22.8 C
Kocaeli
Pazar, Ağustos 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1046

Vuslat İçtim Yıllardan

 


Gönlü kırık dikendim, kalmıştı dalım sende,
Gonca açtın içimde, misk kokun sindi tende,
İki beden bir oldu, ben senim, sen de bende.
Özlem bitti mesudum, ülfet veren Hevin’di,
Sevdam buluta bindi , ondan çalan sevindi.

Kara sevda tükenmez, küllenip asla bitmez,
Derya gibi çoksa da, onda kaybolan yitmez,
Ve
falı yâr sadıktır, bırakıp bir gün gitmez.
Mehtabıma yıldızdın,
gece bin bir Levin’di,
Şevki hülyama indi , meşke dalan sevindi.

Kirpikte çiğler üşür, hıçkırır masum yaşlar,
Sevgisiz beden enkaz, dolu dikenler taşlar,
Aşkta olsa muhabbet, hayat yeniden başlar.
Ömrümde
çiçek oldun, san ki açan Evin’di,
Birkaç değil on bindi, demet alan sevindi.

Sandım sevda adındı, aşk bir kadeh içimdi,
Sundun onu bahtıma, bedenim hazla çimdi,
Duygularım buruktu, yıkadın mutlu şimdi.
Kalp tahtıma oturdun, çünkü senin evindi,
Hasretin tene sindi, doyum salan sevindi.

Zehir olsan ömrüme, her kez zevkle içerim,
Canım feda uğruna, sanma ki vaz geçerim,
Didarımsın, didemsin, nasıl yadı seçerim?
Bastım bağrıma yâri, sine zevkten devindi,
Aldım sağ yanım dindi , solda Nalan sevindi.

Uzak kalan gönüller, gonca güller dermiyor,
Hüzün akan
gözlere, damlalar tat vermiyor,
Bir ecenin tahtı kalp, b
aşka yere girmiyor.
Huzur içtim yıllardan, mutlu eden Nevin’di,
Vuslatı buldum şimdi, mesrur kalan sevindi.

 

 

Yetkililer Neden Eskihisar’a Suskun?

 

Eskihisar’daki feribot taşımacalığı kavgası Gebze ve Kocaeli gündeminden çıktı, Türkiye gündemine geldi. Negmar firması önceki gün düzenlediği basın toplantısı ile konuyu Türkiye gündemine taşıdı. Birçok ulusal gazete ve televizyon Eskihisar’da ki taşımaclıktan söz etti.

Kocaelili yetkililer neden sus pus?

İstanbul’un adını kullanıp, İDO adı ile Eskihisar’da taşımacılık yapan ve fahiş fiyata araç taşıyan İDO ise el altından çalışmalarını sürdürüp Ankara’da kurduğu lobi aracılığı ile Eskihisar’da gününü etmekte. İki firma Eskihisar üzerinde rant kavgası yaparken konuşması gereken Kocaelili Bilim ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, Kocaeli Milletvekilleri, Kocaeli Valisi Ercan Topaca ve Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu adeta sus pus olmuş durumda.

Gebze ve Kocaeli kamuoyu yukarıda isimlerini saydığımız bu yetkililer başta olmak üzere, tüm ilgili ve yetkililerden açıklama bekliyor. Yetkililer acaba neden susuyor? Eskihisar’da gerçekten ne oluyor? Feribot taşımacılığından Eskihisar’ın kültürel ve turizm değerleri nasıl etkilenecek? Üstelik Kocaeli Büyükşehir Belediyesi sessiz sedasız Eskihisar’da yeni imar uygulama çalışmalarını nasıl sonuçlandıracak? Bu sorular mutlaka yetkililer tarafından cevaplandırılmalı.Yetkililer konuşmayınca başkaları konuşuyor.

Negmar’ın basın toplantısı

Eskihisar’da sefer yapmaya hazırlanan Negmar, önceki gün basın toplantısı düzenledi. Antalya’da belgesel çekimlerim nedeniyle toplantı yapıldığı sırada ben Eskihisar semalarında Sabiha Gökçen Havalimanına doğru yol alıyordum. Bu yüzden toplantıyı takip edemedim ancak ayrıntıları toplantıyı takip eden arkadaşımız Ömür Kavran’dan aldım.

Negmar’ın feribot girişimine karşı ilk günden beri gazete olarak karşı duruyor ve Esikihisar’a sahip çıkılması gerektiğini dile getiriyorum. Defalarca bu köşeden uyarılarda bulunarak, böyle eşsiz güzelliğe sahip bir yer üzerinde oynanan senaryoların son bulmasını istiyorum. Biz ne Negmar ne de İDO’dan tarafız. Tarafımız Eskihisar’ın doğal güzelliğinin korunması. Feribot hattı buradan alınmalı. Körfez köprüsünün tamamlanmasıyla buranın yükü zaten azalacak ve belki de bu hat zarar etmeye başlayacak. Bu yüzden feribot hattı Belde Limanı’nın bulunduğu alana taşınmalı. Ve bu seferleri Kocaeli Büyükşehir Belediyesi yaparak elde edilen kazanç ilimizde kalmalı, bu hattın geliri Kocaeli’ye yatırım olarak geri dönmeli.

Feribot tartışmasıyla ilgili en çok dikkati çeken konu kuşkusuz Kocaeli’yi yönetenlerin sessiz kalışı. Türkiye gündemine taşınan bu konuyla ilgili herkes konuşuyor, taraflar karşılıklı açıklamalar yapıyor ancak ne yazık ki ne Valimiz ne Milletvekilleri ne de Büyükşehir Belediyesi hiçbir açıklama da bulunmuyor. Böyle önemli bir konuda onların konuşması ve kamuoyunun merak ettiği soruları yanıtlaması gerekirdi. Daha önce yaptığımız çağrıları bir kez daha yineliyorum ve bu köşeden seslenmek istiyorum. Gelin Eskihisarımıza sahip çıkalım. İkinci bir Eskihisar yok. Gebze’nin denize açılan tek kapısını korumak hepimizin görevi. Vali bey ve Büyükşehir belediye başkanımız üzerine düşeni yapmalı.

Kocaelili Muhasebecilere Eskihisar konferansı

Önceki gün Kocaeli Serbest Muhasebeciler ve Mali Müşavirler Odası’nın da meclis toplantısı vardı. Onur konuğu olarak davet edildiğim toplantıda Gebze üzerine belgesel görüntüler eşliğinde bir konuşma yaptım. Konuşmamın büyük bir bölümünü yine Eskihisar’a ayırdım ve herkesi Eskihisar’a sahip çıkmaya çağırdım. Eskihisar üzerinde oynanan oyunları anlatarak, böyle bir değerin göz göre göre yok olmasına karşı çıkılması gerektiğini belirttim ve toplantıya katılanları Eskihisar’ı gezmeye davet ettim. Bu çağrım olumlu karşılandı ve Kocaeli’de ki Serbest Muhasebeciler ile mali müşavirler toplantı sonrası Eskihisar’a giderek, Osman Hamdi Bey müzesini gezip Eskihisar’da inceleme yaptılar. Eskihisar’la ilgili her platforma kültürel çalışmaları sürdürecek, Eskihisar’ın bir kültür ve turizm kenti olduğunu dünyaya tanıtmaya çalışacağız.

Eskihisar’ın önemini bilen ve bu değere sahip çıkmaya çalışan birisi olarak sizleri de Eskihisar’a davet ediyor, Kocaeli’yi yönetenlerimizi de sessiz kalmamaya çağırıyorum.

 

 

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ile Türklerin Müslümanlaşma sürecini konuştuk

 

Türkler; Emevilerin hoyrat davranışları sonucunda değil, mutasavvıfların sevecen ilişkilerle gerçekleştirdikleri tebliğler vesilesiyle İslamiyet’le şereflendiler.’

OĞUZ ÇETİNOĞLUMEHMET ŞADİ POLAT

-İslamiyet, nâzil olduğu Arabistan topraklarından doğuya doğru ilerlerken, Fars topraklarını, bu bölgedeki insanları Müslümanlaştırarak 15 yılda aştı ve 644 yılında Türkistan’a girdi. İslamiyet’i Türklere kabul ettirmek için 751 yılındaki Talas Savaşı’na kadar 107 yıl mücâdele etti. 922 yılında İdil Bulgarlarının İslamiyet’i kabul etmelerine kadar 278 yıl, 950 yılındaki Abdülkerim Satuk Buğra Han olayına kadar da 306 yıl beklemek mecburiyetinde kaldı.

Türklerin Müslümanlaştırmasının bu kadar uzun sürmesinin sebepleri nelerdir?

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Pek çok sebep ileri sürülebilir. Dünyada en zor şey din değiştirmek. İnsan milliyetini ve dilini değiştirebilir ama dinini değiştirmesi çok zordur. Türklerin de kendilerine göre bir inanç sistemi vardı. O inanç sistemine göre yaşadıkları için zorlukla karşılaşıldı.

Burada ‘hayat tarzı’ gibi başka gerekçeler de gösterilebilir. Fakat en önemli sebeplerinden birisi: Arapların özellikle Emevilerin Türklerin Müslüman olmalarını istememeleridir. Çünkü Türkler Müslüman oldukları anda, vergi ödemekten muaf tutulacaklardı. Veya az vergi ödeyeceklerdi.

Bu durum, Emevilerin gelirini azaltacaktı. Bunu istemiyorlardı.

Talas Savaşı’nın da Türklerin Müslümanlığı kabul etmelerinde önemli bir etken olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bir kere İslam dünyası açısından baktığımızda, İslam tarihçilerinin kitaplarında bu konuyla ilgili bilgi kırıntıları var. Detaylı, doyurucu açıklamalar yok.  Sadece; ‘Çinliler Araplarla savaş yaptı‘ diye geçiyor. Çin kaynaklarında daha geniş bilgi vardır. Yani Talas Savaşı’nın stratejik sonucu, politik sonucu çok daha önemli olmuştur. Çinlilerin elini Orta Asya’dan çekmelerine sebep olmuştur. Bu açıdan değerlendirdiğimiz zaman Talas Savaşı’nı farklı bir yere koymamız gerekiyor. Esasında o kadar etkili değil. Ayrıca o savaşta ben Karluk Türklerinin özellikle çok fazla rol oynadıklarını, fakat kaynakların bundan bahsetmediğini düşünüyorum. Issık Gölü bölgesinde yaşayan Karlukların bu savaşlarda çok etkili olduklarını fakat kaynaklarda bunun zikredilmediğini, yeterli ölçüde değerlendirilmediğini düşünüyorum.

-Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taşağıl: Çinliler böylece Orta Asya’dan çekilmek durumunda kaldılar. Sonucunda başka bir siyasî oluşum meydana geldi. Zaten aynı yıllarda doğuda Uygur Kağanlığı yükseliyor. Orta Asya’yı Uygurlar kaplamış oldular. Şu söylenebilir belki: Karlukların Araplarla yakınlaşması Türgişlerin Araplarla yakınlaşmalarını sağlamış olabilir.

-Ömer b. Abdülaziz hâriç Emevi Halifeleri ve Kuteybe bin Müslim’in son dönemindeki çalışmaları nazar-ı itibâre alınmazsa, Emeviler’in Mâveraü’n-Nehr’e gidişlerinin; İslamiyet’i tebliğ için değil de, toprak fethetmek, ganimet toplamak ve esir almak maksadına mâtuf olduğu söylenebilir mi?

Taşağıl: Kesinlikle böyledir. Zaten kimse zorla din değiştirmez. Esasına bakılırsa, din değiştirmek için zamana ihtiyaç vardır. Zaman unsuru da şöyle çalışabilir: Eğer ki topluluk arasında yakınlaşma olursa bunun üzerine etkileşim olabilir. O takdirde, Türkler belli bir süre sonra Müslümanlığı kabul ederler. Bence öyle olmuştur. Burada 738 yılında Türgişlerin Kağanı Su-lu’nun ölümü bir atlama taşıdır. Ondan sonra Türgişlerin siyasî varlığı ortadan kalkmıştır. Kalkınca da İslam ordularıyla daha doğrusu Müslümanlarla Türkler arasında bir yakınlaşma meydana gelmiştir. Esasında, İslam kuvvetleri açısından baktığımızda bir rakip kalmayınca; ‘oluşan boşluğu Araplar doldurmuştur.’ diye de düşünebiliriz. O yakınlaşma bu şekilde meydana gelmiştir. Fakat derviş ruhlu insanların, Sufilerin etkisi daha önemli daha tesirli olmuştur. Türklerle en yakın temasa geçen, onları dine ikna etmeye çalışan, İslam dinini anlatan, dostça ve insanca yaklaşımları sebebiyle sufilerin örnek davranışları, Türklerin İslamiyet’e girmelerinde başlıca rolü oynamıştır.

-İmam Hatip liselerinde ve İlahiyat Fakültelerinde okutulan İslam tarihi ders kitaplarında; müfredat programında bulunmadığı için, Türklerin Müslümanlaşma sürecine ait yeterli açıklıkta, genişlikte ve derinlikte bilgi verilmediği kanaatinde misiniz?

Taşağıl: Onu tam olarak bilmiyorum. Şu bir gerçektir: O dönemle ilgili olarak İslam kaynakları az bilgi veriyor. Bunu kabul etmek lazım.

Bazıları da aktarma yani yüz yıllar sonra yazılmış biraz da abartarak menkıbeler çerçevesinde oluşturulmuş bir tarih vardır. Bu konuda en iyi çalışan kişi; 1895-1971 yılları arasında yaşayan İslam tarihi uzmanı İngiliz asıllı Gibb’tir.  Yazmış olduğu ‘Orta Asya’nın Arap Fütuhatı‘ isimli bir kitabı vardır. Bu kitap, M. Hakkı tarafından Türkçeye çevrilmiş, 1936 yılında İstanbul’da Evkaf Matbaası tarafından basılmıştır. Sahaflarda bulunabilir.

Meseleye şöyle bakmak lazım: Hiç kimse akşam gök tanrı dinine mensup olarak yatıp sabahleyin Müslüman olarak kalkmaz. Böyle bir şey mümkün değil. İnsan tabiatına aykırıdır.

Bizim görevimiz bütün kaynaklardan doğruları çıkarıp bir araya koymaktır. İslam tarihçilerinin ihmal ettiler bu konu son zamanlardaki çalışmalarla aydınlığa kavuşacaktır. Tarihin bu bölümünün müfredata girmesi lazım. İlahiyatçıların da Türk tarihini iyi öğrenmeleri gerekir.

