26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 761

Aşırı Sol ve Bölücü-Irkçı Akrabalığı

Terörle mücadele sınırlı da olsa devam ederken akla bazı sorular geliyor. Acaba terörist başının ve malûm çevrelerin karşı çıktığı kale kolların yapımı tatile mi girdi? Bazılarının kullanılarak malum bildiriye imza attırıldığı görülüyor. Terörle mücadelenin tekrar müzakereye dönüşebileceği, operasyonların Ocak ayı sonu sonlandırılacağı iddialarının ortaya çıktığı bir dönemde, bu bildiri acaba hangi tezgâhı tamamlıyor?

Adeta terörü savunan ve aklama gayreti içinde olan bildiriyi imza edenler içinde akademisyen olanların oranı oldukça düşük. Bazılarının da böyle giderse akademisyen olmaları epey zaman alacağa benziyor. İmza sahiplerinin çoğu doktora öğrencisi, araştırma görevlisi, okutman ve yardımcı doçent… Bir gurup gazeteci, senarist, oyuncu, yapımcı, kostüm tasarımcısı, sanat yöneticisi ve fotoğrafçı da imza vermiş. Bu imza verenlerin çoğunun akiller heyetine alınmamış olmaları onların değerlerinin anlaşılmamış olduğunu gösteriyor!

Sayın Cumhurbaşkanının duygularını anlıyor ve katılıyoruz; ama dün sıkı komünist bugün ise etnik ırkçılığa soyunmuş bazı emekliler hariç imza verenler bu iktidarın meyveleridir. Bildiride çoğu kıdemli aşırı solcu ve etnik bölücünün ismi görülmüyor. Anlaşılan daha genç olanlara kadroda yer verilmiş. Bazılarının dedeleri dün Osmanlı ile kavgalı idiler. Bugün onların torunları ise Cumhuriyet Türkiye’si ile kavgalı… Kim Türkiye’ye karşı mücadele ediyorsa bunlar onların paralı askerleri gibi.

Bildirideki imzaları fikir ve düşünce hürriyetinin bir gereği olarak kabul edemeyiz. Devlet üç dört ilçede hukuk içinde kalarak kendini savunuyor. Metinde terör örgütü suçlanmıyor. Devlet hedef alınıyor. T.C.’nin varoluşuna kasteden silahlıve silahsız bir terör var. Silahsızın silahlıdan ne farkı var ki; hedef aynı olduktan sonra…Türkiye’de olup bitenleri hep beraber yaşıyoruz. Sorun çoktan kültürel hakları, fikir ve düşünce hürriyetini aşmış hendek ve bombalı saldırılara, tuzaklara, roket ve kanaslı saldırılara gelmiştir. Bunları dolaylı destekleyenler acaba canlı kalkan olmayı da düşünürler mi bilemiyoruz. Yalnız bildiğimiz bir şey varsa, polis ve askere kurşun sıkanların bir kısmı entari giyerek çatışma alanlarından kaçmak zorunda kaldıklarıdır.

Terörle barış olmaz. Terör soslu bir politikanın fikir ve düşünce hürriyeti ile ilişkisi olamaz.Malum bildiri “Suç ortağı olmak istemiyoruz” diye devleti suçlamakla başlıyor. Hangi ciddi devlet kendine ortak arar, egemenliği paylaşır ve paralel yapılara izin verir. Kamu düzeninin yok olması kabul edilebilir mi? Suç ortağı olmak istemiyoruz diyenler, aslında suça ortak olmaktan kaçınmalıdırlar. Vatandaş zarar görmesin diye operasyonlar uzamaktadır. Herkes ihtisas alanında kalmalıdır. Gerekli gereksiz kimse asker ve polisin işine de burnunu sokmamalıdır. Bildiri ile aziz şehitlerimize adeta tekrar kurşun sıkılmaktadır. Bildiriden imza çekmek çözüm değildir. Önemli olan sahte barış kamuflajlı böyle bir metni imzalamamış olmaktır.

Dün patron aşırı soldu ve bölücü ırkçılar ona sığınıyorlardı. Bölücü ırkçılık aşırı sol mutfakta büyümüş ve beslenmiştir. Şimdi ise; patron aşırı sol değil; ırkçı bölücülerdir. Aşırı sol, bölücü şemsiye altına sığınmıştır. Güç dengeleri değişmiştir. Günümüzde bilhassa üniversitelerde aşırı sol ve Kürtçü ırkçı ittifakı bundan sebepsiz değildir.

Bunlar olurken önemli olan Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerden yana olanların demokratik ve yasal haklarını kullanıp kullanmadıklarıdır; eğer kullanmıyorsak şikâyetçi de olmayalım.

 

 

‘Göktürkçe Öğreniyorum’ isimli kitabın yazarı Gökbey Uluç’la Türkçe ile İlgili Meselelerimiz Hakkında Konuştuk. (Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: ‘Gökbey Uluç’ ve ‘Göktürkçe’… Alaka çekici bir berâberlik… Adınız mı sizi Göktürkçe’ye yönlendirdi, yoksa siz, merakınız sebebiyle adınızı mı değiştirdiniz veya müstear isim mi kullanıyorsunuz?

Gökbey Uluç: Iğdırlıyım ve Iğdır’da kullanılan adların çoğu kez ülkemiz genelinde hiç kullanılmadığına ya da çok az bir biçimde denk gelindiğine tanık oluyoruz. “Kızyeter, Taptık, İlkay, Sonay, Güvercin, Şeker, Telli, Güzel, Hanımbacı, Asyabeyim, Gülderen” gibi adlarla birlikte, dünyada üç ülkeye sınırı bulunan tek il olan Iğdır’ın sınır komşusu İran’dan da etkilenildiği görülmektedir. “Besti, Şerabanı, Naciye, Şemsinur, Sucettin, Laye, Simzer, Terlan, Göher, Müseyip, Müçteba, Ali Asker, Mehdi…” gibi adlara epeyce denk gelinmektedir. Gökbey adı da böyle… Bizim buralarda kullanılır. Bu ad ile dükkânlar da bulunmaktadır. İlimizde yaşayan her ulus, kendi ulusunun koyu savunucusudur. Bundan ötrü, benim savunduklarımı sıradan bir Iğdır Türkü de savunmakta olduğundan adım pek doğaldır.

Çetinoğlu: Göktürkçeye alakanız ne zaman, ne sebeple başladı?

Uluç:Dil çalışmalarına ne zaman başladın” diye sorduklarında “10’lu yaşlarımdan beri” diyor, “nasıl” dediklerinde de “bilmiyorum” diye geçiştiriyordum. Ne olmuştu da, dile eğilmiş, özleştirme çalışmalarına yönelmiştim; ara sıra düşünüyor, bir türlü çıkaramıyordum. Ancak iki yıl önce bilinçaltımdaki gizli ayrıntıyı buldum: 10’lu yaşlarımda soğuk değdiği için aşırı öksürüyordum. Babam, hastaneye götürdü. Bekleme odasında otururken, duvardaki asılı çerçeve ilgimi çekti. Karşısına geçip incelemeye başladım. İç organları gösteren bu sıradışı resim beni büyülese de, organlar üzerine yazılanları anlamamıştım. Bu duruma kızıp; “Bizim de içimizde bunlardan var, niye yabancıların adlarını yazmışlar?” sorusunu kendime sordum. İşte! Başlangıç bu. Bir daha, bir çocuk, bir çerçevenin karşısında kızmasın diye…

Dil çalışmalarına yöneldikten sonra bir biçimde dilin somutlaşmış biçimi diyebileceğimiz yazı ile de ilgileniyorsunuz. Yazının da ana aracı alfabedir, desek yanılmış olmayız. O dönemler kendi yazı düzeneğimi bile geliştirmiştim. Her ne denli Latin damgalarına (harflerine) benziyorduysa da, kendim türetmiştim. İlerleyen yıllarda zaten bir yazı düzeneğimiz, kendimize özgü bir alfabemiz olduğunu öğrenince, onun üzerine yoğunlaştım. Böylece bugünkü konumumuza erdik.

Çetinoğlu: Göktürkçe dilini konuşup anlayabiliyor musunuz? Yoksa Türkiye Türkçesini Göktürk alfabesiyle mi yazıyorsunuz ve öğrettikleriniz yazı ile sınırlı mı?

Uluç: Konuşamıyorum, çünkü çevremde konuşacak kimse yok. Kimseyle konuşamayınca da konuşma diline geçiş yapamıyorsunuz ne yazık ki. Dolayısıyla yalnızca yazıları okuyup anlayabiliyorum. Türkiye Türkçesini de Türk alfabesiyle (Göktürkçe alfabesiyle) sıkça yazarım. Günlüğümü bu alfabe ile tutar, betik (kitap) okuduğumda sayfa kenarına yazacağım notu bu damgalarla işlerim.

