Saraybosna’da Sonbahar

68

 

Eylül’ün son sıcak  ve güneşli günlerinde Bosna topraklarına ayak bastığımızda bağdaş kurmuş dağların eteğinde yemyeşil bir şehir bulduk. Kolayca, hazır bulunmuş bir şehir. Bir uçak bileti hafifliğinde.

İki üç katlı ve bahçeli evlerin arasından ilerledikçe şehrin yeşil dokusu gözlerimizi yakmaya başladı. Çünkü yakın geçmişin acı hatıralarıyla doluydu sokaklar, duvarlar, binalar… Mermi delikleri, şarapnel çizikleri, yıkıntılar, yüzlerinde ciddi ifadelerle Bosnalıların durgun bakışları… Belli ki kolay unutulamayacak savaşın izleri. Her tarafta bozulan komşuluğun, kardeşliğin sessiz çığlıkları yankılanıyor. Ağırbaşlı bir şehir Saraybosna.

Avrupa’nın ortasında varolabilmenin ağırlığını yaşıyor. Gümrah ormanların çevrelediği şehrin allı yeşilli örtüsünden uzanan beyaz minareler bu ağır, durgun havanın sevinç okları. Çok  şükür nefes alacak kadar yaşıyorlar bugün.

Her evin balkonu altında kışa hazırlık kabilinden odun istif edilmiş. Sekiz ayı kar altında geçtiği söylenen Saraybosna halkı tedarikli olma konusunda hayli deneyimli. İstiflemeyi de gayet ustalıklı, göze hoş görünecek şekilde yapıyorlar.

Gözümüz en fazla cadde isimlerine takılıyor. İskenderiya yolu, Turhaniya, Başçarşı, Ilıca, Avaz binası. Tanıdık çağrışımlar bize bu anları daha önce de yaşamıştık duygusunu veriyor. Biz bu şehirden daha önce kaç defa geçmiştik? Hayır, bu ilk gelişimizdi.

Bosna nehrinin üst tarafındaki mahallelerden birinde Çobanzade Hasan Camii çıktı önümüze. Kapısı kapalıydı fakat içeriden çocuk cıvıltıları geliyordu. Sabah saatlerinde bu sesler de nedir diye yaklaşınca kapıda Kuran kursuyla alakalı bir ilan gördük. İçeride kursa gelen çocuklar cıvıldaşıyorlardı ve bir süre sonra sesler kesildi. Ders başlamıştı anlaşılan. Haftasonu sessizliğini yaşıyan sokakta bu küçük camide bir de mevlid ilanı gördük. Gelenek devam etmekte.

Başçarşı Saraybosna’nın en meşhur meydanı ve çarşısı. Doğrusu bu kadarı da fazla tanıdıktı. İstanbul’un Kapalıçarşı’sının üstü açık bir minyatürü. Biraz Mahmutpaşa, biraz Beyazıt meydanı havasında. Güvercinler her zamanki yerlerini, çeşmenin önünü, caminin girişini tutmuşlar. Hüsrevbey Camii’nin güllerle süslü avlusu yüzyıllardır süregelen bir yaşantının hiç değişmeyen renkleriyle, gölgeleriyle dolu. Ata mirasıdır, girdik içeri.

Başçarşı’da, ormanlarla kaplı şehrin dükkânlarında ağaç oymacılığına dair bir şeyler bulmayı ummuştuk. El emeği göz nuru işlemeli, çiçek desenli Balkan bluzlarını da aramadı değil gözlerimiz. Belki de vardı, biz göremedik. Dükkan sahibi bir hanım Türkiye’den gelen ziyaretçilerin taklidini çıkarıyordu: “Çok pahalı! Çok pahalı!”

Çarşının en büyüleyici faslı, bir kafeye oturup kahve söylemek. Küçük bakır cezvesi ve lokumuyla birlikte sunulan kahve zaman ve mekân kavramlarını kafalarımızda yeniden alabora ediyor. Hangi yılları yaşıyoruz, burası neresi? “Buyrun” diyen bunca insan bize niye tanıdık bu kadar?

Çarşı ve sokaklarda bol miktarda kafe ,kafana(Kahvehane) var. Son yılların en belirgin global eğilimi bu kahvehaneler. Biraz dinlenip iki laf etmek için güzel, sevimli yerler, fakat çok sayıda gencin buraları dolduruyor olması önce bizi yeis düşürdü doğrusu. Sonra bir dostumuz bu gençlerin çoğunun güzel projeler geliştirdiklerinden söz edince içimize su serpildi.

