Türk siyasetinde bazı isimler vardır ki, onlar yalnızca siyasi kimlikleriyle değil, akademik birikimleri ve düşünce dünyalarıyla da anılırlar. Ahmet Davutoğlu bu isimlerden biridir.
Akademisyenliği, uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmaları ve özellikle “Stratejik Derinlik” yaklaşımıyla uzun yıllar Türkiye’nin dış politika tartışmalarında etkili olmuştur. Daha sonra dışişleri bakanlığı ve başbakanlık görevleri, onu düşünce dünyasından icra makamına taşıyan önemli dönemlerdir.
Siyaset, teorinin pratiğe dönüştüğü ve çoğu zaman ideal ile gerçek arasında tercih yapmayı gerektiren bir alandır. Davutoğlu’nun siyasi serüveni de bu gerçeğin dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Davutoğlu, Türkiye’nin birikimidir, insan zenginliğidir, dış ülkelere karşı yüz akıdır. Doğu ve Batı’dan en az dört dil bilir. Kendisiyle tanışıklığımız 1970’lere dayanır. Orta sınıf esnaf evladı olarak kendini iyi yetiştirmiş, özgüveni yüksek, tarih ve siyaset tahlillerinde kimsenin kendisiyle baş edemeyeceği kadar donanımlı Türk münevveridir. Yaşantısında mütevazı, ilişkilerinde samimidir.
Yapı taşı yerinde ağırdır, denir bir atasözümüzde. Davutoğlu, siyasi hayatının öncesine kadar, bulunduğu her yerde ağırlığını hissettirmiştir. Ülkemizdeki siyaset arenası Davutoğlu’nun ağırlığını kaldıramadı, elbiseyle beden arasındaki uyumsuzluk, onun bu elbiseyi çıkarmasını gerektirdi. O da bunu yaptı. Aktif, partili siyasetten çekildiğini Türkçemize güzel örnek olabilecek cümlelerle dört sayfalık layihayla kamuoyuna duyurdu.
Başbakanlığı döneminde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaşadığı görüş ayrılıkları kamuoyunun yakından takip ettiği bir süreçti. Bu ayrılıkların kişisel olmaktan çok yönetim anlayışı, parti içi karar alma mekanizmaları ve siyasi yöntem farklılıklarından kaynaklandığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Sonuçta Davutoğlu görevinden ayrıldı ve birkaç yıl sonra Gelecek Partisi’ni kurarak Türk siyasetinde yeni bir sayfa açmayı tercih etti.
Bir siyasetçi açısından bu karar cesur olarak nitelendirilebilir. Çünkü uzun yıllar içinde yükseldiği siyasi hareketten ayrılmak ve sıfırdan yeni bir parti kurmak, önemli riskleri beraberinde getirir. Fakat cesaret ile siyasi başarı her zaman aynı sonucu doğurmaz. Türkiye’nin güçlü parti gelenekleri, seçmen sadakati ve kutuplaşmış siyasi yapısı içinde yeni partilerin kalıcı bir yer edinmesi oldukça güçtür. Gelecek Partisi de bu zorluğun dışında kalmamıştır.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Davutoğlu’nun ortaya koyduğu siyasi projenin beklenen toplumsal karşılığı bulamadığı söylenebilir. Bu durum, onun akademik birikimini veya kişisel dürüstlüğünü doğrudan tartışmalı hâle getirmez. Bir insanın iyi bir akademisyen olması, başarılı bir devlet adamı veya güçlü bir siyasetçi olacağını garanti etmediği gibi; siyasette istenen sonuca ulaşamaması da düşünsel birikimini değersizleştirmez.
Davutoğlu’nun siyasi sürecinde bugünden geçmişe doğru baktığımızda pek çok şey söylenebilir. Öküz altında buzağı arayanlar, sapla samanı karıştırmayı bilgelik sanıp komplo teorileri üretenler, diline hâkim olamayanlar, boğaz dokuz boğumdur deyişini hayatında hiçbir zaman tatbik edemeyenler, zaten ilk günden beri konuşuyor, ortalığı karıştırıyor. Bu tablo da bir Türkiye gerçeği.
Ben, bu süreçte yapılan yanlışlıklardan dolayı, ülkemizin kaybettiği zamana, ümitlerin yıkılmasına, ortaya çıkan güvensizliğe, yaşanan kırgınlıkların zaman zaman düşmanlığa dönüşmesine üzülüyorum. Kulağına gidecek şekilde, ilk günden itibaren kendisinin entelektüel birikimiyle ülkemizin ihtiyacı olan yüksek donanımlı nesiller yetiştirmesi faaliyetlerine yönelmesini; vakıf, dernek, üniversite gibi kurumların ihya ve inşası için çalışmasının daha doğru olacağını, böylece bir kanaat önderi ve son başbakan olarak Türk siyasi tarihinde saygınlıkla anılacağını dillendirdim. Ancak, kader onu buraya savurdu. Her olanda hayır vardır, demek lazım.
Yapılması gereken, değerlendirmeyi kişisel sempati ya da öfke üzerinden değil, sonuçlar üzerinden yapmaktır. Çünkü siyasette nihai ölçü, ortaya konulan hedeflerle ulaşılan sonuç arasındaki mesafedir. Davutoğlu’nun hedefi Türk siyasetinde yeni bir merkez oluşturmak ve farklı bir yönetim anlayışı ortaya koymaktı. Bugün gelinen noktada bu hedefin arzu edilen ölçüde gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir.
Farklı siyasi görüşlerin ortaya çıkması, yeni partilerin kurulması fikirlerin özgürce yarışabilmesi başlı başına demokratik hayatın doğal bir sonucudur. Bir girişimin seçimlerde beklenen başarıyı elde edememesi, o girişimin demokratik meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde, akademik itibarı yüksek bir ismin siyasette istediği sonucu alamaması da siyasetin farklı dinamiklere sahip olduğunu gösterir. Bizde siyaset, gücünü sokaktan alır.
Kendisine rövanşist duygularla haksızlıklar da yapılmadı değil. Bunları burada konu etmenin yararı yok. Tarih kaydedecek, gelecek nesiller, yapacakları siyasi tahlillerde belki bu örnekleri kullanacaklar. Bundan sonraki süreçte ben, siyasi iktidardan, özellikle sayın Cumhurbaşkanından, kırgınlık ve öfkesini yenerek sayın Davutoğlu’nun önünü açmasını, Türkiye Yüzyılı ruhuna uygun olarak, bilhassa yurt dışında görevler vermesini bekliyorum ve bunu talep ediyorum.
Ahmet Davutoğlu’nun hikâyesi, bir entelektüelin siyasetle imtihanı olarak okunabilir. Akademik başarı, devlet tecrübesi ve düşünsel üretim önemli değerlerdir; ancak bunların siyasi başarıya dönüşmesi her zaman mümkün olmayabilir. Davutoğlu’nun siyasetteki yolculuğu da bu gerçeği hatırlatan örneklerdendir. Tarih, onun tercihlerini ve sonuçlarını daha geniş zaman diliminde değerlendirecektir. Bugün yapılabilecek en sağlıklı değerlendirme ise kişilere değil, ortaya çıkan siyasi tabloya ve somut sonuçlara bakarak hüküm vermektir. Tarih, siyaset ve sosyoloji ilmi, ne işe yarar?


