17.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1049

Aynı Hamam, Aynı Tas

Cenab-ı Allah bizleri bir Kurban Bayramı‘na daha kavuşturuyor. Bu sene, dini bayramın ardından milli bayramların en büyüğünü, Türk Devleti’nin yeni bir vizyonla kuruluşunun 89. Yılını yani “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı”nı kutlayacağız.

Her iki bayram, Büyük Türk Milleti’ne ve İslam Alemi’ne kutlu olsun…

Bayram kutluyoruz ama bu bayramlar aslında bizler için yaslı bayramlar. Çünkü ne ülkemizde ne de İslam Dünyası’nda bayram kutlanacak, tat tuz var.Haçlı Dünyası, işbirlikçileri ile Türk ve İslam Dünyası’na hakim olmuş durumda.

Kan, gözyaşı, acı ve sömürü, sanki kaderimiz olmuş. Bizi, manen ve madden sömüren batı dünyasının ve haçlı zihniyetinin oyuncağı ve tutsağı haline gelmişiz.

Günümüzde daha da ağırlaşan bu esaret, yüzyılların sorunu olarak önümüzde duruyor.

Belgelere yansıdığı ilk günlerden beri en önemli sorunumuz, milletin ve devletin “beka”sını temin etmek… İç politika da milli birliğin korunması ve sürdürülmesi diğer önemli meselemiz.

Hükümet programları, çocuklarımıza dini ve milli bir eğitim verileceği, amacın gençleri yaşamda başarılı kılacak tedbirlerin alınacağı ile dolu…

Sağlık, yargı, imar, ekonomi ve maliye gibi konuların halledilmesi, halen ümitsiz bir beklentiden ibaret…

90 yıl önce; alınan iç ve dış borçların halka büyük yük getirdiğine işaret edilmiş. Ya bu günü görselerdi? Halk üzerindeki vergi yükünü ise hiç konuşmayalım.

Milli Mücadele dönemindeki ilk hükümetin, dış politikadaki ana hedefi; Türkiye’yi işgal altında bulunduran devletlere Türkiye’nin bağımsızlığı’nın kabul ettirilmesiydi, hala bir kısmımız bunu tahakkuk ettirmeye çalışıyor… Ancak önemli bir kısmımızda yağlı kemikler nedeniyle pes etmiş durumda.

Bütün saydıklarımda bir adım ileri gidememeyi kabul ediyorum da kendi memleketimde hain kurşunlarla yitirdiğimiz kardeşlerimin yokluğunu kabullenemiyorum.

Bağımsızlığını kaybetmiş demek istemediğim bu ülkede, çağdaş bir ülkeye yakışmayacak onca sorunun varlığına bir de insan kayıplarını eklemek beni kahrediyor.  Ve mahkeme hain katillerin elebaşısı  Öcalan’a “lider” denilebileceğini ve “lider” olarak görülebileceğini kabul ediyor. Onca fidanımız bayram arefesinde toprağa birer birer düşerken… Ben böyle hukukun içine tüküreyim.

Türk Milleti’nin ve İslam Alemi’nin üzerine çöreklenmiş olan küresel haçlı zihniyeti ve onların yerli işbirlikçileri; bana idrak ettiğimiz bu iki bayram öncesinde, yüzyıllardır sorunları yerinde sayan Türk ve İslam Alemi’nin içinde bulunduğu durumu düşündürtüyor.

Her geçen gün iç ve dış borçlarla köşeye sıkışan ekonomi, ağırlaşan vergiler, bozulan sağlığımız, çarpık şehirleşme, hukuksuzlaşan yargı ve nihayet psikolojik savaşla akıl ve ruhu teslim alınan müslümanlar ve Türkler… Bayrama bu durumda giriyoruz.

İşbirlikçilerin çabaları ile ölümleri her geçen gün daha da anlamsızlaştırılan yiğit çocuklarımız, şehitler ve hatıraları bizler için bayramda kahredici bir durum oluşturuyor.

İnşallah gelecek bayramlar; bizler için mutluluk, huzur ve güven çağrıştıran bayramlar olur. Ancak bunun için yüzyıllardır müzminleşen sorunları anlamak ve çözmek şarttır. Yoksa hamam aynı hamam, tas’ta aynı tas olarak kalacak. Kaderiniz kendi elinizde, tercih sizin…

Bayramlar ve Gençlerimiz

 

Kurban ve Cumhuriyet Bayramı birlikte kutlanıyor. Bir Bayram haftasını daha geride bıraktık. Bayramları bayram tadında değil, tatil fırsatıyla kutluyoruz. Kurban Bayramı’nın ne anlam ifade ettiği, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda nelerin olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşa giden yolda verilen bedeller, şehitler ve gerçeklerin ne olduğunu tam anlamıyla tartışmıyoruz.

Kurban Bayramı ile ilgili Bayram arifesinde bu köşede yer alan yazımı www.gebzegazetesi.com adresinde ki yazımız adeta okuma rekoru kırdı. Dünyanın bir çok ülkesinden 4 gün içerisinde  7 bine yakın insan internet sitemize girerek yazımızı okudu. Bu yazıda Kurban Bayramı ve Milli Bayramların önemine işaret edip Kurban kesmenin Milli ve Manevi tarihimizde ki yerini gündeme getirmiştim. Gerçekten insanımız tarih bilinci konusunda çok duyarlı. Bu yazımı okumayanları yazımıhttp://www.gebzegazetesi.com/Koseyazisi-1693-Kurban-bayraminin-onemi.html linkinden okumaya davet ediyorum.

CUMHURİYET BAYRAMI VE TARİH BİLİNCİ

Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Gençlerimiz bu tarihi günleri milli tarih bilinci ile anlamalı. Tarih bilincine sahip olmak her şeye sahip olmak demektir. Özellikle gençlerimiz tarih bilincine sahip olmalı. Ancak ne yazık ki devlet olarak gençlerimize yeterince sahip çıkmadık. Bugün on binlerce gencimiz ne yazık ki işsiz, bir çoğu üniversite eğitiminden mahrum kalmış durumda. Gençlerimize ne bir üniversite verebildik Gebze’de ne de onlara iş imkanları sağladık. Bir çok gencimiz işsiz, bir çoğu da asgari ücretle geçimini sağlıyor.

29 Ekim Türk tarihi için önemli bir gün. Ben bir şehit torunu olarak tarihimize gereken değeri vermeye çalışıyor ve kurtuluş savaşıyla ilgili gerçekleri araştırmaya çalışıyorum.   Bu bağlamda Devri Alem ve belgesel  yayıncılık olarak  Samsun, Merzifon, Amasya,  Erzurum, Sivas ve Ankara’da  çektiğimiz belgesel TV programlarını birçok TV kanalında  halen yayınlanmaya devam ediyor.

CUMHURİYET VE DEMOKRASİ

Binlerce şehit vererek, sıkıntı ve yokluklar içinde, büyük özverilerle kurulan Cumhuriyet, demokrasi ve halkın kendi kendini idare etme ve kendisini idare edecek yöneticileri seçme demektir. Acı ama gerçek. Halk kendisini yönetecek siyasetçileri ve idarecileri seçemiyor. Sebep, liderler sultası. Her şey Ankara’dan olup bitiyor, liderlerin, milletvekili, Belediye Başkanı ve Meclis Üyesi adayı gösterdikleri seçilebiliyorlar. Parti teşkilatları  ve delege sistemi maalesef göstermelik.  Hangi parti olursa olsun merkez yoklaması diye Cumhuriyetin ve Demokrasinin temellerine aykırı uyduruk kararlarla seçilecek insanları atayarak millete dayatma yapıyorlar. Bu bayram üzerinde durulması gereken en önemli husus bu. Son yıllarda Parti teşkilat seçimlerinde bile tam anlamıyla demokrasi gerçekleşmiyor, tek liste dayatmalarıyla parti teşkilatları kongre yapmaya zorlanıyor. Bu durum halkın siyasetçiye ve demokrasiye güvenini zayıflatmaktadır.

Yakın bir gelecekte ülke yönetiminde gençler söz sahibi olacak. Gençlerimiz hiç bir zaman başka bir Türkiye’nin olmadığını akıllarından çıkartmamalı.

Sevgi, saygı, hoşgörü ve uzlaşma ortamı içinde üstesinden gelinemeyecek hiç bir sorun yoktur. Birlik ve bütünlüğümüze yönelik her türlü saldırı ve tehdit karşısında daha fazla kenetlenmeli.  Dış güçler ve yerli işbirlikçilerine huzur ve güvenliğimizi bozmasına fırsat vermemeliyiz. Devlet olarak da gençlerimize sahip çıkmalı, onları eğitmeli, okuma imkana sağlamalı ve istihdam oluşturmalıyız. Bugünün gençleri yarın ülkemizi yönetecek kişilerdir. Bu yüzden sorumluluklarımız var.

ŞEHİTLERİMİZİ RAHMETLE ANIYORUZ

Birinci Cihan Harbi ve Kurtuluş Savaşı’nın tüm cephelerini gezen bir gazeteci ve TV belgeselcisi olarak ,  lise ve üniversite öğrencilerine Kurtuluş Savaşı’nın geçtiği Polatlı, Haymana, Sakarya ovası,  Afyon, Kütahya ve Eskişehir bölgesi gezdirilerek milli tarih bilinci verilmesini tavsiye ediyorum. Bu vatan için dedelerimizin verdiği mücadele tarihin yazıldığı yerlerde gençlerimize öğretilmeli.  Bu vatan için canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.

MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANI GEBZELİ DALGIÇ RIZA

29 Ekim Cumhuriyet bayramını kutlarken; Gebze’nin Milli kahramanlarını da unutmamız gerekir. Bunlar içerisinde Yahya Kaptan ve Mahya Ustası dalgıç Rıza önemli yer tutar. Star Gazetesi’nde Gebzeli Mahya Ustası Dalgıç rıza’nın Yeni Camii’ye astığı mahyalarla İngiliz İşgal kuvvetlerine karşı verdiği mücadele çok güzel bir şekilde anlatıldı. Yazını özetini burada sizlerle paylaşıyorum.