Öğrettiklerim yazı ile sınırlı. Çünkü öğretim çalışmalarımızın süresi çok kısıtlı. Genel olarak 5 haftalık bir süremiz oluyor. Bu da yalnızca temel düzeyde bir öğretim sağlanması demek oluyor.

Çetinoğlu: Göktürkçeyi kimlere öğretiyorsunuz?

Uluç: Öğrenmek isteyen herkese öğretiyoruz. 5 yaşındaki Kübra da öğrencimiz oldu, 70’li yaşlarındaki Ahmet amca da. Ülkü ocaklarındaki gençler de katılımcımız oldu, Osmanlıca gazeteleri okuyarak zaman geçiren orta yaştaki beyler, hanımlar da… Irkçılık düzeyindeki katılımcılarımıza, bir cami imamı da eşlik etti günün birinde. Şimdiye değin Azerbaycan ve İran’da verdiğimiz kursları, geçen yıldan beri Türkiye’de de vermeye başladık. Iğdır, Hatay, Yozgat, Van, İzmir, Karabük, Konya, Isparta… Her yaştan ve her akımdan, her görüşten kişiye sınırlandırma getirmeden bu dersleri veriyoruz.

Çetinoğlu: Göktürkçeyi öğrenenler öğrendiklerini kullanabiliyorlar mı, Nasıl kullanıyorlar ve gelir sağlayabiliyorlar mı?

Uluç: Kullanım alanları kısıtlı olduğu için çok az yerde kullanıyorlar. Daha çok günlüklerini, kişisel defterlerini bu damgalarla yazıyorlar. Takılarda, giysilerde de sıkça görmeye başladık. En sık gördüğümüzse, araçlara yapıştırılan yazılardır. Sokak duvarlarına yazılan yazılamalara da denk geliyoruz. Bunun dışında düğün davetiyesini bu harflerle yazdıran çiftlerimiz de artık bulunmakta. Geçenlerde biri genel ağ üzerinden şunu sordu; “YDS’de geçerli mi?”. Bunun olacağı günleri ivedilikle bekliyoruz.

Çetinoğlu: Göktürkçe Öğreniyorum ‘ isimli kitabınızda, tarihî Türkçede bulunan ve Anadolu’da kullanılan, buna rağmen büyükşehir insanlarının bilmedikleri veya unuttukları için kullanamadıkları kelimelere rastlanıyor: Bacı, yordam, söz çatmak ve güngen…  Bu şekilde Göktürkçede olup da Türkiye Türkçesinde bilinmeyen – kullanılmayan başka kelimeler de var mı?

Uluç: Göktürkçe dediğimiz, işin özünde Türkçenin Türk alfabesiyle yazıya dökülmüş halidir. Birkaç bilgi verirsem açıklayıcı olur. Göktürkçe dediğimiz dönemdeki sözcük sonundaki /g/ sesi düşer. Böylece o dönem (Göktürkçe) “sarıg, atlıg, ölüg” gibi sözcükler günümüzde “sarı, atlı, ölü” olarak hâlâ yaşamaktadır. O dönemde sözcük içindeki /d/ sesi, günümüzde /y/ sesine dönüşmüştür. Böylece “adak” sözcüğü günümüze “ayak” olarak gelmiştir. “Ayıg” sözcüğünü ele alalım. Söz sonundaki /g/ sesi düşer dedik, geriye “adı” kalır. Söz içindeki /d/ sesi /y/ sesine dönüşür dedik; böylece “adı” olur “ayı”. Kısacası, sözcükler olduğu gibi duruyor. Göktürkçeyi de Anadolu’daki ağızlardan biri olarak saymak, hiç de yanlış sayılmaz.

Çetinoğlu: Kitabınızda Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilmiş-türetilmiş daha doğrusu uydurulmuş kelimelere de yer vermişsiniz. Olanak, anımsamak, odaklanmak, kişisel, neden olmak, örneğin, tümce, gereksinim, öğbilim, ödün, sözcük ve diğerleri…

Bu kelimeleri Tarihî Türkçemizde bulunduklarını ilmî olarak tesbit ettikten sonra bilerek mi kullanmaktasınız, yoksa mâsum bir özenti mi?

Mevzûubahis kelimelerin kullanılmasının uygun olacağına dâir karara nasıl vardığınızı anlatır mısınız?

Uluç: Sözünü ettiğiniz sözcükler, kök olarak Türkçe kökenli oldukları, onlara eklenen ekler de yine Türkçe ekler oldukları, üstelik dilimizdeki ek, kök birleşimlerini belirleyen kurallar çerçevesinde oldukları için kullanımlarında bir sakınca bulunmamaktadır. Yazılarımı da olabildiğince duru bir Türkçe ile yazma çabasında olduğumdan, bu sözcükleri kullanmayı yeğliyorum.

Çetinoğlu: Bu eklerin hakîkaten Türkçe asıllı olduklarından emîn misiniz? Ayrıca Türkçede bulunan her kök kelime, herhangi bir ek ile birleştirilerek kelime teşkîl edilebilir mi? Bu husûsta bir takım kaideler yok mu? Şâyet varsa, mezkûr kelimeler bu kaidelere uygun olarak teşkîl edilmiş midir?

Uluç: Dilimiz birtakım kurallar çerçevesinde kendisini olabildiğince sağlam bir biçimde korumaktadır. Başka bir dil olsa, belki çoktan ölmüştü. Bir keresinde bana; “Türkçenin en büyük sorunu nedir?” diye sormuşlardı. Şöyle demiştim; “Konuşanlarının Türkler olması“. Türkçe, bizden çok çekti. Bileni de çektirdi, bilmeyeni de! Bilmeyenlerin çektirmesini, bilmedikleri için bir kıyıya koyacak olursak, bilenlerin çektirdiklerine değinmemiz, özellikle de sözcük türetme, diriltme akımının yoğun olduğu dönemlerde başına gelenlerden söz etmemiz gerek.

Olağan koşullarda sözcük türetmek, dilde yapılacak en son gelişim uygulamasıdır. Bilindiği üzre dil, toplumsal yaşama sürecinin getirileri doğrultusunda kendisini sürdürür, doğal olarak geliştirir. Bu tüm dillerde örneği bulunan bir gerçektir. “Eski Türkçe, Orta Türkçe, Çağdaş Türkçe” dediğimiz gibi “Eski, Orta, Çağdaş Almanca” da diyebiliyoruz. Böylece, gelişen bir toplumda gerek etkileşimle, gerek de kendi var ettiği bir durumla karşılaşıldığında ona bir ad vermek için bir sözcük ortaya sunulur. Dilimizde bu sunumu yapmanın yollarına değineyim. Örneğin bir bilim erimiz bir buluş yaptı; kan akışını yavaşlatıcı bir em (ilaç). Doğal olarak buluşuna bir ad vermesi gerekir. Bu bilim erinin izlemesi gereken yol şudur;

1 – İstanbul Türkçesinde buluşunu birebir karşılayan bir sözcük arar. Sesteş olabilecek türden bir sözcük de olabilir.

2 – Yazı dili olarak kullandığımız İstanbul Türkçesinde sözcük bulunamazsa, yöresel sözcüklerde bir arama yapılır.

3 – Yöre ağızlarda bir sözcük bulunamazsa, Oğuz öbeğinde yer alan Gagavuz Yeri, Azerbaycan, Türkmenistan, Salur Türkçelerinde aranır.

4 – Oğuz öbeğinde sözcük bulunamazsa, Uygur öbeğinde aranır.

5 – Uygur öbeğinde sözcük bulunamazsa, Kıpçak öbeğinde aranır.

6 – Kıpçak öbeğinde sözcük bulunamazsa, Sibirya öbeğinde aranır.

7 – Sibirya öbeğinde de sözcük bulunamazsa, yaşayan Türklerin ağızlarındaki sözcük taraması bittiği için sıra eski betikleri, eski yazmaları taramaya gelmiştir. Böylece Türkiye’ye geri dönüp, yaşadığımız topraklarda yazılan eski el yazmalarındaki sözcüklerde aranır.

8 – Eski yazmalarda izlenecek sıra, yaşayan Türk dilleri arasında yapılan sıralamayla eştir. Oğuz olduğumuz için, bizim önceliğimiz Oğuz yazmaları, sonra Uygur, Kıpçak, Sibirya biçiminde olacaktır. Eski yazmalarda ulaşabileceğimiz en kök kaynak da Talas, Yenisey, Orkun yazıtları gibi ortak değerlerimizdir. Bu aşamaya “diriltme” aşaması denir. Ölmüş, kullanılmayan bir sözcüğü, günümüz Türkçesine uyarlayarak kullanırız. Uyarlamak derken, örneğin söz başındaki /k/ sesini günümüz için /g/ sesi olarak almaktan söz ediyoruz. Kiçe > gice > gece, ket- > get > git…

9 – Diriltilecek sözcük de bulunamazsa, son iş olarak türetme yoluna gidilir.

