17.7 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1048

Türklerde Cumhuriyet

 

Meşhûr târihçimiz İsmâil Hâmi Dânişmend’e göre Dünyâ Târihi’nde ilk Demokrasi’yi Türkler kurmuş ve iki meclisli ilk Parlâmento’yu da Türkler têsîs etmiştir.

Orta Asya’daki göçebe Türk İmparatorlukları’nın bile dünyâda misli görülmemiş bir takım Demokrasi esâslarına dayandığı tespît olunmuştur.

Yine İsmâil Hâmi Dânişmend’e göre, İslâmiyet’ten sonraki Türk Devletleri’nde de muhtelif / çeşitli tezâhürleri görülen bu târihî  ve millî husûsiyetimiz, Türkiye’nin azamet devrinde çeşitli milletlere mensûp Avrupa âlimleri tarafından asırlar boyunca tetkîk edilip Hristiyan Garb’ı titreten eski Türk İdâresi’nin bir “Mutlakiyet” değil, aksine bir “Demokrasi” olduğunda ittifâk edilmiştir. (Garp Menbâlarına Göre: ESKİ TÜRK DEMOKRASİSİ, İsmâil Hâmi Dânişmend, İstanbul – 1964, s. 3)

Yeryüzü’nde ilk Demokrasi’yi de, ilk Parlâmento’yu da bundan beş bin yıl evvel Türkler kurmuştur. Bu târihî hakîkati tespît eden de, Garp / Batı ilmidir.

Gene aynı ilim, İslâmiyetten evvel Orta Asya’da kurulmuş Göçebe Türk Devletleri’nin bile bünye îtibâriyle Demokratik bir nizâma istinât etmiş / dayanmış olduklarını tespît etmiştir.

Dünyâ Târihi’nde İlk Demokrasi ve İlk Parlâmento, bütün medeniyetlerle ilimlerin ve san’atların kaynağı ve menbâı olduğunda artık ittifâk edilen / birleşilen Sümer’de kurulmuştur. (a.g.e. s. 7)

İsmâil Hâmi Dânişmend’e göre, Sümer Medeniyeti’ni kuran da, Orta Asya’dan oraya gelmiş olan bir Türk Câmiası / Türk Topluluğudur. (a.g.e. s. 7 – 8)

Evet, târihin her devrinde kurulmuş olan devletlerimizde, Cumhûriyet şeklen ve ismen olmasa bile, rûhen ve muhtevâsının somut tatbîkâtlarıyla vardı. Nitekim Osmânlı Devleti, bu uygulamaların göz yaşartıcı ve iftihâr verici örnekleriyle doludur:

Osmân Bey, sefere başlamadan önce arkadaşlarını toplar, maksadını anlatır, durumu müzâkere eder, sonra karar verirdi. Böylece, herkes gönüllü olurdu. Varılacak hedefi önceden bilirdi. (Türkiye’nin Kaderi, Kadircan kaflı, İstanbul – 1965, s.15 – 16)

Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultân Selîm’in Hıristiyanları zorla Müslümân etme kararını iptâl ettirmiş, sonra ona şöyle demişti:

-Sultânım, sen Şerîat’ten / İslâm’dan, Adâlet’ten ayrılır da kendi kendine bir hüküm verirsen ve onu infâz ettirirsen, ben de senin pâdişâhlıktan indirilmen için fetvâ çıkarırım.

Yavuz, buna karşılık onu mükafatlandırmıştı. (a.g.e. s. 18)

Yıldırım Bayezid, Bursa Kadısı Şemsettin Fenarî huzûrunda bir mes’ele için şâhitlik etmiş, lâkin bu şâhitliğe Kadı değer vermemiştir. (a.g.e. s. 17)

Osmânlı Pâdişâhları’nın “mutlak hükümdâr” oldukları zannı çok yanlıştır. Birçok pâdişâhın fetvâlarla tahtlarından indirildikleri bunu gösterir. Bâzı hâllerde Pâdişâhlar da Şeyhülislâmları azletmişlerdir.

Vezîrler ise icrâ kuvvetini temsîl ediyorlardı. İcrâyı faydalı ve kaanûna uygun yapmadıkları takdîrde Pâdişâhça azlediliyorlar / görevden alınıyorlardı.

Kuvvetler ayrılığı, kuvvetlerin birbirini murâkabesi ve yetkilerin sınırlı, fakat tâm olması Osmânlı Devleti’nin bünyesine çok sağlamlık veriyordu. (a.g.e. s. 26 – 27)

Bu husûsu bir hukûk âlimi olan merhûm Prof. A. F. Başgil şöyle ifâde ediyor:

“Devlet teşkîlâtında kuvvetler ayrılığı uygulaması, Hz ömer devrinde başlamıştır. İdâre ve kazâ yâni yargı ayırımı yapılmış, bunun yanında devletin en yüksek müzâkere ve karar organı

486

olarak bir Şûrâ Meclisi kurulmuştur. Bu meclis, kabîle mümessilleriyle / temsilcileriyle halk temsilciliklerinden teşekkül eder / meydâna gelirdi.” (Başgil, A.F., Anayasa Prensipleri, C.1, 63.)

Böylece denilebilir ki, İslâmiyet Şûrâ’yı esâs almakla Temsîlî Cumhûriyet tarzını ortaya koyan bir siyasî anlayışa açık bulunmaktadır.

Diğer bir ilim adamı ise, kazâ / yargı organı ile idâre / yürütme organı arasındaki ayrılığın tâ Hz. Muhammed devrinde yapıldığı  görüşündedir. -Turnagil, İslâmiyet ve Milletler  Hukûku, 66- (Bedîüzzamân Said Nursî ve DEVLET FELSEFESİ, Safâ Mürsel, İstanbul – 1976,  s. 266 – 267)

Nitekim Osmânlıların Şeyhülislâmlık makaamını ihdâs etmeleri / kurmaları görülmemiş bir husûstur.

Osmânlı Devleti’nde danışma, siyâsetin temeliydi. (Türkiyenin Kaderi, Kadircan Kaflı, İstanbul – 1965, s. 26 – 27) Çünkü her çeşit Meşveret’in yâni Danışma ve İstişâre’nin netîcesine uygun hareket etmek, İslâm’da vâcib / kesin emir derecesinde gerekli görülmüştür.  (Bedîüzzamân Said Nursî ve DEVLET FELSEFESİ, Safâ Mürsel, İstanbul – 1976, s. 266 – 267)

Osmânlıların Yükselme Devirleri’nde Pâdişâhlar, Vezîrler, Kazaskerler, Beyler hakkında kaanûn veya misâl / örnek bulunmayan hâllerde, mutlaka danışırlardı. Onların bu meziyetleri hatâlarını pek azaltır, başarılarını çoğaltırdı.

Meselâ Sultân Birinci Murat, Kosova Savaşı’ndan önce Kumandanlarla danışmada bulunmuştu. (Türkiyenin Kaderi, Kadircan Kaflı, İstanbul  – 1965, s. 26 – 27)

Kaanûnî, Mohaç Savaşı’ndan önce danışmada bulunmuşlardır. Yalnız savaşlarda değil, her türlü devlet işlerinde çok zamân Pâdişâh, Vezîrler, İlim Adamları ve Kumandanlar müşâvereyi / danışmayı ihmâl etmezlerdi.

Murâkabe ve Müşâvere sâyesinde Osmânlı İdâresi o kadar mükemmeldi ki, Fâtih Sultân Mehmed’in çağdaşı olan ve Siyâset San’atı hakkındaki “Prens” isimli meşhûr eseri meydâna getiren İtalya’lı Makyavelli bile, Osmanlı İdâresi’nin, o zamânki idârelerin hepsinden daha iyi olduğunu yazıyordu. (a.g.e. s. 27 – 28)

Hükümdârlar, Vezîrler, her derecede Mêmûrlar ve Kumândanlar yetkilerini tâm olarak kullanırlar, lâkin bu yetkinin İslâm Dîni tarafından çizilen hudûdunu geçmemesi gerektiğini, geçerse kuvvetinin ve yetkisinin hemen sıfıra ineceğini bilirlerdi.

Pâdişâh bile “insan üstü” olmak imtiyâzına sâhip değildi. Gurûra kapılmanın zarârları bilindiği için, vazîfeli bir insânın her defâsında, Dîvân’da şöyle bağırdığı rivâyet edilir:

-Mağrûr olma Pâdişâhım, senden büyük Allah var…

En büyük, en kuvvetli, hatâsız, ezelî ve ebedî varlığın, ancak Allah olduğuna kesin bir şekilde inanıldığı için, görevin hudûdu yetki ve sorumluluk sınırını aşmıyor, faydalı ve seciyeyi / ahlâkı çelikleştiren dozunu devâm ettiriyordu. (a.g. e. s. 29)

 

487 – 490

 

 

Güzel Söz Söylemek

 

Yüce Rabbimiz, insanları canlıların en mükemmeli olarak yaratmıştır. Diğer varlıklardan farklı olarak insana, düşünme ve konuşma kabiliyeti bahşetmiş, ona konuşabilmesi için dil ve dudak vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Biz ona bir dil ve iki dudak vermedik mi?” (Beled, 90/9) buyrularak dilin insan için büyük bir nimet olduğu belirtilmektedir.