KURTULUŞ SAVAŞINDA MAHYACILAR

Milli Mücadele yıllarında mahyacılar boş durmuyor, her fırsatta minarelere kondurdukları mahyalar ile halka moral veriyordu. Yeni Camii’nin mahyacıları Hafız kardeşler, Fatih Camii’nde Kebapçı İsmail, Ayasofya’da Cumaovalı Halil, bu zor günlerde hazırladıkları mahyalarla ün kazanmışlardı.  Özellikle Gebzeli Dalgıç Rıza’nın Yeni Camii için hazırladığı Ya Vatan Ya Ölüm yazılı mahyayı gören İstanbullular, gözyaşları içinde kurtuluş için ümitleniyordu. Durumdan rahatsız olan işgal kuvvetleri, mahyaları yasaklamıştı. Ama Gebzeli Rıza, astığı Feda Olsun Canımız mahyasıyla düşmana ‘Ölmek var dönmek yok’ diyordu.

Bu topraklar, adını burada sayamadığımız bunun gibi daha birçok vatan kahramanını çıkarmış, bundan sonra da çıkaracaktır. Vatan toprakları şehit kanları ile sulanmıştır ifadesi sadece şairlerin mısralarında kullandığı hamasi duygularla yazılmış bir cümle değildir. Bu bir hakikattir. Ömrümüz boyunca bu hakikat bizim peşimizden gelecek, ne olursa olsun bu milletin geçmişte yaşadığı acılar unutulmayacaktır.” Ama biz Gebzeliler olarak Dalgıç Rıza’yı unuttuk ve vefasızlık yaptık. Gebze Belediye Başkanı Sayın Adnan Köşker’e buradan çağrıda bulunmak istiyorum. Bu vatan kahramanı Gebzeli Dalgıç Rıza’nın adını bir parkta yaşatmalı. Star gazetesinde ki yazıyı aşağıda ki linkten okuyabilirsiniz.

http://haber.stargazete.com/pazar/milli-cetelerin-kahramanligi-dillere-destandi/haber-699889

 

 

Cumhuriyete Doğru

 

Tanzîmâtla beraber aydınlarımız, rûhen mevcût olan Cumhûriyet düşüncesinin yâni Meşveret ve Danışma’nın yok olmaya başlamasıyla; cismen gerçekleştirmek üzere, önce Meşrûtiyeti düşünmeye ihtiyaç duydular. Namık Kemâl bu husûsta Batı’yı alıyoruz sanılmasın derken; aslında İslâm’da olup da, bigâne ve kayıtsız kaldığımız için, Batı’da zuhûr eden kendi değerlerimize  -geç te olsa-  sâhip çıkıyoruz demek istemiştir.

“Klâsik anlamda Meşrûtiyet, devletin başında yetkileri sınırlı bir kral veya hükümdârın bulunduğu idâre şeklidir. Hükümdâr genellikle irsî olarak bu makaama gelir. Hükümdârın vereceği siyasî tâvizlerle Meclis’in teşekkülü sağlanır. Meclis içinde kurulan hükûmet hükümdâra bağlıdır. Her ne kadar Parlâmento’lu bir idâre şekli görülürse de, son söz yine devlet başkanınındır. İktidar yetkisinin büyük bir ekseriyeti onun elindedir.”

Gerçek bir idârenin ancak Cumhûriyet ve bunun Asr-ı Saâdet’te görülen şekliyle olması gerekirken; yine de Cumhûriyet, bâzı kayıt ve şartlara bağlanarak benimsenilecek bir rejimdi. Çünkü bu rejim; Meşveret, Adâlet ve Kuvvet’in Kaanun’da toplanmasından ibârettir.

Böylece Meşrûtiyet; Adalet’e, İstişare ve Danışma’ya ve Kaanûn Hâkimiyeti’ne dayanan esâsları içeren bir rejimdir.

Meşrûtiyet’in ve Kaanûn-u Esasî’nin, yâni Anayasa’nın Hakîkî Adâlet ve İslâm Dâiresi’ndeki Meşveret’e dayalı olması gerektiği ifâde edilmiştir.

İstanbul’daki talebe nümâyiş ve gösterilerinde Meşrûtiyet’in iyi karşılanması tavsiye edilmiş, muhâfazasına çalışılması gerektiğine işâretle, dünyevî saâdetin de buna bağlı olduğu belirtilmiştir. Aksi takdîrde daha büyük ve tehlikeli bir istibdâd ve baskının gelebileceğine dikkat çekilmiştir. (Bediüzzaman Said Nursî ve DEVLET FELSEFESİ, Safâ Mürsel, İstanbul – 1976, s. 259 – 260)

Nitekim Meşrûtiyet’in kıymeti bilinmediğinden; kişisel çekişmeler, kısır boğuşmalar sonunda, Abdülhamid’in şefkatli ve sözde istibdâdı yerine fiilî bir zümre istibdâdı bu güzel gelişmeyi söndürmüş ve Meşrûtiyet lâfta kalmıştır.

“Geçen asrın sonları ile yirminci asrın ilk yıllarında görülen ve yarım asra yakın siyasî hayâtı meşgûl eden bu rejimin, çok yönlü ve mâceralı bir gelişme arzettiği görülmektedir.

“İsyân ve karışıklıklar içinde, iç ve dış mes’elelerin memleket ufkunu kararttığı günlerde Meşrûtiyet’in etrâfında birçok hâdiseler cereyân etmiştir.

“Bir ucu ve aslı Ordu’ya dayanan İttihad ve Terakkî Partisi meşrûtî rejim vaadleriyle iktidâra gelmiştir.”

Meşrûtiyet’in ilânı üzerine Bediüzzamân yine halka ve meb’ûslara şu meâlde bâzı hitâplarda bulunmuş ve demiştir ki:

“Meşrûtiyeti meşrûiyet ünvânı ile anlatıp telkîn ediniz. Tâ, yeni ve inançsız bir istibdâd, pis eliyle o mübâreki, düşmânlarına ve karşıtlarına siper etmekle lekedâr etmesin.

“Hürriyeti, inanç dâiresiyle sınırlayınız. Zîrâ, câhil halk, kayıtsız hür olsa, şartsız tâm serbest olsa, ahlâksız ve itâatsiz olur.”

Bu sözlerle Meşrûtiyet’in gerçek mânâsıyla işlemesi ve bu isim altında iktidârı eline alanların istibdâda başvurmamaları istenmiştir.

Bu rejimin hem idâre edenler, hem de idâre edilenler bakımından faydalı olabilmesi için, verilen hürriyetlerin İslâmî ahlâk ve terbiye içinde kullanılması ve sınırlanmasının gerektiği. Aksi takdîrde, halkın itâatsizliği ve sefîh yaşayışı ile Meşrûtiyet’ten beklenen netîce alınamıyacağı belirtilmiştir.

Mâdem ki, Meşrûtiyet’te hâkimiyet milletindir. Millet varlığını göstermelidir denilerek, Meşrûtiyet’in mâhiyeti ve hedefi tâyin edilmiş; söz konusu rejimin ehemmiyeti ve lüzûmu ise şu ifâdelerle gösterilmiştir:

Asya’nın bahtını, İslâmiyet’in tâliini ve tâlihini açacak yalnız Meşrûtiyet ve Hürriyet’tir. Fakat İslâm çerçevesindeki terbiye altında kalmak şartıyla.

Meşrûtiyet üzerindeki bu görüşler, aslında bir Cumhûriyet târif ve tavsîfinden başka bir şey değildi. Çünkü yukarıdaki fikirler, cumhurî bir düşüncenin esâsını içine almaktaydı. (a.g.e. s. 263)

Fıtraten / yaratılıştan medenî olan İnsân, aslında hep Cumhûriyet peşinde koşup durmuştur. Hâlen de elde ettiği bu nîmeti, tâm rayına oturtma mücâdelesi vermektedir.

Zâten Cumhûriyet de, Asr-ı Saâdet ve Dört Halîfe devrinde olduğu gibi, Adâlet, Meşveret yâni Meclis Usûlü ve Kuvvet’in kaanûnda toplanmasından, yâni kaanûn hâkimiyetinden başka bir şey değildi.

Gerçekten:

“Dört Halîfenin her biri hem bir Halîfe, hem Reisicumhûr idi. Hz. Ebu Bekir, Sahâbe’ye elbette reisicumhûr hükmünde idi.

“Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki gerçek Adâlet’i ve inanç dâiresinde olan Hürriyet’i taşıyan dindâr bir Cumhûriyet’in reisleri idiler.”

Cumhûriyet’in îcap ettirdiği bâzı müesseseler / kurumlar vardı ki, onların üzerinde de durulmuştur.

Bunlardan başta geleni Şûrâ Prensibi’dir. Yâni, Meclis Usûlü’nün benimsenmesi asıldır.

Çünkü Cumhûrî bir idâre şeklinin temel esâslarından birisi Şûrâ’ya uyulmasıdır.

Devlet adına ve devlet işleri için alınacak kararların, seçilmiş ve yetkili meclisler tarafından alınması, İslâm’ın ilk zamânlarından beri görülen bir uygulamadır.

Nasıl ki, Hz. Peygamber ve ondan sonraki zamânlarda hükmünü yürüten Hakk ve Delîl idi. Akıl ve Meşveret idi. Şek ve Şüphe taşıyan hükümler değildi.

Buradan anlaşılıyor ki, Meşveret’e / Meclis Usûlü’ne dayalı, gizlilikten uzak, Delîl’e ve Hakk’a bağlı bir uygulama asıl idi.

Rejimin işleyişinden şikâyet edilmemesi için, açık bir siyasî rejim görüşü mutlaka gerekliydi. Bunu têmîn edecek vâsıta ise, Hey’et Hâlinde ve Şûrâ Esâsları içinde çalışacak Meclisler olmalıydı.

Meclis Tarzı idâre ve onun tabiî netîcesi olan Şûrâ’nın lüzûmu gerekliydi. (a.g.e. s. 265) Çünkü:

Eski zamânda sosyal bağlar ve geçim ihtiyâçları ve medenî imkânlar o kadar çoğalıp, dallanıp budaklanmadığından, bâzı az sayıdaki adamların fikri, devletin idâresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamânda sosyal ilişkiler o kadar çoğalmış ve geçim maddeleri o derece artmış ve medenî imkân ve faydalar o kadar çeşitlenmiş ki, ancak milletin kalbi hükmünde olan Meclis ve Halk’ın fikri makaamında olan inanç dâiresindeki Meşveret yâni Danışma, Ordu ve Medeniyet’in kuvveti sayabileceğimiz fikir hürriyeti o devleti taşıyabilir, idâre ve terbiye edebilirdi.

