24.2 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1050

Ne İstiyorsunuz MHP’den?

 

Günümüz Türkiye’sinde sesini duyurmak zor. Medya, ya yabancıların ya da gazetecilikten başka kırk tane iş yapan büyük sermayenin eline geçmiş…  Bunlar ulusal yayın yapan medya araçlarına sahip oldukları gibi yerel medya araçlarını da ele geçirmek veya sindirmek için büyük çaba içinde. Çünkü zihinleri kontrol, en ucuz savaş kazanma yöntemi…

Doğrudan yabancıların kontrolüne girmiş olan medya, zaten hedefini tahakkuk ettirmek için planlı yayınlar yapıyor. Yerli sermayenin kontrolünde olan medya ise dıştan ve iktidardan gelen baskılar nedeni ile Türkiye’de meydana gelen olayları gizliyor ya da çarpıtıyor.

Böyle bir düzende halk daha da mahsunlaşıyor. Mazlumların ve mağdurların sayısı artıyor. Davulda tokmakta ellerinde olduğu için istedikleri gibi çalıp, istedikleri gibi söylüyorlar.

Bunun için vicdanlarını ve ruhlarını satmamış adamlar, her fırsat bulduklarında doğruları Türk Milleti ile paylaşmak ve kendi bakış açılarını ona aktarmak zorundadır.

Türk Milleti ile bahsettiğim şekilde paylaşılması gereken konulardan biri olduğuna inandığım ve kurulduğu tarihten bu yana milliyetsever, vatanperver ve bayrak sevdalısı insanlarımızın gönül vererek  yaşattığı bir siyasi kurum olan Milliyetçi Hareket Partisi’ne yönelik saldırılardır.

Bir dostumun tarifine göre Türkiye’de “gariplerin ve yiğitlerin” partisi olarak adlandırabilecek olan MHP, haksızca yerden yere vurulmakta ve politikaları kasten ve yanlış bir şekilde halka anlatılmaktadır.

İzah ettiğim şekilde, ne idüğü belli olan medya ve siyaset odakları, MHP’yi halkın gözünde etkisizleştirmek ve hiçleştirmek için yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmektedir.

Siz de görüyorsunuz, Başbakan Erdoğan ve iktidar partisi; ihtiyacı olduğu zaman, yoğun bir şekilde MHP’yi, CHP’nin yanında olmakta suçlamaktadır. Suçlamak diyorum, çünkü İslamcı siyaset için CHP’li olmak ve CHP ile birlikte davranmak neredeyse bir suç işlemek kadar tehlikelidir. Böyle bir propaganda ile MHP, CHP’nin yanına itilerek içi boşaltılmaya çalışılır. Bir bakarsınız CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, muhalefet ve ulusalcılar MHP’yi izlediği politika sebebi ile AKP destekçisi olarak eleştirmeye başlar. Peki hangisi doğrudur?

Halbuki MHP’nin politikası ne AKP’nin ne CHP’nin ne de herhangi bir odağın peşine takılmaktır. MHP’nin çizgisi defaatle Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından; önce milletim ve ülkem sonra partim ve ben diyerek tarif edilmiştir. Ama bu bir türlü anlatılmaz ve anlatılmak istenmez. Çünkü bu kirli siyasetin kabul edemeyeceği bir politik anlayıştır.

MHP’nin, AKP veya CHP’nin peşine takılmakla itham edildiği konuların, ne derece yanlış olduğu, partinin siyaset belgelerinde yazılıdır. MHP’yi siyaset dışı bırakmaya çalışanlarda bunu bilir ama her türlü kara propagandaya açık Türk Milletinin gözünden, MHP’yi düşürmek içinde her yolu denemekten kendilerini alıkoymazlar.

Tarih içinde yaşanan olaylar mutlaka sorgulanır. Ancak varılan genel kanaat “öyle olması gerektiği için öyle olduğu” yönündedir. Bu sebeple devlet yönetmemiş, insan doyurmamış, can pahasına güvenliği sağlamamış, ısınmak için dün kömür bugün doğal gaz bulmamış, milletin ve devletin birliği için sıkıntıdan damar çatlatmamış adamların, ne demek istediğimi anlayamayacakları muhakkaktır.

MHP, bu sebeple ne AKP’nin ne CHP’nin destekçisidir. Ne Amerikancı, ne Avrupa Birlikçi nede Nato’cudur. MHP, sadece ve sadece Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin yanında ve onların bekasını sağlamayı amaç edinen, milli düşünen ve öyle yaşayan insanların partisidir. Onun için bir karara millet lehine olumlu etki çabası, birilerinin peşine takılmak olarak algılanamaz.

Bunun için MHP, üzerine düşeni büyük bir sorumluluk anlayışı ile yerine getirmektedir.

AKP ve CHP’de siyaset yapanlar ile küresel güçler ve onların arkalarındaki devletler iyi bilirler ki; Türk Milleti, “milliyetçilik” olarak adlandırdığımız anlayışla, soyuna sopuna bakmaksızın milletinin her mensubunu canı gibi sever. Bu sebeple, bahsettiğimiz sevginin siyasal temsilcisi MHP ile milletimizin hayat boyunca yolu mutlaka kesişmiştir ya da kesişecektir. İşte bu; işbirliğinde olan iç ve dış güçler için tarihsel nitelik taşıyan bir tehlikedir ve MHP her fırsatta bertaraf edilmek sureti ile bu tehlike önlenmelidir.

MHP’nin mutlaka yanlışları ve hataları vardır. Ancak dediğim gibi bunlar, dönemin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Elbette alınan kararların eksileri ve artıları, getirileri ve götürüleri bulunur. Teraziye konulduğunda; artılar ve getiriler ağır basıyorsa, en doğru kararlar alınmış ve uygulanmış demektir. MHP’nin izlediği politikaların, millet ve devlet menfaati göz edilerek yapıldığından zerrece şüphe duyulamaz. Herşey söylenebilir ama samimiyet ve iyi niyet asla sorgulanamaz. Yoksa MHP’nin varlığının bir anlamı yok demektir…

MHP’yi başta ABD olmak üzere dünyanın bir çok devleti ve gücü etkilemek, yönlendirmek ve kontrol altına almak isteyebilir. Buda siyasetin doğasında vardır. Önemli olan MHP’nin bu güçlerin etkisine, yönlendirmesine ve kontrolüne girip girmediğidir. Bunu hepiniz çıplak gözle, olaylara yüzeysel bakıp, görebilirsiniz. Bunun için siyaset allamesi olmaya hiç gerek yoktur.

Eğer MHP, bu gün varlığını güçlü bir şekilde sürdürmese ki; bu güç milletvekili sayısı ve aldığı oyla orantılı olmayan büyük bir güçtür, memleketimiz ağır saldırıları demokratik düzenin işleyişi ile beraber nasıl önlerdi, bunu hep birlikte düşünmemiz gerekir…

MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, bir konuşmasında Osmanlı -Türk Devleti’nin yıkıldığı dönemde MHP benzeri bir siyasi kurumu olsaydı, devletin yıkılmayacağını belirtmişti. Bu çok doğru ve yerinde bir tespittir. MHP’nin konumu ve uğradığı saldırıları, bunlar ve Türkiye açısından mutlaka iyi değerlendirmemiz gerekir.

Onun için her bir vatandaşımızın, MHP ile niçin bu kadar uğraşıldığını ve bu MHP’den ne istendiğini, sağlıklı ve objektif bir şekilde sorgulaması elzemdir. Belki o zaman MHP’den ve Bahçeli’den ne istendiğini daha iyi anlayabiliriz…

 

 

Köfteci Salman’a mektup

Sevgili Salman; Hacca gidiyormuşsun. Ne mutlu sana.

İnandığın yolda imanınla yürüyorsun.

Seni yakından tanıdığımı sanıyorum.

Sen, alnın teri ile çalıştın, aileni insanca yaşatma sorumluluğunu yerine getirdin.

İşini, dürüstçe yaptın.

Gece gündüz demeden işini yaptın.

Yaptığın güzelim köfteler, piyazlar ve tatlılarla karnımızı doyurdun.

Lezzetli ve hilesizdi ürünlerin.

Senin mekanında karnını doyurduğun insanların senden şikayetçi olduklarını sanmıyorum.

Ben, senin bir müşterin ve dostun olarak senden razıyım.

Ödediğim, senin alın terinin karşılığıydı.

Sende bir hakkım olduğunu sanmıyorum.

Varsa da, binlerce kez helal ediyorum.

Sadece ürünlerinle değil; güler yüzün ve insani sevecenliğinle de beni mutlu ettin.

Senin mekanına her geldiğimde mutlu oldum.

Sadece karnım değil, ruhum da doydu.

Bu arada seni tanıma ve kişiliğine tanık olma olanağım da oldu.

Sen, yüzü de ruhu da tertemiz bir insan, örnek bir esnaftın.

Kimsenin kazandığında gözün yoktu.

Dedikodu bilmezdin.

Kimseye iftira attığına tanık olmadım.

Sen, inancına “halisane” bağlıydın.

“İyi bir insan” topluma yararlı bir yurttaş olmaya özen gösterdin.

İyi bir aile babası olduğunu da biliyorum.