-Abdülbaki Gölpınarlı, Arşak Poladyan, Bahriye Üçok, Doğan Avcıoğlu, Erdoğan Aydın, Faik Bulut, Hüseyin Algül, İbnü’l Esir, İlhan Arsel, Kemal Burkay, Robert Mantran, Sabri Gündüz, Taberi, Taner Akçam ve Turgut Akpınar, yazıp yayınlamış oldukları kitaplarda ve Emre Kongar makalelerinde; Türklerin zorla Müslüman edildiklerini belirtiyorlar. Konu ile ilgili olarak bir değerlendirme yapar mısınız?

Taşağıl: Bu kesinlikle farklı bir bakış açısıdır. Kimse zorla Müslüman olmaz, Türkler de zorla Müslüman olmamıştır. Belirttiğiniz kişilerin baktığı şey şudur: zannedersem 738 yılında Kağan Su-lu’nun ölümüne kadar olan dönemde yani 698 ile 701 yılları arasındaki büyük savaşları söz konusu yapıyorlar. Türkler hükümdarları öldükten sonra zayıfladıkları ve güçlerini kaybettikleri için Araplar Türkleri yenmiştir. Doğrudur ama meselenin kırılma noktası Su-Lu Kağan’ın ölümüdür, 738 yılıdır.

Türkler bütün savaşlarda ezilmiş değiller…

Taşağıl: Kesinlikle değil. Türklerin bu savaşlar sonucunda ve zorla Müslüman olduğunu iddia etmek gerçeklerle bağdaşmaz. Böyle bir şey söz konusu değildir. Dünya üzerinde sadece Türkler için değil bütün insanlar için geçerlidir: 1- Kimse dinini kolayca değiştirmez. 2- Dinini baskı ve zorlama karşısında değiştirmez.

İddia ettiği gibi zorla Müslüman oldular ise şu sorular ortaya çıkıyor: Bu nasıl zorla Müslüman olmaktır ki bir müddet sonra Türkler İslamiyet için, İ’la-yi kelime-t’ullah için kanlarını sebil gibi akıtmışlar, canlarını vermişlerdir.  Zorla Müslüman olan insan o zorlamalar ortadan kalktığı anda, eski inanç sistemlerine dönerlerdi.  

Taşağıl: Türklerin kitleler halinde Müslüman olduğu yüzyıl onuncu yüzyılın 922-946 dönemidir.  Kalabalık kitleler halinde Müslüman olmaları bu dönemdedir. Bu dönemde ise Arap orduları ile Türkler arasında savaş-çatışma gibi olaylar olmamıştır. Karahanlılar zamanında, Türklere baskı yapacak, söylendiği gibi İslamiyet’i zorla kabul ettirebilecek güçte kuvvetli bir Arap devleti yok.

Türkler ve sûfiler yan yana yaşamaya başladığı zaman, ortak özellikler bulunduğu ortaya çıkıyor.  Derviş ruhlu insanların çalışmalarıyla yavaş yavaş Türkler, İslamiyet’i tanıyorlar ve İslamiyet Türkler arasında yayılmaya başlıyor. Tanıma süreci tamamlandığında, kütleler hâlinde İslamiyet’i kabul etmeler başlıyor.  Bana göre bu işin daha öncesi var: ilk Müslüman Türk Devleti, Orta Doğu’da 875 yılında kuruldu. Sonra İhşidîler var. Türklerin Müslümanlaşması bir süreçtir. ‘Türkler; birden bire ve şu tarihte Müslüman oldular.’ Demek doğru bir yaklaşım değildir. Olamaz da zaten. Sosyal yapılanmaya uygun düşmez.

İslam’da ‘tebliğ‘; ‘Dinin insanlara ulaştırılıp tanıtılması, öğretilmesi ve sevdirilmesi‘ anlamında bir kelimedir. Ancak, Tarih-i Taberî isimli eserde belirtildiğine göre; İslam ordularının komutanları, Türkistan’da tebliğ görevini ifa ederken kılıç da kullanmıştır. Kılıçla tebliğ olur mu?

Taşağıl: Tebliğ kavramı veya görevi ile Emevilerin yayılma maksatları çatışmıştır. Olumsuz sonuçlar meydana gelmiştir. Bu dönemde Türk vatanlarında İslamiyet, kabul görmemiştir. Ne zaman ki iyi yaklaşım sıcak, güzel yaklaşım olmuştur, tebliğ o zaman yapılabilmiş, ihtidalar o zaman gerçekleşmiştir. Her şey apaçık ortadadır. Bunun dışındaki iddialar, çarpık ideolojilerin ürünüdür.

-Şimdi bu ismini verdiğim kişinin kitaplarında hep bu çatışmanın üzerinde duruyorlar. Onlara tezlerinin, yollarının, konuyu işleme metotlarının yanlış olduğunu ortaya koyacak çok kesin bilgilere sahip miyiz.  Kesin ifâdeler kullanmak suretiyle bunların iddialarını, tezlerini çürütme imkânımız var mı?

Taşağıl: Kesinlikle var. Tarihî kaynakları doğru ve tarafsız okumak lazım. Tarih kaynakları doğru ve tarafsız okunduğu zaman sağlıklı sonuçlara ulaşılabilir. Abartmamak gerekiyor. Her açıdan düşünmek lazım. ‘Türkler silah zoruyla ve canlarını kurtarmak için Müslüman oldu.’ Demek doğru değil. Tarih doğru okunduğunda bence sağlık sonuçlara varılabilir.

Türklerin, soydaşlarına İslam’ı tebliğ anlayış ve uygulamaları nasıl değerlendirilir?

Taşağıl: Müslüman Türkler, Müslüman olmayan soydaşlarını ‘kâfir‘ olarak görüyorlardı. Bu yüzden de aralarında çatışma çıkmıştır. Böyle olması da gayet tabiîdir. Fakat bu anlamda büyük savaşlar olmamıştır. Ufak tefek çatışmalardan söz edilebilir.

Museviler ve Hıristiyanlar, inanç sistemlerini yaymak için savaş olgusunu araç olarak kullanmışlar mıdır?

Taşağıl: Musevileri hatırlamıyorum. Fakat Hıristiyanlar, Bizans döneminde din savaşları yapmışlardır. Özellikle Roma Germen İmparatorluğu zamanında yine Ruslar üzerine seferler yapıldığı biliyoruz. İran üzerine yapılamıyordu. Çünkü İran’da Sâsânîler vardı. Sâsânîler en az Bizanslılar kadar kuvvetliydi. Hıristiyanlar Sâsânîlerle savaşamazlardı. Ruslar da biliyorsunuz, işgal ettikleri Türk topraklarındaki Türkleri zorla Hıristiyan yapmıştır. Lenin’den sonra da Türkleri dinsiz yapmak için katliam yapmışlardır. Altay Türkleri, Hakas Türkleri gibi örnekleri var.

-Konuyu toparlamak adına neler söyleyebilirsiniz?

Taşağıl: Türklerin Müslüman olmasının esas sebebi, kalabalık gruplar anlamında: Türk dininin yâni Gök tanrı dininin İslamiyet’e yakın olmasıdır. Çok sayıda benzer ve ortak nokta bulunmasıdır.

Bu Türklerin kitleler halinde Müslümanlığa geçmesine sebep olmuştur. Türkler zorla Müslüman olmamıştır fakat Müslümanlığa geçiş de bir günde meydana gelmemiştir. Çok uzun bir süreçtir.

Şöyle diyelim: Türkler Budizm’e e girdiler, Manihaizm’e de girdiler, Hıristiyanlığa da girdiler. Bunlardan ayakta kalan sadece Müslüman olanlardır. Bu güne baktığımızda yok olmayanlar, varlıklarını koruyabilenler, genel olarak hayatını devam ettirenler Müslüman olan Türklerdir.

Müslümanlığın Türklere katkısı olmuştur. Türkler de haçlı seferlerinde Hıristiyan dünyasına karşı savaşarak bütün İslam dünyasını korumuşlardır. Asırlarca İslamiyet’in bayraktarlığını yapmışlardır.

Balkanlarda çoğu yerde ‘Türk‘ demek aslında ‘Müslüman‘ demektir. Müslüman anlamında da Türk kelimesi kullanılır. Bu Türk kelimesinin aldığı formdur oralarda. Ve doğrudur.

Bu günden bakarak geçmişi suçlamak doğru değil. Eğer biz sekizinci, dokuzuncu, onuncu, on birinci yüzyılları değerlendiriyorsak, o günkü şartlara inmemiz gerekiyor. O günkü şartlarını bilirsek, daha sağlıklı bir analiz yapabiliriz. Daha sağlıklı sonuçlara ulaşabiliriz.  Bence doğrusu budur.

Tabidir ki ilmî çalışmalar hiç bir zaman için bitmez, araştırmalar da bitmez.

-Yeni bilgilere ulaşmak mümkün olabilir mi?

Taşağıl: Olabilir. Yeni yazmalar, başka eserler bulunması ihtimal dâhilindedir. Asla kapıyı kapatamayız. Zaten İslam kaynakları sağlıklı ve objektif okunduğunda, Çin kaynakları ve Pehlevice gibi diğer kaynaklar sağlıklı bir şekilde okunduğunda daha sağlam verilere ulaşabiliriz. Daha sağlam verilere ulaşmamız da bize daha sağlam yorumlar yapma fırsatları verir.

-Zaten olaylara tarafsız gözle bakanlar için gerçekler apaçık ortada.

Çok teşekkür ederiz.

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL

14 Şubat1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1975’te İlyasköy İlkokulu’ndan, 1981’de İzmit Mimar Sinan Lisesi’nden, 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya tarihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Tarih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk tarihine ait belgeler topladı.

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de doktor, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Tarihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

1997-1998 ve 1999-2000 eğitim-öğretim yıllarında Kazakistan’ın Türkistan şehrindeki Uluslararası Hoca Ahmet Yesevî Türk-Kazak Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kazakça başta olmak üzere diğer Türk lehçelerini öğrendi. Bu esnada Özbekistan’ın Semerkand, Buhara ve Hive gibi tarihi şehirlerine, yine Güney Kazakistan’da Sır Derya boyundaki tarihî kalıntıların bulunduğu alanlara saha araştırmalarında bulundu. Aynı üniversitede 2001-2002 öğretim yılında Tarih-Felsefe Fakültesi Dekanlığı görevini yürüttü. 2002 yılının Temmuz Ağustos aylarında Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi’nin yürüttüğü Moğolistan Türk Anıtları Projesinde yer aldı.

2004-2005 öğretim yılında Bişkek’te bulunan Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesinin Tarih Bölümünde öğretim üyeliği görevini üstlendi. Aynı üniversitenin Türk Uygarlığı Merkez Müdür yardımcılığını yürüttü. Sosyal Bilimler Dergisi yayın kurulu başkanlığını yaptı.

2007-2008 Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü oldu. 2008 yılında Rektör Yardımcılığına tâyin edildi. 2009 Nisan ayından itibâren Tarih Bölümü Başkanlığını yürütmektedir.

 

Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.

Evli ve iki çocuk babasıdır.

Mehmet Şadi Polat, Prof.Dr. Ahmet Taşağıl ve Oğuz Çetinoğlu

Mehmet Şadi Polat, Prof.Dr. Ahmet Taşağıl ve Oğuz Çetinoğlu

Yeni Büyükşehir Kanun Tasarısı

 

8 Ekim 2012 tarihinde Başbakan imzalı olarak TBMM’ ye sunulan kanun tasarına göre ülkemizde 13 il daha büyük şehir statüsüne kavuşturulmaktadır.

Bildiğiniz üzere şu an itibariyle ülkemizde 16 büyükşehir bulunmaktadır. 1984 yılında kabul edilen kanuna göre İstanbul, Ankara ve İzmir büyükşehir yapılmış, sonraki yıllarda muhtelif tarihlerde çıkarılan yasalarla büyükşehir sayısı bugünkü sayı olan on altıya ulaşmıştır. Büyükşehirlerin hukukî statülerini düzenleyen ve 2004 yılında 5216 sayı ile kabul edilen yasayla İstanbul ve Kocaeli illerinde, büyükşehir belediye sınırları il sınırları olarak kabul edilmiştir.

İstanbul ve Kocaeli’nde bütün şehir olarak nitelendirebileceğimiz bu uygulamanın, etkin ve kaliteli hizmeti getirdiğinden bahisle, mevcut 14 büyükşehir ve yeni kurulması düşünülen 13 büyükşehirin de yapısal açıdan, büyükşehir belediye sınırlarının, il sınırları olarak kabul edilmesi, tasarının en önemli maddelerinden biridir.

Tasarı yasalaştığında, emlak vergilerinde %100’den fazla artışın yanı sıra, basit usule tabi on binlerce esnaf gerçek usulde gelir vergisi mükellefi olacak, KDV mükellefi olacak, ödediği kirasına stopaj ilave edilecek, her ay muhtasar beyanname vergisi ödeyecek, daha önce ödemediği geçici vergi beyannamesi sayesinde %15 geçici vergi ödeyecek.

Tasarı, mahalleye dönüştürülen orman köylerinin ve köylülerinin bir takım haklarından ve imtiyazlarından, ayrıca yine mahalleye dönüşen köylerin ve köylülerin mera ve benzeri haklardan faydalanmaya devam edeceklerini teminat altına alınırken, tüzel kişiliği kaldırılan köylere Belediye Gelirleri Kanuna göre alınması gereken vergi harç ve katılım paylarından beş yıl müddetçe muafiyet getirmekte ise de;

Köylerde yaşayan vatandaşlarımız; bugün olmasa da 5 sene içerisinde ilan reklam vergisi, işgal harcı, muayene ve ruhsat harcı, yol harcamalarına katılma payı, yangın sigortası vergisi, tellallık harcı, tatil günlerinde çalışma ruhsatı harcı, işyeri açma izin harcı, inşaat ve imar harçları, elektrik ve havagazı tüketim vergisi, çevre temizlik vergisi gibi çok sayıda vergi ve harçla tanışacaklardır. Bu konuları maliye uzmanlarına bırakarak asıl konumuza dönelim.

Tasarının aynen kanunlaşması hâlinde büyükşehir sınırları içerisinde orman köyleri dahil, 16.082 civarında köyün hükmi şahsiyetleri, ayrıca tüm belde belediyeleri dahil 1591 belediyenin tüzel kişilikleri ve en önemlisi halihazırda büyükşehir statüsünde bulunan ve yeni büyükşehir olacak 29 ilin, il özel idareleri de kaldırılmaktadır.

