16.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 27, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1395

Kader Anları

“Kader anı” dediğimiz bazı kritik olayların hem şahsi hayatımızda ve hem de milli tarihimizde yaşandığı durumları hatırlayınız.

Bu kader anları bazen şahsi tercihlerle, bazen de irademiz dışında tecelli ederler. Osmanlı Devleti olarak 1. Dünya savaşına dâhil olmamızı sağlayan İttihat Terakki önderlerinin (Enver, Cemal ve Talat Paşaların) kararı; Mustafa Kemal Paşa’nın “Kuvayı Milliye” Hareketini başlatma kararı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Dünya Savaşına girmemesini temin eden İsmet İnönü hükümetinin politikası çok önemli sonuçlara sebep oldu.

Bırakın savaşları, 1950–1960 Demokrat Parti (Menderes) Hükümetlerinin demokrasi ve kalkınma anlayışına getirdiği yenilik, Adalet Partisi (Demirel) Hükümetlerinin “İthal İkamesine” dayalı sanayileşme politikaları ve Turgut Özal’ın getirdiği iç ve dış rekabete açık ekonomi modeli tercihlerinin Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve siyasi gelişmelerini nasıl değiştirdiğini düşününüz.

Çanakkale’de küçük rütbeli bir subay (yarbay) olan Mustafa Kemal’in göğsünün üstündeki saate çarpan şarapnel parçası bir santim yana isabet etseydi, O’ da şehitler kervanına dâhil olan isimsiz kahramanlardan biri olarak kalacaktı. Öyle olsaydı, Türkiye düşman istilasından kurtulabilir ve Türkiye Cumhuriyeti kurulabilir miydi? Bilinmez.

Seçimlerden sonra Türkiye’yi bekleyen üç ana konuda yapılması gereken tercihler de, önümüzdeki on yıllarda izleyeceğimiz rotayı çizen kader anları olacak gibi görünüyor:

  1. Ekonomide, petrol fiyatlarının yüksekliği nedeniyle bazı ülkelerde oluşan sermaye fazlası gelişmekte olan ülkelere kayarken, Türkiye’ de bundan yararlandı. Ancak bu sermayeyi çekerken, bize benzeyen diğer ülkelerden farklı olarak iki dramatik tercih yaptık: Birincisi dünyanın en yüksek reel faizini vererek bu sermayeyi çektik. İkincisi bütün kritik işletmelerimizin yabancı kontrolüne girmesini sağlayan “babalar gibi satış” yöntemini uyguladık.

    Mevcut AKP hükümetinin tercihleri sonucu haberleşme, ulaştırma, bankacılık sektörleri dâhil olmak üzere bütün temel ve kritik sektörlerde yabancı sermayenin payı milli ekonomi kavramını yok eden bir oranda yükseldi. Bazı sektörlerde (haberleşme gibi) yerli sermaye payı hiç kalmadı.

    Diğer gelişmekte olan ülkeler mevcut borçlarını azaltırken, biz borcumuzu daha büyük borç alarak sürdürmeye devam ettik ve tarihimizin en büyük cari açığına ulaştık.

    Bu durum sür dü rü le mez. Yeni hükümetin alacağı, yeni ekonomik kararlar bir kader anı olacak gibi görünmekte.

  2. Terörün bu günkü aldığı boyut, eriştiği siyasi destek ve yarattığı psikolojik ortam da mevcut haliyle sorunun sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin Kuzey Irak’a girerek terörü kaynağından kurutmaya çalışmasının bir bedeli vardır. Kuzey Irak’a girmeyip günlük şehit cenazesi sayısının her gün daha da artması, buna karşılık terör örgütü uzantılarının meclise girmesinin getireceği psikolojik gerginliğin de bir bedeli olacaktır.

    Bu konuda alınacak karar ve uygulanacak politikalar da bir kader anı oluşturacaktır.

  3. Zaten ufukta net bir görüntü alamadığımız AB konusu, Fransa’da Sarkozy’nin ve Almanya’da Merkel’in gelmesiyle hepten çıkmaza girmiştir. Bu gelişmeler, AB üyeliği hayaliyle milli haysiyetimizi rencide eden dış müdahalelere son vermek ve “Gümrük Birliği” dâhil verilen tavizleri gözden geçirmek için bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

    Gelecek hükümet bu konuda da “vaziyeti idare etmek” yerine milli menfaatlerimize uygun bir AB politikası icra etmeyi tercih ederse, bu karar da bir kader anı teşkil edecektir.

Ege Cansen’in ekonomimizin durumu için anlattığı fıkrayı hatırlatmak isterim: Ağzına kadar dolu bir lağım çukurunda bulunan insanlar, alt dudaklarına kadar gelmiş pisliğin ağızlarına kaçmaması için hareketsiz beklemektedir. Havuza girerek kendilerini bu pis ortamdan kurtarmak için havuza girmeye hazırlanan hayırsever adama karşı hep beraber seslenirler: “Sakın dalgalandırma!”

Sadece ekonomimizde değil, diğer temel konularda da artık dalgalandırmadan “vaziyeti idare etmek” mümkün değildir. Ya bacaklarımızdaki takat bitecek ve pisliğe gömüleceğiz. Ya da dalgalanmayı ve bir miktar daha zorluğa katlanmayı göze alarak bu çukurdan çıkacağız.

Unutmayınız seçmen olarak bizim tercihimiz de gerçek bir kader anı oluşturacaktır.

Yabancı İlgisi

0

Sevgili okuyucular, yazılarımda her zaman bahsettiğim gibi içinde bulunduğumuz dönemde yaşananlar Osmanlı’nın son döneminde yaşanan olaylarla paralellik göstermektedir. O dönemi incelediğimizde görülecektir ki Osmanlı tarihi boyunca yabancıların en fazla ilgisinin ve dolayısıyla faaliyetlerinin yoğun olduğu dönem Osmanlı tarihinin son dönemlerine tekabül etmektedir.