Üstelik sen, o yüce imanınla birlikte, bu ülkede “özgür bir yurttaş” olarak yaşama olanağını borçlu olduğun Mustafa Kemal Atatürk’e de nankörlük ve ihanet içinde olmadın.

O’nun bu ülke insanlarına bahşettiği “insanca yaşama” olanağının da bilincindeydin.

Bu ülkede, “Atatürk’e küfür etmeden” de inançlı bir insan olabileceğinin somut bir kanıtıydın.

Senin insani güzelliğin için daha yazabileceğim çok şey var.

Ama, bu kadar az sözle de seni tanımlayabildiğime inanıyorum.

İnanıyorum ki, Hac görevini de “saf ve temiz bir kalp ve imanla” yerine getireceksin.

Sen, bir imtihan alanı olan bu dünyada “imanlı bir insan” olarak yaşadın.

Bundan sonra da böyle yaşayacağına hiç kuşum yok.

Seni, uğurlayamadım.

Ama, döndüğünde büyük bir mutlulukla karşılayacağım.

Allah’ın yolunda yürürken, Allah’ın bu ulusa lütfettiği Mustafa Kemal’i de gönlünden çıkarmayacağına inanıyorum.

Güle güle git, sağlık içinde huzur ve mutlulukla dön kardeşim.

Seni, saygı ve sevgiyle selamlıyorum…

Öğrenciye Hitap

 

Önce hangi eserleri okumalıyız?

Kitap vardır dâvâmızı anlatır. Kitap vardır karşı dâvâyı tasvîr eder.

Birinde kendimizi öğrenir. Ötekinde karşı fikri.

Kendimizi anlatan eserler, bizi Hakk’la meşgûl eder, bizi olmamız gerektiği şekilde yetiştirir. Hakk’la donatır. Artık Hakk’ı bildiğimiz için, Bâtıl bizi istîlâ edemez. Onunla nerede karşılaşsak, ona karşı tavır alır, onu reddederiz. Çünkü Hakk güneş, diğerleri yıldızlar gibi olup onun yanında sönük kalırlar. Hakk, dalgakıran gibidir. Kendisine çarpan bâtıl fikir dalgalarını geri çevirir.

Karşı dâvâyı anlatan eserler, bizleri çok meşgûl eder. Belki gerçeğe erişmeğe vakit bile bırakmaz. Tıpkı iki kere iki dört eder demek varken; iki kere üç dört değil, beş kere üç dört değil…ilââhir. Âdeta sonsuz sayıda çarpımları reddede reddede, haaa ancak iki kere iki dörtmüş demek gibi bir şey…Kaldı ki, bu yanlış hesabın birine takılmak tehlikesi de var…O zaman bâtıl bizi istila etmiş olur. Önce Hakk’ı bilmediğimiz için.

Kaldı ki, İmam Şâfii Hazretlerinin dediği gibi: “Hakla meşgûl olmıyanı, Bâtıl istila eder.”

Bu demek değildir ki, karşı dâvâyı anlatan eserleri hiç okumıyalım. Okuyalım ama önce kendimizi tanımalıyız. Sonra başkasını…Tabî sıra ve zamanı gelince…Yoksa kendini tanımadan başkalarını tanımak istiyenler, onların kötü birer taklitçileri olmaktan kendilerini alamazlar.

Bulduğu bir Tevrat parçasını okuyan Hz. Ömer’e Peygamberimiz:

“Ben size doğrusunu getirmişken niçin onu okuyorsun? Okuma.” Mealinde karşılık vermesi çok düşündürücüdür. Bâtıl’ın mütalâası, Hz. Ömer için bile mahzûrlu olursa, ya bizler için…

X

En iyi intiba / izlenim, ilk intiba / ilk izlenimdir.

Kendinizi geçmişin değil, geleceğin insanı olarak görün ve ciddiyet ve vekar çerçevesine girin. Yarınki şahsiyetinizin havasını şimdiden teneffüs edin. Ağır olun. Hafiflikten şiddetle kaçının.

Çocuğa büyük muamelesi yaptıkça, kendini büyük görerek lâftan anlaması gibi, sizler de şimdiden büyüklüğünüze hazırlanın. Tabî bu kibirlenin / büyüklük taslayın, gururlanın / yersiz bir kendini beğenmişlik içinde ona buna kurum ve çalım satın demek değildir.

X

İlim, bilgisizlikten üstündür. Bilmek aydınlık, bilmemek ise karanlıktır. Bu bakımdan Hoca’nın talebesini sıkıştırması, Subay’ın askeri sıkıştırması gibidir. Tâlimde ter dökmeyen, savaşta kan döker misali.

Tembellikten alınacak öğrencilik lezzeti, mêzûniyeti düşünmemekle kaabil, düşünenin ise çalışması lâzım.

Yapan bilir, bilen konuşur. Yapmak ve bilmek için öğrenmek lâzım. Bunun yolu da dinlemekten geçer.

“Tekrar” teori ve nazariyesi ise, öğrenmenin temelidir. Zaten her gün güneş doğmuyor, hergün uyumuyor, hergün yiyip içmiyor muyuz? Duvarcı hergün aynı tuğlalarla uğraşmıyor mu? Ama neticede duvar yükselmiş oluyor.

Dünya dönüyor ama hergün farklı bir yerde, ayrı bir takvimde. Tekrarlanan şey aynı fakat edinilen fikir farklıdır.

Konfüçyüs’ün dediği gibi: “Düşünmeden öğrenmek, vakit kaybetmektir.”

437

Öyleyse baktığını gör. Duyduğunu işit. Okuduğunu anla.

Ki soru sorabilesin.

Çünkü Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Sual, yarı bilgidir. Hiç bilmiyen, bu bilgiden dışarıda kalan bu soruyu soramaz. Soru da bilgiden doğar, cevap da. Nitekim diken de toprakla sudan biter, gül de.”

Unutma ki, “Okulu yaşamak.” ve “Okulda yaşamak.” Birbirinden çok farklıdır.

Sen hem okulda ol, hem de okulu yaşa.

 

438 – 439

 

 

Kurban ve Cumhuriyet Bayramında Kınalı Kuzularımız

 

“Yavrum, Hasan’ım, Kınalı Kuzum. Kumandanın saçındaki kınayı sormuş. Bunda bilmeyecek ne varmış ki yavrum? Bizim burada Allah için kurban seçilen koçların başını kına ile süslerler. Ben de dört kardeşin içerisinde en çok seni sevdiğim için seni Hz. İsmail’e kardeş seçtim. O da kurban edilmek istendiğinde kınalanmamış mıydı? Yavrum, kıyamet günü, mahşer yerinde, o kına senin işaretin olacak, o kalabalıkta seni kolayca bulacağım. Aha işte benim kınalı kuzum da burada deyip seni bağrına basacağım. Anan Hatçe”

Bu cümleler Çanakkale’de şehit olan Yozgatlı Hasan’ın hikâyesinden alındı. Başı kınalı er Hasan, komutanının sorusu üzerine anasına mektubunda kınanın sebebini sorar. Ana Hatçe’nin cevabını verdiği bu cümleleri okumak / dinlemek Hasan’a nasip olmaz. Çünkü mektup gelmeden şehit olmuştur.

Hasan’ın anasının başına kına yakarak vatan savunması için cepheye göndermesine teslimiyeti ile ananın evladını cepheye gönderişindeki müthiş imanı, tam da Hazreti İsmail ile babası Hazreti İbrahim’in tavrıdır.

*****

Allah’a yakınlaşmak için bir vesile olan Kurban Bayramına bu sene de “kınalı kuzularımızın” şehadet haberleriyle giriyoruz. Evlatlarını kutsal değerleri (Allah ve vatan) için, kalleş savaşın belirsiz bir cephesine, gönderen ana babalar yine endişe ve yine acı içinde.

http://img152.imageshack.us/img152/7605/uuu20071115105949bx8.jpg

Bu kalleş savaşta şehit olan Mehmetçiklerin şehit olup olmadığı tartışmasını yapanlara, halen de eli kınalı olarak askere uğurlanan gençlerin resmi yeterli cevabı vermiş olmalıdır.

İl Müftümüz Kurban Bayramı ile alakalı yazdığı yazıda, Kurban’ın bize Hak uğruna katlandığımız fedakârlıkların muhasebesini yapmamıza ve “O’nun rızasını kazanmak uğruna nelerden fedakârlık yapabiliyoruz? Canımızı, evladımızı ve malımızı Allah yoluna adayabiliyor muyuz?” sorularına cevap aramamıza vesile olması gerektiğini hatırlatıyor.

*****

Allah için, vatan için, millet için canını ortaya koymuş vatan evlatlarını şehit edenlerin; bu kalleş savaşın maşalarının bir halkın haklarını, bizden korumak maksadıyla hareket ettiğine inanmamızı istiyorlar. Hangi halkın? İnançlarımız, geleneklerimiz, aile yapımız, tarihimiz, kutsallarımız, bayramlarımız, yaslarımız bir olan ve kendini Kürt olarak tanımlayan insanlarımızın.

Bu Kurban Bayramında, Türkiye’nin her bölgesinde olduğu gibi, evlerinde kurban kesilen veya kesilmiş kurbanların infakı ile karınları doyacak olan insanlarımızın.