Bir sözcük türetmek, bu denli çetin bir iş olsa da, bu ardıcıllık gözardı edilip, çoğu kez doğrudan türetime gidilmiştir. Türetmenin de kendince yolları vardır. Dilimiz [kök] + [ek] = [söz] denklemi üzerine kurulu olduğundan, önceliğimiz “kök”tür. Kök sözcüğün Türkçeliği konusu iyice bilinmeli, önemli kaynaklarda örneklerine denk gelinmeli, ses değişimlerini açıklayabilecek durumda olmalıdır. Kök sözcükte sorun yoksa, ona eklenecek ekin uygunluğuna bakılır. Eklerimiz genel olarak kendi dilimizden olsa da, bu aşama es geçilmemelidir. Örneğin son dönemlerde -asyon diye, -lite diye ekleri dilimizde görmekteyiz. Konuşma dilinden ara ara yazı diline geçtiğine bile denk geliyoruz ne yazık ki; atmasyon, ajitasyon, olabilite… Özentilik olarak başlayan bu konuşma biçimleri sonradan dile yapışıyor, bir süre sonra da yazıya geçiyor. Duyarlı kişiler olarak bu konunun da üzerinde durmamız gerekir.

Çetinoğlu: Yine birlikte düşünmek üzere meselâ “sözcük ” kelimesi üzerinde bir nebze durur musunuz? Sizce ‘sözcük‘ kelimesi, yapısı îtibâriyle ve ifâde ettiği mânâ ile ‘kelime ‘nin mukabili olabilir mi? Zîrâ ‘söz-cük ‘, yâni ‘küçük söz, küçük lâfız ‘ kelime demek midir? Üstelik bin senelik târihî derinliği olan ve kendisiyle birçok tâbir yapılmış bulunan bu kelimenin yerine köksüz, târihsiz bir başka kelime ikame etmekten maksad nedir?

Uluç: Kelime” sözcüğü ana dilimizden olmadığı için, onu Türkçe bir karşılığı ile değişmek gerekiyordu. Az önce yeni bir sözcüğün dilimize alınması için gerekli yordamı sıralamıştım. Buna göre Oğuz öbeğine bakmak gerekirken, demeli 3. adıma uğramak yerine 9. adıma gelip doğrudan sözcük türetmişler. Oysa Oğuz öbeğinden Azerbaycan’da “kelime” değil “söz” derler. Bizim de “söz” dememiz gerekirdi. Sözcük demeye ayrıca gerek yoktu. Böylece “ortak dil” isteğimize biraz daha yaklaşacak olurduk. Yine de “sözcük”, kökü de eki de bizim olan bir sözcük olduğundan kullanılmasında bir sakınca yoktur. Azerbaycanlılar için “söz”, “kelime”yi birebir karşılıyorsa, demek bizim için de “sözcük”, “kelime”yi karşılar. Gönül isterdi “sözcük” yerine “söz” diyelim, “cümle” yerine “tümce” değil de Türkmenlerin “sözlem”ini alalım. Bu bakımdan “sözcük” sözcüğü köksüz değildir. Bizim için (burada Anadolu Türkleri adına konuşuyorum) bizim için bir geçmişi olmasa da, öbür soydaşlarımız için açık bir geçmişi, derin bir kökü bulunmaktadır. Özleştirmeyi gerekli buluyorum, ancak bu, yapılan yanlışları gözardı edeceğim anlamına gelmiyor.

Çetinoğlu: Dilimizde mahallî bâzı kelimelerin bulunması, Türkçenin rengi ve zenginliğidir. ‘Manda‘ya neden herkes ‘camış‘ veya ‘kömüş‘ , ‘merdiven‘e ‘badal‘ demek mecburiyetinde olsun ki? O kelimeler, belli bölgelerin malıdır. Beğenilirse, diğer bölgelerin insanları da alır kullanırlar. Dayatmada bulunmaya gerek var mı?

Uluç: Dilde dayatma, söz konusu olamaz. İsteyen istediği sözcüğü söylemekte, yazıp çizmekte özgürdür. İstersem “hür” derim, istersem “erkin”, istersem de “özgür”. Kimsenin bana bu konuda karışmak gibi hakkı bulunmamaktadır. Yöre sözcüklerinin genele yayılması ancak bir sözcük aranırken gündeme gelebilir. Örneğin “ödül” sözcüğü yöresel bir nitelikteyken, bu sözcük yazı dilimize alındı da bugün hepimiz “mükâfat” yerine kullanıldığını bilir olduk. Yazı dilimizdeki yabancı bir sözcüğü karşılamak için söz konusu varsıllığımızdan yararlanmak en doğal hakkımızdır. “Bunun yerine bu sözcüğü de kullanabiliriz” denir, bir kıyıya çekilir. Beğenilirse genele yayılır, beğenilmese kendi yöresinde yaşamını sürdürür. Dileyen yazınsal bir varsıllık adına koşuklarında, denemelerinde, savlarında kullanabilir, buna da karışamayız. Karışırsak, bu kez de biz “tasviyeci” oluruz. Yabancı sözcükleri tasviye etmek isteyenlerden bile kötü oluruz! Onlar yabancı sözcüğü dışlıyorken, biz kendi sözlerimizi dışlıyoruz. Bu, bizi daha kötü kılar.

Çetinoğlu: Türk dilbilgisi profesörleri Tahsin Banguoğlu, Muharrem Ergin, Fâruk Kadri Timurtaş, Necmettin Hacıeminoğlu, Mehmet Kaplan, Ömer Faruk Akün ve diğerleri… Ayrıca Türk dili konusunda ciddî araştırmalar yapmış Nihat Sâmi Banarlı, Sâmiha Ayverdi, İlhan Ayverdi, Yavuz Bülent Bâkiler, Şâkir Alparslan Yasa, Yakup Şimşek ve daha nice Türk dili âşıkları bu kelimelerin Türkçeyi yozlaştırdığını belirtiyorlar. Siz bu düşünceye katılıyor musunuz? Cevabınız ‘Hayır’ ise Neden?

Uluç: Tahsin Yücel’in “Dil Devrimi ve Sonuçları” betiğinde özleştirme akımına karşı çıkanların şu sözlerini yazar;

“Türkçemizin güzel âhengini, ceviz çuvalı boşaltırken çıkan takur tukur seslere boğmakta, meselâ o cânım rüyâyı çüşten farkı olmayan düş, hatıraanı kılığına sokmakta midesi bulanmış insan ağzından çıkar gibi bir sesle söylenen ödül kelimesi de dâhil bir dil çorbası oluşturmaktadırlar. Oysa bizim alışkın olduğumuz kelimeler velev ki yabancı bir dilden aktarılmış bile olsalar bu garçlı gırçlı lâflara hem zevk hem âhenk bakımından yüz defa müreccahtır.”

Oysa düş de, ödül de özleştirme akımından önce dilimizde bulunan sözcüklerdi. Yörelerde kullanılan sözcükleri bile böylesine acımasızca yerebilmek ne yazık!

Çetinoğlu: Tahsin Yücel, dil devrimcisidir. Türk dili uzmanı değil. Fransız dili ve edebiyatı dalında eğitim gördü. Hikâye yazarı olarak bilinir.  Hikâye yazan herkesin Türkçeyi iyi bildiği söylenemez. Sizin de belirttiğiniz gibi Türkçe, en çok da Türkçe bildiği zannedilenler tarafından tahrip ediliyor. Nurullah Ataç, Agop Dilaçar, Necmi Dilmen… gibi. Bu sonuncusu da zannederim hukukçu

Tahsin Yücel, alıntıladığınız sözleri kime cevaben yazmış?

Uluç: Tahsin Yücel’in ‘Dil Devrimi ve Sonuçları‘ isimli kitabına alıntıladığı satırlar 64. sayfada geçmekte ve E. Bayraktaroğlu, F. Baysal ile A. Fenik’e ait sözler olarak gösterilmiştir.

Çetinoğlu: E. Bayraktaroğlu: Emin Bayraktaroğlu olarak Türk dilini çok iyi bilen Nihat Sâmi Banarlı’nın müstear adıdır.  F. Baysal, Faik Baysal ise, O da Tahsin Yücel ile aynı çizgidedir. A. Fenik, Adviye Fenik olabilir. Gazetecidir.

