26.3 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1052

Şehitlere Ağlamak!

0

 

”Teröriste ağlamayan insan değildir.” demekle ne yapılmak isteniyor?
Zaten Türk’e düşman ne kadar zevat varsa bu sıralar baştacı yapılıyor. Bu emniyet müdürünü böyle konuşturanlar kim? Bu cümleye tepki gösteren Türk Milliyetçileri, şimdi herşeyi sözde bilen ne idüğü belirsizler tarafından günah keçisi ilan edilecekler.

O zaman teröriste ağlayın beyler, Türk Milletinin evlatlarını öldürdükleri için demek haklılar. Şehitlere ağladığımız için haksısız, öyle mi?
Bizler, bu ülkeyi karşılıksız sevenler haksızız, öyle mi? Şehitler ölmez vatan bölünmez dediğimiz için zaten suçluyuz.

Şu hale bak! Hergün şehitler geliyor, analar ağlıyor, tarih ağlıyor, toprak ağlıyor, bayrak ağlıyor, gökteki ay ve yıldızlar ağlıyor!

Şehitlerimize demek ki ağlamıyor da  beyefendiler, teröriste ağlanacakmış!!!

Bu milleti kimler idare ediyor? Bu millet ne zaman akıllanacak, bu hususta çok ümitsiziz. Şu kongre arefesinde işler karışık, bu vatanı karşılıksız sevenler bir türlü bir araya gelemedi.

Türkiye kuşatılmış durumda. Savaşın eşiğindeyiz. Bu ülkenin Türk Milliyetçilerine ihtiyacı var. Şehitlere ağlayanlara bu ülkenin ihtiyacı var… Tüm milliyetçiler, vatanseverler bunun farkında mı acaba?
MHP ile BBP liler, sağda solda, küsmüş, darılmış ne kadar milliyetçi, vatan ve millet sevdalısı varsa, tüm bu değerli insanlar bir araya gelirse, bu ülke ve camia o zaman rahat bir nefes alır. Bu olayı gerçekleştirecek olanları, alkışlarız, şehitlerimiz alkışlar, geçmişimiz alkışlar, geleceğimiz alkışlar. Teröristlere ağlayanlar da üzülürler elbet.

Yeni gelecek MHP ve BBP yönetimlerinden, tabanda ve tavanda bunu beklemek her vatanseverin hakkıdır.

Ozanın şu dizeleri aklıma geldi 1978-79’larda” Mustafa Cemiloğlu” piyesini oynamıştık. Bu etkinlikte bu şiirin okunması görevi bana verilmişti. Yeri geldiği için yazmak icabetti.
Ozan Arif niye küstün?
Bendeki dert dertten üstün.
Menfaati yurttan üstün,
Tutanların ha bu devir.
Başka söze gerek yok. Allah bu milleti ıslah etsin ve korusun. Amin…

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan Vefa ve Çağrı

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak Av. Zeki Hacıibrahimoğlu için 13 Ekim Cumartesi gecesi bir “Vefa Toplantısı” düzenledik.

İzmit Dr. Şefik Postalcıoğlu Salonunda yaptığımız toplantıya Kosova Kamu Yönetimi Bakanı Mahir Yağcılar, Ulaştırma E. Bakanı Prof. Dr. Enis Öksüz, Kültür E. Bakanı İsmail Kahraman, Kocaeli Vali Yardımcısı Ali Sözen, İzmit Kaymakamı Sabit Kaya, Yalova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Niyazi Eruslu, Sinop Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Recep Bircan, YÖK Genel Sekreteri Süleyman Necati Akçeşme, Enerji Bakanlığı E. Müsteşarı Prof. Dr. Ahmet Gökçen, İ.Ü. Anayasa Hukuku hocası Prof. Dr. Ferman Demirkol  ile Çevre illerdeki Aydınlar Ocakları yöneticileri ve kalabalık bir aydın grubu katıldı.

Çok sıcak ve duygusal bir ortamda gerçekleşen toplantının açılışında Başkan olarak yaptığım konuşmanın metnini, toplantıya gelemeyenler için, paylaşmak istiyorum:

Kocaeli Aydınlar Ocağı 28. Faaliyet yılını idrak etmekte.

Hep hakkı ve hakikati söyleyerek yılları geride bıraktık.

Vatan dedik, Millet dedik, ahlak, vicdan dedik, din dedik, Bayrak dedik. Cumhuriyet, demokrasi dedik.

Adalet, İnsan hak ve hürriyetleri, bağımsızlık ve refah istedik.

Geçmişten geleceğe akıp giderken, günceli kutsallarımızın ışığında yorumladık.

“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır ayetinin muhatabı olmak cehdi içinde olduk.

Güçlünün zulmünü alkışlamak, “gelenin keyfi için geçmişe sövmek” bizim kitabımızda yoktu. Zalimin hasmı olduk ama sevdik mazlumu.

“Milli Kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak, milli varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmeye” çalıştık.

“Memleket meselelerine ve milli davalara Türk Milliyetçiliği açısından bakarak milli menfaatlerimize en uygun çözüm yollarını bulup yaymaya” gayret ettik.

  • Bu şiarla yüzlerce bilim, sanat, siyaset ve devlet adamını dinledik, Kocaeli halkına dinlettik.
  • İnternet sitemizde 150 yazarımızla dünyanın dört bucağından izleyicilerimize değerlerimiz ışığında farklı fikir ve yorumları paylaşmaya devam ediyoruz.
  • Üniversitede okuyan veya yakın zamanda mezun olmuş gençlerimize “söz sırası gençlerde” dedik. Onların edindiği bilgileri büyüklerine sunmalarını sağlayarak hem onların özgüvenlerini artırdık, hem de gençlerimizden çok şeyler öğrendik.
  • Milli ve manevi değerlerimizi esas alarak hizmet etmiş, bize öncülük etmiş büyüklerimize, ağabeylerimize şükranlarımızı Onların sağlıklarında ifade etmek gerektiğine inandık.

Bunun için “Vefa Toplantıları” yaptık.

Yazar Mütefekkir MUSTAFA YAZGAN için, Aydınlar Ocağı Genel Başkanlarından Prof. Dr. SÜLEYMAN YALÇIN için,  Aydınlar Ocağı Genel Merkez Genel Sekreterlerinden Dr. Metin Eriş için, 10 yıl genel başkanlığımızı yapmış olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş için yaptığımız “Vefa Toplantılarında” milletimize hizmetleri için teşekkür ettik.

*****

Bütün bu faaliyetlerle Kocaeli’de seçkin bir STK haline gelmesinde ve hem de Türkiye’deki Aydınlar Ocakları arasında itibarlı bir Ocak olmamızda emeği geçen önceki başkanlarımız,

Cevdet Bağdat, av. Halil Demiral, Nihat Gürer, Dr. Halil İbrahim Kahraman ve Ahsen Okyar ile yönetim, denetim ve İlim İstişare kurullarında çalışan arkadaşlarımıza, faaliyetlerimize katılan gönül dostlarımıza şükranlarımızı arz ediyorum. Başta Dr. Şefik Postalcıoğlu olmak üzere, Vefat eden bütün üyelerimiz ve gönül dostlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Bu vesileyle Kocaeli’ye büyük hizmetleri geçmiş, merhum yönetim kurulu üyemiz Dr. Şefik Postalcıoğlu’nun ismini bu salona vererek büyük bir vefa örneği gösteren, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın İbrahim Karaosmanoğlu’na ve Belediye Meclis üyelerine huzurlarınızda çok teşekkür ediyoruz.

*****

Bugün kendisine teşekkür edeceğimiz ağabeyimiz Av. Zeki Hacıibrahimoğlu.

Kendisini Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri iken yaptığı hizmetleri zaten takdirle anıyorduk.

Herkesin güçlüden korkup çekindiği zamanlarda, hukukun üstünlüğü inancıyla Avukat olarak görev yaptığı tarihi davalarda yaptığı hizmetler unutulmazdı.

12 Eylül ihtilalından sonra Merhum Alpaslan Türkeş ve arkadaşlarının yargılandıkları MHP davasında,

Bugün Başbakanımız olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan‘ın Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanıp mahkûm edildiği Şiir davasında

Güçlüden yana değil, hak ve hukuktan yana tavır alarak sanıkların savunmalarını üstlenmesi demokrasiye inanmış gerçek bir aydın duruşuydu.

Ülkemizin en büyük derdini başımıza saran bölücü terör örgütü başının İmralı’daki yargılamasında teröristbaşının en ağır cezayı alması için Şehit Ailelerini temsilen müdahil avukatı olarak korkusuzca yaptığı görev milli bir aydın olmanın tezahürüydü.

Kocaeli Aydınlar Ocağımızın kuruluşundan bu yana faaliyetlerimize alakası ve desteği de Zeki Ağabeyimizin gönül adamı vasfını göstermekteydi.

Sevgili Dostlar… Bu toplantı bir aile toplantısı.

Burada bulunan kişilerin çoğu Zeki Hacıibrahimoğlu’nun hizmetlerini bilmekte ve teşekkür için buradalar. Bu bakımdan O’nu ben anlatmayacağım, misafirimiz olan dostları anlatacak.