Nitekim o dönemde kurulan yabancı finans kaynaklı okullar ve cemiyetler ülkenin içinde bulunduğu zorlu ekonomik ve siyasal şartlar içerisinde etkin rol oynadıkları için daha sonra kurulacak olan Cumhuriyet’te Atatürk ilk olarak yabancı okulları ve dernekleri kapatmıştır. Yani denilebilir ki ülke içerisinde temizlik hareketine girişmiştir.

Kanaatimce son derece yerinde olan bu temizlik harekatının en can alıcı noktası “İstiklal Mahkemeleri”dir. İstiklal mahkemeleri demokratik tavır olarak birçok kişinin eleştirilerine maruz kalsa da bence o dönemin şartlarına göre yapılması gereken bir uygulamadır. Fakat amacına tam manasıyla ulaşamadan son verilmiştir. Çünkü bu mahkemelerde ilk önce yönetime alternatif olabilecek şahıslar yargılanmıştır. Ancak esas misyonunun İstiklal Savaşı sırasında yabancılarla el ele vererek ülke içerisinde hainlik yapan kesimi temizlemek olduğunu düşünmekteyim.

Günümüze bakıldığında ise ülkemize olan yabancı ilgisinin en yoğun olduğu dönemi yaşamakta olduğumuz hepimiz tarafından aşikardır.

Borsanın bile %73’nün yabancı sermaye olduğu bu dönemde ülkemiz adeta yabancı sermaye ve yabancı sermaye kaynaklı sivil toplum örgütlerinin konuklandığı ülke haline gelmiştir.

Değerli okuyucular bu son derece ciddi bir durumdur. Ülkeler tarihi açısından son derece kısa bir dönem olan yaklaşık yüz yıl önce aynı durumla karşı karşıya kalan ülkemiz en sonunda var olma mücadelesi vermiştir

Dünya siyasetini kuran oyun kurucularının uyguladığı sistem her zaman aynıdır. Önce ülkeler içerisinde yabancı sermaye kaynaklı sivil toplum örgütleri ve okullar kurmak, dolayısıyla kendilerine göre adam yetiştirip o ülkenin milli reflekslerini kırmak, daha sonra ise bölge için nasıl bir siyaset belirlenmişse onu uygulamak.

Buna binaen geçtiğimiz günlerde Rusya devlet başkanı Putin ülkesinde yabancı sermaye kaynaklı sivil toplum örgütlerinde toplam 700.000 kişi olduğunu bunlarında ülke genelinde casusluk vazifesi gördüğünü beyan etmiş, akabinde Rusya Parlamentosunda yabancı sermaye kaynaklı kuruluşlara sınırlandırılma getirilmesini oylamaya sunmuş ve büyük çoğunluğun kabul oyuyla sınırlandırılma yasallaşmıştır.

Bu durumda yabancı sermaye ile kurulan vakıf ve dernek cenneti ülkemizin ne büyük bir tehlike içerisinde olduğu daha da iyi anlaşılmaktadır.

Yukarıda izah ettiğim gibi dünya siyaset kurucularının yöntemlerinin aynı olması ve bizim millet olarak bu yöntemlerin acı tecrübesini yeni yaşamış olmamıza rağmen hala aynı konularda sıkıntıya düşmemiz insanı daha da üzmektedir.

Anlaşılmaktadır ki bizim milletimizin tarihi hafızası yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla gençlerimizi tarihi kimlikle yetiştirmek biz ebeveynlerin en büyük görevi olmalıdır. Ancak bu şuurda yetişen bir nesil ülke geleceği açısından “yabancı ilgi”sine dur diyebilir.

Batı Trakya Meselemiz

0

650 Yıl boyunca Osmanlı Devleti idaresinde Rumlarla birlikte mutlu, müreffeh bir şekilde yaşayan Batı Trakya Türklüğü, Yunan idaresine geçtiği günden itibaren bir çok sorunla karşı karşıya kalmıştır.

Atalarımın Lozan mübadelesiyle göç ettirilmiş olması ve eşimin akrabalarının hala İskeçe ve Gümülcine’de zor şartlar altında yaşamlarını sürdürüyor bulunması bu milli davayı benim açımdan da çok önemli bir hale getirmektedir.

Bugün Kocaeli’nde bir çok Batı Trakya göçmeni bulunmakta Yeniköy, Akmeşe, Kızderbent beldeleriyle, Gündoğdu, Hacı Hızır, Topçular mahallelerinde yaşamlarını sürdürmektedir. Birçokların da akrabaları hala Batı Trakya’da yaşamaktadır.

Yunanlılar Batı Trakya Türklerini hep “Ankara’nın Truva Atı ” olarak algılamış Türkiye’nin Batı Trakya Türklerini kullandığına inanılmıştır. Diğer taraftan Türkiye kamuoyu Türk azınlığın ne tür sıkıntılarla karşılaştığını günümüzde olduğu gibi hiçbir zaman yeterince öğrenememiştir.

Günümüzde Batı Trakya’daki temel sorunlar: “Türk” adının kullanılması, Müftülük seçimi, Eğitim ve öğretim, siyasal haklar, yurttaşlık ve dürüst yargılanma hakkına ilişkin sorunlar ve ekonomik alandaki sorunlar şeklinde sıralanabilir.

Yunanistan; Türklerin dini kimliklerini güya tanıyor, ancak etnik kimliklerini “Türk azınlığı yoktur, Müslüman Yunanlılar vardır” söylemiyle reddediyor. Bu yüzden Türk ve Türkçe terimlerin kullanılmasında ciddi kısıtlamalar getiriyor.

Yunanistan bir din devletidir. Din eğitimi ilkokulun ilk sınıfından başlıyor. Kilise bilgileri tarihi şekillendiriyor. Rum çocukları eski Bizans’ı, Konstantinapol dedikleri İstanbul’u Bizans’ın başkenti olarak öğreniyor.

Osmanlı’nın ibadethane olarak kullandığı Selanik’teki Yeni Camiii, bugün Yunan Devleti Pontus soykırım müzesine dönüştürmüştür. Bu bile Yunan Megola İde ası’nın, nefretinin beyinlerden silinmediğini gösteren en büyük örnektir.