İnsan için konuşma yeteneği bir nimet olmakla beraber eğer yerinde ve doğru kullanılmazsa insanın zararına da olabilmektedir. Çünkü insan söylediklerinden sorumludur ve ağzından çıkan her söz ilgili melekler tarafından kaydedilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” (Kâf, 50/18)

Yüce Allah, kullarına vermiş olduğu bu konuşma nimetinin yerli yerince ve en güzel şekilde kullanılmasını emretmektedir: “Kullarıma söyle, (insanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.” (İsrâ, 17/53) Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak insanlardan, söz söylerken titiz ve dikkatli davranmalarını, daima sözün en güzelini, en doğrusunu, en hayırlısını konuşmalarını istemektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), dilimizi günah sayılan şeylere karşı korumamız hususunda bizlere tavsiyelerde bulunmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin, ya da sussun.” (Buharî, Edeb, 31) “Acı da olsa sözün ancak doğru olanını söyle.” (Müsned, 5/159) Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), ayrıca insanı günaha en çok sevk eden organın dil olduğuna işaret ederek Müslümanları dillerine dikkat etmeleri konusunda uyarmıştır. Kendisine tavsiyede bulunmasını isteyen bir sahabiye Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Rabbim Allah’tır” de ve istikamet üzere ol” buyurdu. Sahabi, “Günah işleme bakımından en çok dikkat etmem gereken şey nedir? diye sorduğunda ise Peygamber Efendimiz (s.a.s.), eliyle dilini göstererek, ‘budur’ demiştir.” (Riyâzü’s-Salihin, H. No. 524)

Yine Efendimiz (s.a.s.) mü’minleri, insanlara karşı güzel ve hoş sözler söylemeye teşvik etmiştir. Bir defasında Cennette dışı içinden, içi dışından görülen özel yerler olduğundan bahsetti. Bu özel yerlerin kimlere verileceğinin sorulması üzerine Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyurdular: “Onlar, tatlı tatlı konuşan, yemek yediren, (farz ve nafile) oruçlara devam eden ve insanlar uykuda iken geceleri kalkıp Allah için namaz kılanlara verilecektir.” (Tirmizî, Cennet, 3; Müsned, 1/156)

Söz söylemek sorumluluk ister, ağzımızdan çıkacak bir sözün nelere mal olacağını düşünmeliyiz. Bir söz insana Allah’ın rızasını kazandırabileceği gibi, O’nun gazabına da neden olabilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kul, Allah’ın hoşnut olduğu bir sözü söyler, fakat onunla Allah’ın rızasını kazanacağı hiç aklına gelmez. Halbuki Allah, o söz sebebiyle, kendisine kavuştuğu kıyamet gününe kadar o kimseden hoşnut olur. Yine bir kul da Allah’ın gazabını gerektiren bir söz söyler, fakat o sözün kendisini Allah’ın gazabına çarptıracağını düşünmez. Halbuki Allah, o kimseye o kötü söz sebebiyle kendisine kavuşacağı kıyamet gününe kadar gazap eder.” (Riyâzü’s-Salihin, H. No: 1519)

Kur’an-ı Kerim, mü’minleri doğru ve güzel söz söyleyen kimseler olarak tanıtmaktadır: “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” ﴾Fussilet, 41/33﴿  “Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.” (Furkan, 25/72) Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadis-i şeriflerinde Müslümanı, ne eliyle, ne de diliyle başkalarına zarar vermeyen kimse olarak tarif etmiştir: “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” (Buharî, İman, 4)

Bunun için, Müslümanın tatlı dilli, güler yüzlü olmalı, söz ve davranışlarıyla kimseyi incitmemelidir. İslam, mü’minler arasındaki kardeşlik hukukuna zarar verecek, birlik ve beraberliği bozacak gıybet, iftira ve dedi-kodu, yalan, yalancı şahitlik, insanlarla alay etme, kötü lakapla çağırma gibi her türlü kötü söz söylemeyi kesinlikle yasaklamıştır. ﴾Hucurât, 49/11-12﴿

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bunlardan korunma yollarını da şöyle açıklıyor: “Boş sözü işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ve ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size. Selam olsun size (bizden size zarar gelmez). Biz cahilleri istemeyiz’ derler.” (Kasas, 28/55)

Öyleyse ağzımızdan çıkacak sözlere dikkat etmeli, sözlerimizi iyice düşündükten sonra söylemeliyiz. Düşünmeden söylediğimiz sözlerin, insanlarla aramızda kırgınlıklara, dargınlıklara yol açabileceğini; toplumda sevgi, saygı, kardeşlik, birlik ve beraberlik duygularının zayıflamasına sebep olabileceğini ve söylediğimiz her sözün hesap gününde mizana konacağını unutmamalıyız.

 

 

Su ve Sabun

 

Su ve sabun, bu ikili aslında hayatın en önemli veli nimetidir. Kirlerden arınmak adına sık sık suya sabuna dokunmak kâfidir.

Ülkemin halat-ı ruhiyesi ortada derbederken, elini ıslak mendille temizlemeye çalışan din adamlarını, akademisyenleri, sözde aydınları, aydınlanamayanları, yazarları çizerleri, gözlerini kapatıp kulaklarını tıkayanları kınıyorum. Bunca suyun bolluğunda, suyun olmadığı hallerde farz kılınan teyemmümle abdestlenip pusulasız kıble tayin edenler! Bilesiniz ki arkanızda mevcut cemaatiniz her an farklı kıblelere yönelebilir ki tarihte tekerrürden ibarettir. Kalem ehli diye düşünülen dini bütün birinin yazısı heyecanla okunmaya başlandığında şaşırmayasınız. Farz ve vaciple işi kalmamıştır artık. Şimdilerde nafilelerden bahsetmek farzların üzerini kalın urbalarla örtmek, günceli şiirsel sofistlik akıma bağlamak nede uygun bir terapidir.

Ey halkın karşısında “Allah razı olsun ” söylemlerini dilinden düşürmeyenler, Allah sizlerden razı mıdır? Siz devam ede durun söylemlerinize; çiçek beslemek sevaptır, böcek öldürmek günahtır… Ya insan? İnsanı beslemek de sevap mı? Öldürmek günah mı? İnanmayanlarla işbirliği yapmak?….

“İnandığı gibi yaşamayanların yaşadığı gibi inanmaya başladığı” asrın ganimetleri ihalelerin, bir tutam bal olduğu parmaklar! Gözleri gerçeklere millenip, doğruyu haykırmaya mühürlenen dudaklar! Ülkemin her yanında mantar gibi çoğalan ilahiyatlar! Neden fikir yoksunudur zincirli yürekleriniz? Yoksa Kerbela çölünde Yezidi askeri misiniz? Bir damla su çok mudur Ehli Beyte, yönünüz neden aşrı aşrı kıtaların kerametine?

Ya gövdenin üstünde baş olacaksım emme basma tulumba gibi sallanmayan,  ya da taş olacaksın ipekli kumaşlara kanmayan! Su ve sabun bütün kirleri arıtır, bir milletin bekası coğrafyasında huzuru aratır, suya sabuna dokunmamak, kaos hizipçilik nifak yaratır. Bolca köpürsün zeytinyağlı sabunlar, musluklardan sonuna dek akıtılsın berrak sular!

 

 

 

İpekyolu’nda Kartalın Kanat Vuruşu

 

İstanbul’dan Trabzon’a uçtuk bir heyet ile Türk Dünyası Mühendislik, Mimarlık ve Şehircilik Kurultayı için. Biletimizi toplantının bir gün öncesine aldık, çünkü Giresun’a taziyeye de gideceğiz.

Trabzon ile Giresun karayolu artık birleşmiş bir görselliği yansıtıyor. Sahil şeridinden otoban yolu öylesine rahat ve güzel. Karadeniz’i bütün içtenliğimizle yüreğimize dolduruyoruz, sertliğine ve hırçınlığına rağmen. Doymak bilmiyoruz yeşilin her tonuna sahip bu kısa yola, 135 kilometre karayolu hemen bitiyor. Batı dünyasının sahil yolları artık yavan kalıyor bu güzergahta. Böylesine etkiliyor, öylesine de üzerinize yansıyor güzellikler.

BİR MATEMLİ EV

Türk Dünyası Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Mehmet Memiş Bey’in vefat haberini teessürle öğrenmiştik. Oysa bir müddet önce Kırım’daki seyahatimizde birlikteydik. Hatta heyet başkanımızdı. Hiç yanından eksik etmediği eşi hanım efendi de yanındaydı. Acı haberi öğrendiğimizde sadece fatiha verebildik, dua edebildik arkadaşlarla. Eşi anlattı denizi gören, yeni evine taziyeye gittiğimizde; “-Herkesi ev sahibi yapmıştı, o geceki toplantıda anahtarlarını teslim etti, parası artmış olanların iadesini yaptı. Herkesin yüzü gülüyordu. Vedalaşıp ayrılırken, arabayı benim kullanmamı istedi. Çok durgundu. Kırmızı ışıkta durdum. “Acele geç” dedi. Sanki hastaneye yetiştirmemi istiyordu. Öyle yaptım. Çığlık çığlığa doktorları çağırdım. Kalp masajı cevap vermedi. Ruhunu meğer arabanın içinde teslim etmişti de farkına varamamıştım. Mekanı cennet olsun. Memleketsever bir aydındı. İyi bir aile babasıydı. Eşsiz bir insandı. Hergün mezarına gidip dua ediyorum.”

Evinin hemen yanı başındaki mezarlıkta yatıyordu Mühendis Mehmet Memiş. Kısa yokuşu çıkarak kabrinde dua ettik, yakardık rabbime. Vefat edeli kısa bir müddet olmasına rağmen siyah mermerle yapılmıştı kabri. Mekanı cennet olsun. Sonra evine döndük rahmetlinin. Hazırlanan sofrada hem yedik, hem dualar ettik. İstanbul’dan gelen damadı ve kızları koşturup durdu. Oğlu Erzurum’da askerdi. Ancak cenaze için izin alabilmiş delikanlı. Allah sabır versin.

GİRESUN’U TÜRK DÜNYASI’NA TANITTI

Öğle namazında sahildeki Hacı Miktat Camii’ne inerek Mehmet Memiş’in mevlidini ve duasını yaptırdı ailesi. Sayın Giresun Valisi Dursun Ali Şahin de gelmişti; bittabi ailesi, akrabaları, yakınları, onca yerel yönetici ve bürokratlarla, hemşehrileri. Cami dopdoluydu. Üç güzide hafız bütün gönülleri titreten kıraatlarıyla dini merasimi tamamladılar. Denizin dalgalarını buradan duymak işten bile değil, üstelik araçların trafik yoğunluğuna rağmen.

Mehmet Memiş, Giresun Türk Hava Kurumu, Aydınlar Ocağı Başkanı ve Türk Dünyası Aydınlar Ocağı Genel Başkanıydı. Bütün Türk Dünyası ile temas halindeydi. Hatta oğluna Kazakistan Üniversiteleri’nde eğitim aldırmıştı. 1996 yılında Türkiye Aydınlar Ocağı’nı Giresun’da toplamış, Karadeniz bir düğün yaşamıştı. Ülke sorunlarını muhtevi bir milli sempozyum gerçekleşti. Gelen delegelere ve ailelerine bütün Karadeniz’i dolaştırmış, Sarp sınır kapısına kadar götürmüştü. Aydınlar Ocağı’nın her genel kurulunda konuşmasıyla dikkat çeker, görüşleri değerlendirilir, bu minval üzerine kararlar alınırdı. Belki de Türkiye’de ilk defa bir sahil vilayetinde Türk Dünyası Uluslararası Toplantısı düzenledi ardından. Uygulanabilecek ciddi kararlar aldırdı, Türk Dünyası ile sivil ve resmi iletişimi hızlandırdı.

BULUT BULUTUN ÜSTÜNE

Ülke sorunları karşısında dostlarını arayarak görüş teatisinde bulunurdu saatlerce. Bunlardan ben de nasiplendim. Telefonla aradığında terör sorununu, AB macerasını, süper devletlerin iki yüzlülüğünü, batılı güçlerin emperyalist alışkanlığını, kültür, medeniyet, entelektüel ve siyaset hayatımızı saatlerce konuşurduk. Hayatını Türk Dünyası için adeta vakfetmişti. Yılmaz ve yorulmazdı Mehmet Memiş, Doğrucu Davut’tu, hiç eğilmedi, hep dik durdu. Giresun’u bütün aleme tanıttı, insanını, değerlerini, ürünlerini, meselelerini hep aktardı. Yılmadı, adeta yüksek bir motivasyonla her şeyin üstesinden geldi. Rabbim mekanını cennet etsin.