*****

Bayram’a girerken TV kanallarında yine “Öcalan’a önce ev hapsi, daha sonra özgürlük verilsin” diyen köşe yazarlarını dinlemekteyiz. Yine Başbakan “İmralı ile görüşülebilir” derken, “Devletin PKK ve Öcalan ile müzakereleri yeniden başlatmış olduğu” tahminleri ve bu olaydan duydukları sevinç ve mutluluğu açıklayan “kanaat oluşturucuları” dinlemekten bunalmış vaziyetteyiz.

On binlerce kişinin katilinden, Türkiye sınırları içinde kurulacak bir federe Kürt devletinin devlet başkanı çıkarılmaya çalışılmakta. Bu işin yöntemi de hiç gizlenmiyor: “Alıştıra alıştıra.”

Türk Devletinin terör örgütü karşısında yenilmiş olduğunu kabul ettirmek veya büyük devletlerin desteklediği örgütü yenmemizin mümkün olmadığı inancını yayarak teröriste psikolojik üstünlük sağlamaya çalışanlar her gün TV kanallarında baş tacı edilmekte.

Bunlar hiç olmazsa “Cumhuriyet Bayramı” öncesinde susabilseler veya susturulsalar. Devletimizin yedi düvele ve zamanın en büyük devletlerinin desteklediği güçlere karşı kazanılan zafer sonucu kurulduğunu hatırlasalar veya bunlara hatırlatılsa.

Bu malum zevat genelde Başbakan aleyhine bir kelam etmeye çok korktukları halde, Başbakanın seçim dönemlerinde yoğunlaşan “milliyetçi söylemlerini” yorumlarken garip bir usul kullanmaktalar. Bu milliyetçi söylemlerin geçici olduğunu, esasen çözüm için açılımları devam ettireceğine inandıklarını” anlatmakta, utanmaksızın milletin dangalak, ahmak; Başbakan’ın da halkı aldatan bir siyasetçi olduğunu ima etmekteler.

*****

Özünde dinsiz bir ideolojinin ideallerini taşıyan fakat zaman içinde Hıristiyan / Yahudi emperyalist devletlerin Ortadoğu planlarının bir maşası haline gelen terör örgütünü, dini inançları kuvvetli bölge insanı içinde bir “kurtarıcı” olarak kabul edenlerin oranı neden yükseldi?

1974’te Kıbrıs Harekâtı başladığında Diyarbakır’da, Siirt’te, Batman’da vd illerde askerlik şubesi önünde kuyruklar oluşturarak askere alınmalarını isteyen Kürt gençleri, bir nesil sonra Türk askerini öldürmek için nasıl kullanılır hale geldi?

Bana göre eli silahlı teröristler kadar bu kötü gidişten öncelikle TV kanallarının baş tacı ettiği bu malum şahıslar sorumludur. Başta “kınalı kuzuların” aileleri olmak üzere, Türk Milletinin büyük kısmı bu gaflet/ delalet / hıyanet içindeki bu zevattan iğrenmektedir.

İktidar bunların kendisine hizmet ettiğini sanıyorsa aldanıyor.

*****

Bütün okuyucularımın ve aziz Türk Milletinin Mübarek Kurban Bayramını ve Cumhuriyetimizin kuruluş tarihi olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutlar, Türk-İslam dünyasına ve insanlık âlemine sağlık, huzur, barış, bereket ve mutluluk getirmesini dilerim.

 

 

Doğruları Yaşamak ve Yaşatmak

0

 


Ben müslümanım deyip diğer insanları hakir görmek İslam’la bağdaşmaz. Kıldığın namazı diğer insanların gözüne sokarcasına kılmak, yaptığın ibadetlerin lafını yapmak, ahlakla, İslamın gerçekçiliği ile bağdaşmaz. Gerçekçi olmak lazım. Bugün varız yarın yokuz. Gurur ve kibir bizleri Allah yolundan uzaklaştırır.

Allah için namaz kılmak ve tüm ibadetleri yapmak en doğru olan yaşam biçimidir. Allah için iyilik yapmak, doğru olan davranış budur. Yapmacık tavırlar, siyasi din istismarcılığı yapmak artık günümüzde moda olmuş. Kime inanacağımızı, kime güveneceğimizi maalesef ayırt edemez hale gelmişiz. Allah’ın verdiği aklı kullanarak (Bazılarının yerine başkaları düşünüyor açıkça gözüküyor.), gösterişten uzak, yapabildiğimiz kadarıyla Kur’an da yazılan ne ise nokta ve virgülüne kadar iman ettim, diyeceksin ve yapacaksın, yapacağız. Mesele budur, gerisi laf, boşa zaman sarf etmektir.

Allah’ın yap dediklerini yapıp, yapma dediklerini yapmayacaksın. Bu kadar basit. Çevremizde o kadar sahte, yalan, riya var ki; onların tümünü elinin tersiyle iteceksin. Kimseyi incitmeden, kimsenin hakkını gasp etmeden, elinden geldiğince etrafındaki ihtiyacı olanlara yardım ederek, adam gibi yaşayacaksın. Yapmacık tavırlar, sahte yüzler ve gülücükler, adamın adamı olmalar yoruyor toplumu be gardaş…

En az hata yapanlarla, dik duranlarla, tenezzülsüz olanlarla, çalışkan, temiz düzenli, dürüst insanlarla oturup kalkmayı bizlerden esirgemez inşallah yüce yaradanım. Bu vesileyle bir milletvekili arkadaşıma, bir öğrencimin işi için ricada bulundum, yıllardır beraber oturup kalktığımız bu arkadaş gözümün içine baka baka, kanunsuz olmayan, haksız herhangi bir durum olmayan bu meselede, bize yalan söylüyor. Oysa biraz önce İslamın adaletinden bahsediyordu. Bu öğrencim mağdurdu, ailesi sahip çıkacak durumda değildi, sadece ilgili fabrikanın müdürüne bir telefon açılacaktı o kadar. İnanın çok üzüldüm.

Kalkıp kendim gittim, kimseyi araya koymadan. Durumumu izah ettim, öğrencimin durumunu izah ettim, Allah’a sığınarak içimden Allah’tan yardım istedim. Sayın Müdür Bey: Hocam ben sizin isminizi duydum, sizi kıracak değilim, delikanlı evraklarını getirsin işe başlasın, dedi. Allah’ım çok şükür dedim içimden. Bu tür insanlardan Allah razı olsun. Teşekkür ederek usulü dairesinden ayrıldık, geldik.

Öğrencim şu an çalışıyor. İnşallah iyi olur, çalışır gider. Milletvekili olan arkadaşı düşündükçe, içimden demek ki bu işler bize göre değil dedim, ama, yalansız riyasız insanların da o makamlarda olmasının, ülkem ve milletim açısından çok önemli olduğunun bilincindeyim.

Dürüst yaşayan, Mevlana’ca hayata bakan, hoşgörülü arkadaşlarım var. Böyle yaşamaya özen göstermek çok önemli. Bu tür arkadaşlarımın yanında kendimi güvende hissediyorum. Bana yaşama sevinci veriyor. İslamı yaşamak Allah’la kul arasında olursa ne güzel. Allah bilsin yeter, gösteri yapmanın şirke kapı aralayacağını bilmek, ona göre yaşamak ve temkinli olmak en doğrusu. Alçak gönüllü olmak, gülen yüzle insanları selamlamak, yardımcı olmak insanı yüceltir, yaşama gücümüzü artırır. Kötü davranışları kullarda sevmez, Allah’da sevmez. Hem kime ne faydası var ki! Allah selamet versin bir velim vardı, ne zaman karşılaşsak lafı oraya getirirdi. Hocam şimdi camiden çıktım, şimdi namazdan geliyorum, sürekli bu yapıda…

Bir gün trenle İstanbul’a gidiyoruz, onu trene binerken gördük, o bizi görmedi. Şuna bir telefon açalım, dedik. Üç kişiyiz telefonun sesini de açtık dinliyoruz. Alo ………neredesin, ne yapıyorsun? dedim, bizim ki yine Hocam şimdi namazdan çıktım diyor. Yahu arkadaş İzmit’ten trene bindik Haydarpaşa’ya vardık neredeyse…Ne gerek var bu tür davranışlara . Onun için Allah’la kul arasında kalsa bu özel inançlar manzumesi, şahsi ve siyasi çıkarlara indirgenmese çok güzel olur…

Bu yazıyı neden mi yazdım? Durum o kadar vahim ki! Büyük- küçük, kadın -erkek, saygı -sevgi, haya, ar -namus, hainlik, müsriflik, yalan -dolan, riya, siyasi istismar, hırsızlık, şerefsizlik, adam harcamak, adaletsizlikler, soygunlar, adam öldürmeler diz boyu. Daha sayacağımız birçok melanet birbirine karışmış.

Bu nasıl bir dünya, hakikaten çivisi çıkmış bu dünyanın. Gelecek nesillerimizin işi zor ki ne zor! İnsanlar ve hepimiz kendimizi toparlamalıyız, aksi takdirde insanlık yok olmakla karşı karşıya. Haberleri izlemekten korkuyoruz, acaba kim kimi boğazladı? Bugün kaç şehidimiz var? Dünyadaki insanlar, özellikle müslümanların olduğu bölgelerdeki içler acısı durumlar bizleri etkiliyor. Allah tüm insanlara akıl, izan, terbiye versin.

