24.2 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1051

Saraybosna’da Sonbahar

 

Eylül’ün son sıcak  ve güneşli günlerinde Bosna topraklarına ayak bastığımızda bağdaş kurmuş dağların eteğinde yemyeşil bir şehir bulduk. Kolayca, hazır bulunmuş bir şehir. Bir uçak bileti hafifliğinde.

İki üç katlı ve bahçeli evlerin arasından ilerledikçe şehrin yeşil dokusu gözlerimizi yakmaya başladı. Çünkü yakın geçmişin acı hatıralarıyla doluydu sokaklar, duvarlar, binalar… Mermi delikleri, şarapnel çizikleri, yıkıntılar, yüzlerinde ciddi ifadelerle Bosnalıların durgun bakışları… Belli ki kolay unutulamayacak savaşın izleri. Her tarafta bozulan komşuluğun, kardeşliğin sessiz çığlıkları yankılanıyor. Ağırbaşlı bir şehir Saraybosna.

Avrupa’nın ortasında varolabilmenin ağırlığını yaşıyor. Gümrah ormanların çevrelediği şehrin allı yeşilli örtüsünden uzanan beyaz minareler bu ağır, durgun havanın sevinç okları. Çok  şükür nefes alacak kadar yaşıyorlar bugün.

Her evin balkonu altında kışa hazırlık kabilinden odun istif edilmiş. Sekiz ayı kar altında geçtiği söylenen Saraybosna halkı tedarikli olma konusunda hayli deneyimli. İstiflemeyi de gayet ustalıklı, göze hoş görünecek şekilde yapıyorlar.

Gözümüz en fazla cadde isimlerine takılıyor. İskenderiya yolu, Turhaniya, Başçarşı, Ilıca, Avaz binası. Tanıdık çağrışımlar bize bu anları daha önce de yaşamıştık duygusunu veriyor. Biz bu şehirden daha önce kaç defa geçmiştik? Hayır, bu ilk gelişimizdi.

Bosna nehrinin üst tarafındaki mahallelerden birinde Çobanzade Hasan Camii çıktı önümüze. Kapısı kapalıydı fakat içeriden çocuk cıvıltıları geliyordu. Sabah saatlerinde bu sesler de nedir diye yaklaşınca kapıda Kuran kursuyla alakalı bir ilan gördük. İçeride kursa gelen çocuklar cıvıldaşıyorlardı ve bir süre sonra sesler kesildi. Ders başlamıştı anlaşılan. Haftasonu sessizliğini yaşıyan sokakta bu küçük camide bir de mevlid ilanı gördük. Gelenek devam etmekte.

Başçarşı Saraybosna’nın en meşhur meydanı ve çarşısı. Doğrusu bu kadarı da fazla tanıdıktı. İstanbul’un Kapalıçarşı’sının üstü açık bir minyatürü. Biraz Mahmutpaşa, biraz Beyazıt meydanı havasında. Güvercinler her zamanki yerlerini, çeşmenin önünü, caminin girişini tutmuşlar. Hüsrevbey Camii’nin güllerle süslü avlusu yüzyıllardır süregelen bir yaşantının hiç değişmeyen renkleriyle, gölgeleriyle dolu. Ata mirasıdır, girdik içeri.

Başçarşı’da, ormanlarla kaplı şehrin dükkânlarında ağaç oymacılığına dair bir şeyler bulmayı ummuştuk. El emeği göz nuru işlemeli, çiçek desenli Balkan bluzlarını da aramadı değil gözlerimiz. Belki de vardı, biz göremedik. Dükkan sahibi bir hanım Türkiye’den gelen ziyaretçilerin taklidini çıkarıyordu: “Çok pahalı! Çok pahalı!”

Çarşının en büyüleyici faslı, bir kafeye oturup kahve söylemek. Küçük bakır cezvesi ve lokumuyla birlikte sunulan kahve zaman ve mekân kavramlarını kafalarımızda yeniden alabora ediyor. Hangi yılları yaşıyoruz, burası neresi? “Buyrun” diyen bunca insan bize niye tanıdık bu kadar?

Çarşı ve sokaklarda bol miktarda kafe ,kafana(Kahvehane) var. Son yılların en belirgin global eğilimi bu kahvehaneler. Biraz dinlenip iki laf etmek için güzel, sevimli yerler, fakat çok sayıda gencin buraları dolduruyor olması önce bizi yeis düşürdü doğrusu. Sonra bir dostumuz bu gençlerin çoğunun güzel projeler geliştirdiklerinden söz edince içimize su serpildi.

Saraybosna’nın en güzel köşelerinden biri Ilıca (İlitza). Havaalanına yakın. Oraya faytonlarla gidilmesi de ayrı bir güzellik. Allı yeşilli ağaçlıklı yol boyunca at nallarının çıkardığı tıkırtılar insanı çok eski zamanların kuytuluklarına çekiveriyor bir anda. Aslında Saraybosna sürprizlerle dolu şehir. Bir taraftan bize sürekli tarih sayfaları çeviriyor, diğer taraftan da dünyanın güzelliklerini gözlerimizin önüne seriyor. Şirin köprüler üzerinden geçiyoruz. Ağaçların sudaki yansımalarını seyrederek temiz havayı ciğerlerimize doldururken kuş sesleri ve ziyaretçilerin neşeli kahkahalarıyla anın tadına varıyoruz. Et yemeklerinin lezzetini Ilıca’da bir defa daha tasdik ediyoruz her birimiz.

Ilıca’nın park fotoğrafçısına resim çektirmeyi de ihmal etmedik. Doğrusu, herkesin elinde fotoğraf çekebilen telefonlar mevcut olduğu halde bu sevimli balkan sanatçısını görmezden gelemezdik. İşini öylesine ciddiye almıştı ki grubumuzun fotoğrafını çekmeden önce hepimize bir çeki düzen vermek için dakikalarını harcadı. Kendisine ve işine saygı duyduk.

Saraybosna’da içimizi açan yapılardan biri Fatih Sultan Camiiydi. Çiçekli avlusu ve İngilizceyi gayet iyi konuşan imamıyla her ziyaretçiye aydınlık, ferah, huzur dolu bir soluklanma sunuyor. Temiz, sakin ve çiçekler içinde. Ve tabii, avlusunda güzelim şadırvan. Haziresinde Fatihalarımızla selamladığımız ata ruhları. Altıyüzyıldan beri dimdik varolagelen  baştaçları. Tarihin, yok edilemeyen dilleri.

Modern Saraybosna denince dünyanın her yanında olduğu gibi gökdelenleri görmezden gelemezdik. Bir çok yeni, devasa bina burada da almış başını, çoğalmış. Yeni iş ortamları olarak hizmete girmişler. Fakat şehrin doğal dokusuna oldukça aykırı. Avaz binası bunlardan biri. Otuzbeşinci kata çıkıp şehri kuşbakışı seyredince dünyanın parasının bu yüksek binalara aktığını daha iyi gözlemleme fırsatı bulduk.

Yolculuğa çıkarken görmek istediğimiz en önemli yer Mostar’dı. Nasip oldu, Mostar bizi bir öğle vakti ağırladı. Çarşının hemen üstündeki cami cemaatine yetiştiğimizde içerinin dolu olması bizi şaşırtmadı. Öyle olmalıydı çünkü. Bindörtyüzlü yıllardan  beri cemaatini ağırlamışsa o sebeple ayaktaydı. Eski halılar üzerindeydik. Namaz sonrası  herkes birbiriyle tanışmakla, konuşmakla, bilişmekle meşguldü. Boşnakların hemen hepsinin Türkiye’de, istanbul’da tanışları, akrabaları vardı. Köprüsü dileriz ki gerçekten bir barış köprüsü olsun.

Son olarak Bosna’nın civar ormanlarını da gezdik. Dağların eteğinde derin yarlarını ustaca gizleyen tabiat bu ormanlarda kimlerin kaybolup gittiğini, savaşta kimlerin sığınıp canını kurtardığını da bizlere fikrettirdi. Ürperdik. Güneş ışığının toprağa inmediği ağaçlık dönemeçlerde şehre hem çok yakın olduğumuzu biliyorduk hem de dünyadan kopmuşçasına ıssızlığın büyüsüne kaptırmıştık kendimizi. İlginç, gizemli, suskun yerlerden şehir merkezine döndüğümüzde, Saraybosna’ya bir kez daha gelmek isteyeceğimizi, ilk fırsatta yeniden buralara geleceğimizi hissettik.  Dağların, ormanların , binaların anlatacakları henüz bitmemiş.

 

 

100 Yıl Öncesinden Notlar (uzaylı bürokrattan)

 

Yıl 2110, Ankara’da bir sonbahar.. Çankaya sırtlarından Ankara’yı görmeye çalışıyorum. Yüz yıl öncesinin sisli Ankara’sından diskler var önümde. Yazılar, şiirler resimler..Ankara’da gökyüzü ne karda da güzelmiş. 150 yıl öncesinin kirli, sisli, karanlık Ankara’sından sonra insanlar pırıl, pırıl Ankara semalarında adeta cenneti yaşadıklarının bile farkında değillermiş. Ya bu gün?.. O gökyüzü ancak resimlerde kaldı, şimdi sis yok, kömür kokusu yok ama grii-mavi metal bulutlarından ancak morötesi pencere camlarınızla cılız bir görüş elde edebiliyorsunuz.

İnsanlar yaşadıklarının kıymetini hiç mi hiç bilmemişler ve nelerden şikayet etmişler. Elimde dedemin CD leri var bir şiir dikkatimi çekiyor; zamanın meşhur müzik sanatçılarından birinin,

Bir şiiri dikkatimi çekiyor. Bu şiirde zamanın Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in 25-30 yıldır aralıklar da olsa hep Başbakan olduğundan yakınılıyor, bu durum hicvediliyordu..

Bu şiir aynı zamanda bestelenmiş, bir de güzel klip çekilmişti!…  Şu insanların haline bakar mısınız?.