Giresun Valisi Dursun Ali Şahin heyetimizi Atapark karşısındaki Sahra Restorant’ta yemeğe aldı. Balık yemeden, hal hatır sormadan bırakmadı. Dursun Ali Bey’i çeyrek asırdır tanırım. Belki daha fazla. Ankara Vali Yardımcılığından tutun, Kartal ve Bakırköy kaymakamlığı, Yalova Valiliği dahil hep başarı ile götürmüş, halk ile bütünleşmiş, kalıcı eserler ortaya koymuş bir yerel yöneticidir Dursun Ali Şahin.

Yemek’te bir okuyucum 1996 yılını hatırlattı; “Sizin Türkiye’de yazdığınız “Karadeniz’in Bodrum’u; Giresun” adlı makalenizi hala saklıyorum. Hele ortancalarımızı öne çıkarmanız bizim bile unuttuğumuz çiçeklerimize yüzümüzü çevirmemize neden oldu.” Evet öyle etkilenmiştim ortancalardan, hala da o şevk ve heyecanla Giresun’dayım.

VALİ BEYDEN ŞİİR DİNLEME AYRICALIĞI

Vali Dursun Ali Şahin Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş başkanlığındaki heyetimizi evinde de konuk etti. Çay ve kahve içtik, meyve yedik. Vali evinin bahçesini ve serasını gezdik. Bütün meyveler sofraya buradan gelmiş meğer. Hele o yeşil mandalinler yok mu tadı damağımda. Seranın aşağısında ise bir tarihi yapı bulunmuş, Vali evi bunun üzerinde yükseliyor. Aydınlatılarak dikkat çekiliyor.

Dursun Ali Bey İstanbul’da Mehmet Akif Ersoy’un oğlu Tahir Bey ile kızı Suat Hanım’a hastanede iken(1999) Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat ile birlikte sahip çıkmıştı. Masraflarını üslenmişti. Torunları Ferda ve Selma Hanımlara İstanbul Vali yardımcısı iken ev aldırmıştı. Bunu hatırlatınca “hayır hasenat deşifre edilmez, gizli tutulur geleneğimizde” olsa da önce mahcup bir eda takındı Vali Bey, sonra Safahat’tan şiirler okudu. Sayın Vali Bir Mehmet Akif Ersoy meftunu. Çok şiiri ezberinde; “Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık/ Silkin de; Muhitindeki zulmetleri yak, yık/ Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır/ Dünya uyanıkken, uyumak maskaralıktır”

Heyetimizde Mustafakemalpaşa Belediye Başkanı Sadi Kurtulan da var. Dursun Ali Şahin bir yurtdışı anektodu aktardı: “Bir uluslararası etkinlik için Meksiko City’de misafiriz. Çok sayıda Türkiye’den yerel yönetici var heyetimizde. Sadi Bey de bunlardan biri. Kurban Bayramı’na denk geldi. Namaz kılacağız. Yer ve yön sorunu var. Bunu hallettik, namazı kim ve saat kaçta kıldıracak? İnternet imdadımıza yetişti. Sorunu hallettik. Türk Heyeti Meksiko City’de bir Kurban Bayramı namazı kıldı!.”

MEHMET MEMİŞ ADI

Giresun ili  de sohbetten geri kalmadı. EKO Turizminden bahsetti Vali, İnecek köyü uygulamasını anlattı.  Şöyle dedi; ” Giresun’da nereden başlarsanız başlayınız tarih ve tabiat güzellikleri burada. Giresun kalesi, Amazon Adası, 487 yaylası, tarihi dokusu, denizi bölgenin bir şansı. Öncelikle yaylalarla alakalı imar planlaması yapıyoruz. Tarihi evleri köylerde bile onarıyor, turizme açıyoruz. Şebinkarahisar’daki kayaya oyulmuş dört katlı manastırı ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. 20 kilise tespit ettik. Teleferik hizmete girecek. 2013’te de havaalanımız.”

Giresun İstanbul’a çok göç veren bir il. Dolayısıyla nüfusu 419 bine düşmüş. Vali Şahin göç edenleri yeniden memleketine çağırıyor; “Haydi köyümüze geri dönelim.. Sevgimizi köyümüze geri verelim!” 1680 kişi bu çağrıya uymuş. Giresun Limanı’ndan da yılda 700 milyon dolarlık fındık ihraç ediliyor. 14 tane yıldızlı otel var il’de. 1997’de gittiğimizde iki oteli mevcuttu Giresun’un. Mutfağı bile turist çekebilecek özellikte. Sayı Vali’ye ” Dursun Ali Bey, Giresun’un ortancalarındaki renk ve büyüklük dünyada dikkat çekecek kadar değişiktir. Bilmem hiç fark ettiniz mi?. Sırf bunun için bile bir festival düzenlenebilir?” Notunu aldı. Bir not daha hatırlattım;

-Mühendis Mehmet Memiş Bey Giresun’un yetiştirdiği entelektüel ahlak sahibi, mesleğinde uzman, sivil topluma kendisi adamış örnek bir aydındır. İsminin bir okula, bir bulvara verilmesini düşünmez misiniz? Büyük bir kadirşinaslık olur.

Giresun Belediye Başkan Yardımcısı da orada. Her ikisi de birden “Neden olmasın?” dediler. Ben sürdürdüm konuşmamı “Mehmet Memiş Beyin başlattığı Türk Dünyası etkinlikleri Giresun’da yarışmalara, şölenlere konu olmalı, her yıl tekrarlanmalı? Bu Giresun’u yurtdışına da açabilir? Bu öneri de notlara eklendi.

DERE BOYU KAVAKLAR

Vedalaşıp ayrılırken bir teselli Sayın Vali Dursun Ali Şahin yarın Trabzon’daki  Türk Dünyası Kurultayı’na gelmesi gelişmesi oldu. Yola koyulduk. Taziye ziyaretinden gelmesek, Kiraz Çiçekleri’nde Giresun Türküleri dinleyeceğiz. Ancak nafile. Altın Yüzük Oy Miralay aklıma düşse de teğet geçiyoruz. Hasibe Özyazıcı, Helim Çalçalı, Teyfik Güney; İsmail Doğan ve Bicoğlu Osman’dan alının bu türküyü öyle güzel söylerler ki sormayın; ” Oy miralay miralay/ Askerin alay alay/ Al kızları askere/Olsun askerlik kolay/ Ninna aslanım ninna/ Ninna güzelim ninna” Giresun Valiliğinin bu hediyesini 14 türküsü ile saklayacağım.

Günler kısa, hava karardı. Trafik yoğun. Rahmetli Turgut Özal’ın başlattığı Karadeniz Sahil Yolu Projesi iyi ki hayata geçmiş. Kısa bir yolu kat edebilmemiz için saatlerce beklediğimiz Karadeniz sahili artık vızır vızır; sürücümüz bize zaman zaman eski yolu gösterip, oradan gidilseymiş daha üç-beş saat beklememiz gerektiğini söyledi.

DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜM İÇİNDEKİ TRABZON

İki buçuk saatte Trabzon’a girdik. Şehrin merkezindeki Kahramanmaraş Caddesi üzerindeki Zorlu Otel’e Prof. Nevzat Yalçıntaş ve Nevzat Gökalp yerleşti. Üniversite Kampüsü içindeki Koru Motel’e Hacı Yusuf Çelebi ve Hasan Mısır Konuk oldu. Burada Prizren’deki Uluslararası Balkan Sempozyumundan dostum Karadeniz Teknik Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Okur ile buluştuk. Dersten çıkıp gelmişti. Hasret giderdik. Mustafakemalpaşa ekibi Otel Maçka’ya gitti. Benim yerimi epeyi listede aradık. Erol Şahin Bey’in nezaketliliğiyle nihayet Trabzon merkezindeki Usta Park Otel’de bulduk. Yurtiçinden ve dışından dostlarla karşılaştık. Benim gibi sıra bekleyen konuklardan işlemlerini yapanlar istirahata çekildi. Gece yarısını geçiyordu ki, yorgunluğumu ancak atabilme fırsatı buldum. Hava sıcaklığı mevsim normallerini üstünde ve nem aşırı. Uyku hiç bir şeyi dinlemiyor ama.

Usta Park Otel’in kahvaltı salonu en üst katta ve denize nazır. Mavi Karadeniz iyi görünüyor fakat, yüksek evlerin damlarındaki atılamayan ve yenilenemeyen eskimiş, pörsümüş mallar bu görsel zenginliği maalesef  bozuyor. Otelde KKTC Heyeti bayağı kalabalık. Bir hatırlatma yaptı dostlar, KKTC’ye yönelik aileyi ve gençliği öne çıkaran Türkçe yayınların daha fazla olması!. Neden olmasın ki?

SULTAN SÜLEYMAN NEREDE DOĞDU?

Trabzon’un her tarafı Türk Dünyası Mühendislik, Mimarlık ve Şehircilik Kurultayı’nın dev afiş, poster, ilan ve tanıtımıyla donatılmıştı. Her sokakta karşınıza bunlardan birinin çıkması yüksek ihtimal. Zorlu Otel’in önünden yürüyüşe geçtik meydana. Trabzon Belediye Bandosu, Mehteran Takımı ve Kazakistan Devlet Orkestrası Gösterilere başladı. Trafik durdu. Kurultayın gerçekleştirileceği hemen bir ön sokaktaki Hamamizade İhsan Bey Kültür Merkezi’nde karşılıksız kitap ve benzeri hediyelikler dağıtılınca vatandaş daha fazla alaka gösterdi, uzun kuyruklar oluştu. Gelin gibi süslenen salona girip çıkmakta zorluk çekildi. Canlı yayın araçları yerleşti sokağa. Polisler güvenlik için yerlerini aldı. Bundan da anlaşıldı ki bazı bakan ve üst yöneticiler kurultaya teşrif edecek. Canlı yayın hem televizyon ekranlarından, hem de fuayeye konulan perdelerden izleyicilere yansıtıldı.