******

Yeni Anayasa : Ülkemizin çok netameli günler geçirdiği bu dönemde Yeni Anayasa çalışmaları devam ediyor. Biz de Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak TBMM Başkanlığı’na bu konudaki görüşlerimizi ilettik. Temel ilkelerimiz şunlardır:

1- Yeni Anayasa teröre çare olarak değil, Türk Milletinin özgürlük ve demokrasi taleplerini karşılamak için yapılmalıdır.

2- Teröristbaşı ve yan kuruluşlarının istediği Barzani Kürdistan’ı benzeri özerklik veya federasyona götürebilecek düzenlemelere kapı aralanmamalıdır.

3- Kurucu iradenin yansıması olan Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmesi ve Anayasa’dan Türk isminin silinmesine asla izin verilmemelidir.

4- Bunun haricinde bireysel hak ve hürriyetlerin sonuna kadar artırılmasına tarafız.

Ancak bir etnik, siyasi veya dini gruba mahsus kolektif hakların verilmesinin ülkemizi bölünmeye götüreceğine inanıyoruz.

TV’lerde dinlediklerimizden her gün daha çok endişe duymaktayız. Ancak TBMM’de grubu bulunan ilk üç partide duygu ve endişelerimizi paylaşan milletvekillerinin çoğunlukta olduğuna inanıyoruz. Buradan bu milletvekillerimize sesleniyorum:

Endişelerimizi giderecek şekilde değerlerinize ve ülkemize sahip çıkınız. Sizi tarih şan ve şerefle yazsın.

Göreceksiniz Türk Milleti dik duranlara, milli duruş gösterenlere vefasını gösterecektir.

 

 

Akçakale’ye Düşen Bombalar

 

 

Güzel ülkemizin ve bu güzel ülkenin insanlarının başı bir türlü dertten kurtulmuyor. Ancak Allah’a duam, daha fazla dert vermesin diyedir.

Bu dertlerin bir çoğu insanın kendi kafasından dolayı başına gelen şeylerdir. Bizimkiside biraz değil çokça bu yüzdendir.

Devletimizin siyaset eliyle izlediği dış politika duvara toslamak üzeredir. Yanlışlar sonucu, iş gelip Akçakale’de bombaların, vatandaşlarımızın üzerine düşüşüne kadar gelmiştir.

İktidarın, başbakanın, dışişleri bakanının bu işte sorumluluğu vardır. Ancak gün, bu sorumluluğu ve sorumluluğun yerine getirilip getirilmediğini tartışma günü değildir. Nihayetinde TBMM’den Suriye konusunda tezkere de geçmiştir. Milli birlik ve beraberlik içinde, Türkiye’ye ve Türk Milletine yönelmiş saldırılar el birliği ile def edilmelidir.

Herkesin bu konuda bir bilgisi, fikri ve yorumu olabilir. Bunları yüksek sesle yapmak yerine, yerinde ve zamanında yapmak önemlidir. Gelişmelerde, insan ve toplum psikolojisinin önemli bir yer tuttuğu unutulmamalıdır. İsteyen, Hitler’in Fransa’yı kısa sürede işgalden önce, izlediği yöntemleri araştırarak bir öğrensin ve ondan sonra fikir beyan etsin. Bu sebeple, ilk önce milli tavrımızı hep birlikte dosta ve düşmana göstermeliyiz. Tezkerenin TBMM’den geçişi ve MHP’nin kararı bu açıdan çok önemlidir.

Yalnız bu Akçakale’ye düşen bombalar ve yitirilen canlar bize ders olmalıdır.

Biliyorsunuz, toplumumuzda son zamanlarda azan bölücülük cereyanı, devlet ve ordu düşmanlığı vardır. Bazılarımız, ayrı bir çatı altında devlet düşler olmuştur. Yine bazılarımız Türk Devleti’nin ve Türk Ordusu’nun varlığından çok rahatsızdır. Adeta bir devlet ve ordu düşmanlığını yaşam tarzı haline getirenler, karşımıza çok çıkar olmuştur.

Şimdi ülkemiz birlik ve beraberlik içindeyken, bayrağımız semalarda dalgalanırken, devlet baba başımızda varken ve de Türk Ordusu namusumuzu, şerefimizi, toprağımızı korurken bunların herbirimiz için ne ifade ettiğini belki anlamayabiliriz. Ancak Akçakale’ye düşen toplar ve yitirilen canlar bize küçülmenin, devletsizliğin ve ordusuzluğun ne anlama geldiğini düşündürtmelidir.

Günümüzde bölücüler birilerinin taşeronu olarak Türk Milleti’ne kurşun atmaktadır. Allah muhafaza başarırlarsa, yarın bölmeyi başardıkları kitleye namlularını döndüreceklerdir. Bu gün bölünmeyi arzu edenler bile Türk Devletinin ve Türk Ordusunun şemsiyesi altında can ve mal emniyetini korumaya çalışmaktadır. Türk Ordusu ve Türk Devleti olmasa bunları kim yapacaktır?

Saddam’ın zulmünden ve kimyasal silahların kahredici gücünden kime sığınıldı? Esad’ın kimlik bile vermediği bölücülerin akrabalarının can güvenliğini kim sağladı? Onun için Allah bizi devletsizlikten, ordusuzluktan ve bölücülerden korusun. En çokta devletine ve ordusuna karşı olanları ve bölücüleri korusun. Çünkü aksi halde onları Allah’tan başka koruyacak kimse yok demektir.

Akçakale’ye düşen bombalar, devlet ve ordu düşmanlığı yapanlar ile bölücülerin gözünü açsın… Kimse onlara Türk Devletinin ve Türk Milletinin gösterdiği tahammülü göstermez ve göz yaşına acımaz. Hal böyleyken yani güçlü devlet, güçlü ordu ve yekvücud bir millet varken Akçakale’ye bombalar düşüyor. Ya aksi durumda ne olur, onun için düşünmek bile istemediklerimi, devlet ve ordu düşmanları ile bölücüler düşünsün istiyorum.

Doğru oturalım doğru konuşalım…

Türk Milleti için devlet ve ordu yapıları kutsallık atfedilecek derecede önemlidir. Eğer yazdıklarımıza inanmıyorsanız, Osmanlı – Türk Devleti’nin çekildiği topraklardaki soydaş ve akraba toplulukları ile diğer halkların perişanlığına ve çektiği çileye bakın! Bu size yeter…

İnşallah Akçakale’de başımıza düşen bombalar, aklımızıda yerine getirir.

 

 

Okullar Açılmışken

 

Öğretmenleri düşündüren bir husûs da, bütün gayretlerine rağmen – çok zamân- istedikleri netîceyi alamama endîşe ve korkusudur. Halbuki elinden geleni yapacak, anlatacak, söyliyecek, açıklıyacak. Velhâsıl ne lâzımsa yerine getirecek. Fakat yine de umduğunu bulamazsa ne olacak? Bütün çalışması yine boşa mı gidecek?

Evet yeni bir şevk ve heyecânla eğitim ve öğretim yılına giren öğretmenlerimizin müşterek mes’elesi, müspet sonuç almaktır. Bu durum öğretmenin keyfiyet eksikliğinden değil; çoğunlukla öğrencinin derse bakış açısından kaynaklanmaktadır.

Öğrenci ilerde hayâta atılacak. Bir iş güç sâhibi olması gerek. Bunun için de ilgili okullardan mêzûn olması lâzım. Yâni bâzı belge niteliğinde diplomalar edinmesi şart. Bu yüzden derslere def’-i belâ kabîlinden bakmakta, muhtevâsını / içeriğini hiç düşünmemektedir.

Bu durum ne talebede öğrenme zevki, ne de öğretmende öğretme şevki bırakıyor. Bu düşündürücü hâl; eğitim ve öğretimin bütün safhalarında ihmâl ettiğimiz mânâ ve keyfiyet eksikliğinden, eğitimin rûhunu öğrenciye veremediğimiz, benliğine nakş edemediğimizden ötürüdür.

Fakat bu vaz’iyetten hem öğrenciyi, hem de öğretmeni kurtarmak ise, “Başkasına îtimât etmiyen nefsiyle teşebbüs eder.” kaaidesince yine öğretmene düşmekte.

Öğretmen her ders yılı başında, yeri geldikçe  -dersi aksatmadan-  her vesîleyle talebeye; öğrenmenin, insân olmanın bir gereği olduğunu belirtmeli. Çünkü insân, her türlü eğitim ve öğretim kaabiliyetine yatkın, öğrenmeye meyilli fakat öğretilmemiş olarak yaratılmakta. Dolayısiyle insân öğrenmiyorsa; yaratılış gâyesinin başta gelenlerinden birini yerine getirmiyor demektir.