Yunan hükümeti Türklerin seçtiği Müftüyü tanımıyor, yerine Hıristiyan dinine mensup bir komisyon tarafından, işbirlikçi müftüler seçilip tayin ediliyor. Bu amaçla Müslümanları kontrol altında tutmayı hedefliyor.

24 Temmuz 1924 tarihli Lozan Antlaşmasına göre Türk azınlığın eğitiminin özerk statüde yapılması gerekirken, Yunan makamları uygulamada Türk öğrencileri gerçek manada eğitimden mahrum bırakıyor. Tarih dersi Rumca, Fen dersleri Türkçe olarak okutuluyor.

Yunan politikaları doğrultusunda yetiştirilen Selanik Pedagoji Akademisi mezunu öğretmenler tayin edilirken, Türk azınlığa mensup formasyonlu öğretmenlere ise görev verilmiyor.

Türklerin siyasal örgütlenme hakkı da değişik ihlallere uğramış, Türk olduğunu açıklayanlar hapsedilerek malları ellerinden alınmış ve çeşitli bahanelerle 2500 Türk vatandaşlıktan çıkartılmıştır.

Türk azınlığın ellerinde ki topraklara çeşitli bahanelerle el konulmuştur. Lozan Antlaşması imzalandığında Batı Trakya toprakları’nın % 84’ü Türklere aitken, bugün bu oran % 25’e kadar düşmüştür.

Batı Trakya Türklerinin yaklaşık % 80’i kırsal kesimlerde yaşıyor, dolayısıyla tarım ile geçiniyor. Tütüncülük yaklaşık 13 bin Türk ailesinin gelir kaynağı. (Batı Trakya Türklerinin % 50’si ) Rum tüccarların düşük fiyatlarla tütün almaya çalışması ve 2005 yılında AB’nin tütüne verdiği sübvansiyonları azaltmaya başlaması, tütüncülükle uğraşıp başka geçim kaynağı olmayan Türk çiftçisine ciddi sıkıntılar yaşatıyor.

Bu bir bakıma “Batı Trakya Türklüğünün ölüm fermanıdır.” Bununla Türklerin işsizlik ve sefalete sürükleneceği ardından da iş arayışı peşinde bölgeyi terk etmek zorunda kalacağı belirtiliyor.

Ne AB normları, ne Uluslararası antlaşmalar, ne de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Batı Trakya Türklerinin sorunlarını çare olamıyor. Hatta bihaber görünüyor. Türk azınlık her geçen gün içinden çıkılmaz problemlerle baş başa kalırken, Türkiye’nin üzerine düşen görevleri acilen yerine getirmesini bekliyor.

Batı Trakya Milli Davamızda bugüne kadar mücadele etmiş Lozan Antlaşması’nın yıl dönümü olan 24 Temmuz 1995 tarihinde şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybeden Dr. Sadık Ahmet’e, hayatını Batı Trakya Türklüğüne adamış Mehmet Emin Aga’ya Yüce Allah’tan rahmet diliyorum. Aynı yolda davayı sahiplenen İbrahim Şerif Hoca’ya da Allah’tan uzun ve hayırlı ömür diliyorum…

Değişen Eksen ve Hümanizm

Seçim yaklaşıp listeler açıklandıkça klasik sağ-sol ayırımının nasıl değiştiği de ortaya çıkıyor. Siyasetin ekseni daha çok milli-gayri milli çizgisine oturduğu için, bazılarına sürpriz de gelse taşlar yerini buluyor. Devamlı söylediğimiz gibi sağın milliyetsiz kesimi ile solun milliyetsiz kesimi küresel rüzgarların etkisiyle birleşebiliyor. Onun için bazı listelerde yer alan ve sürpriz kabul edilen isimler aslında sürpriz değil. Her bir milli meselede bakış ve davranış farkları artık bu yeni yerleşmeye göre şekilleniyor. Bundan dolayı bir cemaat gazetesinde solun makbul isimleri olarak Baskın Oran, Ufuk Uras ve benzerleri öne çıkarılıyor. Aşırı sol militan faaliyetlerde bulunan Bülent Tanör’ün demokrat kimliğinden bahsediliyor. Washington Türkiye Araştırmaları Enstitüsü Müdürü bir ABD’li Prof’un “Türkiye’nin hızını ulusalcılar kesiyor” şikayetine yer veriliyor. TCK’nın 301. Maddesinden şikâyetçi olan yabancıların tekrar sesi duyuluyor.

Kimisi 27 Mayıs 1960 darbesiyle bugünkü gelişmeleri aynı kefeye koyuyor; Ordu ve Devlet düşmanlığını körüklüyor; demokratikleşme adı altında Türkiye’nin federalleşmesini savunuyor; Türklüğü reddediyor; Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerden yana olmayı statükoculuk diye ilân ediyor. Ekonomik değer ve kaynaklarımızın özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekilmesini küreselleşmenin kaçınılmaz kanunu olarak kabul ediyor.

Bunlara göre, Türkiye’nin içine kapanmaması için siyasi ve ekonomik açıdan yağmalanması gerekiyor. Bir tarafta T.C’nin tasfiyesini savunanlar, diğer tarafta ona sahip çıkanlar ve yasalar içinde vatandaşlık haklarını kullananlar… İstismar edilip kullanılmasına rağmen, bazıları bu Cumhuriyet mitinglerinden fazla rahatsız oldular. Bizde bu mitinglerde laik-antilaik maçının körüklenmesinden rahatsız olduk. Aslında bu gündemi değiştirtmekti.

Geçen hafta ölümünün 25. yılında Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’ı İ.Ü Edebiyat Fakültesi’nde düzenlenen iki oturumlu bir toplantıyla saygı ve rahmetle andık. Allah’ın rahmetine kavuşan bu asil ve efendi ilim adamının cemiyetçiliği ve ses bayrağımız olan Türkçemize yaptığı hizmetler unutulamaz. Vefalı ve kadirşinas meslektaşlarımız Prof. Dr. Mustafa Özkan ve Prof. Dr. Osman Sertkaya gerekeni yaptılar.

