26.3 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1053

2012 AB İlerleme Raporu ve Özelleştirmeler

 

Uzatmalı sözlümüz AB’den 2012 İlerleme Raporu geldi. Yayınlanan rapor hep alıştığımız ve ülkenin birlik ve bütünlüğünü hedef alan malum tekrarlarla beraber çok sert bulundu. AKP iktidarını birçok konuda eleştiren raporda ülke gündemindeki temel konulara işaret edilmektedir.

Türkiye’de artan ifade özgürlüğü ihlallerinin ciddi kaygı yarattığı, basın hürriyetinin kısıtlandığı, gazetecilerin ve öğrencilerin tutuklandığı, iktidarı protesto eden gösterilerin aşırı güç ve biber gazıyla bastırıldığı raporda yer alıyor. Yargı sürecinin uzaması, tutukluluk halinin adeta cezaya dönüşmesi, bilhassa Balyoz ve Ümraniye (Ergenekon) davalarının Türk Siyasetinde kutuplaşmayı artırdığı, uzun ve geniş kapsamlı iddianameler olumsuz örnekler arasında yer aldı. Ayrıca polisçe toplanan veya gizli tanıklar tarafından sağlanan kanıtların yargıda asıl kabul edildiğine işaret ediliyor.

Anlaşılan İspanya’yı bölmekle uğraşan AB, Türkiye’ye de gözünü dikmiştir. Bu konuda büyük çoğunluğu ile ülke bütünlüğünden ve milli kimlikten yana olan Aleviler gündeme getirilmekte, ev işaretleme gibi münferit olan olaylar genelleştirilmekte, daha önce de olduğu gibi Kürt sorunu kaşınmaktadır.

Diğer taraftan, bir ölçüde azalmasına rağmen, ekonomide cari açığın sürdüğü, ekonominin küresel krizlere karşı kırılgan olduğu, dış ekonomik gelişmelerin ve durgunluğun, ihracat gelirlerindeki artışın sürdürülmesini zorlaştıracağı İlerleme Raporunda yer alıyor. Kadına şiddet konusu ve bazı kadın sorunları üzerinde duruluyor.

Anlaşılan Türkiye’ye özel bir muamele uygulayan AB, hayali üyeliğimizi daha da geciktirmek peşindedir.

Cumhuriyetle ve milli devletle hesaplaşma peşinde olanların bir dayanağı da AB’nin Türkiye’yi sıkıştırmasıydı. Bu süreç tesirliliğini azaltmakla beraber sürüyor. İktidar Partisinin bir genel başkan yardımcısının “Cumhuriyet bir travma yarattı” sözleri, unutulmuş değildir.

AB halkın, Türk Milletinin değil; ülkesiyle ebedi kavgalı olan sözde bazı yabancılaşmış aydınların, yönetenlerin ve dışa bağımlı sermaye çevrelerinin bir projesi olduğu iyice ortaya çıkmıştır.

Terörü önleyici politikaları AB’nin desteklemediği bir gerçek değil midir? Bundan birkaç sene önce Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan terörle mücadele ile ilgili tasarı, bölücü çevrelere hoş görünmek uğruna AKP yetkili kurullarınca reddedilmedi mi? TCK 301. Maddesi değiştirilmedi mi? Vatana ihaneti suç kabul eden yasa kaldırılmadı mı?

2012 İlerleme Raporunu ele alıp bize yöneltilen haklı-haksız bazı tenkitleri gözden geçirirken biraz geriye gittim. Türkiye’nin 2008 Ulusal Programla ortaya koyduğu taahhütleri hatırladım. 2008 programında Halk, Ziraat ve Vakıflar Bankalarının özelleştirileceği, şans oyunları, elektrik dağıtımı, petro-kimya sanayi, hava ve deniz ulaşımı, lokomotif ve vagon üretimi, et-balık ürünleri piyasası, şeker-tütün ve çay ürünlerinin işlenmesi, İMKB, altın borsası, otoyol-köprü işletmeciliği, iletişim, sağlık, eğitim ve radyo-tv yayıncılığı, doğalgaz piyasası, kömür ve bazı önemli madenlerin özelleştirilme kapsamına alındığı yer almıştı. Özelleştirme adı altında yabancılaştırma öyle bir noktaya vardı ki böyle giderse; Tandoğan, Kızılay, Eminönü ve Taksim meydanları, Galata ve Beyazıt kuleleri herhalde bize kalmış ve özelleştirilmemiş olacak.

 

 

Türkiye Nereye Götürülüyor?

 

manlı Devletimiz ilk borçlanmasını 1854 yılında yaptı.
Yani, o tarihe kadar dışarıdan borç almayan devlet, ilk istikrazını(borçlanmasını) o tarihte yaparak bir ilke imza attı.

O imzayı attı atmasına da, devletin yıkılışını da, hem de, bağırta bağırta yıkılışını da o tarihte imzalamış oldu.

Bakın nasıl oldu?

Borcu alan devlet, kişi ne için borç alır ve aldığı borcu ne yapar?

Normal şartlar altında, borcu alanların, aldıkları parayı en akıllıca kullanarak, yakın gelecekte sıkıntılarını, dertlerini çözmesi beklenir, değil mi?

Dolmabahçe Sarayı’nın yapılış tarihi 1856’dır. Dünyanın en ihtişamlı, görkemli saraylarından birisi olan Dolmabahçe Sarayı’nın yapılış tarihi inanır mısınız, 1856’dır.

Yani, ilk borç almaya mecbur oluş tarihi 1854, olağanüstü masraflarla yapılan Dolmabahçe Sarayı’nın yapılış tarihi, 1856’dır.

Daha önce kasaları tamamen, para, altın ve diğer mücevheratlarla dolduran ecdatlarımız bu gibi eserleri yapmayı bilemezler miydi?

Antalya’da Türkiye’deki eserlerin maketleri var. Orada şunu görebiliyorsunuz. Osmanlı’nın yaptırdığı bir çok eser, 1850’lerden sonra, maalesef.