Yine öğrenciye ilim ve irfân edinmenin en büyük ihtiyâç  olduğu hatırlatılmalı. İnsânın maddî yapısı îtibariyle ilme; mânevî varlığı gereği irfâna ihtiyâç ve gereksinim duyduğu belirtilmeli; ihtiyâcın ilerlemenin hocası olduğu vurgulanmalıdır. Nitekim ihtiyâç duymadığımız, yokluğunu hissetmediğimiz, varlığına muhtâç olmadığımız şeyi arama zahmetine katlanmaz, elde etmek arzûsu duymayız.

Demek ki öğretmen ilmin bir ihtiyâç olduğunu talebeye evvelemirde derk ettirip algılatmalı. Üstelik ilim ve tekniğin söz sahibi olduğu asrımızda, bunlara olan hayâtî ihtiyâcımızdan bahsetmeli. Bu ihtiyâcın ise ancak öğrenmekle giderileceğini müşahhas / somut bir şekilde, gözler önüne sermelidir.

Talebeyi öğrenmeye karşı bigâne, lâkayt ve ilgisiz kalmaktan kurtaracak iksirlerden biri de, onda merâk duygusunu uyandırmaktır. Bu husûs “Merâk, ilmin hocasıdır.” vecîz sözünde en güzel ifâdesini bulmuştur. Hakîkaten târihe göz attığımızda merâk etmenin insâna neler yaptırıp kazandırdığını, ölüm bahâsına da olsa insânlığa, teknik ve medeniyete nice nûrlu imkân ve saâdet kapıları açtığını hayretle görür  ve takdîr ederiz.

Kısaca öğretmen; emeğinin karşılığını almak; hem kendini hem de talebesini mutlu kılmak istiyorsa; “ihtiyâç”, “merâk” ve “insân” mefhûmlarını harekete geçirmesini bilmelidir.

Ayrıca asıl râhatın meşakkat ve zorlukta; asıl yorgunluğun tembellikte olduğunu îzâh etmeli; yaratılıştan heyecânlı ve coşkulu olan insânın, sâdece çalışma ve hayât  mücâdelesinde huzûr bulacağını  yaşanmış örneklerle göstermelidir.

Başka bir ifâde ile öğretmen, hayâtın bir mücâdele; şevkin ise onun bineği olduğunu

440

nazara vermeli. Öğrencinin ancak himmetini şevke bindirmesiyle mücâdele meydânına çıkabileceğini söylemeli. Bu uğurda karşısına çıkacak ilk ve en büyük düşmanın “Yeis, mâni-i her kemâldir.” vecîz sözünde belirtilen “yeis” / “ümitsizlik” olacağına işâret etmeli.

Onu yenmenin yolunun ise  “Ya başaracağım, ya başaracağım.”  diyerek devâmlı çalışmaktan ve bunu bıkmadan usanmadan tekrârdan geçtiğini söylemektir. Yâni öğretmene düşen; talebeye: “Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin!” demek değil; aksine onu “Ya bu deveyi güdersin, ya bu deveyi güdersin!” zihniyetiyle mücehhez kılmaktır.

 

441

 

 

Ağlatan Teröriste Ağlayanlar

 

Polis memuru Tuncay Akyüz henüz 26 yaşındaydı, evliydi ve üç aylık bir çocuğu vardı.

Van Bölge Araştırma Hastanesi’nde görevi başındayken, arkasından sinsice yaklaşan teröristin ensesine sıktığı kurşunla şehit olmuştu.

Ailesi, eşi ve mesai arkadaşları gözyaşlarına boğulmuştu.

Akyüz’ü kalleşçe şehit eden terörist, birkaç gün sonra güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada ölü olarak ele geçirilmişti.

Bir polis şefi çıkıp; “Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz” dedi.

“Bu terörist için ağlamayan insan değildir” mi diyeceğiz.

Polis memuru Bülent Özkan bir hafta sonra evlenecekti, davetiyelerini bile bastırmıştı.

11 Eylül günü görevli olduğu Sultan Gazi 75. Yıl Polis Merkezi’nde canlı bomba saldırısında şehit olmuştu.

Ateş düştüğü yeri yakmıştı, Özkan arkasında gözü yaşlı bir nişanlı ve aile bırakmıştı.

Özkan’ı şehit eden canlı bomba terörist aynı saldırıda ölmüştü.

Bir polis şefi çıkıp; “Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz” dedi

“Bu terörist için ağlamayan insan değildir” mi diyeceğiz.

Bingöl Karlıova’da görevden dönen Bingöl Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü ekibini taşıyan minibüsün geçişi sırasında, menfeze yerleştirilen patlayıcının teröristler tarafından infilak ettirilmesiyle sekiz polis şehit olmuş, dokuz polis yaralanmıştı.

Sekiz şehidin memleketlerinde yapılan cenaze törenlerinde gözyaşları sel olmuştu.

Bir polis şefi çıkıp; “Dağda ölen terörist için ağlamayan insan değildir” dedi.

Bu kalleşçe tuzağı hazırlayan teröristler dağda öldürülürse, “Bu teröristler için ağlamayan insan değildir” mi diyeceğiz.

Tunceli’nin Ovacık ilçesi Cumhuriyet Başsavcısı Murat Uzun lojmanına girerken bir terörist tarafından başına sıkılan kurşunla ağır yaralanmış, birkaç gün sonra şehit olmuştu.

Olay sonrası hastaneye koşan Başsavcı Uzun’un eşi Cihan Uzun “Ne olur ölmesin” diyerek eşi için gözyaşı dökmüştü.

Bir polis şefi çıkıp; “Dağda ölen terörist için ağlamayan insan değildir” dedi.

Uzun’u şehit eden terörist dağda veya ovada, her hangi bir çatışmada öldürülürse, “Bu terörist için ağlamayan insan değildir” mi diyeceğiz.

“Brusk Amed” kod adını taşıyan terörist Mizbah Ezer, 9 Ağustos 2008’de Erzincan’ın Kemah ilçesinde aralarında Yarbay Mikdat Şamdancı’nın da bulunduğu dokuz askerin şehit edildiği mayınlı saldırının emrini vermiş ve 5 Haziran 2007’de de Kocatepe Jandarma Karakolu’nun ihtiyaçlarını taşıyan aracı çalıp karakol bahçesine girerek beraberindeki teröristlerle yedi askeri şehit etmiş, yedisini de yaralamıştı.

Son olarak Çukurca’da 24 askerin şehit edildiği baskına da katılan bu cani, Hakkâri’nin Çukurca ilçesi kırsalındaki Kazan Vadisi’nde gerçekleşen operasyonda öldürülmüştü.

Bir polis şefi çıkıp; “Dağda ölen terörist için ağlamayan insan değildir” dedi.

Kırk cana kıyan bu terörist operasyonda öldürülmüşse, “Bunun için ağıt dökmeyenler insan değildir” mi diyeceğiz.

Hocanın biri camide Allah’ın varlığını bin bir delil getirerek anlatıyormuş, camide vaazı dinleyen Bektaşi; “Teres yok diyecek de dili varmıyor” demiş.

Teşbihte hata olmaz derler ya, Neredeyse dağda ölen teröristlerin tabutlarının altına girip, helâllik verip, gözyaşı döküp, ülke sizinle gurur duyuyor diyecekler de dilleri varmıyor mu diyelim.

Ne diyelim!

 

 

Sevgi Eğitimi-8

 

“Eğitim”, hayata ve topluma intibak edebilmenin ortak adıdır. Yeni doğan çocuğun beslenmeye alıştırılması, denilebilir ki, insan neslinin eğitimle tanıştığı ilk somut anlardır.

Annenin güler yüzü, sevgi öpücükleri, konuşup okşaması, sevgi göndermeleri bu eğitimin devam eden parçalarıdır. Sevgi sadece insan varlığının değil, bütün yaratılmışların ortak hamurudur. Toprakta yeşeren bir bitki, açan bir çiçek, güneşin ısı ve ışık kaynağı oluşu hep bu sevginin dışa vurumudur. O sevgi olmasa kâinat yaratılmaz; canlılar insanoğluna gıda taşımaz; kâinat insana teslim olmazdı(Atalay,2006).

” Eğitim ve Sevgi” sözcükleri bir araya getirilmesi gereken en uygun iki sözcüktür. Modern eğitim olarak çağımıza damgasını vuran bütün eğitime ilişkin kuramlarda ,üstü kapalı olsa da aslında sevgi hep ön plandadır. Maslow, benlik kuramında insanın değerli, kendine özgü ve iyiye yönelik bir öz bene sahip olduğunu ileri sürmektedir(Özden, 2003).

Bir kişinin kendisini gerçekleştirebilmesi için sevme ve sevilme ihtiyacını mutlaka karşılaması gerekmektedir. Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz.

Bu gün artık şiddet, haksız rekabet, müstehcenlik, cinsel teşhir, insanın nesneleştirilmesi, kin ve nefret içerikli yayınların artması gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda çocuklarımıza verebileceğimiz eğitimin ilk adımı onlara bir sevgi gözlüğü armağan etmektir. Bu ise, ancak ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır. Yani sevmeyi öğrenmekle.