Elimde rahmetli Timurtaş için Prof. Dr. Özkan tarafından hazırlanmış bir kitap var. Bu eserde kendisinin hayatı ve eserleri ele alınıyor. Kitabı karıştırırken bir başlık dikkatimi çekti: “Milliyetçilik ve Hümanizm”

Bilindiği gibi, 2007 yılı UNESCO tarafından Mevlâna Yılı olarak kabul edildi. Bu vesileyle Mevlâna ile hümanizm arasında ilişki kurularak Mevlâna’yı sözde tanıtıcı faaliyetler yapılmaktadır. Bir yabancının Mevlâna’da hümanizmi araması yadırganacak bir şey değildir; ama Müslüman bir Türk aydınının Mevlâna’da hümanizm araması önemli bir çelişkidir. Rahmetli Ahmet Kabaklı’nın da dediği gibi, Mevlâna’nın hümanizme ihtiyacı yoktur. (Tercüman, 31 Aralık 1982) Böyle bir yaklaşım Mevlâna’ya dindışılık yükler ki; bu da İslâm’la ters düşer. Çünkü; Batıdaki hümanizm Ortaçağ karanlığına ve kiliseye karşı insan aklını, insanı ve dindışılığı öne çıkaran bir akımdır. Mevlâna’nın da nasiplendiği İslâm ise, insan sevgisine dayanır, bütün müminleri kardeş sayar, İslâm dininden olmayanlara da iyi muamele edilmesini ister. Doğuştan elde edilen statüyü değil; takvayı esas alır.

Günümüzde milliyetçiliğe rakip olarak hümanizmi ortaya koyanlar, milliyetçiliğin ırkçılığa varan Batılı tanımlarına ve uygulamalarına dayanmaktadırlar. Milliyetçiliğe yer ve değer vermeyen bir insaniyetçilik ve insan sevgisi çok soyut kalır. Önce kendi milletinden olanları düşünmek, daha sonra insanlığı göz önüne almak uygun olabilir.

Bir Fetih Yazısı

0

Dünya tarihinin akışını değiştirmiş, yeni bir medeniyetin oluşumunu sağlamış olan İstanbul’un Fethi’nin 554. yıl dönümünü büyük bir coşkuyla kutluyoruz.

Tarihte, güçlü devletler kurmuş, büyük zaferler kazanmış, değerli devlet ve ilim adamları yetiştirmiş bir millet oluşumuzun hatırlanması; geleceğe doğru emin adımlar atmamız için, ilham ve güven kaynağı olacaktır.

Bu yüzden Fethi ve Fatih’i çok iyi anlamamız gerekmektedir.

Fatih Sultan Mehmet, daha çocuk yaşta devrinin en önemli alimleri olan Akşemsettin, Molla Gürani gibi hocaların elinde yetişmişti. Gönlüne “İstanbul Sevdası” daha küçük yaşta düşmüştü.

Biliyordu ki ; İstanbul daha önce 22 defa kuşatılmış, ama başarı bir türlü gelmemişti.

1451 yılında babası 2. Murat’ın vefatı üzerine padişah oluyor, ilk iş olarak İstanbul’un Fethini programına alıyordu. Çünkü baştan beri “Fetih ruhu ve Kızıl Elma” ülküsüyle yoğrulmuştu.

Bu anlayışla devrinin teknolojisinden faydalanıyor, askerini bu disiplinde eğitiyordu.

İstanbul’u fethetmekte kararlı olan Fatih “Şahi” adlı tarihin ilk havan topunu döktürdü. “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni” diyordu. Ölümü göze alacak kararlılıkta olan bir insanın elinden hiç bir şey kurtulamazdı. Öyle de oldu.

Fatih Allah Rasülü’nün müjdesine mazhar olmak ve bazılarının hayallerine bile getiremediği fethi gerçekleştirmek için, donanmayı bir gecede Dolmabahçe’den Haliç’e indirmeyi başardı. Gemileri karadan yürüttü.

53 gün durmadan yıkılmaz denilen Bizans surlarını dövdü. Geçit vermez surlar delik deşik oluyordu. Nihayet fetih gerçekleşmiş oldu.

Fatih önde hocası Akşemsettin olduğu halde İstanbul’a girdi. Bizans halkı onları selamlıyordu. Zulmetten kurtuluşlarını kutluyorlardı.”İstanbul’da Latin serpuşunu göreceğimize Osmanlı sarığını görmeye razıyız.”diyorlardı. Yüzyıllardır süren adaletsizliğe, haksızlığa karşı baş kaldırıydı bu …

Fetih bir işgal, yağma olayı değildir. Tüm insanlığa hoşgörü ve sevgi ülkesine taşıma isteğidir. Mutluluğa kanat açmaktır. Kilitli gönüllerin açılması fetih ile gerçekleşir.

Fetih askeri başarı olmaktan ziyade güvenlik, adalet ve hoşgörüyle birlikte ortaya çıkan sağlam bir adalet düzeninin eseridir.

Fetih bir medeniyet inşasıdır. Osmanlı Devleti fethe müteakip İstanbul’un her noktasına mimari eserler kazandırmıştır.

Düzensizliğin, huzursuzluğun ve maddi saltanatın hüküm sürdüğü bir dünyada fetih ruhuna o kadar muhtacız ki …

Millet olarak genç nesillere zafer ve başarılarımızı, yeteri kadar anlatamıyoruz. İstanbul’un fethi, Çanakkale Savaşları, Preveze Deniz zaferi gibi büyük başarılar bir Avrupa ülkesi tarafından gerçekleşseydi, sırf bundan dolayı filmler, belgeseller yaparlardı. Bu başarışlarını cihana mal ederlerdi.

Biz ise, donuk ve sevimsiz bir kronolojik tarih anlayışımız olduğundan dolayı gençliğimize fetih aşkını bir türlü aşılayamıyoruz.

Bir kısım zevat, 554 yıl önce olmuş bu fethi küçümsüyor, bazıları ise fetih kutlamalarının batılıları rahatsız ettiğini, kutlamanın gereksizliğini belirtiyor.