O zamanlar, şimdi olduğu gibi insanların, 300 yıl yaşama olanakları yokmuş, insan ömrü sadece 80-100 yıl olabilirmiş. Biliyorsunuz, yirmi birinci asrın başlarında 200 yıla ve nerdeyse elli yıl önce 300 yıla ulaştı.

O zamanlar insanlar galiba biraz sabırsız, biraz da tahammülsüzmüş. Baksanıza 30-40 yıl Başbakanlık yapmış olan Süleyman Demirel şiirlere esprilere konu olmuş.

Bakın bu gün aynı Demirel, öncekileri de sayarsanız neredeyse 120 yıldan fazla Anastral’in Başkanlığını yapıyor. Kimse de çıkıp 100 yıldır hep Aynı Başkan demiyor.  Gerçi her (7) yılda bir gidiyor ama sonra yine geliyor.

Ecevit’in, sonra arkadaşlarının ana muhalefet partisi liderliği ise tam 109 yıldır hiç değişmedi. Onlar her zaman ana muhalefet partisi lideri.

Başbakan Tansu Çillerin, bu Başbakanlığı 99. yılını doldurdu. Gerçi o da çok defa bu görevi Mesut Yılmaz’la değişti ama, işte araya hiç başkasını sokmadan neredeyse 100 yıldır ikisi Başbakanlık koltuğunu bir alıp bir bırakıyor, ama hep ikisi oturuyorlar.

Erbakan’ın millet vekili sayısı, bir 25-30 lara iniyor, bir 200’lere çıkıyor.  1995’te nerdeyse tek başına iktidar olacakmış, gerçi koalisyon ortağı oldu ama, o da “Adil Düzeni” 100 yıldır anlatıyor. Partisi kapatılıyor, yeniden açıyor, ama bir türlü adil düzen gerçekleşemiyor.

Bundan yirmi yıl kadar önce, Demirel ve Çiller tekrar barıştılar, bir araya geldiler ve bir yasa teklifi verdiler, Cumhurbaşkanlarının 100 yılda bir seçilmesini, Başbakanın 80 yıllık bir dönem için atanmasını istediler. Nerdeyse kabul edilecekti. Allahtan Mesut Yılmaz ve ekibi, AK PARTİ desteği ile buna karşı çıktılar da onların istediği gibi gene 25 yılda bir seçilme ve atanma esası yerinde kaldı.

Acaba Galaxi’de insanların 300 yıldan fazla yaşadıkları bir yer var mı? Bunu muhakkak öğrenmeliyim.

Bilgisayarın karşısına geçiyorum. Daha ben sualimi sormadan cevap çıkıyor.

Eeee, ne de olsa düşünceden okuma kabiliyeti var artık!.. Ve işte cevap: Galaximizde tam (7) gezegende;  ayrıca diğer  Galaxilerde 20 den fazla gezgende  insan ömrü 300 yılın üzerinde idi.

Ve bunlardan sekizinde bu sınır 1000 yılı aşıyordu.

Çok şaşırdım!..

Peki bunlardan birini görmek mümkün mü idi?  Bilgiisayar durakladı.  Bir kaç saniye geçti.

Evet, yakınlarda birine, bizden (7)  ışık yılı uzakta URSTAN’a çok özel müsaadelerle gidebilirdim.

URSTAN’a giriş çıkışlar bir süredir yasaklanmıştı. Hem fiziksel tehlike vardı, hem de yaşam şartları zorlaştığı için, oradakilerin  bizimki gibi tabii kaynakları hala çok bol olan Gezegenlere akın etmelerinden korkuluyordu.

Her şeye rağmen çok heyecanlı bir olaydı. URSTAN’a gitmek istiyorum.

Yol hazırlığım bir kaç dakika sürdü, yanıma portatif Bilgisayarımı, haberleşme aracımı, herhangi bir fiziksel tehlikeye karşı Işın Silahımı aldım.

Işınlandığım yer,  orta büyüklükte bir şehrin merkezi idi. Meraklı bakışlarla karşılandım. Ne tuhaf burada bütün insanlar, ya da insan benzeri yarı makina yaratıklar, birbirlerinin tıpatıp aynı idiler. İnsan olarak bakarsanız yaşlarını kestirmek imkansızdı. Makina olduklarını düşünürseniz bu defa da ayrıntılarda  farkları vardı.

Onlar da bizim gibi beyin dalgalarından doğrudan okumak suretiyle anlaşıyorlardı.

-Hoş geldin!  dediler. Dostça!..

-Ve Dostça cevap verdim: Hoş bulduk! demek istedim, anladılar ve gülümsediler. Dost niyetlerle geldiğimi buraya ayak basmadan önce anlamışlardı. Ve dostça bir tutum sergiliyorlardı.

İnşallah, diyordum; yanlış bir yere gelmemişimdir. Bunlar gerçekten 1000 yıl yaşama formülünü bulmuşlar mı idi? Ve gerçekten mesela şu hemen karşımdaki 500 yılın üzerinde mi idi?

Ben tam bunları düşünürken o cevap verdi:

– Evet! Dedi. Tam 712 yaşındayım. Tabii bu bizim ölçülerimize göre, sizde 40 yaşa filan tekabül ediyor.

Ha! şimdi anladım, diye düşündüm. Bunlar kendi zaman birimlerine göre yine normal insan ömrü olan 80-100 yıllık bir yaşam imkanına sahiptiler ama zaman farkından, bize göre sanki daha uzun yaşıyorlardı.

-Hayır!. dedi karşımdaki, Belki de evet!. Ben burada ailemin  otuz yedinci nesliyim.  Benden küçük       iki nesil daha var. Burada her şey çok farklıdır.  Doğum kabiliyeti 200 yaşa kadardır. Doğum süresi, sizdeki gibi (9) ay yerine sadece (3) haftadır. Yaşam hızlıdır.

-O zaman, diyecek oldum nüfusunuz hızla artıyor olmalı. Peki nasıl oluyor da…

Karşımdaki düşünce sistemimi keserek cevap verdi;

-Çoğalmak belli bir program ve plan dahilindedir. İstediğiniz kadar çocuk sahibi olamazsınız. Öyle olsa çoktan yok olurduk. Ancak merkezi plana göre ve ancak; 100 yılda bir defa çocuk sahibi olabilirsiniz. Ama bundan 500 yıl kadar önce böyle değildi. İşte o yüzden Gezegenimizin nüfusu çok arttı. Şimdi nüfus problemimiz yok. Yani, nüfus artış problemi yok.

Biraz durdu….

-Yok ama başka problemler var !.

Sonra yukarılara baktı, onlarca küçük güneşin ve başkaca gök cisimlerinin bulunduğu gökyüzüne çevirdi bakışlarını ve devam etti;

-Siz de, evet siz de, bizim gibi olacaksınız, belki daha da kötü olacaksınız. Henüz doğum süresi, çocuk sayısı gibi sorunları çözememişsiniz.

-Oysa, bunlar üzerinde yüzlerce yıldan beri çalışıyorsunuz. Şimdi bizim problemimiz, önce KAYNAK’tır. Artık kaynaklarımız tükeniyor.

-Bunun çaresi ilkel zamanlardaki gibi belki de SAVAŞMAK olabilir. Bunu asla yapamayız. 500 yıl önce bu duyguları bu uygulamaları terk ettik.

Yine biraz durdu, bu defa etrafa bir göz attı. Ve devam etti.

-Burada büyük bir problem insanlarımızın alışkanlıklarıdır. Aile bireyleri arasındaki yakın ilişkiden doğan sorunlardır.

– Nasıl olur diyecek oldum.. Aile bireyleri arasındaki ilişkinin kopmaması için asırlardır biz çaba sarf ediyoruz. Bu şimdi nasıl problem olabilir?

– Oluyor! Dedi. Burada gördüklerin, yaklaşık 250 bin kişilik bu koloni aslında tek bir ailedir. Şimdi bu gezgende aileler o kadar büyüdü ki,  artık bu gezegen, bu şehirler bize dar geliyor. Bizde nüfus problemi sizdekinden farklıdır. Bizim nüfus artış problemimiz yok aksine artış değil, ama eksilmeme problemimiz var. 500 yılı aşkın artış yok çok az, ama ölümler de oransal olarak çok azaldı. Bu nedenle yine de sayısal artış oldu.

Bunun önemli sonuçları var. Çok değişik sonuçları da var. Bakın 7-8 asırdır biz nelerle uğraşıyoruz;

– Aynı aileden 40 nesil hayatta ve bir arada olunca, Aile içi kavgalar, çekişmeler başladı.

– İkinci, üçüncü, hatta dördüncü nesilden sonra gelen Aile bireyleri ile birinciler arasında, daha sonra  10. 20. Nesillerle 5. ve 8.ler arasında ve 2-3 nesil atlayarak bütün nesiller arasında başlayan iç çekişmeler ve anlaşmazlık, asırlar boyu bizim en büyük sorunumuz oldu.  Ve sorun olma da devam ediyor.

-İnsan ömrünün uzamaya başladığı ilk yıllar, hemen, hemen 1-2 asır her şey çok çok iyiydi, insanlarımız çok mutlu ve kaynaklarımız çok boldu. Asırların tecrübesi nesilden nesile geçiyor, akıl almaz hızda gelişmeler kaydediliyordu.

-Galaximizin  bu bölümünde 6-7 asır süren büyük bir hakimiyetimiz oldu. Parmağımızın girmediği hiç bir iş olamazdı. Buralarda bizden habersiz kuş uçmuyordu.

-Devletler dağıttık, Devletler kurduk. Savaşlar çıkardık, savaşlar durdurduk. Sonuçta Galaxi barışının tek hakimi, buraların tek HİPER GÜCÜ olduk.

-Araştırma birimlerimiz, yakın gezegenlerin 300-400 yıl sonra ulaşabilecekleri bilgi düzeyini yakaladılar.

-Ve sonra, yukarıda belirttiğim aile içi çekişmeler, huzursuzluklar başladı.  Asırlar önce Demokrasiyi terk ettik. Aile büyüklerine karşı artık Demokratik Kurallar hiç işlemiyordu.

-Devlet Başkanlığından tutunuz da en alt yönetim birimlerine kadar tüm yönetim kademeleri doldu ve buralar 700-800 yıldır hiç boşalmıyor.

