22.8 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1047

Cumhuriyet Bayramının Ardından

 

29 Ekim Cumhuriyetin 89. yıldönümü Milli Bayramımız Türk Milletini üzecek sahnelere sebep olmuştur. Devletin üst düzey yöneticileri bayramda kucaklaşıp birlik beraberlik mesajları verecekleri yerde çift başlı, tek başlı tartışmalarla birbirlerine, görev ve sorumluluklarını hatırlatmaya çalışmışlardır. Siyasi parti liderleri de Cumhuriyete yakışır bir tavır ve olgunluk içerisinde olamamışlardır.

Avrupa’nın emperyalist güçlerine karşı Gazi Mustafa Kemal Atatürk milletine önderlik ederek, milleti ile birlikte milli kurtuluş savaşını başlatmış, savaşı kazanarak bu günkü milli devletimizi Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuştur.

Atatürk döneminde yoktan var olan bu Cumhuriyet her alanda büyük atılımlar yapmış, hazla gelişmiş ve kalkınma yolunda büyük adımlar atılmıştır.

Atatürk’ün ölümünden sonra Batılı emperyalist güçler Türkiye Cumhuriyetinin gelişmesinden endişeye kapılmışlar ve yeşermeye başlayan taze fidanı budamanın planlarını yapmaya başlamışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti içerden ve dışarıdan kuşatılmaya başlanmış ve önemli kadrolar Amerika’da, Avrupa’da özel yetiştirilen kişilere teslim edilmiştir.

Bu kişiler Türk Milletine mensup olma şuurunu reddeden bölücü siyasi Kürtçülük yapanların devamlı önünü açmışlardır.

Yine bu kişiler yönetimi ellerine geçirdikleri için Türkiye Cumhuriyetinin üniter millet ve devlet olarak yanlış kurulduğunu, demokratik olmadığını dile getiren Türk kimliğine soğuk bakan, Cumhuriyet düşmanlarına zemin hazırlayan ve kendilerini ikinci cumhuriyetçi olarak ilan etmişlerdir. Cumhuriyeti numaralamaya kalkanlara diyoruz ki; Devlet tek, Millet tek, Bayrak tek ve Cumhuriyet tekdir. Haddinizi bilin ve bu milletin sabrını taşırmayın.

Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacak bunun için muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur diyor ve Büyük Türk Milletine mutlu yarınlar diliyorum.

 

 

 

İnsanlar ve Kelimeler

 

İnsanlar rûh ve cesetten, kelimeler de harflerden ve delâlet ettikleri mânâlardan ibârettir.

Zâhir / görünen ve bâtın / görünmeyen vasıflarıyla mükemmellik arz eden fertlerden müteşekkil / meydana gelen bir cemiyet ve toplum, keyfiyet ve nitelik îtibâriyle nasıl bir sağlamlık arz ederse, bünye ve mefhûm / kavram nokta-i nazarından târihî seyrinde, tabiî istihâleler / değişimler geçirerek bizlere vâsıl olmuş / ulaşmış kelimelerden müteşekkil / teşkil edilmiş bir lisân / dil de, o nispette canlılık, istikrar ve devamlılık arz ediyor demektir.

Hey’et-i umûmiyesi yâni çoğu sağlam fertlerden teşekkül eden bir millet terakkî ve gelişmeye nasıl namzet ve adaysa, târihî istihâle, başkalaşma ve gelişme seyrini tabiî bir tarzda tamâmlayan kelimelerden müteşekkil  / oluşan bir lisân da, o nispette milleti ihyâ eder, diriltir, kendine getirir ve yükseltir.

Velhâsıl, insânlarla kelimeler, tâkip ettikleri târihî seyr îcâbı aynı mukadderât ve kaderi paylaşırlar.

Çünkü her ikisi de tâm bir hayâtiyet arz eder. Her ikisi de mâhiyet ve içerik îtibâriyle, kökü mâzide yâni geçmişte olan âti, istikbâl ve gelecektirler.

Gerçi her ikisi de bugün için, mâziyle bir irtibat ve bağları kalmamış  zehâb ve düşüncesini uyandırırlarsa da, her ikisi de mâziden gelmişlerdir, istikbâle müteveccih ve yöneliktirler.

Her ikisi de, belki hayâtiyetlerini hitâma / sona erdirmiş veya asra vedâ etmek üzeredirler. Bununla berâber her ikisi de arkada birer halef / ardıl bırakırlar.

Her biri önce “halef” / “sonraki”,  sonra “selef” / “önceki”mâhiyetine bürünmek mecbûriyetini  ilânihâye / sonsuza kadar  devâm ettirirler.

İşte bu silsile her zamân, daha bir taze, daha bir canlılık hüviyetine bürünür.

X

Fertler; milletlerin yapı taşı, kelimeler de; lisânın asıl unsuru, yegâne / tek harcıdır.

Fert ve bireye müteveccih / yönelik her kasıt, aynen millete yapılmış gibidir.

Kelimeleri hedef  tutan her menfî hattıhareket ve tutum tarzı ise, aynen lisânın kalbgâhına / merkezine müteveccih / yönelik bir sûikast / kötü bir kasıttır.

Fert ve bireye sâhip ve mâlik çıkmak, aynen millete sâhip çıkmak, mâlik olmaktır.

Kelimelerimize sâhip ve mâlik çıkmak ise, aynen lisânımıza sâhip ve mâlik çıkmak demektir.

Milletin yapı taşları hükmünde addedilen / sayılan fert’e karşı gösterilen alâka ve ilgi nispeti nasıl bir ehemmiyeti mûcipse  / önemi varsa, lisânın teker teker binâsını teşkîl eden kelimeler  de aynen fert’e gösterilmesi gereken alâkaya fazlasıyla muhtaçtır. Hiç ihmâle gelmez.

Zirâ milletin en büyük râbıta unsuru / bağı lisândır. Lisânı haleldâr  ve rahnedâr olmuş / bozulmuş millet fertleri arasındaki râbıta ve bağ zayıf ve gevşektir.

Bu aksaklık bilhassa / özellikle milletin, her  zamândan çok yekvücût ve yekpâre bir mâhiyet ve içerik arz etmesi istendiği bir sırada zuhûr eder  / meydana gelir. Heyhât, fakat ne hazin ve yazık ki artık çok geç kalınmıştır.

X

Azîz Millet Evlâdı!

Lisânına behemehâl / bir ân evvel sarılmalısın. Çünkü varlığın, mevcûdiyetin onunla kaaim / mümkün. Rûhunun gıdası onun dağarcığındaki  asır – dîde / asırlık mefhûm ve kavramların

456

hayât bahşedici eczâsında / cüz ve parçalarında mündemiç ve içkindir.

Her biri, asırların ötesinden bir mânâ nüvesini / özünü bizlere kadar ulaştırarak, hâlde mâzînin müspet – menfî / olumlu – olumsuz râyiha ve kokusunu yeniden teneffüs imkânını verir.

Belki kelimeler teker teker bekaamızın birer  têmînâtı, mevcûdiyetimizin yegâne temel

taşıdır. Çünkü onların her biri, ecdâttan ahfâda / dededen toruna, cân bahşedici taze bahâr nefhaları / esintileri saçar.

Bir ecnebî âlim: “Bizi idâre edenler, dirilerden ziyâde, ölülerdir.” Der. Öyleyse ölülerimizin dilinden anlamak en başta gelen millî bir vazîfe / görev olmuyor mu?