Bu hakîkate örnek; eski istibdâd hükûmeti, yeni meşrûtî hükûmetti. (Bediüzzamân Said Nursî, DİVÂN-I HARB-İ ÖRFÎ, Sinan Matbaası-1960, s. 66-67)

 

481- 485

 

 

Toprağa Düştü

 

Neyleyim dünyayı neyleyim malı,
Bugün yine şehitlerim, toprağa düştü.
Sizler sürün beyler zevk-ü sefayı
Bize ateş, bize keder, gam düştü.

Tepeden tepeye koştuk, çarpıştık.
Vuruldu gardaşım yanıma düştü.
Kurşunlar her yerden gelip geçerken,
Anacığım birden yadıma düştü.

Gardaşım çırpınıp canın verirken,
Dağlara, taşlara ahu zar düştü.
Melekler ağladı, gökler inledi,
Gözümdeki yaşlar toprağa düştü.

Biz bu vatan için canlar verirken,
Çakallara fırsat düştü, mal düştü.
Analar ağlayıp, bağrın döğerken,
Ocaklara ateş düştü, yas düştü.

 

 

Türkistan 1 Ekim Basın Bildirisi

 

1 Ekim; içinde birçok acıyı ve hüznü barındıran günün rakamlara dayanan ve en kolay, en yalın hâlidir. Oysa kolaylık ve yalınlığın arkasında, 63 yıl öncesinin ve 63 yıllık bir zulmün büyük, dayanılmaz ve onulmaz yaraları hatta ağır işkenceler, eziyetler ve akıl almaz bir soykırımın hikâyesi ve bu hikâyenin yarım asrı geçen târihi yatmaktadır.
63 yıl önce bu gün 1 Ekim 1949 tarihinde işgal edilen ata yurdumuz Doğu Türkistan için bu tarih ve sonrası acı, gözyaşı ve yok olan hayatlar dışında hiçbir şeyi kayıt etmemiştir. Tarih Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu olarak hatırladığı bu günde, ne hazindir ki bir milletin yok oluşunu unutmaya başlamıştır. 35.000.000’luk Müslüman ve Türk olan Doğu Türkistan halkı 1 Ekim 1949 yılında Mao ve arkadaşları tarafından kurulan Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nin insafına ve vicdanına terk edilmiştir. Öyle ki Mao döneminde ve sonrasındaki zamanlarda Doğu Türkistan halkı hiçbir zaman rahat yüzü görmemiş ve yaşlı tarihin unutmaya çalıştığı, köhne dünya ve insanlığının gözlerini yumduğu bir acılar coğrafyası hâline gelmiştir.
Komünist Çin Hükümeti, Doğu Türkistan’da 1949 yılından bu yana sistematik bir biçimde uygulamakta olduğu soykırım ve asimilasyon politikasını, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de yaşanan korkunç terör saldırılarını bahane ederek meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Doğu Türkistanlı Türklerin en tabîi hakkı olan sosyo-ekonomik istek ve talepleri sanki terörün bir parçasıymış gibi gösterilmekte, 16-45 yaş arası gençler de potansiyel suçlu muamelesine tâbi tutulmaktadır. Hiç bir savunma hakkı verilmeyen bu gençler yargısız infazla cezaevlerine gönderilmekte ve birçoğunun akıbetinden bir daha haber dahi alınamamaktadır.