Peki, ilk borçlanmayı 1854’de yapan ve Dolmabahçe Sarayı’nı 1856’da yapan Osmanlı Devletimizin başına sonra neler geldi?

Aradaki yaşananları anlatmayayım.

1881’de iflasını istedi. Borçlarının faizini bile ödeyemez hale geldiğini ve ödeyemeyeceğini ilan etti. Bunun üzerine alacaklılar devlete el koydu. Düyun-u Umumiye kuruldu ve devlet teslim alınarak yok oluşa sürüklendi.

İlk borçlanmadan itibaren devlet artık ayakta duramaz hale geldi/getirildi, hazin son başlamış oldu.

Bunu çok iyi bilen, cumhuriyet Devletimizin kurucusu, 10 Kasım 1938’e kadar dış borçtan mümkün olduğu kadar kaçındı, almamak için direndi. Birkaç defa almasına rağmen, o da kredi şeklinde, bunlar da en gerekli yerlerde harcanarak alacaklıya yem olunmadı.

1938’den sonra ise, borç alımları, krediler, yardım istemeler, hibe dilenmeleri başladı.

Ama, 1938’den sonra başlayan bu krediler, yardım istemeler, hibeler, alınan borç rakamları 650 milyar rakamı gibi hayali aşan rakamlara ulaşmadı.

Peki, ne demek istiyorum?

Ülkemizin bugününü, bir de 1854 yılının Osmanlısı ile karşılaştırabilecek misiniz diye sorarak bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.

Hele bir de 650 milyar dolar gibi bir rakam ortaya koydum ki, akıllara durgunluk verecek bir rakamdır.

Üstüne üstlük, borç almanın, kredi almanın nedeninin üretken yerlere ve borcu geri ödemeyi garantileyecek yerlere bu paraların harcanması gerektiğini açıkça söylüyorum ki, işin düğüm noktası budur.

Bütün bunlardan sonra, bugüne kadar hangi düşüncede olursa olsun, insanımızın, yaşadıklarımızdan en basit tabir ile endişelenmemesi nasıl olur, doğrusu bilemem.

Ülkeye giren sıcak para mı var diyorsunuz.

Zaten, işin düğüm noktası da odur.

300 milyon dolarla 2000 krizi çıkartılmıştı.

Birkaç milyar dolar çekerek de bugün kriz çıkarmak pekalâ mümkündür.

Yoksa, komşularla ilişkilerde verilen emirleri yerine getirmiyor musunuz, içeride istediklerimizi yapmayacak mısınız, çekerim birkaç milyar dolar, olur biter(!!!).

Bunu böyle göstermeyenler, bunu böyle görmeyenlerin sırtından ülkeyi uçuruma götürmektedirler.

TIPKI OSMANLI DEVLETİMİZ GİBİ.

 

 

“Bir Sevdadır Türkiye”

 

Bu öyle bir başlık, öyle bir kitap ismi ki, tek başına ciltler dolusu mânâ taşımakta. Hani derler ya: “Dünya bir yana, o bir yana.” Kitaptaki her şey bir tarafa “Bir Sevdâdır Türkiye” bir tarafa. Yâni “Bir Sevdâdır Türkiye” ağır basıyor.

Eserde ne yok ki; başında “Türkiye Sevdâsı”, püfür püfür esen yazar; bizleri kendisiyle beraber, kâh mâzi derelerine indirip önümüze ibretler seriyor. Kâh istikbâle kanat açtırıp geleceğin Büyük Türkiyesi’ni seyrettiriyor. Kâh günümüzde gezdirip, hâlin millî  mes’eleleriyle, bizleri hemhâl ediyor. Müspet çıkış yollarını gösteriyor.

Eserde Tarih-Coğrafya ve Sosyal sorunlar içiçe geçmiş, bir yumak gibi derli toplu önümüze konuyor. Bizlere apaçık çözüm yolları sunuyor.

“Türkiye gerçekten bir sevdâ olmaya lâyıktır dostlar!” diyen yazar, vatanın “cennet ülke” olduğunun da şuûrunda olarak eserini ortaya koymuş bulunmakta.

Bizlere, her şeye rağmen büyüyen Türkiye’nin müjdesini vermekte. Türkiye’nin yer aldığı coğrafyanın önemine dikkat çekmekte. Bizi büyük ülke, büyük millet yapan unsurları sıralamakta; bu yüzden düşmanlarımızın sinsi plânlarından bahsetmekte.

Osmanlı’nın özünü teşkîl ettiğimiz vurgulanmakta.

Bir Türkiye Sevdâlısı olarak gezmiş Türkiye’yi. Bütün samîmiyet ve içtenliğiyle yazmış gördüklerini, duyduklarını.

Kâh sorularla sorgulayarak,  kâh doğrudan yalın bilgilerle; bizleri baş başa bırakmak için  yazmış bütün bunları.

Ülkeler içinde Türkiyemizi önemli kılan unsurlar nedir?

Neden bir türlü rahat bırakılmıyoruz?

Türkiye’nin jeopolitik olarak hassas bir noktada bulunuşu.

Kaynaklarının zengin, insanının şuûrlu ve özüne bağlı. Ülkesinin sevgi kaynağını teşkîl eden mânevî değerlerden aldığı güçle, ülkesini cidden sevdiği; uğrunda canını vermekten asla çekinmediği ve sırasında yine çekinmiyeceği.

Koca İmparatorluğun vârisi oluşumuz yüzünden; iç-dış düşmanların hücûmlarına durmadan mâruz kalışımız.

Türkiye’nin; dışarda kotarılan oyunlardan, içeride hazırlanan entrikalardan ve çeşitli menfî  mihraklardan ve tabiî bizzat kendimizden kaynaklanan olumsuzluklarla, karşı karşıya bulunduğu.

