Cehaletin Silah Sevdası

25

Milli bayramlara olan ilginin git gide azaldığı günümüzde, TSK birkaç yıldan beri 30 Ağustos Zafer Bayramı’ndan önce Havuzbaşı’nda mütevazı bir sergi açarak, bu yolla birtakım mesajlar vermeye çalışmaktadır.

Çeşitli askeri malzemenin teşhir edildiği bu sergide en fazla ilgiyi silahların çekmesi; “at, avrat, silah” şablonundan kurutulamayan vatandaşımız için garipsenecek bir durum değildir.

Türbanlı genç kızlarımızın bile kocaman silahlarla objektiflere poz vermeleri, vatandaşın silaha olan ilgisini açıkça göstermektedir.

Yapılan değerlendirmelere göre, vatandaşımızın elinde silahlı kuvvetlerin ve polis güçlerinin silah sayısının yedi katı kadar bir silah bulunduğu, bu silahların %70’nin ise ruhsatlı olmadığı ifade edilmektedir.

Kişi başına düşen cami sayısıyla dünyadaki en büyük orana sahip ülkemizde bu oranlara mukabil silah bulundurulması bir çelişki oluşturmaktadır.

Yine yapılan istatistiklere göre ülkemizde her yıl 700-800 kişi maganda kurşunu tabir edilen serseri kurşunlarla hayatlarını kaybetmektedir.

Maç sonrası, düğün esnası gibi zamanlarda sıkılan kurşunların hangi ruh hali ile sıkıldığı ve nasıl bir sosyolojik vakanın göstergesi olduğu incelenmeye değer bir konudur.

Delikanlılık, yiğitlik gibi kavramlarla bağdaştırılmaya çalışılan bu maganda kültürü, fikren olgunlaşmamış, kişiliği oturmamış zayıf karakterlerin ve cahil beyinlerin aptalca davranışlarından başka bir şey değildir.

Hapishanelerin kontenjanlarının çok üstünde hükümlü ve tutuklu bulundurmaları, kısa aralıklarla çıkarılan aflar, caydırıcı olmayan ve vicdan sızlatan uygulamalar, ağır işleyen yargı sistemi fotoğrafın bir yüzünü gösterse de fotoğrafın diğer yüzünde eğitimsizlik ve cehaletin görüldüğü aşikârdır.

Ülkemiz gerçeklerine döndüğümüzde, yılda 4.000 kişinin ateşli silahlarla öldürüldüğü ve 10.000 kişinin ise yaralandığı anlaşılmaktadır.

Şintoist Japonya’da ise ateşli silahlar ile ölüm olayı yılda 20 kişiden azdır ve bu rakam oldukça manidardır.

Yılda sadece 23 milyon kitabın basıldığı ülkemizle, yılda 4.2 milyar kitabın basıldığı Japonya’yı kıyasladığımızda, silaha olan merakın ve ilginin sebebi hakkında bir takım ipuçları elde edebiliriz.

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’na göre Türkiye, kitap okuma oranında 173 ülke arasında 86. sırada yer almaktadır.

Ortalama olarak Japonlar yılda 25, Fransızlar 7 kitap okurlarken, Türkiye’de ise bir kişi on yılda bir kitap okumaktadır.

Ülkemizde on bin de bir kişinin düzenli olarak kitap okuduğu belirtilmekte olup, bu bilgi doğrultusunda ülke genelinde 70.000 kişinin düzenli olarak kitap okuduğu anlaşılmaktadır.

Bazı ülkelerdeki kitap okuyanların nüfus oranlarına bakıldığında: Japonya %14, ABD %12, Almanya %11, İngiltere %11, Türkiye %0,01 gibi ürkütücü bir durum ortaya çıkmaktadır.

Japonya’da % 62, Almanya’da % 48, Türkiye’de %5 oranında gazete okurunun bulunması, gazete okuyanlar cephesinden de durumun değişmediğini göstermektedir.

Bu çarpıcı rakamlar; dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olarak sunulan ülkemiz için çok da övünülecek bir tarafımızın olmadığını söylemektedir.

Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için Norveçliler 137, Almanlar 122, Belçikalılar 100, Güney Koraliler 39 dolar para harcarlarken, kişi başına 0.45 dolar kitaba para ayıran ülke insanımızın, silaha ayırdığı para miktarı da oldukça merak konusudur.