Bu kompleksli ruh halinden kurtulup bir an önce özümüze dönmek durumundayız.

Unutmamalıyız ki; “Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızda ki asil kanda mevcuttur.”

İki Kutuplu Türkiye!

Her millet tarihi geçmişinde yaşadığı olaylara binaen oluşturduğu eğilimler sonucunda kendi bünyesinde çeşitli siyasi düşünceler barındırır. Bu siyasi düşünceler temelde o milleti geleceğe güvenle taşıma, ülkeyi daha iyi seviyeye getirme amacı güden stratejiler barındırmaktadır.

Milletlerin demokratik sistemle yönetilmeye başlanmasından itibaren bu siyasi eğilimler parti haline gelerek kendilerini seçimlerle ülke yönetimine taşıma imkanı bulmuşlardır.

Kendi geçmişimize baktığımızda özellikle 19.yy’ın ikinci yarısından sonra ülke içerisinde yaşanan savaşlar ve bunun akabinde gelen toprak kayıplarınn, milletimiz içerisinde “bu ülke nasıl kurtulur?” sorusunu doğurduğunu ve temelde dört ana siyasi fikir oluşturduğunu görmekteyiz.

Bugün dahi bu dört ana siyasi fikrin temellerini içeren siyasi partiler mevcuttur. “Nedir bu siyasi fikirler?” diye sorulursa, bunların Batıcılık, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük olduğunu söylemek mümkündür.

Milletimizin geçmişte yaşadığı tecrübeler sonucunda oluşan yukarıdaki siyasi fikirleri kısaca açıklamak gerekirse:

Batıcılık: Ülkenin kurtuluşunun ancak Batıya entegre olmakla hallolabileceğini ifade eden bu fikrin kendi içerisinde; Batının sadece ilim ve fennin alınması gerektiği ve Batının topyekun herşeyinin alınması gerektiği (mutlak batıcı diye tabir edilen) düşüncelerini savunan iki gruba ayrıldığı görülmektedir.

Osmanlıcılık: Siyasi olarak daha liberal fikirler içeren, ülkenin çok uluslu milletleri barındırması sebebiyle herkesin kendini ifade ettiği konfederasyon yönetim şeklini benimseyen bir siyasi fikirdir.

İslamcılık: Ülkenin kurtuluşunu kendi geçmişinde varolan İslami yönetim gücünü harekete geçirerek İslam coğrafyasıyla bütünleşip güçlenmekte gören fikir şeklinde formulize edebiliriz.

Türkçülük: Siyasi düşünce olarak diğerlerine göre en yeni oluşmuş fikir hareketidir. 20.yy başında ortaya çıkan fikir akımı, ülkenin ancak kendi özüne yani Türk kültürüne dönerek ilerleyebileceğini, diğer coğrafyalarda yaşayan Türk kökenli milletlerle birleşerek universal güç kazanılacağı ve tek kurtuluşun bu olduğu şeklinde formulize edilebilir.

Milletimizin geçmişinde yaşadığı olaylar sonucunda ortaya çıkan bu dört ana siyasi fikir günümüzde varolan bir çok siyasi partinin temellerini oluşturur. Değişen dünya koşulları bu fikirleri çeşitli şekilde revize etsede ana temeller hala mevcuttur.

Ne var ki kendi tecrübelerimiz doğrultusunda varettiğimiz bu siyasi fikir çeşitliliği günümüzde iki kutuplu eğilime dönüştürülmek istenmektedir. 2003 seçimlerinin sonuçları bu durumun en iyi örneğini teşkil eder.

Esas itibariyle Avrupa ve Amerika’da varolan bu iki kutuplu sistemin bizlere uygulatılmaya çalışılmasının ise ileride toplumsal bir çok sıkıntıya yol açacağı görülmektedir.

Çünkü ülkemize çizilen iki kutuplu siyasi eğilim laik – anti laik şeklinde oluşturulmaya çalışılmaktadır. Buna göre birinin ülkenin değerlerini yıkmak diğerinin ise ülkenin bütünlüğünü korumak olduğu vurgulanan bu iki kutuplu anlayışın iki zıt eğilim olarak milletimize empoze edilmesinin, gelecekte toplumu iç savaşa kadar götürebilecek gerginliği bünyesinde taşıdığı kanaatindeyim.

Bundan otuz yıl önce ülkemizde varolan iki kutupluluk yani sağ ve sol ayrımı o dönemin gençliğinin heba olmasına sebep olmuştur. Böyle bir acı tecrübeye sahip olan ülkenin iki kutuba bölünmesinin tekrarlanması durumu, bu sefer beraberinde ülkenin coğrafi olarak bölünmesini de getirebileceğinden, bu seçimlerde bize çizilen kılıfı giymek yerine içimizde varolan zenginliği ortaya çıkarmak sanırım en doğrusu olacaktır…

Merhum Hayrettin Bey’in Ardından

0

İnsanlar ölmek için doğar, ölüme hazırlanmak için yaşarlar. Aslında insan için dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren geri sayım başlamıştır.

İnsanoğlu dünyaya gelmeden önce bulunduğu yerden memnun olup oradan hiç ayrılmak istemiyordu. İradesi dışında mekan değişikliği olunca baktı ki dünya varmış, hayat varmış geldiği hayat önceki hayata göre çok daha güzel ve yaşamaya değermiş. Bu hayata gelmek için öteki hayata veda etmek gerekiyormuş. Bir yerden ayrılmadan diğer yerde var olunmuyormuş.

Ölüm en hakiki gerçek, geleceği kesin fakat nerede, ne zaman, nasıl geleceği bilinmeyen bir gerçek. Burada akıllı insana düşen ölüme her zaman hazırlıklı olmaktır. Onun için özel bir hazırlık zamanı yoktur. ÖSS-OKS yada yazılı sınavları gibi belirli bir zamanı olmayınca hayatın bütününü her an ölüm gelecekmiş gibi ölüme hazır hale getirmek gerekir.