Tasarının gerekçesinde – aynen kullanılan kelimelerle ifade etmek gerekirse -,

1-   Nitelikle personel çalıştırabilmek,

2-   Merkezden gönderilecek kaynakların etkin kullanılmasını sağlamak,

3-   İl sınırları içerisinde yerel yönetimler arasında kaynaklar ve sahip olunan imkânlar açısından daha adil bir yapıyı ortaya çıkarmak,

4-   İl çapında uyumlu imar planları gerçekleştirmek,

5-   Küçük ölçekli, yeteri kadar kaynak imkânından mahrum mahalli idarelerle koordinasyonun sağlanamadığı,

6-   Sanayileşme,- ulaşım ve çevre sorunlarının çözümünün mümkün olmadığı,

7-   Mahalli idarilerin uygun büyüklükte olmasında adeta zaruret ve fayda mülahaza edildiği,

8-   Büyükşehir sınırlarının tüm şehri kapsayacak şekilde olması hâlinde planlamanın ve koordinasyonun en uygun ve insanımıza faydalı olacak şekilde hizmet üretilebileceği,

9-   Halihazırda olduğu gibi birden fazla merkez ve mahalli idare tarafından hizmet üretilmeye devam edilmesi, hizmetin daha pahalıya mal olmasına ve kalitesinin düşmesine sebebiyet verdiği,

10-Kaynakların israf olmasına neden olduğu,

11-İl çapında uyumlu imar planlarının yapılabileceği,

Gibi birçok sebep sayılmıştır.

Örneklerini sunduğumuz ve söz konusu tasarıda sayılan gerekçeler, ne kadar gerçeklerle bağdaşmaktadır. İleri sürülen sebeplerin kaçı halihazırda büyükşehir statüsüne sahip şehirlerimizde karşılaşılan ve aşılması gereken problemler olarak idarecilerin önüne çıkmaktadır? Mevcut büyükşehirlerimizde, o şehirlerin büyükşehir olmasını müteakip yukarıda sayılan tüm faydalı işler, büyükşehir sınırları içerisinde gerçekleşmiş de büyükşehir sınırları dışında kalan yöreler bu hizmetlerden mahrum mu kalmış? Bütün şehir uygulamasının yürütüldüğü İstanbul ve Kocaeli illerinde kamu hizmetinin görülmesinde etkin bir rol oynadığı açıklanmakta ise de bu konuda müşahhas herhangi bir örnek verilmemiş, kamu hizmetinde ne gibi etkinliklerin yaşandığı açıklanmamıştır.

Tasarı ile büyükşehir olması amaçlanan 13 şehrimizden Manisa, Denizli,  Aydın ve Muğla (Bu bölgede büyükşehir olmayan Afyon, Kütahya ve Uşak kalmaktadır.) Ege Bölgemizde; Balıkesir ve Tekirdağ Marmara Bölgemizde; Hatay ve Kahramanmaraş Akdeniz Bölgemizde; Mardin ve Şanlıurfa Güneydoğu Bölgemizde; Trabzon Karadeniz Bölgemizde; Van ile Malatya ise Doğu Anadolu Bölgemizde yer almaktadır.

Mevcut büyükşehirlerden Adana, Mersin ve Antalya Akdeniz Bölgemizde; Ankara, Konya, Eskişehir ve Kayseri İç Anadolu Bölgemizde; İstanbul, Bursa, Kocaeli ve Sakarya Marmara Bölgemizde; Diyarbakır ve Gaziantep Güneydoğu Bölgemizde; Erzurum Doğu Anadolu Bölgemizde; Samsun Karadeniz Bölgemizde bulunmaktadır.

Güneydoğu Bölgemizde mevcut 2 büyükşehre ilaveten iki şehrimiz, Doğu Anadolu Bölgemizde bir büyükşehre ilaveten büyükşehir daha yapılmak istenmektedir. Bu iki bölgede bulunan büyükşehir sayısı 7′ ye çıkmış olacaktır. Sahip olduğu alan itibariyle Bölgelerimiz arasında Güneydoğu Anadolu Bölgemiz en küçük, buna karşılık Doğu Anadolu Bölgemiz en büyük bölgemizdir.

Bölgelerimiz arasında maden bakımından en zengin bölgemiz Güneydoğu Anadolu Bölgemizdir.

Bu genel tanımlamadan sonra bugüne kadar süregelen hukukî durumu özetlemek gerekirse; mevcut 16 büyükşehirden İstanbul ve Kocaeli’nde büyükşehir belediye sınırları il sınırları olarak belirlenmiş, Ankara ve İzmir dahil diğer 14 büyükşehrin büyükşehir belediye sınırları ise tüm vilayeti kapsamayacak şekilde tespit edilmiştir.

Bugüne kadar İstanbul ve Kocaeli dahil tüm büyükşehirlerde il özel idaresi mevcuttur. Bu mahalli teşkilatın kaldırılması ilk defa gündeme gelmektedir. MHP ve bazı sivil toplum kuruluşlarının itirazları ise kaldırılması düşünülen il özel idarelerinin yetkileri bir takım kamu kurum ve kuruluşlarına devriyle bu yetkilerin giderek büyükşehir belediye başkanlarında toplanması ve sonucunda da bölünmeye giden yolun açılmasıdır.

Burada dikkatinizi çekmek istediğimiz bir diğer önemli husus, bir taraftan yerel teşkilatların güçlendirilmesi gibi bir gerekçeden hareket edilmesine karşılık, il bazında yetkiler bir noktada toplanmak istenmesidir. Esasen gerekçede büyükşehir alanlarında hizmetin tek merkezden yürütülmesinin faydaları sayılarak il bazında merkeziyetçilik amacı ortaya konmuştur. Bir diğer ifade ile il bazında inisiyatifi tamamen kendinde olan birçok yerel idare yerine, yetkileri bünyesinde toplayan bir büyükşehir ihdas edilerek ülke çapında birçok merkez oluşturulmaya çalışılmıştır.

Diğer taraftan, Kanunun genel gerekçesinde vatandaşın demokratik hayata ve kamu hizmetine daha fazla katılımını sağlamak prensibi, önemle vurgulanmakta iken aynı zamanda vatandaşın günlük hayatını ve hayat kalitesini doğrudan etkileyen kararların alındığı teşkilatlar olarak nitelenen mahalli idarelerden il özel idaresinin, bucak ve bucak teşkilatlarının kaldırılmasının izah edilebilir yönü yoktur. Burada önemle üzerinde durulması gereken husus, il özel idaresinin kaldırılmak istenmesidir.

Bilindiği üzere il özel idarelerinin başkanı valilerdir. Valinin başkanlığını yaptığı bir kuruluşun kaldırılmak istenmesi her ne kadar merkezi hükümetin etkisinin azalacağı gibi bir amacın gerçekleştirilmek istendiği yolunda intiba uyandırmakta ise de tasarının bütünü incelendiğinde yine her türlü kararda son merciin vali olduğu anlaşılmaktadır.

Öncelikle ifade edelim ki il özel idarelerin mevcut yetkileri bakanlıklara, bakanlıkların ilgili kuruluşlarına, taşra teşkilatlarına, büyükşehir belediyelerine ve bağlı teşkilatlarına devredilmektedir. Görüldüğü üzere mahalli parlamento niteliğinde olan il özel idaresinin yetkileri ya bakanlıklar ve kuruluşları gibi merkezi hükümete ya da il bazında büyükşehir statüsü ile oluşturulan yeni merkezi birimlere verilmektedir.

5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu tanımlar başlıklı 3. Maddesi aynen şu şekildedir.

Madde 3- Bu Kanunun uygulanmasında;

a) İl özel idaresi: İl halkının mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idarî ve malî özerkliğe sahip kamu tüzel kişisini,

b) İl özel idaresinin organları: İl genel meclisini, il encümenini ve valiyi, ifade eder.”

Görüldüğü üzere vali hariç il özel idaresi karar organları seçmenler tarafından seçilen kişilerden oluşmaktadır. Bu şekilde oluşan bir kuruluşun yetkileri bakanlıklara ve bakanlıklara bağlı kuruluşlara ve büyükşehir belediyelerine verilmektedir. Denilebilir ki, büyükşehir belediye organları da seçmenlerin iradelerine göre oluşmaktadır. “O halde bunda ne mahsur var?” diye sorulabilir.

Bu yetkilerden ne kadarı bakanlıklara ve merkezi hükümet teşkilatlarına, ne kadarı büyükşehir belediyelerine devredileceği belli değildir.

Tasarının en kapsamlı maddelerinden birisi 5.maddedir. Bu madde ile mevcut birçok kanunlarda değişiklikler yapılmaktadır. Bu maddenin 1. Bendi ile 5216 sayılı Kanunun 3. Maddesinde yapılan değişiklik ile ilk kademe belediye teşkilatları kaldırılmaktadır. İlk kademe belediye teşkilatları, büyükşehir belediye sınırları içerisinde olup, ilçe teşkilatı kurulmamış yerlerdeki belediyeleri ifade etmektedir.

Tasarının aynı maddesinin bir sonraki bendinde, 5216 sayılı Kanunun 4. Maddesinde değişiklik yapılarak, bir yerde büyükşehir belediyesi kurulması için merkeze 10 km. uzaklıktaki yerleşim birimlerinin toplam nüfusu 750.000 olması şartı, tüm il sınırları içerisindeki toplam nüfusun 750.000 olması şekline dönüştürülmüştür. Bu kriterin değişmesi sonrasında 13 ilin büyükşehir olması yolu açılmıştır. Zira bu şehirlerden hiçbirisi mevcut yasa hükmüne göre büyükşehir olması mümkün görülmemektedir.

Bu kriterin değiştirilerek 13 ilin daha büyükşehir, hatta bütünşehir yapılmak istenmesi ne ile izah edilebilir? Öncelikle ifade etmek gerekirse, böyle bir değişikliğin en önemli sebeplerin başında, 2013 veya 2014 Mart ayında yapılması gereken mahalli seçimlerdir. Zira mevcut iktidarın bu 13 ilin tamamında il belediye başkanlıklarını kazanması mümkün olmadığı halde, tasarının kanunlaşması ile büyükşehir belediye başkanları, tüm ildeki vatandaşların oyları ile seçileceklerinden mevcut iktidarın kazanma şansı, hemen hemen % 100 oranlarına çıkacaktır.

Tasarının yine 3. Maddesi ile 5216 sayılı Kanunun 7. Maddesinin (g) bendine eklenen bir cümle ile madencilik üzerine işyeri açma ve çalışma ruhsatlarının düzenlenmesi yetkisi büyükşehir belediyelerine verilmektedir. Tekrar hatırlatalım ki, maden bakımından en zengin bölgemiz Güneydoğu Anadolu Bölgemizdir. Tasarının aynı maddesi ile 5216 sayılı Kanunun (n) bendine “mabetler” kelimesini eklemiştir. Bu eklenti ile sağlık, eğitim ve kültür gibi hizmetler için gerekli olan hizmetlerin yanı sıra büyükşehir belediyeleri mabetlerin bakım onarım ve malzeme tedariki gibi hususlarda da harcama yapabilecektir. Belediyelere mabet yapma ve onarma yetkisinin verilmesine bir itirazımız olamaz. Ancak cami, mescit ve tarihi eserlerimiz yerine mabet kelimesinin tercih edilmesi, bu yetkinin kilise, havra ve benzeri mabet yapımı işlerinde de kullanılarak suiistimal edilebileceği ihtimalini akla getirmektedir. Bu hükme paralel olarak 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 14. Maddesinde yapılan değişiklik ile mabetlerin yapımı, bakım ve onarımı büyükşehir belediyeleri ile birlikte diğer belediyelerin yetkilerine de dâhil edilmiştir.

Tasarının Geçici 1. Maddesinin 2. Fıkrası ile tüzel kişiliği kaldırılan ve köyler açısından her türlü nakil yolu ile atamalar ile hizmet alımı yolu ile görülen işler için personel alımı yasaklanırken, ilanı yapılmış yeni memur alımları bu yasaktan istisna tutulmuştur. Bu madde ile mevcut iktidar tüzel kişiliği kaldırılacak köy ve belediyeler yolu ile istediği kadar yeni memur alımı yapabilecektir. Aynı geçici maddenin 5. Fıkrası ile tüzel kişiliği sona erecek olan il özel idareleri açısından da yeni memur alımları devam edecektir.

Böyle yasa tasarısı Türkiye’ nin gündemine neden girmiştir? Olayı kısaca hülasa ederek düşüncelerimizi özetleyebiliriz.

İşin siyasi boyutunu iktidarın seçim kazanma taktiği gibi değerlendirmeleri siyasilere bırakalım. Tasarının Avrupa konseyinin almış olduğu yerel özerklik sözleşmesine, Türkiye’nin imza atmasının sonucudur, Türkiye imza attığı Sözleşme’nin şartlarını yerine getiriyor.” diye düşünebilirsiniz. Evet, Türkiye imza atmıştır ama tam dokuz maddesine şerh koymuştur. Bu şerhin kaldırılmasının en büyük taraftarı da bugün terör örgütüdür. Avrupa Konseyinin aynı sözleşmesinde Türkiye’nin şerh koymadığı 4. madde de açıkça ”vatandaşa hizmet, en yakın birimden verilir” diyor. Yani belde belediyelerinin kapatılması, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa Konseyi’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uygun değildir.

Tasarının 4. Maddesi ile büyükşehir olan illerde “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezi” kurulmakta ve bu merkezin başkanı vali olmaktadır. İşbu kurul özel bütçeli ve kamu tüzel kişiliğini haiz olacaktır. Tasarı, kamu tüzel kişiliğini haiz Yatırım İzleme ve Koordinasyon merkezlerinin ilçelerde ve büyükşehir olmayan illerde de kurulabileceği hükmünü ihtiva etmektedir. Özel bütçenin içişleri bakanlığı marifetiyle başbakanlığa sunulacağı ve başbakanın onayı ile yürürlüğe gireceği düşünüldüğünde, karşımıza mahalli idarelerin güçlendirilmesi değil, merkezi idarenin güçlendirilmesi gibi bir tablo çıkmaktadır. İl özel idareleri valinin başkanlığında olmasına karşılık, karar organları o bölgenin insanları tarafından seçilmiş kişilerden oluşmaktadır. Buna karşılık yatırım izleme ve koordinasyon merkezleri, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ na tabi atama yolu ile gelecek kişilerden oluşturulacaktır. SEÇİLMİŞLERDEN OLUŞAN BİR TEŞKİLAT KALDIRILMAKTA ONUN YERİNE ATANMIŞLARDAN OLUŞAN BİR KURUL GETİRİLMEK İSTENMEKTEDİR.