Atalarımızın bizlere vedîası / emaneti hükmünde olan en kıymetli hazîne lisânımız üzerine, himâye kanatlarımızı germemiz iktizâ etmez / gerekmez mi?

Mütemâdiyen / devâmlı olarak “terakkî” / “yükseliş” avâze ve seslerinin ayyûka / göğe çıktığı şu günlerde en mühim mes’ele, hedefin tâyini değil midir?

Kaldı ki, “Nereye gittiğini bilenler, ancak nereden geldiklerini bilenlerdir.” Nereden gelişimizin târihî seyri ise kelime haznemizi teşkil eden her bir kelimenin dağarcığında saklıdır.

Binâenaleyh, hüviyetimizin birer  vesîka ve belgesi hükmünde olarak bizlere  vedîa /  emânet edilmiş  kelimelere  evleviyetle / öncelikle sarılmanın, kadirşinâslıktan / değerbilirlikten de öte bir mecbûriyet ve zorunluluk olduğunu hâlâ idrâk etmeyecek miyiz?

X

Efendiler, âgâh olunuz / uyanınız!

Hangi tâviz, vereni salâha / sulh ve sükûna kavuşturmuş, ihyâ etmiştir?

Milletlerin izmihlâline / yıkılışına bir nazar atfedecek / göz atacak olursak, onların hâk ile yeksân / yerle bir oluşlarında en büyük dahli, TÂVİZ İLLETİ’nde görmemek kaabil ve mümkün müdür?

Tâviz en büyük kumardır. Vereni er geç yer bitirir.

 

457

 

 

 

2023 Vizyonu ve İcraatın Devamlılığı

 

Milliyetçi Hareket Partisi 10. Olağan Kurultayını yaptı. Yeniden Genel Başkan seçilen Devlet Bahçeli2023 siyaset vizyonu, MHP’nin 1997’den beri savunduğu büyük bir projedir, AKP’nin 2023 siyaset vizyonu kuru vaatlerden ibaret kalmıştır, AKP kendisinin olmayan bir projeye sımsıkı tutunmaktadır” dedi.

Bu iddiaya Başbakan R. Tayip Erdoğan AKP’nin Kızılcahamam’daki kampından cevap verdi: “2023 vizyonunu sahiplenenler var. Biz siyaset deyince projeyi, yatırımı anlıyoruz. Onların konuşmasında sadece retorik, hamaset ve tutarsız laf kalabalıkları var. Mademki 2023 vizyonunun patenti MHP’ye aitse, bedeli neyse söylesinler ödeyelim.”

Siyasi partiler arasında bu tür polemikler olması normaldir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişten devralarak devam ettirdiği köklü bir devlet geleneği vardır. Birçok proje ve stratejik hedefler birden çok iktidar döneminde devam ettirilebilir ve bazen düşünce olarak bu tür projelere karşı olanlara açılışını yapmak nasip olur.

Mesela Boğaziçi Köprüsü‘nün açılışı O’na en büyük emeği vermiş olan Demirel‘e değil, bu projeye karşı çıkmış olan rahmetli Bülent Ecevit’e nasip olmuştu. GAP Projesi‘ni sahiplenmek isteyenlere de Süleyman Demirel‘in verdiği cevap hatırlardadır: “Gap’ı gaptırmam.”

*****

Polemik konusu olan “2023 vizyonunun başlangıcı” konusunda tecrübemi paylaşmak istiyorum. 2000 yılında Petkim Yarımca Kompleksi Satış Müdür Mv. olarak çalışıyordum. Bu esnada Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Kauçuk Ürünleri Sanayii Özel İhtisas Komisyonu Başkanı olarak seçildim. Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı temel esaslara uyarak yaptığımız çalışma sonucu hazırladığımız rapor ve diğer ihtisas komisyonlarının raporları değerlendirilerek 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) oluşturuldu.

1999- 2002 arasında Devlet Planlama Teşkilatı, Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli‘ye bağlı idi. 8. Plan’da 2001-2023 dönemini kapsayan bir strateji ortaya konulmuştu. Özel İhtisas Komisyonlarından da 2023’e kadar projeksiyonlar yapılması istenmiş ve bu doğrultuda çalışma yapılmıştı.

Nitekim 8. Plan’da bu çalışmanın amacı şöyle açıklanmıştı: “2001-2023 dönemini kapsayan uzun vadeli gelişme stratejimizin temel amacı; Türkiye’nin 21. yüzyılda kültür ve uygarlığın en ileri aşamasına ulaşarak dünya standardında üreten, gelirini adil paylaşan, insan hak ve sorumluluklarını güvenceye alan, hukukun üstünlüğünü, katılımcı demokrasiyi, laikliği, din ve vicdan özgürlüğünü en üst düzeyde gerçekleştiren, küresel düzeyde etkili bir dünya devleti olmasıdır…”

Kısaca Devlet Bahçeli’nin “2023 vizyonu projesi bizimdir” ifadesi gerçeği yansıtıyor. Hem de Başbakan Erdoğan’ın iddia ettiği gibi sadece slogandan ibaret bir vizyon değildi. Beş Yıllık Kalkınma Planları’nın da bu vizyon doğrultusunda yapılması gibi temel bir politika belirlenmiş ve projeler bu strateji kapsamında değerlendirilmişti.

AKP’nin ve Başbakan Erdoğan’ın “2023 vizyonunu” sahiplenmesi ve böyle uzun vadeli bir stratejiyi kamuya mal etmeye çalışması da esasen çalma veya taklit olarak değerlendirilemez. Aksine devletin devamlılığı açısından takdir edilmesi gereken bir durumdur.

******

13 Ekim’de Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak yaptığımız bir programda misafirimiz olan Eski Ulaştırma Bakanı Prof. Dr. Enis Öksüz’le özel sohbetimde dinlediklerim de yukarıda anlattıklarımla bir benzerlik arz ediyor.

Prof. Dr. Enis Öksüz çok dürüst ve milli meselelerde tavizsiz bir politikacı idi. Ulaştırma Bakanlığı döneminde Türk Telekom’un yabancılara satılmaması için sadece muhalefete değil, koalisyon ortaklarına, büyük sermaye sahiplerine ve medyaya karşı direnişini çok değerli bulurum.

Türk Telekom’un yabancılaştırılmasına karşı verdiği her demecinde borsa düşürülür, büyük gazetelerde “Türkiye, Bakan’ın demeci sebebi ile şu kadar milyar dolar kaybetti” diye başlıklar atılırdı. “Borsa oynamalarından Türkiye para kaybetti” iddiası psikolojik operasyondan ibaretti. Bakan aleyhinde kamuoyu oluştuktan sonra borsa yine yükselirdi. Kaldı ki borsanın çok büyük yüzdesi zaten yabancıların kontrolünde idi.

Ben kendisine bu günleri hatırlattıktan sonra AKP hükümetinin en başarılı bakanı olarak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım‘ı bulduğumu söyleyerek görüşünü sordum.

 

Prof. Dr. Enis Öksüz, “Hızlı Tren, Hava ulaştırmasının özel sektöre açılması, bölünmüş yollar gibi projeleri kendilerinin başlattığını ancak bunları tamamlamanın Binali Bey’e nasip olduğunu” söyledi. Konuşmasından Binali Bey’in bu projeleri hayata geçirmesinden çok mutlu olduğunu anladım. Prof. Dr. Enis Öksüz “eğer görevde daha uzun süre kalmam mümkün olsaydı bunları ben yapardım. Fakat bunlar benim bir liraya yaptıracağım işleri üç liraya yaptırdı” dedi.