Allah’ım bizleri ve tüm insanları, Kul hakkına riayet eden, Allah’a el açan, Kur-an ve Peygamber Efendimizin sünnetine uygun yaşayan kullarından eylesin herkesi… Amin.

 

Basında Bahçeli Karşıtlığı

 

Türk Milliyetçiliğinin siyasi kurumu MHP, 04 Kasım’da 10. Büyük Kurultayı’nı gerçekleştirecek.

Sadece Türk Milliyetçileri için değil Türk Milleti içinde çok büyük önem arz eden bu kurultayda, MHP Genel Başkanlığı için bir çok aday var.

Demokrasiden ve demokratik kurallardan söz edecek olursak, MHP çatısı altında üye olarak siyasal mücadele yapan herkesin genel başkanlığa aday olma hakkı vardır.

Ancak MHP, Türk Milleti için siyasi partiden öte bir şeyler ifade eden, bir kurumdur. Keza MHP’nin Genel Başkanlık makamı da bununla eş değer olmak üzere bir makamdan öte çok daha fazla şeyler ifade eder.

Türk Milliyetçiliğinin ve siyasi hareketinin tarihsel süreci düşünüldüğünde, MHP ve onun liderlik makamı ile ilgili bu yazdıklarımıza, itiraz eden olmayacaktır.

Bu açıdan baktığımızda, Devlet Bey’in sadece bir genel başkan değil, aynı zamanda Türk Milliyetçiliğinin lideri, büyüğü, ağabeyi, bilge insanı olduğu sonuçlarına varırız. Devlet Bey’de hayatı boyunca sürdürdüğü mücadelesi ile bunu defalarca ispatlamıştır.

Türk Milliyetçileri, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin sahibidir. Bunun günümüzdeki temsilcisi; MHP ve onun lideri Devlet Bahçeli’dir. Hal böyle olunca doğal olarak MHP ve Devlet Bahçeli, yan yana gelmez gözüken ve öyle de bilinen odakların ittifakı tarafından kesif bir saldırı altındadır. Bu saldırı dolaylı olarak Devlet Bey üzerinden Türk Milletine yöneliktir.

Türk Milliyetçilerinin sahip olduğu güçlü irade ve şuur sebebiyle, bu saldırılar bu güne kadar def edilmiştir ve inşallah bundan sonra da def edilecektir.

Eğer Türk Milliyetçileri, böyle bir iradeye ve şuura sahip olmasalar ve başlarında da Devlet Bey gibi bir lider olmasa; Türkiye ve MHP hangi halde olurdu sorusunun cevabını, 2006 yılından bu yana sahip olduğum pratikle, bu gün çok daha iyi verebiliyorum.

Onun için Devlet Bey’e karşı, basında oluşan ve kendi içinde bir ittifakı içeren karşıtlığı da çok daha iyi anlayabiliyor ve anlamlandırabiliyorum.

Bu gün günlerden 10 Ekim 2012 Çarşamba, yoğunlukla Türk Milliyetçilerinin alıp okuduğu Yeniçağ Gazetesi’nin 12 köşe yazarından 7’si bir genel başkan adayını desteklemek üzere, Devlet Bey aleyhinde görüşler ifade eden yazılar kaleme almış ya da köşelerinde bu meyanda fikirler beyan etmiş… Yazarların ve gazetenin Türkiye’nin onca hayati sorunu varken, tamamen bu konuya angaje olması gazetecilik tekniği açısından da çok tuhaftır.

Yine Ahmet Hakan, 09 Ekim 2012 tarihli Hürriyet’teki köşesinde “Kadersiz Parti: MHP” diyerek, basında Bahçeli karşıtlığına giden yola bir taş döşemiş…

Yandaş medya tarafından, Devlet Bahçeli ve MHP aleyhine görevlendirildiği anlaşılan Emin Pazarcı’da 09 Ekim  ve 10 Ekim 2012 tarihli Takvim Gazetesi’ndeki yazılarında “MHP’de Panik Büyük” ve “MHP’de Çin işkencesi sürüyor” diyerek görevini yerine getirmiş…

Gelelim aydınlık mı, karanlık mı olduğu meçhul gazeteye… O da içerideki başyazarının “MHP’nin BOP Milliyetçiliği ve Natotürkçülüğü” ile 10 Ekim 2012’de saldırı içeren yazısı ile karşıtlığa katılmış. Aynı gazetenin iç sayfalarında ise Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’na “MHP Zavallı Durumda” diye birilerince yapılan ve sayfanın neredeyse üçte birine oturtulan bir açıklama var. S. Önkibar’a ise çoktan alıştık.

Görüyorsunuz değil mi? Milliyetçi görüşe seslendiğini  iddia eden bir gazete, büyük sermayenin gazetesindeki İslamcı köşe yazarı, milletin parasıyla yandaş medya haline getirilen gazetenin çalışanı ve nihayetinde mao’cu çizginin öcalan kardeşliği ile pekiştiği gazetenin, Bahçeli ve MHP’ye karşı saldırısındaki son iki günlük ittifakı…

Ben biliyorum ki; bunların yazdıklarının tamamı hakikat dışıdır. Hepsinin Devlet Bahçeli’nin liderliği ve MHP’nin varlığı ile hem şahsi ve hem de birliktelik içeren ayrı bir hesapları vardır.

Alın bunları okuyun, sonra da tefekkür edin. Acaba niçin Devlet Bey’i ve MHP’yi hedef alıyorlar diye…

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, Türk Milliyetçileri; bilge liderleri Devlet Bahçeli ve her geçen gün daha güçlenerek Türk Milletinin ümidi haline gelen siyasi müesseseleri MHP ile yollarına devam edecektir.

Nedeni ne olursa olsun, şer hareketi olarak değerlendirdiğim, Devlet Bahçeli ve MHP’ye karşı basında oluşan bu ittifak, hepimizi düşünmeye itmelidir…

 

 

 

Sitem

 

Dünya benim için zindansa senin için Cennet mi

Yaptıklarını kar belleme sonunda batar gemi

Nice Karun’lar geçti bu alemden hepsi sırayla

Ne farkı var bir molozun yıkılmış olan Sarayla

 

Akıbet Cehennem se senin nene gerek saltanat

Bir yerinde acı duysan sürer mi sende safahat

Kapılıyorsun yalancı Dünya’nın cazibesine

İnanmıyorsun her nedense ömrünün bitmesine

 

Gün gelip çaldı mı kapıyı Azrail denen melek

O zaman gözünün önüne gelecek bütün gerçek

Yol yakınken dönersen eğer gittiğin kötü yoldan

Hem Allah’tan korkarsın sen, hem de utanırsın kuldan

 

 

Öğretmene Hitap

 

Öğretmen,Talebeye değer vermeli. O’nu adam yerine koymalı. Hep iyi taraflarına hitâp etmeli. Öğretmen kendisine karşı çıkanlarla alâkayı hemen kesip atmamalı. Unutmamalı ki, Öğretmen kırılmaz, gücenmez, alınmaz. Âdeta hissiyattan sıyrılmış bir robot gibi olmalı. Her derse girişinde  -evvelce nâhoş / istenmeyen şeyler olmuş olsa bile-  hiçbir şey olmamış gibi, derse başlamalı.

Öğretmen asla kızmıyacak. Hiç sinirlenmiyecek. Baştan başa sabır, vekar ve ağırbaşlılık içinde bulunacak. Talebeyi rencîde edici / kırıcı bir söz kesinlikle sarfetmiyecek.

Bilelim ki, üç sınıf talabe vardır: Orta’nın üstünde, Orta’nın altında ve Orta. Öğretmen Orta Tabaka’ya hitap etmeli. Şayet dersi; Birinci Grub’un derecesinde anlatırsa; İkinci ve Üçüncü Gruplar anlamaz. Eğer sâdece İkinci Grub’a hitâp ederek dersi işlerse; yâni dersi onların seviyesinde anlatırsa; bu sefer de, Birinci Grub’un nazarında alaya alınır. Öğretmen ancak   Üçüncü Grub’a yâni Orta Tabaka’ya hitâp etmeli. Böylece hepsine birden faydalı olmuş olur.

Dersin keyfiyyetini, Öğretmen iyi belirtmeli. Yâni derste, Talebe’nin neyi görmesi gerektiği Talebe’ye hatırlatılmalı. Dikkati iyice çekilmeli ve Öğrenci’nin isteneni görmesi sağlanmalı. Yâni Öğrenci teyakkuz / uyanık hâle getirilmeli, uyarılmalı. Tâbiri caizse, zihnen alarma geçirilmeli, sonra dersi dinlemeye başlaması te’mîn edilmeli. “Saldım çayıra Mevlâm kayıra!” gibi, Öğrenci’nin hâzır olmadığı bir atmosferde, asla derse başlamamalı.