Çocuklarımıza olumlu davranış kazandırmanın ilk ve en önemli şartı, onlara içtenlikli ve koşulsuz olarak sevgimizi sunmaktır. Daha ilk aylardan itibaren anne kucağının sıcaklığı ve kokusu ile sevildiğini anlayan insan yavrusu, hayata kendisine tutulan sevgi aynası ile bakmaya başlayacaktır.

Hemen her anne baba çocuğuna karşı beslediği sevgiyi, çeşitli biçimlerde ve kendi anlayışları çerçevesinde bir “eğitim”e dönüştürmeye çalışır. Ancak sevgi anlayışları ve sevgiyi gösterme biçimleri aileden aileye değiştiği gibi, eğitimde disiplin uygulama metotları da farklılaşmaktadır.

Eğitim anlayışlarında son dönemde görülen gelişmelerle birlikte, otoriter ve güç kullanmaya dayalı eğitim metotlarının yerini, çocuk merkezli ve çocuğun bütün isteklerini yerine getirmeye dayalı bir anlayış almaya başlamıştır(Durukan, 2005).

Bu yeni anlayışa göre aileler hayatlarını çocuklarının istekleri doğrultusunda düzenlemeye çalışmaktadırlar. Çocuklarımızın hayatına çizgi film ve oyun karakterleri olarak giren sihirli dünya; yavaş yavaş gerçek dünyanın yerini almaya başlamıştır.

Giyim kuşamdan gıdaya; eğlenceden eğitime kadar her anlamda bir tüketim patlamasının yaşandığı bu dönemde, çocuklarımız her geçen gün büyüklerinin dünyasına artan bir tür memnuniyetsizlikle bakmakta, kendisine sunulanlarla asla yetinmemekte ve hep daha fazlasını istemektedir. Doğru ve yanlışın ayırt edilmesinde ise anne babalar her geçen gün otoritelerini daha da kaybetmektedirler.

Sağlıklı bir eğitim anlayışı ise, öncelikle çocuklarımıza “koşulsuz sevgi”, “hoşgörü” ve “doğru bir disiplin anlayışı”yla yaklaşmamıza ve onlar için “etkili bir model” olmamıza bağlıdır.
Sevgi sözcüğü insanlara güven duygusunu hissettiren önemli bir sözcüktür. Çocuklarımızı, anne ve babamızı karşılıksız severiz. Neden? İçten gelen çok temiz bir duygudur bu. Çünkü insan olmanın getirdiği bir yere sığınma, güven hissinin tatminliği ancak sevgi ile mümkündür.

Çevremizde kimden sevgi alırız ya da almayız bunu çok kolay anlar insan. İşte çocuk da çevresinde olup biten her şeyin gayet iyi farkında olan bir bireydir. Dr. Atalay’ın açıkladığı gibi;

“Çocuğunuzu seviyor musunuz? Peki bunu göstermek için neler yapıyorsunuz?” sorularına,
“Tabii ki doktor bey, ona son model araba aldım, hiçbir şeyi eksik değil.” diye cevaplar vermek yeterli değildir. Çünkü çocuğun anne babadan beklediği en temel sevgi işaretleri sarılmak, dokunulmak, okşanmak ve birlikte yapılan paylaşımlardır.

Dr. Atalay bunu şöyle örneklendiriyor: Bilimsel araştırmalar sonucunda görülüyor ki, sözü geçen ‘farkındalık’ anne karnında başlıyor. Anne karnındaki bir bebeğe çeşitli sesler dinletiliyor. Çok huzursuz olan ve sürekli hareket eden bebek, bu sesler içinde kendi annesinin sesini duyunca sakinleşiyor.

Birçok aile halen “Çocuk o daha bilmez, anlamaz.” düşüncesi ile çocukların dünyasından kendilerini uzaklaştırıyor. Böylece, çocuğun zaman zaman gösterdiği garip davranışları anlamak daha da güçleşiyor. Oysa çocuklar kendilerine gösterilen sevginin, ilginin her zaman farkındadırlar(Atalay, 2000).

 

 

“Babaların kıymetini bilip hayır duasını almak”

 

Baba üzerine ne kadar yazı yazılıp konuşmalar yapılsa azdır. Babanın değerini ve kıymetini insanlar baba olduğu zaman ve birde babalarını kaybettiği zaman anlar. Babalar ailenin temel direği, varlık nedenidir. Baba gücün simgesi, neslin devamıdır. Babalar nasihat verir, ders verir, babalar evlatları için örnektir, kol kanattır, deyim yerinde ise her şeydir.

Babaları hayatta olanlar babalarının değerini bilmez ve anlayamazlar. Babalar ebedi aleme gittikten sonra eyvah derler ve iş işten geçmiş olur. Baba ile ilgili ne söylense az. Geçtiğimiz günlerde okunmuş kitap satan bir satıcıdan satın aldığım ‘Tarih Boyunca Babaların çocuklara öğütleri’ adlı Mustafa Turan imzalı kitap gerçekten muhteşem. Kitapta peygamberlerin, ünlü düşünürlerin, yazarların, fikir adamlarının ve dünyaca tanınan edebiyatçıların çocuklarına yaptığı öğütleri içermekte. Kitabı bir çırpıda okuyup incelediğimde ne kadar güzel yazılmış bir baş ucu kitabı olduğunu anladım. Onlardan bir iki nasihat’i burada sizlerle paylaşmak istiyorum

Ünlülerin evlatlarına nasihatleri

‘Hz Ali’nin ‘Ey Oğul yalancı ile arkadaş olmaktan sakın, O sana uzağı yakın, yakını da uzak gösterir’ Şair Nabi’nin ‘Ey Oğul İnsanda bir dil iki kulak vardır, öyleyse sende bir söyle iki sus, sözünü kısa tut ki inci ve mercan gibi değerli olsun’ sözlerine ilaveten Türk dil bilgini Kaşgarlı Mahmut’un oğluna yaptığı şu nasihat çok önemli Kaşgarlı Mahmut’u dinliyoruz ” Oğlum ananın babanın sözünü işittiğinde red etme, mal baht bulduğunda buldum delisi olma, haddini aşma, sözün özünü hep bilginler söyler, bilginlere yakın dur, akıllı kişi öğüt kabul edendir” ne kadar güzel nasihatler. Bugün bile geçerliliğini koruyan bu nasihatler evlatlara yol göstermekte, ışık olmaktadır.

“Baba Sevgisi” belgeseli

Gebze’nin tanınmış iş adamlarından merhum Mustafa Aykan gazetemizin kurulduğundan beri abone olup, okuyan vefakâr bir okuyucumuzdu. Oğlu Murat Aykan’ın babasının son arzusu olan Babasının doğum memleketi Yusufeli’ne götürüp orada çocukluk yıllarını geçirdiği köy ve şehrin belgesel görüntülerini çektirmişti. Sayın Murat Aykan babası vefat ettikten sonra Baba sevgisi ona Yusufeli ilçesinin de belgeselini hazırlama heyecanı verdi. Geçtiğimiz hafta sonu Murat Aykan beyle Sivas Bayburt üzerinden Yusufeli’ne gidip Yusufeli’nin belgesel görüntülerini çektik. Çoruh vadisi ve Yusufeli köylerinin adım adım dolaştık. Yusufeli Kaymakamı ve Belediye Başkanı ile söyleşiler yaptık. Değim yerinde ise Yusufeli’nin Kültür ve Medeniyet tarihimizdeki izlerini araştırdık. Sayın Aykan heyecanlı bir şekilde Yusufeli’nin her şeyi ile ilgilenip, tarihi kültürünü folklorunu ozanları, köylerini ve kasabalarını tek tek Devri Alem Kamerası eşliğinde gezerek belgesel yapmamızı sağladı. Babasından söz etti. Babasının dünyaya geldiğini bir zamanlar Yusufeli ilçesinin merkezi olan tarihi Gizkim (Alambaşı Köyüne) ev yapacağını çocukları ile birlikte her yıl tatili babasının dünyaya geldiği köyde geçireceğini söylerken oldukça duygulanıyordu. Baba sevgisi, Baba’ya vefa, Murat beyin Yusufeli belgesi hazırlanmasına vesile olmuştu. Murat beyin babası ile ilgili hazırlattığı belgesel ise www.gebzegazetesi.com.tr ‘de yer alan Gebze Gazetesi TV’den de izleyebilirsiniz

Yusufeli su altında kalmadan

Değerli dostumuz Sayın Murat Aykan Yusufeli’nin kültür tarihine de çok büyük katkıda bulunuyor. Yusufeli yıllarca baraj yapılacağı gündemi ile tartışma konusu olmuştu. Yusufeli’ne yapılacak olan baraj gerçekleşiyor, ihalesi yapılan baraj önümüzdeki aylarda başlıyor. Yusufeli sular altında kalacak. Yusufeli sular altında kalmadan Yusufeli merkez ve bölgeleri ile ilgile geniş çaplı belgesel çekimleri de gerçekleştirdik. Evleri, bahçe yeri ve işyeri sular altında kayacak Yusufelililerle konuştuk. Vefakâr Yusufeli halkı barajın yapılmasına karşı çıkmıyor, ancak yerlerinin ucuz alınmasına karşı çıkıyor. Mutlaka Yusufeli halkının toprağın ve binalarını değeri tam olarak verilmelidir.