Trabzon Şehzadeler kenti Osmanlı’nın. Kanuni Sultan Süleyman Trabzon’da doğmuş. Kurultay’da Trabzon tanıtım filmi izlendi Milli Marşımızdan sonra. Trabzon’un manevi mimarlarından Veli Ahi Evran Dede’yi daha iyi algıladı konuklar. Berat takdimleri yapıldı. Türk Dünyası’ndaki büyük projeler ödüllendirildi. Bu tür etkinliklerin zor yanı uzun ve yersiz konuşmaları dinlemek zorunda kalmanız. Bazı hatipler sanıyor ki önünüzde bir seçim sandığı var, o konuştuktan sonra siz reyinizi hemen ona vereceksiniz. O da seçilerek meramına ulaşacak! Hele saygı için tek tek isim sayanlar yok mu, bu zevatın siz, dikkat çekmeye çalışan  ya bir politikacı, veyahut yükselmek isteyen bir bürokrat olduğunu hemen anlıyorsunuz. Hele bir tanesi var ki, bir devlet adamımıza 19 defa teşekkür etmesi yetmezmiş gibi, bir tek fikir bile söylemeden kürsüden indi. Onu da alkışladık. Helalı hoş olsun!.

KONUŞMAK.. KONUŞMAK.. YİNE KONUŞMAK

Beşi Rusya Federasyonundan olmak üzere 31 ülkenin temsil edildiği kurultayın büyük yükü Dr. İlyas Demirci, İbrahim Terzioğlu ve arkadaşlarının omzundaydı. Ortak ve resmi dil Türkçe’ydi. Programı TRT Spikeri Cenk başlattı. Keşke hep o sürdürseydi. İlyas Demirci “Köklü geçmişten, güçlü geleceğe” temas etti, program hakkında bilgiler verdi. Konuşmacı sayısı bir hayli fazlaydı. Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar kimlikli şehirler oluşturmak için geçmişimize sahip çıkmanın altını çizdi. Türksoy Başkanı Prof. Dr. Duysen Kaseinov bugün bir düğünde olduklarını belirterek, İsmail Gaspıralı ve eserini gündeme taşıdı “Dilde, Fikirde ve İşde Birlik”in hala yiye yiye bitiremediğimiz mirasını hatırlattı. Karayolları Genel Müdürü M. Cahit Turan grafiklerle beslediği konuşmasında “insanı yaşat ki devlet yaşasın” felsefesiyle, “birlikte hayır, ayrılıkta azap var” prensibinin içini doldurdu.

Dünyada dengelerin değiştiğini, hatta yeniden kurulduğunu, dolayısıyla kartların sil baştan dağıtıldığını anlatan Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık 2071 yılı rüya projesi ve milli kültür devamlılığı üzerinde durdu. Atatürk Üniversitesi Rektörü, Avrasya İpekyolu Üniversiteler Birliği Başkanı Prof. Dr. Hikmet Koçak Türk Dünyası bilim kervanı olimpiyatlarının yürüyüşe geçtiğini anlatırken büyük alkış aldı. Prof. Koçak “Geliştiren, üreten, icat eden mühendis ve mimarlarımızı yetiştirmek için varız. Kurultay mimari geleceğimiz açısından yen bir dönüm noktasıdır! “demesi alakayı daha da büyüdü.

DEĞERLİLERİMİZ!..

Hocaların Hocası Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş konuşmasıyla gelişmeyi resmigeçit havasından kurtardı ve sivilleştirdi. Dedi ki “Rahmetli Atatürk Sovyetlerin dağılacağını daha hayatta iken görmüştü. Soydaşlarımızla yeniden birlikte olabileceğimizi hatırlatmıştı. Bu belge maalesef yıllarca arşivlerimizden çıkartılıp açıklanmadı. Ancak bugün öyle değil. Muhteşem Süleyman Kanuni’nin doğum yeri olan Trabzon’dayız. Şehzadeler kentindeyiz. Trabzon’dan Washington’a bir hat çizilirse Kanuni orada da karşınıza çıkacak. Çünkü Washington’da bir büstler galerisi vardır. Burada dünyanın en ünlü hizmet etmiş devlet adamlarının büstlerini görürsünüz. Bunlardan biri de uzun sakalıyla dikkat çeker. İşte o evrensel hukukta adından bahsettiren Kanuni’nin ta kendisidir. Trabzon’dan Washington’a çekilen hat işte böyle bir şeydir. Dolayısıyla istikbale iyi ve güvenli bakalım. Batıda geliştirilmek istenen islam düşmanlığına(islamofobia) dikkat edelim.”

Oh be ufuk açan, içinde fikir olan bir konuşma nihayet. Politika yapmaktan uzak, kendini öne çıkarmaktan azade, ülkesini ve insanın öne çıkaran bir görüş. İnşallah devamı gelir demeye kalmadı, Kültür eski Bakanı Namık Kemal Zeybek kürsüye geldi ve “değerlilerimiz” diye özetledi, 15 dakikada sayılan isimleri. İşte bu kadar. Gerçek olan da bu. Konukların hepsi değerli. Adeta Nevzat Yalçıntaş’ın kaldığı yerden devam etti;

-Nevzat Yalçıntaş Hocamızın hatırlattığı gibi Rahmetli Atatürk’ün Sovyetler’in dağılacağını anlattığı açıklaması önemlidir. Şöyle diyor Atatürk, Sovyetler bugün dostumuz. Ama bütün imparatorluklar gibi bir gün o da dağılacak. O güne hepimiz hazır olmalıyız. Köprüleri atmamalıyız. Dil, kültür, tarih bir köprüdür.

YÖNETİM EŞKIYA VE TURANCI ARIYOR

Bir de kaymakamlık anısını anlattı Namık Kemal Zeybek;

-Yıl 1967.. kaymakamım.. İçişleri Bakanlığından bir yazı geldi ahvali umumiye raporu isteniyor. Her zaman verilen bir rapor bu. Yoksa o günkü yönetime ait özelliği olan rapor değil. Sorulardan biri “bölgenizde eşkıya ve Turancı var mı?” diye. Turancı ile eşkıya birlikte zikrediliyor. 1944 olaylarını hatırlayanlar o günkü yönetimin “Turancı” diye onca aydınımızı tutukladığını bilirler. Alpaslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan gibi. Hatta SSCB rejiminden Türkiye’ye sığınan yedi Azeri Türk’ü de Moskova yönetimine iade edilmiş, soydaşlarımız da kurşuna dizilmişti!?. O günlerden bugünlere geldik. Biliniz ki bin bağ ile bağlanmamız gerekir birbirimize. Tek çıkar yol da Türk Birliği’dir.

Avuçlar patlayacak kadar alkış aldı, konukları rahatlattı Namık Kemal Zeybek.  Kurultay’da şehircilik alanında bir ilk olarak da Mimar Sinan Uluslararası Proje Olimpiyatları gerçekleşti. Bunda Türk Dünyası Mühendisler ve Mimarlar Birliği’nin 10 yıllık çabası etkili oldu, ilk meyveler alındı. Bir Mimar Sinan Heykelciği olarak hazırlanan plaketler verilirken, Dr. İlyas Demirci’nin yaklaşımı önemliydi gelişmeye “Amacımız Türk-İslam Dünyasının tapu senedi olarak gördüğümüz mimarlık eserlerinin ve şehir kuruluş felsefesinin anlaşılmasına ve gelecek nesillere taşınmasına önayak olmaktır.”

ORTAK BİR GELECEK PROJESİ

Kurultay’ı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de çok önemsiyor, arka çıkıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da öyle. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın konuşmasında hatırlatılanlar gerçekten Türkiye’nin bazı sektörlerde çağ atladığı hususudur. Dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayınız her TC vatandaşı kimliğiyle gurur duyuyor. Kurultay’da bir üst katta sergilenen ve posterli sunumlardan Tasarım, Fikir Kategorisi’nde finale kalan eserler çok önemliydi. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün “Birlikte Yaşamanın Temel İlkeleri ve Hoşgörü Kültürümüzün Prensipleri”, Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Proje Hazırlama Grubu Başkanı Mehmet Çetin’in Türk Dünyası İçin İlk ve En Önemli Proje; Ortak Bir Gelecek Projesi (Danışma ve İzleme Komitesi, Akademik ve Gençlik Değişim Programı, Tercüme Kurulu, Türk Dünyası Kitaplığı, Türk Dünyası Sanat ve Kültür Ödülleri, Kültür, Sanat ve Spor Yarışmaları; Seyahat, Mal ve Hizmet Dolaşımı, Para Transferi İmkanları Araştırma Projesi, İnternet ve Sanal Ortam) iyi incelenmeli ve algılanmalı, hatta hayata geçirilebilmeli; Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı Başkanı Yahya Akengin’in “Şehir ve Edebiyat Projesi”de dikkat çekenler arasındaydı.

Akşam yine program çerçevesinde gerçekleştirilen Trabzonspor-Kızılorduspor (Kazakistan Birinci Futbol Ligi Takımlarından) karşılaşmasını Hüseyin Avni Aker Stadında VİP’ten izledik. Trabzonspor acımasız davrandı maçı 6-0 aldı. Bu karşılaşmanın en güzel yanı seyircilerin “Ata Yurttan Ana Yurda Hoş Geldiniz” pankartının açılması oldu. Akşam gala yemeğinde keşke bir tanışma da olabilse, daha sıkışık oturabilseydik.

KÖKÜ MAZİDE OLAN ATİ

İkinci gün oturumlara geçildi.  Harazmi, Farabi, Biruni, İmam-ı Buhari, Ebul Hasan Harakani, İbni Sina, Kaşgalı Mahmut, Hoca Ahmet Yesevi, Mevlana Celadeddin-i Rumi, Yusuf Has Hacip, Şeyh Ebebali, Yunus Emre, Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Emir Sultan, Akşemsettin, Somuncu Baba, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Fuzuli, İsmail Bey Gaspıralı, Ali Şir Nevai, Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Mehmet Akif Ersoy Oturumlarının Osman Turan ile değerlendirme ve kapanışları bir vefa kadar, bir kadirşinaslıktı, kökü mazide olan ati için bir kapı aralamaktı, ufuk göstermekti.

Devlet Su İşleri Genel Müdürü Akif Özkaldı ile bir oturumda yan yanaydık. Tanıştık. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Başkanı olduğumu öğrenince daha bir muhabbet peyda ettik. İşte anlattıkları;

-Babam Ankara Samanpazarı’ndaki Sultan Taceddin Camii’nin imamıydı. Bilirsiniz hemen bitişiğinde Mehmet Akif’in milletvekili iken emrine tahsis edilen ve başta İstiklal Marşımızı ve Bülbül şiirini yazdığı Taceddin Dergahı var. Babam bir Mehmet Akif Ersoy hayranı. Üç erkek çocuğu oldu. Birinin Mehmet, ötekisinin Akif, diğerinin de adını Ersoy olarak koydu. Biz üç kardeş Mehmet, Akif, Ersoy olduk, Safahat şiirlerinin sürekli okunduğu bir evde büyüdük. Şimdi de O’nun çizdiği çizgide millete ve memlekete hizmet etmeye çalışıyoruz.