“Türkiye Sevdâsı”nın önünde duran engellerden birinin; Ortadoğu’da oynanan çirkin oyun, yâni petrol hâkimiyeti uğrunda dönen dolaplar olduğu. Çünkü bu güçlerin Ortadoğu üzerindeki emel ve arzuları ne ise, Türkiye için de aynı şeyi düşündükleri.

Nitekim yıllardır ülkemizin Doğu ve Güneydoğusu’nda cereyân eden hâdiselerin de, işte bu çirkin oyunun bir parçası şeklinde tecellî edişi. Bundan dolayı Ortadoğu’da, Türkiye’nin konumu ve maddî ve mânevî zenginliği karşısında, bir şey yapmak isteyip de, yapamıyan güçlerin, onun iç bünyesini kemirerek zayıf düşürmeye çalıştıkları.

Van’da yapılan Ermeni zulüm ve işkencelerin, bugün yine bu topraklarda tekrarlanmak istendiği; Zeve Şehitliği’nde binlerce Müslüman-Kürt ve Türk evlâdının, nasıl vahşîce katledildiği.

Osmanlı, Türk ve Ortadoğu uzmanı Prof. Bernard Lewis’in İstanbul’da, “Irkçılık ve Antisemitizm” seminerinde: “Bir milyar Müslüman bugün işlerine gidip, akşam da evlerine döndü. Ve hiç kimseye zarar vermedi…Batı toplumlarına Müslümanların terörist olmadığı

347

anlatılmalı.” Diyerek doğru fakat o nispette düşündürücü bir teşhîste bulunduğu.

Ayrıca Lewis’in: “Batı’da yaygınlaşan İslâm korkusunun, Müslüman Dünyası’yla terörizm arasında sağlıklı bir ayrım yapılmamasından kaynaklandığını” söylemesi.

Doğu’dan Batı’ya bütün Müslüman-Türk beldelerinde binlerce yıldan beri kutlanan Millî Bayram ve Ulu Gün denilen Nevrûz’dan söz etmesi.

Yüce dağlarda, yalçın kayalarda, geçit vermez arâzilerde; vatan- millet düşmanı teröristlerin peşinde koşan, ülkenin sırtındaki hâin terör hançerini çıkarmak için canını dişine takan Mehmetçiklerden tutun da, daha bunun gibi birçok can alıcı konuların yer aldığı, bu mütevâzî kitap, âdeta:

“Bu necîb milletin pırlanta gençliğine, ciddî şekilde sâhip olmak zorundayız.” Temennîsiyle bitiyor  ve sanki:

“Ülkemizin çok daha büyümesi,  gelişmesi, birliği ve beraberliği için; bir not daha düşün günlüğünüze: ‘Ben ülkemi çok seviyorum.’ diye.” Tavsiyesiyle son buluyor  Sn. Mustafa Öztürkçü’nün ilk baskısı 1997’de Ankara’da yapılan bu küçük ve mânidar eseri.

 

 

Hac, Hayata Yeni Bir Başlangıçtır

 

Yeryüzünde Allah’a ibadet için yapılan ilk bina (beyt), insanlar için bir hidayet vesilesi olan Kâbe-i Muazzama’dır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân, 3/96)

Allah’ın evi (Beytullah) olarak da ifade edilen Kâbe, Allah’ın emri ile Hz. İbrahim (a.s.) tarafından oğlu Hz. İsmail ile birlikte kutsal şehir Mekke’de bina edilmiştir. Yüce Allah, Kâbe’nin yapımı tamamlanınca, “İnsanları hacca çağır ki, yürüyerek veya uzak yollardan gelen yorgun develer üstünde sana gelsinler…” (Hac, 22/27) buyurarak Hz. İbrahim’den insanları Beytullah’a davet etmesini istemiştir.

Hac ibadeti, dünyevî ve uhrevî birçok faydaları bulunan, heyecan ve duygu yüklü bir ibadettir. Hac sadece bedenen yapılan sıradan bir yolculuk değil; aynı zamanda insanın ruhuyla, kalbiyle, duygu ve düşünceleriyle yani bütün varlığıyla yaptığı bir manevî seyahattir.

Hacda dıştan bakıldığında sembolik davranışlar şeklinde gözüken her ibadetin ve şeklin bir anlamı, mü’mini eğitici ve bilinçlendirici bir yönü vardır. Hac ibadeti esnasında bu anlam ve bilinci yakalayabilen, haccın hikmetlerine nüfuz edebilen mü’minler, eski hata ve günahlarından arınarak hayata yeni bir canlılık ve şuurla dönerler. Hac onların hayatında kalıcı etkilere sahip bir dönüm noktası olur. Mü’minin yükümlülük şartları gerçekleştiğinde bir an önce hacca gitmesinin tavsiye edilmiş olmasının bir anlamı da budur. (Diyanet İlmihali, C. I, Sh. 512-513)

Bunun için, manevî kazanç vesilesi olan hac ibadetini yapma imkanı bulabilen Müslümanların, dikkatlerini haccın manevî boyutuna yoğunlaştırmaları gerekmektedir. Zamanlarını zorunlu ihtiyaçlar dışında olabildiğince tavaf, sa’y, namaz, zikir, tefekkür gibi ibadetler ve kutsal mekanları ziyaretlerle değerlendirmelidirler.

Hac mektebi süresi içinde iyi değerlendirilebilirse insanları dindarlık sürecine taşımada; takvâ duygusuna erdirmede çok önemli bir fırsattır. Yüreklere Kâbe hasreti, ölüm terbiyesi, Peygamber sevdası eken bir hac yaşamak için bu ibadeti ciddiye almak gerekmektedir. Çünkü ciddiye alınan mebrûr bir hac insanı dünyada huzur ve mutluluğa, ahirette de Allah’ın rızasına erdirir. (Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz,
Altınoluk Dergisi, Şubat, 2006, Sayı: 240)

Yüce Rabbimizin, “Yoluna gücü yetenlerin Beyt’i haccetmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır” (Âl-i İmrân, 97) buyruğunu yerine getirmek üzere zor ve meşakkatli yollara düşen mü’minler, bu mübarek seferden elleri boş dönmemek için çaba sarfetmelidir. Unutulmamalıdır ki, hac ibadetini yerine getirmek, Hz. Peygamber (s.a.s.)’i ve mukaddes beldeleri ziyaret etmek Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Bu nimetlerin de bir sorumluluğu olacağı muhakkaktır.