*****

Devletimizin kurumlarında ekonomik konularda uzun vadeli hedeflerin ve stratejik planların olmasından ve politikaların devamlılık arz etmesinden ben memnuniyet duyuyorum.

Ancak iç ve dış siyaset, terör, adalet, eğitim, kültür ve şehircilik gibi konularda hükümetler arası uyumsuzluğun çok fazla olduğu, hatta on yıldır AKP iktidarı döneminde bile ne kadar çok zigzag çizildiği ortada.

Mesela teröre çare için üretilen politikalar, müzakere ile mücadele arasındaki gitgellerden ibaret olup, istikrarsız politikaların sonuçları üzücüdür. Gitgeller o kadardır ki, aynı gün Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay “yeni bir Oslo süreci için uygun ortamı hazırlıyoruz” derken, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin “son terörist ortadan kalkana kadar mücadelemiz devam edecek” diyebilmekte.

Yine Milli Eğitim‘de her üç dört senede bir yapılan sistem değişiklikleri de, insan yetiştirme düzenimizin perişan hali de endişe vericidir.

Temennimiz bu alanlarda (ve dış politikada) da doğru stratejik planlar yapılarak istikrarla uygulanmasıdır.

 

 

Sevgi Eğitimi – 9

 

İnsanlar eğitim sürecinden geçerek hayatı anlamlaştırır ve çevresinde olup biten her şeyi tanımaya çalışır. Eğitimle belli bir şekil kazanan insanlar daha sonraki hayatlarında eğitilme yöntemlerinin etkisi altında kalırlar.

Sevgi ile yetiştirilen ve bu şekilde büyüyen bir yetişkin, davranışlarında sevgi yöntemini kullanır, olaylara ve kişilere sevgi gözüyle bakmaya çalışır. Aksine sevgiden uzak, nifak tohumlarıyla eğitilen bir çocuk, bütün gördüklerini bir yetişkin olduğunda devam ettirir.

Türk Eğitim Sistemi’nde yetiştirmek istediğimiz insan profili dikkate alındığında bizim ivedilikle, sevgiyi eğitimin her alanına yansıtmamız gerekmektedir. Tarihimizin ve kültürümüzün sevgiyi içeren müthiş zenginliğinden, ancak bu şekilde faydalanabiliriz. Sevgiyle yetişen bir nesil oluşturmak en büyük hedefimiz olmalıdır(Kocaarslan, ).

Çocuk başlı başına özgün bir bireydir. Onu var saymalı, saygı duymalı, öğrenme ve araştırma alışkanlıklarını geliştirmeli, olduğu gibi kabul etmeliyiz.

Çocuklarımızın ihtiyaçları var. Öğrenme ve araştırma imkânlarını temin edeceğiz, mutlu olmak ve güvenli ilişkilerden yararlanmalarını sağlayacağız.

Evlerde çocukların güvenli ilişkilere ihtiyacı var. Anne ve baba arasındaki ilişkiler güvensizse, kavga ve gürültüleri bitmiyorsa, huysuzlukları yüzünden çocuk sıkıntı çekiyorsa, bu çocuğun güvenli ilişkileri ve özel yaşantısı yoktur. Onun için herkes kendisine dikkat edecek(Haktanır,2010).

Gönülleri sevgi merkezli eğitime hazırlamanın vaktidir. Anneler, babalar öğretmenler, kafalarından önce, kalplerini açmaya hazır olmalılar. Çünkü yeni nesilleri daha çok insan yapmanın başka yolu ve imkânı kalmamıştır.

Sevgi merkezli eğitimin ilkokulu, evdir. Evde başöğretmen, şefkat kahramanı anne, öğretmen de babadır. Ne var ki, babaların annelere gerektiği kadar destek vermediğini çoğu şikâyetlerden anlamaktayız.

Birçok baba, hala işin vahametini tam olarak anlamış görünmüyor.
İşte o babalardan biri.

Keşke Ben de Köpek Olsaydım: Okul öncesi yaşındaki bir delikanlı, köpek olmak istiyor. Köpekleri çok seviyor. Hep köpek resmi çiziyor. Köpek taklidi yapıyor. Yemeğini köpekler gibi yemeye çalışıyor. Köpeklerle çok ilgileniyor. Sürekli köpeklerle ilgili sorular soruyor. Adı sorulduğunda kendi adını değil, kendine yakıştırdığı bir köpek adını söylüyor.

Eğitim danışmanı olarak çalıştığım okulda, rehberlik uzmanı, durumu bana da aktardı. Bu ilginç delikanlıyla bir süre ilgilendim. Bu sürenin sonunda, delikanlının köpek olma merakının babasından kaynaklandığını anladık. Babası, köpek meraklısıydı. Bir kaç köpek besliyor ve onlarla çok yakından ve büyük bir sevgiyle ilgileniyordu. Bu masum delikanlı da, babasının dikkatini ve sevgisini çekmek için köpek olmaya özeniyor, her halini o hayvanlara benzetmeye uğraşıyordu. Arkadaşlarına, sürekli, “Keşke ben de köpek olsaydım” diyordu”(Tesnimi,2008).

 

 

Zaman

 

Yaşanan şu zaman değişti artık,
Gelecek soyların işi zor mu zor.
İnsanlarda ahde vefa yok artık,
Saygı bitti, güven gitti eyy zaman.

Mevsimlerde bile düzen yok artık,
Bayramları gelde eskilere sor.
O neşeli günler, dostluk yok artık,
Sevgi bitti, saygı gitti eyy zaman.

Kapıları çalar şeker beklerdik,
Kapı açılmazsa boyun bükerdik.
Çocukların sayısı da az artık,
Cam şekerler, nere gitti eyy zaman.

Evler hep iç içe yapılmış amma,
Eski komşuluklar şimdi yok artık.
Velhasıl dostlarım, eski bayramlar,
Yok ki artık, nere gitti eyy zaman.

 

İnsan Olmak

 

Mevlana’nın çok sevdiğim bir sözü vardır. Sizlerde bilirsiniz mutlaka. Şöyle der Mevlana Hazretleri; ” Çok insan gördüm üstünde elbise yok, çok elbise gördüm içinde insan yok”…

Gündelik hayatımızda iş çevremizde sosyal ilişkilerimizde bir çok insanla bir şekilde bağlantıya geçeriz.. Kimi zaman tatlı bir gülümseme kimi zaman da ağızda kalan kekremsi bir tat gibidirler. Gerçekte nasıl biri ile karşı karşıya olduğumuzu anlamamız bazen birkaç dakika bazen de bir ömür sürer.

İstisnasız herkes saygı görmek, değer verildiğini hissetmek ihtiyacındadır. Bunu hepimiz biliriz. Sosyal ve bireysel psikoloji ile ilgilenen uzmanlar da zaman zaman bu konunun üzerinde hassasiyetle dururlar.  Değerli olma duygusu insana ilk olarak ailede verilir ya da verilmelidir. İş hayatında veya sosyal ilişkilerinde başarısızlık kaygısı yaşayan, özgüveni gelişmemiş, karar veremeyen veya verdiği kararların arkasında duramayan yetişkinlere baktığımızda 0-4 yaş arasında yaşanmış travmatik olaylar sonucu hissettikleri değersizlik duygusu çıkar karşımıza…”DEĞERSİZİM” duygusu ile etiketlenir ve hayatı boyunca üzerine yapışıp kalır. Her yaşadığı olumsuz olayda ve başarısızlıkta adeta daha da kalınlaşır ve kökleşir bu etiket. Kendisinin de tereddüt etmeden inandığı bir inanç sistemi haline gelir ve gelip hayatının merkezine oturur ihtişamlı bir taht misali.