1949 yılında Komünist Çin tarafından işgal edilen Doğu Türkistan ve yine Çin Anayasası’nda belirtilen özerklik haklarından da hiçbir şekilde istifade ettirilmemektedir. Doğu Türkistan topraklarındaki yeraltı ve yer üstü zenginlikleri Komünist Çin Hükümeti tarafından pervasızca sömürülmekte, esas sahipleri olan Doğu Türkistan Türkleri ise bu zenginliklerden hiçbir şekilde istifade ettirilmediği gibi petrol bölgelerinde işe alınmamaktadır. 
Yine Komünist Çin Anayasasında yer alan; ‘Özerkliğe sahip bölgelerde eğitim ve öğretim ana dillerinde yapılır.’ maddesine aykırı olarak, Doğu Türkistan’daki üniversitelerde Uygurca eğitim tamamen ortadan kaldırılmış, üniversitelerde görev yapan Uygur öğretim görevlileri de re’sen emekli edilerek yerlerine Çinliler yerleştirilmektedir. Bu uygulamanın, ilk ve orta öğretim kademelerine indirilmesi çalışmaları başlatılmıştır. Böylece Uygur dili yok edilerek o toprakların sahipleri olan bir milletin yok edilmesi amaçlanmaktadır. 
Komünist Çin Hükümeti ‘mecburî doğum kontrolü’ adı altında Doğu Türkistan’daki kadınların en temel hakkı olan annelik ve doğurma hakkını elinden aldığı gibi sağlıksız ortamlarda uyguladığı mecburî kürtaj sonucu anne ve bebeklerini de katletmektedir. Bu da etnik soykırımın bir başka boyutudur. Bütün bunların yanında Komünist Çin hükümeti bağımsızlıklarını elde eden Türk Cumhuriyetlerine sığınan Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin iadesini talep ederek uydurma mahkemeler sonucu idam etmekte veya ağırlaştırılmış hapis cezalarına çarptırmaktadır. 
Kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin ön plana çıktığı günümüzde, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan Türklerinin yok edilmek istenmesine duyarsız kalmak insanlığa ve vicdana aykırıdır.
Buradan başta Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na ve İslam Konferansı Teşkilatı’na üye ülkelere demokrasi ve insan hakları savunucusu sivil toplum örgütlerini insanlık suçu isleyen Komünist Çin hükümetini dur demeye çağırıyoruz.
SEYİT TÜMTÜRK: Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Genel Başkanı
ÇEPNİLER
Çepniler, sayıları 24 olarak belirlenen Oğuz Boyları’ndan biri ve en kalabalık olanıdır. Üç-Okların Gök Han koluna bağlıdırlar. Bilindiği gibi Oğuzlar; Türkiye ve Azerbaycan Türklerinin, Türkmenistan, Irak ve Suriye Türkmenleri ile Gagavuzlar’ın atalarıdır. Cümleden anlaşıldığı üzere Çepniler Orta Asya kökenlidir. Çepni isminin yer aldığı ilk yazılı metin, ilk Türk bilgim olan Kaşgarlı Mahmud’un 1070 yılında kaleme aldığı Divanü Lügati’t-Türk isimli eserdir. Eserde Çepni Boyu, Oğuz Boyları’nın 21. sırasında gösterilmiş, damgasının resmi de verilmiştir. 13. yüzyılda yayınlanan bir başka önemli eserde Çepniler, Üç-Okların 4. boyu olarak gösterilir. 16. yüzyılda, Anadolu’da Çepnilere ait 50’ye yakın şehir adı tespit edilmiştir.
Günümüze intikal eden kaynaklarda yer alan bilgiler, Çepnilerin, Osmanlı Hânedânı’nın mensup olduğu ve en önemli, en şerefli, en büyük Oğuz Boyu olan Kayılara yakın önemde bir boy olduğu kanaatini uyandırıyor. Ne var ki onların savaşçı karakterleri, önemlerini günümüze yansıtacak kalıcı ürünler meydana getirmelerini engellemiş. Çepnilere ait kabileler, değişik tarihlerde farklı cephelerde savaşmışlar ve ordu ile gittikleri bölgelere yerleşmişler. Savaşlarda nüfusları azalmış. Belli ve kalıcı bir kültür oluşturamamışlar.
Çepniler; 1071’de Anadolu’nun, 1277 yılından itibaren de Sinop’tan Trabzon’a kadar olan Karadeniz Bölgesi’nin fethedilmesinde çok aktif görevler üstlendiler. 1277 yılında Sinop’a saldıran Rum Pontus İmparatorluğu’nun ordusunu bozguna uğrattılar. Daha sonra da Samsun’dan Giresun’a kadar olan bölgeyi ele geçirdiler. Hacı Emir adlı güçlü bir Çepni, derebeyi gibi bir unvanla bölgeyi yönetiyordu. Bir grup Çepni de 1461’de Fatih Sultan Mehmet Han, Trabzon’u fethetmeye gelmeden önce, şehri kendilerine yurt edinmişti. Onlar, Fatih’in ordusu’na yardımcı oldular. Elde edilen zaferde büyük payları vardır.
Trabzon’un fethinden sonraki tarihlerde Çepniler, konar-göçer hayatı bırakıp, yerleşik düzene geçtiler. 16. yüzyıla gelindiğinde, Zonguldak’ın sahil şehri olan Amasra’dan Rize’ye kadar uzanan kıyı şeridinde nüfusun çoğunluğunu Çepniler oluşturuyordu. Ne sebepledir bilinmez, Sinop’taki Çepnilerden günümüze insan ve iz kalmamıştır. Ordu ve Giresun’un bazı ilçeleri hariç, diğer bölgelerdeki Çepni nüfusu azalmıştır.
Çepniler, nerede düşman görürse hemen savaşa tutuşan insanlar olarak bilinirler. Onlar, bu özellikleri sebebiyle 1690 yılında, Avusturya Seferi’ne çağrıldılar. Savaşa katılarak başarının sağlanmasında etkili oldular.
Çepniler, ilk Müslüman Türklerdendirler. Bazı güvenilir kaynaklarda, Alevîlerin bir kolu olarak tanımlanmaktadırlar. Çepnilerin küçük bir bölümünün Alevî olduğu şeklindeki bir söylemin daha doğru olacağı şüphesizdir.   Bu gün, çoğunluğu Karadeniz Bölgesi’nde yaşayan Çepniler’in Alevîlik’le ilgileri yoktur. Onlar Hanefî mezhebine mensupturlar. Balıkesir ili dışında; Urfa, Maraş, Adana, Ankara, (Şereflikoçhisar) Yozgat, (Keksin) Kırşehir, (Hacıbektaş) Çorum, Sivas, Manisa, (Turgutlu) İzmir, (Bergama) bölgelerinde yaşayan Çepniler arasında Bekir, Ömer ve Osman isimlerine az da olsa rastlanması, Çepniler’in çok büyük bir ekseriyetinin Alevîlik’le ilişkilerinin olmadığının göstergesidir. Bilindiği gibi Alevîler, bu üç ismi kesinlikle kullanmazlar. Son iki cümlede, Çepnileri Alevîlik’ten tenzih eden-uzak tutan bir anlam aranmamalı. Amaç, bir gerçeğin vurgulanmasından ibarettir. 
Görüldüğü gibi Çepniler, Türkiye içinde ve dışında, çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu olgunun sebepleri şöyle açıklanabilir: 1- Moğol istilâları, 2- Baba İshak Türkmenlerinin ayaklanmaları, 3- Savaşçı karakterlerinin gereği olarak savaşlara katılmaları ve savaş amacıyla gittikleri yerler fethedildikten sonra oralara yerleşmeleri.
ÇEPNİLER VE ALEVİLİK
Çepniler’den bir grup, Ak-Koyunlu ve onun halefi olan Safevî Devleti’nin hizmetinde bulundular. Ak-Koyunlu ve Safevî ordularında görev alan Çepniler’in bir bölümü Anadolu’ya dönmedi. İran’a yerleşti. Bir bölümü de Urfa ve Hacıbektaş’a yerleşti. Hacı Bektaş-ı Velî’nin ilk müritleri Çepnilerdi. Ancak, Hacı Bektaş-ı Veli, hayatta iken kendisi ve müritleri Sünnî Müslüman idiler. Ölümünden sonra Bektaşilik öğretilerinde sapmalar meydana geldi. Bektaşî tarikatına mensup olanlar, Alevîlik ile özdeşleştirildi. İran’a yerleşen Çepnilerin ise Şiî Mezhebine geçmiş olmaları tabiî ve kaçınılmazdır.
Balıkesir ilindeki Çepnilerin hangi etkenlerle Alevîlik kültürünü benimsedikleri bilinmiyor. Büyük bir ihtimalle onlar, Safevî Devleti’nin hizmetinde bulunanların torunlarıdır. Balıkesir’de Çepni kelimesi, bazı kişiler tarafından aşağılayıcı amaçla kullanılır. Bu olgunun, onların Alevîliğinden kaynaklandığı söylenemez. Alevî kültürüne saygılı olan Balıkesirlilerde de aynı kullanım görülmektedir. Balıkesir köylerindeki Çepniler arasında yüz kızartıcı olaylar, herhangi bir yerdeki, herhangi bir toplumda yaşananlardan fazla değildir. Çepniler’in Alevîlik ile ilgileri yukarıda anlatılanlardan ibarettir.
ANADOLU’DA ÇEPNİLER
Bazı kaynaklarda, 1500’lü yılların başında, bu günkü Giresun ilimize bağlı Keşap ve Dereli ilçelerinin bulunduğu yerlerde, Çepni Vilâyeti isimli bir yerleşim bölgesinin varlığı yazılıdır. Çepnilere bu sebeple Giresun ve çevresinde sıkça rastlanır. Şebinkarahisar ve Alucra’da, Tirebolu’nun köylerinde Çepniler çoğunluktadır. Tirebolu şehir merkezinde yaşayanlar, hangi kökenden olurlarsa olsunlar, bütün köylülere Çepni derler. O yörede, Çepni kelimesi, köylü ile özdeşleşmiştir.
Çepniler, tarihin bir döneminde, uzunca bir süre, Çepni olmayan etnik grupların gıpta eniği insanlardı. Onların saygınlıkları, 19. yüzyılda doruğa çıktı. O dönemlerde bölge halkının çoğu, kendilerinin de Çepni olduğunu iddia ediyordu. Çepnilerin ünlü kabadayısı Çepni Ali, 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi’ne, çevresine topladığı 300 kişi ile katılmış ve Batum’a kadar giderek Rusları zarara uğratmış, ekibi ve topladığı ganimetle yurduna döndüğünde, gıpta ve hayranlıkla karşılanmıştı. Bölgede, Çepni soyadını taşıyan pek çok aile vardır.
Ülkemizdeki Çepniler, çoğunlukla Karadeniz bölgesinde yaşıyorlar. Karadeniz coğrafyasında arazi engebeli, dağlık, ormanlık ve kayalıktır. Bu sebeple ekime elverişli alan azdır. Tarım gelişmemiştir. Halk, orta seviyenin altında bir ekonomik güce sahiptir. İmkânı olan aileler, çocuklarını okumaya yönlendirirler. Orta Anadolu’da yerleşik Çepniler, Osmanlı döneminde cins atlar yetiştirirlerdi. Bunlara At çekenler denilirdi. Onlar devlete vergi yerine at verirlerdi.
Günümüz Çepnileri; çiftçilik, sütçülük, arıcılık, besicilik, fındık yetiştiriciliği ile geçim sağlamaktadırlar.
Ülkemizde yapılan nüfus sayımlarında, boy ile ilgili tespitler yoktur. Bu sebeple, Çepni Boyu’na mensup vatandaşlarımızın ne kadar olduğunu söylemek mümkün değildir.
Anadolu Çepniler’i 7 grupta toplanır.
Karadeniz Çepnileri: Rum Pontus İmparatorluğu yönetimindeki Trabzon, Osmanlılar tarafından fethedilmeden önce şehre gelip yerleşen ve fetih ordusunda bulunup Trabzon’da kalan Çepnilerden oluşmaktadır. Karadeniz Çepnileri , Giresun’dan Rize’ye kadar geniş bir alana yayılmışlardır. Yoğunlukla Şebinkarahisar ve Alucra ilçelerinde ve köylerinde otururlar. Bu bölgelerdeki topraklar, günümüz Çepnilerinin ataları tarafından kan ve can vererek alınmıştır. Çepni denildiğinde, Karadeniz Çepnileri akla gelir. Çepni kelimesine, yiğit – gözü pek ve cesur anlamı kazandıran Çepniler bunlardır.
Ulu Yörükler: Sivas, Tokat ve Kırşehir illeri ile ilçe ve köylerinde yaşayan Çepnilerdir. Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinden 1520 yılında göç ettikleri bilmiyor. İkinci kalabalık grubu oluştururlar.
Bozoklar: Yozgat ili ve ilçelerine bağlı köylerde yaşayan Çepnilerdir. Bozok, esasen Yozgat’ın eski adıdır. Yozgat, günümüzde de İkinci Ergenekon olarak anılmaktadır.
Başım Kızdulu Çepnileri: Aydın ve Saruhan bölgesinde yerleşmişlerdir. Kızdulu kelimesinin yazılışında bir yanlışlık yoktur. Bu tür isimlere, Anadolu’muzun başka bölgelerinde de rastlanmaktadır. Bu yöredeki Çepnilerin eski beylerinin adı Kantemir olduğundan, bunlar, Kantemirli olarak da adlandırılırlar.
Dulkadirli Çepnileri: Maraş Bölgesine yerleşmişlerdir. Sayıca azdırlar.
Adana Çepnileri: 1519 yılında bölgeye geldiler. Çok az bir nüfusa sahiptirler. Bunlara At Çekenler      de denilmektedir.
Halep Türkmenleri: Kanuni Sultan Süleyman Han döneminde Suriye’ye yerleştirildiler Avusturya Seferi’ne davet edilen Çepniler bunlardır. Bir kısmı sonradan Antakya’nın kuzeyindeki Gündüzlü ilçesine yerleştiler. Bir kısmı da 1728 yılında Bergama ve Turgutlu’ya geldi.