-Hiç kimse yakaladığı pozisyondan bir daha ayrılmıyor. Devletler önce büyüdü, sonra küçüldü, ırk ve etnik grup ayrılıkları  Irka Dayalı Devlet Sistemini getirdi.

-Şimdi bu da bitti Aile Devlet Sistemi ve nihayet sonunda Aile Şehir Sistemleri kuruldu.

-Ama, şimdi de, Başkanlar, yani ailenin en büyükleri asla yerlerini terk etmiyorlar. Yaşam ve sağlık sorunları artık hiç  olmadığı  için  TABİİ SELEKSİYON da söz konusu değil.

-Mesleki bıkkınlık, başarının verdiği büyüklük kompleksi, gelinmiş olan akıl-fikir ötesi üstünlük, bizi rehavete sürükledi.

-Önce gezegen dışı ilişkiler yavaşladı, sonra Gezegendeki Devletler dağılıp ta, yakın akrabalar ve sonra tek tek aileler Devlet oluşturunca, hatta şimdi de Devlet mefhumu tamamen bitince Demokrasi ve İnsan Hakları diye bir mefhum da kalmadı.

-Gördüğünüz koloniler, yani, Şehir Aileler kuruldu. Kimden neyi talep edeceksiniz herkes birbirinin parçası. Kıt kaynaklar önce sınırsız olarak arttırıldı. Ya da biz öyle sandık. Sonra kaynak sıkıntısı başladı.

-Ve kaynak sıkıntısı başladığı zaman biz savaş araç ve gereçlerimizi asırlar önce yok etmiştik.  Savaş deyimini lügatımızdan sileli yaklaşık 500 yıl oldu.

-Ama şimdi yakın gezegenlerden kaynak aktarılması için savaştan başka yol kalmadı. Biz ise asla savaşacak durum, istek ve niyette değiliz.

Sonu belli olmayan bir çıkmaza doğru hızla gidiyoruz. Aslında sonu belli.

-Biraz sonra beraber  gideceğimiz Gezgende; bizim ve de sizin de sonumuzu göreceksiniz.

-Şimdi sizin bir tek şansınız var. Daha bizim ilk yıllarımızdaki gibisiniz. Sorunların farkında değilsiniz.

-Henüz kaynak sorununuz da yok, Araştırma, bilgi birikimi, hızlı ilerleme şoku henüz verimsizlik sınırına ulaşmadı.

-Tek şansınızın ne olduğunu orada göreceksiniz. Pekala görelim bakalım diyecek oldum. Hazır olun dedi.

-Ve kendimizi bilgisayar komuta merkezlerinde bulduk. Işınlama biriminde idik.

-Dikkatli olun dedi, Tek korunma aracımız sizdeki silahtır. Söylemiştim bizde 500 yıldan beri tek silah yok.

-Gideceğimiz yer kaynak sorununun son raddeye geldiği bir gezegendir. Onlar da bizimle aynı sorunları yaşadılar. Tabii daha önce aynı üstünlükleri ve şimdi bizden önce bizim de sonumuz olacak o dönemi, acı sonu yaşıyorlar.

-Tabii bu sizin de sonunuzdur. Ama dönmek için siz bizden daha şanslısınız. Bizim çok az şansımız var onların ise;

–  EN SON VE TEK BİR ŞANSLARI VAR: ALLAHA DUA ETMEK!..

-Allah onları affederek, binlerce yıl önceki hallerine geri çevirirse. Allah,ın insan oğluna bahşettiği 80-100 yıllık normal ömre dönerlerse belki kurtulabilirler.

Aman Allahım, geldiğimiz bu gezegen, tam bir çöl görünümünde idi. Ve her yer, oymak, oymak; karıncalar gibi insan kaynıyordu.  İnsan demeye şahit ister bir deri bir kemik insan slüetleri!.  Kaynıyorlar!.

Onlardan başka tek bir ot, bir çöp, canlı emaresi yoktu.  İnsan slüetleri,  gölge gibi,  vıcır, vıcır insan.

Bazıları başlarını kaldırıp, aracımıza baktılar.  Elleri gökyüzüne açılmıştı. Başka hiç bir şeyle ilgilenmiyorlardı.

Ne yaptıklarını merak ettim.

– Tanrıya dua ediyorlar, size söylemiştim, artık başka çareleri yok, yıllardır bunu yapıyorlar. Tanrı onları affeder ve ilk çağlardaki gibi 80-100 yıllık normal insan ömrünün üzerindeki nesilleri bir anda yok ederse kalanlar yeniden ve ilk çağlardakine benzer, sıfırdan başlayacak olan mücadele ile belki kurtulabilirler.

– İşte bunu, yeni öğrendiler. Son çarelerinin bu olduğunu binlerce yılda öğrendiler. Bizim şansımız var, biz biraz daha erken öğrendik. Siz ise hala hiç bir şeyin farkında değilsiniz.

– İnsanlarınız, bunca imkana rağmen kendi çıkarları peşinde daha çok koşuyorlar.

– Yöneticileriniz bulundukları  pozisyonları bırakmak istemiyorlar. İşte, bizde ve burada  gördünüz. Onlar, sizinkiler de, önce büyüyecekler, ya da büyüdüklerini sanacaklar, sonra bakacaklar ki, Devletleri küçülmüş. Siz de etnik Devletler, Kavim Devletler, Aile Devletler evrelerinden geçecek ve sonunda AİLE  ŞEHİRLER  evrimine ulaşacaksınız.

– Bunlara hiç gerek yok.

– En güzeli Tanrının İnsanoğluna bahşettiği 80-100 yıllık kısa ömrü dolu dolu yaşamaktır.

– En güzeli, Demokrasi içinde, gelinen yönetim pozisyonlarını,   zamanında terk etmesini bilmektir.

– En güzeli, Aile bireyleri dışındaki insanları da sevmek, iyi ilişkileri sürdürmektir.

– En güzeli, kollanan toplum menfaatlerinin sonunda bizatihi kendi öz faydanız için gerekli olduğunu zamanında görebilmektir.

-En güzeli,  Öz çıkarlar üğruna feda edilen toplum menfaatlerinin sonunda sahip olunacak öz çıkarlara da vurulmuş bir darbe olacağını erken görmektir.

-Biz bunları gördük. Bunlar geç fark ettiler. Siz ise  hala fark edemediniz.

Evet dedim. Fark edemedik biz bunu, toplum çıkarlarını kendi öz çıkarlarımıza feda etmemeyi, yalnızca bir erdem kabul ederek dürüstlüğü savunuyoruz.

Hele ilk zamanlarda, bunun, öz çıkar kollamanın, bizatihi kendi sistemimizden kaynakladığını savunanlar vardı. Liberal Sistemi, Parlamenter Demokratik sistemi yanlış anlıyorlardı. Sanki Sistem, bütün bu yolsuzlukların, bütün antidemokratik tutum ve davranışların sebebi olarak gösteriliyordu.

Oysa görülmüştü ki, yetmiş yıllık saltanı yıkılan Komünizm de, bütün antidemokratik oluşumları, yolsuzlukları, önlememiş aksine arttırmıştı.

Düşünülmüyordu ki, sistem ne olursa olsun insan önemli idi. Bütün bu olumsuzlukların içinde olan, onları bizatihi kendileri yaratan veya neden olan, ya da, önlemeyen, önleyemeyen lider durumdaki insanlar,  sanki, kendileri uzaydan bir yerlerden gelmiş gibi olayları ortaya koyuyorlar, tenkit ediyorlar, ama çare bulamıyor, çare olamıyorlardı.

Başbakanlar, Bakanlar, bulundukları Makamları ağlama duvarı gibi görüyorlar, bütün bu olumsuzluklardan onlar da şikayetçi oluyordu. Sanki bir yerlerden gelen bir güç bu işleri olumsuz kılıyor, buna kendileri de şaşıyorlardı.

İnsanlar bulundukları makamlara, bu Makamlar onlara çözüm getirmeleri, hizmet getirmeleri, için değil de sanki onların bu sayede kendilerine çıkar sağlamak için verilmiş, onlara lütfedilmiş ilahi bir lütuf olarak bakıyorlardı. Ve bu imkanlarını, siyasi gruplarının, siyasi geleceklerinin, hatta şahsi çıkarlarının rahatça sağlanabileceği bir imkan gibi görüyorlardı.

Devletin üst yönetiminde bulunanlar Devlet adına iş yaptıracakları zaman, bunu bir öz çıkar vesilesi sayarlar, örneğin,  50-60 ESU’ya yaptırılabilecek bir işi, 97 ESU’ya yaptırırlar, bunu  makul göstermek için fiyatı 120-140 ESU olarak alırlar sonra 97’ye inerler ve çok, pek çok büyük indirimler sağladıkları görüntüsü ile Devlete 40 Esu fazla ödetirler, bunun içinden 1-2 ESU kendilerine çıkar sağlarlar, ama Devlet bu arada, onların 1-2 ESU’luk şahsi çıkarları için  30-40 ESU fazla ödemiş olurdu. Bunu kural ve kaidesine oturtmaya çalışarak gizleyebiliyorlardı.

O zamanlar düşünce ve niyetlerin, doğrudan okunması olanağı bulunmadığı için, bu gizli faaliyetler mevcut kontrol sisteminden kurtulabilirlerdi.

Üretim üniteleri için gerekli girdilerin sağlanmasında  son derece şekli, biçimsel yöntemler uygulanır ve sistem sadece kötü niyetlilerin öz çıkar sağlama emellerine hizmet ederdi.

Örneğin Dünya pazarlarındaki fiyatı;  3.5 Esu civarında  olan bir üretim girdisi; 4.89 Esu’ya temin edilir, 12 Milyon Esu’luk bir fazla ödemede beis görülmezdi.

Yönetim birimlerine öz çıkar sağlayan iş üstleniciler çeşitli şekillerde kollanırlar, Devlet işleri hep onlara verilirdi.