Kanaatimizce Tasarının en önemli noktasını valilerin başkanlıklarında oluşacak Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezleri’dir. Bu kurulların başından valiyi alıp yerine büyükşehir belediye başkanlarını koyduğunuzda ülkemizin bölünmesine doğru giden yolun önemli bir kısmı geride kalmış olacaktır. Böyle bir durumda devletine ve milletine sadakatle bağlı kürt vatandaşlarımızın çoğunlukta olduğu bölgelerde seçimi kazanan büyükşehir belediye başkanları o ilin tek hakimi ve yetkilisi konumunda olacağından özerkliğe giden yol kolayca açılacak, engeller aşılacaktır. Kurulu oluşturanlar da devlet memuru statüsünde olacaklarına göre amiri durumunda olan büyükşehir belediye başkanlarının talimatı dışında hareket etmeleri imkânı olmayacaktır. Maden bakımından en zengin bölgenin Güneydoğu Anadolu Bölgesi olduğu gerçeği nazar-ı dikkate alındığında işin vahameti daha da anlaşılır hale gelmektedir.

Milletimizin ve devletimizin bölünmez bütünlüğü konusunda endişe içerisinde bulunan, milletini ve vatanını seven birçok aydın, bu yasa tasarısının, ülkenin bölünmez bütünlüğüne çok büyük darbe vuracağını, terör örgütü ile Oslo’da yapılan görüşmelerin bir sonucu ve bölünmenin, eyalet temelli başkanlık sisteminin ve özerkliğin ilk adımı olduğunu düşünmektedir.

Hatırlanacağı üzere başbakanın Oslo görüşmelerine bizzat görevlendirdiği Hakan Fidan’ın, Başbakan’ın temsilcisi olarak terör örgütü temsilcilerine söylediği; “Merak etmeyin, yerel yönetimleri güçlendireceğiz. Merkezi hükümete ait bazı yetkileri önce valiliklere sonra yerel yönetimlere devredeceğiz”‘ sözleri endişemizin en büyük kaynağıdır.

Yanılmış olmak, en büyük temenni ve ümidimizdir.

 

 

 

Suriye’de Savaş; Gaziantep’te Ufuk, Kilis’te Işık

 

Eğer İstanbul’da Anadolu tarafında oturuyorsanız, uçağınız da erken saatlerde ve Yeşilköy’den kalkıyorsa her ihtimale karşı en iyi çözüm metrobüs ve metrodur. Yoksa hiç belli olmuyor, bir yağmur yağması, bir trafik kazası olması, bir protokol ayrıcalığı, hatta bir araç konvoyu programınızı alt üst etmeye yeter. İster istemez tercihiniz sizi ya rahatlatacak, yahut üzecek. THY uçağı sabah 08.05’te Atatürk Havalimanından Gaziantep’e müteveccihen kalktığında hava henüz ışımıştı.

Birbuçuk saat sonra da Gaziantep’teydik. VIP’te Nizip Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Özaslan karşıladı heyetimizi. Sonra bir zamanlar Ülfet Zeytinyağı ve fıstığıyla dünya çapında maruf ve meşhur kentimiz Nizip’e hareket ettik. Aman Allahım ne hoş ve şık.. Çevre yolu tamamlanınca daha bir sempatik geldi bana Gaziantep. Rahmetli arkadaşım adına yükselen Hasan Kalyoncu Üniversitesi kampüsünün önünden geçtik. Daha sonrasındaki hayvan barınakları kaldırıldığından bölge toplu konut alanı olmuş, pis kokular yerini yeşil alanlara bırakmış. Rekreasyon alanı içindeki “Mağaralar” ise turizme açılıyor. Gaziantep her gelişimde parlayan bir yıldız, bir marka olarak sürekli büyüyor.

PKK TÜRKMENLERDEN VERGİ TOPLUYOR

Önce Nizip’in başarılı Belediye Başkanı Fevzi Akdoğan’a konuk olduk. Öyle bir güne denk geldi ki bu ziyaret testere gibi hem giderken, hem gelirken iki taraftan kesti. Suriye’de devlet teröründen kaçarak ülkemize sığınan insanlar heyetimizle görüşmek istiyormuş. Salon bir anda doldu. Değişik yaş, birikim ve kültür grubuna mensup, çoğu soydaşımız Türkmen olan dindaşlarımız dert yandılar, sorunlarına çözüm istediler. İşte anlattıkları;

-PKK Terör örgütü Suriye’de halktan vergi topluyor. Halk tedirgin, hasta, panik halinde, bunalıma girdi. Bu konuları anlatacağımız bir muhatap bulamıyoruz. Silahımız olmadığı için kendimizi savunamıyor, Esad güçlerine karşı savaşa katkımız olamıyor. Çoluk, çocuk, kadınlarımız perişan. Suçumuz Türkmen olmak burada. Esad’ın askerleri insanların ellerini, ayaklarını kesiyor, gözlerini oyuyor,  erkeklerinin önünde kadınlarının ırzına geçiyorlar. Halep’e son günlerde her gün 15 kadar savaş uçağı varillerle bombalar bıraktı, kent harabeye döndü, masum insanlar şehit oldu. Sesimizi kimseye duyuramıyoruz. İmdat diyoruz, bize lütfen yardımcı olun. Esad bayram, cami, hastane, mektep falan da dinlemiyor.

KKTC VE BOSNAHERSEK TECRÜBESİ

Belediye Başkanı Fevzi Akdoğan Nizip’te 3 binin üzerinde Suriyeli sığınmacı konuk olduğunu, hastanelerin yaralılarla dolduğunu, sürekli yardım edildiğini anlatmıştı görüşmeden önce. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Kıbrıs ve Bosna dramlarını yakından yaşamış bir aydınımız, bir devlet adamımız. Suriyelilere dedi ki;

-Aynı durum önce Kıbrıs’ta yaşandı. Rahmetli Rauf Denktaş Türk toplumunun temsilcisi olarak Ankara’da geldi. Yetkililerle durumu müzakere etti. Kıbrıslı Türk Gençleri silah kullanma eğitimi aldı, mücahitler safında görev üslendi. Zafer KKTC ile neticelendi.

Aliya İzzetbegoviç de öyle. Boşnak toplumunun lideriydi, evlad-ı fatihandı. Ailesini İstanbul’a gönderdi. Sırplar en modern silahlarla, en güçlü orduya sahipti. Boşnaklar öyle değildi. Boşnak gençler askeri eğitim aldı ve silah kullanmayı öğrendi. Toplu katliamlar yapan Sırplar yenildiler. Sınırlarına çekildiler. Aliya İzzetbegoviç de ilk seçimde cumhurbaşkanı oldu. Azerbaycan’da ise soydaşlarımızın üzerine Ermeniler Rusların silah ve tanklarıyla saldırdı. Bir tank o günlerde 500 veya 1000 dolara alınabiliyordu. Azerilerin de ordusu yoktu, silah kullanmayı bilmiyorlardı. Bir milyon Azeri Türk’ü muhacir oldu, onlarcası da şehit düştü. Bugün ise öyle değil. Azerbaycan bağımsız ve güçlü bir Türk devleti haline geldi. Siz önce kendi aranızda bir lider seçin, birleşin, bir muhatabı olsun kuruluşların. Sizler dilinize ve dininize hep sahip çıktınız. Bunun da üstesinden gelirsin inşallah.

“YARAM İYİLEŞİNCE SURİYE’YE SAVAŞA DÖNECEĞİM.”

Belediye Başkanı Fevzi Akdoğan bir hatırlatmada bulundu “Çok doğru hocam. Çoğu devletin yapamadığını gerçekleştirdik. Bin ton yardım malzemesi sağladık, muhatap olmadığı için bekletiyoruz. Yoksa bazıları bu yardımları alıp hemen satıyormuş. Belki Kızılay aracılığıyla katkı vereceğiz. Çok ciddi bir koordinasyon eksikliği yaşanıyor. Giderilse çoğu sorun çözülecek.”

Bu sırada sakallı bir Suriyeli genç “Yaram iyileşince yeniden Suriye’ye döneceğim ve şehit olmak istiyorum. Ülkemde zenginler kaçıyor ve evleri soyuluyor, kızların namusuyla oynanıyor. Gençlerimizden yakalananlara ise işkence yapılıyor” diye ağlamaklı bir dille serzenişte bulundu.

Nizip’te parası olan Suriyeliler ev kiralıyormuş aileleri için. Olmayanlar ise çadır veyahut konteyner kentlerde kalıyorlarmış. İstanbul’da Dürümcü Emmi ismiyle maruf Nizipli müteşebbis Mehmet Cantekin’in yaptırdığı hastaneye gittik. Tam bir savaş hali hastanesi konumunda. İki bacağı hava bombardımanında kesilen bir Suriyeli “Demek benim günahım çok,  şehit olamadım. İyileşir iyileşmez yine savaşa gideceğim.” dedi. Hepimiz duygulandık. Bir tanesi hala savaş bunalımını atlatamamıştı. Suriyeli yaralıların önemli bir bölümü de kadın ve çocuklardı.

Nizip’te, Dr. Cengiz Öztop günde 2000 vizite gerçekleştirdiklerini, 80 pansuman yapıldığını anlattı!.

Başbakanlık verilerine göre Kurban Bayramı öncesi Türkiye’deki kamplarda Suriyelilerin sayısı da şöyle; Hatay’da 12.061 kişi, Gaziantep’te 7.774’ü Islahiye, 6.769’u Kargamış, 3.066’sı Nizip çadır kentlerinde olmak üzere 17.579 kişi, Kilis’te 12.083, Şanlıurfa’da 31.252, Kahramanmaraş’ta 15.062, Osmaniye’de 8.132 kişi ve Adıyaman’da ise 4.227 kişi barınıyor. Toplam sayı ise 100 bini çoktan geçmiş durumda.

MESLEK YÜKSEKOKULU’NDA 4 İ FORMÜLÜ

Hasan Çapan, Prof. Dr. Cahit Tanyol, Prof. Dr. Besim Üstünel, Halil İmamoğlu, Edip Başer, Edip Akbayram, gibi hayırseverlerden Mehmet Cankesen’in (Dürümcü Emmi) katkılarıyla gerçekleşen Belkıs’tan (Zeugma) Yükselen Yıldız Nizip Meslek Yüksek Okulu’na gittik. Okul kentin hemen dışında. Gençlerle dolu konferans salonunda “Çarşamba Günü Eğitimleri” programında buluştuk. Çok şık tesisler doğrusu. Prof. Nevzat Yalçıntaş sohbetinde genç üniversitelilere “4 İ” formülünden bahsetti ve anlattı; önce İman(inanç), ardından İlim, sonra İş(meslek) ve nihayet İttihat yani birlik. Gerçekten başarı ve faydalı insan olmak için bu formül yeter de artar bile.

Gençlerden bir kızımız vardı hepimizden alkış aldı, kutlandı. Ailesi okutamamış. Kendisi diretmiş; ilk, orta ve liseyi dışardan bitirmiş, ardından da üniversiteyi kazanarak istikbale “merhaba” demiş. Dramaları çekilse, dizilere konu olsa yeri.

NİZİP SOFRASININ FOTORĞRAFI

Akşam yemeğimiz bir Nizip Sofrası oldu. Bilmem kaç çeşit kebap (lahmacun, şiş, kuzu, patlıcan, domates, karışık, tike, Adana, Urfa, tava vs) ile bir ziyafetten ancak yorgun çıkılabilinir. Bir de bunun üzerine başta katmer ve baklava, dondurma olmak üzere değişik tatlılar. Normalde bir haftada yiyebileceğimiz taam listesi yorgun düşürmez de ne olur?. Dahası var, sabah kahvaltısında ise çorba, nefis köy kaymağı ve balı, ciğer kebabı, nohut dürüm, bilmem kaç çeşit peynir ve zeytin, yanında domates, hıyar ve biberiyle çayı bir araya getirin çok güzel bir fotoğraf çıkar. Ancak biz resim çekemedik, sofranın etrafında dizildik. İşadamı Mehmet Cankesen(Dürümcü Emmi) bu evini sırf konuklarına ayırmış. Herkese bir oda verdi, kendisi gece saat 01’den sonra Suriyeli yaralılara moral için Başkan Fevzi Akdoğan ile buluşup sohbete hastaneye gitti. Emmi’nin öteki evleri de Suriyelilerin karşılıksız emrinde!.

Sabah kahvaltısından sonra Kilis’e geçtik. Bölgenin hızla büyüdüğünü, geliştiğini yollardan ve yoğun trafikten zaten anlayabiliyorsunuz. Kilis’te yeni atanan Sayın Vali Süleyman Tapsız ve yeniden seçilen Kilis 7 Aralık Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İsmail Güvenç’i kutlamak için gidiyoruz Kilis’e. Benim de üniversiteli gençlerle bir sohbetim olacak.

ÖNCE AİLE MEZARLIĞINDA DUA

“Serhat şehirden aydınlık yarınlara” diyerek 45 dakika sonra Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Adıyaman Aydınlar Ocağı Başkanı Hacı Yusuf Çelebi ve oğlu Fatih, Hasan Mısır ve Nevzat Gökalp Kilis’teydik. Önce hep birlikte aile mezarlığımıza dua için gittik. Kur’an okuduk, fatihalar verdik, Allah’a yakardık. Etraftaki komşu kabirler, arkadaş ve hemşehrim merhumlar için de öyle yaptık. Şehit kardeşim öğretmen Abdülkadir Toma ve yeni rahmet-i rahmana kavuşan öğretmen Yusuf Okatan da dualarımıza ortak oldu.

Rektör Yardımcısı Sayın Prof. Dr. Osman Türer heyetimizi Üniversitede karşıladı ve kutlamak üzere gittiğimiz Rektör Prof. Dr. İsmail Güvenç’i ikinci kez yeniden seçilmesi dolayısıyla makamında tebrik ettik. Üniversiteyi gezdirdi bize. Beş yaşındaki üniversitenin böyle hızla gelişmesi ve büyümesi dikkat çekecek ve örnek alınacak kadar önemli. Hala da devam eden kampüs inşaatları diğer gelişmelerin habercisi. Erasmus Programı çerçevesinde 17 ülkeden 40, Farabi Programı içinde de 49 üniversite ile Kilis Üniversitesi’nin işbirliği bulunuyor.