Çepniler… Onlar, Türkçe’den başka bir dille konuşmazlar. Yaşadığımız coğrafyayı, onlarla birlikte vatan yaptık. 
TÜRK DÜNYASINI AYDINLATAN MEŞ’ALELER: ZİYA GÖKALP
Sosyolog ve teorisyen, Türkçü yazar  Ziya Gökalp  25 Ekim 1924 tarihinde, 48 yaşında iken  İstanbul’da vefat etti. Doğumu: Diyarbakır, 23 Mart 1876. 
Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. İlk yazılarını Türk Yurdu, Halka Doğru ve İslâm Mecmuası’nda yazdı. Küçük Mecmua’yı ve Peyman Gazetesi’ni çıkardı. Başlıca eserleri: Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak   (1918),  Türk Töresi  (1923),  Türkçülüğün Esasları  (1923), Kızıl Elma (1914),  Altın Işık  (1923). 
Asıl adı Mehmet Ziya’dır. Ataları 18. yüzyılın ortalarında Diyarbakır’a yerleşti. Babası Diyarbakır’da vilâyet evrak müdürlüğü ve nüfus müdürlüğü yapmıştı. 
Diyarbakır Askerî  Rüştiyesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul’da Mülkiye Baytar Mekteb-i Âlisi’ne girdi. Burada okurken 1898 yılında, izinsiz cemiyet kurmakla suçlandı ve tevkif edildi. Bir müddet sonra serbest kaldı ise de okula alınmadı. Diyarbakır’a dündü. Çok okuyan bir insandı. Fikrî fırtınalar, yaşadığı kötü olaylarla birleşince bunalıma girdi ve intihara teşebbüs etti. Bu teşebbüsü sebebiyle Diyarbakır’da görev yapmakta olan Dr. Abdullah Cevdet ile tanıştı. Abdullah Cevdet; genç yaşına rağmen İslâm felsefesini ve tasavvufunu iyi bilen Gökalp’in zekâsına ve üstün vasıflarına hayran olmuştu. O’na Fransızca öğrenmesini, öğrenmediği takdirde, İslâmî bilgilerden hayat boyunca yararlanmasının mümkün olamayacağını telkin etti. Gökalp de doktorundan çok etkilenmişti. Dediğini yaptı. Öğüdünü tutmakla kalmadı, O’nun felsefî konularda da etkisinde kaldı. Bilindiği gibi Abdullah Cevdet, inançsız bir insandı. 
Ziya Gökalp, Abdullah Cevdet’in tavsiyesi üzerine öğrendiği Fransızca ile, kısa  bir süre Askerî Rüştiyede Fransızca öğretmenliği yaptı. 
22 Ekim 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Diyarbakır şubesini kurdu. Cemiyetin merkez heyeti üyeliğine seçildi. Selânik’teki Mekteb-i Sultanî’de sosyoloji dersleri verdi. Balkan Savaşı başlayınca İstanbul’a döndü. 1912’de Ergani mebusu seçildi. İstanbul, İngilizler tarafından işgal edilince tevkif edildi, Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu kaldı. Ardından, önce Limni, sonra da Malta’ya sürgün edildi. Sürgün yılları bittikten sonra 11 Ağustos 1923’te Diyarbakır mebusu seçildi. Sağlığı bozuldu, bir müddet sonra da vefât etti. 
Ziya Gökalp, son devir fikir hayatının en önemli şahsiyetlerinden biridir. Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. Hüseyinzâde Ali Turan Bey’in yazıları ve bu yazılar üzerine tanışıp geliştirdikleri dostluğun etkisinde kalarak Türkistan kültürü ile yakından ilgilendi. Bir başka iddiaya göre Türkçülük fikrine,  Selânik’te tanıştığı Yahudi Moiz Kohen’den etkilendiği için yöneldi. Bu bilgi yanlıştır. Gerçekte; Moiz, Ziya Gökalp’ten etkilenmiştir.  O kadar ki;  Tekin Alp adını almıştır. 
Ziya Gökalp, Türkçülük fikrini, Azerbaycan Türklerinden Hüseyinzâde Ali Turan Bey’in Azerbaycan’da yayınlamakta olduğu Füzûyât  Dergisi’nden öğrenmiş, çok beğendiği için kendisini önce Selânik’e dâvet etmiş sonra da İstanbul’da tıp fakültesinde okuyup mezun olmasına yardımcı olmuştur. 
Ziya Gökalp’in Türkçülük fikrini benimsettiği Tekin Alp de ilgi çekici bir şahsiyettir. Tevrat’ta yazılı Cenab-ı Allah’ın ‘On Emir’ denilen buyruğunu, Türkiye’de yaşayan ve Türk tabiiyetinde olan Yahudiler için ‘Türklüğe On Buyruk’ olarak adapte etmiştir. Türklüğe On Buyruk şöyledir: 1- Kendine Türkçe isim al. 2- Türkçe konuş, 3- Havralarda duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe oku,  4- Okullarını Türkleştir, 5- Çocuklarını devlet okullarına gönder. 6- Ülke işlerine karış, 7- Türklerle düşüp kalk, 8- Cemaat ruhunu kökünden sök, 9- Millî iktisat alanında sana ne görev düşüyorsa yap. 10- Hakkını bil.    
Ziya Gökalp; milliyetçi ve Türkçü hareketin fikir babasıdır.  Durkheim’den de etkilendi. Başta Atatürk olmak üzere pek çok kişiyi de etkilemiştir. İnanan ve inandığını gizlemeyen bir insandı. Sosyal değerlerin tabandan tepeye doğru ilmî, kültürel ahlâkî ve dîni tabakalar hâlinde bir piramit oluşturduğunu ve bu değerlerin mukaddes olduğunu belirtir, ‘Din, ahlâkı şekillendirir.’ Der, dînin toplumdan ayrı tutulması fikrine de dâima karşı çıkardı. 
O, iyi bir sosyolog olarak toplumun problemlerine çözüm üretmeye çalışmıştır. Vatanına ve milletine olan derin sevgisi ile… 
ZİYA GÖKALP’TEN BİR ŞİİR:
LİSAN
Güzel dil, Türkçe bize 
Başka dil gece bize 
İstanbul konuşması 
En saf, en ince bize

Lisanda sayılır öz 
Herkesin bildiği söz 
Mânâsı anlaşılan 
Lügate atmadan göz

Uydurma söz yapmayız 
Yapma yola sapmayız 
Türkçeleşmiş, Türkçedir 
Eski köke tapmayız

Açık sözle kalmalı
Fikre ışık salmalı 
Müteradif sözlerden 
Türkçesini almalı.

Yeni sözler gerekse 
Bunda da uy herkese 
Halkın söz yaratmada 
Yollarını benimse

Yap yaşayan Türkçeden 
Türkçeyi incitmeden 
İstanbul’un Türkçesi 
Zevkini olsun yeden

Arapçaya meyletme 
İran’a da hiç gitme 
Tecvidi halktan öğren 
Fasihlerden işitme,

Gayn’lı söz emmeyiz 
Çocuk değil, memeyiz. 
Birkaç dil yok Turan’da
Tek dilli bir kümeyiz.

Turan’ın bir ili var 
Ve yalnız bir dili var
Başka dil var diyenin 
Başka bir emeli var.

Türklüğün vicdanı bir 
Dini bir, vatanı bir 
Fakat hepsi ayrılır 
Olmazsa vatanı bir

 

 

Bana Her Gün Bayram Ya Size?

 

Herkese merhaba…
Bayram geldi hoşgeldi.
Safalar getirdi.
Nedir bayram?
Annemin kokusunu doyasıya içime çekebilmektir BAYRAM.
Kaç yaşıma gelirsem geleyim babamın küçük kızı olduğumu bilmektir BAYRAM.
Ailemle birlikte yeni güne uyanmaktır BAYRAM.
Tüm sevdiklerimin sağlıklı olduğuna tanık olmaktır BAYRAM.
İçimdeki çocuğun her daim gülümsemesini görmektir BAYRAM.
Geleneksel bayram temizliği şenliklerimizin sona ermesidir BAYRAM.
Şeker toplamaya gelen çocukların yüzündeki gülümsemenin evrene yayılmasıdır BAYRAM.
Neşeli neşeli gümbürdeyen davulun sesiyle çevrenin meraklı bakışlarına aldırmadan çılgınca dans edebilmektir BAYRAM.
Başın dara düştüğünde koşup gelecek dostlarının varlığını hissetmektir BAYRAM.
Ölüm döşeğindeki dedenin hayır duasını almaktır BAYRAM.
Kabustan uyanmak, her şeyin aslında kötü bir rüya olduğunu görmektir BAYRAM.
Yıllardır huzurevinde yaşayan Ayşe Teyze’nin elini öpmek, halini hatırını sormaktır BAYRAM.
Kırgınlıklara son verip, gönül almayı başarabilmektir BAYRAM.
Acı, tatlı ne varsa aşımızda paylaşmaktır BAYRAM.
Başımıza ne gelirse gelsin birlik ve beraberliğimizden ödün vermemektir BAYRAM.
Sevgi ve saygıyla birbirine kenetlenmektir BAYRAM.
İç huzura sahip olmaktır BAYRAM.
Karnında kelebeklerin uçuşmasıdır BAYRAM.
Delice sevmek ve sevildiğini bilmektir BAYRAM.
Papatyaların baharı müjdelemesidir BAYRAM.
“Bayram  nedir diye sordum kendime
Bayram bir ömürdür benim gibi bir deliye”
Der ya üstad Can Yücel.
Ben de bayram nedir diye sordum kendime,
Aldığım cevapları paylaştım sizinle sevgili okur.
Sözün özü bana her gün bayram, ya size?

 

 

21. Yüzyılda Türkiye’nin Vizyonu

 

Türkiye’nin sahip olduğu vizyonu bozabilecek engeller çok çeşitlidir.
Türk Milletine mensup olma şuurunu reddeden bölücü siyasi Kürtçülük ve mikro ırkçılık Türk Milleti dışında millet ve halkların bulunduğu görüşü, kültürel haklar ile kamufle edilmektedir.

Vatan, bayrak ve sınır tanımayan millet ve milliyetçiliği reddeden bölücü akımlar ve fraksiyonlarla işbirliğine girenler.

Türkiye Cumhuriyetinin üniter millet ve devlet olarak yanlış kurulduğunu demokrat olmadığını dile getiren Türk kimliğine, laikliğe soğuk bakan Cumhuriyet düşmanlarına zemin hazırlayan ve kendilerini ikinci Cumhuriyetçi olarak ilan edenler.

Demokratik bir ülkede bu ve benzeri guruplar olabilir. Herkesin her şeyi aynı şekilde düşünmesi de gerekmez. Ancak bunlar Türkiye Cumhuriyeti için reddedilemez ortak temel esasları hedef almaktadırlar. Çoğu kere de görüşlerini insan hakları, demokratikleşme, kültürel çoğunluk örtüsü altına gizlemektedirler.

Bunlara karşı Türkiye’nin görüntüsü ve rolünün daha etkili hale getirilmesi için aşağıda ki tespit ve teklifler dikkate alınmalıdır.

Türk Cumhuriyetleri ve özerk Türk bölgeleri ile ilişkiler gözden geçirilmeli TİKA ve bu konuda çalışan vakıflar gerekli desteğe kavuşturulmalıdır. Türk Cumhuriyetleri ile ” Dilde, fikirde, işte birlik” sağlanmalıdır.

Öncelikle komşularımızın etnik yapılarını inceleyen, araştıran birimlerin kurulması gerekmektedir.

Türkiye sosyal yapısı itibariyle oldukça homojen bir yapıya sahiptir. Böyle bir yapıda çok kültürlülük tartışmaları yerine Türk Milletine mensup olma şuuru geliştirilmelidir. Türkiye Federasyon tartışmalarının yapılabileceği sosyal bir laboratuvar değildir.

Yolsuzluğun, çetelerin, konusuzlukların, adalet dağıtımının gecikmesinin hatta adaletin bağımsız olmadığının sık sık konuşulduğu ülkemizde yargının tüm yaptıklarını işe yaramaz hale getirmek olarak algılanabilecek bu tablo akla şu soruyu getiriyor. Yargının yaptığı her şey yasamanın siyasal omurgalı müdahaleleri ile yıkılan veya ters yüz edilen bir yargı hangi şevk ve azimle iş yapacak ve sonuç üretecektir.

Demokrasi, milliyetçilik ve cumhuriyet vazgeçemeyeceğimiz temel prensiplerdir. Bunlar birbirini tamamlar ve biri diğerine tercih edilmez.

Demokrasi milli birliğini kurmuş, milli seviyede ortak müştereklerini geliştirmiş milli devletlerde başarıyla uygulanabilir. Demokrasi üniter devlet sistemi çözen birden fazla egemenlik doğuran ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü tartışmaya açan bir rejim değildir.