Baba sevgisi ile ilgili neler yazmıştım?

Bugüne kadar bu köşede değişik tarihlerde baba sevgisi ile ilgili birçok yazı kaleme aldım. Rahmetli babam Mustafa Kahraman’ın 3 Ocak 2009 yılında vefat etmesi üzerine kaleme yazdığım yazıların bir kısmını ve baba sevgisi ile yazdıklarımı bir bölümü aşağıda yer almakta. Siz değerli okurlarımdan da Baba Sevgisi ve Baba’ya vefa ile ilgili yazı ve yorumlarınızı bekliyorum

Babamızın kıymetini biliyor muyuz? (16 Ekim 2009 Gebze Gazetesi)

Babalarımız en önemli değerlerimizdendir. Babaları hayatta iken yeteri kadar anlamayız. Zaman zaman da üzeriz. Babalar öldükten sonra kıymetleri anlaşılır. Babalar ailenin direğidir. Babalar sadece aileni direği değil her şeydir.

8 ay önce babamı kaybettiğimde babanın ne anlama geldiğini daha iyi anlamıştım. Yaz tatillerini babamla birlikte köylerde ve yaylalarda geçirerek hayat tecrübesinden yararlanıp, babamla belgesel çekmiştim. Babanın ne kadar değerli bir varlık olduğunu geçtiğimiz hafta Gebzeli işadamı Murat Aykan ile çıktığımız Anadolu turunda daha iyi anlamıştım.

Murat Aykan sanki geleceği bilircesine babasının doğduğu ve iş hayatına atıldığı bölgelerde babasının hayatını belgeselleştirmek için bizleri Erzincan ve Artvin’e götürmüştü. Bir haftalık Anadolu gezisinde Murat Aykan beyin babasına, her defasında “BABAM”diye hitap etmesi beni derinden etkilemişti.

Murat Aykan benim de çok değerli dostum ve yakın arkadaşım olan gazetemizin 25 yıllık okuyucusu, babası Mustafa Aykan’ı kaybetti. Mustafa Aykan dün hakka yürüdü. Merhuma Allah’tan rahmet ve değerli dostum Murat Aykan’ın şahsında tüm ailesine baş sağlığı diliyorum.

Merhum Mustafa Aykan ile Anadolu turu

Bir yıl önceydi.Murat bey babasının hayatını belgeselleştirmek istiyordu. Devri Alem belgesel çekim ekibi olarak bizleri önce Gebze Tepeköy’de ki evine davet etti. Mustafa Aykan ile burada yaptığımız çekimlerden sonra iki hafta önce 28 Eylül’de birlikte Anadolu turuna çıktık. Mustafa beyin hayata atıldığı ve ilk fırınını açtığı Erzincan’a gittik. Mustafa bey ile birlikte Erzincan’da ilk açılan fırının önünde belgesel çektik. Mustafa bey dostlarıyla ve arkadaşıyla sohbet etti. Herkes Mustafa bey için çok güzel şeyler söyledi. Mustafa bey ile Kelkit üzerinden Köse’ye geçtik. Gece geç vakitlerde Bayburt Kop dağı, Erzurum’dan Mustafa beyin baba memleketi Artvin Yusufeli’ne indik.

Yusufeli Gizkim köyündeyiz

Mustafa Aykan ile birlikte Yusufeli Gizkim(Alanbaşı) köyüne gidiyoruz. 1940’lı yıllarda bu köyde dünyaya gelmiş. Gizkim köyü Yusufeli kasına merkezlik bile yapmış tarihi bir köy. Mustafa bey doğduğu evin önünde duygulu anlar yaşıyor. Evin bir kısmı yıkılmış, Mustafa beyi tanıyan insanlar etrafımızı kuşatarak Mustafa bey ve köy ile ilgili bilgiler veriyorlar. Mustafa bey halinden memnun çocukluk yıllarını geçirdiği sokaklar ve okuduğu ilkokulun önünde belgesel çekimlerimizi tamamlayarak köylülerle vedalaşıyor.

Mustafa Aykan vefat etti

Dün bilgisayarımın başına geçtiğimde acı haberi aldım. Murat bey babasının vefat haberini ağlayarak bana veriyordu. Kendisini teselli ettim. Murat Aykan, sanki geleceği görürcesine babasının hayatının belgeselini çektirmişti. Babasının ağzından, iş hayatına atıldığı çocukluk yıllarını geçirdiği bölgelerde babasının hayatını belgeselleştirmesi beni derinden etkiledi.

Ama beni en çok etkileyen Murat beyin babasını sürekli “BABAM”diye hitap etmesi oldu. Ve acaba bizler babalarımıza kaç kez “BABAM” diye hitap edebildik. Babalarımızın kıymetini bilebildik mi? Babalarımızla birlikte zamanı durdurarak babalarımızın elinden tutarak babalarımızın çocukluk yıllarını geçirdiği bölgelere götürüp babalarımızla doya doya hasret giderebildik mi?

Babanızın kıymetini bilin

Evet zaman hızla geçiyor. Gezi boyunca murat beyden bir şey daha öğrenmiştim.Hiçbir şeyi tehir etme her şeyi anında yap ve uygula diyordu. Tıpkı Anadolu turunda benim gidip gitmemem tereddüdünü yaşadığım gibi. İyi ki Anadolu turuna çıkıp Mustafa bey gibi hayatının anının her aşaması ders ve ibret alınacak olaylarla dolu örnek bir işadamının hayatını belgeselleştirme fırsatı buldum. Merhum Mustafa Aykan’ın şahsında ebedi aleme göç eden tüm babalara yüce Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. Siz siz olun babalarınızın kıymetini bilin, onların ders ve ibret olacak hayatlarını belgeselleştirerek gelecek nesillere aktarın. Ve her fırsatta “BABAM…BABACIĞIM…CANIM BABACIĞIM…” diyerek sevginizi gösterin.Özetle babınızın kıymetini bilin.

Babasız geçen bir yılın ardından (3 Ocak 2010 Gebze Gazetesi)

Babalarımız en önemli değerlerimizdendir. Babaları hayatta iken yeteri kadar anlamayız. Zaman zaman da üzeriz. Babalar öldükten sonra kıymetleri anlaşılır. Her ne kadar yeteri kadar hakkını teslim edemesek de babalar ailenin direğidir. Babalar sadece ailenin direği değil her şeydir.

Analarımız kadar gündemde olmasa da, Baba olmak çok büyük sorumluluk ister.  Baba olmak şefkat ve sevgi ister. Babalarımız çok kıymetli varlıklardır. Babalarımızın kıymetini ancak babalarımızı kaybedince anlarız… Babalarımızın kıymetini bilelim.

Babamla geçirdiğim çocukluk yıllarını daha dün gibi hatırımda. Babamın sırtında saatler süren yayla yolculuğu. Babamla ilk gittiğim şehir gezisi.  Beni sevip okşaması. Sigara içtiğim için kızıp dövmesi. Babamla geçirdiğim daha nice hatıralar.

Evet babamı kaybedeli bir yıl oldu. Babasız bir yıl benim için çok zor oldu. Babamın yokluğunu annemle gidermeye, onda o şefkati bulmaya çalıştım. 90 yaşındaki annemi ziyaret ederek baba hasretimi dindirmeye çalışıyorum. Her geziden sonra eve gitmeden anamın elini öpmeye gidip özlem gideriyorum. Hafta sonları küçük oğlumu Emirhanın elinden tutarak babamınve halamın kabrine giderek Fatiha okuyup onsuz geçen ayların ne kadar zor olduğunu tekrar tekrar anlıyorum.

Babamı bir yıl önce kaybetiğimizde, yine bir yurtdışı gezisine çıkmıştım. Daha doğrusu Filistin´e yardım için Gazza’ye gitmiştim Gazze sınır kapısında bombalar altındayken haber gelmiş, apar topar Türkiye´ye dönerek Babamın cenaze namazına son anda katılmıştım.

Dün babamın vafatının birinci yılı münasebetiyle Kuran ve mevlit  okutarak bir kez daha acısının hiç bir zaman bitmeyeceğini anladık.

Bir yıl önce babamı kaybettiğimde baba olmanın ne anlama geldiğini daha iyi anlamıştım. Babamla yaşadığımız hatıralar gözümde canlanmıştı.Yaz tatillerini babamla birlikte köylerde ve yaylalarda geçirerek hayat tecrübesinden yararlanıp, babamla belgesel çekmiştim. Bütün yaptıklarımız film şeridi gibi gözümün önünden geçmişti.Siz değerli okurlarıma babanızın kıymetini bilin babalarınızın hayatını kameraya kaydederek gelecek nesillere belgesel görüntüsünü aktarın.

Şehit torunundan, Asker Babası’na (14 Ocak 2010)

Şehitlikler ve şehitlerle ilgili yazdığım yazılarda bende bir şehit torunuyum, Şehit dedeme vefa borcumu ödemek için bu yazıları yazıyorum diyordum. Babamın babası dedem İbrahim Kahraman ( Kandazoğlu) Birinci cihan harbinde askere alınarak cepheye sevk edilmiş ve bir daha geri dönmemiş.