Gül bahçesine giren oradan gül demeti getirir. Kâbe’de hac ile Hakk’ın gül bahçesine giren yüzünde güzel sıfatlar, özünde yüce tecellîler ve elinde nâdîde armağanlar ile döner. Oradan gelecek en nâdide armağan Muhammedî bir ahlâk, Sıddîkî bir teslimiyet, Fârukî bir adâlet, Zinnûreynî bir hayâ, Hayderî bir ilim, irfân ve fütüvvet anlayışıdır. (Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, Diyanet Dergisi, Kasım 2011, Sayı: 251)

Hac; mü’minler için milat, yani yeni bir başlangıç, bir nevi hayatının bir dönüm noktasıdır. İhrama bürünerek ölümü ve ötesini hatırlayan, kötü arzu ve alışkanlıklarından kurtulan, ahiretteki diriliş ve toplanmanın temsili olan Arafat’ta geçmiş günahlarından arınan hacı, yeni bir ibadet heyecanı, bambaşka bir kulluk şuuru ile tertemiz, yepyeni bir hayata başlama iradesi kazanır.

Hac, Müslümanın hayatında yeni bir sayfa açılmasıdır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.)  şöyle buyurmuştur: “Kim Allah için hacceder de (bu esnada, Allah’ın rızasına uymayan) kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, (kul hakkı müstesna) annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hacdan) döner.” (Buharî, Hac, 4; Müslim, Hac, 438)

O halde, hacca giden mü’minler, belki bir daha nasip olmayabilir düşüncesiyle bu fırsatı çok iyi değerlendirmelidirler. Henüz kendisine böyle bir fırsat kapısı açılmamış olan kardeşlerimiz de o kutsal beldelere gidebilmenin yollarını aramalıdır. Hiç değilse gönlünde böyle ulvî bir arzu taşımalı, bu dileğinin gerçekleştirmesi için bol bol dua ve niyazda bulunmalıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle, bütün hacı adaylarımızın salimen kutsal topraklara ulaşmalarını, hacc-ı mebrûr yaparak tekrar yurtlarına, yuvalarına dönmelerini; gidemeyen kardeşlerimize de hac nasip etmesini Yüce Mevlamızdan diliyorum.

 

 

Hedef Tahtası Karakollarımız

 

Otuz yılı aşkın bir süredir ülkemizin üzerine kara bir bulut gibi çöken terör eylemleri, alınan tüm tedbirlere ve siyasi çözüm arayışlarına rağmen hız kesmeden devam ediyor.

Karakol baskınları, canlı bombalar, yürek yakan şehit haberleri, şehit cenazelerindeki “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları, yetkililerin havanda su döven meydan okumaları, otuz yıldır seyrettiğimiz terör belâsının değişmeyen sahneleridir.

Eli kanlı terör örgütünün yapmış olduğu hain saldırılar neticesinde; 30 yıl içerisinde 4.008 askerimiz gazi, 6.169 askerimiz de şehit olmuş, bu kayıpların çoğu sınır bölgelerindeki savunmasız, korunaksız karakollarda yaşanmış ve aradan geçen uzun yıllara rağmen en fazla canımızın yandığı yerler tabir yerindeyse kartondan karakollarda olmuştur.

Ramazan ayı içerisinde sekiz vatan evlâdını şehit verdiğimiz karakolun görüntüleri ekranlara yansıyınca, zırhlı makam araçlarına gösterilen hassasiyetin evlâtlarımızı barındıran karakollara gösterilmediği gerçeğini bir kez daha üzülerek görmüş olduk.

Son yıllarda 100 civarında yüksek güvenlikli karakol yapılmasına rağmen, güvenlik sorunu bulunan derme çatma nitelikte karakollarımızın bulunması büyük bir zafiyet olarak göze batmaktadır.

Günümüz şartlarında yüksek güvenlikli bir karakolun yapım maliyetinin 2 – 4 milyon lira olduğu uzmanlarınca söylenmektedir.

Dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahip olan ülkemiz için bu rakamların oldukça küçük miktarlar olduğu ortadadır.

Kaynakların hovardaca harcandığı alanlara bakıldığında, hâlâ baskına müsait ve perişan halde bulunan karakolların varlığı yüreğimizi sızlatmaktadır.

Mercedes’ten başka makam aracı kullanmayan önemlilerimiz, son bir kaç yıldır bu koleksiyonlarına bir de 4×4 jeepleri de ekleyerek önemlerini artırma yarışına girerlerken, maşallah; kaynak bulmada hiçbir zorluk yaşamamaktadırlar.

Bu açıdan bakıldığında, önemlilerimizin karakollar için de istenilen kaynağı kolayca bulabileceklerini ve kısa zamanda güvenlikli karakolları yapabileceklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Güvenlikli karakolların, kaynak yetersizliği ve güvenlik gibi mazeretlerle ihmal edilmeleri elbette ki söz konusu olmamalıdır.

TOKİ’nin yapmış olduğu ve “Kalekol” diye tabir edilen güvenlikli karakolların stratejik sınır bölgelerinde oluşturulması, devletin öncelikleri arasında ilk sıralarda yer almalıdır.

Hedef tahtası haline gelen ve içerisinde kınalı kuzularımızın bulunduğu karakolların perişan hallerini görünce, “Mehmetçiğin güvenliği, İmralı canavarının güvenliğinden daha mı az önemlidir?” sorusu akla gelmiyor değil.