Bu noktada kişiler iki farklı tutum geliştirirler…

Birinci gruptakiler içine kapanık, sosyal ilişkilerde arka planda kalmayı tercih eden, ürkek insanlardır.  Bu gruptakilerin çevresindeki diğer insanlara zararları dokunmaz hatta bazen başta bahsettiğimiz tatlı bir gülümseme ile anımsadığımız insanlardan bazıları onlardır.. Çünkü halleri ve tavırları ile sizde koruma ve kollama duygusu uyandırırlar.

İkinci gruptakiler birinci gruptakilerden farklı olarak gereğinden fazla dışa dönük, atılgan, kibirli, kaprisli ve anlaşması zor insanlardır. Adeta içlerindeki “DEĞERSİZİM” duygusunun çığlığını bastırmak için girdikleri ortama hakim olmak, iltifata boğulmak ve böylece içlerindeki ezilmiş ve gelişememiş insanı bir nebze olsun tatmin etmenin çabasına girerler. Çevrelerinde kendileri için tehlike olarak algıladıkları insanları incitmekten rahatsızlık duymazlar. İşte bu gruptakiler üzerlerine elbise giyerek çevrenizde dolaşırlar…

Daha dikkatli bakın çevrenize.. Onları sizde fark edeceksiniz…

 

 

Vefa Nedir?

 

Vefa, İstanbul’da bozası ile meşhur bir semtin adı mı? Yoksa bizi biz yapan değerin adı mı? Vefa’nın anlam olarak karşılığı tam olarak ortaya konmamıştır. Kısaca vefa, hatırlanmak, unutmamak, geçmişe saygı ve sevgi yapılan hizmetleri takdir etmek, hizmetler karşısında minnet ve şükran borcu ödemek olarak düşünebiliriz. 
Vefa ile ilgili en anlamlı tespiti Peygamber Efendimiz (s.a.s.) koymuştur. Kütübü Sitte (Altı Hadis kitabı) içerisinde en önemlisi olan Sahihi Buhari´de geçen “EL VEFAÜ MİNEL İMAN” hadisi şerifi vefanın imandan geldiğini ifade buyurmakta. Bu hadisi şerifin Sahihi Buhari´de yer aldığını ise bana vefa üzerine yaptığım bir TV konuşmasından sonra bir ilahiyatçı arkadaş söylemişti.Vefa her bakımdan çok önemli.
Bugüne kadar vefa ile ilgili bir çok yazı kaleme aldım. Vefayı anlatan TV programları çektim. Dilimin döndüğü ve kalemimin yazdığı kadarıyla vefa üzerine görüşler ortaya koydum. Vefayı hayat felsefesi yapmamız gerekiyor.

Her şeyin sanal olduğu bir ortamda vefasızlığın kol gezdiği  ve en önemlisi vefasızların prim yaptığı bir devirde vefadan söz etmenin daha çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çok makam ve mevki sahibi o makama geldikleri zaman geçmişi ve tüm dostlukları unutup kendine yeni dostlar ediniyorlar, hatta düşmanlarıyla dost olmaya çalışıyorlar.

Bu konuda ünlü devlet adamlarından Ebu Müslimi Horasani’nin tarihe geçen şu veciz sözlerini burada da yazmak istiyorum. “Yöneticiler önceleri dostlarını kendilerinden uzak tuttular, düşmanlarını dost olacakları zannıyla yanlarına aldılar. Düşmanlar dost olmadı ama dostlarını kaybettiler” sözü  sadece devlet adamları için değil her mevkide ve herkesin ders ve ibret alacağı sözdür.

Vefa ile ilgili bölgemizde çok ciddi toplantılar yapılıyor. Gerçek anlamda vefa toplantıları halkında ilgisini çekiyor. Gebze Müftüsü Sayın Şükrü Balkan beyin Gebze’nin milli ve manevi şahsiyetleri ile ilgili okutulan binlerce hatim ve dualarla Gebze Mustafa Paşa Camiinde vefa günü düzenlemesi bir çok müftüye ve kuruma örnek olacağına inanıyorum. Bu konuda bu köşede yer alan yazıyı www.gebzegazetesi.com adresindenhttp://gebzegazetesi.com/Koseyazisi-1662-Vizyon,-Misyon-ve-Vefa.html linkinden okuyabilirsiniz.

Gebze Ticaret Odası’nın önceki akşam vefa toplantısı ise çok güzeldi. Toplantıyı sonuna kadar takip ettim.  Keşke bütün kurumlarımız bu tür vefa toplantıları düzenlese. Özellikle belediyelerimiz, kendinden önce göreve gelen başkan ve meclis üyelerine yönelik vefa günleri düzenleyerek geçmişi yad etsiler.

Gazetemizin haberinde de geniş şekilde yer alan GTO’nun düzenlediği vefa gecesi ile ilgili bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum:

Kuruluşundan bugüne GTO’da meclis üyeliği yapan kişiler önceki gün akşam yemeği ve ödül gecesinde buluştu. Örnek bir program düzenleyerek Vefa’nın bir semt adı olmadığını gösteren GTO’nun gecesine Kuruluş Yıl dönümü gecesine katılım yoğun oldu. 
NAİL ÇİLER’DEN DUYGU YÜKLÜ KONUŞMA

Gecede duygu yüklü bir konuşma yapan ve ağlamamak için kendini zor tuttuğu gözlenen GTO Başkanı Nail Çiler, uzun yıllardır birbirlerini görmeyen, Oda’ya emeği geçen herkesi bir araya getirdiklerini belirterek, “Biz sizleri unutmadık. GTO çatısı altında geçen günlerimiz aklımızda bir çok anı bıraktı. Paylaşılan ortak düşüncelerden sonra farklı noktalarda olsak da acı ve mutlu günlerde yine bir arada olduk.” Dedi. Göreve geldikleri günden beri verdikleri sözlerin arkasında durduklarını ve görevlerini yapmaya çalıştıklarını söyleyen Başkan Çiler, “Bu bayrağı sizin açtığınız yolda ilerletmek için yola çıktı. GTO olarak gücümüzün farkındayız. Birlikte rahmet vardır derler. Biz hep birlikte yola çıktık. Bizleri bu çatı altında toplayarak emeği geçen tüm büyüklerimize teşekkür ediyorum.” Dedi.

BAŞARAN’DA DUYGULANDI

Gebze Ticaret Odası Kurucu Başkanı İbrahim Başaran’da gecede söz aldı. Başaran’ın da tıpkı Nail Çiler gibi duygulandığı gözlenirken, GTO’nun sadece bir oda ve masadan ibaret olarak kurulduğu günlerden bugün geldiği noktayı duygu yüklü cümlelerle anlattı. Başaran da birlik ve beraberliğin önemine vurgu yaparken, bu anlamlı geceden dolayı GTO Başkanı Nail Çiler ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

 

 

 

Okumak Üzerine

 

*Almanya’da, 7.500 kişiye bir halk kütüphanesi var. Türkiye’de 68.500 kişiye bir halk kütüphanesi…

*Almanya’da, halk kütüphanelerinde 104.000.000 kitap var. Bizde 13.000.000

*Almanya nüfusunun % 10’u halk kütüphanesine üyedir. Türkiye’mizde % 1’i…

*ABD’de bir yılda 85.121 farklı türde kitap basılırken, Türkiye’de yalnızca 6.151 farklı türde kitap basılıyor.