Dedem İbrahim ile ilgili yaptığım tüm araştırmalarda askeri belgelerde ” Espiye, Dikmen köyünden Mustafaoğlu İbrahim Askere celp edilip, Cepheye sevk edildi” yazısından başka hiç bir yazılı belge bulamadım. Yaptığı özel araştırmada Sivas  -Suşehri yakınlarında Ermeniler tarafından şehit edildiği.

Bundan sonra artık Bir asker babası olacağım. Oğlum Emre Kahraman’ı Bu gece Askere uğurluyorum 2 Yıllık meslek yüksek okulu mezunu olan oğlum, Açık Öğretim Fakültesi okumasına rağmen askerliğini tecil etmeden Askere gitmeye karar vermesi beni sevindirdi.

Birçok kişinin bedelli askerlik yapmak istediği, bazıları askerden tüymek için çürük raporu aldığı, bir dönemde oğlumu seve seve asker uğurluyorum. Bizzat ben oğlum Emre ile Manisa’daki birliğine kadar gidip ona eşlik edeceğim.

Artık bundan sonara Asker babasıyım. Asker babası olmak büyük bir nimet, bende Askerliğimi Deniz Kuvvetlerinde yaptım. Benim için Askerlik çok önemli.  Vatanıma karışı borcumu ödedim. Sıra şimdi oğlumda. Oğlumda askerliğini en işi şekilde yapacak.

Şehit torunu ve Asker babası olmak büyük bir şeref. Bu şerefe herkese nasip olmasını dilerken (8 Ekim 2008 tarihinde bu köşede yer alan  ” Asker ve Şehit” başlıklı yazdığım yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

 

 

Ayaklı Kütphaneler

 

Kendisi de bir ‘ayaklı kütüphâne’ olan kültür tarihçisi Dursun Gürlek’in, Temmuz 2012’de 8. baskısı yapılan ‘ayaklı Kütüphâneler’ isimli eseri; bilgi hazînelerinden birkaç pırlantayı sînesinde barındırıyor.

Okuyucu, kitabı eline alıp da daha ilk sayfalarda ‘Takdim’ başlıklı kısa yazıyı okunurken bile, ne büyük bir hazineyi elinde tuttuğunu anlamakta gecikmiyor:

‘Bir ilim adamı, ilk defa hazırladığı gramer kitabını devrin hükümdârına takdim etmek üzere deniz yolculuğuna çıkar. Şark’ın dehâsı İbnü Sînâ da o sırada tesadüfen aynı gemide bulunur. Âlimin elindeki kitap dikkatini çeker ve incelemek için rica eder. Yolculuk bitene kadar eseri bir güzel okur, hatta baştan sona ezberler. Gemi karaya yanaşınca gramer âlimi tek başına saraya gider ve kitabını hükümdara takdim eder. Etrafına şöyle bir bakınca, İbnü Sina’nın da orada olduğunu görür ve çok şaşırır.

Pâdişâh, getirilen kitabı tetkik etmesi için İbnü Sina’ya verir. O da eseri şöyle bir karıştırdıktan sonra, bunun yeni bir kitap olmadığını, çok eskiden kaleme alındığım söyler. Hatta bâzı sayfaları ezbere okumaya başlar. Tabiî ki bizim gramer bilgini bu manzara karşısında hem şaşırır, hem heyecanlanır, hem de üzülür. Neden sonra İbnü Sînâ işin aslını söyler. Gemi yolculuğu devam ederken kitabı baştan sona ezberlediğini belirtir. Hükümdar, gramerciyi de, İbnü Sînâ’yı da ödüllendirir.

İbnü Sina’nın ne büyük bir hafıza şampiyonu olduğunu gösteren yaşanmış hikâyelerden biri de şöyledir:

Ünlü bilgin, kaçak olarak yaşadığı sırada, bir gün İsfahan’a gelir. Fakat yanında kitaplarından hiç biri yoktur. Isfahanlı âlimler, onun en meşhur eseri olan Kanun’u görmek isterler. İbnü Sînâ, ‘Kitap yanımda yok, ama isterseniz ezbere yazdırabilirim!’ Dedikten sonra kâtiplere eserin tamâmını yazdırır. Daha sonra Horasan’dan getirtilen asıl kitapla, bu nüsha karşılaştırılınca bir kelimenin bile eksik veya fazla olmadığı görülür. Hayret ki ne hayret!

İşte böyle güçlü bir hafızanın, keskin bir zekânın, olağanüstü bir gayretin, akıllara durgunluk verecek bir okuma aşkının ve şevkinin ortaya çıkardığı seçkin ssîmalara, dört başı mâmur ilim adamlarına, ‘allâme’, ‘canlı kitap’, ‘ayaklı kütüphane’ gibi isimler ve unvanlar verilir.

İslâm târihi dikkatli bir gözle incelenirse böyle geniş ve derin bilgili âlimlerin, koca koca kütüphaneleri kafalarında taşıyan ilim ve irfan adamlarının, kültür dünyâları okyanuslar kadar engin, hazîneler kadar zengin hocaların, bilginlerin büyük bir yekûn tuttuğunu görürüz.

Meselâ, zamanım boş geçmesin diye yemek yerken bile kitap okuyan, yüzlerce talebesine yolda ders veren büyük müfessir Fahreddin-i Râzî; ‘Türklerin Faziletleri’ adındaki eseriyle faziletini ispat eden, sadece gündüzlerini değil, gecelerini de kütüphanelerde geçiren ünlü Arap edebiyatçısı Câhız; Fâtih’in kütüphane memurluğunu, daha doğrusu hâfız-ı kütüplüğünü yapan ve bu büyük hükümdarla şakalaşacak kadar itibâr sahibi olan Molla Lütfi; ‘Altmış beygir kuvvetinde yazı makinesi’ diye anılan ve iki yüz yirmi beş eseriyle bu unvanı hak ettiğini gösteren Ahmet Mithat Efendi; mezar taşında kendisinden ‘Asrımızın İbn-i Kemal’i’ diye söz edilen tarihçi, dilci, maârifçi, idareci, hukukçu, şâir Ahmet Cevdet Paşa; tek başına ansiklopedi yazan Şemseddin Sami; ‘Destursuz Bağa Girenler’i sîgaya çeken Orhan Şâik Gökyay; ancak devletin veya müesseselerin üstesindan gelebileceği bir işi tek başına yaparak ‘Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Katalogu’ adındaki beş büyük ciltten oluşan hazineyi ortaya çıkaran M. Seyfeddin Özeğe; ‘Allah’ın, iç gözü daha iyi görsün’ diye dış gözünü kapadığı ‘gerçek ve sâhici münevver’ diye övülen Cemil Meriç gibi şahsiyetler işte bu ayaklı kütüphanelerden bâzılarıydı.

‘Canlı kitap’ olarak tavsif edilen ‘ayaklı kütüphane’lerin birinci özelliği, kendilerine yöneltilen soruları anında ve doğru olarak cevaplandırmalarıydı. Bunlar, ‘Kitaba bakarak cevap vermeyi, kabak bağlayarak yüzmeye benzer’ diyorlardı.’

Okuyucuyu ‘yıldızları konuşturan âlim’ ile ‘kafasının içi, müdürlüğünü yaptığı kütüphâne kadar zengin’ olan hoca efendiyle, ‘ölüleri dirilten ve mezarlıklara hayat veren biyografi bilgini’yle, ‘kahvelerde ders veren ünlü târihçi’yle, ‘Osmanlı arşivi belgelerini Bulgarların elinden kurtarmak için çırpman, akmayan çeşmeleri görünce gözyaşı akıtan muallim’le, ‘Fransız işgal komutanını kütüphânesinden kovan Hâfız-ı Kütüp’le, ‘kitapların ve kitapçıların şeyhi kabul edilen sahhaf’la tanıştırıyor.

‘Ayaklı Kütüphaneler’ kültür dünyâsına mÂceralı bir yolculuğa çıkmak isteyenlerin ayaklarını bu mukaddes seyahate alıştırıyor.

Dursun Gürlek’in bu eserinde; hepsi rahmet-i Rahman’a kavuşmuş ayaklı kütüphânelerimizden bâzıları tanıtılıyor.

Yeni ayaklı kütüphânelerin yetişmesine vesile olur ümidiyle… 
DURSUN GÜRLEK

1952 yılında Tokat’ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. Biyografi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Millî Kültür, Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği ‘Kırkambar’ ve ‘Ayaklı Kütüphâneler’ başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

Yazar; Osmanlı tarihi, şark klasikleri ve biyografi sahasında çalışıyor. Başta Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı olmak üzere, çeşitli kültür kuruluşlarında Osmanlıca dersleri, ihtisas alanındaki konularda konferanslar veriyor ve İstanbul gezilerinde rehberlik yapıyor.