Mehmet, Akif ve Ersoy Özkaldı kardeşler bugün ülke ve insan yönetimimizde önemli sorumluluklar almış aydınlar olarak hizmetlerini sürdürüyorlar.

MEMLEKET İSTERİM

Tek evladını PKK terör örgütünün bir dersaneyi bombalaması sonunda şehid vererek kaybeden öğrencimizin annesi Diyarbakır Milletvekili Mühendis Oya Eronat bir oturumda başkanlık etti. Diyarbakır gibi ilahi dinlere merkezlik, kültür ve medeniyetlere beşiklik eden bir şehrin terörle anılmasına ağlayarak yakındı, öyle olmadığını anlattı. Diyarbakır halkının % 82 oranla devlet ve millet yanında olduğunu, hemşehrilerinin arasında Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı Tarancı ve Sezai Karakoç gibi maruf insanların bulunduğunu belirtti. Sonra da Cahit Sıtkı Tarancı’nın(1910 İstanbul-1956 Viyana) 35 Yaş kadar meşhur olmayan ancak çok önemli bir şiirini okudu; Memleket İsterim.

Memleket isterim,

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun!

Memleket isterim,

Ne başa dert, ne gönüle hasret olsun;

Kardeş kavgası bir nihayet olsun!

Memleket isterim,

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun!

Memleket isterim,

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikayet ölümden olsun!

Oya Eronat göz yaşlarını silerken, kurultay salonunda derin bir sessizliğin ardından duygusallık yaşandı, sonra canhıraş bir alkış geldi peşinden.

TRABZON SALNAMELERİ NEŞREDİLDİ

Diyarbakır Milletvekili Oya Eronat Hanım sonra Hemşehrisi Roterdam İslam Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’e söz verdi ve hocadan Osmanlılar döneminde Trabzon’un idari yapısını ve salnamelerini dinledik. Buna göre, eksik tartan bakkal, sütüne su katmış sütçü, ekmeği siyah pişiren fırıncı vs gibi esnaf hep cezaya mültezim. Bir kentin nüfusu ne kadardır, kaç değişik dine mensup insan mevcuttur, köylerdeki tarım ürünleri toplamı ve hayvan sayısı nedir bütün bunlar Osmanlı defterlerinde kayıtlıdır. Müslüman mahallesinde şarap satılamaz, meyhane açılamaz. Gayri müslimler için bu mümkün. Eğer tersi yapılırsa 5 akçe vergi tahakkuk ettirilir. Osmanlı vatandaşlarının giysilerinden de hangi dine mensup oldukları hemen anlaşılıyor. Bazı müslüman gençler meyhaneye gittiklerinde elbiselerini değiştiriyorlar. Ancak yakalandıkları takdirde yine ceza ödüyorlar.

Türk Dünyası Mühendislik, Mimarlık ve Şehircilik Kurultayı dört gün sürdü. Oturumların tümünü izlemek fiziksel olarak mümkün değildi. Bir de çok başarılı tebliğler olduğu kadar, ispat-ı vucüd bildiriler de mevcuttu. İsimler veya konular alfabetik sıraya dizilse daha şık olurdu. 700 konuk olduğunu duyduğumda küçük dilimi yutacaktım. Dev bir organizasyon bu açıdan. Ancak bir çuval portakaldan bir bardak su çıkarsa hep birlikte çok üzülüyoruz diyor bir kelam-ı kibar. Mehteran gösterisi yurtdışı konukların ciddi ciddi alakasını çekti, kameralara kaydedildi. Türk Dünyası Müzik Topluluğu Konseri bu etkinliklerin olmazsa olmazıydı. Herkes CD veya DVD’sini sordu.

ALT KATTA SERGİLER, ÜST KATTA POSTER SUNUMU

Gültekin Akengin’in sergilenen değişik resim çalışması dikkat çekti. Sulu boya mı, akrilik mi, yoksa yağlı mı tartışması yapılmadan kendisi cevap verdi bir sanatçı olarak “Hiç bir değil, özel bir boya” Niyas Sanat Grubu’nun Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Sergisi iyi ki vardı. Müzehhibe Yurdagül Savaşçı’nın hem tezhibi, hem minyatürleri yüreğimizi rahatlattığı kadar, karanlığı da aydınlattı. İyi ki de katoloğu basılmış, arşivlere ayrıcalıklı olarak girdi. Ellerine ve yüreğine sağlık sanatçımızın. Ebru gösterisi her zaman dikkat çektiği gibi bu defa da öyle oldu. Çini, kat’ı ve desen sergileri de kurultayın madalyalarıydı. Ancak bu kültür ve medeniyet yansıması maalesef oturumların ve toplantıların gerisinde ve gölgesinde kaldı. Posterli sunum sergileri de bir üst kattaydı zaten.

Kısa bir zaman dilimine sıkıştırılan kültür gezilerinin kalıcılığı her zaman zihinlerde tatlı anılarla, yeni edinilen fikir ve arkadaşlıklarla kalır ve devam eder. Prof. Dr. Mehmet Okur’u Akmescit’teki Kırım Türklerinin tek akademisi Crıeman Engineering Pedagogigal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fevzi Yakubov ile tanıştırdım. Bin yıllık dost gibi muhabbet üzerelerdi.

Konuklara dağıtılan çantalar içindeki Bildiriler Kitabı, Türk Dünyası Mimarlık ve Şehircilik Abideleri kitaplarıyla, İpekyolu Dergileri itibar baskılarıyla göz kamaştırdı, altın yaldızlı kitap ayracı da buraya yakıştı. Ancak dört günlük böylesine bir ihtişam bakalım aydınlarımızın zihninde hangileriyle kalacak, hangileriyle hatırlanacak, hangilerini miras bırakabileceğiz?!

2071’E BIRAKILACAK FOTOĞRAF

Bütün odaları güneş gören evlerimizi, ayakların kıbleye uzanmadığı yatak odalarını, ihtiyarların ve özürlülerin de rahatlıkla dolaşabildiği sokaklarımızı, ibadethanelerimizi, hastanelerimizi, mekteplerimizi, sivil toplum kuruluşlarımızı; yeşilden mavinin ancak görülebildiği semayı, kent ortasında sadaka taşından da öte yar’e uzanacak elin değdiği mihenk taşlarını, grafikerlerin sadece çizgilerinde mi kalacak, yoksa bir elli sene sonraki nesillerin mirasına mı dahil olacak?

Kurultay’da “kimlikli şehirler inşa edilmesi”, kentlerin insana yatırım, tarih, kültür, edebiyat, medeniyet olgusuyla örtüşme endişesi, yeni isim ve resimlerin öne çıkması ihtiyacı galiba etkinliğin de özetiydi. Bununla yarına daha umutla bakabiliyor, bağlarımız daha da kavileşiyor. Neden olmasın ki?!

 

 

Din ve Stres

 

Sonuçlardan memnun değilseniz,

Sebepleri gözden geçirmeniz gerekir

Sebepler bilinmeden ve doğru teşhis yapılmadan

Sonuçların değişmesi mümkün değildir.

Strese girmek istemiyor ya  da stresten kurtulmak istiyorsanız

Peygamberlerin hayat hikâyelerini okumalısınız.

Malum olduğu üzere insanlar ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır.

Bedenin de ruhun da ihtiyaçları vardır.

Önce bedenin ihtiyaçları önemsenir.

Biraz da gereğinden fazla önemsenir.

Sonuç OBEZİTE

Oysa hadiste “Mide bütün hastalıkların anasıdır” diye buyrulmuyor muydu?

Yani bu işin azı da zarar çoğu da zarar.

Boşuna dememişler ortası karar

Bedenin ihtiyaçları giderilmezse zaman içerisinde rahatsızlıklar oluşur.

Erken tedbir alınmazsa hastalığa dönüşür.

Sağlığı tehlikeye sokar

Acıkınca yemek içmek yorulunca uyumak dinlenmek nasıl bedeni bir ihtiyaç ise

Sevmek sevilmek önemsenmek adam yerine konulmak ilgi görmekte ruhumuzun ihtiyaçlarındandır.

Stres çağımızın en popüler hastalığı

Sevgisizlik ve maneviyatsızlıkta stresin kaynağı

Aileden başlayarak cemiyete bir göz atalım

Evde, okulda, hastanede fatura ödeme kuyruğunda her yerde insanlar stres küpü

Neden

İnsanlar birbirlerini sevmiyorlar.

Ruh gıdasız kalınca sıkıntılar başlıyor

Saygısızlık sigara alkol uyuşturucu toto loto at yarışı it yarışı

Bunların üzerine ekonomik zorluklarda eklenince

İnsanlar strese giriyor.

Atlattı atlattı; atlatamadıysa peşinden depresyon gelir.

İçine kapanır, hayata küser, herkesle ilişkiyi keser.

Bu durum stresin bir ileri boyutudur.

Bunu da atlatamazsa sırada intihar vardır

Yazının başında strese girenlere peygamberlerin hayat hikâyelerini tavsiye etmiştim ya

Peygamberimiz(sav) Allah(cc) katında en değerli insan iken

Çocukluğundan başlayıp vefatına kadar çekmediği sıkıntı kalmamıştır

Eyüp (AS)ın hayat hikâyesini okusa bu insanlar

Yunus balıklarına neden bu isim verilmiştir hiç merak ettiniz mi?

Yunus Peygamberin hayat hikâyesini okusalar

Bu peygamberler bu kadar akıl almaz sıkıntıları strese ve depresyona girmeden nasıl atlatmışlardır.

Onlar peygamberdir deyip  geçmeyin

Doğru teşhis konulmadan doğru tedavi yapılamaz

İnsanların Allaha teslimiyetleri tam olsa sıkıntıları atlatmaları da kolay olur

Evet, sonuçları beğenmiyorsanız sebepleri gözden geçirmelisiniz.

 

 

Cumhuriyetimiz Ne Durumda?

0

 

1Osmanlı Devleti 625 yıl hüküm sürdü. İçten ve dıştan yonta yonta Osmanlıyı çökerttik, yıktık, parçaladık, yok ettik. Mondros Mütarekesi ile bugünkü topraklarımız da işgal edildi.

O sefalet ve yokluk yıllarında Mustafa Kemal önderliğinde çetin mücadeleler sonucu Emperyalist güçlere karşı galip gelerek, ülkemizi düşmanlardan kurtardık.

29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyete karşı olan onca muhalefete karşı, çetin mücadeleler sonucunda Cumhuriyet ilan edildi. Ancak Türkiye Cumhuriyetine karşı, iç ve dış tehdit hiç eksik olmadı. Bazen karşında, bazen senin gibi görünerek, bazen sinsice, bu tehditler ve yıkım devam ederek bugünlere geldik. Bu yıkım mücadelesi, Kurtuluş Savaşındaki mücadelenin daha kapalı ve kalleşi, yani Türkiye Cumhuriyetini yok etme; Türk Devletini ortadan kaldırma, Türkleri geldikleri yerlere, Orta Asya’ya sürme ideali sinsice, daha planlı devam ediyor.