SATILAN TARİHİ HACI DERVİŞ CAMİ

Cumhuriyet Caddesi’ndeki Hanedan Restorant’ta öğle yemeği ikram edildi. Tümü de yöresel ve özel. Karşısındaki Hacı Derviş Camii inşaatı ağır aksak ilerliyor. Bu tarihi Cami1940’lı yıllarda bazı ibadethanelerle birlikte satılarak işyeri yapılmış, ancak birkaç yıl önce halkın sahip çıkmasıyla satın alınarak yeniden camiye çevrilmek üzere teşebbüse geçilmiş. İşlemler tamamlanmış. Vakıflar İdaresi’ne devredilmiş. Gerekli istimlak yapılarak, inşaat başlatılmış ama yeterli değil. Dilerim açılışı ertelenmez, inşaat hızlanır. Hayırseverlerin motivasyonu bozulmaz ve heyecanları eksilmez. Hacı Derviş Camii’nin ibadete açılması için yıllar önce yapılan miting ve yürüyüşlerde çok sayıda insanımız mağdur edilmiş, eziyet görmüş, gözaltına alınmıştı. Nereden nereye gelindi?

Kilis caddeleri kalabalık. Suriyeli mültecilerin sayısı her geçen gün artıyor. Tahminen 15 bin Suriyeli Kilis’te yaşıyor. Bunlardan bir kısmı çadırda, bir bölümü kontenyırlarda, sayıları henüz resmen bilinmeyen ve imkanı olanlar da ev kiralayarak kent içinde hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Zaten caddelerde de bu farkı yakalamak mümkün.

ENTELEKTÜEL AKİF

Konferans için iki aziz dostum Yazar Hasan Şahmaran ve Mahmut Kaçarlar da üniversiteye gelmişti. Salon öğrenci ve öğretim üyeleriyle doldu. Açılışı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş yaptı. Ben hocanın 4İ formülünden yola çıkarak Mehmet Akif Ersoy’u anlattım. Akif İman adamıydı, inançlıydı, İlim sahibi olarak üniversitede hocaydı, veterinerlik, edebiyatçılık ve öğretmenlik gibi işinde iddialı bir meslek sahibiydi ve bütün ömrü insanımızı İttihada, yani birliğe davet etmekle geçmişti. Doğu ve batı dillerini biliyor, çocuklarını öyle yetiştiriyor, kitapları orijinal dillerinden okuyor, saygın bir muhiti var, görüşü alınan bir münevver, diplomat ve devlet adamı olarak ahlak sahibi örnek bir entelektüel. Hayatını ülkesine ve insanına adamış bir Kur’an şairi aydın. Büyük Millet Meclisi’nin kurucu milletvekili, hep ümitvar olan, ümitsizliği elinin tersiyle iten bir İstiklal Savaşı gazisi, kahramanı.

İsmi Mehmet, Akif ve Ersoy olan öğrencilere sanatçının mührü olan rozetini dağıttım. Çok revaç gördü. Ötekiler de istedi. Mevcutların hepsini tükettim. Üniversite bana bir de bir plaket verdi. Gerekçesi de Kilis 7 Aralık Üniversitesi Kütüphanesi’ne yaptığım 4 bin kitaplık katkı ve hediye ettiğim 5 tane akrilik yağlı boya peyzaj tablo.

TİBİL’DE BİR KENT KURULMUŞ

Vedalaşıp ayrılırken, Mahmut Kaçarlar heyetimizi Tibil’deki Suriyeli mültecilerin bulunduğu konteyner kente götürdü. Tibil’in yeni adı ise Öncüpınar. Sınırda görevli, eski Halep Başkonsolosumuz, Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanlarından  Suphi Atan da yardımcı oldu, katkı verdi. Gerçekten Suriyeli kardeşlerimiz için bir şehir kurulmuş. İki odalı, banyosu, tuvaleti bulunan, suyu akan, ısıtması olan bir ikamet konteynerler. 12 bin insan burada yaşıyor. Bazı ailelerle tanıştık ve konuştuk. Herkes mutlu. Konteyner kentte bakın neler var; Halep ve Şam adında iki mescit, ana, ilk, orta ve lise okulları, bilgisayar, el işi, terzilik, kuaförlük, halıcık kursları açılmış, Türkçe dersleri için imkanlar seferber edilmiş. Kendi aralarında varoş dükkanlar açılmış, alış-veriş bile yapıyorlar. Doktorlar hazır bekliyor. Suriye bayrağı da asılı. Ama bu Esad’ınki gibi değil, Hafız Esad’ın darbelerden evvel batılıların Suriye işgali öncesi üç kırmızı yıldızı olan Suriye bayrağı.  Emeği geçen herkese binlerce teşekkür. Ellerine ve yüreklerine sağlık.

Türkiye tarafından, muhaliflerin elinde bulunan Suriye’nin Azez kasabası sınırına geçtik. Bizi heyecanla karşıladılar Suriyeliler. Çoğu genç, kadın ve çocuklardan oluşuyor. Yaşlılar ise tedirgin. Bir kadın “Esad bizi havadan bombalıyor. Çok şehit verdik. Bizi de Türkiye tarafına alın. Torunlarımı öldürecekler” demez mi? Herkes duygulandı ve gözleri nemlendi.

ACIMASIZ BATI FERYATLARI ALGILAYABİLİYOR MU?

2012 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen ve kısa adı AB olan Avrupa Birliği acaba bu çığlığı duyuyor, bu SOS’u, bu feryadı anlayabiliyor mu?? Yoksa islam düşmanlığı olan İslamofobia ile mi meşgul?. Nasılsa bütün savaşlarda ölenler müslüman ahali. Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de hep müslümanlar şehid oluyor, batılılar da bu ülkelerin kaynağını emiyor. Güya demokrasi falan getirecekler. Haydi canım sen de?!

Suriye sınırında sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcilikleri ve yardım TIR’ları bulunuyor. Suriyelilerin maddi bir ihtiyaçları yok fakat derin korku içindeler, psikolojileri bozulmuş, bunalımlı atmosferden biran evvel kurtulmak istiyorlar. Her gün yaralı geliyor Kilis’e.

SINIR KENTİNDE BASIN HAYATI

Kontenyırlardaki görevliler tecrübeli ve şevkatli. Bu husus da çok önemli esasında. Sevindim. Tibil’den(Öncüpınar) Vali özel kalemini yeniden arayarak Vali Sayın Süleyman Tapsız’ın Ankara’dan dönüp dönmediğini öğrendim. Kilis’e atanması dolayısıyla kutlayarak bir nezaket ziyareti gerçekleştireceğiz. Ancak Belediye Başkanı Abdi Bulut ve Kilis Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Özçiloğlu dahil hiç biri henüz dönmemiş, geç saatlerde Kilis’e geleceklerini anlattılar.

Yazarı olduğum Kent Gazetesi’ne geçerek Kilis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Barutçu’yu ziyaret ettik. Kilis’in Gözü, Kulağı, Dili Kent 51 yaşında. Kuruluşu 3 Eylül 1961. Daha öncesinde Genç Kilis idi adı Nuri Günal ile birlikte. Kilis’in diğer tarihi eski bir gazetesi de Huduteli. Önceleri merhum Muzaffer Akalar’ın sahibi olduğu Huduteli benim imzalı ilk yazımın yayınlandığı gazetedir (1961). Ayrıca Ankara’da arkadaşım ve hemşehrim Gazeteci Mehmet Muhsinoğlu’nun babası Muhsin Muhsinoğlu’nun imtiyaz sahipliğini yaptığı Gaziantep Yeni Ülkü gazetesinin de Kilis muhabiriydim ve Kilis Renk Sineması Yangınını ilk defa haber olarak geçmiştim. Huduteli’ni artık Ahmet Çağlar yönetiyor.

Kilis’te yayınlanan iki genç gazete ise Vizyon Havadis ve Kilis’in Sesi’dir. Kent Gazetesi’nin vilayetçe ilanlarının kesilmesi haberi hepimizi üzdü. Eğer hukuki, etik ve mesleki bir sorun yoksa bu basın özgürlüğüne müdahaledir. Kent değişik görüş ve düşüncelerin yer aldığı demokrat bir gazete. Dilerim bu fahiş tasarruf düzeltilir, hata büyümeden kapatılır.

KİLİS TİCARET VE SANAYİ ODASI

Kilis Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Özçiloğlu Ankara’dan birkaç defa arayarak yarın sabahki kahvaltıya ve katmere davet etti. Ancak mümkünü yok. Programımız çok dolu. Fakat odayı ziyaret etmeden de elbette geçmeyeceğiz. Çünkü Kilis Ticaret ve Sanayi Odası Genel Sekreteri Murat Sakar’ı görmeden ve de dinlemeden gitmek büyük bir eksiklik olacaktı. Birkaç defa da aradı nitekim.

KTSO yönetiminin nezaketini, projesini ve ikramını unutmak mümkün değil. KTSO Meclis Başkanı Hüseyin Esirgen sağlık için gittiği ta ılıcalardan arayarak “hoş geldiniz” dedi sağolsun. Kilis katmerinin üzerine yoktur her ne kadar patentini Kilis ve Kilisliler alamasa da. Bekan Kardeşler “katmer tatlıların imparatorudur” dese de patentini almamışız, alamamışız. Bir umut yeni valimiz Sayın Süleyman Tapsız. Kaymağın mevsimi olmamasına rağmen katmerlerin tadı hala damaklarda.

Murat Sakar katmer kadar güzel bir projeden bahsetti; Polateli-Şahinbey Organize Sanayi Bölgesi ve Yol Bağlantıları.. daha proje belirginleşirken dedikodular başlamış, Kilisliler “Bunun da kaymağını Gaziantepliler yiyecek” derken, Gaziantepliler de “Kilis’siz iş yapamayacak mıyız Allahesen?”diyor(muş).

HALİ PÜR MELAL Mİ?

Murat Sakar’ın anlattığı proje şöyle; “Kilis Suriye sınırında sanayisi gelişmemiş bir ildir. Kilis’te yaşayanlar geçimini yetersiz tarım alanlarındaki ürünlerden ve çok canlı olmayan ticaretten sağlamaktadır. İşsizlik rakamları ise Kilis il’i bazında ürkütücü boyuttadır.

Yaklaşık iki seneden beri Suriye’de yaşanan olumsuz gelişmeler de Kilis’in ticaretini ciddi boyutta etkilemiş, can ve mal güvenliğinin tehlikeye girdiği Suriye’ye Kilisli müteşebbislerin gidememesi dolayısıyla bu ticaret de bitmiştir. Kilis tarihi ve coğrafi şartlar yüzünden sınırda ücra bir köşede sıkışıp kalmıştır. Kilis’in sınır komşusu tek Suriye ve Gaziantep olması dolayısıyla il ekonomisi sarsıntı geçirmiştir. Suriye’deki olaylar bir müddet daha devam ederse Kilis ekonomisi bundan çok daha fazla zararlı çıkacaktır.

Bu durumda yeni tedbirler alınması zaruridir. Tek çözüm de sanayinin canlandırılması ve bunun bir yansıması olarak işsizliğin azaltılmasıdır. İşte bu nedenle Kilis’in ilçesi Polateli sınırları içerisinde Kilis ve Gaziantep illeri olarak bir organize sanayi bölgesi kurmak istiyoruz.”

SINIRDA BİR ÇILĞIN PROJE

KTSO Genel Sekreteri Murat Sakar dostumuz dolu ve bilgili bir aydınımız. İkna kabiliyeti yüksek. Kendi işini gerektiğinden fazla seven ve gereğini yerine getiren biri. Şöyle devam etti Sayın Sakar;

-Sözkonusu yerde bir ilk gerçekleşecek, kardeş OSB için 20 milyon metrekaresi Kilis sınırları içinde, 11 milyon metre karesi de Gaziantep ili sınırları dahilinde bulunan ve tamamı hazineye ait  birbirine komşu arazi temin edilmiştir. Bu alana ayrıca Kili ili sınırları içindeki 11 milyon metrekare hazine arazisi daha ilave etmek mümkündür. Yol bağlantıları ile birlikte kardeş OSB bölge halkı tarafından ÇILGIN PROJE olarak adlandırılmaktadır. Bu projeye bugüne kadar 902 firma 176 milyon metrekare arsa talebinde bulunulmuş ve bu talepler hala sürmektedir. Yeni teşvik mevzuatı ile birlikte bölge 5. Bölge içine dahil edilmiş ve gerçekleşmesi halinde 75.000 kişilik bir istihdam sağlanması planlanmaktadır.

İstanbul’dan gelen heyet bile heyecanlandı anlatılanlara. Kahve ve çaylar tazelendi, zahterler yenilendi. Murat Sakar anlatmayı güzel Türkçesi ile sürdürdü;

-Polateli/Şahinbey Organize Sanayi Bölgesi ülke ekonomisine de ciddi katkı yapabilecektir. Hatay ilimiz de bu projenin heyecanını duymaktadır. Dolayısıyla bu çılgın projenin en kısa yoldan denize ulaşımı ve liman bağlantısı sağlanmalıdır. Bu da Akbez-Dörtyol arası yolun açılarak bölgeye bağlanması ile mümkün olacaktır. Bu rüya gerçekleşirse daha önce 270 km olan liman yolu 163 km kısalarak Gaziantep’ten 107 kilometreye düşecektir. Kilis üzerinden ise 75 km olacaktır. Kilis ve Gaziantep’in Dörtyol limanına ulaşmasının önünde en büyük engel olan Belen Dağı’nın delinmesi halinde Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın seveceği bu çılgın proje gerçekleşecektir

DEMİRYOLU AĞINA BAĞLANABİLMEK

Murat Sakar daha sonra Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolları Genel Müdürü M. Cahit Turhan’ın Bakan Binali Yıldırım’a olur’a sunarak kabul edilen projenin(20.08.2012) imzalanmış fotokopilerini ve haritalarını dağıttı. Gerçekten çılgın bir proje. İmzayla yarısı tamamlanmış demektir. Çünkü daha önce çılgın projeler yapan bir bürokrasinin kurmayları sözkonusu isimler.