Bu münasebetle; bütünlüğümüzü tehdit eden bu alçakça terör eylemlerine karşı top yekûn bir duruş sergilemek ve bir refleks oluşturmak adına her ilin valilikleri öncülüğünde “Kalekol” yapılması için kampanyalar düzenlenmesi oldukça anlamlı olacaktır.

Bu kampanyalar sayesinde yapılacak güvenlikli karakolların finansları sağlandığı gibi, karakollarda her ilin katkısının bulunması da olayın manevi bir boyutu olacaktır.

Devletin imkânları doğrultusunda birkaç yüz karakolun yapımı ve finansı elbette ki son derece kolay ve rahatlıkla yerine getirilecek bir projedir.

Her ilin destekleriyle yapılan ve o ilin ismini taşıyan güvenlikli karakolların (Kalekol) oluşturulması, terör odaklarına karşı verilen mücadeleyi milletçe sahiplenmenin yerinde bir göstergesi olacaktır.

Yapılacak kampanyanın maddi tarafı fazla bir şey ifade etmese bile, teröre karşı milletçe birlikte hareket etme ve olayı sahiplenme adına bir heyecan oluşturacağı muhakkaktır.

Ülkenin bölünmez bütünlüğünü yansıtacak böyle bir kampanyanın cumhuriyetin temellerinin atıldığı Erzurum’da başlatılması da fevkalâde güzel olacak: “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” mesajı da bu münasebetle hain yuvalarına haykırılacaktır.

Tüm iller; Mehmetçiğe bir karakol hediyeniz de sizin olsun diyor, okuyucularımın bayramlarını tebrik ediyor, sağlık ve esenlikler diliyorum.

 

 

Suskun Kürtlerin Sükutu

 

Bu gidişle terör ateşi hepimizi saracak, ikiyüzlü davranıyoruz. Terörün bitmesini isteyenler, “mış” gibi yapıyorken; terör pazarına tezgâh kuranlar, esas malı götürüyor. Türkiye’deki terör belası Türkiye’nin dış düşmanlarının, uyuşturucu tacirlerinin, kadın ve insan kaçakçılarının, sigara ve akaryakıt kaçakçılarının, silah tüccarlarının, terör üstünden iktidar kavgası yürütenlerin ve maalesef Suskun Kürtlerin işine geliyor, sanki “sukut ikrardan gelir” deyimi onlar için söylenmiş.

Terörün sürdürülmesi için uluslararası destek, para ve insan gerekir. İnsan kaynağı nereden sağlanıyor? Çoğunluğu yerli Kürtlerden… Terörün hâkim olduğu bölgelerde halk, tehdit altında olduğu için karşı duramıyor ve teröre insan kaynağı sağlıyor. Peki, yurdun diğer kesimlerindeki Kürtlerin çocuklarına sahip çıkamamasına ne demeli?

Terörün etkin olduğu bölgelerde elektrik, su parasını toplayabiliyor muyuz, vergi alabiliyor muyuz? Hijyen kuralları uygulanıyor mu? Kanunların eksiksiz uygulandığı hukuk düzeninden söz edebilir miyiz? Eskiden o bölgelerde tütün alımları yapılırdı ve balyaların içine taş konulurdu ve sonra aynı balya birkaç kere kantardan geçerdi ve en nihayetinde depolarda yangın çıkardı. Şimdi tarım teşviklerinden ve diğer teşviklerden nasıl yararlanılıyor? Yardımlar kimlere ne miktarda nasıl dağıtılıyor? SBS, YGS, YLS ve KPSS sınavları nasıl bir güvenlikle yapılıyor? Polisin, askerin, savcının can güvenliğinin tehlikede olduğu bir ortamda, bu sınavların Manisa şartlarındaki gibi yapıldığını söyleyebiliriz ama buna kim inanır?

Bütün bu açıklamalarımdan Kürtlere karşıymışım gibi bir yaftalamaya kimse kalkmasın. Benim isyanım Kürtlere değil milletin bir parçası olan Kürtlerin suskunluğuna…

İhtiyacı olanlara; milletimin evladıdır, Allah’ın emanetidir diyerek elimden gelen yardımı yapıyor, desteği sağlıyorum, ilişkilerimde ön yargısız olduğumu bilenler biliyor!

Kürt kökenli yavrularımızdan birini, tanıdık bir dostumun fabrikasında meslek eğitimine başlattık. EML son sınıfta okuyan bu çocuğumuzu fabrika sahibi dostum dershaneye gönderdi, parasını kendi karşıladı, çocuk sınavlarda başarılı olamayınca EML mezunu olarak fabrikada işe aldı ve tekrar dershaneye gönderdi. Delikanlı bir süre sonra dershaneyi ve işi bırakacağını, memleketine gideceğini, sınavlara orada hazırlanacağını söyledi, ne dediysek dinletemedik ve gitti. Şimdi öğreniyorum ki, Güneydoğudaki bir üniversitemizin Makine Mühendisliği bölümünü kazanmış. Kapasite itibariyle bir mucizeye ihtiyaç vardı ve sanırım o mucize gerçekleşmiş!

Geçenlerde çalıştığım yere mahcup ve bir o kadar yakışıklı ve sevimli bir delikanlı geldi, beni sordu ve kendini tanıtıp; “falanca gönderdi, burada bir dershane parasız olarak eğitime aldı ama yurda kayıt için şu kadar liraya ihtiyacım var. Van’da dershane ücretsizdi, yol parası alınmıyordu ve harçlık veriliyordu. Burada hiç birisi yok. Dokuz kardeşiz, annem ev hanımı, babam serbest çalışıyor, evin geçimini kardeşlerimle birlikte sağlıyorduk, para istedim, bulursak göndeririz dediler.”