*Türkiye nüfusunun % 40’ı hayatı boyunca kütüphaneye hiç gitmemiştir.  % 31’i bir kere gitmiştir. Kütüphaneye gidenlerin yalnızca % 8’i kitap okumak için gitmiştir.

*Japonya nüfusunun % 62’si günlük olarak gazete tâkip ediyorken, bu oran bizde yalnızca % 5’tir. *Japonya’da bir yılda toplam 5.000.000.000’a yakın kitap basılırken, Türkiye’de yalnızca 25.000.000. kitap basılıyor.

*Japonya’da kişi başına 25, İngiltere’de 12, ABD’de 8 kitap basılırken; Türkiye’de 12.089 kişiye bir kitap düşüyor.

*Kişi başına kitaba harcanan para bakımından karşılaştırma:

Norveç’e 137 dolar, Almanya’da 122 dolar, Avusturya’da 100 dolar, Türkiye’de 0,45 dolar…

*Gazete okuma alışkanlığımız:

Bin Norveçliden 558′ i, bin Japondan 557′ si, bin Finliden 445′ i, bin İsveçliden 430’u, bin Türkten 61′ i gazete okuyor.

*Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen rapora göre Türkiye okuma alışkanlığında 173 ülke arasında 86. sırada yer alıyor.

*İnsanlarımız günde ortalama 5 saat televizyon seyrediyor. Kitap okumaya yılda sadece 6 saat ayırabiliyor. Sebebi sorulduğunda;  baş ağrısından veya uykusu gelmekten söz ediliyor. Kitap okuma alışkanlığı olmayanların başının ağrıması, uykusunun gelmesi son derece normaldir. Bunlar sebep değil, sonuçtur. Sebep: kitap okuma alışkanlığımızın olmayışıdır.

PLEVNE

Fikir adamı ve edip Mehmet Niyazi Özdemir, Ötüken Neşriyat etiketiyle yayınlanan ‘Plevne’ isimli tarihî romanında Gazi Osman Paşa’nın, şanlı müdafaasını, bu güne kadar ele alınmamış yönleriyle anlatıyor. ‘Plevne Destanı’ diyebileceğimiz müdafaa savaşının sonunda Gazi Osman Paşa; yaralı esir konumunda olmasına rağmen, galibinin karşısına, yelesi kabarık aslan heybetiyle çıkabilmiş bir destan kahramanıdır. Niyazi Özdemir, romanı yazmadan önce mahallinde yaptığı incelemelerle özümsediği şanlı destanı, usta kalemiyle okuyucuya, yüzyıllar sonrasında yeniden yaşatıyor.

Plevne Müdafaası; Sultan İkinci Abdülhamid Hân döneminde, Rûmî takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden ’93 Harbi’ olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın bir parçasıdır. Bu savaş; doğuda Kafkaslarda Gâzi Ahmet Muhtar Paşa’nın, batıda Tuna’da Gâzi Osman Paşa’nın yönettiği, kahramanlıkların ve acıların beraber yaşandığı bir dünya savaşıdır. Rusya İmparatorluk Ordusu’nun kuşattığı Kars’ın, Erzurum’un, Plevne’nin, Osmanlı Ordusu tarafından savunulması meselesidir.

Osmanlı Devleti’nin mağlûbiyetiyle son bulan 93 Harbi, hem büyük toprak kaybına sebep olmuş‚ Osmanlı’yı tam bir ekonomik çöküntüye sürüklemiş, hem de Rus Ordusu’nun batıda İstanbul´un eşiğine Yeşilköy’e, doğuda Erzurum’a kadar gelerek devletimizin varlığını tehdit etmesiyle sonuçlanmıştı.

Savaşın başlamasıyla Osmanlı topraklarında ilerlemeye başlayan Rusya İmparatorluk Ordusu’nun, 16 Temmuz 1877’de Niğbolu’yu ele geçirmesi üzerine, Tuna nehrini geçerek Niğbolu’ya doğru yola çıkan Osman Paşa kumandasındaki Osmanlı birlikleri, Niğbolu’dan vaz geçerek, Plevne’ye yerleşmiş ve savunmayı burada yapmaya karar vermiş idi.

Dünyânın en büyük ve önemli savunma savaşlarından biri olarak kabul edilen Plevne Savaşı’nda, 19 Temmuz – 10 Aralık 1877 tarihleri arasında ve hepsi de Rus Ordusu’nun hezîmeti ile sonuçlanan dört büyük muharebe ve bir huruç harekâtı yaşandı: 19 Temmuz’da Birinci Plevne Muharebesi, 31 Temmuz’da İkinci Plevne Muharebesi, 31 Ağustos’ta Üçüncü Plevne Muharebesi 24 Ekim’de Dördüncü Plevne Muharebesi ve Plevne’nin düşmesi ile acı destan tamamlandı.  Harbin sonunda dünyanın seyri değişti. Başında Gâzi Osman Paşa’nın bulunduğu Türk Milleti ve Ordusu’nun kahramanlık tarihine bir yenisini daha eklemiş oldu.

Plevne’nin savunmasında iki nokta çok önemliydi; birisi Bulgarların ‘Grivica’ dedikleri ‘Yanık Bayır’ diğeri ise ‘Krişin’ bölgesiydi. Osman Paşa, Yanık Bayır’ı çok güvendiği Âdil Paşa, Krişin’i de genç, dinamik, savaş alanlarının borası olan Yunus Bey ile tutuyordu. Osman Paşa, Rus kurmaylarının Krişin’e daha çok önem vereceklerini, buraya hücum eden birliklerin başında da ünlü General Skobelev’in bulunacağını tahmin ediyordu. Tahmininde de yanılmadı.

Bu savaşın kahramanları elbette çoktur. Ama Gazi Osman Paşa’dan sonra Plevne’nin iki büyük kahramanı vardı, biri Miralay Yunus Bey, diğeri General Skobelev. Skobelev’in Plevne dâhil pek çok yerde heykeli bulunuyor, hakkında ciltlerle kitap yazıldı, filmler çevrildi. Onu beş defa perişan eden Yunus Bey’in hatırasını yaşatmak için Mehmet Niyazi’nin yazdığı romandan başka hiçbir şey yapılmadı. Bu aziz vatan evlâdı milletimizin bile meçhulüdür. Yunus Bey 1844 yılında İstanbul’un Üsküdar semtindeki Nuhkuyusu Mahallesi’nde dünyaya gelmiş idi.

Plevne Savaşı yüzümüzü ağarttı. Sonunda yenilsek bile ‘işte biz böyle yeniliriz’ dedirten yiğitlik örnekleri sergilendi. Bütün ordularımızda aynı silah vardı; askerlerimizin mayası da birdi; fakat baştaki kumandan farklıydı. Teslim olması için Avrupa Rus Orduları Başkomutanı Grandük Nikola’nın mektubuna verdiği şu cevap ne kadar muhteşemdir: ‘Kumandam altında bulunan ordu; cesâret, sebat ve enerjilerini ispat etmekten hiçbir veçhile geri kalmamışlardır. Bugüne kadar yapılan muharebelerde muzaffer olmuşlardır. Bu sebeple majeste Çar, kendi muhafız kuvvetleriyle humbaracılarını imdat kuvvetleri olarak getirmek lüzumunu duymuştur… Garna Dubnik ve Teliş mağlubiyetleri, buralarda bulunan kıtaların teslim oluşu, muharebe ve muvasala yollarının kesilişi, büyük yolların işgal olunması, ordunun düşmana teslim etmem için kâfi sebepler değildir. Bu suretle askerlerimin şevkinden hiçbir şey eksilmemiştir ve bunlar Osmanlı askerî şerefini muhafaza etmek için yapılması lazım gelen her şeyi de yapmış değillerdir.’