Saraybosna’nın en güzel köşelerinden biri Ilıca (İlitza). Havaalanına yakın. Oraya faytonlarla gidilmesi de ayrı bir güzellik. Allı yeşilli ağaçlıklı yol boyunca at nallarının çıkardığı tıkırtılar insanı çok eski zamanların kuytuluklarına çekiveriyor bir anda. Aslında Saraybosna sürprizlerle dolu şehir. Bir taraftan bize sürekli tarih sayfaları çeviriyor, diğer taraftan da dünyanın güzelliklerini gözlerimizin önüne seriyor. Şirin köprüler üzerinden geçiyoruz. Ağaçların sudaki yansımalarını seyrederek temiz havayı ciğerlerimize doldururken kuş sesleri ve ziyaretçilerin neşeli kahkahalarıyla anın tadına varıyoruz. Et yemeklerinin lezzetini Ilıca’da bir defa daha tasdik ediyoruz her birimiz.

Ilıca’nın park fotoğrafçısına resim çektirmeyi de ihmal etmedik. Doğrusu, herkesin elinde fotoğraf çekebilen telefonlar mevcut olduğu halde bu sevimli balkan sanatçısını görmezden gelemezdik. İşini öylesine ciddiye almıştı ki grubumuzun fotoğrafını çekmeden önce hepimize bir çeki düzen vermek için dakikalarını harcadı. Kendisine ve işine saygı duyduk.

Saraybosna’da içimizi açan yapılardan biri Fatih Sultan Camiiydi. Çiçekli avlusu ve İngilizceyi gayet iyi konuşan imamıyla her ziyaretçiye aydınlık, ferah, huzur dolu bir soluklanma sunuyor. Temiz, sakin ve çiçekler içinde. Ve tabii, avlusunda güzelim şadırvan. Haziresinde Fatihalarımızla selamladığımız ata ruhları. Altıyüzyıldan beri dimdik varolagelen  baştaçları. Tarihin, yok edilemeyen dilleri.

Modern Saraybosna denince dünyanın her yanında olduğu gibi gökdelenleri görmezden gelemezdik. Bir çok yeni, devasa bina burada da almış başını, çoğalmış. Yeni iş ortamları olarak hizmete girmişler. Fakat şehrin doğal dokusuna oldukça aykırı. Avaz binası bunlardan biri. Otuzbeşinci kata çıkıp şehri kuşbakışı seyredince dünyanın parasının bu yüksek binalara aktığını daha iyi gözlemleme fırsatı bulduk.

Yolculuğa çıkarken görmek istediğimiz en önemli yer Mostar’dı. Nasip oldu, Mostar bizi bir öğle vakti ağırladı. Çarşının hemen üstündeki cami cemaatine yetiştiğimizde içerinin dolu olması bizi şaşırtmadı. Öyle olmalıydı çünkü. Bindörtyüzlü yıllardan  beri cemaatini ağırlamışsa o sebeple ayaktaydı. Eski halılar üzerindeydik. Namaz sonrası  herkes birbiriyle tanışmakla, konuşmakla, bilişmekle meşguldü. Boşnakların hemen hepsinin Türkiye’de, istanbul’da tanışları, akrabaları vardı. Köprüsü dileriz ki gerçekten bir barış köprüsü olsun.

Son olarak Bosna’nın civar ormanlarını da gezdik. Dağların eteğinde derin yarlarını ustaca gizleyen tabiat bu ormanlarda kimlerin kaybolup gittiğini, savaşta kimlerin sığınıp canını kurtardığını da bizlere fikrettirdi. Ürperdik. Güneş ışığının toprağa inmediği ağaçlık dönemeçlerde şehre hem çok yakın olduğumuzu biliyorduk hem de dünyadan kopmuşçasına ıssızlığın büyüsüne kaptırmıştık kendimizi. İlginç, gizemli, suskun yerlerden şehir merkezine döndüğümüzde, Saraybosna’ya bir kez daha gelmek isteyeceğimizi, ilk fırsatta yeniden buralara geleceğimizi hissettik.  Dağların, ormanların , binaların anlatacakları henüz bitmemiş.