Bu iş o kadar yaygınlaşmış her şey öylesine çığırından çıkmıştı ki; Nerede bir iş varsa orada yolsuzluk için bir vesile var demekti. Yolsuzluk olmayan iş asla düşünülemezdi. Dürüst çalışanlar, utanır sıkılırlar, kendilerinin bu pisliklere karışmadıklarını söylerken karşılarındaki mütebessim çehreleri anlamakta zorlanırlardı.

O şerefli Makamlarda bulunmaktansa bulunmamak daha daha onurlu olur hale gelmişti.

Yolsuzluklara karşı çıkarsanız, sizi işlerin yapılmasına karşı çıkmakla, kendi Ülkenizin kalkınmasını istememekle, oto yol yapılmasına, Fabrika yapılmasına karşı çıkmakla  suçlayabilirlerdi.

Bu düşünce ile Dedem Arif Doğan’ı BALLIÇ Fabrikasının yapılmasına karşı çıkmakla suçlamışlardı.  Dedemin cevabını hatırlayınız;

“Keşke BALLIÇ’a Fabrika yapılmasını benim kadar isteseniz…

Ben sadece PİSLİK İstemiyorum.”

Karadeniz Otoyolu konusunda Suçlanan Bakan için verilen Gensoru önergesini destekleyenler de Karadeniz’e Otoyol istememekle itham edilmişlerdi.

Ama, Milli Meclisin YÜZ MİSLİ Fiyatla Yenilenmesine karşı çıkanlara aynı suçlamayı yapamadılar.

Sadece Koltuklarının Milyarlara satın alınmasını, Avizelerin Milyarlara temizlenmesini tenkit edenlere; “Siz bu işlerin yapılmasını istemiyorsunuz!.” Diyemediler. Elbette o işler de yapılmamalıydı.

Neyse, şimdilerde gelişen Bilgisayar Veri Tabanı ve İletişim Sistemleri bu tür gizli emellerin gerçekleştirilmesine  artık meydan vermiyor.

Bunun da belki çaresini bulurlardı ama, o zamanların bir çıkış sistemi olan ama şimdi hayli ilkel görünen özelleştirme sistemleri. İlk defa bu tür olumsuzluklardan kurtulma vesilesi olmuştu. Vakıa, çoğu zaman özelleştirme de yozlaştırıldı. Birilerine çıkar sağlamayan özelleştirme modelleri uygulanamadı.

Asıl olan Mülkiyetin yaygınlaştırılması olması gerekirken, menfaatler birinci plana geçti. Özeleştirme adı altında, kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla Ülke değerleri peşkeş çekildi.

Sonra da televizyonlarda, Milletin gözünün içine baka baka yalan söylendi.

Ama sonra, bu fırtınalar da geçti ve küçülen Devlet kendisine daha çok sahip olabildi.

Bütün bunlar bir lahzada aklımdan geçiverdi.

Karşımdaki gülümsüyordu. Tabii benim düşündüğüm her şeyi o da anlamış ve yorumlamıştı.

Hemen dedim geri dönelim. Buralarda artık kalmak istemiyorum.

– Evet!.. Dedi bir an önce Dünyana dön ve bu tehlikeleri insanlarınıza anlat.  AMA HEPSİNİ ANLAT !.. Sana bol şanslar diliyorum.

REANKARNASYON  DEĞİL ÖTEKİ BOYUTLA GÜÇLÜ İLİŞKİ

–          Evet. Dedim. Gidelim..

Ve aynı anda müthiş bir şey oldu. O anda dikkat ettim ki karşımda büyük bir kalabalık vardı. Yüzlerce hatta binlerce insan.. Ve hepsi de bana bakıyorlardı.

Ve gerçekten müthiş bir şey oldu. Bu kalabalığın en önünde EŞİM KERİMAN duruyor ve bana gülümsüyordu.  Çok şaşırdım. Biraz önce onunla görüşmüştüm. Dünya’da ve evimizdeydi.  Ama işte burada ve karşımdaydı. Üstelik bana doğru geliyordu.

Gayri ihtiyari, konuştuğumuz o insana baktım. Gülümsedi.. Şaşırdınız  değimli? Dedi.

–          Şeyy.. Dedim. Yani eşim,  nasıl geldi.  Ne zaman geldi?

Müstehzi bir edayla tekrar gülümsedi..

–           Gelmedi. Dedi. Gelmedi..

–          Peki ama dedim.. O… İşte O..

–          Evet O.. Yani Hayır O değil!..

Büsbütün şaşırmıştım. Tekrar kalabalığa baktım.  Keriman!…. İşte orada ve işte o gülümseme ve el sallıyor. Karşılık verdim, koştum.  Kucaklaştık, dakikalarca öyle kaldık.

–          Nasıl oldu? Dedim . Nasıl geldin?

–          Gelmedim dedi, ben buradayım.. Burada yaşıyorum!..

Allahım yarabbi, kafam karmakarışık olmuştu.

–          Keriman. Dedim. Kendine gel. İyi misin?

O sadece gülümsüyordu. Muhatabımız söze girdi.

–          Bakın. Dedi. Onlara iyi bakın.. Başkaları da var..

Hemen onlara döndüm, kimler yoktu ki, eşimin yanında, Kamuran, baldızım, benim kardeşlerim, Ayhan, Cemal, Yıldız.. Kayınbiraderim Metin Çoban, oğlu Serkan, eşi Sevil, onun kardeşleri. Yok hayır bu kadarı olamaz, Mustafa UZUNER, ama o çoktan ölmüştü.. Kayınpederim Bayram ÇOBAN, Annem, Babam, Nazik Halam, Fethiye Halam, Vasfiye Halam… Canım Nemciye Abla, Orhan Enişte, Asım Erkan Ağabey, Nazım Ağabey, Nedim Ağabey, Edibe Hala, Annesi Cemile Hala, Hatçe Halam. Dedem, Yemen’de 11 yıl Askerlik yapan ve sağ ve sağlam dönebilen Abdulmuttalip Lambacı.. Kasap Talip, Doktor Talip. .Turan US Dayı…

Haminnem, Veli Özdemir Enişte, Kuvayı Milliye Kahramanı Veli Bey. Kendisini hiç görmediğim Cemal Amcam.. Dedem, Osmanlı Bürokratı Mehmet SOFRACI Halen yaşayanlar ve ölmüş olanlar.  Yıllar önce ölmüş olanlar,  ölmüş arkadaşlarım, Akrabalarım,  Kendilerini hiç görmediklerim.

En önde en yakınlarım,  onların hemen gerisinde, okul arkadaşlarım, askerlik arkadaşlarım. Tertip Gültekin TAŞPINAR, Rahmetli Güven ÇAĞLAYAN.

Daha gerilerde ve yüksekçe bir platformda, Medeni BERK, Adnan MENDERES..  Yavuz SULTAN SELİM,  Fatih SULTAN Mehmet,  Sultan BEYAZIT, beyaz bir at üstünde ve Osmancıkta, KIZILIRMAK Kenarında, karşısında KOYUN BABA, ona yol gösteriyor.  Ve koyunlar işte onlar da oradalar.

Kalabalığa baktıkça,  kimi tanıyorsam, Erzincan’dan REMZİ SÖKMEN, Ailesi, Yeğenleri, Şoförüm EMİN, Rahmetli Ahmet BAŞGÖZE, Mustafa BAŞGÖZE, İsmail İNCE.. Refik ARAS, Taştan YILDIRIM, Oktay MALATYALI..

Bankadan arkadaşlarım. Müşterilerimiz, Okul Arkadaşlarım, Mahalle Arkadaşlarım, Yolculuklarda tanıştıklarım, Hac arkadaşlarım HEPSİ HEPSİ

Şaşırdım. Şaşırmak ne kelime; ÇILDIRDIM!…  Var gücümle haykırdım.

–          Bütün bunlar ne demek BANA NE YAPTINIZ?.. Ben neler görüyorum. Bunun bir açıklaması var mı?

–          Elbette var. Sakin olun açıklayacağım. ,,,

–          Lütfen HEMEN HEMEN dedim.. Yaşayanlar neyse buraya bir şekilde IŞINLANMIŞ Olabilirler. Ya ölmüş olanlar. Onlar niçin buradalar ya da ben mi öyle görüyorum.

–          Siz, Dedi Buna Reenkarnasyon dersiniz. Ama reenkarnasyon yoktur. Onlar burada yaşıyorlar. Siz öyle gördünüz. Aklınızdan geçen herkes herkes burada şekillendi.  Aslında onlar yok. Aslında onlar VAR.

–          Ne demek aslında onlar yok, ne demek aslında onlar VAR? Daha ciddi olur musunuz?

–          Çok ciddiyim Onlar VAR ve Onlar yok. Ama haklısınız. Sizin gibi, pardon yan i sizin gibi, daha beyninin yarısını bile kullanamayanlar bunu zor anlarlar. Tekrar Özür dilerim Dünya’da biliyorsunuz, beynin hala % 20 bile kullanılamıyor. Siz istisnasınız. Aslında şu anda burada, yani buraya ayak bastığınız andan itibaren BEYİNİNİZİN % 70 ini kullanabilirdiniz. Gerçi fark ediyorum, bazen kullanıyorsunuz. Ama..

–          Ama ne ? Çabuk lütfen lütfen açıklama?

–          Tamam açıklıyorum. Önce ölülerden başlayalım. Şimdi onların hangisiyle konuşsanız siz tıpkı orijinal kişilikler gibi her şeyi tam ve net anlatacaklardır. Bunlarda,BİREBİR  Onları görebilirsiniz.  Aslında bunlar ONLARDIR. Ama bu nlar ONLAR Değillerdir.

–          Ne demek bunlar onlardır. Ama  bunlar değillerdir. Ne demek ne demeeek?

–          Şu demek; siz buna reenkarnasyon dersiniz.  Yıllar önce ölen birinin şeklen ve ruhen aynı davranışlarını gösteren bir başkası. Siz hemen, Yani sizin dünyadakiler hemen, işte reenkarnsayon derler. Bakın bakın onun dilini konuşuyor onun çocuklarını tanıdı, ona sen benim karımsın dedi. Filan Öyle mi?