Cumhuriyet kurulurken, Cumhuriyete karşı çıkan güruh bugün daha güçlü ve planlı olarak Türkiye Cumhuriyetini yıkmak için var güçleri ile çalışıyorlar. Zaman zaman iktidarların bir kenarına tutunup, bazen iktidarı çok iyi kullanarak, yıkıma zemin hazırlıyorlar.

Atatürk ileri görüşlü olmasından dolayı bunu tahmin edebilmiş ki, Gençliğe Hitabe de bunu izah etmiştir: ”İktidarı elinde bulunduranlar ihanet ve hıyanet içinde olabilirler, Ey Türk Gençliği birinci vazifen Türk İstiklalini ve Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.” demekle ne kadar haklı olduğunu bugün yaşayarak çok iyi anlıyoruz.

O günkü Atıf Hocalar, Said-i Kürdilerden bugün binlercesi sinsice yıkım için çalışıyorlar. Cumhuriyet: Basit tabirle, halkın kendi kendini(seçtiği kişilerle ) yönetmesi demektir. Yani demokratik bir sistemdir. İyi çalışmayanı, memnun olunmayanı değiştirme ve daha iyisini halkın seçme şansı vardır.

Bu şans sosyalizmin ileri adımı olan komünizmde, ayrıca faşizmde, teokratik sistemlerde yoktur. Böyle bir sistemi Atatürk’ün bu ülkede kurmasından dolayı, o yüce insana her vesile ile minnet ve şükran duygularımızı ifade etme zorunluluğumuz vardır.

89 yıldır uygulanmakta olan Cumhuriyetimiz, iktidarların kafa yapısına göre uygulamalarla farklılıklar göstermekte, halk çoğu zaman ezilmektedir. Cumhuriyet zamanla yöneticilerin şahsi inisiyatiflerini kötüye kullanmaları sonucu, inişler çıkışlar yaşamaktadır. Bazen bile bile öyle uygulamalar yapılıyor ki, Türk Milleti bu nasıl Cumhuriyet idaresi demekten kendini alamıyor.

Solun istediği Cumhuriyeti sosyalizme çevirme istekleri, diğer taraftan din adına teokratik düzen kurma heveslileri, sürekli cumhuriyetin tökezlemesini, ortadan kaldırılma isteğindeki, çalışmaları ortaya koymaktadırlar.

Artık cumhuriyet düşmanları açıkça bu sistemin yıkılması için her konumda boy göstermektedirler. Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü süre ile Cumhuriyeti karşılaştırdığımızda, Cumhuriyetin çok erken yıpratıldığı gözden kaçmamaktadır. Hatta şu günlerde öyle bir duruma gelindi ki çoğu yerlerde Cumhuriyet Bayramı bile resmi olarak kutlanmamaktadır. Halk kendisi bir araya gelerek bu milli bayramları kutlamaktadır.

Önceki yıllarda küçücük köylerde bile bu bayramlar coşku ile kutlanırken, bugün belediyesi kaldırılan, nüfusu yirmibinlere ulaşan yerleşim yerlerinde dahi bu bayramlar artık resmi değil de, halkın sahiplenmesi ile kutlanıyor. Federasyon isteklerinin hız kazandığı şu sıralar Cumhuriyet sürekli sol kanat tarafından istismar ediliyor, dindarlık adına da birileri her fırsatı kullanarak Cumhuriyeti ortadan kaldırmak için, var güçleriyle ellerinden geleni yapıyorlar.

Cumhuriyeti dilinden düşürmeyen Atatürk’ün kurduğu partinin bugünkü temsilcileri, Diyarbakır Belediye Başkanı ile aynı tutum ve davranışlar içine girebiliyor. Atatürk ayağa kalksa ne der acaba?

Son yıllarda devleti idare edenler uygulamaları ile tamamen cumhuriyeti görmeme, kaldırma, Cumhuriyet Bayramlarını ve diğer Milli Bayramları alelacele, baştan savma biçiminde, kutladık işte gibisinden yapmaktadırlar. Görünen o ki, Atatürk ve Cumhuriyetle ilgili herşey, ne zaman kaldırılacak diye resmen bir açıklama yapılacak hissi, herkesin kafasında yer etmiş durumdadır. Ancak bu gibi bir davranış kimden gelirse gelsin Türkiye’yi kaosa ve isyana sürükler, Allah korusun!

Bugün Arap Baharı denen isyanlar yaşanırken, binlerce insan öldürülürken, muhalefetteki bir partinin bazı yıkıcı ve bölücü örgütlerin desteğinde alternatif davranışlar içine girerek, ayrı bir Cumhuriyet kutlaması yapması da doğru değildir. Doğru olan resmi yapılacak olan Cumhuriyet kutlamalarına halk olarak coşku ile katılmak, milli bayramlara sahip çıkmak, bayramların yeni nesillere vereceği mesajları iyi yorumlamak olmalıdır. Bayramları yıkıcı ve bölücü örgütlerin kullanacağı alanlar haline getirtmemek, herkesin sorumluluk duyacağı bir görev olmalıdır.

Tüm bu yıkıcı, bölücü, Cumhuriyeti ortadan kaldırma isteklerinin gölgesinde, Türk Milliyetçileri ne yapıyor?

Görünen o ki birşey yapacak durumda değiller. Birbirleri ile uğraşmayı ne zaman bitirecekler diye bekliyoruz. Yarın söylenilen kötü sözlerle birbirlerinin yüzüne bakamama konumuna gelinmez inşallah. Bu milletin güveneceği, şu an biraz angaje olsa da tek yer, mekan, kurum Türk Milliyetçileri ve onların temsil ettiği fikir sistemidir. Eksik ve yanlışlar uygulamalar vardır. Akil adamların tez elden bir araya gelerek, bu kırgınlıkları, yanlışları düzeltme tamir etme yolunu açmaları lazımdır.

CUMHURİYET FAZİLETTİR!

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı’na Teşekkürlerimiz

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı 13 Ekim’de benim için bir “VEFA GECESİ” düzenlemiştir.
Gönül ve hizmet adamlarından oluşan Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın yönetimine teşekkürlerimi iletmeyi ifâsı zevkli bir borç bilirim.

13 Ekim’de vefâ gecesini yöneten değerli kardeşim Selçuk Arslan’a, emeklerini son gücüne kadar büyük bir fedakârlıkla kullanan başkan Ruhittin Sönmez’e, değerli kardeşim Hasan Uzunhasanoğlu’na, Yunus Özen’e ve değerli kardeşim Ahsen Okyar’a ne kadar teşekkür etsem haklarını ödemekten âciz kalırım.

Davetimizi kabul edip, ta Kosova’dan gelen Kosova Kamu Bakanı Mahir Yağcılar bey başta olmak üzere, Sivas’tan gelen Sivas Aydınlar Ocağı Başkanımız Prof. Dr. Fahrettin Göze hocamıza; Sinop’tan gelen Sinop Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Recep Bircan hocamıza; Tekirdağ Aydınlar Ocağı Başkanımız Ersin Bilmeç’e, Ankara’dan gelen Prof. Dr. Enis Öksüz hocamıza; İstanbul’dan gelen Kültür Eski Bakanımız, ağabeyimiz İsmail Kahraman’a; Prof. Dr. Ahmet Gökçen, Prof. Dr. Ahmet Yörük, Prof. Dr. Ferman Demirkol, Prof. Dr. Mesut Gür hocalarımıza; Çayeli Dernekler Federasyonu Başkanımız Yılmaz Hüsrev’e; TMC film şirketi sahibi Cevat Saraç’a; Aydınlar Ocağı Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Hikmet İşman’a; değerli şaire ablamız Aynur Saydam hanımefendiye, TSE Marmara Bölge Başkanı Mehmet Hüsrev’e; THY Şube Müdürü Mahmut Demirkapı’ya; değerli ağabeylerimiz Tuncer Arabul ve Yüksel Şenol’a saygılarımızı iletiriz.

Sakarya’dan gelen Aydınlar Ocağı Başkanımız Doç Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu hocamıza; Prof. Dr. Salih Zeki Bulut, Doç. Dr. Emin Sezer hocalarımıza;

Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Halil İbrahim Saraç ve Prof. Dr. Yusuf Bayraktutan hocalarımıza; Diş Hekimi Ömer Erdal ve Endüstri Mühendisi Mustafa Toka kardeşlerimize; İbrahim Gencer ağabeyimize; Kocaeli BBP il Başkanı Serhat Duyar kardeşime; Kocaeli Çukurovalılar Dernek Başkanı Erdoğan Davut’a; Karamürsel Ziraat Odası Başkanı Memduh Birinci; Bağırganlı Köyü Taflan Koyu Dernek Başkanı Günay Gülcü’ye; Sakarya Vergi Dairesi Başkanı Recep Alp’e; ikram ettiği yoğurtla içimizi ferahlatan Kandıralı Fevzi Genç’e; Posoflular Derneği Başkanı Hamit Akbulut’a; Kocaeli İl Kültür Müdürü Adnan Zamburkan’a; Türk Eğitim-Sen Kocaeli 1 No.lu Şube Başkanı Süleyman Pekin’e; Kocaeli Vali Yardımcımız Ali Sözen’e; değerli ağabeyimiz Nihat Gürer’e; bürokratlarımıza ve Kocaeli Halkına sonsuz şükranlarımı sunarım.

Mustafa Kemal Paşa Aydınlar Ocağı’ndan Halil İbrahim Özşekerci ve arkadaşlarına;

Ayrıca, mazeretleri sebebiyle katılamayıp telgrafla gecemizi kutlayan İçişleri Bakanımız İdris Naim Şahin’e; Konya Aydınlar Ocağı başkanımız Prof. Dr. Mustafa Güçlü hocamıza, Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı Bahattin Cebeci’ye, Mustafa Kemal Paşa Belediye Başkanı Sadi Kurtulan’a da saygılar sunarım.

Allah hepsinden razı olsun.

 

 

Cumhuriyet

 

Halkın, doğrudan veya seçtiği temsilciler vâsıtasıyla hâkimiyet ve egemenliği elinde tuttuğu idâre tarzına Cumhûriyet denir.

Cumhûriyet kelimesi, Arapça halk anlamına gelen “cumhûr”a dayanır. Cumhurî / Cumhûriyet, cumhûra yâni halka âit demektir.

Nitekim Lâtince respublica (res “şey,olay, olgu” ve publica “halk, kamu”) kelimesi de devletin kamu malı olduğunu, en yüksek emir verme yetkisinin de kamuya âit bulunduğunu ifâde eder.