Yayınlanmış eserleri

*Osmanlı Zaferleri, *Osmanlı Kumandanları,*Köprülüler, *Banu Cihan, *Tutiname, *Sünusiler, *İlim ve İrade, *İbrahim Aleyhisselam, *Amak-ı Hayal,*Karınca Huzura Varınca (2005), *Mâziye Bir Bakıver (2005), *Çınaraltı Kitap Sohbetleri (2005), *Kültür Dünyâmızdan Manzaralar (2010), *Tefekkür ve Tebessüm (2011), *Sohbet Tadında (2012), *Ayaklı Kütüphâneler (2012).

KISA KISA / KISA KISA…

1- İSLAM VE KUR’AN’DA AĞAÇ, YEŞİL VE TOPRAK: Turhan Günay. Tema Vakfı. 0.212-268 09 85

2- BİR DEMET EDEBİYAT: Âdile Ayda. İş Bankası Kültür Yayınları.

0.212-258 77 43

e-posta: info@iskultur.com.tr

3- TÂRİH MUSÂHABELERİ: Yahya Kemal Beyatlı. İstanbul Fetih Cemiyeti.

4- TÂRİHİMİZDE KAHRAMANLAR: Reşad Ekrem Koçu. Doğan Kitap.

0.212-373 77 00

e-posta: dogankitap@dogankitap.com.tr

5- TÜRK TÂRİHİNDEN YAPRAKLAR: Yılmaz Öztuna. Devlet Kitapları.

DURSUN GÜRLEK’İN, ‘AYAKLI KÜTÜPHÂNELER’ İSİMLİ KİTABINDAN KÜÇÜK BİR PASAJ:

Ezberlenerek kopya edilen kitap

Mükrimin Halil Yınanç Hoca, ilk gençlik yıllarında Paris’e gider. Dünyâca ünlü kütüphanelerden biri olan Bibliotheque National’e devam eder. Orada ‘Düsturnâme-i Enverî’ adında bir kitapla karşılaşır. Bu son derece kıymetli eserden bir tâne edinmek için derhal harekete geçer. Fakat iş o kadar kolay değildir. Tek nüsha olan eserin fotoğrafını çekmek, fotokopisini almak, dışarı çıkarmak mümkün değildir. İşte tam bu sırada Hoca’nın dillere destan olan hafızası imdada yetişir. Her gün beş on sayfa ezberler, akşam kaldığı otele gelip onları yazar. Böylece kitabı tamamen istinsah(*) eder. Daha sonra İzmir’de ortaya çıkan tam bir Düsturnâme-i Enverî ile karşılaştırılınca aralarında hiçbir fark olmadığı anlaşılır. Tabiî ki bu durum onun hâfıza gücünü bir kere daha gözler önüne serer ve olaya şâhit olanları son derece şaşırtır.

(*) istinsah: Elle kopya ederek bir kitabın örneğini çıkarma. İstinsah etmek; Elle yazmak suretiyle bir kitabın kopyasını çıkarmak.

KUŞBAKIŞI

İSLÂM VE BATI

Tarihte; İslâm ve batı medeniyetleri kadar birbiriyle yakın ilişki içinde olan başka iki medeniyet görülmemiştir. Çatışma, rekabet, uzlaşma ve birlikte yaşama biçimlerine bürünen bu ilişkinin tarihini İbrahim Kalın, 186 sayfalık kitabında ele alıyor. İslam ve batı medeniyetleri aynı zamanda, farklı ‘ben’ tasavvurlarının ve ‘öteki’ algılarının tarihidir. Bu çalışma, iki medeniyet arasındaki ilişkiler tarihî seyri içerisinde incelenmekte ve günümüz problemleri bu tarihî arka plana dayanarak tahlil etmektedir.

İSAM-İSLAMÎ ARAŞTIRMALAR MERKEZİ YAYINI. 0.216-474 08 50 siparis@isam.org.tr

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Türk milliyetçiliğinin önde gelen fikir adamlarından Prof. Dr. Özcan Yeniçeri; Bağımlılık Paradigmaları ve Türk Milliyetçiliği isimli kitabında, Türkiye’yi ve Türkiye’yi ilgilendiren bütün mahallî ve küresel meselelerin tahlilini Türk milliyetçiliği açısından derin ve özlü bir şekilde yapıyor.

Türk milliyetçiliğinin dünya ve Türkiye meselelerine 21. yüzyılın başında nasıl baktığını ve nasıl bakılması gerektiğini görmek açısından Prof. Yeniçeri’nin kitabı, hâlen tek kitap olma özelliğini taşıyor. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milliyetçiliğinin ağır bir politik-psikolojik saldırı altında olduğu, içinden geçtiğimiz dönemde Özcan yeniçeri, bu eserde Türk milliyetçiliğinin saldırılara cevabını da vermektedir.

Kitapta; 5 ana bölüm hâlinde ele alınan belli başlı konuları şöylece örneklemek mümkün: Etnmerkezcilik, Etnisite ve Milliyetçilik, Misyonerlik, İnkültürasyon, Kozmopolitizm, Marksizm, Türkler Hakkındaki Önyargılar, Kökten Koparmak, Popüler Kültür, Millet Nedir, Ne Değildir? Millî Devlet, Toplumu Dönüştürmek, Milliyetçiliğin Kökenleri, Dil Bölünmüşlüğü, Türk Kavramının Doğuşu, Türkiyelilik, Anadoluculuk, Erol Güngör’ün Toplum Görüşü, milliyetçi Bütüncül Yaklaşım.

KRİPTO KİTAPLAR: 0.312-432 19 23 kripto@kriptokitaplar.com

DON KİŞOT

Don Kişot, Jül Sezar’dan da, Napolyon’dan da daha gerçektir. Onlar sâdece tarih kitaplarında varlar. Don Kişot ise, sanki sahte gerçeğe meydan okurcasına, hayatımızda hep yaşar ve her an yeniden doğar.

Roger Garaudy; ‘Benim üstadım Don Kişot’tur. Yirmi yaşından itibaren kendime rehber edindim O’nu. İdealin gerçekten daha doğru olduğuna inanan Don Kisot’u. Hiçbir fırtınanın baş eğdiremediği o kahramanı…’ Diyor.

Haklı bir dâvâya inanmışsanız, bedeli ne olursa olsun, onun uğrunda sonuna kadar mücâdele etmelisiniz. Bu arada her eyleminizin karşınıza çıkardığı her yeni durumu da göğüsleyebilmelisiniz. Öylesi durumlarda ne cesaretsizliğe yer vardır artık, ne de mesele üzerinde yeniden düşünmeye. Umitsizliğe kapılan insan, her şeyini kaybetmiştir. İman sahibi olmak ise, fırtına ve kasırgalara rağmen sabaha ereceğinize ve günle buluşacağınıza inanmak demektir. Don Kişot’u, bir de Cemal Aydın’ın tercümesi ile Roger Garaudy’den tanıyınız.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI: 0.212-527 30 52  tedev@turkedebiyati.com.tr

TANIĞIM ÜNLÜ TÜRKÇÜLER

Bir ülküye gönül verip hizmet edenlerin hatırâsını yaşatmak, sonraki kuşaklar için bir görevdir. Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu, Türk milliyetçiliğine gönül vermiş ve hizmet etmiş birçok büyüğümüzü, kendilerini yakından tanıyan birisi olarak sıcak bir üslupla anlatıyor.

Bu insanların hayatları, sonraki kuşaklar için aynı zamanda üzerinde düşünülmesi ve tâkip etilmesi gereken birer ibret levhası niteliğndedir. Sefercioğlu kitabında; başta Fevzi Çakmak, Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık, İsa Yusuf Alptekin, Ârif Nihat Asya, Prof. Dr. Osman Turan, Dr. Fethi Tevetoğlu, Prof. Dr. Sait Bilgiç, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Galip Erdem, Prof. Dr. Erol Güngör olmak üzere 43 kişiyi tanıtıyor. Yalnızca birinin ismini vermeyip, ‘Bir Ülkü Devi’ ifâdesini kullanıyor. Okuyanlar, daha ilk satırda O’nun kim olduğunu anlıyorlar.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: 0.212-251 03 50 otuken@otuken.com.tr

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE MİSYONER FAALİYETLERİ:

‘…Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bakışları ve insanî duyguları mahvoldu. Onların millî eğerlerini, Batı medeniyeti potasında eriterek, kendimize benzettik. İslâmiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu tam olarak, hiçbir şeye inanmıyorlar. Ehl-i sünnet itikadı, başta gelen düşmanımızdır. Bu itikadı geçmişte sapık itikatlara yönlendirdik. Son yıllarda ise Müslüman görünen bazı ilahiyatçılarla, on dört yüz yıllık itikatlarını, ibâdetlerini tartışılır hâle getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha kolay, maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışında iş imkânı, hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yaparız…’

Necdet Sevinç’in Osmanlı’dan Günümüze Misyoner Faaliyetleri isimli kitabının arka kapağında yazılı olan bu cümleler; Fransız Misyonerliği Cemiyeti Başkanı ve Müstemlekeler Bakanlığı Kuzey Afrika Müsteşarı’nın ibretlik sözleridir.