Proje o kadar inandırıcı ki, Kilis’in meşhur tatlısı cennet çamuru kadayıftan daha tatlı geldi. 75 bin kişi istihdam edilecek demek büyük bir projenin hayata geçirilmesi demektir. Murat Sakar yine anlattı, yine herkes keyifle dinledi, çünkü bu çılgın proje aynı zamanda Türkiye’nin, aynı zamanda ortadoğu’nun can damarı olacak kapasitede.

-Kilis’i paypass eden, ancak il’e çok yakın ve stratejik bir öneme haiz Çobanbey Tren İstasyonunun devreye girmesi mutlu bir gelişme. Fakat ortadoğuya uzanan raylar üzerindeki bu istasyondan yolcu ve yük alınmamaktadır. Köşeye sıkışmış bir vaziyetteki Kilis il’inin demiryolu bağlantısı hayati bir öneme haizdir. Bu mutlaka gerçekleştirilmelidir. Başka türlü olmuyorsa demiryolu hattı Polateli-Şahinbey Organize Sanayi Bölgesi’ne bağlanarak ulusal demiryolu ağına dahil edilebilinir.

İSTANBUL TİCARET ODASI BİLGİLENDİRİLİYOR

Neden olmasın ki? Böyle bir projeyi zaten Yazar Hasan Şahmaran aylardır canhıraş haykırarak duyurmaya çalışıyor. Akıl için de yol bir. Eğer kaynak ve kadro bulunur, gereğine inanılırsa olmayacak şey yoktur. Amerika’da olmayan hızlı tren Türkiye’de var. Ne güzel değil mi?

Kilis’in Suriye sınırında ve bugün içinde mülteciler için kontenyir kent kurulan Öncüpınar Gümrük Kapısı 393.668 metrekare alana sahiptir. Tam karşısındaki Suriye El Sallame Sınır Kapısı da aynı şekilde 24 saat hizmet veren birinci sınıf gümrük kapısıdır. Murat Sakar konuyu şöyle noktaladı “Ortadoğuya ihracat kapısı konumundaki bu önemli tesislerimizin Polateli-Şahinbey Organize Sanayi Bölgesi’ne bölünmüş yol ile bağlanması  ülkemiz açısından da önem arz etmektedir.” Hepimiz bu projeden mutlu olduk. Verilen dosyaları çantalarımıza yerleştirdik. Ancak bunun bir takipçisi olsa gerek. İstanbul Ticaret Odası Başkanı Dr. Murat Yalçıntaş arandı. Hocaların Hocası Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş gelişme ve temasları aktardı oğluna. İlgili bakan Binali Yıldırım’ın gelişmeye sıcak bakması da bir avantaj. Haydi bakalım kolay gelsin. Herkes görev başına.

Hava karardı, gece Gaziantep’te de programımız var. Akşam yemeğe kalmamız mümkün değil. Sabah kahvaltısı öyle. Katmer gerçekten nefis, hiç kimsenin tabağında artık kalmadı. Bazı arkadaşlarımız ikinci tabak da gelse tüketebileceğine güveniyor. Ev sahipleri Kilis zeytinyağı ve zahterini tatmadan bırakmayacaklar yine. Allahtan paket servisi devreye giriyor.

ÖNCE AMBALAJ, SONRA YİNE AMBALAJ

Belediye Başkanı Abdi Bulut’un Kilis’e döndüğünü haber aldık. Bendeki kayıtlı telefon açılmıyor her nedense. Arkadaşlar numarayı soruyor, söylüyorum, tebessümle “Başkan sürekli telefon değiştiriyor!?” deyince pederi, aziz dostum ve arkadaşım Baba Abdi Bulut aradı oğlunu. Hemen hatırlatayım dede de rahmetli Abdi Bulut. Bu isim üç nesildir sürüyor. Ancak öyle telefonla konuşabildik. Sivil toplum kuruluşlarıyla toplantı halinde, Suriyeli mültecilere yardım konusunu görüşüyorlarmış Belediye Başkanı Abdi Bulut. Selamlaştık, o kadar. Allah yardımcısı olsun.

Vedalaşıp ayrıldık. Çok iyi şişelenmiş ve ambalajlanmış sızma zeytinyağlarını ve zahterleri Kilis’e gelebilecek ve gelen konuklara rahatlıkla hediye edebiliriz kanaati yerleşti bana. Zaten Şekeroğlu Baharatçılık bunun güzel örneği oldu. İstanbul başta büyük şehirlerdeki AVM marketlerinde bulmak mümkün Şekeroğlu ürünlerini. Zeytinyağından sonra dilerim fıstık için de böyle bir paket ve ambalajlama ünitelerimiz olsun. Kilis, Siirt’in gerisinde kaldı. Oysa bizden çok sonra devreye girmişlerdi fıstıkta.

BİR VEFA VE SEFA HATIRLATMASI

Gaziantep Üniversitesi Uygulama Oteli’ne girdiğimizde gece yarısını çoktan geçmiştik.  Hayvanat Bahçesi’nin bitişiğindeki otel rahat, temiz, gürültüden uzak. Sabah kahvaltısında Prof. Dr. Mehmet Özaslan katmer getirtmez mi? Gaziantep mutfağı ile tanışmak gerçekten bir ayrıcalık. Katmer sabah sabah yenir mi demeyin sakın. Çiğer kebabı da, dürüm de yeniyor, kelle paça da içiliyor. Ancak kendisine ve midesine güvenenler için bu böyle.

Haberleri iki gündür izleyemedik. Gazeteleri aldık bakamadık. Televizyona gider ayak bakınca TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu mağdurları dinliyor. Bunların bir kısmı üniversite hocası, bir kısmı andıçlanmış, fişlenen, işlerine son verilen gazeteciler. Böyle bir konunun masal gibi hikayesi şöyle; Bir hocamızın işini 12 Eylül yönetimi ve YÖK sonlandırıyor. Eve gittiğinde kızı “Baba artık eve çikolata getirme, çünkü senin işin ve maaşın artık yok demesi” üzerine bu hocamız üniversitedeki ağabeylerine serzenişte bulunuyor. Ortadoğuda uluslararası bir kuruluşta yönetici olan bir hocamız da o’na katkı için imtihanla iş veriyor. Çünkü O’nun asistan olarak kalmasında da payı vardı bu hocanın. Vefa göstererek işe aldırıyor. Bir müddet sonra da Başbakan Turgut Özal ve YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’ya bir mektup yazıyor hoca, onca üniversiten atılanlar içerisinde bir tek bunun affına vesile oluyor ve sözkonusu hoca görevine yeniden dönüyor yıllar sonra olsa da.

İnsanlar gerçekten çiğ süt emmiş. O günkü Televizyon haberlerinde bu hocamız komisyona Üniversitede işine son verilince özel davetle iş bulduğunu, ilmi çalışmalarından dolayı daha sonra tek kendisinin göreve yeniden başladığını anlatıyor! Gerçekten vefa ve kadirşinaslık apayrı bir şey. Her ne ise. İyi ki haberleri birkaç günlüğüne ihmal etmişiz.

ŞİRE HANI VE ALMACI PAZARI

Televizyon Haberleri’nde tümümüzü sevindiren bir gelişme vardı. Filipinler’de yıllardır özgürlük mücadelesi veren Moro Müslümanları zaferi kazanmış, Manila’ya bağlı özerk bir cumhuriyet kurulması için antlaşma imzalanmış. 1976 yılından beri onlarca şehit verdiler Morolular. Şimdi özğürlük artık.

Dürümcü Emmi heyetimizi Gaziantep Almacı Pazarı’na götürdü. Ancak Şıra Hanı yerinde değil. Orada bir dostum var; Ahmet Hamdi Serdar. Bir zamanlar manifaturacılık yapardı, artık kuyumcu olmuş. Önce birbirimize sarıldık, sonra Şıra Hanı’ndaki helvacıları sordum. Eski yerin restore edildiğini, esnafın ise çarşıya dağıldığını anlatarak, adresleri verdi. Almacı Pazarı’ndaki Kıratlı Helvacı’da aldık soluğu. 1906 yılından beri marka bir helvacı Kıratlı. Susamlı, Leblebili, Antep Fıstıklı ve Cevizli (koz) Sakız Helvalar aldık. Bölge turizm merkezi olmuş Almacı Pazarı ve etrafı, aynı İstanbul Mısır Çarşısı ve Kapalı Çarşı gibi.

Madem Şıra Hanı esnafı Gatem’e taşınmış, sürücümüzü oraya yönlendirdik. Organize Sanayi Bölgesi’ne giderek İstanbul’a götürülmek üzere taze fıstık, sucuk, bastık, muska aldık. Her şeyin tazesi daha leziz oluyor gerçekten. Dürümcü Emmi’nin daveti, mükrimliği, ikramı, konuk ağırlaması tamıtamına bir Anadolu Delikanlılığı, varlıklı olmakla alakası yok.

BİR HİPERAKTİF REKTÖR

Gaziantep Üniversitesi’nde Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın konferansı var. Önce yeniden seçilen Rektör Prof. Dr. Yavuz Coşkun’un makamına giderek kutladık. Kahve ve zahter içtik. Ardından hep birlikte konferans salonuna geçerek yerlerimizi aldık. Salon gençlerle dolu, adım atacak yer yok, sahnenin arkasından dolaşarak oturabildik koltuklara. Rektör Prof. Dr. Yavuz Coşkun önce bilgi verdi üniversite hakkında;

-Gaziantep’te yüksek öğretim 1973 yılında ODTÜ’ne bağlı Makina Mühendisliği ile başladı. 1987 yılında ise Gaziantep Üniversitesi tüzel kişilik kazandı. 14 Fakülte, 4 Yüksekokul, 3 Enstitü, 9 Meslek Yüksekokulu var. Gaziantep Türkiye’nin müteşebbis ruhu ve sosyal devinim hızında bir kent.  Bu anlayışla üniversite ile şehir potansiyelini harmanlayıp her alanda motivasyonu yüksek, yeni enerjiler üretmenin yollarını aradık, epey de yol aldık.

Prof. Dr. Yavuz Coşkun’un işte anlattıkları; ” Üniversiteler değerler çarpışmasında hakikatin, doğrunun ve etik olanın galip gelmesi için vardır. İnsana ait ne varsa çok duyarlıyız. Bizler toplumdan kopuk, aydın-halk mesafesi gittikçe açılmış adeta soğuk savaş yıllarını andıran üniversite anlayışından; insan merkezli, aydın-halk bütünleşmesini sağlamış, mektepten memlekete düsturuyla hareket eden üniversite anlayışının öncüleri olma sevdasıyla yola çıktık.”

Şehir ve halk ile üniversitenin örtüştüğü, bütünleştiği bir örnek Gaziantep Üniversitesi.

İSLAMOFOBYA’YA DİKKAT!

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Avrupa Birliği ve İslam’ı anlatacak. Önce Batıda Yükselen Hilal’in ipuçlarını verdi Nevzat Yalçıntaş;

– İkinci Dünya Harbi’nden sonra batının islam ülkelerine açtığı savaşlar süreklilik kazandı. Savaşlar islam ülkelerinde devam etti.  Avrupa’da islam düşmanlığı son yıllarda belirgin olarak arttı; İslamofobya olarak kendini ele verdi. Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin alınmamasının asıl sebebi islam, ayrıca nüfusumuz ve ekonomimiz. En son bir Alman bakanın açıklaması bunun delilidir; “Müslümanlar Almanya’nın bir parçasıdır, fakat islamdeğildir.”dedi. Peki niçin korkuyorlar? Batı dininden koptu. Kiliseler boşaldı. Tersine camiler doluyor, sayıları arttı. Batının nüfusu azalırken, müslüman nüfus fazlalaştı. Avrupa’da sosyal ve ekonomik krizler yapısal hale geldi, işsizlik arttı. Batılılar bir yandan İslam ülkelerinin petrol gibi zenginliklerini ellerinde tutmak, toprak elde etmek, siyasi nüfuzlarını sürdürmek istiyorlar.

Nevzat Yalçıntap bütün bunlara karşı neler yapılması gerektiğini de şöyle açıkladı;

-Medeniyetler İttifakı çalışmaları hızlandırılmalı. İslamiyet gerçeği tüm ülkelere tanıtılmalı. Avrupa’da yaşayan müslümanlar şuurlandırılmalı ve organize edilmelidir.  Kimlikler korunmalı ve korunmasına yardımcı olunmalıdır. Avrupa’da yaşayan müslümanlar Batıya uyum sağlamalı, ancak erimemelidir. Avrupalı müslümanlar içinde entelektüel ve etkili gruplar oluşturulmalıdır. Gençlerin yüksek tahsil yapmaları sağlanmalıdır.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın konuşması sırasında salona Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç girdi. Bakan Samsunda eski televizyon spikerlerinden. Davudi sesi ve güzel Türkçesiyle salonu selamladı ve bir konuşma yaptı. Alkışlarla da Zirve ve Hasan kalyoncu Üniversitelerinin ardından Kilis Üniversitesi’nin de açılışını yapmak üzere ayrıldı.

BİR HASAN CELAL GÜZEL RESMİ

Akşam Gaziantep Üniversitesi’nin Serintepe’deki kafeteryasında yemek yedik. Kent bütün güzelliğiyle ayağınızın altında. Şehir o kadar büyümüş ki çevre yolları ışıl ışıl. Üniversite başlı başına bir şehir olmuş zaten. Yıllar bir sinema şeridi gibi gözümün önüne geldi.

Yıl 1985..Hasan Celal Güzel Başbakanlık Müsteşarı. Politikaya da öyle atılmaya kesin niyeti falan yok. Çünkü bürokrasiye hakim. Ülkenin bütün beldelerine varıncaya kadar hepsinin belediye başkanına, muhtarına kadar biliyor. Tam bir otorite. Başbakan Turgut Özal 1986 ara seçimlerinde Hasan Celal Güzel’i Gaziantep’ten aday gösterdi!. Rakibi ise o güne kadar CHP’nin kalesi durumundaki kentte sevilen ve maruf bir aileden Avukat Mustafa Yılmaz. Bütün Ankara bürokrasisi Gaziantep’e taşındı. Vali ise Abdülkadir Aksu, yardımcısı Oğuz Kağan Köksal. Bir akşam Vali Aksu’nun evindeki yemekte çalıştığım kurumun genel müdürü Prof. Dr. Tunca Toskay’ı görmez miyim?!