Dünyada yaptığımız hataların telafisi mümkündür. Ticarette zarar ettiyseniz sebeplerini araştırır önleminizi alırsınız. Sağlığınıza dikkat etmeyip hastalandıysanız tedbirinizi alırsınız. Hatanızı telafi edersiniz. Fakat öldükten sonra eyvah, keşke şunları yapsaydım veya yapmasaydım serzenişleri fayda etmez.

Hz. Ali (r.a) bir sözünde: “İnsanlar gaflet uykusundadır. Ölünce uyanırlar fakat iş işten geçmiş olur.” Önemli olan ölmeden önce uyanık olmaktır. Her gün her hafta tanıdıklarımızdan, aile efradımızdan, sevdiklerimizden, bir yada bir kaçı aramızdan ayrılıyor? biz ölümün hep başkaları için olduğunu zannediyor ve hiç ibret almıyoruz. Cenaze defnedilip Kuran okunurken bile saygı gösterip Kuranı dinlemiyoruz.

Toplum olarak ölüme karşı çok duyarsız hale geldik. Yaz gelince kışa, kış gelince yaza hazırlık yaparız ama ölüme hazırlık yapmak aklımıza pek gelmez.

Ölüme hazırlık nasıl olur derseniz? Allah’a olan borçlarınızı ödüyor musunuz? Helale, harama, sevaba, günaha ne kadar dikkat ediyorsunuz? Daha önemlisi insanlara olan borçlarınızı zamanı gelince ödüyor musunuz? Yoksa bir hafta on günlüğüne aldığınız parayı aylarca hatta yıllarca bekletiyor muyuz?

İnsanlara verdiğimiz sözleri tutuyor muyuz? Ya da aldatmayı kandırmayı seviyor muyuz? Evinizde ve işyerinizde dürüst ve güvenilir bir insan mısınız? İnsanlar size ne kadar güveniyorlar? Siz onlara ne kadar güveniyorsunuz?

Tanıdığınız insanlardan yüzde kaçı size gönül huzuru ile borç para verir, ya da siz kaç kişiye borç para verirsiniz? Borç isteyene paranız olmadığı için mi yok dersiniz, zamanında alamayacağınız için mi?

Kul hakkı Allah’ın affetmediği büyük günahlardandır. Kaçımızın üzerinde kul hakkı yoktur.? Evet, her an ölüme hazırlıklı olmak lazım.

Önemli bir makam ve de mevkide olursanız cenazeniz ve taziyeniz çok kalabalık olur. Onlar kısa zaman sonra dağılır giderler. Siz amelinizle (sevap ve günahınızla) baş başa kalırsınız. O an eyvah dememek çok önemlidir.

Merhum İl Milli Eğitim Müdürümüz Hayrettin Gürsoy Bey bildiğimiz ve tanıdığımız kadarıyla iyi, dürüst ve inançlı bir insandı. Göreve geldiğinde Kocaeli de eğitim dibe vurmuştu. Göreve geldikten sonra eğitimde çıtayı bir hayli yukarılara çekti. Ayrıca ilimizde çok sayıda modern okul yapılmasında büyük katkısı oldu.

Eğitim camiası olarak Onun vefatından çok müteessir olduk. Camiamız için büyük bir kayıp oldu. Ona ve Onunla beraber hakka yürüyenlere Allah’tan rahmet sevenlerine ve eğitim camiamıza baş sağlığı diliyorum.

Ruhu şad, makamı cennet olsun.

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabını yedi sene kadar önce okudum. Hayatım boyunca okuduğum kitaplar arasında belki de beni en çok etkileyen ve iz bırakan kitap oldu. “Kişisel, mesleki ve ailevi sorunların çözümünde ilke merkezli bir yaklaşım benimseyen” Stephen R. Covey’in yazdığı bu kitap, dünyada 15 milyondan fazla satan tam bir başvuru kaynağıdır.

Bu yedi yıl boyunca kitapta anlatılan çok şeyi belki uygulamadım (misyon bildirimi yazmak, yazılı haftalık planlar yapmak gibi). Ama gerek iş hayatımda ve gerekse özel yaşantımda ilişkilerimi ve işlerimi yönetmemde zihnimin arka planına yerleşmiş “7 Alışkanlık” kavramlarının sihirli tesirini yaşadım. Bu kavramlar, tıpkı bilgisayarımdaki Windows işletim sistemi gibi, görünürde kendisini fark ettirmeden bütün davranışlarımı yöneten bir işleve sahip oldular.

Kitapta anlatılan çeşitli kavramları ve verilen örnekleri çok sayıda arkadaş, dost ve akrabamla paylaştım. İlişkilerde yaşanan sıkıntıları kavramak ve çözüm üretmek konusunda, kitabın kazandırdığı beceriler sayesinde, hem kendi ilişkilerime ve hem de yakınlarımın ilişkilerine güzellikler katabilmenin huzur ve mutluluğunu yaşadım.

Covey, konuları sade, kolay anlaşılabilir kavram, şekil ve örneklerle anlatıyor. Mesela “2. Kare Alışkanlığı” kavramını öğrendiğimiz zaman günlük yaşantımızda önemsiz işlere ayırdığımız zamanın azaltılması ihtiyacını hissediyorsunuz. Acil ve önemli işlere ayırdığımız zamanın çokluğunun, bizim etkili insan olmamızı sağlayan, acil olmayan ancak önemli işleri yapmamıza mani olduğunu fark ediyorsunuz. Böylece ilişkilerimizi iyileştirmek ve kendimizi geliştirmek için ayırmamız gereken zamanı planlamamız kolaylaşıyor. Bu kavramları sembolleştirdiği “büyük taşlar” filmini, kitap ekinde verilen CD’de izleyince, artık bu kavramı unutmanız mümkün olmuyor.

“Önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmaya” diye özetlediği alışkanlığı edinebilmeniz için, “duygusal banka hesabı” kavramını kullanıyor. Bu kavram ilişkilerinizin gerçekten daha çok anlam kazanması ve derinleşmesi yönünde edinmeye başladığınız alışkanlığın, sizde yerleşmesine ve karakterinizin bir parçası haline gelmesine yardımcı oluyor.