Talebe’nin bakıp görmesi, duyup işitmesi, bilip anlaması sağlanmalı. Bakıp da görmiyen, duyup da işitmiyen, bilip de anlamıyan öğrenci; belki mâlûmât sâhibidir ama, ilim sâhibi değildir. Mâlûmât çok şey bilmektir. İlim ise az bildiğini; nedeniyle nasılıyla çok iyi bilmek, anlamak ve derk edip algılamaktır. İşte asıl ilim ve gerçek bilgi budur.

Öğretmen branş ve dersinin ehli olmalı. Söylediği hak, yaptığı âdil, bildiği doğru olmalı. Makamının ehli olduğunu kabûl ettiren Öğretmen’in sözü etkili olur. Dinlenir. Sayılır ve sevilir. Sözüne inanılır, güvenilir. Sözüyle âdeta amel edilir. Ne söylese yerine getirilir.

Kötü söylese, iyiler de gücenir, kırılır. İyi söylese, kötüler de memnûn ve hoşnut olur. Öğretmen vereceği ev ödevinin yapılmasını istiyorsa, yapılabilecek şeyi istemeli.

Büyük Sa’dî’nin: “Gül olacak yerde Gül, Diken olacak yerde Diken ol.” Dediği gibi Bahçıvan’ın bir Gül yetiştirmek için, yüzlerce Diken’e nasıl hizmet ettiğini düşünmeli. Öğretmen’in de birkaç seçkin Talebe’nin yetişmesi için, yüzlerce Öğrenci’ye hocalık yapması gerektiği hiç akıldan çıkarılmamalı.

Hz. Mevlânâ’nın yeni evlenene: “Her geceni gerdek gecesi bil.” Demesi gibi, Öğretmen de, her sınıfa girişte, sanki o sınıfa ilk defa giriyormuşçasına heyecân duymalı. Kalbi çarpmalı ki, hem kendisi vereceği dersten lezzet alsın, hem de Talebeler pür-dikkat alâka duyabilsinler.

Bu ise Öğretmen’in kendini dâimâ yenilemesi ile mümkündür. Bilgileri her zamânki şekliyle sunmayıp, onlara her yıl yeni bir takdîm kılıfı geçirmesi ile bu yeniliği gerçekleştirmeli. Zaten her yeni; eskinin bir başka biçimde ortaya konulması değil midir?

Sosyal konularda menfîyi / olumsuzlukları göstermeden müspet ve olumlu olanı sunmalı. Fenâlıkları tasvîr etmeden doğru, güzel ve iyiyi vermeye çalışmalı. Çünkü bâtıl ve yanlış şeyleri iyice anlatmak, sâf zihinleri bozar.

Bilinmeli ki, “Öğretmenliği yaşamak.” ve “Öğretmen yaşamak.” Birbirinden çok farklı iki husûstur. Hem Öğretmen olmak hem de Öğretmenliği yaşamak.

İşte bütün mes’ele bu.

435 – 436

 

 

İnsanlar Neden Kurban Ediliyordu?

 

Kurban bayramı arifesindeyiz. Kurbanla ilgili hazırlıklar devam ediyor. İslam dünyasında kurban bayramının ayrı bir  önemi var. Her bakımdan önemli ibadet olan kurban kesimi ile ilgili hazırlıklar tamamlanmak üzere. Hali yerinde olan Müslümanların yılda bir kez kurban kesmesi farza yakın vacip bir ibadet. Birçok Müslüman sadece kendisi için değil çocukları ve ahrete intikal eden büyüklerinin ruhu adına da  kurban kesmeleri  kurban ibadetine verilen önemi göstermekte.

İLAHİ DİNLERDE KURBAN İBADETİ
Neden kurban kesilir? Kurbanın tarihçesi nedir? Hz Adem’den Peygamber Efendimize ilahi dinlerdeki kurban ibadeti, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin atası olan büyük peygamberlerden İbrahim Aleyhisselamın oğlu İsmail peygamberi Allah’a kurban etme olayı ile ilgili birçok şey söylenilmekte. Sadece kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’de değil tahrif edilmiş, Tevrat ve İncil’de de kurbandan ve kurbanın tarihçesinden söz edilmektedir. Kurban ibadeti, Hz Adem’den Peygamber Efendimize ilahi bir emir ve kutsal bir ibadet olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. Hz. Ademin oğulları  Habil ile Kabil olayı kurban’ ın başlangıcı kabul edilir.

İNSANLARIN KURBAN EDİLMESİ

İlahi dinler içinde hiçbir  şekilde  insanların kurban edilmesi söz konusu olmamış, İbrahim Aleyhisselam, oğlu İsmail’i yüce Allah’a kurban sözü vermesi dolayısıyla kurban olarak keserken Cebrail Aleyhisselamın gökten koç olarak kurban getirmesi ve İsmail peygamberin yüce Allah tarafından bağışlanıp onun yerine koç kurban edilmesi olayı, ilahiyatçılar, ilim adamları ve tarihçiler tarafından çok iyi araştırılması gereken önemli bir olaydır. Hangi dinde olursa olsun yüce yaradan insanın kurban edilmesini, yasaklamıştır. İslamiyet’in ne büyük bir  rahmet din olduğunu, İslam öncesi Arap dünyasında kız çocuklarının çeşitli nedenlerle diri diri toprağa gömmesini yasaklamasından anlaşılmakta.

3.000 yıldan beri Hz İbrahim aleyhisselam döneminde  yasaklanan insanın kurban edilmesi ilahi dinlerde  de yasaklanırken, yakın bir geçmişe kadar bugün medeni ve çağdaş geçinen birçok toplumda insanların kurban edildiğini görüyoruz. Bu konuda Gebze Belediyesi tarafından organize edilen kültürel etkinlikler kapsamında Gebze’ye konuk olan prof, Dr. Mehmet Çelik’in konferansında açıklamalar yapıldı.

Mehmet Çelik araştırmacı bir öğretim üyesi. Ankara üniversitesi İlahiyat Fakültesi  felsefe bölümünden Türk dili ve edebiyatını bitirdikten sonra; Atatürk, 19 Mayıs ve Fırat Üniversitesi görev yapmış ve  halen Celal Bayar üniversitesinde öğretim görevi yapmaktadır. Gebze’de yaptığı konuşmada insanların kurban edilmesi ile ilgili verdiği bilgilerin özetini bu köşede sizlerle paylaşıyorum.

BEBEKLER NEDEN KURBAN EDİLİYORDU ?
İnsanlık tarihine baktığımızda birçok milletin insan kurban ettiği görülmekte. Çin, Hindistan, İran tarihi, Anadolu’daki uygarlıklar, Ortadoğu, Kuzey Afrika’da Cezayir ve Avrupa ülkeleri, özellikle Roma döneminde insanların kurban edildiği görülmekte. Üstelik bu kurbanların çoğu saf ve günahsız oldukları için çocuklar ve bakire kızlardan oluşmakta. Bu kurbanlar özellikle 21 Mart gününde, güneşin bolluk ve bereket vermesi adına güneş tanrısına adanmakta.  Kurban kesemi   sahillerde  icra edilmekte. Roma kentinde Romalılardan kalma, kolezyumun açılışında 2100 yıl önce ,1000 kölenin kurban edildiği belgelerle ortaya çıkmakta. Roma Hz İsa’dan sonra insan kurban etmeyi yasaklamakta. 
1921 senesinde yapılan araştırmada Cezayir’de ve Tunus’un Kartaca kentinde 1 ile 3 yaş arasında on binlerce çocuğun kurban olarak kesildiği kazılarda ortaya çıkmıştır. Kartaca’ daki kurban edilen bebeklerin mezarlarını  bizzat görmüş ve burada belgesel çekmiş biri olarak manzara karşısında dehşete kapılmıştım. Bundan kısa bir süre önce Doğu Türkistan’ın 2300 yıl önceki tarihi Tufan şehrinde o dönemler Budizm ile içli dışlı olan Tufan şehrinde 200 bebeğin kurban edilerek kral sarayının üstüne  gömülen mezarlarından anlaşılmakta. Çocuk yaştaki bu bebeklerin Budistler tarafından krallara ithaf edildiği acı gerçeklerin Devr-i Alem programı olarak yerinde  belgeselini de çektik.

TÜRKLER İNSAN KURBAN ETTİ Mİ ?
Prof. D.r Mehmet Çelik Bey’e Türklerin, insan kurban edip etmediğini sordum. Sayın Çelik, konferansta da açıkladığı gibi Gök Türklerden, Oğuzlara, tarih boyu Türklerin insan kurban etmediğini , Türkler kazandıkları  büyük zaferlerden sonra çok sayıda at, boğa ve büyük baş hayvan kurban ettiğini açıkladı. Bugün medeni geçinen Avrupa, Fatih Sultan Mehmet Han, 1453’te İstanbul’u fethedip İstanbul’u dünya kültür başkenti yaparken, Avrupa ve Amerikalılar insan kurban etmeyi sürdürüyordu. Alman imparatoru meşhur Şarken İtalya’yı alma anısına 7000 köleyi kurban olarak kesmesi belgelerle ispat edilmekte. Amerika’da ise aynı dönemde 20.000 insanın kurban edildiği görülmekte. 
Bugün bu tarihi gerçekler insanlık tarihi araştırmacıları tarafından araştırılıp kamuoyuna açıklanmalı. Kimlerin barbar olduğu ortaya çıkarılmalı. İlahi dinler, Hz İbrahim’den itibaren 3000 yıldır insan kurban etmeyi yasaklarken Avrupa’nın daha yakın bir geçmişe kadar insan kurban etmesi, düşündürücüdür. Bugün İslamiyet’e saldıranlar karanlık geçmişlerine bakmalılar. Hayvan severlilik adına sadece dini bir ibadet olmayan her bakımdan sosyal bir hizmet anlamına gelen birçok fakir fukaranın sofralarında et gördüğü kurban ibadetine karşı çıkan sözde aydın ve çağdaş geçinenler geçmiş tarihe baktıklarında kimlerin, geçmişinin bozuk olduğunu daha iyi anlayacaklar. Kurbanı bahane ederek İslamiyet’e saldırdıkları için utanacaklardır.