Türkiye’nin terör, bölücülük, Batı Trakya, Irak Türkmenleri, Suriye Türkmenleri, Kafkaslar, Orta Avrupa Türkleri, İran, Doğu Türkistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve benzeri konularda ki görüşleri insan hakları kapsamı içinde ele alınmalı ciddi bir şekilde değerlendirilmelidir.

21. yüzyılda Türk kimliği ve Türk Milleti üzerinde ki anlamsız tartışmalar aşılmalı, sosyolojik gerçeklerden hareket edilmelidir.

Türkiye’nin gelecekteki vizyonuna ters düşen bir eğitim politikası uygulanmaktadır. Bilgide standartlaşmanın kültürde standartlaşma sonucunu doğurması Türkiye’nin çıkarları karşısında tarafsız bir diplomalılar ordusu çıkartmaktadır.

Türkçe bayrağımız gibidir. Türkiye de hiçbir ciddi devletin yapmadığı ölçüde ana dil dışlanmakta ve ikinci plana itilmektedir.

Milletler arası toplantılarda yer ve firma adlarında Türkçeye saygı göstermeden Dünya devleti olmak mümkün değildir. Çünkü Türkçe bir dünya dilidir.

Demokrasilerde marjinal guruplar olabilir. Önemli olan bunları kitleleştirmeden Cumhuriyete karşı olanlar açmadan demokrasi içinde kontrol edebilmektir.

Türkiye globalleşmeye paralel olarak milli yasaların da, anayasasında düzenlemeye girerken gizli tavizlere açık olmamalıdır.

21. yüzyılda Türkiye’nin uygun bir vizyona sahip olabilmesi ve pazarlık gücünü artırabilmesi milliyetçi tezlerle hareket etmesine bağlıdır. Yeni dünya düzeni ile birlikte yükselen milliyetçilik hareketleri milletler arası ilişkilerde milli menfaatlerin korunmasının daha da zorlaşmasındandır. Bu bakımdan, milliyetçiliği 21. yüzyıla girerken sadece duygusal dışa kapalı ve pratiği olmayan bir yaklaşım olarak zannetmek son derece yanlıştır.

Özetle, 21. yüzyılda görülen tablo gelişmiş ülkeler bütün kozları ile sermaye, teknoloji haberleşmenin kontrolü, beslenmeden giyinmeye, müzik anlayışına kadar kültürel etkileri ile dünyayı şekillendirdikleridir.

Böyle bir dünyada önce Türkiye diyenlere düşen görev, farklı görüş ve meslek sahibi kesimler arasındaki milli mutabakatları geliştirmek ve güçlendirmektir.

Türkiye 21. yüzyılda yönünü Türk Cumhuriyetlerine çevirerek “dilde, fikirde, işte birlik” tezini hayata geçirmek suretiyle 21. yüzyılın gelişmiş büyük Türkiye’sini kurarak çağa damgasını vuran büyük devlet olmanın gururunu yaşamalıdır.

 

 

Rusya ve Türkiye Harika Gelişmeler

 

28 Ocak 2009 tarihli Makalemizde yazmışız; Daha önce 2008 yılında neşredilen “Aslında ZOR Değil” isimli Birinci Kitabımızda anlatmışız. ASYA,  TÜRKİYE  ve  JAPONYA  ilişkileriniz irdelemişiz. Sakıp SABANCI, Başbakan Yardımcısı ve Stratejik Politikalardan Sorumlu Devlet Bakanı olsaydı demişiz, yıllar önce yazmışız, sözü Rusya’ya getirmişiz.  Ve demişiz ki;

Türkiye ASYA’da Rusya ile işbirliği yapmaksızın hiçbir mesafe kat edemez,  Orta Doğuda da öyle. Asıl RUSYA Türkiye’nin STRATEJİK ORTAĞIDIR. Türkiye Rusya İlişkileri ne derece gelişirse Türkiye bundan o derece yarar sağlar ve Tabii Rusya da yarar sağlar.

Rusya’ya sempatimiz kesinlikle SOL İdeolojilerden kaynaklanmıyor. Bizi tanıyanlar SOL Fikirlere ASLA itibar etmediğimizi çok iyi bilirler.

Biz bir geçekten bahsediyoruz. Asıl Stratejik Ortaklıktan bahsediyoruz. İşi biraz daha ileriye götürüyoruz  ve JAPONYA’yı buna dahil ediyoruz.

Japonlar kendileri de bunun farkında değillerdi. Onlar diyorlardı ve düşünüyorlardı ki; SOĞUK SAVAŞ BİTMİŞ TUYSA DAĞILMIŞ, TÜRKİYE’NİN DE BATI İÇİN, BİR NEVİ KALKAN GÖREVİ ÜSTLENME  FONKSİYONUNUN DA SONU GELMİŞ, ÖNEMİ KALMAMIŞTIR.

Japon Başkonsolosla bir tartışmamızda; TÜRKİYE’nin ASIL ŞİMDİ Daha önemli hale geldiğini söylediğim zaman yüzüme öyle bir boş boş bakışı vardı ki; sanki bana; vah zavallı dünyanın farkında değil der gibi.. ASIL Dünyanın farkında olmayan kendileri idi.  Türkiye olmadan onlar da ASYA ve ORTADOĞU’da etkili olamazlardı.

BEYAZ DÜNYA ZOR DEĞİL isimli İKİNCİ kitabımızda;  SANAL DÜNYADAN Notlarımızda;

  • Ne demişti Ragıp YABANCI Suriye’de; “Gardaşım sen benden su iste!.. SENİ ÇİMDİRİRİM BEEE!.. Yeter ki samimi ol ve teröre garışma, orta doğu güllük gülistanlık olacak.
  • Rusya’nın da sonradan dahil edildiği KAFKAS ZİRVELERİ ve ASYA GRUP Anlaşmaları ile; KAFKASLAR DAHİL RUSYA ve TÜRK CUMHURİYETLERİ içine alan ASYA EKONOMİK TOPLULUĞUNA DOĞRU bir adım daha atılmalı ve şimdi bu gruba JAPONYA’nın da dahil edilmesine çalışılmalıdır.
  • ABD ile ilişkiler, tarihinde görülmedi seviyede güçlendirilecektir. TÜRKİYE ABD’nin BİR NUMARALI MÜTTEFİKİ ve her konuda en büyük en güçlü İŞ ORTAĞI olacaktır. Bu nedenle önümüzdeki yıllardan itibaren (G8) kavramı değiştirilecek ve artık (G9)lar olarak şekillenecektir.
  • Bu arada İÇ POLİTİKA’da önemli gelişmeler bizi bekliyor; PARTİLER ve SEÇİM YASALARI, Milletvekilliği ADAYLIK tespit esasları kökten değiştirilmelidir. PARTİ İÇİ DEMOKRASİ tam anlamıyla oturtulmalıdır.
  • Ermenistan’la karşılıklı iki ziyarette tüm sorunlar çözülmeye yüz tutmuştur. Türkiye Ermenistan’nın Dünya’ya açılan kapısı ve kardeşi olacaktır. Ermenistan da Asya Girişinde aynı görevi üstlenmelidir. .

Ve bu liste uzayıp gitmektedir. “Beyaz Dünya ZOR Değil” adlı kitabımızda bunları ayrıntıları ile sunmuş bulunuyoruz. . Ve bu satırları nerdeyse ON YIL önce yazdık.

Ragıp YABANCI tiplemesinde sanal boyuttaki Sakıp SABANCI, Recep TAYYİP ERDOĞAN Hükümetinin sanki bir eksiğini tamamlar gibidir.

İşte şimdi, o Ragıp YABANCI, Sanal Boyuttaki Ragıp YABANCI, tam da Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah GÜL’ün şimdi yaptığını yapmaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanımız -sanki- diyorlar ki;

  • Evet, Türkiye komşuları ile ve sizinle de DOST Olmak zorundadır.
  • Ama siz de, Türkiye ile DOST olmak ve DOST Kalmak zorundasınız.

İnanınız bunları (15) yıl önce yazmıştım.

TÜRKİYE KOMŞULARI İLE DOST OLMAK VE DOST KALMAK ZORUNDADIR.

AMA KOMŞULARI DA TÜRKİYE İLE DOST OLMAK VE DOST KALMAK ZORUNDADIR.

“Beyaz Dünya ZOR Değil” de bir BEYAZ Dünya arayışı vardı ve bunu HIZLI, KARARLI, RADİKAL atılımlarla ancak Ragıp YABANCI yapabilirdi.  İnşallah yakında okuyacaksınız;

“Beyaz Dünya ZOR Değil”  de  Türkiye, gerçek anlamda tam bir ÇAĞ ATLAMIŞ olacak ve bunu Sanal Boyutta Ragıp YABANCI Yapacaktı….

İşte şimdi  o sanal oluşumu gerçek boyuta,  bizim boyutumuza çekmiş gibiyiz.

Önce Ermenistan bilecektir; TÜRKİYE İLE DOST OLMAK VE DOST KALMAK ZORUNDADIR. Öyle başkalarının kışkırtması ile ne Ermenistan’a fayda gelir, ne de başkalarına.

Yıllar yılı orta doğuyu karıştıranlar, Kafkasları karıştıranlar, Türkiye’de AZINLIK SORUNU YARATMAYA Çalışanlar yalnızca kendileri için faydalı olmuşlarıdır.

Geçen yıl Sayın Başbakanımız, Brüksel’de açık seçik şunu söyledi..”BİZİM AVRUPA BİRLİĞİNDEN BAŞKA BİR ALTERNATİFİMİZ YOKTUR”.

Biz bunu Diplomatik Dilde; BİZİM DE ELBET ALTERNATİFLERİMİZ VARDIR AMA BİZ AVRUPA BİRLİĞİNE ÖNEM VERİYORUZ” şeklinde okuduk.

Özetlersem;

  1. Türkiye; ASYA VE ORTADOĞU Alternatiflerine yönelir ve mesafe alırsa; Avrupa Birliğine karşı güçlenecektir.
  2. RUSYA olmadan ne ASYA olur Ne de ORTADOĞU!..  BU gerçeği Hem Türkiye Hem de BATI,  Kabullenmek durumundadır.
  3. JAPONYA Tercihini; Türkiye ile birlikte ASYA ve TÜRKİYE ile BİRLİKTE ORTA DOĞU şeklinde kullanmak zorundadır.
  4. ORTA DOĞU’da BİZ VARIZ; ASYA’da BİZ VARIZ ve AVRUPA’da da BİZ VARIZ.