Esir düşünce, ‘Yüz elli bin Rus askeriyle kuşatıldığınızı bilmiyor muydunuz?’ diye soran Çar’a verdiği cevapla ne kadar övünsek azdır: ‘Evet biliyordum; fakat maksadım harp hattınızı yarıp çıkmaktı. Vakıa bizim kuvvetimiz size nispetle az idi; ancak bundan evvel galip geldiğimiz muharebelerde dahî kuvvetimiz o nispette idi. Galebe aza çoğa bakmaz.’  Demiştir.

Gazi Osman Paşa, mücâdelesini gerçekleştirirken, tek bir hedefi vardı: ‘Korkuyu Türk milletine miras bırakmamak…’ Bırakmadı. O, cesâret, kahramanlık ve fazilet âbidesi olarak tarihe geçti. O’nun romanını yazmak Mehmet Niyazi Özdemir’e yakışırdı. Vazifesini başarı ile ifa etti ve O da âbideleşti. Şimdi görev okuyucunun…

Dr. MEHMET NİYAZİ ÖZDEMİR

İlk ve orta okulu Akyazı’da okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdi. Sonra Hukuk Fakültesi’ne girdi; 1967’de oradan mezun oldu. O dönemde Hukuk Fakültesi’nde takıntısız olarak üçüncü sınıfa geçenler, dekanlığa müracaat edip, izin alarak Edebiyat Fakültesi’nin herhangi bir bölümüne devam edebiliyorlardı. Bu imkândan faydalanarak Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nden sertifika aldı. Mezuniyetini takiben devlet felsefesi sahasında doktora yapmak için Almanya’ya gitti.

Brilon’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi. Marburg Üniversitesi’ne intisap ederek burada Prof. Dr. Ditrich Pirson’un yanında ‘Türk Devletlerinde Temel Hürriyetler’ konulu tez ile ‘Doktor’ unvânı aldı.

Uzun yıllar Almanya’da oturdu. 1988 yılından beri Türkiye’de ikamet etmektedir. Tercüman ve Zaman gazetelerinde yazdı. 1987’den beri başlangıçta haftada üç gün, sonraları haftada bir gün Zaman Gazetesi’nde yazmaktadır. Ayrıca; Genç Akademi, Nizâm-ı Âlem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makaleleri yayınlanıyor.

Mehmet Niyazi Özdemir, tezli romanlarıyla tanınan bir yazar ve düşünürdür. Eserlerinde millî konuları işlemeyi şiar edinmiştir. Fikrî eserlerinde ise Türkiye’nin sosyal yapısı üzerine görüşlerini açıklar.

YAYINLANMIŞ ESERLERİNDEN BÂZILARI:

Ölüm Daha Güzeldi (1993), İki Dünya Arasında (1995), Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği (2000), Bayram Hediyesi-Hikâyeler: (2001), Dâhiler ve Deliler (2001), Millet ve Türk Milliyetçiliği (2000), Daha Dün Yaşadılar (2006), Türk Tarih Felsefesi (2008), Doğunun Ölümsüz Çocuğu (2009).   

KUŞBAKIŞI

HİÇ FERAHLIĞI

Prof. Dr. Hasan Akay’ın kitabındaki yazılar, sevgi ve sanata, şiir ve şehre, doğuya ve batıya, medeniyet ve tabiata, düşünce ve hayata içten seslenen denemelerdir.

Yazarın çok yönlü hassasiyetini gösteren denemeleri;, şehirden şiire ve eleştiriye kadar zengin bir dünyaya yapraklarını açıyor.

Kitap; görünenin ardındakini görmeye yönlendirilmiş nazarlar olarak da değerlendirilebilir. Aslında Hasan Akay, bitti denilen cümleleri yeniden kurmanın gerekliliğini bir kere daha hatırlatıyor. Noktadan ziyâde üç noktanın hikmete ve hakikate daha çok dâvet eden bir iz olduğunu vurguluyor.

HAT YAYINLARI: Selamiali Efendi Caddesi Nu: 3 Huzur Çarşısı Nu:15 Üsküdar,  İstanbul

Telefon: 0.216-334 48 30 e-posta: info@hatyayinevi.com  /  hatkitap@gmail.com  www.hatyayinevi.com

TAŞA KAZINAN İHANET  Ermeni İhânetinin Paris’teki Belgesi

Bu eserde, yazarı Cemal Aydın’ın Fransa’da Ermeni propagandasıyla beyinleri yıkanmış Fransızlarla yaptığı heyecanlı tartışmayı okuyacaksınız. Ayrıca Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın da yattığı Paris’in Peder Lasez (Père Lachaise) mezarlığındaki Ermeni Anıtı’nda tasa kazınmış ihanet belgesiyle karşılaşacak ve gözlerinize inanamayacaksınız. İnsanlık tarihinde ilk defa bütün din ve ırklara hor bakmadan kucak açan ve 600 sene cihana hükümran olan Osmanlı’yı bu eseri okuyunca bir kat daha sevecek ve takdir edeceksiniz. Cihan Devletimizin krallara taç giydirip, kralları tahtından indirdiği güçlü dönemlerinde niçin soykırım yapmadığını tarihimizle yüzleşmemizi isteyenlere soracaksınız.

TÜRK EDEBİYATI VAKFI: 0.212-527 30 52

tedev@turkedebiyati.com.tr

 

OSMANLILAR’DA SOSYO-EKONOMİK YAPI

310 sayfalık kitaba 2 sayfalık takdim yazısı yazan Yaşar Duru, Yazar Necdet Sevinç’in ‘Osmanlı-Selçuklu dönemlerinin sosyal, kültürel ve ekonomik müesseselerini milliyetçi-toplumcu bir görüşle ele aldığını.’ Belirtiyor. Necdet Sevinç, kitabında ‘Kanuni’nin yeni zuhur eden Luther’le ilgilenmesi Avrupa birliğini bozmaktan başka hiçbir şeyle izah edilemez, Böylece Türk başşehri Fransa’yı ve Lüther’i himâye ederek kuvvetli bir rakibi zararsız hale getiriyordu.’ ‘Türk-Devşirme Mücâdelesi’ başlıklı bölümde ‘çeşitli milletlere mensup bir köleler sürüsünün devletin ve devleti kuran ırkın kaderine hâkim olması imparatorluk bünyesinde milliyetçilik hareketlerinin şuurlanmasına yol açmış ve bu şuur zaman zaman silahlı çatışmalara, isyanlara, başkaldırmalara dönüşmüştür ki,  Anadolu isyanlarının çoğunun temelinde bu ırkî sebep vardır.’ Gibi görüşlerle tarihi olayları ve yapımızı yorumlamıştır.