YAHUDİLİK, HIRİSTİYANLIK VE MÜSLÜMANLIK’TA GÜNAH ÇIKARMA

Prof Dr. Mehmet Çelik Bey’in üzerinde ısrarla durduğu günah çıkarma bir başka ifadeyle Yüce Allahın insanların günahını affetmesiyle ilgili Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’teki yanlış düşüncelerle ilgili açıklamaları çok önemliydi. Türkçeye de atasözü olarak giren ‘Günah keçisi’ Yahudilikten gelen yanlış bir inançtır. Yahudilere göre yapılan tüm günahlar satın alınan bir kurbanlık keçinin Havra’da bir kulağından Haham başının tutması diğer kulağından günah sahibi Yahudi’nin tutarak bütün günahlarını hahama itiraf ettikten sonra keçinin Havra bahçesindeki ‘Mezbah’ denen yerde kurban edildikten sonra yakılmasıyla tüm günahların affedileceğine inanılmakta. Günah keçisi deyimi de buradan kalmakta.

Hıristiyanlar ise Hz İsa’nın tüm Hıristiyanların günahına kefalet olarak kurban edildiğine inanmaktalar. Hz İsa, günahlara kefaleten kurban edildiği için af yetkisini papazlara verdiği papazlar tarafından Hıristiyanlara anlatılmakta. günahkâr Hıristiyanların kiliselerin özel yerlerinde kiliseye belli bir bağış yaptıktan sonra papazlara günahını itiraf ederek günahlardan kurtulacağına inandırılmakta. Bu durum görüldüğü gibi gerek Yahudilik ve Hıristiyanlar arasında benzerlik taşıyor.

Müslüman’da ise durum farklı. Müslümanlar, ne kadar günah işlerle işlesin, Hacca gidip geldikleri zaman bütün günahlarının affedileceği din görevlileri ve ilahiyatçılar tarafından Müslümanlara, anlatılmakta. Ancak, bu durum Kuran’ı Kerim’in ayetleri ışığında incelendiğinde yanlış olduğunu ifade eden Çelik, Kuran ayetlerinde en küçük günahın mutlaka karşılığının olduğunu özellikle kul hakkının affedilmeyeceğini çarpıcı bir misalle şu şekilde ifade etti.

“Bir vali, bir belediye başkanı ve siyasetçi haksız olarak görevden aldığı bir memurun hayatının bozulması ailesinin yıkılmasından sorumlu olduğu aile düzeninin yıkılmasıyla etkilenen herkesin kul hakkına girdiğini bu kul hakkı dolayısıyla ilgili  devlet adamı’ nın sorumlu olacağını ve affedilmeyeceğini ” söyleyen  sayın Mehmet Çelik’in bu tespitleri  önemli doğru tespitler. Kul hakkı hiçbir zaman affedilmemekte. Ticaretinde ve diğer işlerinde yanlış yapanlar ne kadar Hacca giderlerse gitsinler hiçbir suretle affa uğramayacakları Müslümanlarca bilinmeli ve kul hakkına dikkat edilmelidir.

SAYIN ÇELİK’TEN DEVR-İ ALEM PROGRAMINA ÖVGÜ
Belgesel çekimleri için  yurt dışında  olsam da, Gebze’deki kültürel faaliyetleri yakından takip ediyorum,  Kültür  faaliyetleri Gebze’nin kentleşme sürecine çok büyük katkısı olacak. Gebze Belediye başkanı Sayın Köşker’e kültürel  hizmetlerin den  dolayı teşekkür ediyorum. Konferansta, Sayın Çelik’e dünyadaki insanlık tarihi içerisinde Kuran-ı Kerim’de adları geçmeyen 224 bin peygamber ile ilgili soru yönelttim. Sayın Çelik bu sorumuza cevap verirken şahsımızın yaptığı Devr-i Alem programlarını takip ettiğini ve programların çok önemli hizmet yaptığını söyledi. Amerika’da 1940’ta yapılan dinle ve medeniyetle ilişkisi olmayan dünyanın değişik ülkelerindeki 140 kabile üzerinde yapılan araştırmada dini inancın önemli olduğu ispat edilmiş, İslamiyet’le de ilişkisi olmayan bu araştırmacıların şu tespitler çok önemlidir. 
“140 kabile mutlaka bir şeylere inanıyor. Ancak inandıkları şeyler İslamiyet’te Allah’ın yaratıcı olan sıfatları ortaya çıkmakta. Bu durum evrim teorisini tümüyle çökertmekte. Tarih boyunca insanların bir dine inandığını 224 bin peygamberin tüm insanları aydınlattığını zamanla bu dinlerin insanlar tarafından  bozulup tahrif  edildiği   bilinmekte.

Evet, sonuç olarak çok önemli bilgilere sahip olduğumuz önemli bir konferanstan, bazı notları sizlerle kurban bayramı arifesinde burada paylaştım. Bu konuda sizlerden de bizlere yorum yazmanınızı ve bu noktada kamuoyunu aydınlatmaya yönelik çalışmalarımıza destek olmanızı bekliyor Sayın Prof. Dr. Mehmet Çelik Beye verdiği bilgilerden dolayı  teşekkür ediyorum.

İNSANLARIN KURBAN EDİLMESİ BUGÜN DE DEVAM EDİYOR
Kurban Bayramı Arifesindeyiz. İlahi dinler insanların kurban edilmesini yasakladı. Ancak bugün medeni geçinen güçlü devletlerin ekonomik ve siyasi çıkarları yüzünden insanların kurban edilmesi halen sürüyor. Suriye kan ağlıyor. Güneydoğumuzda terör belası insanlarımızı kurban ediyor. Dünyanın bir çok yerinde  silah tüccarları  para hırsı yüzünden  kan döküyor insan öldürüyor.  Sözde çağdaş geçinen ülkeler başta Müslümanlar olmak üzere çeşitli nedenlerle tıpkı geçmiş de olduğu gibi yine  insan kurban ediyor. Tüm  İslam   Aleminin insanların kurban edilmediği bir dünyada yaşamaması ümidiyle Kurban Bayramını tebrik ediyorum.

 

 

Roman ve Türk romanı

 