Gencin izahatından, Van depreminden dolayı buraya geldiğini zannettim ve ” eviniz yıkıldı mı” diye sordum; “hayır yıkılmadı, evimiz iki katlıydı ve deprem bölgesine biraz uzaktı, bize bir şey olmadı” şeklinde soru cevap faslından; gencin Manisa Tıp Fakültesini kazandığını, esas hayalinin Cerrahpaşa’da okumak olduğunu, sınavlara girerek oraya yatay geçiş yapmak istediğini, İstanbul, Ankara ve İzmir’in dışındaki şehirlerde okumanın sosyal açıdan kendine bir şey katamayacağını söyleyince, gence yardımcı olmamın farz olduğuna inandım! Bu yaşta bu gerçeklikte birisini kazanmak dünyaya bir insan kazandırmaktı, insanın kendi evladına kazandıramadığı gerçekliğe ermiş birini evlat olarak bağrına basmaktan başka siz olsanız ne yapardınız?

Bu örnek diğerlerinden farklı ama terörün yarattığı pozitif ayrımcılık politikalarından ve fırsatlardan ‘Suskun Kürtlerin’ ziyadesiyle yararlandığını inkâr edemeyiz. Bunun için son on yılın atamalarına kısaca bakmak yeterli olur. Demem o ki, terörün oluşturduğu pazarda ‘Suskun Kürtlerin’ de menfaati var ve en fazla bu sessizliğe kahroluyorum. Yazık, çok yazık! Sudan elektrik üretildiğini bilirdim de insan kanından saadet üretildiğini duymamıştım!

 

 

Güneyimize Doğru Gelen Bahar Esintileri

0

 

Türkiye’nin savaşa katılması için herşey yapılıyor. Defalarca yazıldı çizildi, ancak gelinen noktada Türkiye savaşa karışmış durumda. ABD ve Batılılar, çeşitli manevralarla, uzun uzun yapılan tartışma ve toplantılar sonucunda Türkiye’yi istenilen noktaya getirmiş durumdalar. Türkiye’de, Suriye’de ajan kaynıyor. Planlanan oyunun bölümleri kararlaştırıldığı gibi oynanıyor. Amaç Türkiye’nin Suriye’ye saldırması ve müslümanları birbirine kırdırmaktır. Türkiye’yi de Arap Baharının bir parçası haline getirmektir. Bu vesile ile bir taşla birkaç kuşu vurmak ve bu oyunu planlandığı gibi iyi oynamak, Emperyalizme kusursuz hizmet etmek en önemli amaç konumunda.
Suriye’nin ve bazı Arap ülkelerinin birçok üniversite öğrencileri, gençleri bazı Avrupa ülkelerinde kaç yıldır ABD’nin ve bazı AB ülkelerinin ve İsrail’in finansörlüğünde yetiştirilip, eğitildiler. Örgütlü bir biçimde eğitilen bu gençler ajanlar önderliğinde bugün Arap Baharı denen zinciri gerçekleştiriyorlar. Birçok ülkenin idaresi Emperyalist ülkelerin istediği gibi şekilleniyor. Buradan şu sonuçta çıkmasın; o ülkeler krallıklarla mı yönetilse idi? Elbetteki hayır, halkın kendi iradesini ortaya koyduğu, Emperyalistlerin ellerini sokup karıştırmadığı Cumhuriyet yönetimlerinin olmasını isteriz tabii ki.

Bazı AB ülkelerinde yetiştirilen bu insanlar bu günlerde Arap Baharı denen zincirin halkalarını oluşturuyorlar. Bu insanlar Suriye’ de ve birçok Arap ülkesinde Emperyalizme hizmet görevlerini yapıyorlar. Arap Baharı denen zincir Suriye’de de kopmuş durumda. Her gün yüzlerce müslüman katlediliyor.

Türkiye’nin bu savaşa katılması için Batı ve ABD, İsrail resmen büyük bir gayretin içindeler. Acaba Türkiye’nin savaş uçağının düşürülmesi kimlerin daha çok işine yaramıştır? Bu uçağın düşürülmesinde ABD ve AB deki bazı odakların parmağı yok mudur? İsrail ne tür planlar ve anlaşmalar içine girmiştir? Özellikle İsrail’in bu kargaşada hiçbirşey yapmadığına inanır mısınız? İki tane dağ gibi pilotumuz öldü, ateş tabii ki düştüğü yeri yaktı. İdarecilerimiz yine her zaman ki gibi demişlerdir, PKK’nın öldürdüğü şehitlerimiz için dedikleri gibi ”Kanları yerde kalmayacak.” sonrada unutulup gidecekler tabii, şu an herkes bu pilotlarımızı, bir çok şehitlerimizi unutmadı mı ? İnanın aileleri hariç çok insan bu ölen insanlarımızı unutmuştur bile.

Şimdi ise Akçakale’ye düşen 3 top mermisi, beş vatandaşımızı öldürmüştür. Batı ve ABD şimdi el ovuşturuyordur, hadi yine atın, biraz daha Türk vatandaşı ölsün de Türkiye Suriye’ye saldırsın diye nasılda özlem içindedirler. İslam Devletlerinin liderliğine soyunan Türkiye’yi bugün yönetenler, ABD ve AB’nin gazına gelmiyorlar mı? Oysa Türkiye yıllardır PKK’yı ortadan kaldırmak için bu devletlerden defalarca destek ve yardım istemiştir. Ancak Suriye muhaliflerine verdikleri desteğin çeyreği bile Türkiye’ye verilmemiştir. El altından PKK ya silah veren de bu ülkeler değil miydi?
Bu dönemde askerlerimizin başına çuval geçiren ABD’lileri daha sonra bizler misafir olarak ağırlamadık mı? Suriye’nin kuzeyinde çöreklenen PKK’lıları da Türk hükümetine gösteren ABD, ey Türkiye Suriye’ye saldırmazsan Güneyinde Kürdistan kurulur, sinyalini veren ABD, ortalığı ve beyinleri karıştırmıyor mu? Irak’a demokrasi getireceğim diye, binlerce Müslüman katledilirken, başımıza çuval geçirilirken, Türkiye’de BOP eş başkanlık etiketi olduğu halde, Türkiye bu durumlara sessiz kalmamış mıdır? Ama şimdi, son birkaç yıldır PKK ile özellikle mücadele eden komutanlarımız içeri tıkınmış, aileleri ile birlikte perişan edilip, bizim komutanlara sıra gelince kartal, çuvalı başımıza geçirenlere, o kadar müslümanı öldürenlere sıra gelince karga olunmamış mıdır? Maalesef ve maalesef….