Alıntıladığınız satırlar, Nihat Sami banarlı tarafından yazılmış ise, yazdıkları doğrudur. Faik Baysal, Tahsin Yücel ile aynı çizgidedir. Onun böyle bir yazı yazması mümkün değil. Tekrar bakmak lâzım.

Yanlış türetilmiş, uydurulmuş kelimeler mevzuunda sizinle ayrı bir röportaj yapabiliriz. Ne dersiniz?

Uluç: Bu konuda ayrıca görüşmek güzel olur.

Gökbey Uluç’un Yayınlanmış kitapları:

*Dede Korkut Betiği: İstanbul, 2015. Kutlu Yayınevi

*Göktürkçe Öğreniyorum: Bakü, 2014. Kutlu Yayınevi

*Irk Bitig: Bakü, 2013. Türkçesi Varken Yayınları.

*Ustan Gönüle: (Roman) İstanbul, 2013. Sokak Kitapları Yayıncılık.

*Yazışmalık: (Derleme) Bakü, 2012. Apostrof Yayınları.

*Göktürkçe Araştırmaları: (Araştırma) Bakü, 2011. Karhan Neşriyyat.

*Sevilmek İsteyen Kişi: (Roman) Bakü, 2011. Karhan Neşriyyat.

Tercüme ettiği kitaplar:

*Düşün ve Başar: (Muhammed Bozdağ’dan)  Bakü, 2010.

*Genel Kültür Nasıl Edinilir?: (Aylin Atmaca’dan) Bakü, 2011.

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (13)

İnkârcı Aristo: “Evet, kâinat / evren çok intizamlıdır. Kâinatın sanatla Yaratanından bahsediliyor. Fakat üstad ve sanatkâr olan insanları ben daima görürken, herkesin ve her şeyin üstadı olan Yaratanı hiçbir vakit görmedim. Bu sebepten inanmaya da alışmadım.”

Sokrat: “Güzel! Öyle ise sana başka bir şey sorayım: Senin hareketlerin akıllıca mıdır?”

Aristo: “Evet akıllıcadır.”

Sokrat: “Niçin hareketlerin akıllıcadır?”

Aristo: “Çünkü aklım var.”

Sokrat: “Sen kendi aklını hiçbir vakit bu meydanda olan gözünle gördün mü?”

Aristo: “Hayır, görmedim!”

Sokrat: “Öyle ise aklın olduğunu nereden bilirsin?”

Aristo: “Kendimden meydana gelen akıllıca hareket, fiil ve eylemlerden; aklım olduğunu bilirim.”

Sokrat: “Kendi aklını gözünle görmediğin hâlde, eserlerinden aklın var olduğunu bilirsin. Acaba niçin bu kadar muntazam ve düzgün olan âlemlerinden, eserlerinden ve senin bile düzgün ve tertipli bedeninden; kapsamlı, her şeyi kuşatıcı aklın sahibi olan Yüce Yaratıcı’yı anlamam ve bilmem dersin! Eğer muntazam eserler aklı ispat etmez / kanıtlamaz ise, o hâlde sen kendi aklını da inkâr etmekliğin lâzım gelir. Akılsız olduğun takdirde, Allah’ı inkâra hakkın kalmaz. Ama kendi gözünle görmediğin, kendi aklının varlığına, muntazam eserlerinden olduğuna kanaat sahibi isen, bu durumda tüm âlemlere bunca düzgün hareketleri veren ve seni bile bu kadar düzgün, güzel ve akla uygun şekilde yaratan; güç ve kudret sahibi olduğu apaçık olan Allah’ı bilmiş ol.”

X

Yeni Astronomi / Gök İlmi kaide ve kurallarının mûcidi / icat edeni sayılan, çekim kuvvetini ve bu yolda birçok gerçekleri bulan ünlü Nevton’un ifadesini yazmak istedim. (s. 31) Astronomi ile uğraşısı olmayanlar da anlayabilmek üzere en açık sözler ve deyim ve tabirler ile tercümeye dikkatimi sarf etmiş oldum. Böyle yapmış isem de, yine dikkatle okunmaz ise anlaşılması zor olacağını hatırlatmayı uygun gördüm.

İşte Nevton’un ifadesi: “Allah’ın varlığından asla şüphe etmeyiniz. Her şeyden önce var olan âlemden evvel, âlemi yeniden yaratacak veya varlığı tertip ve düzene koymak için, akla uymayan bir lüzumun bulunmasını kabullenmek, ahmaklıktan başka bir şey değildir. Çünkü akla uygun olmayan bu lüzum; mümkün olsa, her zaman ve her taraftan bir yolda bir gelişte bulunması lâzım gelirdi.

“Ve şu anda görünmeliydi. Eşyanın / şeylerin sima ve yüzlerinin çeşitli hâller ve zuhurlarından asla intizam hâsıl olmamalıydı. Âlemin dört bir yanı intizamla dolmasından anlaşılıyor ki, bir Yaratıcı’nın varlığı zaruridir. Ve bu kadar zaman ve mekânların değişmelerine göre bu intizamın daima devam etmesinden anlaşılıyor ki, bir kâinat Yaratıcısının varlığı gereklidir. Öyle bir Yaratıcı ve Tertip edici olmamış olsa, gökteki yıldız ve gezegenlerin düzeni akıl ve ilimce mümkün değildi.

“Bu intizamın akılsız ve idarecisiz olarak ilk defa ortaya çıkması mümkün olmadığından; bütün inceliklerden bile haberli olmak üzere; güç ve idrak sahibi bir Yaratıcının varlığı zarurî ve gereklidir.

“Gökteki yıldızların var olan hareketlerinin anlaşılması için, çekim kuvvetinden başka bir itme kuvveti, bir sevk ve idare kuvveti; kısaca itmeyi ve yapışmamayı sağlayacak biri de lâzımdır.

“Üstelik itme kuvvetinin madde ve cisimden daha önce bulunması, daha evvel başlaması, madde ve cisimden yüksek olması gerekli ve zaruridir. Çünkü gezegenlerin var olan hareketleri / devinimleri yalnız çekim kuvveti ile meydana gelemez.

“Çekim kuvveti meselâ gezegenleri Güneş tarafına çekerken o çekim sebebiyle gerekirdi ki, o yıldızlar Güneş’e yapışsınlar. Oysa Güneşe yapışmadıktan başka, bir de Güneş’in çevresinde dönerler. Bu durum mutlak aklî bir kuvvete, bir Rabbani emre dayanır. Ta ki kendi yörüngelerine mahsus mesafe ve uzaklıklara yöneltmiş olsun.

 

 

Türk Milleti Ve O Meşhur Kurbağa

0

Hemen herkes hayatında bir defa dinlemiştir o hikayeyi. Bir kurbağayı sıcak bir suyun içine atarsan canı yanar ve hemen dışarıya sıçrar. Fakat soğuk suyun içine koyar da suyu yavaş yavaş ısıtırsanız kurbağa bunu anlamaz ve su kaynadığında kurbağa çoktan ölmüş olur.

Toplumlar da aslında deneydeki kurbağaya benzer bir tepki verirler. Türk Milleti örneğinde olduğu gibi. Mesele çok basittir. Bir şeyi yavaşça değiştirirseniz kimse bunu fark etmez. Millet olarak soğuk bir suyun içine atıldık ve su ısınıyor.

Hatırlayın mesela, şu gençlik dizileri çıktığında ‘lise öğrencisi’ rolü oynayan oyuncuların kravat takma şekli çoğu anne babayı rahatsız etmişti. Fakat yavaşça bir seyirle bu normal olarak kabul gördü.

Zenginleşiyoruz, refahımız artıyor ve bu kredi ile oluyor herkes borçlanıyor fakat mutluyuz. Önceleri ‘ya hu faiz haram’ diyenler banka sıralarında, eskiden hastane kuyruğu için erkenden gitme alışkanlığından ve tecrübesinden olsa gerek erken gidip en önde durmaya başladılar. E bu devirde artık normal diyorlar sorunca.

Şapka kanunu kadar konuşulmadı bu ülkede yolsuzluk, hırsızlık, haram, faiz, lüks, israf. Eğer şapka kanunu çıkmasaydı da bu yavaş yavaş gerçekleştirilseydi emin olun ki o da konuşulmazdı.

Başörtüsü kavgası veren ümmet, başına başörtüsü takıyor ama ‘örtün’ emrini yerine getirmiyor artık. Zaten tesettür modası denen ameliyatla başörtüsü önce türban oldu sonra moda. Yani mânâ gitti elimizde madde kaldı. Ama artık bu devirde normal deniliyor.