Kitabın Ek-1,  Vezir-i Azamlar bölümünde 292 vezir-i azamın, Ek-2 Kaptan-ı Deryalar  bölümümde 200 kaptan-ı deryanın, Ek-3 Defterdarlar bölümünde 246 defterdarın, Ek-4 bölümünde 151 Hariciye Nâzırının  ırkını, görev süresinin tarihini incelemiştir. Eserdeki Genel Kaynaklar çok zengindir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64

e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr  www.bilgeoguz.com.tr

ARIBURNU / ÇIKARMA

Çanakkale Savaşları’nda, İngiltere, sömürgesi Avustralya’dan ve Yeni Zelanda’dan İngiliz ordusunda, Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmak üzere asker getirmişti. Bu askerlere ‘Anzaklar’ denilmektedir. Anzak; ‘Australian and New Zealand Army Corps / Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu Birliği’ ifadesindeki kelimelerin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. İşte bu Anzak askerleri,   25 ve 26 Nisan 1915 tarihinde Arıburun’a çıktılar. O gün ve ertesi gün Arıbırun’da âdetâ cehennem ateşi kaynadı. Anzakların tamamına yakını Türk ordusu karşısında eriyip tükendi. Savaşın Türk ordusunun zaferi ile neticelenmesinden sonra Türkiye, Anzak askerleri için düzgün bir mezarlık yaptı ve düşman olmadıkları bir ülke ile, sâdece sömürge ülkesinin insanları oldukları için savaşmak mecburiyetinde kalmaları sebebiyle milletimiz onların cansız bedenlerini bağrına basar gibi toprağına kabul etti. Stephen Chambers, işte o iki günün hikâyesini anlatıyor. Türkçeye çeviren: İsmail Hakkı Yılmaz.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI: 0.212-258 77 43

e-posta: info@iskultur.com.tr

UYGARLIK, BATI  VE ÖTEKİLER

Bu kitabın ele aldığı ana soru, bir modern çağ tarihçisinin ortaya atabileceği en ilgi çekici soru olarak değerlendirilebilir. Avrasya kara kütlesinin batı ucundaki birkaç küçük siyasî yapı, 1500’lü yıllardan itibaren Doğu Avrasya’nın daha kalabalık ve birçok bakımdan daha gelişkin toplumlarını da kapsamak üzere dünyanın geri kalan kesimine hâkim olma yoluna tam olarak niçin girdi?

Buna bağlı ikinci soru şu: Batının geçmişteki üstünlüğüne ilişkin iyi bir açıklama bulabilirsek, geleceği konusunda bir öngörü ortaya koyabilir miyiz?

Bu gerçekten batı dünyasının sonu ve yeni bir doğu çağına geçiş mi demektir? Başka bir ifâdeyle, insanlığın daha büyük kısmının Batı Avrupa’da Rönesans’ın ve Reform hareketinin ardından ortaya çıkan medeniyetin sönüşüne mi şâhit olmaktayız? Neil Fergusan yazmış, Nurettin Elhüseyni tercüme etmiş.

YAPI KREDİ YAYINLARI: 0.202-252 47 00 ykypaz@ykykulturcom.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1- TANIDIĞIM ATSIZ: Altan Deliorman. Orkun Yayınları. 0.212-531 87 48

2- SAFİYE EROL: Mehmet Nuri Yardım. Anonim Yayınları. 0.212-520 07 40

3- YUNUS EMRE HAYATI VE ŞİİRLERİ: Heyet Hazırlamıştır. Karaman İl Kültür Md Yayınları.

0.338-213 01 92

4- YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK: Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan. Pozitif Yayıncılık. 0.212- 512 48 84

5- KUT VE TÖRE: Sait Başer. İrfan Yayımcılık. 0.212-518 38 66

 

 

Gaflet ve Yanlışları Terk Edelim

 

 

Bayram’da harp malûlü rahmetli babamın kabrini ziyaret için Edirnekapı Şehitliğine gitmiştim. Her şehit mezarının başında her zamankinden daha fazla kalabalıklar vardı. Şehitlerimiz vatanın bölünmez bütünlüğü, milli birliği ve bölücü etnik ırkçılık ihanetine karşı hayatlarını çekinmeden feda etmişlerdir.

O aziz varlıklar bugün kabirlerinden doğrulup bir etrafa baksalar acaba ne düşünürlerdi? Şehitlik mertebesine ulaşmış bu insanlarımız yaşayanların kaygısızlığı, sorumsuzluğu ve ilkesizliği ve hele yöneticilerin hazin ve düşündürücü durumları karşısında; o şehitler “Biz yanlış bir şey mi yaptık ve terör örgütü ile çarpıştık” sorusunu kendi kendilerine sormazlar mıydı?

Batının dün ve bugün bize karşı kullandığı -Kürtler değil- Kürtçülerin sorunu siyasallaştırdıkları bir gerçek değil mi? Sorunu dışarının da ilgilendiği ve sözde çözüm dayattığı bir duruma sokmadık mı? Demek ki yönetenlerin sık sık “Terörle bir yere varılmaz” sözleri ne oldu? Son 10 senede Türkiye nerelerden nereye geldi? Daha fazla taviz koparmak için daha çok teröre başvuruldu.

Terör baskısı kullanılarak ve bu baskı altında “ne yapalım” sakat anlayışıyla Türksüz, milli kimliksiz ve renksiz yeni anayasa hazırlanıyor.

Yerel Yönetimler Yasası ile terörle zaten iç içe olan bazı belediyelere imtiyazlar tanınıyor. Onlar bölgenin derebeyi ve reisi kılınıyor. Merkezi hükümetin birçok yetki ve faaliyeti terör kaynağı bazı belediyelere devrediliyor. Adeta kediye ciğer teslim ediliyor. Bölünme ve devletin ufalanması, kamu denetimi dışındaki Bölge Kalkınma Ajansları ile de destekleniyor.

Tavizin adı açılım olmuştur. Silah bırakmamış yenik bir terör örgütü ile gizli ve açık pazarlıklar -Oslo’da ve diğer örneklerde olduğu gibi- yerli ve yabancı hakemler nezaretinde yapılıyor. Terörle mücadele müzakereye dönüşüyor. Milli hassasiyeti yetersiz ve milliyetçiliği küfür gören, sadece 28 Şubat’ın intikamını almayı düşünen gözü kararmış bir anlayış sözde Türkiye’yi demokratikleştiriyor.

Demokrasimiz otoriter ve totaliter bir yapıya bürünüyor. “Sen zamanında baskılar yaptın, ben de sana mislini yaparım” anlayışı geçerli kılınıyor. Biz yeni nesillere birbirinden fırsat buldukça intikam ve rövanş almayı düşünen güçlerin Türkiye’sini mi miras bırakacağız? Bu süreç kime yarar sağlayabilir? Ortak mutabakatlarda ne zaman birleşip milletleşme sürecini güçlendireceğiz?

Arap baharı olarak isimlendirilen iç çatışmalarla ülkelerin ne hale getirildiklerini gördük. Türkiye yapısı itibariyle bu ülkelerden çok farklı olduğu için; Arap Baharı benzeri çatışmalar şimdilik denenmiyor. Bizde çok sinsi bir şekilde yasalarla, Anayasayla, belediyelerle oynanarak merkezi ve milli devletin güçsüzleşmesi hedefleniyor.

Aslında 28 Şubat’ı hazırlayanlar farklı iki grubu kullandı. Laiklik taassubu içindeki bazı asker ve sivil kanadı kullananlar; daha sonra Refah-Doğruyol iktidarını yıkıp muhafazakâr çevreleri kullanarak bugünkü siyasi tabloyu yarattılar. Birbirinde çok farklı iki siyasi güç odağı Türkiye aleyhine kullanıldı. Ancak kullananlar aynıydı.