Almanya’da bir yılda ders kitapları hariç basılan kitap sayısı 72.000, İngiltere’de 65.000, Fransa’da 39.000, Brezilya’da 13.000 ve herkesin her konuda uzman olduğu, “Topraktan öğrenip, kitap gibi bildiği” söylenen ülkemizde ise bu rakam yalnızca 6.031’dir.

Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı 25, Fransa da 7, Türkiye’de ise 12.089 kişiye bir kitabın düştüğü gerçeği, silaha ve kaba kuvvete olan ilgimizin izahı için fazla söze hacet bırakmamaktadır.

Ülkemizde 570.000 kahvehaneye karşı 1.412 kütüphanenin bulunuyor olması, yani 49.500 kişiye bir kütüphane, 122 kişiye bir kahvehanenin düşmesi de işin başka yönünü göstermektedir.

Yazılı ve görsel medyadan yansıyan görüntülerde; trafikte yol verme yüzünden birbirlerini kurşunlayan hasta ruhları, boşanmak isteyen eşlerini bıçaklarla delik deşik eden canileri, yan baktın gibi bahanelerle cana kıyan sapıkları, ne yazık ki sıkça görmekteyiz.

Ülke genelindeki manzara “Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum” mısralarını hatırlatan cinstendir.

Ülke insanındaki silaha olan bu tutkunun şehrimizdeki yansıması da bıçak ve sallama tabir edilen döner bıçağı yönündedir.

Son üç ayda Erzurum’da yapılan üst aramalarında şahıslar üzerinde 1.507 bıçak ile 500’e yakın sallama denilen döner bıçağının çıkması, yine 2011 yılı rakamlarına göre 12 ayda ateşsiz silah olay sayısının 300 civarında bulunması, şehir adına analizi yapılması ve üzerine gidilmesi gereken bir durumdur.

Her ne kadar bıçak taşıma alışkanlığını bazı çevreler şehrin folkloru ile izah etmeye çalışsalar da bunun tatmin edici ve açıklayıcı bir izah tarzı olmadığı, Erzurum kültürü ile de bir ilgisinin bulunmadığı ortadadır.

Toplum mühendislerinin, sosyologların, psikologların ve sorumluluk mevkiinde olanların sebep sonuç ilişkileri içerisinde bu anlamsız alışkanlıklara bir çözüm getirmeleri kaçınılmazdır.

Kış turizminde oldukça iddiası bulunan Erzurum’da bu görüntülerin hedefe ulaşmada büyük sıkıntılar oluşturacağı muhakkaktır.

Muhafazakârlığıyla bilinen, bin bir hatimlerin okunduğu, cami sayısının 1.500’ü bulduğu Erzurum’da, bu çirkin tablo dini öğretilerin sosyal hayata yansımadığına da işaret etmektedir.

El Salvador, Yemen, Honduras, Afganistan gibi geri kalmış ülkelerin karneleri incelendiğinde, bu ülkelerde silaha olan ilginin yoğun olduğu; bilgiye önem verilen, cehaletin cadde ve sokaklardan kovulduğu, demokrasi, insan hakları, hukuk gibi kavramların üstün tutulduğu ülkelerde ise bu yaşananların minimize edildiği anlaşılmaktadır.

Gelişmiş ülkelerle geri kalmış ülkelerin yaşam biçimlerini özetleyen bu durumun, eğitimle ve cehalete karşı yürütülecek projelerle mümkün olabileceği muhakkaktır.

Gönül kazanmanın esas tutulduğu, “Bir canlıyı öldürenin, bir âlemi öldürmüş gibi sayıldığı” İslam coğrafyasında, bu çirkin görüntülerin yaşanması son derece vahim bir durumdur.

Kaba kuvvetin itibar gördüğü, aklın yerine pazu gücünün esas alındığı bir kafa yapısı, ne yazık ki cehaletin kol gezdiği geri kalmış coğrafyaların vazgeçilmez kaderidir.

Hedef; insanlık yarışında ön sıralarda olmamızdır.

Hemşehrimiz, ahlâk filozofu rahmetli Nurettin Topçu Hoca’mız yıllar öncesinden bu olayı tespit ederek: “Türkiye’nin kurucuları yaşama zevkini bırakıp, yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı, azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileri olacaktır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi insan yetiştirmektir.” diyerek reçeteyi vermektedir.