Ülkede bitmek bilmeyen bir terör var her gün şehit veriliyor fakat bu normalmiş gibi davranılıyor. Ne zaman ki aynı anda yüksek sayıda şehit gelirse Millet olarak ‘ne oluyor’ diyoruz. 3-5-7 falan kimsede bir tepki olmuyor. Mesela 7 Haziran’dan sonra 300 civarında şehidimiz var fakat kimse umursamıyor. Konuşan da e olacak o kadar diyor.

Çözüm süreci boyunca anlatılan güzel masallar da o soğuk suydu işte! Ne güzel dinlendi onlar. Analar ağlamayacaktı, yaylalar çiçek açmıştı, hayvanlar bile anlamıştı, güzel şeyler olacaktı, birilerinin içi umutla doluyordu, ekonomik olarak teröre harcanan para cepte kalacaktı vs. Bu sırada infaz edilen korucular hiç umursanmadı, her yere mayın döşendi, evlere yığınak yapıldı ses çıkmadı terörist neredeyse kışlaya gelip çay içecekti.

Şimdi ise görüyoruz ki; aslında hiç de iyi şeyler olmamış. Millet hala daha hamasi söylevlerle uyutuluyor ve bunun da hala farkında değil. Hiçbir şey birden olmuyor çünkü her şey yavaş yavaş gerçekleşiyor. Şimdi desek ki Güneydoğu’dan çekiliyoruz. Büyük bir çoğunluk, buna kahvehanelerde devlet meselesi konuşanlar da dâhil ‘hayırdır kime bırakıyoruz’ diye sokağa dökülme ihtimali çok yüksek. Ama bu iş böyle her şey normalmiş gibi ilerlerse, ancak ‘başkan bizi çayla’ diye bağırır biri.

Böyle hayatımızdan örnekler vererek çeşitlendirmek mümkün. Lazım olan şey, Milli birinin suyun altındaki ateşi birden artırıp, canımızın yanmasına sebep olarak bizim sudan sıçramamıza sebep olması. E Türk azapta gerek!

Ne diyordu meşhur replik; uyursan ölürsün!

 

 

Bir Başka Âlem

Ne  bahçede  gerçek  mahsul  yetişir ,

Ne  köyümde  artık  keklik  ötüşür ,
Vatanımı  uyuz  itler  bölüşür ,
Baştakiler  ise  başka  bir  âlem!
.
Durum  pek  hoş  değil  öyle  gözükür ,
Bozkurt  yurtlarım da  çakal  tepişir.
Sevgi  sahteleşmiş, çıkar  pekişir ,
Gönüldaş  hukuku  bir  başka  alem!
.
Her  gün  bir  kaç  şehit  haberi  gelir ,
Müsebbipler  ise  malı  götürür.
Hainlerle  ”megri megri ”  diyenler ,
Şu  iki  yüzlüler  başka  bir  âlem!
.
Türk’e  Atatürk’e  düşman  oldular ,
Hak  deyip te  hakkımızı  çaldılar.
Milleti  çözdüler, zengin  oldular ,
Saltanat  sürenler  bir  başka  alem!

 

 

Kavga Nedir

Hangi kavga?

Ülkede yaşadığımız bütün sıkıntıların, bütün, dertlerin, bütün açmazların, kısacası bizi darmadağın eden meselelerin altında yatan neden nedir?

Türkiye’de Türk Hâkimiyetini yok etmek.

Türkiye’de Türk ifadesini sıradanlaştırmak, Türk kavramını küçültmek, Türk Milleti’ni etnik bir noktaya çekip olmayan başka etnik kavramlarla eşitlemek.

Evet!

Kavga budur…

Dünya egemen güçlerinin, onların yerli işbirlikçilerinin ulaşmaya çalıştıkları nihaî hedef budur.

Dünya egemen güçleri, emperyalist odaklar, bu hedefe varabilmek için, kendi ürettikleri işbirlikçilere uzun bir zamandan beri destek vermektedirler.

Hatta daha açık bir ifade ile Atatürk’ün vefatından itibaren bu destek ve bu ortamın yaratılması için her türlü desteği, hiçbir kesimden esirgememektedirler.

Ülkenin, bugün, içinde bulunduğu ortam, egemen güçlerin, işte bu hedefe varmak için kendi ürünleri olan işbirlikçilerin rahatça hareket etmek noktasına geldikleri ortamdır.

Türk Milliyetçiliği üzerine kurulmuş olan, Türk Milleti’nin yok edilmemesi için ölümüne verilmiş bir mücadele ile kazanılan ve kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde, Anayasa’dan TÜRK ibaresinin kaldırılması gerektiği, yetkili olduğu söylenen kişiler tarafından dile getirilebilmektedir.

Türk Milleti’nin kurtuluşu için, olağanüstü fedakârlıklar yapan Cumhuriyet’in kurucu Meclisi’nin içinde bugün, Kemalist Diktatörlük gibi ifadeler kullanılmakta, Devletimizin kurucusuna hakaretler edilmektedir.

Bunlar tesadüf değildir.

Kökü dışarıda olan, dış güçlerin beslemeleri, dünya egemen güçlerinin ürünleri olan kişiler, gruplar, partiler, yöneticiler her taraftan Türk Milleti’ne saldırıya geçmiş bulunmaktadırlar.

Hem de, birbirleri ile kavga eder gibi görünüp aslında aynı şeyi söyleyerek, aslında aynı hedefe varmak için çaba göstererek saldırmaktadırlar.

Dünya egemen güçlerinin, I. Dünya Savaşı sonucunda ulaştıkları Türk Milleti’ni Anadolu’dan atma düşünceleri, bugün yeniden önümüze konmuş bulunmaktadır.

Yani, dış ve iç Türk düşmanı güçlerin, Türkiye’de Türk Milleti’ni yenmiş oldukları inancı kendilerince pekişmiş bulunmaktadır.

Damat Feritler, Ali Kemal’ler, çeşitli cemiyetler, dernekler, partiler o zaman da Türk Milleti’ni yok etmek için dış güçlerin beslemeleri olarak içeride harekete geçmişlerdi.

Bugün de, Damat Feritlerin, Ali Kemallerin, cemiyetlerin, derneklerin, partilerin birebir karşılıkları Türk Milleti’ne karşı harekete geçmiş bulunmaktadırlar.

Geldiğimiz noktada, iç ve dış güçlere göre son kale olarak Anayasa kalmış görünmektedir.

Egemen güçlerin ve yerli işbirlikçilerinin son vuruşları kalmıştır:

Anayasa’dan Türklüğü kaldırmak. Egemen güçlerin, yerli işbirlikçilerine verdikleri son görev budur.

Bu görevi gerçekleştirmek ve fiiliyata sokmak için her yol denenmektedir ve denenecektir.

Şu anda, ülkenin, toplumun, milletin tek derdi Anayasa mıdır? İnsanımıza soralım bakalım; Anayasa değişikliği kendisi için ne ifade etmekte ve günlük yaşantısında ne kadar bu değişiklik gereğini hissetmektedir?

Her gün sayısını takip edemediğimiz Şehit haberleri içimizi yakmakta, ekonomi büyük alarmlar vermekte, işsizlik zirveye tırmanmakta, eğitim çökmekte, sağlık uyutmaları görülmeye başlanmakta, dış ilişkilerde rezaletlere artık yetişilememekte, ülkenin bir kısmı yaşanmaz hale gelip görüntüler seyredilir olmaktan çıkmış bulunmakta, insanımızın kafası her konuda karma karışık hale gelmekte, bir takım din ulemaları bilerek dinimize zarar vermekte vesaire, vesaire…

Ama, Anayasa değişikliği bu meselelerden daha bir öncelik kazanmış bulunmaktadır.

Buna kargalar bile gülmez.

Ey, Türk Milleti! Anayasa’nın ısrarla neden değiştirilmek istendiğini lütfen bir defa daha düşün ve değerlendir, çok geç olmadan.

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 1

A -)   K a r m a ş a B a ş l ı y o r

30 Ekim 1918’de bizim için I.Dünya Savaşı bitti. Mondros Mütarekesi (Ateşkes Antlaşması) mağlûp bir devletle imzalanmış ağır bir barış antlaşması gibiydi. Hele hele bir maddesi (7. Madde) adeta yeni bir savaşın habercisi sayılırdı.

En stratejik bölge yani Boğazlar, en evvel işgal edildi. İtilâf Donanması 13 Kasım’da İstanbul’a, 15 Kasım’da da İzmit’e demirleyerek tüm istasyon, postahane, telgrafhane ve askeri birlikleri denetim altına aldı. Tabi kendi bayraklarını da göndere çekmeyi unutmadılar. Bu sırada Kocaeli Mutasarrıfı İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey’di.