Kitapta bu emirleri yerine getirmek için Türkiye’de faaliyet gösteren misyonerlerin kültürümüzde inancımızda meydana getirdikleri tahribat anlatılıyor. Ayrıca; Türkiye’de misyonerin kontrolü altında bulunan okulların tam listesi veriliyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: 0.212- 527 33 66 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr

 

 

2012 AB İlerleme Raporu ve Özelleştirmeler

 

Uzatmalı sözlümüz AB’den 2012 İlerleme Raporu geldi. Yayınlanan rapor hep alıştığımız ve ülkenin birlik ve bütünlüğünü hedef alan malum tekrarlarla beraber çok sert bulundu. AKP iktidarını birçok konuda eleştiren raporda ülke gündemindeki temel konulara işaret edilmektedir.

Türkiye’de artan ifade özgürlüğü ihlallerinin ciddi kaygı yarattığı, basın hürriyetinin kısıtlandığı, gazetecilerin ve öğrencilerin tutuklandığı, iktidarı protesto eden gösterilerin aşırı güç ve biber gazıyla bastırıldığı raporda yer alıyor. Yargı sürecinin uzaması, tutukluluk halinin adeta cezaya dönüşmesi, bilhassa Balyoz ve Ümraniye (Ergenekon) davalarının Türk Siyasetinde kutuplaşmayı artırdığı, uzun ve geniş kapsamlı iddianameler olumsuz örnekler arasında yer aldı. Ayrıca polisçe toplanan veya gizli tanıklar tarafından sağlanan kanıtların yargıda asıl kabul edildiğine işaret ediliyor.

Anlaşılan İspanya’yı bölmekle uğraşan AB, Türkiye’ye de gözünü dikmiştir. Bu konuda büyük çoğunluğu ile ülke bütünlüğünden ve milli kimlikten yana olan Aleviler gündeme getirilmekte, ev işaretleme gibi münferit olan olaylar genelleştirilmekte, daha önce de olduğu gibi Kürt sorunu kaşınmaktadır.

Diğer taraftan, bir ölçüde azalmasına rağmen, ekonomide cari açığın sürdüğü, ekonominin küresel krizlere karşı kırılgan olduğu, dış ekonomik gelişmelerin ve durgunluğun, ihracat gelirlerindeki artışın sürdürülmesini zorlaştıracağı İlerleme Raporunda yer alıyor. Kadına şiddet konusu ve bazı kadın sorunları üzerinde duruluyor.

Anlaşılan Türkiye’ye özel bir muamele uygulayan AB, hayali üyeliğimizi daha da geciktirmek peşindedir.

Cumhuriyetle ve milli devletle hesaplaşma peşinde olanların bir dayanağı da AB’nin Türkiye’yi sıkıştırmasıydı. Bu süreç tesirliliğini azaltmakla beraber sürüyor. İktidar Partisinin bir genel başkan yardımcısının “Cumhuriyet bir travma yarattı” sözleri, unutulmuş değildir.

AB halkın, Türk Milletinin değil; ülkesiyle ebedi kavgalı olan sözde bazı yabancılaşmış aydınların, yönetenlerin ve dışa bağımlı sermaye çevrelerinin bir projesi olduğu iyice ortaya çıkmıştır.

Terörü önleyici politikaları AB’nin desteklemediği bir gerçek değil midir? Bundan birkaç sene önce Adalet Bakanlığı’nca hazırlanan terörle mücadele ile ilgili tasarı, bölücü çevrelere hoş görünmek uğruna AKP yetkili kurullarınca reddedilmedi mi? TCK 301. Maddesi değiştirilmedi mi? Vatana ihaneti suç kabul eden yasa kaldırılmadı mı?

2012 İlerleme Raporunu ele alıp bize yöneltilen haklı-haksız bazı tenkitleri gözden geçirirken biraz geriye gittim. Türkiye’nin 2008 Ulusal Programla ortaya koyduğu taahhütleri hatırladım. 2008 programında Halk, Ziraat ve Vakıflar Bankalarının özelleştirileceği, şans oyunları, elektrik dağıtımı, petro-kimya sanayi, hava ve deniz ulaşımı, lokomotif ve vagon üretimi, et-balık ürünleri piyasası, şeker-tütün ve çay ürünlerinin işlenmesi, İMKB, altın borsası, otoyol-köprü işletmeciliği, iletişim, sağlık, eğitim ve radyo-tv yayıncılığı, doğalgaz piyasası, kömür ve bazı önemli madenlerin özelleştirilme kapsamına alındığı yer almıştı. Özelleştirme adı altında yabancılaştırma öyle bir noktaya vardı ki böyle giderse; Tandoğan, Kızılay, Eminönü ve Taksim meydanları, Galata ve Beyazıt kuleleri herhalde bize kalmış ve özelleştirilmemiş olacak.

 

 

Türkiye Nereye Götürülüyor?

 

manlı Devletimiz ilk borçlanmasını 1854 yılında yaptı.
Yani, o tarihe kadar dışarıdan borç almayan devlet, ilk istikrazını(borçlanmasını) o tarihte yaparak bir ilke imza attı.

O imzayı attı atmasına da, devletin yıkılışını da, hem de, bağırta bağırta yıkılışını da o tarihte imzalamış oldu.

Bakın nasıl oldu?

Borcu alan devlet, kişi ne için borç alır ve aldığı borcu ne yapar?

Normal şartlar altında, borcu alanların, aldıkları parayı en akıllıca kullanarak, yakın gelecekte sıkıntılarını, dertlerini çözmesi beklenir, değil mi?

Dolmabahçe Sarayı’nın yapılış tarihi 1856’dır. Dünyanın en ihtişamlı, görkemli saraylarından birisi olan Dolmabahçe Sarayı’nın yapılış tarihi inanır mısınız, 1856’dır.

Yani, ilk borç almaya mecbur oluş tarihi 1854, olağanüstü masraflarla yapılan Dolmabahçe Sarayı’nın yapılış tarihi, 1856’dır.

Daha önce kasaları tamamen, para, altın ve diğer mücevheratlarla dolduran ecdatlarımız bu gibi eserleri yapmayı bilemezler miydi?

Antalya’da Türkiye’deki eserlerin maketleri var. Orada şunu görebiliyorsunuz. Osmanlı’nın yaptırdığı bir çok eser, 1850’lerden sonra, maalesef.

Peki, ilk borçlanmayı 1854’de yapan ve Dolmabahçe Sarayı’nı 1856’da yapan Osmanlı Devletimizin başına sonra neler geldi?

Aradaki yaşananları anlatmayayım.

1881’de iflasını istedi. Borçlarının faizini bile ödeyemez hale geldiğini ve ödeyemeyeceğini ilan etti. Bunun üzerine alacaklılar devlete el koydu. Düyun-u Umumiye kuruldu ve devlet teslim alınarak yok oluşa sürüklendi.

İlk borçlanmadan itibaren devlet artık ayakta duramaz hale geldi/getirildi, hazin son başlamış oldu.

Bunu çok iyi bilen, cumhuriyet Devletimizin kurucusu, 10 Kasım 1938’e kadar dış borçtan mümkün olduğu kadar kaçındı, almamak için direndi. Birkaç defa almasına rağmen, o da kredi şeklinde, bunlar da en gerekli yerlerde harcanarak alacaklıya yem olunmadı.

1938’den sonra ise, borç alımları, krediler, yardım istemeler, hibe dilenmeleri başladı.

Ama, 1938’den sonra başlayan bu krediler, yardım istemeler, hibeler, alınan borç rakamları 650 milyar rakamı gibi hayali aşan rakamlara ulaşmadı.

Peki, ne demek istiyorum?

Ülkemizin bugününü, bir de 1854 yılının Osmanlısı ile karşılaştırabilecek misiniz diye sorarak bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.

Hele bir de 650 milyar dolar gibi bir rakam ortaya koydum ki, akıllara durgunluk verecek bir rakamdır.

Üstüne üstlük, borç almanın, kredi almanın nedeninin üretken yerlere ve borcu geri ödemeyi garantileyecek yerlere bu paraların harcanması gerektiğini açıkça söylüyorum ki, işin düğüm noktası budur.

Bütün bunlardan sonra, bugüne kadar hangi düşüncede olursa olsun, insanımızın, yaşadıklarımızdan en basit tabir ile endişelenmemesi nasıl olur, doğrusu bilemem.

Ülkeye giren sıcak para mı var diyorsunuz.

Zaten, işin düğüm noktası da odur.

300 milyon dolarla 2000 krizi çıkartılmıştı.

Birkaç milyar dolar çekerek de bugün kriz çıkarmak pekalâ mümkündür.

Yoksa, komşularla ilişkilerde verilen emirleri yerine getirmiyor musunuz, içeride istediklerimizi yapmayacak mısınız, çekerim birkaç milyar dolar, olur biter(!!!).

Bunu böyle göstermeyenler, bunu böyle görmeyenlerin sırtından ülkeyi uçuruma götürmektedirler.

TIPKI OSMANLI DEVLETİMİZ GİBİ.