Gaziantep’te İlhan Gülsüm seçim işleri koordinatörümüz, Ali Çobanoğlu, Osman Nuri Filiz, Cumali Ünaldı ve bendeniz yardımcısıyız. Dr. Asım Güzelbey senelik izin alarak koşturuyor. Başkent’ten Uygur Tazebay da geldi. Ankara’da ise Emin Nedim Öztürk iletişim sağlıyor her kesimle. Alaattin Kaya Ulus Rüzgarlı’daki Gaye Matbaasıyla baskı işlerine koşuşturuyor. Hafta sonları Türkiye’nin bütün illerinden arkadaşlar soluğu Gaziantep’te alıyor. Özellikle de Ankara başı çekiyor. Rahmetli Fahri Yılmaz ve Fahri Akben dur durak bilmiyor.

1986 ARA SEÇİMİNİN KAZANDIRDIKLARI

Hasan Celal Güzel’in milletvekilliği için Amerikanvari bir seçim kampanyası yürütüyoruz Gaziantep’te. Başbakan Özal geldi Gaziantep Havaalanı müjdesi verdi. Bulvar ve çevre yollarının yenilerine başlandı. Yollar ışıklandı. Hizmet Yağmuru sürüyor diye her gün birini açıklıyoruz. Su sorununa neşter vuruldu, Alleben deresi projelendirildi.

Dr. Asım Güzelbey’in evindeki sabah kahvaltısında YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı hazır bulundu bu sırada. O günkü evlere ayakkabılar çıkartılarak girilirdi. Bir bebek kundağı gibi ayakkabı görünce sahibinin İhsan Doğramacı olduğunu söylediler. Peki niçin gelmişti? O sırada herkes Gaziantep Katmeri üzerine sohbet ediyordu. Prof. Dr. Doğramacı’nın yardımcısı Uygur Tazebay kulağıma eğilerek “Gaziantep’te bir üniversite kurulacağı müjdesini vermeye geldi” demez mi? Böylece Gaziantep Hasan Celal Güzel’in milletvekili seçilmesiyle bir üniversite kazanacaktı. Nitekim az farkla da seçilse öyle de oldu.

Ara seçimlerdeki 5 milletvekilliğinin tümünü Anavatan Partisi kazanmıştı. Hasan Celal Güzel, Rahmetli Mustafa Rüştü Taşar ve Vehbi Dinçerlerle birlikte üçüncü Gaziantepli bakan olarak devreye girdi. 1986 seçimlerinde Gaziantep’ten CHP’nin kaybetmesi büyük süpriz olmuştu.

LONDRA’DA ÖĞRENCİ TÜRKLER

Rektör Prof. Dr. Yavuz Coşkun ile Cumhurbaşkanı Abdullah gül aynı dönemde İngiltere’de bulunuyor ve TÜRKYA

Türkiye’nin İstanbul Sorunu

 

 

Türk insanının akıl tutulmasına en iyi örnek; insanlık dışı muamelelere tabi olarak İstanbul’da yaşamasıdır. Aksi halde dayatılan bu yaşam tarzına, çoktan itiraz edilmesi gerekirdi.

Yol ve trafik sorunu, hava kirliliği çarpık kentleşme, hijyen ve sağlık sorunları, deprem beklentisi, hayat pahalılığı ve yaşamın aklınıza gelmeyecek ne kadar sorunu varsa, İstanbul’da bunlarla karşı karşıyasınız demektir.

İstanbul, her geçen gün büyümekte, bu büyüme ile birlikte normal bir insanın tahammül edemeyeceği sorunlar kat be kat artmaktadır. Ne tezattır ki; bizlerde bu çarpık büyüme ile övünmekteyiz.

İstanbul’u anlamadan ve de İstanbul’lu anlamadan (!) Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlarıda çözemeyiz.

İstatistiklere bakarsak bu kadar küçük bir kara parçasına, nüfusu her geçen gün 20 milyona doğru giden bir şehri sığdıramazsınız. Kanal projesi, yeni imar planları, 3. köprü ve havaalanı ile inşaat hareketleri; bizi bir gelişmeye değil aksine içinden çıkılmaz bir buhrana sürüklüyor.

Gurur projesi metrobüs’e, işe gidiş ve çıkış saatlerinde isterseniz bir binmeyi deneyin… İnsanlığınızdan utanırsınız. Ancak İstanbul’un, insana yaşattığı çaresizlik, bu onursuzluğu yutkunmamıza neden oluyor.

İstanbul’un yerel yönetimini elinde tutan AKP zihniyetinin son 20 yılda insanımızı çaresizliğe iten büyümeyi nasıl gerçekleştirdiğine isterseniz şöyle bir bakın…

Her yer, bina doldu… Rant müteahhitlerin cebine aktı. Yeşil alanlar buharlaştı. Bunlar yetmedi, İstanbul’un su havzaları ve ormanları geleceğin yaşam alanları olmaya yöneldi.

Dünyanın çeşitli köşelerine yıllardır gidip gelirim. Gelişmiş ülkelerde hiç böyle bir büyüme ve insana yaşarken işkence  çektiren bir kent daha görmedim. Öyleyse bu gelişmişlik dediğimiz nedir? Geçenlerde Almanya’da 32 yıl önce yaşadığım şehre gittim. Şehir aynen duruyordu. Ne nüfus hareketi ne çarpık büyüme… Bunun gibi örnek çok. Gelişmiş ülkelerde insanlar, insan gibi yaşıyorlar. Tabirimi mazur görün İstanbul’da biz insanlara, hayvan muamelesi reva görülüyor.

Trafik, eğitim, sağlık, hijyen, inanılmaz sıkıntılı… Bu kent böyle büyümeye devam ederse sıkıntı dahada büyüyecek. Doktorlar ülkemizde her dört ölümden birinin kanser hastalığından olduğunu söylüyor. İstanbul koşulları itibarı ile kanserojen bir şehir olmuştur. Zihniyetimiz değişmedikçede bu artarak devam edecektir.

Ve bizler çoktan İstanbul olmaktan çıkmış İstanbul’u bu hale getirenleri “yaşa, varol, seninle gurur duyuyoruz” diyerek desteklemeyi sürdürüyoruz. Bu akıl tutulması değil de nedir?

İstanbul’u teslim aldığından bu yana yaşanılmaz hale getiren siyasal anlayış, bunu tüm ülke sathına yayarak, aynı plansız ve sağlıksız yapılaşmayı gerçekleştirmiştir. Bu bir gelişme olmayıp kaynakların sadece boşa değil üstüne üstlük insanımızın zararına heba edilmesidir.

Bu durum halkımıza yanlış aksettirilerek, geleceğimiz karartılmaktadır. Bu nedenle ben İstanbul’un büyümesini değil en azından bu haliyle korunmasını istiyorum. Anlattığım sebeblerle kanal projesine, 3. köprü ve havaalanına ve 1453 Maslak gibi taş yığınlarına karşıyım. İstanbul’da hayvanca ve onursuzca değil insanca yaşamak istiyorum.

Eğer İstanbullu kendisine layık görülen bu kötü niyetli muameleyi anlarsa, aleyhine olan gelişmelere dur diyecek ve bu Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır sorunlarında çözümüne katkı sağlayacaktır.

İstanbullu anlamadan ve tavrını koymadan ne İstanbul korunabilir ne de Türkiye yaşamsal sorunlarından kurtulabilir.

AKP’nin 20 yıllık yerel yönetim ve 10 yıllık ülke iktidarı anlayışı, sorunları çözeceğine daha da ağırlaştırmıştır. Yapılan makyaj ile sorunların derinleştiği giderek gizlenmektedir. Bunu sözde kürt meselesi, yeni anayasa, devlet başkanlığına geçiş, ağır iç ve dış borçlar, ekonomik kriz sonucu doğan bütçe açığının vergi, harç ve cezaların yükseltilerek kapatılmak istenmesi, yargının içinde bulunduğu gibi vesaire durumlardan anlıyoruz.

Onun için İstanbullu’nun içinde bulunduğu ve bir insana yakışmayan durumu fark ederek, İstanbul’un ve Türkiye’nin geleceğine el koyması gerekiyor. İstanbullu “tamam” dedimi rüzar dalga dalga Anadolu’nun ve Trakya’nın her köşesine yayılacaktır. Eğer benim “hayvanca ve onursuzca” bir yaşam dediğim İstanbul hayatına diyecek bir şeyiniz yoksa benimde bundan fazla diyecek bir lafım yok.

 

 

Hesap Gününü Unutmamalıyız

 

Yüce dinimiz İslam’a göre, ahiret gününe inanmak iman esaslarındandır. Kıyametin kopmasıyla başlayacak olan ahiret günü insan, kendisine verilen bütün nimetlerden, inanç, söz ve davranışlarından hesaba çekilecektir. Bundan dolayı ahiret, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette, hesap günü olarak ifade edilmiştir. (İbrahim, 14/41)

Yüce Allah, gönderdiği kitaplar ve Peygamberler vasıtasıyla tüm insanlara hesap gününü haber vermiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra da herkese kazancı tamamı ile ödenecek ve hiç kimse haksızlığa uğramayacaktır” (Bakara, 2/281) buyrulmuştur.

Hesap günü insanlar için en önemli bir gündür. O gün, insanlara elçi olarak gönderilen peygamberler de dahil olmak üzere istisnasız herkes hesaba çekilecektir. (A’raf, 7/6-7) O gün, hiç kimsenin kimseye yardım edemediği; mal, mülk ve servetin fayda vermeyeceği bir gündür. Bir ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun!” (Lokman, 31/33)

Hesap günü bütün insanlar mahşer yerinde toplanacak,  dünyada iken melekler tarafından yazılan kullara ait amel defterleri kıyamet günü sahiplerine verilecek ve şöyle denilecektir: “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana kendi nefsin yeter.” (İsrâ, 17/14)  Amel defterini eline alıp okuyan günahkârlar her şeyin en ince ayrıntısına varıncaya kadar yazılmış olduğunu görünce dehşete kapılırlar: “Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış görürsün. ‘Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ derler.” (Kehf, 18/49)

Mahşer yerinde ilâhî adalet ölçüsü olan mizan kurularak herkesin amelleri tartılır. O gün herkes yaptığının karşılığını görür. Kulların gizli-aşikâr, büyük-küçük bütün yaptıkları Yüce Allah tarafından bilindiği halde insanların kendilerine haksızlık yapıldığını düşünmemeleri için amelleri ortaya konulur. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de: “Kimlerin sevabı ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Ama kimlerin sevabı da hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini zarara sokanlardır” (A’raf, 7/8-9) buyurmuştur. Amel defterlerinde yazılı günahlarından bir kısmını inkâr edenler olacaktır. O zaman da kendi bedenlerindeki organları onların aleyhine şahitlik yapacaktır: “O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.” ﴾Yâsin, 36/65﴿

Mizanda kimin iyilik ve sevabı ağır gelirse, onun kitabı sağından verilir, artık o kurtuluşa ermiştir. Kimin de günahı ağır gelirse, artık onun için de acıklı bir azap vardır. Kitabı kendisine arkasından veya sol tarafından verilir ve cehenneme atılır. Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle haber vermektedir: “Kime kitabı sağından verilirse, Hesabı çok kolay bir şekilde görülecek, Sevinçli olarak ailesine dönecektir. Fakat kime kitabı arkasından verilirse, ‘Helâk!’ diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir.” ﴾İnşikak, 84/7-12﴿

Hesap günü insanlar, Yüce Yaratıcısına karşı sorumluluklarından dolayı hesaba çekilirken,  aynı zamanda diğer insanlarla arasındaki haklardan dolayı da sorgulanacaktır. O gün hiç kimsenin hakkı kimsede kalmayacak, hak sahiplerine alacaklılarından hakları alınıp verilecektir. Allah Resûlü (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Elbette kıyamet gününde haklar sahiplerine ödenecektir. Hatta boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun öcü alınacaktır.” (Tirmizî, Kitabu Sıfati’l-Kıyame, 2)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de; Allah’ın elçisi ve habibi olmasına, günah işlememesine ve peşinen Cenâb-ı Hak tarafından bağışlanmış olmasına rağmen ahiret gününün hesabını düşünürdü. Kıyamet gününden ve oradaki hesaptan söz edildiği zaman büyük bir üzüntüye kapılır, gözleri yaşarırdı. “Allah’a yemin ederim ki, ben, Allah’ın bir Peygamberi olduğum halde bana (kıyamet günü) ne muamele edeceğini bilemem.” (Buhari, Cenaiz, 3) buyurarak hesap gününden duyduğu endişeyi ifade etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) kıyamet günü insanların nelerden sorguya çekileceğini bildirmiştir: “Kişi ömrünü ne yolda tükettiğinden, vücudunu nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nereye harcadığından, bildiği ile ne iş yaptığından sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamayacaktır.” (Tirmizi, Kıyamet, 1) Bizler, bu sorulara nasıl cevap vereceğimizi düşünmeli ve hayatımızı ona göre sürdürmeliyiz.

Kur’an-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın…” ﴾Haşr, 59/18﴿ buyrulmaktadır. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” (Tirmizî, Kıyamet, 14) buyurarak, ölmeden önce nefis muhasebesi yapmamızı ve kendimizi hesaba çekmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Hesap günü gelip çatmadan günahlardan sakınarak, salih ameller işleyerek, hata ve günahlarımıza tövbe ederek o güne en güzel şekilde hazırlanmalıyız.

 

 

Fransa’dan Ayrılırken

0

Fransa’da yaklaşık 5-6 milyona yakın müslüman bulunuyor.Bunların  çoğu Cezayir, Fas ve sömürgesi olan Afrika ülkelerinden oluşuyor.

Bu ülkelerin gerek petrol ve gerekse yeraltı kaynaklarından Fransa fayda sağlıyor. Fransa, Cezayir savaşında Fransızların yanında yer alanlar çoğunlukla bu ülkeye gelmişler. Fransızlar bu insanları çok düşük ücretlerle ve en kötü işlerde çalıştırmağa başlamışlar.Bu durum buraya gelen göçmenlerinde işine gelmiş çünkü kendi ülkelerinde yokluk, fakirlik yeterli iş imkanlarının olmaması en önemli nedenleri, ancak şimdiki jenerasyon bunu sorgulamaya başlamış neden böyle bir ayrımcılık yapılıyor diye tepkileri  var.

Günümüzde eskisi kadar ayrımcılık olmasa da yine de birçok konuda ayrımcılık yapılmakta; Fransa’da. Müslümanların yüksek kademelere gelmesi çok zor. Örneğin; aynı seviyede aynı meslekten 2 kişi var ve bir kişi işe alınacaksa işe alınan kişi mutlaka Fransız’dır.