Diğer yandan savaşla birlikte Tehcir de sona ermişti. Kasım 1918’den başlayarak 3.500 kişi tekrar Bahçecik’e geri dönmüştü. Fakat çevre köylerden gelen Türk aileler; kimi savaş sırasında evsiz – barksız kalışından, kimi de savaşta gösterdiği yararlılıkların bir karşılığı olarak Hükümetin geçici müsaadesiyle de olsa beldeye yerleşmişlerdi. Eski mülk sahipleri de gelince Devlet iki arada bir derede kaldı.

Türkler ev ve arazilerin kendi hakları olduğunu iddia ederken Ermeniler de evlerinin çoğunun yakılıp yıkıldığından şikâyet ederek mülklerinin iadesinin zararların tazminiyle birlikte yapılmasını talep ederler. Ermeniler bu amaçla Dâhiliye Nezaretine (İçişleri Bakanlığı) onlarca dilekçe vererek mağduriyetlerin giderilmesini isterler. Bakanlık da İzmit Mutasarrıflığı’na acilen araştırılması ve giderilmesi talimatını verir.

Aşağıda bu konularla ilgili yazışma belgeleri ana hatlarıyla verilmiştir:

  • Tarih: 25/11/1918, Fon Kodu: 272..0.0.11, Yer No: 13.42..1,

Sürgün’den İzmit’e dönen Ermeniler’in hususi durumlarına göre gerekli işlemlerin yapılması.

  • Tarih: 06/11/1918 Dosya No: 2460 Gömlek No: 95 Fon Kodu: HR.SYS.

Sahipleri (Ermeniler) geldiği için iskân edildikleri haneleri tahliye

etmeleri istenilen Bağçecik’te sakin Rumeli muhacirlerinin şikâyetleri.

 

  • Tarih: 16/S/1337 (Milâdî 1919) D.N:93 G.N:234 F.K:DH.ŞFR.

Bahçecik’te, avdet eden (geri dönen) Ermenilere ait hanelerin büyük bir kısmının yıkıldığı ve kalanlarında henüz teslim edilmediği bildirildiğinden konuyla ilgili tahkikat ifâsına (inceleme yapılması) dair Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti’nden (Emniyet Genel Müdürlüğü) İzmid Mutasarrıflığı’na çekilen telgraf.

 

  • Tarih: 28/C /1337 (Milâdî 1919) D.N:97 G.N:356 F.K:DH.ŞFR.

Bahçecik’deki Ermeni Kilisesi’nin Dârüleytam İdaresi (SHÇEK) tarafından camiye çevirildiği hakkındaki iddianın tahkikine dair Umûr-ı Mahalliye-i Vilâyât Müdüriyeti’nden (Bayındırlık İl Müdürlüğü) İzmid Mutasarrıflığı’na çekilen telgraf.

  • Tarih: 30/04/1919, Fon Kodu: 272..0.0.11, Yer No: 13.47..2,

İzmit’ten Tehcir edilen şahıslara ait olup, Muhacirîn ve Mültecilerin İskânı’na verilen emvâl-i gayr-i menkûllerine (taşınmaz mallar) ait kira bedellerinin, muhacirîn tahsisâtından (göçmen ödeneği) ödenmesi..

  • Tarih: 13/05/1920, Fon Kodu: 272..0.0.11, Yer No: 15.58..5,

İzmit tüccarlarından Aleks Balutyan’ın Tehcir sırasında satılan emvâl-i metrûke (terk edilmiş mallar) bedelinin gönderildiği.

Görüldüğü üzere tehcir sırasında olduğu gibi tehcir sonrasında da Devlet, her şeye rağmen vatandaşlarının tümüne titizlikle sahip çıkmaya çalışıyor. Hem de o büyük ve kahırlı yenilginin ağır faturasının gün be gün artmasına rağmen. Ve eldeki imkânsızlıkları sonuna kadar zorlayarak..

Buna karşın Ermeniler, Osmanlı ülkesinin düşman işgali altında oluşunu fırsat bilip – geçmişten ibret almadan – aynı tür fesat hareketlerine girişeceklerdir. Bu iş için de sık sık işgal güçlerine ve bilhassa da İngilizlere Türk halkını ve idarecilerini şikâyet edeceklerdir. Kimi zaman bir kaymakamın (Geyve) kendilerine ilgisiz davrandığını, kimi zaman Ermeni yetim çocuklarının korkutulduğunu (Adapazarı) ileri sürecekler, kimi zaman da kendi yaptıkları terbiyesizlikleri daha önce yaptıkları gibi Türklere yamamaya çalışacaklardır. Osmanlı Hükümeti hem bir yandan İngiliz tavassutuyla gelen her probleme aşırı bir ihtimam göstermeye gayret edecek hem de diğer yandan azınlık çetelerinin bozgunculuklarını takip etmeye çalışacaktır.

 


İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehlikeye düşürdüğünü düşündükleri yer ve bölgeleri tedbiren işgal edebileceklerdi.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 19, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

A.g.e., Sayfa 20.

PAMUKÇİYAN, Kevork, El Yazısı Notlarından, Haziran 1987.

GÜNAY, Yrd. Doç. Dr. Bekir, Ermeni Meselesi ve Tehcir, Sayfa 54, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, İzmit, 2006.

A.g.e., Sayfa 55.

www.devletarsivleri.gov.tr/katalog/ Osmanlı Arşivi Rehberi

A.g.y.

A.g.y.

A.g.y.

http://erkankiraz.blogspot.com/2008/12/bahecik-bahchejik-baghchajik-baghchejik.html adlı siteden (www.devletarsivleri.gov.tr)

A.g.y.

GÜNAY, Yrd. Doç. Dr. Bekir, Ermeni Meselesi ve Tehcir, Sayfa 55, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, İzmit, 2006.

A.g.e., Sayfa 56.

www.devletarsivleri.gov.tr/katalog Osmanlı Arşivi Rehberi (İzmit’in Bahçecik Köyü’ndeki Protestan Okulu

Müdürü’nün çocuğuna 2 Ermeninin namus dışı şiddette bulunduğu, bu hadisenin Ermenilerce değiştirilerek Müslümanlara maledilmesine karşı uyanık bulunularak, basında doğru şeklinin münasip şekilde yayınlanması).

 

 

Unutulan Değerlerimizden “Eşek”

Günümüzün gençlerinin çoğu eşeği bilmezler zannedersem. At kadar kıymetli olmadığı için hayvanat bahçelerinde yer ayrılmamış, özel haraları ve jokey kulüpleri de olmamıştır. Son günlerde “eşek sütü faydalıdır” söylemi, inşallah cefakâr dostlarımızın hak ettikleri itibarı, bir nebze olsun geri getirebilir diye düşünmek istiyorum.

Bizim çocukluğumuzda eşeğimiz en iyi dostumuzdu. Hemen hemen her evde bir eşek olurdu. Evlerimizin altında veya yan kaydırmalarında onlar için özel küçük ahırlar, samanlıklar ve arpalıklar olurdu. O zaman kamyon yok, kamyonet yok, motorlu vasıta çok kıt ve herkeste yok. Bisiklet dahi lüks. Eşeklerimiz en iyi taşıma aracı, un-buğday çuvalları, odunlar, kasalar, küfeler, heybeler, insanlar, çocuklar hep eşek üzerinde taşınırdı. Üstelik at arabasının dahi gidemediği dağlara, yaylalara, patikalara ancak eşekler gidebilirdi.

Duyduğumuza göre karayolları dağlardan yeni bir yol açacağı zaman, muhtemel güzergâhı belirlemek için, eşeği önce salarlar onun geçtiği yerden yol yaparlarmış.

Dağdan odun getirilecek, değirmene buğday götürülecek, değirmenden un getirilecek, ovadan elma sandıkları gelecek, tütün tarlasından tütün küfeleri gelecek, uzun yollarda heybelerinde çocuklar taşınacak, semerinde ve terkisinde insanlar taşınacak… O zamanlarda eşek olmasaydı halimiz nice olurdu?

Her evin bir eşek almaya gücü yetmezdi. Zengin veya işi gereği eşeğe çok muhtaç olanların eşeği olurdu. Arada sırada eşeğe işi düşenler, eşek edinmezler yakın komşudan ödünç isterlerdi. Asla bunun bir bedeli olmazdı. O da günün birinde kendi elinden gelen bir işle komşusuna yardım ederdi. Bu konuda muazzam bir yardımlaşma ve paylaşma söz konusuydu.