Barzani denen adam Türkiye’nin parçalanmasını dört gözle beklerken, onu zılgıtlarla karşılayan ve’ Türkiye seninle gurur duyuyor’ diyenler ve bu insanların çocukları gitsin PKK’lılarla ve Suriye sınırında savaşsın bakalım. O duruma sıra gelince herkes hemen doktor raporu almaya koşar!!!

Bu oyunda Türk Milletinin evlatları, birilerinin keyfi ve çıkarı için niçin ölsünler? İkide bir ABD ve Yahudilerin nakış nakış işledikleri ince siyaset potasının tuzaklarına girenlerin verdiği tavizler sayesinde, Suriye sınırındaki illerimize, kasaba ve köylerimize bombalar düşmektedir. ABD, muhalifleri biraz daha kışkırtıp, Esad’ın askerlerinin üzerine saldırmaları ile sınırlarımızdaki yerleşim yerlerine bomba yağdırılması devam edecektir. Bu durumda

Türkiye mecburen Güneyini korumak ve oradaki PKK varlığını yok etmek için bu bölgede savaşa girme konumuna getirilmiş durumunda kaldı ki, şu an Türkiye, zaten mecliste aldığı kararla artık resmen savaşa girmiş sayılır. ABD ve İsrail, bazı AB ülkeleri, Güneyimizde kullanacakları bir kukla devlet için ve oranın yer altı zenginliklerini yutmak için Türkiye’yi de bu savaşa katıştırmış oldular. Hergün şehitlerimiz gelirken Dışişlerimiz Suriye ile yatıp Suriye ile kalktı. Gelinen nokta ise hiç de iç açıcı değildir. Türkiye elmecbur Güneyindeki pislikleri temizlemek için artık sessiz kalamayacak. Oysa ABD’nin tuzaklarına düşülmüştür, bu tuzaklara düşülmemeliydi .
Türkiye, ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket etmemeli. Şu andan itibaren Türkiye, iktidarı, muhalefetiyle bir araya gelip, O bölgede kendi çıkarlarını, PKK’nın silinip atılmasını, bir ayrılıkçı Kürt Devletinin kurulmaması için acilen politikalarını gözden geçirmesi gerekir. Madem Türkiye’ye ihtiyaç var, bu kozu Türkiye iyi kullanmalı, kazançlı çıkmayı becerebilmelidir.

MHP bu tezkereye destek verirken, bu saydığım tehlikeleri bertaraf etmek için destek verdiğini ifade ediyor. Hükümetler geçmişlerde de olduğu gibi, bu hayati meselelerde vatansever ve milliyetçi duygularından faydalanarak MHP’den gerekli her desteği almışlardır. Ancak fırtına geçince zarar gören yine hep MHP olmuştur. Şimdi de yine çatlak sesler bu teskereden dolayı çıkmaya başlamıştır. Umarız Milliyetçi Hareket bu meseleden dolayı zarar görmez.

Ancak hükümet, ABD, AB, PKK, Öcalan, Barzani ilişkilerinde hangi anlaşmalar içindedir, onu yaşayıp göreceğiz. Yaşadığımız şu dünyada derdimiz savaşların olmaması, Türkiye’nin savaşa girmemesi, başımızdaki pkk belasından bir an önce kurtulmamızdır. Türkiye Emperyalist ülkelerin hatırına Barzani, Talabani denen adamlarla dostluk yapıyor. Türkiye, dün sarmaş dolaş olunup kardeşim denilen Esad’la İsrail, ABD çıkarları uğruna bugün savaşmak için meclisten tezkere çıkarıyor. Hakikaten ”Gün doğmadan neler doğuyor! Türkiye konumu itibarı ile daha nelere gebe, bekleyelim, görelim. Allah bu Milleti Korusun! Amin…
Türk Milletini mutlu, Türk Devletini güçlü kılmak için çalışkan ve uyanık olmalıyız!

 

Ölüm Size Ölümü Hatırlatıyor mu?

 

İlginç bir soru değil mi?

Bazılarına da mantıksız gelebilir

Evet, tekrar ediyorum

Ölüm size ölümü hatırlatıyor mu?

Hatırlatmıyor diyenlere sözüm yok

Hatırlatıyor diyenlere birkaç soru soracağım.

Hatırlatmak yâ da hatırlamak ne demek?

Önemliyse gereğini yapmak, önemsizse es geçmek demektir.

Hatırladığın bir görevi yapmıyorsan onu yeteri kadar önemsemiyorsun demektir.

Ben ölümün insanlara ölümü yeterince hatırlattığı kanaatinde değilim.

Hatırlatıyor diyenlere birkaç soru

Elinizi vicdanınıza koyarak cevaplayınız.

1 – Kul hakkına dikkat ediyor musunuz?

Ediyorsanız ne kadar ediyorsunuz?

Çalıştırdığınız personelin ücretini insan hak ve hukukuna uygun olarak mı belirliyorsunuz?

Yoksa şartlar sizden yana diye asgari ücret mi uyguluyorsunuz?

Belirlediğiniz ücret her ne ise zamanında ve tam olarak ödüyor musunuz?

Yoksa çeşme akarken testinizi doldurmanın derdinde misiniz?

Hz Ömer (ra) gibi devletin işlerini yaparken kullandığınız mum ile şahsi işlerinizi yaparken kullandığınız mum aynı mı?

Ayrı mı?

Yâ da bunu şöyle güncelleyelim.

Kamu imkânlarını şahsi işleriniz için kullanıyor musunuz?

Kullanmıyor musunuz?

Vicdan ile cüzdan yan yana geldiğinde hangisini tercih ediyorsunuz?