–          Öyle ve işte burada sizde reenkarnasyon var mı demek istiyorsunuz?.

–          Hayır öyle demek istemiyorum. Reeknarkasyon yoktur. Sizde de yoktur, bizde de yoktur. Kainatın hiçbir yerinde yoktur. Hem sizin dininizde de bu kabul edilmiyor değil mi?  Ve başka bir husus ki sizin dininiz İslamiyet bunu çok güzel ifade etmiştir. Kainatın yaratılması ile birlikte bütün RUHLAR da aynı anda yaratılmıştır.  Siz, biz, sizin atalarınız, bizim atalarımız, sizden sonra gelecekler, bizden sonra gelecekler, binlerce yıl öncekiler ve binlerce yıl sonrakiler hepsi hepsi bir anda yaratılmıştır.  Sonra herkes zamanı gelince gideceği yere gönderilir.

–          Bütün bunlar hala cevap değil?  Sorumun cevabı  hala yok.. Açıklar mısınız? Lütfen.. Lütfen?

–          Evet REENKARNASYON Yoktur. Sizde de BİZDE DE yoktur. Bu gördüğünüz, ÖTEKİ BOYUTLA YOĞUN İLETİŞİM sonucudur.

–          Ne demek ÖTEKİ BOYUTLA YOĞUN İLETİŞİM?

–          Anlamadınız mı?  Bunu Dünyadan bir başkası sorsa tamam ama siz? Siz de mi?

–          Tamam  anladım?  Yani ben beyin kapasitemi geliştirdikçe, ÖTEKİ BOYUTLA DAHA YOĞUN İLETİŞİM KURABİLİRİM….

–          AYNEN ÖYLE… Sadece bir farkla ki onlar da size karşılık veriyorlar. Ve böylece karşınızda şekillenebiliyorlar.

–          Peki anladım. Öteki Boyut ve YOĞUN İLETİŞİM.. Peki Yaşayanlar, Onlar da Öteki boyutta mı? Onlar nasıl buradalar?.  Yoksa buradalar mı?

–          Hayır burada değiller, onlar da sizin Yoğun İletişim, DÜŞÜNCE YOĞUNLUĞU Kabiliyetinizden kaynaklanıyor.  Bu yetki size geçici olarak verildi.  Beyin gücünüz % 45 ten % 70′ e çıkarıldı.  Dönüşünüzde bu değişecek. Ama merak etmeyin 45’te de kalmayacaksınız, bundan böyle %55 kapasiteniz olacak.

–          Yani Yani şey mi?

–          Evet Şey bu kapasite size düşünce yoğunluğu paralelinde iletişim yetkisi verecek ve hatta bunu biraz daha geliştirerek, mekanda hareket kabiliyetine de sahip olabileceksiniz.

–          Yani ,Yani, Şey.

–          Artık gerisini siz düşüneceksiniz. Şimdi gitmek istiyor musunuz?

–          Evet. Evet ama önce, önce bunlara veda etmem gerekirdi.

Dedim ve aynı anda bütün karşımdakilerin, dostça, canı gönülden veda etme        niyetlerini hem yüzlerinden hem de dostça havaya kalkmış olan ellerinden anlamıştım.  Ben de dostça el salladım.

–          Şey dedim. Size teşekkür etmek istiyorum.

–          Ben bir şey yapmadım dedi. Bütün bunlar ÖYLE UYGUN GÖRÜLDÜ.

–          Bir şey dedim, Eşim, eşimi yanıma alabilir miyim.

–          Tabii dedi O da bizimle gelebilir,  eşiniz.. Ama unutmayınız Dünya’ya birlikte dönemezsiziniz. O burada kalacak.

–          Tamam  dedim. Tamam ve aynı anda Keriman yanımda idi. Birlikte ışın kabinine geçtik.

 

İşte yine Dünyamda, büyük salonda, kütüphanemin önünde ve bilgisayarımın karşısında idim.

Allahım, gördüklerim, yaşadıklarım, Uzay ötesi ilişkiler!!.. Ben kime ne anlatacaktım.!!

Nasıl anlatacaktım!!.

Nereden ve kiminle başlayacaktım!!.

Kafam karmakarışıktı!…

Bir şeyler yapmak gerekiyordu.

Bazı şeyler yapmıştım. Yazmıştım, kimse kimsenin yazdıklarını okumuyordu.

Tahammül sınırlarını zorlayan, aşan yolsuzluklar, ta Dedemin zamanından bu günlere taşınıyordu. Sistem ve olaylar aynı idi. Oyuncular değişiyordu.

Suçlular, menfaat düşkünleri, her zaman güçlü idiler.

Dilim varmıyor ama, Galaxinin her tarafında işte olay aynı idi; bu güç belki de menfaatlerin paylaşımından kaynaklanıyordu.

Öylesine pis bürokratik oyunlar, öylesine seviyesiz adamlar tarafından oynanıyordu ki, bunları kavrayabilmek, karşı tedbirlerini alabilmek, özellikle, bilgi çağının yeni başladığı dönemlerde hemen hemen imkânsızdı.

Zavallı Dedem, nelerle uğraşmıştı. Şimdiki gibi Düşüncelerin Beyin Frekanslarından okunabilmesi imkanı olabilseydi, Baycan meselesinde Dedemin neden görevden alındığı, sonra neden geri verildiği, Baycan Ortaklığını Marikal’a vermek uğruna hangi entrikaların nasıl döndüğü apaçık ortada olurdu. Bunların tespiti için yılların geçmesi de gerekmezdi.

Yıllar da geçse hak yerini bulacaktı. Tanrı birçok hesabı öte Dünyaya bırakmıyor bu Dünyada hallediyordu.

Çok düşündüm.

Çok araştırma yaptım.

Ve sonunda yine bir çıkış noktasını önceki dönemlere ait notlarda yani Dedemin Notlarında buldum.

Evet, Her gün yeni bir başlangıçtı, Güneş her sabah yeniden doğuyordu, ama üzerinde dünün çizgileri ve yarının ışıltıları hep vardı.

Hatırlayınız, Dedemin notlarında bir bölüm vardı. Sonunda Metropole Vali Olmaya Karar Veriyor ve bunun için bir parti kuruyordu.

-Nasıl bir parti ?

-Her birimden, her şehirden, her gruptan her metropolden, uygun nitelikte temsilciler.

-Nasıl Temsilcilerdi bunlar?

-Üzerlerine hiç kimselerin toz konduramayacağı, dürüst olduklarından kimsenin asla şüphesi bulunmayan, mesleklerinde temayüz etmiş, pırıl pırıl insanlar!

 

 

İktidar Kemerburgaz’da Yıkılır

 

Kemerburgaz, İstanbul’un Eyüp ilçesinin eski bir köyü, nahiyesi ve şimdi de bir mahallesidir.

Karadeniz kıyılarına yakınlığı, orman havzasının ve temiz su kaynaklarının ortasında olması sebebiyle Bedrettin Dalan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından bu yana büyük bir rantın odağı oldu… Milyon dolarlık konutların merkezi durumunda.

Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı kanal projesi, 3. Köprü ve havaalanı ile bölge geleceğin gözdesi. Arsalar çoktan kapatıldı…

Kemerburgazlılar, böyle bir zenginliğin ortasında olunca yıllardır başlarına gelmedik kalmadı.

İstanbul’un yakın zamana kadar en büyük çöplüğü oradaydı. Atık tesisleri ise işin cabası. Kömür ocakları yıllarca doğal güzelliklerin içine etti. Su kaynakları yok olmak üzere. Harfiyat alanları da burunlarının dibinde.

Bunlarla uğraşırken bir de imar kanunun 18. madde uygulamalarına tabi olarak, bir çok hak mahrumiyetine uğradılar.

Ancak yılmadılar ve yıkılmadılar. Onurları ile kendilerine reva görülen tüm bu muamelelere ve haksızlıklara karşı mücadele ettiler.

Son başlarına gelen hadise ise bir insan topluluğu için gerçekten çok kırıcı…

Kemerburgaz Spor Kulübüne, 25 yıl önce verilmiş bulunan ve 32 dönüm üzerine kurulu sosyal tesisler ve spor alanları Kemerburgazlıların elinden, Kasımpaşa Spor A.Ş’ye verilerek alındı.

Oysa Kemerburgazlılar, bu tesiste sadece spor yapmıyor, düğünlerini, sünnetlerini, kına gecelerini ve asker uğurlamalarını da gerçekleştiriyordu. Yani tam bir sosyal ve kültürel donatı alanı idi…

Ancak birileri ferman buyurdu ve görülmedik bir şekilde 232 dönüm arazi Kasımpaşa A.Ş’ye verildi. Ucube bir inşaat hemen başlamış ve beşinci katına kadar yükselmiş durumda.

Bu kadar büyük bir arazinin artık Kasımpaşalıların olmaktan çıkmış ve büyük sermayenin eline geçmiş olan Kasımpaşa Spor A.Ş’ye, Kemerburgazlılar hiçe sayılmak sureti ile verilmiş olmasının anlamı ne?

Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu nerede? Eyüp’ün onca takımı ve Kemerburgaz dururken Beyoğlu’nun bir semtinin spor kulübü Kasımpaşa’ya, Eyüp’ün ve İstanbul’un en nadide yerlerinden biri olan, yeşillikler içindeki bu araziyi vermenin adı “peşkeş” olmuyor mu?

İstanbul halkına da şaşıyorum. Başbakan Erdoğan, kanal projesini açıklıyor herkes sevinçten zıplıyor, 3. havaalanı ve köprüyü yapacağım diyor “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları atılıyor. Değerli İstanbullular, hiç mi aklınız kalmadı?

Malumunuz İstanbul, beton yığını haline dönüştü. Kanal projesi, 3. köprü ve havaalanı bu betonlaşmayı ve çarpık şehirleşmenin büyümesini bir kaç misli daha artıracak. İstanbul’un bunu kaldırması mümkün ve doğru değil… Övülen proje metrobüs’te insanların iş saatlerinde hayvana bile reva görülmeyecek şekilde seyahat etmesi, buna verilecek en iyi örneklerden biridir.