Semer, eşeğin en önemli müştemilatı idi. Semer olmadan eşeğe hiçbir yük yüklenemezdi. Semercilik çok önemli bir meslekti. Onun için çok kıymetli ustaların dükkânları vardı. Bucakta “Semerci Mahmut” bir efsane sülalenin lideri idi. Semerin sırta gelecek yeri yumuşak beyaz keçeden, üstü siyah meşin deriden, kasnakları hilal şeklinde sağlam ağaçlardan yapılırdı. Yeni bir semer mis gibi kokardı.

Semerin üzerine monte edilen yaklaşık 10 metre uzunluğundaki urgan olmadan, eşeğin semerine hiçbir yük sarılamazdı. Bu urgan öyle ustalıkla monte edilirdi ki, yükü kavrayacak olan iki taraf, binen kişinin ayak koyma yerleri, (attaki gibi özel ayaklık eşekte olmazdı), yükü iyice sarmalamak için urganın yedek kısmı, bu işlemi yapmak her yiğidin harcı değildi.

Yem torbası saman ve arpadan müteşekkil olarak semere asılı olurdu. Atlar gibi ağza alınan gemleri olmaz, sadece yularları olurdu. Yularlar sevk ve idarede kullanılamaz, yalnızca çekmekte ve bir yere bağlamakta kullanılırdı. Sevk ve idare semere binen kişinin elindeki bir çılkı veya küçük değnek ile hafifçe vurularak sağlanırdı.

Eşekler genelde inatçı yaratıklardı. En ufak bir su birikintisinden, sesten, gürültüden, diğer bir hayvandan, bövelekten, gövenden ürker ve hızla kaçardı. Böyle bir anda üzerindeki insan veya yük Allah’a emanet…Attan düşen kaba döşşek, eşekten düşen kazma kürek sözü boşa söylenmemiştir. Eşekten düşmek, her zaman çok tehlikeli olmuştur. Eşekten tekme yemek ise, korkunç derecede tehlikeli idi. Çünkü, inekler tek ayakla teperken, eşekler çift ayakla ve ön ayaklarının üstüne iyice yükselip amuda kalkarak, arka iki ayağını bütün gücü ile birlikte vurarak teperdi. Bunun adına, çifte atma denirdi. Yerde yatırılan çoru çocuğu rahatlıkla çiğneyip geçebilirdi. (Onun için bebekler ya beşikte ya da salıncakta yatırılmış asla yerde yatırılmamıştır).

Göven diye bir arı-sinek karışımı bir mahluk eşeğin apış arası ve kuyruk altı gibi yumuşak yerlerini çok severdi. Yapıştı mı asla bırakmaz kanatıncaya kadar emer ve eşeği çileden çıkarırdı. Bu duruma maruz kalınca da saatlerce koşardı.

“Sabala kakmalı, oduna getmeli, eşşe göven yemeden, odundan gelmeli” manisini bilmeyen yoktur. Tabi gövenin aşırı sıcaklarda tebelleş olduğu da böylece anlaşılıyor.

Eşek, at, kedi ve köpek gibi eve veya sahibine sadık bir hayvan değildir. Başıboş bırakılamazdı. Yoksa kafasının estiği yere gider, eve de dönmezdi. Onun için işi bitip istirahate çekildiğinde, ya tek ayağından sikke ile örüklenir, ya da iki ön ayağı bir karış mesafeden bağlanarak tuşşaklanırdı.

Eşeğin yavrulamasına kunnamak denirdi. Eşek kunnadığı zaman dünyaya gelen sıpa, öyle tatlı olurdu ki, insanların kendi yavrularını bile severken sıpaya benzeterek sevmelerinin bir hikmeti de bu olsa gerekti. Bu gün hala eskiler çocukları “eşşek sıpası seni” diye severler. Sıpalar annelerinden hiç ayrılmaz, sık sık onları emerler ve sürekli sağa sola koştururlardı. Ama günün birinde delikanlı olduklarında onların da sırtına semer vurulurdu. Hemen semer vurmak imkânsızdı, alıştırılması gerekirdi. Aksi halde hızlıca kaçar giderdi. Bunun için semerden önce üzerine bir insanın binmesi gerekirdi. (Bir gün delikanlı olan sıpamızı alıştırmak için üzerine korku ile bindim. Yelesinden sıkıca yapıştım. Yavaş yavaş yürümesi için tıpışladım. Ne güzel yürüdü tam alıştırdım derken, alnıma konan bir sineği kovalamak için çılkılı elimi kullanınca, dövecek zannetti herhalde, öyle bir depar attı ki, ben rulo halinde bir iki ters takladan sonra hoooop yerde yarı baygın).

Eşeklerin görevi bitince hemen semeri (paldımı, kuskunu, golanı) sökülür, bir süreliğine serbest bırakılırdı. Çünkü eşek mutlaka annanırdı. Yani uygun bir yere yatacak, bir sağa bir sola hızlıca defalarca yuvarlanacak, tozu toprağa katacak, hızla kalkacak ve uzun süre silkelenmek için titreyecektir. Birisi söylenen sözü biraz zor anladığı zamanlarda, anladın mı diye sorarlar, anladım dendiğinde ise alacağı karşı cevap çok manidardır. “annadın ama semer ağaçlarını da kırdın”. Yani, anlamak, annanmak ile eşleştirilmiş ve çaktırılmadan anlama yetersizliği olan kişi eşeklikle suçlanarak iğnelenmiş olurdu.

Hayvan pazarında aynı sığırlar ve davarların olduğu gibi at ve eşeklerin de bir pazarı olurdu. İyi eşek iyi paraya satılırdı. Dört ayağına da nal çakılırdı. Nalbantlık da aynı semercilik gibi çok geçerli bir meslekti. İsimlerinin önüne ustalık nişaneleri de mutlaka konurdu. “Nalbant Süleyman” gibi.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…

 

 

Biz Ne Dersek O!

0

TV’lerde, programlarda çözüm sürecinin nimetlerini sayıp dökenler neredeler?  Bu çözüm süreci değil ihanet sürecidir diyen Milliyetçi Toplumcuları yadırgayanlar nasılsınız, iyi misiniz? Durumun nereye gideceğinden, ülkemiz üzerinde oynanan Emperyal oyunlardan  zerre haberi olmayan Orhanlar, kasıntı  Kadirler, Hülyalar nerelerdesiniz?

Adamlar silahlı örgüt, yüzlerce can almışlar can vermişler, ne çözümü yok böyle bir şey. Hainler yığınak yapıyorlar, dağ ve şehir kadrolarını güçlendiriyorlar, silahlanıyorlar, hendekler kazıyorlar,  PKK vali kaymakam atıyor, savcısı ile hâkimi ile insanları yargılıyorlar, Güneydoğuda devletten yana olan insanlar yaşatılmıyor, göçler başladı, bırakın bu Megri megri işlerini dedik, yakardık, yalvardık, ama adamlar bizleri zerre kaale almadılar. Biz Akıllıyız ve İktidarız Ne Dersek O! Sizlerde kimsiniz babından salvo yaptılar.

Bizler, PKK ile  görüşüyorsunuz, ihanet  içindesiniz, bu  gidişat ülkeyi böler  dedikçe, mübarekler  PKK  liderlerine sarılıp,Milli Hareketçilere  kandan besleniyorsunuz  deyip, PKK’nın  sanatçı dediği, akşama  ve  sabaha  kadar ecdadıma küfreden  PKKlı Şivan Perverlere     sarılıp  iki gözü iki çeşme ağlayan  erkan  ve hanımları,  nerelerdesiniz?

Paralelciler bizi kandırdı, Esat  bizi kandırdı, şimdi de pkk  bizi kandırdı  deyip, kaç yıldır  hainlerin  askerimin yüzüne tükürüp, Türk askeri  yolda yürürken  onları yuhalayan PKK’lılara  göz yumanlar, valilere  emir verip  PKK’lılara karşı  ses çıkarmayın emri verenler  ,  PKK’lı  vekillerin dahi komiserime  şamar atmasına göz yumanlar  neredesiniz?

Hani Esat bir haftada gidiyordu, sizlerde Şam da Cuma namazı kılacaktınız ne oldu? Egedeki 16 tane ada da Yunan işgali yapılırken neden görmezden geldiniz?  Tüm bu ihanetlere göz yumanlar sahi nerelerdeydiniz?

Şu akiller vardı ya, hani çözüm sürecinin ne kadar yerinde olduğunu halka anlatıp, inandırmak için şehir şehir dolaşmışlardı. Sahi şimdi neredeler ve hala çıkıp bunu söylemeye cesaretleri var mı? Ya onları bu işte görevlendirenler ne âlemde? Peki, inananlar şimdi ne diyor?  Milliyetçiler  kandan besleniyor diyenler, şimdi  Güneydoğudaki  bu sürgün, kıyım, asker- polis, insan katliamlarının  müsebbipleri sizler değil misiniz  ? Şimdi nerelerdesiniz?  Yoruma gerek var mı?”