2 – Beş vakit namazınızı zamanında, düzenli ve usulüne uygun kılıyor musunuz?

Yani kıldığınız namazın farzlarını, vaciblerini, mekruhlarını, tadili erkânını,  bozanını bozmayanını, sehiv secdesi gerektiren ve gerektirmeyen hususları ne kadar biliyorsunuz?

Biliyorsanız ne kadar dikkat ediyorsunuz?

Namaz vaktinin çıkmasına 20- 30 dk kaldı çabucak şu namazı kılalım da aradan çıksın anlayışına mı sahipsiniz?

İstinca ve istibra ile aranız nasıl?

Yoksa yıllarca abdestsiz namaz kılıyorsunuz da haberiniz mi yok?

Kıldığınız namaz sizi haram ve günahlardan alıkoyuyor mu?

Namazlarınız günah işlemenize engel oluyorsa mesele yok

3 – Yalan söylüyor musunuz?

Söylemiyor musunuz?

Yalan ile aranızda kaç derece açı var?

Sıfır derecemi 180 derece mi?

4 – Güvenilir bir insan mısınız?

Güvenilir bir insansanız ne kadar güvenilirsiniz?

Eşiniz, dostlarınız, yakınlarınız ve arkadaşlarınız size ne kadar güvenirler?

Siz onlara ne kadar güvenirsiniz?

5 – Anne babanızla aranız nasıl?

Onların hizmetini hakkıyla yapıyor musunuz?

Yoksa ne hali varsa görsün mü diyorsunuz?

Zaten siz anne babanıza “öff” bile demezsiniz

Değil mi?

6 – Bir günlük hayatınızda Allahın rızasına uygun işleriniz mi?

Yoksa şeytanı sevindirecek işleriniz mi daha fazla olur?

7 – Verdiğiniz sözü yerine getiriyor musunuz?

Allaha verdiğiniz sözleri yerine getiriyor musunuz?

Mesela günahlarınıza tövbe ediyor musunuz?

Tövbe ettiğiniz günahları tamamen terk ediyor musunuz?

8- Bir cenaze merasiminde okunan Kur’an-ı huşu ile dinliyor musunuz?

Yoksa Kur’an okurken muhabbet mi ediyorsunuz?

Bütün bunlara olumlu cevap verebiliyorsanız

Ölüm size ölümü yani ahireti hatırlatıyor demektir.

Unutmayınız

Hatırlamak gereğini yapmaktır.

Ölümü gerektiği gibi hatırlayanlardan olmak temennisiyle…

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı 1985 yılında Nihat Gürer ve arkadaşları tarafından kurulmuştur.

Aydınlar Ocağı Genel Merkezi ile uyumlu bir şekilde çalışmalarını sürdürmüş ve Nihat Gürer’den sonra Dr. İbrahim Kahraman nöbeti devralmış. Dr. İbrahim Kahraman da hizmetleri daha ileriye taşımıştır. Gönüllü, istikrarlı kültür hizmetleri başarıyla devam etmiştir.

Dr. İbrahim Kahraman’dan sonra Ahsen Okyar görevi devralmış ve kurduğu genç bir kadro ile Kocaeli’ni bütün Türkiye’ye tanıtmışlardır.

Ahsen Okyar Bey’den sonra ocak başkanlığına yıllarca kimya mühendisliği dalında hizmet vermiş ve Hukuk Fakültesini de bitirmiş olan değerli kardeşim Ruhittin Sönmez Bey’e devretmiştir. Ruhittin Sönmez Bey’de emekli olduktan sonra Kocaeli’nde serbest avukatlığa başlamış ve Aydınlar Ocağını genç arkadaşları ile beraber daha ileriye götürmeye gayret sarf etmektedir.

Kocaeli Aydınlar Ocağının en önemli hizmetlerinden biriside”SÖZ SIRASI GENÇLERDE” isimli programıdır. Burada gençleri belirli konularda görevlendirip her ay bir konuşmacı seçerek paneller, sohbetler düzenlemekte ve gençlere kürsü alışkanlığı sağlamaktadırlar.

Yine ev ziyaretlerine önem vererek hafta da bir gün bir arkadaşın evinde toplanarak birbirleri ile sevgi saygı ve hoşgörü içerisinde sohbetlere devam etmektedirler.

Kocaeli Aydınlar Ocağı ayrıca Türk Milletine hizmeti geçen ve Aydınlar Ocağında önemli hizmetler vermiş ilim adamlarını, düşünürleri de unutmamış ve onlara vefa gecesi düzenleyerek hatırlanmalarını sağlamıştır.

Bu program doğrultusunda lütfedip benim içinde 13 Ekim 2012’de bir VEFA GECESİ tertip etmişlerdir. İnşallah hayırlı olur diyorum ve kendilerine teşekkürlerimi iletmeyi ifası zevkli bir borç bilirim.

 

 

 

Miras ( Kentsel Dönüşüm )

Şakül koyulup pirketler, terazi ile yükselir.
Sabah vardiyadan çıkıp komşular yardıma gelir

Maharettir rabis tavan, sıva tutsa kümes teli.
Yorgunluğa şifa verir, demli çayın ince beli.

Su çıkmaz bizim bayıra ihtiyaç varil dolusu.
Oksit sarı toz siyahla kireçlenir gül kurusu.

Sobalarda kaba talaş ibrik, kazan su ısınır
Leğen oda ortasında, ergen çocuklar kaçınır.

Balkon sıra süs biberi, tenekeler kasımpatı.
Yer sofrası mülküm olsa tarhanadır saltanatı.

Kabuğundu büyüdüğün, dip mahalle çamur sokak.
Şehre yakışmıyor dendi, Devletin emri istimlak.

Çivisinde emeğim var, Ya! Ananın hatırası
Koyup gitti bir başıma yüreğimde eser yası.

Kaç bayram geçti gelmedin, yıllar oldu son görüşüm.
Miras bile saymazdın ya; olmasa kentsel dönüşüm.