İsterseniz kaderin bir cilvesi deyin, bu kitabı okuduktan 7 yıl sonra, çalışmakta olduğum şirketim, yönetim kademelerindeki personeline “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” konulu 3 günlük eğitim organize etti. Ben de bu heyecan verici programa katıldıktan sonra, duygularımı paylaşmak için bu satırları yazmaya karar verdim.

İnsanların iş hayatını ayrı, özel hayatını ayrı değerlendirmek pek mümkün olmasa gerek. Çünkü insan bir bütündür ve hayatta oynadığı rollere göre (ebeveyn, yönetici, taraftar, sosyal organizasyon üyeliği vb) farklı karakterler yansıtmaya çalışsa bile bu çabanın başarılı olması pek mümkün değildir.

Kitapta Covey’in anlattıklarından özet olarak benim anladığım, “etkili olmak” için eskilerin tabiriyle “insan-ı kâmil olmak” yeni ifadesiyle “olgun insan olmak” gerekli. Covey, diğer birçok yazarın yaptığı gibi geçici başarılar için taktik vermiyor. Kalıcı bir etkililik için, saygı duyulan bir insan karakteri inşa etmemizin yollarını, bir model bütünlüğü içinde anlatıyor.

Anlatılanlar, kapitalist dünyanın didişmesi içinde, daha fazla pay kapma ihtirasını körükleyen şarlatanca tavsiyeler verenlere hiç benzemiyor. Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Edebali gibi büyük Türk ve İslam düşünürlerinin tavsiyeleri ile Covey’in anlattıkları bire bir örtüşüyor. Çünkü hepsi de iyi, güzel, doğru gibi evrensel ve değişmez ilkeleri esas alıyor.

Çocukları ile iletişim problemi yaşayan anne babalara, iş yerimde daha huzurlu ve verimli bir ortam istiyorum diyen tüm çalışanlara, eşimle yaşadığım sıkıntılara çare arıyorum diyenlere, kısacası hayatımda daha çok huzur, daha çok mutluluk ve daha çok kişisel başarı istiyorum diyen herkese tavsiye ediyorum. Lütfen kendinize zaman ayırın, kişisel gelişiminize yatırım yapın. Çünkü “elde ettiğiniz sonuçlar, sizin seçimlerinizin eseridir.”

Terör ve İstikrar

AKP iktidarının başarısızlıklarının başında, terörle mücadele gelmektedir. AKP, Cumhurbaşkanlığı seçiminde toplumu germiş; konuyu sanki parti içi bir mesele gibi düşünmüş; fırsat çıkmışken bir makamı daha ele geçirme kurnazlığını göstermiş ve uzlaşmamıştır. Sadece belirli isimlerde ısrar etmiştir. Bazı beyanlarına rağmen; Türkiye’yi Türkiye yapan temel değerlerde samimi değildir. Liyakati ve ihtisasa saygıyı esas almadan topluma kapalı bir kadrolaşma izlemiştir. Zihinleri bulanık olduğundan milli kimliği içine sindirememiş; Türklüğü basit bir etnik grup gibi görerek etnik ayrımcılığı ve düşmanlığı körüklemiş; insanları birbirine ötekileştirmiştir. Hayali bir AB üyeliği yolunda milli dava ve menfaat tanımamış; her türlü tavize açık olmuştur.

Terör konusunda 4,5 senedir gelinen nokta, üzüntü vericidir. Terörle Mücadele Kanunu’nun içi boşaltılmış; güvenlik güçlerinin yetkileri sınırlandırılmış ve Şemdinli örneğinde olduğu gibi yanlış beyanlarla terör örgütünün sırtı okşanmıştır. Asker rakip gibi görüldüğünden terörle mücadelede kararlılık zedelenmiş; tek seslilik ortadan kalkmıştır. Daha fazla demokrasi ile terörün ortadan kaldırılacağı yanlışına düşülmüştür. Oysa, terör örgütünün hedefi ne bölge kalkınmasıdır; ne de insan hakları ve daha fazla demokrasidir. Hedef; siyasi konjonktüre uygun olarak dıştan da desteklenen ayrı bir milletleşme ve egemenlik talebidir. Türkiye, İspanya’da Başbakan Zapatero’nun yanlışına özenmiştir. Ancak, İspanya Başbakanı milletinden özür dilemek zorunda kalmıştır.

Terör örgütü bir suç örgütüdür; hukuk devletinde sadece yargılanır. Dış telkinlerle siyasete davet edilmez. Sistemin içine çekilerek, siyasileştirilerek sistem sulandırılmaz. Demokrasi ve insan hakları da; üniter, milli devletten vazgeçmek, egemenliği birileriyle paylaşmak ve teröre özgürlük hakkı değildir. Demokrasi de, sulandırılmamalıdır. Teröriste Fehmi Koru ve bazı yazarlar gibi “gerilla” denmez. “Aman teröre karışma, biz sana temsil hakkı-tanınma sağlayalım” anlayışı, terörle kol kola olmaktır.

Dün sınıf çatışmasını ve sosyalizmi savunan bazıları, bugün küreselciliğin ve teslimiyetçiliğin gerektirdiği milli devletle olan kavgaları dolayısıyla etnik, dini ve kültürel farkları bayrak yapmaktadırlar. Onlara göre, insanlar durdukları yerde silahlı isyancı ya da terörist olamazlar; mutlaka çözülememiş sorunlar bulunabilir. Bu ortamda Türkiye Cumhuriyeti’ne acaba gönülden bağlanmayı engelleyen neler var? Kim kimi dışlıyor? Demokrasi ve hukuk devleti içinde sorunların tartışılmasının ve çözümünün önünde hangi engeller var? Hangi dert ve sıkıntılar zorla bastırılıyor? Etnik ırkçılık ve ayrı bir egemenlik hakkı demokratik bir hak mı? Böyle bir talebe hangi ciddi devlet olumlu bakabilir?