‘Munzurdaki Zorbaz’ isimli romanın yazarı Necati Gültepe ile Roman ve Türk romanı üzerine konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Önce roman kavramı ile başlayalım söze. Roman denince sizde neler çağrıştırıyor?
Necati Gültepe: Roman edebî tür ve teknik olarak tamamen batının eseridir. Doğrudan insanı anlatır ama özellikle drama düşmüş insanı, insanın bunalımını, çıkmazını, toplumla çekişmesini, kendisiyle hesaplaşmasını v.s
Bu yönü ile bizimle ilgisi azdır. Çünkü bizim toplum yapımız bizdeki insan unsuru bunları yaşamaz. Bizde insan; büyük aile, cemiyet ve toplum içinde korunaklıdır. Dram ve bir kırgın yaşanıyorsa bu topluca yaşanır. Fert kendi başına değildir, daha doğrusu sahipsiz değildir.  O kadarki, onun her ferdî bunalımı, acısı topluluk içinde yaşanır. Sadece kendisi değil çevresi de onunla yaşar veya çözüm arar.
Bu kadim zamanlardan beri Türk toplumunun özelliğidir. Batı bunun tam tersidir.  Onun için bizde insanı birey olarak anlatan bir edebiyat türü gelişmemiştir. Bizim mitolojilerimiz destanlarımız menakıp ve hikâyelerimiz hep toplum içindeki ferdi anlatır.
Roman Tanzimat’tan sonra edebî bir tür olarak bizde yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. İlk roman örnekleri ise tamamen batıya özenti ve taklittir. Zaten bu tarihten sonra da Türk toplumunda değişim başlamış klasik cemiyet yapısı değişmiş yâni batılılaşmıştır. Artık destanlar menakıplarla bu yapı anlatılamazdı.
Onun için batının eseri olan roman alındı. Artık roman en iyi anlatı türü olarak Türk edebiyatında yerini almıştır. Muazzam bir malzeme ve kaynak birikimi, roman tekniği kullanılarak gerek millî anlamda gerekse bütün insanlık âlemine inanılmaz boyutlarda ufuk açılabilinir. Türk sosyolojisinde bu potansiyel mevcuttur. Çünkü batı insanı kendi varlığının bütün girdisini çıktısını kurcalayarak gelip bir kapının önünde durmuş, soluğunu tüketmiştir.
Çetinoğlu: Bizde ilk romanlardan itibaren ‘Roman’ denilen edebî tür insanlarımıza neler kazandırmıştır?
Gültepe: Bizde Tanzimat’tan sonra gelişen roman batıdaki kalıplarla aynen alınarak yanlış bir zemine oturmuştur. Buna en iyi misal Halit Ziya Uşaklıgil’in romanıdır. 
Bulunduğu toplumu hiç dikkate almayarak bir nevi Türk ismi almış batılı karakterlerin romanını yazmıştır. Halit Ziya’nın roman karakterleri ile Türk toplumundaki insanların hiçbir ilgisi yoktur. 
Daha sonra bu klişe olmuş, günümüze kadar rengini dokusunu koruyarak gelmiştir. Bu tür romana en büyük destek ise soldan gelmiştir:
Sol düşünce 1917 Bolşevik ihtilalından çok önce Ermeni cemaati tarafından Osmanlı toplumuna sokulmuştur. Hatta Hınçak ve Taşnak isimli terörist Ermeni komiteleri / çeteleri bile sol örgüttür. 
Tıpkı bu günkü PKK’nın Marksist bir örgüt olması gibi. Türk milletinin önü solla kesilmiştir. Çünkü sol Türkün tarihi ile arasına girmiştir. 
Milletlerin önü ancak tarihleri ile kesilir, tarihin karanlıklarına yuvarlanıp giden nice kadim milletlere bir bakın tarihleri ile geçmişleri ile bağlarını koparınca, varlık dayanakları kalmamış ve uflanıp yok olmuşlardır.
Bütün bunları neden söylüyorum? 
Milletlerin Tarihi -psikoloji ve Tarihi-sosyoloji kuralları çok ilgi çekicidir.
İnsanın tarihi-zihnî biriktirme ve sonraki nesillere aktarma özelliği vardır
Duygularımızın ve düşüncelerimizin kaynağında atalarımızdan intikal eden genetik bilgi şifremiz var (ki 1989 yılında bunu kanıtlayanlar Nobel Ödülü kazandılar.)
Mesela paleontolojik buluntulara göre Türklerin daha doğrusu Turan kavimlerinin ilk ataları 70 bin yıl önce hiçbir özellik göstermeden yeryüzünde var oldukları söyleniyor…
Bunun anlamı alt beynimizde 70 bin yılın bilgi birikimi yatmaktadır.
Ama biz tarihten mitolojiden ve geçmişin odak noktalarından habersiz (Örf âdet töre ve törenler) yaşarsak bu muazzam birikimi yani sosyol ve tarih arşivinin hiç farkında olmadan geçer gideriz.
Daha açık şekilde izah edecek olursak: anne ve babanın kazandıkları bilgiler ve onlara atalarından geçmiş olan bilgiler yeni doğana naklediliyor. 
Öncekilerden ana babası yoluyla aldığı bilgileri yenileriyle birleştirip bir sonraki kuşağa teslim ediliyor…Ve bu böylece sürüp gidiyor.
Bu husustaki en büyük kaynağımız mitolojiler-destanlar ve söylencelerdir.
(Mitoloji, geleceğin kehaneti niteliğinde olup geçmişin sırrının saklı olduğu sembolik dildir. )
Eski olayların gelecekte de tekrarlanacağı, mitolojilere özgü bir dille hikâye edilmekte, ritüellerde yaşatılmakta, maddî kültür âbidelerinde tasvir edilmektedir
Mitoloji, ödünç alınması veya ödünç verilmesi mümkün olmayan, genetik hafızamızda var olan bilgi, inanç ve mukaddesler grubudur. 
O halde bin yıllar geçmesine rağmen, yeni bir din kabul etmemize bakmaksızın Türk toplumu hâlen bilinçaltında mitolojik olguları, inançları yaşatmaktadır. Hiçbir medeniyetin, hiçbir dinin ve yasağın silemediği bu bilinçaltı genetik hafızamız zamanla kendini gösterir, teknolojinin hızla ilerlemesine karşılık varlığını korur.
Bu düşüncelerimizi farklı bir açıdan çağımızın önemli düşünürlerinden İspanyol asıllı filozof Jose Ortega Gasset şöyle anlatıyor: 
“Şempanzeyle orangutanı insandan ayıran tek özellik zekâ dediğimiz şey değildir; Belleklerinin bizimkinden çok daha kısa oluşudur. Hiç bir hayvan bir gün öncesinin birikimini taşımaz.
Oysa insan, hatırlama yetisi sayesinde, geçmişini biriktirir, birikmiş bir geçmişin yüksekliğinden başlar var olmaya. Geçmişle sürekliliği sağlayan bağları koparmak, sıfırdan başlamak, aşağılara inmek, hayvanlara öykünmek olur.”
Nietzsche ise üst insanı ‘belleği en uzun olan’ varlık diye tanımlar.
Geçmişle sürekliliği sağlayan bağları koparmak sıfırdan başlamak, aşağılara inmek, orangutana öykünmek olur.
Maalesef Türk milletinin bu muazzam birikim-arihî hâfızası silinmiştir veya en azından kolay ulaşılamayacak derinliklere itilmiştir. Bunun sebebi bazılarının iddia ettikleri gibi inkılâplar  (Yazı- harf) değişim, değildir. Bu doğrudan alt şuurun karartılması yâni sol propaganda ve şuur altına yapılan haçlı saldırısına kılavuzluk eden sol ideolojinin beyinleri süngerleştirmesi ile olmuştur.
Konumuza dönecek olursak Türkçede roman konusu solun etki alanındadır kısır ve acubedir. Birkaç aykırı yazarın dışında hiç kimse özgün bir şey yazamamaktadır. Zaten ellerinde olan yazı dünyası bunu sıkı sansürlemektedir.
Bir diğer kesim, cemaatler ise; solu taşeron olarak kiralamış ona milletler arası bağlantılarını kurma ve organizasyonunu üslenme görevi vermiş görünmektedir. Böylece solun bir versiyonu konumuna itilen cemaatlerde kendi yollarını çizmiş, edebiyatın telkin gücünü kullanarak taraftarlarını yönetmektedirler.
Ortam öyle bir hâle gelmiştir ki kendi özgün değerlerimiz gençliğimize küçük ve komik gösterilmekte ne idüğü belirsiz küresel baskı güçlerinin icadı fantastik konular ön plana çıkarılmıştır.
Onun için roman konusunda olmaz tuhaflıklar ortaya çıkmıştır. Mesela Türkiye’de hem sol hem de cemaatlerce şişirilen bir yazar Türk romanı yazdığını iddia ederek romanlarını İngilizce yazıp oradan Türkçeye çevirterek yayınlanmakta ve muazzam medya gücü ile çok satmaktadır.
Ama durum o kadar da umutsuz değildir. Bahsettiğim tarihî sosyo psikolojik genler diridir ve aktif hâle gelecek uyarıyı beklemektedir. 
Bunu şöyle izaha edebilirim: Bir demir çubuktaki atomların % 1’ini mıknatıslarsanız, çubuğun geri kalanı da kendiliğinden mıknatıslanır. Kimyevî tepkiler için de durum aynıdır. Eriyiğin küçük bir bölümü harekete geçince tepkinin geri kalanı kendiliğinden harekete devam eder. Lazer de dâhil olmak üzere diğer birçok fizikî etki aynı yolla çalışır. 
Sosyal konularda da böyledir biri bayrağı sırtlar yürüse peşinden o eski mayanın güdüsü ile binler milyonlar ardından yürür….
Bilinç üzerine çalışan sosyo-psikologlar bunu deney yoluyla ispatlamışlardır:
Bu mantık biçimi daha sonra insan bilincine kadar genişletildi. 
Lyall Watson, eğer yeteri kadarımız bir şeyin doğru olduğuna inanırsa, o şeyin herkes için doğru olacağını ileri sürdü.
İnsan zihni düşünebildiği her şeyi gerçekleştirebilir. Bilinç, yeterli insan sayısına ulaşınca bütün insanlığın ortak bilinci gelişecektir.