Geçen hafta akademisyen unvanlı ( ! ) sorumsuz 1128 kişinin bildirisinde, PKK endeksli tutumlarından dolayı    “tepedekiler olmak üzere, iktidar sahiplerinin “milliyetçilik” temelli açıklamaları karşısında, iki yüzlü siyaset uygulamaları bizleri şaşırtmıştır.  Bu akademisyenler,  hükümetin seçtiği akiller grubunun bir nevisi değil midir?  Şimdi Milliyetçi söylemlerle yine Türk halkını kandırmanın âlemi nedir? Geçmişte birçok tavrını beğenmemekle birlikte, CHP eski Tunceli milletvekili Kamer Genç kadar olamayanların, Kamer Gençten ders almalarını yeğleriz. Adam  hiç olmazsa  Kürdistan  heveslisi   bazı  Akp  ve  pkk  yürüyüşlerinde  ön  saflarda  boy  gösteren  bazı CHP  vekilleri gibi  davranmamış, delikanlıca PKK ya karşı çıkmış,   öldüğümde  de  beni Türk Bayrağına sarıp  Tunceli ye  götürün diye  vasiyet etmiş  olmakla da, bu günkü kaypak  davrananlara, vatan ,millet ,bayrak  değerlerimiz  ve  birliğimiz  açısından birilerine   ders  vermiştir.

Güneydoğu’yu 3,5 yıllık çözüm süreci kandırmasıyla “silah deposu” haline getirenler; bu “kandırılmışlıklarının” hesabını millete vermeksizin, unutturmaya çalıştıkları gibi, bu bildiriyi kınama bahanesiyle “ayaklar altına” aldıkları milliyetçilikten destek devşirmeye çalışıyorlar.  Türk Milleti’nin milli duyguları üzerinden “Başkanlık sistemi” üretmeye çalışıyorlar. Türk Milleti’nin sistemi; Atatürk ‘ün  kurduğu  Cumhuriyettir, onun  geliştirilmesi lazımdır, başka sistemleri  bu millet  kabullenmeyecektir, bu bilinmelidir.

 

 

Çocuk Deyip Geçmeyin

“Kim demiş ki çocuk küçük bir şeydir,

Bir çocuk belki en büyük şeydir.”

Abdülhak Hamit Tarhan

 

Toplumun temeli ailedir. Aileyi oluşturan bireylerin iyi olması toplumu, toplumun iyi olması da bireyi etkilemektedir.

Anne ve babalara çocukları eğitme ve yönlendirme sorumluluğudüşmektedir. Çocuğun eğitiminde en önemli kurum ailedir.

Anne babaların çocuklarıyla ilgili olarak dikkat etmeleri gerekenler:

1. Çocuğun gelişimini izlerken başkaları ile karşılaştırmamalı, çok beğendikleri kişilere benzetmeye çalışmamalıdırlar.

2.Çocuk her zaman başarılı olmayabilir. Başarısız olduğunda güvenini sarsacak şekilde davranmak, hayal kırıklıklarına karşı sürekli korumak aynı derecede sakıncalıdır. Hatalarından çok başarıları dile getirilmeli, bazı şeyleri becerememenin normal olduğu anlatılmalıdır.

3.Anne ve babalar çocuklarını eğitirken davranışları uyumlu olmalıdır. Çocuklarını paylaşmadan, tutarlı davranmalıdırlar. Birbirlerinin hatalı davranışlarını çocuğun olmadığı bir ortamda konuşup anlaşmaları gerekir. Aksi takdirde çocuk kime güveneceğini bilemez, saldırgan ve güvensiz olur.

4.Çocuğun her davranışına her zaman tepki verilmemelidir. Onun da kızgın olabileceği, yanlış davranabileceği unutulmamalıdır. Başkalarına ve kendine zarar vermediği sürece bu durumlarda fazlaca karışmamak gerekir. Duygularını açıklamasına, neden öyle düşündüğünü anlatmasına fırsat tanınmalıdır. Olaylar birlikte yorumlanıp doğru davranışın ne olması gerektiği örneklerle anlatılmalıdır.

5.Yetişkinler çocuğu eğitirken kızgınlık ve kırgınlık duyabilirler. Fakat bu duygularını kontrol altına almalı ve çocuğa ağır sözler söyleyip fiziksel ceza vermeden sakinleşip, bir kez daha düşünüp öyle davranmalıdırlar.

6.Çocuğun her istediğini, istediği anda sağlamamalıdır. Bir şeyi elde etmek için çaba göstermesi gerektiğini öğretmeli, bundan zevk alması sağlanmalıdır. Her istediğini elde etmeye alışan çocuk ileride çok kolay hayal kırıklığına uğrayabilir.

7.Yetişkinlerin de hata yapabileceği, özür dilemelerinin gerektiği öğretilmelidir.

8.Tutulamayacak sözler verilmemelidir. Çocuğu baştan savmak için o anda yumuşak davranıp sonra sertleşmek çocuğun güvenini kırar ve bunu genelleyip bütün insanlara güvenmeyebilir.

9.Çocuklara kararlı ve doğal bir ilgi ve sevgi göstermek gerekir. Yetişkinlerin tutarlı olmaları çocukların neden sonuçilişkilerini daha iyi anlamalarını, bağımsız karar alabilmelerini ve kendilerine güvenmelerini sağlar.

10.İnsanların yaşamları boyunca faydalı işlerle ilgilenmelerinin ve çok çalışmalarının onları saygıya layık yapacağı öğretilmelidir. Okumanın ve öğrenmenin insana kazandırdığı değerler gösterilmelidir.

11.Çocuklar yakın çevrelerindeki ilişkileri ve insanları taklit ederek öğrenirler. Onlara;”ahlak kurallarını”, “toplumsal değerleri”, “dürüstlüğü” ve “objektif davranmanın yararlarını” anlatırken yetişkinler de bunlara layık olacak şekilde davranmalı, iyi model olmalıdırlar.

12.Çocukları ön planda tutmak, aile yaşamını onun isteklerine uygun olarak planlamak doğru değildir. Hep el üstünde tutulmaya ve isteklerinin karşılanmasına alışmış çocuk toplum içinde kendine dönük ve bencil bir kişilik gösterir. İnsan ilişkilerinde de başarısız ve dengesiz olur.

Ailenin ihtiyaçları ve yaşam planı bütün aile bireyleri ile birlikte konuşulmalı ve tartışılmalıdır. En önemli ve öncelikli ihtiyacın ne olduğuna karar verilirken çocuk da fikrini söyleyebilmeli ve yetişkinler ona konuyu saptırmadan nedenleri doğru bir şekilde açıklamalıdırlar.

13.Çocuklara doğayı tanıtmalıdır. Çevrelerindeki canlı ve cansız varlıkları sevmek ve korumak öğretilmelidir. Çocuğun özellikle yakın çevresindeki yetişkinler birbirlerini severek ve birbirlerine saygılı davranarak ona örnek olmalıdırlar.

Bu davranışların bir süre gerçekleştirilmesi, çocuğun istendik yönde gelişmesini sağlayamaz. Bu nedenle davranışlarda tutarlılık ve süreklilik ebeveynler için anahtar kelimeler olmalıdır.

Çocukla konuşmalı, ilgi ve istek oluşturarak soru sorması için ortam hazırlamalıdır. Yol göstererek doğruları yaşamasına fırsat verilmeli, doğru davranışları takdir ve teşvik edilerek hoşlanması ve davranışlarda süreklilik ve alışkanlık sağlanmalıdır.

 

Çocuk yetiştirmek, güç ve karmaşık bir iştir. Ne var ki dünyanın mutluluk getiren, insana huzur veren en tatlı uğraşılardan da biridir. Bir ananın dünyaya sunacağı en önemli armağan, mutlu ve güvenli bir insan olarak yetiştirilmiş çocuklardır.”Dr. FitzhughDodson


Sevgiyle kalın.

KAYNAKÇA:

1-Aydın, O. Okul Öncesi Dönem Çocuğunun Gelişim Özellikleri. Ed. M. Sevinç, Erken Çocuklukta Gelişim ve Eğitimde Yeni Yaklaşımlar.Morpa Kültür Yayınları, İstanul:2003.

2-Haktanır,Gelengül. A.Ü. Geliştirme Vakfı Ö. İlköğretim Okulu Kardelen Dergisi, Ankara: 2002.

3-Ünlü, Sezen. Psikoloji. Anadolu Üniversitesi. Açık Öğretim Fakültesi Yayınları, Eskişehir: 1992.