Bu Ülkede bu kadar müslüman var ama dışarıdan ses duyulabilecek şekilde sesli ezan okunamıyor, ancak mescit ve cami içerisinde okunabiliyor. O yüzden var olan camilerinde genelde minaresiz olduğunu görürsünüz. Kurbanınızı mezbaha haricinde kesinlikle  kesemiyorsunuz. Mezbahada sıra durumuna göre 1-2 gün beklemek zorunda kalabilirsiniz. Müslümanlar kurbanlarını Türk ve Arap kasaplara kestiriyorlar. Kurban bayramı haricinde de Türk ve Arap kasaplar mevcut olup genelde müslüman kesim, et ve et ürünleri ihtiyaçlarını bu kasaplardan karşılıyorlar. Yine bazı fırmaların helal sertifikaları var çok yaygın değil Fransızlar kendi marketlerinde Türklerin kullandığı, Türk yoğurdu, Türk sucuğu ve Türk ürünlerini helal diye satıyorlar.

Bu ülkede Türk düşmanlığı mevcut. Zira Türkiye’nin AB’ye girmelerini istemiyorlar. Bu nedenle referandum yapılmış %50 nin üzerinde Türkiye’nin AB ye girmesine karşı çıkılmış. Fransızların bir özelliği de kendi TV kanallarının verdikleri haberlere inanıyorlar dolayısıyla Fransız kanallarında Türkiye aleyhine yapılan haberlere inanabiliyorlar ve dolayısıyla Ülkemiz hakkında yanlış izlenimler olabiliyor.

Sonuç olarak; burada gördüğüm ve duyduğum ve duyduğumu da bir başkasına sorarak yazmaya çalıştım. Avrupa’nın kültürü, komşuluk ilişkileri, aile yapısı, ahlak anlayışı bizim inançlarımıza ve değerlerimize uygun değil. Ülkemiz üç tarafı denizlerle çevrili yeraltı kaynaklarıyla, iklim yapısı ile yılda üç ürün yetişen bölgeleriyle jeopolitik ve jeostratejik  yapısıyla tarihi, kültürel mirası ile bizim için en büyük zenginlik.

Ancak  Ülkemizin hala tam olarak gelişmemesinin nedenlerini de sorgulamak gerekir. Bu ülkeyi daha ileriye götürebilmek için hep birlikte atalarımızın mirasına sahip çıkmalı,daha çok çalışmalı, helalinden  kazanmalı, kul hakkını gözetmeli, planlı olmalı, kamu malına sahip çıkmalı, herkes üzerine almış olduğu görev ve sorumluluğunu tam manasıyla  yerine getirmeli diye düşünüyorum.

Esen kalın

 

MHP Büyük Kongre Analizi

 

MHP 10. Olağan büyük kongresinin ülkemiz ve Türk – İslam âlemi için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Genel başkanlığa 6. Kez seçilen Devlet Bahçeli’ye de başarılar diliyorum.

Türkiye de siyasi partiler artık kurumsallaşmalıdır.

Siyaset kişiler ya da liderler üzerinden değil artık ilkeler doğrultusunda yapılmalıdır.

Büyüklerin harika bir sözü vardır ” Ağaca dayanma kurur, insana yaslanma ölür”

İlkeler kalıcıdır.

MHP kongresinde 11 tane aday adayının çıkması parti içi demokrasinin iyi işlediğinin göstergesi midir?

Yoksa sıkıntı ve dağınıklığın göstergesi midir?

11 aday adayından ciddi oranda delege desteğine sahip iki aday çıkabildi.

Sn Dr Devlet bahçelinin takdir edilecek yanları elbette çok.

Bu ifade O’nun hatasız, mükemmel olduğu anlamına gelmez.

Bir defa ülkücü gençliği sokaklardan çekmesi,

Gençliği mafyadan arındırması başlı başına takdire şayan bir husustur.

Sn Bahçeli’nin kongredeki konuşması güzeldi

Hitabetini de iyice geliştirdiği gözlendi.

Konuşmasında kendinden emin ve lider havası vardı.

Bu kongre MHP de ilk defa ciddi oranda sıkıntı ve istifalara sebep oldu

Temenni ederim bu sıkıntı büyümeden önlenir.

Günümüzde artık liderler tartışılmaz diye bir şey yok

Her muhalefet edeni, fitne fesat, hatta ihanetle suçlarsanız

Bu doğru olmaz kucaklayıcı da olmaz.

Genel başkanlık dahi olsa her makamın ve koltuğun bir süresi olmalıdır.

Bir insan olağan üstü yetenekli dahi olsa bir koltuğu ilânihaye boşaltmazsa gelişmenin ve değişimin önünü tıkar.

Her parti kendi tüzüğüne liderlik ve yöneticiliklerle ilgili makul bir süre koymalı ve buna uymalıdır.

Kurumsallaşmada böyle olur.

Artık koltuktan mezara dönemi kapanmalıdır.

ABD başkanı bile en fazla iki defa seçilebiliyor.

MHP de bir kan değişimi gerekiyorsa, bu bir ihtiyaçsa :

Bir:  Bu değişiklik bu kadar dağınıklıkla olmaz

İki: Delegenin ve seçmenin büyük oranda teveccühünü kazanacak üzerinde hiçbir dedikodu yapılamayacak ortak bir aday bulmaları gerekirdi.

Sn Bahçeli ve ekibine samimi bir önerim var

Eleştirdiklerinizin alternatiflerini de söyleyiniz

Halkın karşısına ayakları yere basan sağlam ve ciddi paketlerle çıkınız

Mesela eğitimi beğenmiyorsanız alternatifini hazırlayınız

Ekonomide, sağlıkta, terör konusunda görüşleriniz

Emekli ve memurun durumu

İşçi köylü ve üreticilerin sıkıntılarıyla ilgili alternatif politikalarınızı

Asgari ücretle ilgili düşünce ve önerilerinizi

Hazırlayarak halk ile paylaşınız

İktidarın gündeminin peşine takılmak size ya da başkasına bir şey kazandırmaz

Kendi gündeminizi kendiniz oluşturunuz.

MHP’nin yüzde 20 -25 hatta 30’larda bir oy alması ülkemizin geleceği açısından faydalı görenlerdenim.

İktidarın yüzde 50 aldığı bir zamanda siz bunun yarısını alamıyorsanız üzerinde düşünülmesi gerekmez mi?

Ama bu anlayışla bu mümkün gözükmüyor

Aydınlık yarınlarda buluşmak temennisiyle…

 

 

2023 Üzerine (1)

 

Türkiye bu günlerde 2023 üzerine ciddi polemiklere girdi.. Ocak, Şubat 2010 tarihinde “E7” “2023’den 2050″‘ye “Türkiye’nin 2023 hedefleri 1,2,3 serisi yazdım.
o günlerde bu konu gündemde bile değildi.
Şimdi önemine binaen 2023 neleri içeriyor kısa bir özet geçmek ihtiyacı hissediyorum.

2023 demek,

Eğitim alanında, bireyin yaratıcılık ve hayal gücünü geliştiren; bireysel farklılıkların gözetilmesi ve değerlendirilmesi ile her bireyin özellikleri doğrultusunda en üst düzeyde kendini geliştirebildiği; zaman ve mekan kısıtlamalarından arınmış, kendi özgün öğrenme teknolojilerini yaratmış ve değişim esnekliğiyle kendini yenileme gücüne sahip; öğrenme ve insan odaklı bir eğitim sistemine sahip olmak;

Sağlık alanında, ülke sınırları içinde yaşayan herkese, her yerde ve her zaman, çağdaş teknolojiyle donatılmış, yaşam bilimleri alanındaki yeniliklere uyum yeteneğine sahip, yüksek nitelikli, ekonomik sağlık hizmetleri sağlamak; yaşam bilimleri ve biyoteknoloji alanlarında yetkinlik kazanarak, yüksek teknolojili tedavi sistemlerini ve bu amaçla kullanılan malzeme ve cihazları geliştirmek ve üretmek; mamul ilaç üretimi yanında araştırma kapasitesi de olan bir ilaç sanayiine sahip olarak bölgede güç sahibi olmak;

Tarım ve gıda alanında, toplumun sağlıklı beslenme gereksinimlerini yeterli nicelik ve nitelikte, ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan sürdürülebilir yollarla karşılamak; verimliliği artan tarım ve tarımsal sanayii ile uluslararası alanda rekabet etmek;

İnşaat ve altyapı alanında, insanlarımızın, artan nüfus ve gelişen sanayinin gereği olan çağdaş standartlara uygun altyapıya ve konutlara sahip, depreme karşı güvenli, sağlıklı ve çevreyle barışık yerleşkelerde yaşamasını sağlamak; yapım yöntemleri ve inşaat malzemesi üretiminde çağdaş teknolojiler geliştirerek kazandığı yeteneklerle uluslararası platformlarda rekabet etmek;

Ulaştırma alanında,  kişi hak ve gönencinden ödün verilmeden, can güvenliğinin yüzde yüz sağlandığı, çağdaş teknolojiye ve uluslararası  hukuk ve kurallara uyumlu, çevrenin en üst düzeyde korunduğu  bir  ortamda, kentler arası ulaşımı en çok 1,5 saat, kent içi ulaşımı ise en çok 30 dakikada (yük taşımacılığında ise iki katı sürelerde) sağlamak;

Enerji alanında, gereksinim duyduğu enerjiyi, güvenli, güvenilir, ekonomik, verimli ve çevreye duyarlı teknolojilerle üretmek ve kullanmak; aynı zamanda uluslararası enerji pazarlarında yarışabilecek enerji teknolojileri geliştirerek uluslararası enerji yatırımlarında etkin rol almak;

Bilgi ve iletişim alanında, GSMH’sının sürdürülebilir şekilde büyümesine, yarattığı markalar ve teknolojiler ile doğrudan, sağladığı iletişim olanakları ve bilgi kaynakları üzerinden diğer sektörlere verdiği destek ile dolaylı olarak giderek artan oranda katkıda bulunan; ve en az üç bilgi ve iletişim teknolojisi alanında, dünyada ilk akla gelen ya da tercih edilen ülke konumuna gelmek;

Makina imalatı ve malzeme alanında, orta ve yüksek teknoloji alanlarında tasarımdan satış sonrası hizmetlerine uzanan değer zincirinin katma değeri yüksek halkalarında yer almak; küresel pazarlara rekabetçi, yenilikçi ve katma değeri yüksek mal ve hizmetleri sürekli olarak sunmak;

Kimya alanında, hammadde, enerji ve işgücü verimi yüksek, yenilikçi süreç ve ürün teknolojileri yaratarak, bilimsel gelişmeleri teknolojiye, üretime ve yüksek katma değerli ürünlere dönüştürmek; ihracatı  ve doğrudan sermaye yatırımlarıyla, küreselleşen dünya kimya sanayiinin önde gelenleri içinde olmak;

Savunma, havacılık ve uzay sanayii alanlarında, küresel düzeyde ülke çıkarlarının korunmasını gözeten ve ulusal güvenlik gereksinimlerini karşılayan sistem ve teknolojileri özgün olarak araştırıp geliştirerek ve üreterek, bu sistem ve teknoloji alanlarında dünya ölçeğinde rekabet, işbirliği veya karşılıklı bağımlılık gücü yaratmak; ülkenin bilim ve teknoloji düzeyinin gelişmesinde öncü rol oynayan; toplumsal refaha katkısı tartışılmaz bir ulusal savunma, havacılık ve uzay sanayiine sahip olmak;

Tekstil alanında, katma değeri yüksek, yenilikçi, rekabetçi ve ileri teknolojiler içeren ürün ve hizmet sunumları ile ülkemizin toplumsal refahını  ve dünya ticaretindeki payını artırmak;

Turizm alanında, ürün çeşitliliğini artırarak, eğitilmiş nitelikli işgücü, yüksek düzeyde teknik altyapı, tesis ve servisleriyle, öncelikle ülke halkının yaşam düzeyini yükselterek, rakip destinasyonlarla yarışabilen bir sektör olmak; Akdeniz’in dördüncü büyük destinasyonu olarak, “kitle turizmi”nin yanı sıra “bireysel turizm”in de önemli cazibe merkezlerinden birisi olmak;

Doğal kaynaklar alanında, serbest, şeffaf ve istikrarlı piyasa koşulları içinde ulusal kaynaklarına öncelik vermek, bu kaynakların aranmasında ve istenen kaliteyle, güvenli ve ekonomik olarak üretiminde ileri teknolojileri geliştirmek ve kullanmak;

Çevre alanında,  sürdürülebilir kalkınmasını çevreyi koruyarak ve yerel kaynak ve bilgilerle pekiştirerek sağlayan; üretimini temiz üretim teknolojileriyle yapan; her türlü evsel ve sanayi atıklarını çevre koruma ilkeleri kapsamında yönetebilen; biyolojik çeşitliliğinin koruyan ve toplumsal yarara dönüştürebilen; tarihi ve kültürel mirasını koruyarak gelecek nesillere aktarabilen bir ülke konumuna gelmek.

Türkiye’nin sosyo-ekonomik hedefler şunlardır:

Sınai üretimde rekabet üstünlüğünün sağlanması

Yaşam kalitesinin yükseltilmesi

Sürdürülebilir kalkınma

Bilgi temelli toplum için teknolojik altyapının güçlendirilmesi

Bu kapsamda 2023 yılına kadar;

1.  Dünya Bankası Rekabet Gücü Endeksi’ne göre yapılan sıralamada dünyanın ilk 25 ülkesi arasına,

2. Birleşmiş Milletler İnsani Kalkınma Endeksi’ne göre yapılan sıralamada dünyanın ilk 25 ülkesi arasına girilmesidir.

Hep beraber “Refah toplumu” olma adına en azından psikolojik olarak bile kendimizi hazırlamamız gerekiyor. Gelecek geçmişten hem güzel, hem daha özgür, hem daha rahat, hem birçok problemi geride bırakmış olarak dünya miller cemiyetinde hak ettiği üst sıralarda yerini alacaktır.

Konuyla ilgili Yazdıklarımın Linkini veriyorum..

“E7”       http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1367 ,

“2023’den 2050″‘ye http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1383

“Türkiye’nin 2023 hedefleri 1,2,3 serisi yazdım.

http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1398 http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1412 http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1425