet olacaktı.

Eskilerin dilinden düşmeyen iki tâbir, Altan Deliorman için kullanıldığında, onun kalem çeşitliliği belki karşılığını bulur: “Mütebahhir” ve “Velûd”. Türk târihi, kültürü, ilmi, irfânı, Altan Deliorman’a, hayırhah mesâîsi için müteşekkir ve minnettârdır.

Bâzı insanlar, Dünyâ’ya husûsî misyonlarla gelirler. Altan Deliorman, bunlardandır. O, kalem vâsıtasıyla giriştiği mücâhedeye, 1948’de, 12 yaşında yazıp yayınladığı “Trenin Kalkışı”ndaki saf ve dinâmik rûhla başlamış ve son nefesine kadar devâm etmişti. 22 Ağustos 2012 günü, “Eski Albümün en tanıdık çehresi” sessiz, sedâsız yerini alıverdi. Onun kalemi, Türklük vâr oldukça yaşayacaktır..