Vahşi bir rant anlayışı, çocuklarımızın geleceğini çok vahim bir şekilde tehdit ediyor. Bu projeler, yandaşlara yeni zenginlikler katarak, demokrasiden diktatörlüğe geçişin habercisidir. Dünyanın hiç bir gelişmiş memleketinde, böyle bir şehirleşme ve büyüme örneğini bulamazsınız.

Kemerburgazlıların hakkı olan 232 dönümlük arazinin, büyük bir açgözlülükle, hem de Kemerburgaz Spor Kulübü’ne ait olan 32 dönümlük parçayıda içine alarak Kasımpaşa Spor A.Ş.’nin üzerine geçirilmesi geleceğimizin daha da nasıl karartılacağının bir göstergesidir.

Bütün bunlara karşılık mağdur, mazlum, garip ancak buna karşılık gururlu ve yurtsever Kemerburgazlılar kendilerine karşı yapılan haksızlığa direniyorlar.

Her Pazar saat 13.00’de Kemerburgaz Meydanında toplanarak ellerinden alınan spor tesislerine yürüyorlar. Biliyorum ki; bu her protesto hareketi gibi AKP iktidarını çok korkutuyor. Her hafta STK’larca düzenlenen bu hak arayışına gelenlerin sayısını sayıyorlar. Çünkü en küçük bir sosyal dayanışma hareketinin siyasal karşılık bulacağı endişesini taşımaktalar. Fısıltı gazetesi ile Ergenekon ve Balyoz davalarını dile getirip, korku yayarak, Kemerburgazlıların hak aramasını engellemek istiyorlar. Fazla sesi çıkanın adresinin, Silivri’ye taşınacağını anlatıyorlar. Buna karşılık yiğit Kemerburgazlılar her hafta daha da kalabalıklaşıyor.

Buradan bütün siyasi partilere, STK’lara, her görüşte insana, yerel ve ulusal medyaya sesleniyorum. Haksızlığa uğrayan Kemerburgazlıları yalnız bırakmayın… Böylece kendi geleceğimize de sahip çıkmış olacağız.

Onları tanıdıkça göreceksiniz ki; onların haksızlıklar karşısındaki inadı ve duruşu AKP iktidarını Kemerburgaz’dan başlayan yürüyüşle tarihe gömmeye yeterde artar. Siz de bunu görmek istiyorsanız her pazar Kemerburgaz’da buluşalım…

Kemerburgaz Türkiye’dir. Oradan bakmak, Türkiye’yi görmek demektir.

 

 

Kurban, Allah’a Teslimiyettir

 

Kurban, ibadet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade etmektedir. İnsanın Allah’a yaklaşmasını ve O’nun rızasını kazanmasını sağlayan bir ibadet olan kurban, aynı zamanda güzel bir sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın örneğidir.

Kurban ibadetinde Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail’in Allahu Teâlâ’nın emrine tereddütsüz teslim olarak zorlu imtihanı kazanmalarının hatırası bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim, Allah yolunda yapılan en büyük fedakârlığa örnek olarak İbrahim (a.s.) ile oğlu İsmail (a.s.)’i göstermektedir. “…Ey İbrahim! Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır. Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. İbrahim’e selam olsun. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.  Çünkü o mü’min kullarımızdandı.” ﴾Sâffat, 37/100-111﴿

Kurban, mü’minin nefsânî arzularından,  mal, mülk ve servet gibi her türlü dünyevî menfaatlerinden vazgeçebilmesinin, bunun ötesinde gerekirse Hak uğruna canını da feda edebileceğinin göstergesidir.

Kurban ibadeti, Allah yolunda yapılan bir fedakârlık, Allah’ın ihsan ettiği bütün nimetleri yine O’nu rızası doğrultusunda hiç tereddüt etmeden sarf edebilmektir. Kurban, insanı cimrilik ve mal sevgisinden kurtarır, toplumdaki kardeşlik, yardımlaşma ve paylaşma duygularını geliştirir.

Kurban, sadece hayvan boğazlamaktan ibaret olan şeklî bir ibadet değil; içinde fedakârlık, teslimiyet, cömertlik, infak gibi pek çok hikmet ve fazileti barındıran büyük bir ibadettir.

Kurban bize, özellikle Hz. İbrahim’in tabi tutulduğu imtihanları, Allahu Teâlâ’nın buyruklarına karşı gösterdiği teslimiyeti, Hak uğruna katlandığı fedakârlıkları hatırlatmalıdır. Bizler de, bir muhasebe yapmalı ve şu soruları kendi kendimize sormalıyız: Allah’ın emir ve yasaklarına tereddütsüz teslim olabiliyor muyuz? O’nun rızasını kazanmak uğruna nelerden fedakârlık yapabiliyoruz? Canımızı, evladımızı ve malımızı Allah yoluna adayabiliyor muyuz?

Kurbanın Allah’a yakınlaşmayı sağlayabilmesi için -bütün ibadetlerde olduğu gibi- hâlis bir niyetle yerine getirilmelidir. Ameller ancak ihlâsla yerine getirilirse değer kazanır. Kurbanda da Allah katına yükselecek olan kurbanın eti, kemiği değil, kulun Hakk’ın rızasını kazanma niyetidir. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “(Kurbanların) etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır…” (Hac, 22/37)

Bundan dolayı kurban,  tam bir ihlâs duygusu içinde, gösterişe kapılmadan, başkalarının ayıplamasına veya takdir etmesine bakmadan ve her türlü yanlış düşünceden arınmış olarak kesilmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “…kurbanlarınızı gönül hoşnutluğu ile kesin” (Tirmizî, Edâhî, 1/1493) buyurmuştur.

İslam dini, sevinç ve mutluluk günleri olan bayramlara fakir ve yoksulların da katılabilmesi için Ramazan Bayramında sadaka-ı fıtır, Kurban Bayramında da kurban ile mü’minler arasında paylaşma ve yardımlaşma esası getirmiştir.  Şartları müsait olan Müslümanlar Allah’a şükran duyguları içinde kurbanını kesmeli, kestikleri kurbanların etlerini çevresindeki yoksul ve fakirlere dağıtmalıdır. Ayrıca dünyanın başka bölgelerindeki mazlum ve mağdur Müslüman kardeşlerimize de vekalet yoluyla kurbanlar ulaştırılmalıdır.

Unutulmamalı ki, yediklerimiz ve yanımızda alıkoyduklarımız değil, asıl infak ettiklerimiz bizim kazancımız olacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir defasında, kurban kesildiğinde ailesine ondan geriye ne kaldığını sormuştu. Hz. Âişe validemiz, kurbanın etlerini tasadduk ettiklerini ve geriye sadece bir kürek kemiği kaldığını söyledi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Desenize, bir kürek kemiği hariç hepsi (bütün infâk ettiklerimiz) bizim oldu!” (Tirmizî, Kıyâme, 33)

Hz. Peygamber (s.a.s.) Müslümanların sıkıntılı günlerinde infaklarını artırır, ashabını da buna teşvik ederdi. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında pek çok Müslüman, açlık, yokluk ve sefalet içinde kıvranıyor, adeta ölüm kalım mücadelesi veriyorlar. Bu mağdur, mazlum ve muhtaç din kardeşlerimize bu hayır ve infak mevsiminde kurbanlarımızla, dualarımızla ve diğer başka yollarla yardım etmeye gayret göstermeliyiz.

 

 

Kaybolan Ülkücü Ahlakımız

 

Ülkücü ahlakında hiçbir hasis nefs kaygısına yer yoktur. Kendisi yok davası vardır.

“Viran olası hanede evlad-ü-iyal var” mazereti kör ve kaba nefislerin kendilerini korumak için başvurduğu aşağılık bir hileden ibarettir. Yine mukaddes ölçüler hakkında ” Hile-i şeriye ” tabiri uydurulmuştur.

Bu sözler Türk-İslam öz ruhu ile bağdaştırılamaz. Ülkücü hareket milletle beraber ferdin kurtulması için gece gündüz çalışan bir hareket idi birbirleri ile kenetlenmiş bu milletin dertleri ile hem dert olmuş milleti için ölümü bile göze almış bir hareket idi.

Uzun zamandan beri ülkücü ahlaka aykırı yaşıyoruz. Sadece aykırı değil taban tabana zıt yaşıyoruz.

Kahrolası nefs kaygısı her ferdin kendi kendisini muhafazaya yönelmesi için çirkin bir şuuru besleye besleye bizde milli bütünlük hassasiyetinin bütün değerlerini kaybettik.

Hazreti Ömer’e “eğilecek olursan seni kılıcımızla düzeltiriz” cevabını verenlerin bu cevaplarını hiç mi hatırlamıyorsunuz? Bu cesareti gösteremeyecek miyiz?   Bu ahlakı nasıl unuttuk nasıl kaybettik ve nasıl tersine çevirdik. Doğruyu söyleyebilme doğrulara sahip çıkabilme şuurunu da kaybettik mutlak itaat prensibi ile siyasetin kulu kölesi olduk bu durum ülkücü ahlak ile bağdaşmaz.

Bizde bu hal oldukça suçu tarihimizde başımıza musallat olmuş şahıslarda aramak yerine Türk tarihini çok iyi okumak ve bilmek gerekmektedir.

Orhun abidelerini, Oğuz Kağanı, Mete Hanı, Bilge Kağanı, Osman Gaziyi, Fatih Sultan Mehmet’i, Atatürk’ü iyi okumalıyız.

Kur’an ahlakı ile ahlakımızı terbiye ederek Hz. Peygamberin yolundan ayrılmamalıyız.

Bu dağınıklığın suçu bizdedir. Onlar bizim geride kalmamız sebebiyle rahat hareket edebilmişlerdir.

Biz bir olalım birlik olalım ve vatan toprağı altımızdan kaymadan devletimize, milletimize, bayrağımıza sahip çıkalım.

 

 

 

Eğitimde Yaşanan Kaos

 

Zamân zamân Basın’da, Eğitim ve Öğretim’le ilgili  şok açıklamalar çıkıyor. Yıllardır yaz-boz tahtasına dönen sisteme ikide bir, bir yenisi daha ekleniyor. İşte dile getirilen son istek:

“Çocuklarımızı ezbercilikten kurtarmalıyız!”