Bunları herkes kabul etmeli ve ona göre POLİTİKA OLUŞTURMALIDIR. Başka bir çözüm yoktur

Son olarak çok tehlikeli, özellikle ASYA İlişkileri ve Orta-Doğu Asya’da etkinlik bakımından çok tehlikeli gördüğümüz bir olguya da dikkat çekmek istiyoruz.

1991 de SOVYETLER BİRLİĞİ Dağıldığında, Önde gelen AKTÖRLER ve Özellikle de JAPONYA; Türkiye’nin ESKİ ÖNEMİNİ YİTİRDİĞİ kanaatine sahip oldular.

Onların kısır düşüncelerine göre Rusya Tehlikesi bitmiş ve GÜÇLÜ-GÖZÜ KARA RUSYA için KALKAN olabilecek TÜRKİYENİN de artık önemi kalmamıştı.

Oysa TAM da TERSİNE bir OLGU ortaya çıkmıştır.

TÜRKİYE Daha da ÖNEM KAZANMIŞTIR.

Zira EKONOMİ Birinci plana ÇIKMIŞTIR.  İlişkiler birinci plana çıkmıştır.

1992-1993 yıllarında Asya TÜRK Cumhuriyetlerinde JAPONYA son derece Antipatik bir Devlet ve RUSYA hala korkulması gereken bir heyula gibi görülürken. TÜRKİYE Sempatisi ön plana çıkmıştı.  Biz bunu gereği gibi kullanamadık.

Tabii Türkiye’nin, bu günlere kadar; bu olguyu iyi görebildiğini ve kullanabildiğini söylemek mümkün değildir.  Ne var ki  JAPONYA da bunu görememiştir.

Türkiye’nin ASYA üzerindeki sempatisini filan da bir taraf bırakalım. Bir gerçek vardır. ORTA DOĞUDA; ASYA’da; ne Türkiyesiz, ne de RUSYA’sız adım atmak mümkün değildir.

Rusya Birliğinin dağılmasıyla beraber, ASYA gerçeğini ilk fark eden,  buna gerekli önemi veren ve sonunda mesafe de kat etmiş olan iki Devlet vardır; İNGİLTERE ve ALMANYA…

Bu iki Devlet; JAPONYA ve TÜRKİYE olabilirdi. OLMALIYDI.  Ne yazık böyle olmadı.

Bize göre hala ışık vardır;  ÜÇÜNCÜ GÜÇ OLARAK ŞEKİLLENECEK VE İLERİDE BİRİNCİ GÜÇ OLABİLECEK BİR KURGU VARDIR.

Asya’yı kucaklayacak olan JAPONYA, TÜRKİYE VE RUSYA beraberliğidir. Ortadoğu etkinliği de buradan geçer.

Bu başarı, bu SÜPER Başlangıç SAYIN RECEP TAYİP ERDOĞAN ve ekibine nasip olmuştur.  Rusya ile son gelişmeler konusunda ŞAPKA çıkarıyor tebrik ediyoruz.

JAPONYA, RUSYA ve TÜRKİYE, büyük bir BOHÇANIN ÜÇ UCU -ibiği- gibi Asya’yı kucaklamalıdır.   Bu hareketin Türkiye ve RUSYA ayağı hareketlenmiştir.  JAPONLAR her zaman olduğu gibi muhtemelen GEÇ UYANACAKLARDIR.

Ne diyelim; onları da uyandırmak yine bizlere düşüyor.

Herkese selam sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

 

Niçin Az Okuyoruz?

 

Milletçe az okumamızın Devlet’e, Sistem’e, Eğitim’e, Aile’ye, Çevre’ye, Okul’a,  Zaman ve Zemin’e, Teknik İmkân’lara ve bilhâssa, bizzât kendimize bakan yönleri var. Bunların hepsi, başlı başına müstakil birer konu olacak kadar derin, geniş ve ehemmiyetlidir. Bâzılarını gözler önüne sermeye çalışalım.

Başta gelen az okuma sebebimiz; var oluş nedenimizi, tam olarak bilmeyişimizden.

Bilindiği gibi Hayvânlar öğretilmiş olarak Dünyâ’ya getiriliyor. Ne üstüne öğretilmişlerse, onun gereğini yapıyorlar. Nitekim Arılar, İpek Böcekleri kendilerinden istenen ve bekleneni yapıyor, yerine getiriyorlar. Deniz Kablumbağaları’nın vakti gelince kumların altındaki yumurtalarından çıkarak, kendiliklerinden denize doğru koşuşmalarını hepimiz biliriz.

İnsân ise öğretilmemiş fakat her şeye istîdâtlı ve kaabiliyetli olarak dünyâya getiriliyor.

Onun içindir ki, Hayvânlar’ın eğitime ihtiyâçları ne kadar yoksa, İnsânlar’ın eğitim ve öğretime  olan ihtiyâçları, o nispette çok.

İşte bizler yaratılış gâyesini  -yeterince-  bilmediğimiz, daha doğrusu bilip de idrâk etmediğimiz için az okuyoruz.

Oysa İnsân’ın Dünyâ’ya getirilişinin başta gelen sebebi, okuma yeteneğinin gereğini yapmasıdır.

Aslında iyi bir okuyucu olarak var edildiğimizi, lâyıkıyla bilmediğimizden az okuyoruz. Bu husûsun iyice kavratılmamış olması, az okumamızın başta gelen sebebi.

Neden derseniz, İnsân eğer yemek için Dünyâ’da var edilmişse, fil kadar yiyemiyor. Uçmak için yaratılmışsa, kartal gibi uçamıyor. Yok yüzmek için Dünyâ’daysa, Balık gibi yüzemiyor. Şâyet kuvvet gösterisinde bulunmak içinse, Arslan gibi olamıyor. Eşiyle bir araya gelmek için var edilmişse, bunda da, Serçe Kuşu’na yetişemiyor.

Demek ki İnsân, bir Küçük Kitâp hükmünde olan kendini ve bir Büyük Kitâp sayılan Kâinatı okumak, dolayısıyla her iki Kitâb’ın kâtibini, yazarını bilmek, bulmak ve onu anlamak için var edilmiştir.

Zâten Yûnus Emre de:

“Ben bir Kitâp okudum, kalem onu yazmadı.
Mürekkep eyliyeydim, yetmeye yedi deniz.”

Derken, bu iki Kitâbı kastetmektedir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, İnsân’ın varlık sebebi; yaratılışında kendine verilen istîdat ve kaabiliyetleri geliştirmesi, mahâretlerini gün ışığına çıkartması içindir. Bu ise şüphesiz, okumayı gerektiren bir husûs.

Demek ki var oluş gâyesi bilinmezse veya tâm olarak idrâk edilmezse; okumak o nispette azalacak, zarûretlerin hacmini aşamıyacaktır. Çünkü İnsân’ın gayret ve himmeti; maksat ve hedefinin büyüklüğü, ulvîliği derecesinde çok, küçüklüğü nispetinde ise az olur.

Nitekim insân, hiçbir şeyin bitmesini, eskimesini ve tükenmesini istemez. Pantolon  ütüsünün bile bozulmasına tahammülü yok. Yeni giydiği elbisesi üstüne titremesi, eskiyeceği endişesinden kaynaklanır. İzine çıksa, biteceğini bilmesi lezzetini acılaştırır.

Kısaca bir şeyin geçici olması, değerine gölge düşürür, önemini azaltır. Değil mi ki geçici der ve boş veririz. Hâlbuki geçici şeylere karşı tutum ve davranışımız, gerekeni yapmamak

 

444

veya onu hafîfe almak sûretinde değil, ona kalbimizi bağlamamak şeklinde tecellî etmeli. Asrın Âlimi’nin dediği gibi: “Dünyâ’yı kesben değil, kalben terk etmeliyiz.” Yâni Dünyâ’ya bakışımız çalışmamakla değil, kalben ona bağlanmamakla kendini göstermeli.

Halbuki İnsân; bir öncekinde, hep bir sonraki için vardır. Nasıl ki okulda; okul için değil, okul sonrası için varız. Okulu; okul sonrasına hâzırladığı için severiz. Okumak da bir sonrayı, en büyük sonrayı, en büyük yarını hâzırlayacağı, kavratacağı ve daha çok idrâk ettireceği, daha çok lezzet ve zevk almayı sağlayacağı için büyük bir önem taşır. İşte az okumamız; bu tarz düşünemediğimizden.

İnsân’ın göz, kulak, hâfıza, hayâl, tasavvur, tefekkür ve tahayyül vs. gibi dolmak ve doymak bilmez ambarları var. Bunları doldurmak ve doyurmak için yeryüzünde. Bunları lâyıkıyla doldurmak ve doyurmak ise okumaktan; çok, pek çok okumaktan geçer.

Yeterince okumayışımız, bu ambarların maksatlı varlığından ve ne ile nasıl doldurulacaklarından haberdâr edilmeyişimizden ileri gelmekte.

Okumak; en büyük emânet. Hiçbir varlığa verilmeyen, hiçbir varlıktan istenmeyen bir saâdet. Okumak; en yüksek bir haslet olup, sadece İnsân’a has kılınmış. Sâdece ondan istenmekte. İşte dağın taşın taşımaktan irkilip kaçındığı; sorumluluk gerektiren büyük Emânet’in bir yönü de okumaktır. Yeterince okumayışımız, böyle kudsî / kutsal bir Emânet’le yüklü ve bunu yerine getirmekle yükümlü olduğumuzu tâm olarak bilmeyişimizden.

Kaldı ki, okula; okumak için gidilir. Hayât da bir okuldur. Bunun tek okuyucu ve mütalâacısı ise İnsân’dır. Okulda İnsân ne için bulunuyorsa, hayât okulu olan Dünyâ’da da onun için yâni okusun, düşünsün diye bulunduruluyor. Bundan gâfil oluşumuz; az okumamızın baş sebeplerinden biridir.