Ortak bilinç dediğimiz bu özellik insanlar üzerinde yapılan deneylerle de araştırılmıştır. 1976’da Psikolog Candace Borland tarafından yayınlanan bir araştırma bir şehir nüfusunun 1/100’ünün meditasyon yapmaya başladığında o şehirdeki suç oranının, kendiliğinden azaldığını ortaya çıkarmıştır. Kayıtlara göre nüfuslarının 1/100 ünün meditasyon yaptığı belirlenen şehirlerde yapılan inceleme kayıtlarında suç oranının, üstelik diğer şehirlerde suç oranı giderek artmakta iken, diğer şehirlere oranla % 16 daha az olduğu bulunmuştur. Bu araştırma yüzlerce biçimde defalarca tekrarlanmış; hep aynı yönde sonuçlara ulaşılmıştır. Bu sonuçları mümkün kılan, zekânın, ortak bilincin varlığıdır
Sorunuzun açılımı olan Türk Romanının vardığı hâli hazır noktada değil de varacağı noktada kesinlikle umutlu olduğumu söyleyebilirim.
Çetinoğlu: Bir romanı geleceğe taşıyan, dili ve üslubudur. Dil, değiştiriliyor, üslup yenileniyor. Yarınlara kalacak edebiyat ürünleri nasıl meydana getirilecek?
Gültepe: Dil ve üslup tamamen sosyal gelişimin önündeki ana güç kaynaklarıdır. Sosyal gelişim tarihî bağlarla ifâde edilir. Edebiyat ve romanda aynıdır.
Dede Korkut’un dili ve üslubu hiç kesintiye uğramadan günümüze kadar devam etseydi herhalde şu anda dünyanın en ahenkli ve akıcı diline sahip olurduk… 
Ama maalesef özellikle dil ve üslupla çok oynandı ne hokkabazlıklar yapıldı… Sosyal olarak tam bir Marksist gibi… Dilcileriz, sıra dile gelince dehşetli ırkçı davrandılar. Acube bir lisanla yazıp çizmeye başladılar…
Fakat tutmadı. Kimse anlamadı. Ben de hala bu tür yazanları anlayamam, okuyamam…    Aslında küçük çocukların pipileri ile oynadıkları gibi dille oynamanın hiçbir anlamı yoktur. O kendiliğinden akar gelişir mecrasını bulurdu. Nitekim bütün zorlamalar bir yere varmadı. Şimdilerde Türk Dil Kurumu yeni sözlüğünü bir milyon kelime olarak ilan etti. Eski yeni ne varsa hepsi bizim dedi… Bu güzel.
Dil konusundaki düşüncem şu: İsteyen istediği kavramı, anlamı kullansın tutarsa tutar tutmazsa bir diğeri yerine kaim olur.
Çetinoğlu: Roman ve genel olarak da edebiyat sanatı, sosyal hayattaki değişimlerden etkilenmektedir. Böyle olması mı gerekir, yoksa edebî sanatların toplumu etkilemesi ve yönlendirmesi mi tercih edilmeli? 
Gültepe: Bu konu, birbirini besleyen iki nehir gibi düşünülebilinir. Roman sanatı toplumun özgün değerlerini yeni form ve ifadelerle gelişen topluma aktarır. Bundan beslenen toplum geleceğe daha sağlam adımlar atar ve milletler arası irtibatlar daha sıkılaşır.
Şunu kesinlikle belirtmeliyim ki; Özgün, yani millî olmayan hiçbir sanat milletlerarası yani beynelmilel olamaz. Bunun tersini iddia edenler riyakâr ve alçaktırlar, art niyetli ve haindirler… Kütle hâlindeki güçler böylelerini besler ödüllendirir, kendi milletinin üstüne salar. Böylesine besleme kuduz köpek muamelesi görmeye zerre kadar insanlık değeri olan yanaşmaz.
Çetinoğlu: Amerikalı eğitimci – yazar Abraham H. Cass “Yüz Büyük Roman” isimli eserinde, dünyanın önde gelen 100 romanı inceliyor. Bu eserde Türk romanı yok. Haksızlık mı etmiş?
Gültepe: Bunun iki sebebi var birincisi bizde özgün roman az. İkincisi az sayıdaki bu romanlar çevrilmemiştir ve dışarıda tanınmazlar
Güç odakları ancak kendi toplumuna sövüp sayan bölüp parçalayan eserlere itibar ederler. Bütünleyici eserlere millî öğeler taşıyan eserlere neden ödül versin ki. Abraham H. Cass ‘Yüz Büyük Roman’ arasına bu sebepten Türk eseri almamıştır kanaatindeyim.
Çetinoğlu: Türk romancılığının günümüzdeki konumu üzerine genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Gültepe: Günümüzde Türk romanını iki organize odak yönlendiriyor. Bunlardan biri sol medya ve yazı zanaatkârları. Diğeri ise cemaat medyasıdır. İkisi de özden yoksun, Türk ve İslam karşıtıdır. Her ne kadar sol son yıllarda kendi çıkmaz yolundan saparak ulusalcı dümeni tutturdu ise de bu sadece bir sözden ibarettir özü değişmemiştir.
Cemaatlere gelince asıl varlıkları Türk karşıtlığıdır ve iddia ettikleri gibi İslam lafzı sadece isimlerindedir. Çünkü yapıları tamamen birer holding tarzında teşkilatlanmış İslam’ın ‘mülk Allah’ındır- yani milletindir’ temel aksiyonunu yok sayarlar.
Edebiyatçı olduklarını iddia ettikleri yazarları ise derinliksiz ve basit propagandistlerdir. Hiçbir ederleri yoktur. Özellikle Marksist ve ateist liberallere çokça medyalarında yer verirler
Mesela şu anda binler satan sol ve cemaat yazarlarını bir yıl sonra bu eserlerinin ismini hatırlayan çıkmaz çünkü asla kalıcı vasıfları yoktur. Tamamen market edebiyatıdır.
Çetinoğlu: Yazar, romanını; benimsediği ideolojinin propaganda aracı olarak kullanabilir mi?
Gültepe: Şu anda zaten tamamen herkes bunu yapıyor
Çetinoğlu: Çok satan romanların neden çok sattığı konusundaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Gültepe: Tamamen market malı olmalarından:
Mevlana yılı denir, bunların solcusu cemaatçisi o yıl onlarca Mevlana romanı çiziktirirler ve medya aracılığı ile marketlere sürerler
Siz Mevlana yılı dolayısı ile çıkmış 30’un üzerindeki romandan bir tanesinin ismini hatırlıyor musunuz? Bunlar binlerce sattılar…
Çetinoğlu: Geçmişi gelecek olarak yaşamak hiçbir şekilde mümkün olamaz. Ancak geçmişi bilmek, ondan güç ve ilham alarak geleceğimizi şekillendirmek mümkün olabilir mi? Tarihi romanlar bu düşünceye katkı sağlayabilir mi, nasıl?
Gültepe: Geçmiş elbette tekrar tekrar yaşanmaz ama geçmiş günümüzün ve geleceğimizin temel unsurudur. Onsuz hiçbir gelecek kuramayız.
Çetinoğlu: Fütürologlar gibi düşünerek; Türk romancılığında neyin olmasını; neyin olmamasını istiyorsunuz? İsteğinizin gerçekleşmesi, istemediğinizin engellenmesi için gereken şartlar nelerdir?
Gültepe: Bunun bir tek yolu var öz ve özgün olmak, öze dönmek. Yâni açıkçası kimliğine sâhip çıkmak. Şimdilerde Türk milleti hem içeriden etkin güçler tarafından hem de dışarıdan haçlı güruhu tarafından kimliksizleştirmek için alabildiğine baskı altına alınmıştır.
Bu aralar Türk lafı etmek Türküm demek neredeyse suç sayılmaya başladı. Fakat onların gözden kaçırdıkları bir şey var. Alttaki-içerideki maya harekete geçti artık durduramazlar. Anlattığım mıknatıs misali… Göreceksiniz bütün toplum hatta bu gün azınlık durumunda olanlar da geçmişte olduğu gibi Türk çadırı / otağında toplanacaklar…
Geçmişte destanlar, söylenceler ve hikâyeler bunu sağlardı. Bu kanalla geçmişin sosyo-psiko kodları topluma nesiller boyu aktarılırdı. 
Günümüzde ise bu görevi edebiyat ve onun da en ağırlıklı kollarlından biri olan roman üstlenmiş durumdadır.
Bu gün toplum tarihini konu alan romanlar yazılmaktadır. Fakat tarihimizin önemli bir dönemi olan Osmanlıyı anlatan bir iki denemenin dışında, O’nu ana kodları ile bize açan eserler henüz ortada yok. Bunlar olduğu zaman ufuk aydınlanacaktır. 
NECATİ GÜLTEPE: 
Arşiv uzmanı, yazar Necati Gültepe, 1951 yılında Erzincan’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Erzincan’da tamamladı. 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1971’de İstanbul İl Halk Kütüphanesi’nde devlet memurluğuna başladı. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde uzman oldu. İstanbul Vakıflar Bölge Kültür ve Arşiv Müdürlüğü yaptı. 1990 yılında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı’na tâyin edildi. Bu kurumda Genel Müdür Yardımcılığı yaptı. Muhtelif süreli yayınlarda neşredilen birçok araştırma makaleleri vardır.
Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: 
1- Ebussuud, 2- Osmanlı Fermanları, 3- Osmanlı Devleti ile Kafkasya-Türkistan-Kırım Hanlıkları Arasındaki Münasebetler, 4- Azerbaycan ile Osmanlı Devleti Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Vesikaları, 5- Arşiv Belgelerine Göre Kafkasya ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, 6- Türk Kadın Tarihine Giriş / Amazonlardan Bâcıyân-ı Rum’a: (Araştırma – İnceleme. Ötüken Neşriyat. İstanbul, 2008)  7- Mührün Gücü (Tarih, Ötüken Neşriyat. İstanbul, 2009), 8- Eve Dönmeyenler: (Tarihî Roman. Ötüken Neşriyat. İstanbul, 2011), 9- Munzurdaki Zorbaz: (Tarihî Roman. Ötüken Neşriyat. İstanbul, 2012)