Hâlbuki her ilim temelde, kısmen ezbere dayanır. Fizikçi, kimyacı, matematikçi veya tarihçi bazı formülleri ve tarihleri ezberden bilmek zorunda. Her seferinde onları düşünerek çıkarmaya kalkacak olursa, başarılı olamaz. Ders işliyemez.

Düşünmek için kafamızda bir şeyler bulunması lâzım. Hâfızasını bilgiyle doldurmayan kimse düşünemediği gibi, yeni fikirler de üretemez. Nasıl ki, sermaye çokluğu nispetinde ticaret hacmi genişler, o nispette kâr artarsa, ihtisâs sâhasında ne kadar çok şey bilirse, o kişinin üretkenliği tasavvur ve tahayyül gücü de o derece yüksek olur.

İkide bir sözlüğe bakılarak tercüme yapılamaz. Üstelik mücerret / soyut şeyler için ezber ne kadar gerekli ise, müşahhas / somut şeylerin de ezber tarafı vardır. O da meşk yâni tekrârdır.

Bir hattât, yüzlerce defa meşk etmeden; bir usta sayısız kere keser sallamadan; bir piyanist yılda birkaç saatlik konseri için, günde üç beş saat çalışmadan, yâni maddî-manevî meşki / tekrârı / ezberi olmadan; san’atını icrâ edemez.

Sanki gizli, hâin bir el bu neslin yetişmesini engellemek istiyor! Sûret-i haktan görünerek çok sinsice, menfi yönde sistemleştirmelere girişiyor. Doğru gibi görünen yanlışları nazara vererek, gençliğin kaliteli şekilde yetişmesine mâni ve engel olmak istiyor.

Oysa, eğitimde kısmen ezberin önemini gösteren sayısız örnekler, o kadar çok ki: Meselâ Mehmet Âkif’in hâfızasında on bin Arapça beyit vardı. Fahreddin Râzi, Kelâm ilmi hakkında dört bin sahîfelik bir ezbere sâhipti.

Âkifler, Râziler, Yûnuslar bu denli dolmasaydılar; taşarlar, önceyi bu kadar iyi bilmeseler, yeni şeyler ortaya koyabilirler miydi? Gerçekten kendisinden öncekilerin yazdıkları, yaptıkları ve söyledikleri hakkında yüzlerce hattâ binlercesini bilip görmiyen, yeni şeyler vücûda getiremez.

Getirse de kalınan yeri bilmediğinden; yapılmış, bitmiş ve halledilmiş şeylerle uğraşacağından, vaktini boşa harcamış olur. Demek ki, tâm mânâsiyle dolmayınca taşmak mümkün olmuyor.

Nitekim, eskide medrese talebeleri Ahter-i Kebîr adlı Arapça sözlüğü ezber ederlerdi. Bundan ötürü mêzûnlar; Mekke, Medine gibi yerlerde kolaylıkla kadılık yapabiliyorlardı.

Ezberin hayâtî önemini, yine somut örneklerle pekiştirmek istiyorum: Pilot kabininde yüzlerce işâret ve komütatör / düğme vardır. Pilot, hepsinin işlevini, neye yaradığını önceden bilmek zorundadır. Yâni onların yerini ve fonksiyonlarını daha evvel ezberlemiş olması gerekir. Uçak inişe geçtiğinde, sür’atle kullanmak zorunda kaldığı düğmelerin yer ve işlevleri, ezberinde yoksa, yâni düşünerek kullanmaya kalkarsa veya kılavuz kitapçığına başvurarak indirmeye çalışırsa, uçağın yere çakılacağı mâlûmdur.

Aynı şekilde bir kaptan ve şoförün hâfızasında / ezberinde, aracı nasıl kullanacağı yoksa onu süremez. Çünkü yerinde ve zamânında gereken hareket kabiliyetini ve ustalığını gösteremiyeceğinden, fecî sonuçlarla karşılaşacağı muhakkaktır.

Yıllardır yabancı dil dersi gören çocuklarımız, iki kelimeyi bir araya getirerek konuşamıyorlarsa; bunu düşünerek yapmak istemelerindendir. Hangi kelimeyi kullanayım,

442

nasıl bir sıra gözeteyim derken, konuşması gereken zamân kaçmış, dolayısiyle konuşamamış,

merâmını anlatamamıştır.

Oysa kafasında, yeri geldiğinde kullanabileceği cümle kalıpları hâzır olsa, yâni ezberinde bulunsa, ihtiyâç ânında hemen onu sarfederek merâmını söyleyebilecek.

Bu yüzden yabancı dil öğretimi, küçük yaşlarda başlatılıyor. Her türlü ihtiyâca cevâp verecek cümle kalıpları ezberlettiriliyor. Gramer / Dilbilgisi ise sonraya bırakılıyor.

Nitekim ilkokullarda çocuklar artık bu uygulamayla okuma-yazmaya geçiyor.

 

443

 

 

Yanlış Anlaşılma

Bütün canlılar ses/söz veya davranışlarıyla kendilerini ifade ederler. Buna insanlarda dâhildir.
Dikkatli bir insan evinde saksı içindeki bir çiçeğin davranışını gözleyerek onun içinde bulunduğu durumu belirleyebilir. Bu çiçek yerini sevmişse, toprağında kendine yeterli su ve besini bulmuşsa daha güzel çiçek veya yaprak açarak hal lisanı ile kendisini ifade eder.            Eğer evimizde bir saksıda çiçek yetiştiriyorsak onu anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunu yetişkin bir insan için söylemek mümkün değildir. Zira; Allah (C.C.) insanı anlaşılması için değil, anlaması için yaratmıştır. Bu vasıf insanoğluna bahşedilmiş büyük hazinedir.  

Sözler önemlidir, fakat bunun kadar davranışlarda önemlidir. Sözcükler kullanılmasa da her toplumda bazı hareketlere özel anlamlar yüklendirilmiştir. Böylece hareketlerde önem kazanmaktadır. 

Bilge kişinin birine, tuvalette sakız çiğnemenin şer’an bir hükmü var mıdır?  Diye sormuşlar. Bu münasebetsiz soru karşısında bilge kişi; “tuvalette sakız çiğnemenin hiçbir mahzurunun olmadığını, ancak tuvaletten çıktığında kendisini bu halde görenlerin onu yanlış anlayacağını” söylemiştir.

Bence insanın duygu, düşünce, söz ve davranışlarının başkaları tarafından farklı algılanıp, hakkında yanlış hüküm verilmesi kadar, insanı inciten ve onu rahatsız eden bir durum tasavvur edilemez. Aynı zamanda yanlış anlaşılma insanın haksızlığa maruz kalmasıdır.                                           

Haksızlıkta Dinimize göre kul hakkındandır. Yanlış anlaşılma ile kul hakkı arasındaki çizgi çok ince olup, kişi yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermemelidir. Yani kendi kusuruyla, kendini yanlış ifade etmemelidir.    

İnsanın akıl ve zekâsının kuvveti onun sözlerinde gizlidir. Akıl ve zekâ yününden güçlü olanların ortak özellikleri belagat sahibi olmalarıdır.

Belagat bir konuyu bütün yönleriyle kavrayarak, yanlış anlamaya yer bırakmadan tam ve doğru anlatabilme sanatıdır. Yanlış anlaşılmanın sebebi yanlış ifade tarzındandır. Yanlış anlaşılma net olmayan söz ve davranışlarımızın bir sonucudur, O halde kendimizi doğru ifade etmeliyiz. 

Son zamanlarda sıklıkla karşılaştığımız; özellikle siyaset adamlarının bu gün söylediğini, öteki gün, kendi kendilerini tekzip edip,”yanlış anlaşıldıklarından” bahisle bu mazerete sarılmaları kadar komik bir durum düşünememekteyim. Açık konuşan, bir insan neden yanlış anlaşılsın. Affınıza sığınarak ifade etmek isterim ki argoda “kıvırma payı” dedikleri kelime, bu gün söylediğini, yarın değiştirmek için kullanılan bir kavramdır. Bu tür insanlar için  “taklacı kuş” tabiri de kullanılmaktadır.           

Taklacı kuşların hazzetmediğim bu özelliğinin nedeni, karşısındaki insanların zekâları ile alay etmiş olmalarıdır.

En ummadığın keşfeder esrar-i derunun 
Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanırsın.

Merhum Ziya Paşa bu terkibi bendinde “taklacı kuşları” ne güzel dile getirmiş.                              

İnsan ya açıkça anlaşılır konuşmalı veya sukut altındır diyip susmalı.                                             

Yanlış anlaşıldım kıvırmasına sığınıp, taklacı kuş olmamalı. Kişinin konuşma tarz ve hareketleri kişinin iç dünyasının ve karakterinin aynasıdır. Bu nedenle atalarımız “uslub u beyan ayniyla insan” boşuna demişler 

Sağlıkla kalın.

Din ve Ateizm

İnançsız insan yoktur,

İnancının farkında olmayan insanlar vardır.

Üç çeşit inanç vardır.

1 –  Doğru inanç Allah(cc) ın birliğini esas alır.

Buna tevhid inancıda denir.

Bütün peygamberlerin gönderiliş amacı tevhid inancını tebliğe yöneliktir.

2 – Yanlış inanç Allah(cc) ın çokluğuna dayanır.

Teslisi esas alır

Buna şirk denir.

Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm, Budizm vs

3 – Fark edilemeyen inanç

Allah (cc) ın yokluğuna dayanır.

İnkârı esas alır

Ateizm, darwinizm vb

Kendi içerisinde çelişkilerle dolu olmakla beraber bu da bir inanç sistemidir.

En büyük yanılgısı var olanı fark edememektir.

İnsanlık tarihinin en meşhur ateisti Firavun’ dur

Hem inkâr eder hem de kendisini ilah yerine koyardı.

Bu da bir yaratıcının varlığını kabullenmek değimliydi.

Ne zamanki Kızıldeniz’de boğulmakla karşı karşıya geldi.