Az okumamızın, yine başta gelen sebeplerinden bir diğeri de, İnsân’ın bizzât kendine bakan vechidir. İnsân, cevher yüklü bir hazîne. Ama böyle bir hazîne oluşunun farkında değil. Ona bu husûs farkettirilmemiş. Kendisi de bunu sezecek zemîn ve zamânı bulamamış. Zâten bulamaması için her türlü şartlarla, çepeçevre kuşatılmış. Başkalarına bakmaktan kendini görmeye, başkalarını duymaktan kendini işitmeye, başkalarını anlamaktan kendini idrâke bir türlü vakti olmamakta, bir türlü kendine yol bulamamakta. Hâlbuki onda bir BEN vardır, ondan içeri. Çeşitli meşgaleler içindeyken, onlardan kalben ve rûhen sıyrılamayışımız, lâyıkı veçhiyle okumaktan bizleri alıkoymakta.

Okumaya yeteri kadar ihtiyâç duymamamız da, az okumamızın sebepleri arasında. Çünkü: “İhtiyaç terakkî (ve yükselme)nin hocasıdır.” Diyor Asrın Âlimi. Nitekim İnsân Yaratan’a şükür için, O’na tapınmayı bir ihtiyâç olarak gördüğünden dolayı, Dünyâ’nın dört bir tarafını mâbetlerle donatmış.

Profesör’ün biri dersine: “Arkadaşlar, bu dersten muafsınız / sorumlu değilsiniz!” diye başlar! Öğrenciler buna rağmen, harıl harıl notlar alır. Çünkü anlatılanları bir ihtiyâç olarak görmüşler ve Hoca’nın sorup sormamasını önemsememişlerdir.

Bir nebze de, gençlerimizin niçin az okuduklarına değinelim. Asrın Âlimi’nin dediği gibi:

“Gençlik damarı, akıldan ziyâde hissiyâtı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hâzır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercîh eder.”

Hâlbuki okumanın faydası  -özellikle-  daha sonra kendini gösterecek. Hevâ ve hevesine uymanın karşılığı ise peşin ve hâzır. Gençlerimiz bunu bilmekle beraber, idrâk etmemişlerdir. Oysa bilmek başka, anlamak bambaşka bir şeydir. İşte bu idrâksizlik ve algılayamayış; sabır ve tahammülü gerektiren fakat o nispette her iki cihânın saâdet ve mutluluğunu sağlayacak olan okumaktan, gencimizi alıkoyan husûstur.

445 – 446

 

 

Federasyon İstekleri ve Tarım Kentleri Projesi

0

 

Hükümetin Büyükşehir Kanun Tasarısı’yla her yetkiye haiz olacak olan Belediyeler sayesinde, pkk’nın da istediği federasyon sisteminin önü açılmış olacak. Bu düzenlemeyle büyükşehir sınırları, il sınırı sayılacak. İl idare sistemi ise bu durumda zamanla kaldırılma durumu ortaya çıkacaktır. 16 bin küsür köy mahalleye çevrilme durumu gerçekleştiğinde, acaba bu köyler Büyük Şehirlerden gerekli hizmetleri alabilecek mi? Bu köyler yine birilerinin kölesi mi olacak? İnsanımız illa birilerine yağ çekmek zorunda mı bırakılacak?
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesini bir düşünün, bu tasarıyla başlı başına bir Eyalet devleti olmaz mı? PKK’nın istediği de bu değil mi? Demokratik özerkliğe giden bu yolda dış güçlerin isteği hükümet eliyle yapılmış olmuyor mu?

İkinci planda okullarında Belediyelere bağlanması isteği geliyor. Arkadan emniyet teşkilatlarına da tabii ki el atılacak. Sırayla istekler sıralanacak. Türkiye, federasyon sistemi ile bölünmeye doğru yola devam edecek öyle mi?

Zaten bu şartlarda devleti takmayan, sık sık Devlete küfreden Diyarbakır Belediye Başkanını ve büyük şehir olacak diğer belediyeleri Kral gibi davranmaktan kim alıkoyacak? Devletimiz Diyarbakır’dan, bu istekler gerçekleştiğinde el çektirilmeyecek mi? Zaten çoğu yerlere giremeyen devlet iyice bu bölgenin kaderini bölücü örgüte bırakmış olmayacak mı?

Bu durum AKP içindeki Federasyon isteyenlere normal gelebilir, ancak diğer milletvekilleri acaba bu kötü gidişatı anlamıyorlar mı? Beyin tutukluğu mu var? Muhalefet bu konuda ne yapıyor?
Büyükşehir tasarısına örnek olarak verilen illerden biri Kocaeli’dir. Acaba Kocaeli’nde durumlar nasıldır? Yıllardır Hereke’de yaşadım. Belediyesi kaldırılan Hereke kaderi ile başbaşa bırakılmış vaziyettedir. Hereke’yi Körfezin mahallesi yapmakla, Hereke bitirilmiştir. Bu tasarı ile diğer beldelerde aynısı olmayacak mı? Fabrikaları ile, sahili ile, dünyaca ünlü Hereke Halısı ile, tarihi Wilhelm Köşkü ile tanınan Hereke, bugün gerçektende gerilemiş, bakımsız bir köye dönüşmüş durumdadır.

Çin ise Hereke şehri kurarak Hereke halısının ismini kullanmakta, buradaki Hereke İpek Halı pazarına darbe vurmaktadır. Yetkililer ise henüz bu hususta herhangi bir etkili önlem almamış durumundadırlar. Büyükşehir Kanun tasarısının bir örneği uygulanan Kocaeli gibi illere bakmak, oraların halkına durumu sormak lazımdır.

Bu tasarı ile federasyonlaşacak olan ülkemiz, bölünmeye adım adım gidecektir. Bu kanun tasarısından hükümet vazgeçmelidir. Muhalefet ise gerekli çalışmaları yaparak bu tasarıya engel olmalıdır.

MHP bu arada Tarım Kentleri Projesini gündeme getirerek, dağınık köylerin müsait yerlerde bir araya getirilerek bu projenin nasıl uygulanması gerektiğini özellikle hükümet çevrelerine anlatmalıdır. Zaten yıllardır Milli Doktrin sanki rafa kaldırılmış gibi, anlatılmaya anlatılmaya unutulmuş duruma geldi. Geçtiğimiz aylarda başkanlık sistemi ortaya atılınca, başbakanın elinde (9 Işık Doktrini Kitabı) görüldü. Başbakan, bakın bu kitapta bile başkanlık sistemini istiyor Başbuğ diyerek, kendi uygulamalarına dayanak gösterdi o kadar.

Ne MHP, nede Ülkü Ocakları yabancı ideolojilere karşı, Türkiye’de uygulanması gerekli olacak, Milliyetçi Toplumcu sistemi bilimsel olarak seminerler, konferanslarla doğru dürüst anlatmamaktadırlar. Zaten bu yüzdendir ki arkadan gelecek adamlar yetişmemektedir. Bireysel kendini yetiştirenler var o kadar. Eğitimlere ara verilmiş gibi, bu yüzdendir ki birbiri ile uğraşan bir topluluk durumunda camia.

Bu durumdan da çok memnun olanlar elbette ki var. Çünkü Milliyetçi Hareket yerinde sayıyor. Bir çok il ve ilçe genel merkeze gittiklerinde, merkezi yanlış bilgilendirmektedirler. Seçimler olunca tabii herşey ortaya çıkmış oluyor. Yine böyle aldatmacalar devam ediyordur. Şu kadar belediye alacağız cinsinden, laflar ediliyordur muhakkak!

Bende diyorum ki şu toz duman ortamında, herkesin birbirini yediği, sevmediği ortada iken, acaba bu şartlarda camia kendisine çeki düzen vermezse ‘muhtarlık ‘ bile alınamaz diyorum. Gerçek dost kötüyü söyler derler ya, biz söyleyelim de, tedbiri inşallah alınır…
Tarım Kentlerini kısaca basit olarak ifade etmekte fayda mülahaza ediyorum. Yurdumuzda irili ufaklı binlerce köy var. Kısaca ifade edersek bu köylerin hepsine ayrı ayrı bütün hizmetlerin gitmesi lazım. Ancak bu çok zor bir meseledir. Türkiye’nin bütçesi bu hizmetlerin ayrı ayrı yapılmasına elvermemektedir. Her köye okul, yol, sağlık ocağı, su, kanalizasyon, elektrik, telefon, tv velhasılı kelam alt yapısından tutun bütün her ihtiyacın yapılması Türkiye bütçesini çok zorlar.

Onun içindir ki Milliyetçi Türkiye Sisteminde bu dağınıklığı, fuzuli masrafları, göçü önlemek için Cazibe Merkezleri denilen, her imkanı düşünülmüş küçük kentler oluşturulacak, insanların daha müreffeh yaşaması sağlanacaktır.

Yurdumuzun her yerinde birbirine yakın, arazi şartları müsait çok yer var. Bu müsait yerlerdeki köylerin orta yeri seçilerek küçük bir kent kurulabilir.

Bu cazibe merkezi dediğimiz merkezlere okullar (O bölgenin durumuna uygun), cami, küçük bir çarşı,(esnaflar ona göre çeşitlilik arzetmiş) bakkalı, mağzası, kuyumcusu, marketi, vb. banka, hastahane, yol, postahane velhasıl bir ilçede olan herşey devlet tarafından bu merkezlere getirilse, yapılsa; insanımız da buralara yerleşse göç etmeye gerek olur mu? İnsanlar her ihtiyacını karşılayacak, tarlası, bağı, bahçesi de yakın olduğundan, toprağından kopmadığından çalışacak, toprağını işleyecek, üretime katkı sağlayacak, hem kendi kazanacak, hem devlet kazanacaktır. Bu merkezlerde kurulacak küçük organize sanayi merkezleri, el sanatları merkezleri, devletin teşvik fonları ile esnaf zanaatkarlar, çiftçiler, üreticiler desteklendiğinde, tarla bağ, bahçeler ekilip işlendiğinde insanlar daha iyi bir gelire, iyi bir yaşantıya kavuşacaklardır.

Kısaca ifade ettiğim bu sistem uygulandığında Federasyonu da kimse diretemez pkk ve diğer şer güçlerin federasyon sistemi ile bölünmeyi isteyen arzuları da gerçekleşmemiş olacaktır.