Dolayısıyla “Cumhûrî Devlet” veyâ “Cumhûriyet” egemenliğin halka âit olduğu hükûmet şekli demektir. Günümüzde dar anlamda “Cumhûriyet” kavramı devlet başkanının belirli bir süre için, doğrudan veyâ dolaylı olarak halk tarafından seçilmesine dayanan hükûmet biçimini gösterir. (Ana Britannica, İstanbul-1987, c.6, s.251 Cumhûriyet maddesi.)

Aristo, Cumhûriyeti “Umûmun menfaatini gözeten halk idâresi” şeklinde ta’rîf etmiş. (Yeni Rehber Ansiklopedisi, C. 5 İstanbul-1993  s. 5 Cumhûriyet maddesi.)

Montesquieu, Eski Yunan filozofu Aristoteles (Aristo)’nun Cumhûriyet’i tanımladığı “Devleti, kamunun çıkarını gözeterek, halk yönetirse, ona Cumhûriyet denir.” fikrini işleyip geliştirmiştir.

Bu görüşünü şöyle belirtiyor:

“Yasama, Yürütme ve Yargı kuvvetleri tek kişide, ya da kurulda toplanırsa, adı ‘Cumhûriyet’ bile olsa, organları seçimle bile gelse, o rejim, halk yönetimi niteliğini taşımaz.”

Öyleyse, Cumhûriyet, öyle bir devlet şeklidir ki; onda üç ayrı kuvvet, ayrı ayrı birbirine karşı bağımsız ve birbiriyle dengeli bir  denetleme temeline göre kurulmuş olmalı: Devletin başında da, belirli bir süre için, seçimle gelen bir başkan bulunmalı. (Yeni Hayât Ansiklopedisi, C. 2  -Tarihsiz-  s. 854 – 855, Cumhûriyet maddesi.)

Ayrıca Demokrasi ve Cumhûriyet kavramları da birbirine karıştırılmamalıdır.

Cumhûriyet bir şekli, Demokrasi ise muhtevâyı / içeriği ifâde eder.

Çünkü, İngiltere’deki gibi, Monarşik bir yönetimin Demokratik olabilmesine karşılık, Cumhûriyet yönetimi de Anti-Demokratik olabilir. (Bir zamânlar Rusya ve Doğu Bloku Devletleri’nde olduğu gibi.) (Ana Britannica, İstanbul – 1987, C. 6, s. 251 Cumhûriyet maddesi.)

J. J. Roussea’ya göre, “Yönetim biçimi ne olursa olsun, yasalarla yönetilen her devlet Cumhûriyet’tir. Çünkü kamu yararı ancak o zamân egemen olur ve kamu işleri ancak o zamân önem kazanır. Her yasal hükümet, Cumhûriyetçidir.” (Toplum sözleşmesi  -Du contrat social-  2, 6) (Büyük Larousse, 4. Cilt  İstanbul – 1986, s. 2505 Cumhûriyet maddesi)

Cumhûriyet Rejimi, Yürütme ve Yargı hakkıyla yetkisinin kaynağının halkta olduğu inancına dayanan bir rejimdir.

Bu inanç yitirildiği, ya da bir yana itildiği gün, Montesquieu’nun belirttiği gibi, devletin adı ne olursa olsun, Cumhûriyet bir cesetten ibâret kalır.

Bir Cumhûriyet Yönetimi, gerçek anlamıyla Demokrasi değildir. Çünkü Demokrasi, doğrudan doğruya ülke halkının, bir araya gelip kaanûnlar yapması, bu kaanûnları uygulayacak kimseleri seçmesi demektir.

Oysa ülkelerdeki nüfûs çokluğu, gerçek ve saf Demokrasi’nin uygulanmasına hiçbir zamân imkân vermez.

Bu bakımdan da, vatandaşların büyük çoğunluğunun oyuyla bir Meclis veya Meclisler seçilir. Bu Meclis ülkeyi  yönetir.

474

Bu tür Cumhûriyetler, saf Demokrasi’ye en yakın yönetim tarzıdır denebilir.

Vatandaşa Hürriyet / Özgürlük ve eşitlik getiren gerçek Cumhûriyetlere, Batı’da ancak XVIII. Yüzyılın ikinci yarısından sonra rastlanmıştır.

Bu gerçek Cumhûriyetlere; Amerika Birleşik Devletleri Özgürlük Savaşı ile Fransız Büyük Devrimi imkân hazırlamıştır.

XIX. Yüzyıl: Cumhûriyet Yönetimi’nin, bir devlet yönetim şekli olarak Avrupa’da  ve Amerika’da belirmesi, gelişmesi ve yerleşebilmesi için girişilen pek çetin ve kanlı savaşlarla dolu geçmiştir. (Yeni Hayât Ansiklopedisi, C. 2 -tarihsiz-  s. 854 – 855, Cumhûriyet maddesi.)

Cumhûriyet ilk olarak ABD’de 4 Temmuz 1776’da, Fransa’da ise 1789’da ilân edilmiştir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi, C. 5 İstanbul – 1993 s. 5, Cumhûriyet maddesi.)

Fakat, Cumhûriyet adı altında, çok zaman şaşırtıcı uygulamalarla da karşılaşılmıştır.

Nitekim, Cumhûriyet’in bilginlere ihtiyâcı yok (la Republique n’a pas besoin de savants) sözü, (ne yazık ki) Fransız Devrimi sırasında, Devrim Mahkemesi Başkanı’nın, kimyacı Lavoisier’ye verdiği cevâptır. Önemli deneylerini bitirmek için süre isteyen Lavoisier, 8 Mayıs 1794’te ölüme mahkûm edilmiş, aynı gün giyotinde cân vermiştir. (Büyük Larousse, 4. C, İstanbul – 1986, s. 2505, Cumhûriyet maddesi.)

Hâlbuki bundan asırlarca evvel Hz. Peygamber’den sonra iş başına gelen Dört Halîfe, hem Halîfe hem Reis-i Cumhûr idiler. Hz. Ebu Bekir; Sahâbeye elbette Reis-i Cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakîkî adâleti  ve inanç dâiresindeki Hürriyeti taşıyan Dindâr Cumhûriyet’in başı idiler.

Velhâsıl Cumhûriyet’in kökeni, İnsânlık Târihi kadar eskidir. İslâmiyet’in zuhûrundan sonra, iki büyük mecrâda günümüze doğru yol almıştır. İslâm Âlemi’nde ve İslâm Âlemi dışında.

Cumhûriyet, İslâm Âlemi’nde müşahhas / somut olarak Hulefâ-yı Râşidîn yâni Dört Büyük Halîfe: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile kendini göstermiş. Batı’da ise tâ XVIII. Yüzyılın sonlarında Fransız Büyük İhtilâli’yle yine somut olarak, su yüzüne çıkmıştır.

İslâm Âlemi’ndeki ortaya çıkış ise, Hz. Muâviye devrinde maslahat îcâbı / mukteza-yı hâle binaen yâni zaman ve zemînin gerektirdiği biçimde şeklen saltanata dönüşmüş. Fakat rûhen bütün İslâm Âlemi’ndeki bütün devletlerde yaşamıştır.

Yine İslâm Âlemi’nde somut olarak Osmanlı Devleti’nde görünmeye  başlamış, bir bakıma Tanzîmat, I. ve II. Meşrûtiyet’ten Cumhûriyet’e  adım adım yaklaşması sağlanmıştır.

Nihâyet, tâ işin başından beri yâni Millî Mücâdele safhasında henüz İstiklâl Harbi netîcelenmeden, Erzurum Kongresi öncesinden beri, Mustafa Kemâl’in kafasında taşıdığı “Cumhûriyet” fikri, savaştan sonra gerçekleşmiştir.

Hattâ Cumhûriyet düşüncesi, M. Kemâl’de daha da eskilere gider. Nitekim Millî Mücâdele’ye Meclis’le başlaması, Ankara’da beynelislâm / İslâmlar arası bir toplantı yapmak istemesi bunun göstergeleridir.

Batı’da ise bu, 1789 Fransız İhtilâli ile gündeme gelmiş safha safha gelişerek, bugünkü hâlini almış. Hâlen de, tam mânâsıyla gerçekleşmesi için yol almaktadır.

 

475 – 479

 

 

Cumhuriyet Örgütü!..

 

29 Ekim Pazartesi gününün ilk saatleri.

Saatler 02.10’u gösteriyor.

Sabancı Kültür Merkezi arkasındaki otoparkta 17 “şüpheli” insan.

İkisi  “çocuk”  yaşta. Üçü genç. Ötekiler orta ve üstü yaşlarda.

Beyaz bir araç içinde onları gözleyen bir çift göz; bir emniyet görevlisi.

Şüpheliler, durumun farkına varıp, yavaşça ön tarafa, cadde üzerindeki durağa geçiyorlar.

Şüpheliler, az sonra gelen  bir minibüse doluşuyorlar.

Beyaz araçtaki görevli bu kez, caddeye çıkan yolun köşesinde!

Minibüsle birlikte takipteki araç da hareket ediyor.

Minibüstekilerden biri; “yan yoldan gidelim, belki vazgeçer” diyor

Öyle yapıyorlar.

Köseköy  sapağından D-100’e çıkarken, görevli yine takipte.

Otoyola sapmadan Adapazarı yönünde yollarına devam ediyorlar.

Biraz sonra takipteki otomobil kayboluyor!

“Adapazarı giriş ya da çıkışında yolumuzu keserler” diyor biri.

Herkes kaygılı.

–         Ya göndermezlerse?

Adapazarı’nda bekledikleri ilgiyi göremiyorlar!

Hendek sapağından otoyola giriliyor.

Saatler sonra, Ankara girişinde, otoyol sonundaki  gişelerde karşılanıyorlar!

Bu kez, karşılarında Jandarmalar; “Kimlikler lütfen” diyorlar.

Tek tek inceleniyorlar, hayret “yolunuza devam edebilirsiniz” diyorlar.

İşte, “Cumhuriyetçiler” adı verilen “örgüt mensubu!”  bir grup böylelikle giriyor  Ankara’ya.

Tarihi tren garında inip Ulus’a doğru yürüyorlar.

Ellerinde “kırmızı zemin üzerinde beyaz ay ve yıldız bulunan örgüt bayrakları” da var!..

Ulus’ta, yine karşılarına polisler çıkıyor. Hem de binlerce polis. Hepsi de donanımlı, kalkanlı. Oysa, onların ellerinde kılıçları bile yok!

Yürüyerek, İlk Meclis karşısındaki anıta ulaşıyorlar. Anıttaki adam, örgütün “1 Numarası!”