Önce, ilah olmadığını anladı.

Sonra “Bende Musa’nın Rabbine inandım “dedi.

Hani yoktu?

Olmayan bir şeyden yardım istenir mi?

Ölüm şoku ile yüz yüze gelince farkına varmadığı inancını fark etti.

Onun için buna fark edilmemiş inanç dedik..

Rengi, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun

Allah (cc) Hz Âdem’den itibaren bütün insanların genetik yapısına inanç sistemini kodlamıştır.

Bazılarının bunun farkına varamamaları yokluğu anlamına gelmez.

Mesele şu

İnsanların bir kısmı bu inanç kodlarını doğru okur,

Bunlara Müslüman denir.

Bazıları yanlış okur.

Bunlara gayri Müslim denir.

Bazıları da farkına varamaz, okuyamaz

Bunlara da ateist denir.

İnsanlar ateist bile olsalar çaresizlik içerisinde kaldıkları zaman

Yâda ciddi bir tehlike ile karşı karşıya geldikleri zaman

Ben Allah’tan yardım istemem diyebilecek bir babayiğit var mıdır?

Bu insanlara kızmanın tartışmanın bir anlamı yok

Temennimiz bir gün onlarda inançlarını fark ederler.

İnanç otobanından ayrılmamak temennisiyle…

Stratejik Sarhoşluk

Büyük âlim Yusuf Akçura aramızda yok ama “Üç tarz-ı siyaset” hala capcanlı bir şekilde hükümferma…

Gençlik yıllarımızın Başosmancısı Kadir Mısıroğlu kusura kalmasın, Osmanlıcılık ya da neo ottomanizm denince akla Ahmet Davutoğlu geliyor ilk.

Bir aralık disisleri.gov.tr‘ye girdiğimde Bakanımızın yurtiçi ve yurtdışı akademik kariyerinden başım dönmüştü. Hele hele 1998-2002 yılları arasında Harp Okullarında ve Polis Akademisindemisafir‘ öğretim görevlisi olarak vazife yaptığını görünce uzay mekiğine binmiş gibi oldum.

Şimdi bazı nâdanlar sen 28 Şubatta (1998) ayrı, 57. Hükümette ayrı sürgün yerken Konyalı Profesörümüzü gayrisivil unsurlar el üstünde tuttu diye kıskandığıma verecekler ki hâşâ ve kellâ! Demek ki Rabbim onu bu günlere hazırlamış.

Stratejik Drinlik” kavramıyla onunla tanıştık biz. Hatta ona dış politik argümanlar üreten Ekopolitik‘i de birebir dinlemişiz. Afrika açılımını ve yakın komşularla vize – gümrük kaldırımını Ermenistan ve Yunanistan politikalarının bariz yanlışlığına rağmen desteklemişiz.

Ütopik romantizmle pragmatik idealizm arasında gidip gelen dış siyaset seyri “sıfır sorun” çocuksuluğu ve ‘ümmet milliyetçiliği’ ile hep yüzündeki tebessüm gibiydi. Donmuş ve üstüne küresel çekimserlik konmuş.

Ve sonunda vites değişti. Temel‘in 90’la giderken dediği gibi; “Uşaklar, sıkı tutunun; şimdi (R)oket’e takayrum.” Ha Tepegöz, ha Beşşar.. Dedem Korkut hepsini kovalar. Bindik bir alâmete, gedeyoz etno-mezhebik kıyamete.

Gökten bir elma düşecekmiş; adı Başbakanlık mı olsun, Cumhurbaşkanlığı mı olsun karar verememişler. Diyesilermiş ki bizde de Suriye gibi iç savaş varmış – hem ne iç savaş – ama gizli. Bilen bilirmiş ama göremezmiş, eden bulurmuş ama anayasayı değiştiremezmiş.

Amerikonya‘da Başkanlık seçimi kampanyalarında her daim iki aday, ikişerli ekiplerle yarışırlar(mış). Obama / Biden, Romney / Ryan gibi bunda kelli bizde de Erdoğan / Kurtulmuş ve Gül / Davutoğlu olacak(mış)tır.

Sakın 61.Hükümetin dış siyasa kılavuzu ekipbaşı için kabine başını batağa sürüklüyor olmasın. Bunca racon,  bunca gider olsa olsa Kasımpaşalı Başbakanımızın siyasi sonuna gider. “Suriye cızırtı yapma. Alo, Rusya aradan çekil” diyerek bölgede ancak kendi ipinizi çekersiniz.

Bana kalsa Stratejik Derinlik’i Cervantes yazdı derdim. Don Kişot‘un komşularla pardon yeldeğirmenleriyle savaşını da Stratejik Sarhoşluk ve platonik Osmanlı mis pardon Dulsina aşkına bağlardım. Ne ki serde iç ve dış politik analizcilik saplantısı var. Siz buna komplo teorisyenliği de diyebilirsiniz.

Dua edelim ki komplo ve saplantılarda kalalım. Yoksa gerçekleri hem de acı gerçekleri duymaya yüreğimiz yetmez.

Lütfen Doktor Bey; “bana gerçekleri söylemeyin“.

Suskun Kürtlerin Duası

 

Terörün sona ermesi ve akan kanın durması için en çok ‘Suskun Kürtlerin’ fiili duasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Onların fiili duası Türkiye’ye çağ açıp çağ kapatacak, Türkiye’yi lider ülke konumuna getirecektir.

Bu ülke, Türklerin sessiz kararlılığı ve sabrı, ‘Suskun Kürtlerin’ sukutunu terör aleyhine bozmasıyla huzura erecektir ve yapılacak gerçek dua budur.

Devlet idaresinden anlamam, devletin sırlarına vakıf değilim. Devleti idare edenlerin,” ustalık dönemi” söyleminden devlet işlerinde bir dönem acemilik çektiklerini anlıyoruz. Bizde adet böyle olmalı ki atalarımız; “kervan yolda düzülür, denize düşünce yüzülür!” demişler.

Terörle mücadelede devlet, maalesef ustalık döneminde de “tahterevalli” ve “çek- bırak” şeklindeki “lastik politikalarından” netice bekliyor.

Sıcak terörü müzakereyle soğutmak ve sıcak takiple yarattığı tehdit etkilerini müzakere masasında neticeye çevirmek!

Bu usulü otuz yıldır deniyoruz, bir netice alabildik mi? Terörle anladığı dilden konuşmaya bir saniye bile ara verilemez ama sadece silahlı mücadeleyle de bir yere varılamaz. Terörü doğuran iç ve dış etkenlerle topyekûn mücadele gerekir.

Dış desteği kesemiyoruz, bölgede devleti tek hâkim güç haline getirip terörün para ve insan kaynakları kurutamıyoruz, bölge halkının gücünü ulusal ekonomiye kazandırıp kendi kendine yeter hale getiremediğimiz gibi onları beleş yaşamın parçası yapıyoruz. Beleş yaşamı terörün kazandırdıkları olarak algılamalarına engel olamadığımız için devletten ziyade terörizme medyunu şükran oluyorlar.

Bu çözümsüzlük ortamında günü kurtaralım derken sorunu her gün biraz daha büyüterek yeni kuşaklara taşıyoruz.

Türk adaletinin yargılayıp içeriye tıktıklarını meşru liderliğe taşıyoruz. Kendimizi cellâdın insafına terk edenlerin durumuna düşürüyoruz…

Olup bitenin izahını kendimize yapamazken, birileri de çıkıp; “Türkiye Cumhuriyetini, Türkiye Birleşik Devletleri Cumhuriyeti’ne dönüştürelim” müptezelliklerini çözüm diye piyasaya sürüyor.

Osmanlı’dan ilham almanın sırası değil, kendimizi dev aynasında görmeyelim. Osmanlı’yı örnek alacaksak Fetih dönemini değil eşdeğer dönemlerine bakalım. Günümüz Türkiye’sini dünya beşlisinin durumuyla bir kıyaslayalım! İlim, teknoloji, endüstri, kültür ve sanatta lider bir konumumuz var mı? Dünyada hangi malın fiyatını biz belirliyoruz? Bizim fiyatımızı bile belirliyorlar!

Terör ne istiyor? Güneydoğu’ya özerklik verin, Türkiye’yi istifademe açın! Anlamı ne? “Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin…” Başka izahı var mı? Tabi aynı zamanda Suskun Kürtlere’ de bir mesaj; “siz bize karşı çıkmayın, iktidarla birlikte hareket etmeyin! Mücadelemiz sizin de haklarınızı korumak üzere yürütülmektedir.”

Zamanında ağaların insafına terk edip vermediğimiz her hak, bu gün bumerang gibi bizim başımıza çarpıyor ve terörizmin hanesine yazılıyor ve kitleler, acaba satışa mı geldik şüpheciliğine kapılıyor.

Bu şartlarda terör, istediğini almadıkça silah bırakır mı? Onlar bıraksalar, ağa babaları bıraktırmaz. Çünkü Kürtler, ABD ve İsrail’in 21. yüzyılda keşfettiği yeni tutsakları, yeni kuklaları…

O nedenlerledir ki; ‘Suskun Kürtler’ bu gerçeği görüp teröre dur dedikleri gün, önce kendi vicdanlarında özgürleşecekler. Çünkü onlar, küçük çıkarların ve nefislerinin esiri oldular, kısa gün kârı peşindeler, kimin kayığına bineceklerse onun türküsünü çığırmak üzere istikrarlı bir sukut ile bekliyorlar. Onların sukutunu bozmaları tövbe etmeleri, nefisleriyle hesaplaşmaları, terör karşısında özgürleşmeleri, bizi içimizden vurmak isteyenlerin oyunlarını bozmaları ve Kürt Ergenekon’undan çıkmaları demektir.

Bu sukut, terör aleyhine bozulduğu gün; Türkiye’de akan kan 12 Eylül sabahındaki gibi durur ve herkes gerçeği görüp “biz bu kavgayı neden yaptık” diye hayıflanıp el ele, kol kola mutlu bir geleceğe yürür ve gerçek dua budur ve işte o zaman dualar karşılık bulur. Türkiye dünyadaki gerçek yerini alır.