Araştırmalarda örgütün talepleri ile halkın talepleri çok farklı olmasına rağmen; ırkçı – bölücü terörün hedef ve amaçları sivil ve silahsız terörün talepleri haline getirilerek bir kısmı gerçekleşmedi mi? Halkın kabullenmediği terör örgütü halkı temsil eden hale sokulmadı mı? Ayrı yönetim ve devlet fikri dört sene önce %6 iken; Kürtler arasında %23’e nasıl çıktı?

Devletin egemenlik hakları, eğitim-öğretim ve yargı dili değiştirilmeye çalışılmıyor mu? Milli kimliği dışlayan, onu Türkiye’de bir etnik grup gibi gören sakat anlayış; tekrar Osmanlı beşeri coğrafyasında etkin olma telkinlerine kapılmadı mı?

Cumhuriyetin 89.yıl dönümünde yargı siyasallaştırılıp yargının bağımsızlığı zedelenmedi mi? Terör örgütünün ekonomik kaynaklarını kurutmak yerine; Irak’ın kuzeyindeki yönetim güçlendirilmedi mi? Terörle Mücadele Yasasında yanlış değişiklikler yapılarak mücadele sekteye uğratılmadı mı? Karakol ve alan savunması ile bir mücadele yürütülebilir miydi?

Milli Bayramlarla dini bayramlar bir bütündür, bu ikililiği körüklemek ülke yararına mıdır? Bütün bunlar ve benzerleri 29 Ekim Cumhuriyet Bayramında yüzbinlerin yürüyüşüne sebep olmuştur. Çok farklı siyasi eğilimlerdeki vatandaşlar; Türkiye Cumhuriyetinin varlığı ve Türkiye’yi Türkiye yapan değerler için yürümüşlerdir. 29 Ekim yürüyüşlerini soğukkanlılıkla ve objektif değerlendirmek gerekir.

 

 

Cami İçinde Yaşayan Vatan

 

Türk Dünyası’nın merkezi ve aynı zamanda bir Türk devleti olan “Türkiye Cumhuriyeti”nin, kuruluşunun 89.Yılını kutluyoruz. Bu bayramı anlayabilmek için, 29 Ekim 1923 tarihinin öncesini bilmek ve bu geçmişi doğru yorumlamak gerekir.

Bu tarih, Türkler açısından yüzyıllardır süren bir gerilemenin ve kader haline gelmiş toprak kayıplarının durdurulduğu bir tarihtir. O günden bu güne kadar geçen 89 yıllık sürede başarılan en önemli şey, 1923’ten öncesine dönmemek hususunda gösterilen dirençtir. Bu açıdan ve günümüzde yaşanan olaylara bakınca henüz ideallerimize uygun bir ilerleme kaydedemediğimizi ve sadece halen bu tip bir ilerleme yönünde hazırlıklar yaptığımızı söyleyebiliriz.

Günümüz insanının,  1923 öncesini anlaması için yapması gereken en önemli şey, bu tarihten evvel kaybettiğimiz topraklar olan Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Romanya, Sancak, Bosna Hersek, Kıbrıs, Rodos, Girit, İstanköy, Midilli, Lübnan, Suriye, Irak ve diğer benzer memleketlerdeki Türklerin halini gidip görmeleridir.

Saydığımız bu memleketlerdeki Türkler, başlarındaki devleti yani Osmanlı-Türk Devleti’ni kaybettikleri için en azından 100 yıldır mağdur ve mazlumdur…

Bu insanlarımız din ve geleneklerini kolay kolay yaşayamaz, Türkçeyi kullanamaz, doğru düzgün ekmek parası kazanamaz, can ve namuslarını koruyamaz, isimlerini muhafaza edemez, mezarlarında rahat yatamaz ve bu sebeplerle  her geçen gün eriyip giderler. Oysa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hiç birinin böyle bir sorunu yoktur. Çünkü devlet kendi devletleridir…

Türkiye Cumhuriyeti devleti, eleştirilerde haklılık payı olsa da; ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, belirttiğimiz hususları hiç bir zaman, bizlere yaşatmamıştır. Dünya üzerinde, bizim ve bize bel bağlamış olanların yitip gitmesine en büyük engel, Mustafa Kemal’in kurduğu ve bizlere emanet ettiği “Türkiye Cumhuriyeti” devletidir.

Ben bunu bir kez daha, Kurban Bayramı namazını binlerce Müslüman Türk’le birlikte kıldığım Bulgaristan’ın Filibe şehrindeki Murat Hüdavendigar Camii ile 1450’den bu yana 1800 metre rakımda Türklüğü dalgalandıran 3500 nüfuslu Yeni Mahalle Köyü’nde gördüm ve anladım.

Filibe’de Cuma Meydanı’ndaki Murat Hüdavendigar Camii’ne iş günü olmasına rağmen bayram namazı için koşan binlerce Müslüman Türk, adeta bu ecdat yadigarı mübarek caminin içine koskoca bir vatanı sığdırmıştı…Nasıl olurda bir caminin içine vatan sığar demeyin, sığıyor işte !

Onca zulme, onca düşmanlığa rağmen ayakta kalan Müslüman Türkler ; bir caminin içinde tekbir sesleri ile hem Allah’la hem de ecdadın ruhları ile buluşuyordu. Üstüne Sofya’da akşam ezanına yapılan müdahaleyi de görünce, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini ve 29 Ekim’in nasıl bir nimet olduğunu bir kez daha fark ederek, şükür ettim.

Hele kartal yuvası gibi dağların eteklerine kurulmuş olan akıncı köyü “Yeni Mahalle”de; devlet-bayrak-ordu özlemini insanların gözünden okuyup, duyguları hissedince, bir kez daha semalarında ay-yıldızlı bayrağın dalgalandığı, Türk’ün devleti “Türkiye Cumhuriyeti”nin ve şanlı Türk Ordusu’nun; bizim için neler ifade ettiğini anladım.

İnsan doğası gereği, sahip olduğu değerlerin ve imkanların kendi açısından ne kadar önemli olduğunu ancak onları kaybedince anlıyor. Size, onun için diyorum, kaybettiğimiz toprakları ve geride bıraktığımız insanları bir gidip görün diye… Eminim ki; ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti devletinin her birimiz için ne kadar önem ifade ettiğini, daha iyi anlayacaksınız.

Bu nedenle Türk Milleti; inancına ve kendisini millet yapan tüm değerlerine ve illa ki de devleti olan “Türkiye Cumhuriyeti”ne her geçen günden daha fazla sahip çıkmalıdır. Aslında bu sahip çıkış her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kendisine ve geleceğine sahip çıkması demektir. Aksi halde o da hakim güçlerce izin verilirse; millet ve vatan sadece bir caminin içinde yaşar… Atatürk ve arkadaşları; 29 Ekim’de ilan ettikleri Cumhuriyet ve Cumhuriyet Bayramı ile bizi böyle bir akıbetten korumuş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün Türk Milleti’nin ve Türk Dünyası’nın koruyucusu ve kollayıcısı kılmıştır.

İnşallah gelecek, varlığını sabırla korumayı başarmış olan Türk Milleti’nin olacaktır. Filibe ve Yeni Mahalle’deki Türklerin ruh hali bunun habercisidir. Onun için sizde bunun farkında olarak yaşayın…