Çevresinde, ülkenin dört bir bucağından gelmiş öteki örgüt üyeleri ile buluşuyorlar. Hepsi de silahlı! Plastik sopalar üzerinde ay yıldızlı bayraklar ve “ADD, TGB” yazılı beyaz flamalar!

İçlerinde yaşlı eski örgüt militanları ile, örgütün üç-beş yaş “Çocuk Militanları” da var!

Saatler boyu ayakta bekliyor, ara sıra; “Mustafa Kemal’in çocuklarıyız” ya da “Türkiye laiktir, laik kalacak” gibi sloganlar atıyor, “Dağ başını duman almış” ve “Onuncu Yıl Marşı” ile zikir getiriyorlar!

Polisler “Ya Sabır” çekiyorlar!

Başka illerden gelen militanlarla konuşuyorlar. Hemen hepsi de, illerinden çıkışlarına izin verilmeyen otobüsler dolusu militanın üzüntüsü içinde!

Varsa yoksa dertleri “Cumhuriyet, Vatan, Demokrasi…”

Saatler sonra, örgüt liderleri geliyor ve bir otobüs tepesinde konuşmalar yapıyorlar.

Onlar konuştukça, örgüt üyeleri biraz daha yüksek sesle sloganlarını haykırıyorlar!

Polis, yine “Ya Sabır!” çekiyor!

Ama, polisler de birer insan; sonunda sabırları taşıyor, “biber gazı” ve “tazyikli su” ile tımar ediyorlar militanları!

Bir anda ortalık karışıyor; gazdan ve sudan etkilenmemek için çevre cadde ve sokaklara koşuşturanlar var. Ama nafile. Gözler kan çanağı, genizler yangın yeri…

Sonra, ne oluyorsa oluyor, barikatlar açılıyor ve yüz binlerce militan, uzun, çok uzun bir konvoy halinde örgüt büyük liderinin anıt mezarına doğru yürüyorlar…

“Muratlarına ermiş” olmanın keyfi içinde unutuyorlar gazı, suyu, panzeri…

Bir sonraki eylemin planlamasına geçiyorlar!

“Cumhuriyeti  koruma, kollama” örgütü bir zafer daha kazanmanın gururu ile dönüyorlar kentlerine, köylerine…

 

(*) 29 Ekim 2012, Ankara 1. Meclis Önünde Cumhuriyet Bayramını kutlama eylemine katılan “Cumhuriyet Kardeşleri  Örgütü” üyesi “Mustafa Kemal’in çocuklarına”  selam ve saygıyla…  (MK)

 

 

 

 

 

 

Cumhuriyetle Hesaplaşma

Son senelerin modalarından biri de “geçmişimizle hesaplaşmak“. Bu kapsamda alışık olmadığımız kadar her şeyi tartışıyoruz. Dini yorumlar, tarihi olaylar, siyasi tercihler, etnisite ve mezhep farklarından doğan meseleler, devlet sistemi ve uygulamalarına dair konular bu hesaplaşma/yüzleşme kavramı çerçevesinde konuşulmakta.

Bazen sinir uçlarımıza dokunup bizi çok rahatsız etse de bir yere kadar tartışmaların faydalı olduğunu düşünebiliriz. Ancak “hesaplaşma/yüzleşme” kavramları çerçevesine hapsedilmiş tartışmalar, böylesine çetin bir işe peşin bir kanaatle başlamak demek.

Bu ön kabul, geçmişin hep hatalı ve yanlış olduğu, bugün bunların değiştirilmesi gerektiği varsayımıdır.

Oysaki “geçmişte yapılan her şey yanlıştı” demek de, “geçmişte yapılan ve bugün devam eden her şey doğrudur” demek kadar hatalıdır.

Zaten “doğru” ve “yanlışizafidir, yani ölçüt aldığınız değerlere göre değişen kavramlardır. Kendi kısacık hayatımızda bile gençliğimizde doğru bulduklarımızı yanlış, yanlış bulduklarımızı doğru bulmuyor muyuz?

Dün hâkim zihniyetin temsilcileri, önceki zamanda yapılanları dünün değerlerine göre yanlış bulup eleştirdiler. Bugünün hâkim zihniyeti de, dünün değerleriyle yapılanları bugünün anlayışı içerisinde yerden yere vurmakta.

Gelecekte de aynı bilim dışı anlayış hâkim olursa, bugünün iktidarı ve yaptıkları aynı şekilde acımasızca eleştirilecek.

*****

Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle yenilenen hesaplaşma konumuz, Cumhuriyetimiz ve onun Bayramını kutlama tarzı.

Cumhuriyet öncelikle başkent İstanbul dâhil büyük kısmı işgal edilmiş vatan topraklarının bir “kurtuluş” savaşıyla geri kazanılması ve bağımsızlığımız demek.

Bu sebeple şu cümlelerin hepimizin ortak duygusunu dile getirmiş olması gerekir: “O cumhuriyet sayesindedir ki bayrağımız dalgalanıyor, minarelerden ezan eksik olmuyor ve hepimiz bu hürriyet havasını teneffüs edebiliyoruz. Allah Cumhuriyeti kuranlardan razı olsun. Rahmetle anıyoruz.” (Vecdi Gönül– Milli Savunma E. Bakanı, AKP Antalya Milletvekili)

*****

Bugün Cumhuriyeti ve kuruluş felsefesini tartışmaya açan birinci grup kötü niyetlidir. Yani üniter milli devlet yerine bölünmüş bir Türkiye isteyenlerdir.

Diğer bir kısmı ise belki iyi niyetli, fakat yaptıkları tartışma tarih metodolojisinden uzaktır. Tarihi olaylar o günün şartlarında değerlendirilmesi gerekirken, bu kesim tarafından bugünün Türkiye ve dünya şartlarında oluşan değerler ve kurumlar açısından geçmiş değerlendirilmekte.

Bu kişiler adeta o dönemde “hızlı tren” olmamasını dönemin kusuru saymak gibi garip bir tarz benimsemişler. Garip, çünkü sosyal değişimler de, teknolojik gelişim gibi, toplumların bilgi ve tecrübelerinin zaman içinde gelişmesinin sonucudur.

Mesela Avrupa’da 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde hiçbir devlet demokrasi ile yönetilmiyordu. Faşizm ve Nazizm yükselen değerler idi. Türkiye’de de tek parti yönetimi vardı.

*****

Cumhuriyetimizin kurucusu M. Kemal Atatürk ve arkadaşlarının temel tercihlerinin çok isabetli olduğu kanaatindeyim. Hem dönemin Türkiye şartları ve hem de dünyanın genel durumu itibariyle doğru tercihlerdi.

Bugüne kadarki idari hatalarımızı tartışmamız, yapılan yanlış uygulamalardan ders çıkarmamız elbette faydalı olabilir. Ama Atatürk ve dönemi için yapılan değerlendirmelerde, devraldığı miras ve ulaştığı sonuçlar dikkate alındığında çok başarılı bir dönem geçirdiğimiz açıktır.

Devletimizin kurucu iradesinin Milli ve üniter bir devlet yapılandırması, Ordunun ve dini grupların siyasetin dışında tutulması, bağımsızlık idealine verdikleri önem, vatandaşlık tanımı, milli birliği bozucu dış kaynaklı hareketlere tavizsiz tavır, insan kaynaklarımızı geliştirmeye yönelik politikalar ile kadın hakları vd tercihlerinin ne kadar doğru olduğunu gelişmeler bize gösterdi.

*****

Atatürk döneminde sadece bağımsız bir devlet kazanmadık. Aynı zamanda ”Cumhuriyet yönetimi ilk 15 yılda adeta kalkınma destanı yazdı. Üstelik bunu borca girmeden başardı.” Bu hükme varan (“Şu Çılgın Türkler” kitabının yazarı) Turgut Özakman Cumhuriyet’in devraldığı Türkiye‘ye dair şu bilgileri vermekte:

“Devlet, kaç zamandır yarı sömürge halinde, güçsüz. İdari, ekonomik, mali ve hukuki kapitülasyonlar sürüyor. İlkel bir tarım toplumu, iflas etmiş bir maliye. Büyük bir dış borç, yarı ölü bir ekonomi. Cılız, küçük bir sanayi. Ağır sanayi neredeyse sıfır. Hemen her şey, pencere camı, şeker, buğday bile ithal edilir durumda. Kişi başına düşen milli gelir, sadece 4 lira.

Sıtma, frengi, verem, trahom gibi hastalıklar yaygın. Ülkede 40 bin köye karşılık ebe sayısı 200 kadar… 0-2 yaş grubu çocuklarda ölüm oranı yüzde 60. Bütün imparatorlukta sadece 158 ortaokul ve lise, bir tane de medrese uzantısı bir üniversite var. Tüm liselerde okuyan kız öğrenci sayısı 230…”

“Kadının seçme-seçilme hakkı yok, yani yurttaş sayılmıyor. Okur-yazar oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda ise binde 4″

*****

“Geçmişle hesaplaşma” modasının etkisinde kalan Başbakan Erdoğan bile, 10. Yıl Marşı’ndaki “Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” cümlesine atıfta bulundu. O dönemde hiçbir şey yapılmadığını ima ederek “Neyi ördünüz?” diye sordu. Kendi dönemlerinde çok daha fazla demiryolu yapıldığını söyledi.

Bugünün Türkiye’sinin gücü ve zamanımızın teknolojisi ile ortalama 80 sene öncesinin imkânlarıyla yapılanları kıyaslamak insaflı değil. Buna rağmen rakamlar Başbakan’ı doğrulamıyor:

Cumhuriyet ilan edildiğinde, misak-ı milli sınırları içindeki demiryollarının uzunluğu, 4 bin 559 kilometreydi. Bu demiryollarını Alman, İngiliz ve Fransız şirketleri işletiyordu. Cumhuriyet yönetimi ilk 15 yıl içinde, 4 bin 559 kilometrelik demiryolunu, Haydarpaşa ve İzmir liman şirketleriyle birlikte satın aldı. Bunu borca girmeden başardı.”

TCDD verilerine göre, “Cumhuriyetin ilanından sonraki 17 yılda 4 bin 078 kilometre demiryolu daha eklendi. (AKP iktidarının 10 yıl boyunca döşediği raylar ise 1085 kilometre uzunluğunda. Hızlı tren hattı ise 888 kilometre.)”

 “Kalkınma hızımız, 1923-1938 arasında ortalama yüzde 10’du. Sanayileşme hızımız ise yüzde 19’du. Bu dünya rekorudur.”

*****

Milletimiz, devletimizi yönetenlerden Cumhuriyetle hesaplaşma yerine, devletimizi kuranlara şükran borcunu yerine getirmesini ve insan hak ve hürriyetlerini, insani gelişme endeksini, demokrasi standartlarını, ortalaması yüzde 5 olan kalkınma hızımızı iyileştirmeye odaklanmasını beklemektedir.