Teröre gerçekleri dışlayarak yaklaşanlar, İspanya gerçeğinden ders almalıdırlar. Geçenlerde yapılan yerel seçimlerde Bask Bölgesi’nin bağımsızlığı için silahlı mücadele veren ETA Örgütü’nün yasa dışı ilân edilen siyasi kanadı Batasuna’nın uzantısı olan partinin desteklediği adayların seçime girmesi yasaklandı.

Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti içinde değişen şartlara göre milli varlığını koruması Dünyadan kopma ve statükoculuk mu? Türkiye’nin içine kapanması mı? Teslimiyetçiler için “evet”. O takdirde; sömürge olma veya soyulma arzusu ile dolu ülkeler hariç; Dünyanın büyük çoğunluğu statükocu ve sözde değişime karşı… Siz yasalar içinde Türklüğe ve Türkiye’yi Türkiye yapan bütün değer ve kurumlara dış destekli saldırıya geçeceksiniz; ondan sonra karşınıza ulusalcı, milliyetçi ve cumhuriyetçi bir milli dalgakıran geçti diye maalesef hedefinden saptırılmış Cumhuriyet mitinglerinden rahatsız olacaksınız. İstikrar bozuluyormuş. Sürekli öne çıkarılan istikrar teslimiyet mi? Yoksa milli hassasiyet eksikliği mi?

Genel seçimlere giderken gerek AKP gerek CHP, asıl gündem maddemiz olmayan laik-antilaik çatışmalarının öne çıkmasından medet umuyorlar. Zaten son bazı Cumhuriyet mitinglerinin amacından saptırılmasının sebebi de budur.

Askeri müdahaleler bir çözüm değildir. 27 Mayıs’ı artı ve eksileriyle tartışmak farklı bir şeydir; 47 yıl sonra 27 Mayıs üzerinden TSK düşmanlığı yapmak ise, yine farklı bir şeydir. Halk egemenliğini ve istikrarı dillerinden düşürmeyenler, toplumu eski kamplaştırmalara itmemelidirler.

Akça Koca Gazi’yi ne kadar tanıyoruz?

0

Kocaeli’nde yerel tarih çalışmaları sınırlı bir şekilde gerçekleştirilmekte, bilhassa Osmanlı ve Selçuklu dönemi ile ilgili çalışmalar göz ardı edilirken, daha çok Antik çağ, Yunan, Helen ve Nicomedia dönemi Kocaeli tarihi araştırmalarına ağırlık verilmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Kocaeli Yörükler Derneğimizin Sabancı Kültür Merkezinde düzenlediği, “Kocaeli Fatihi Akça Koca Gazi” panelinde Sakarya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Çetin Bey “Osmanlı’nın kuruluşunda Kocaeli’nin yeri ve rolü” başlıklı tebliğini sunarken, Sakarya Üniversitesi Öğretim Görevlisi Adem Arı Hocamızda “Kocaeli Fatihi Akça Koca Bey” tebliğini sundu. Oturum Başkanlığı ve değerlendirmesi de tarafımdan gerçekleştirildi.

Programın birinci bölümünde Yörükler Derneği çalışmalarına katkıları sebebi ile Kocaeli Vali Yardımcısı Celalettin Özdal, Bekirpaşa Belediye Başkanı Abdullah Köktürk, Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş, Dilovası Belediye Başkanı Musa Kahraman, Kandıra Belediye Başkanı Mustafa Öğren, Suadiye Belediye Başkanı Şükrü Karabalık, Kuruçeşme Belediye Başkanı Ali Kahraman, Cemalettin Yaman ve Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar’a teşekkür belgeleri takdim edildi ve keyfiye takıldı.

Paneli tertipleyen, Oturum Başkanı olarak da katkıda bulunmamı sağlayan Kocaeli Yörükler Derneği Başkanı Mahmut Budak, Türk Boyları Konfederasyonu Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Özer Bey’e ve panel için yardımlarını esirgemeyen Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar’a en kalbi şükranlarımı sunuyorum.

Bu gün Akça Koca Gazi’yi ne kadar tanıyoruz?

Kocaeli isminin Akça Koca Gazi Bey’in saygı değer hatırasına verildiğini kaçımız biliyor? İzmit’te Akçakoca mahallesine gittiğimizde hangimiz bu mahalleye ismini veren şahsiyet kimdir diye soruyor? Akçakoca Cami’inde bir vakit namaz kılan kaç kişi bu cami’nin isminin nereden geldiğini merak ediyor?

Kandıra Baba Tepesine ailenizle bir gün gittiğiniz de, çocuğunuzun burada metfun bulunan zat kimdir? Sorusuna kaç ebeveyn doğru ve yeterli cevap verebiliyor?

En önemli soru ise; şanlı Osmanlı Devletinin kuruluşunda vazife alan Akça Koca Gazi ve Karamürsel Bey gibi kaç tarihi şahsiyetle Kocaeli’nde birlikte yaşıyoruz?

Panelimizde bu ve benzeri soruların cevabını aradık. Prof. Dr. Atilla Çetin Hoca Osmanlı’nın Kocaeli’ni yurt edinirken adalet ve hoşgörüyü daima ön planda tuttuğunu, Adem Arı Hoca ise Kocaeli’nin fethinin İstanbul’a yapılacak olan seferlere öncülük ettiğini vurguladı.

Bu panelde konuşulanların mutlaka daha geniş çaplı ilmi zeminlere taşınması gerekiyor. Kocaeli’nde yaşayan yerel tarih araştırmacılarının bu konferanslara rağbet etmesi ve toplumsal bilincin oluşması gerekiyor.

Gelecek nesillere Kocaeli ve yöresinin fatihi Akça Koca Gazi’yi anlatmak, öğretmek durumundayız.

Bunun için de başta Vilayet, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Kocaeli Üniversitesi, Kültür Müdürlüğü ve sivil toplum örgütlerine çok büyük görev düşmekte, bu çalışmaları zaman kaybetmeksizin maddi ve manevi manada desteklemeleri gerekmektedir.

İlk olarak; Akça Koca Bey anısına Söğüt’teki Ertuğrul Gazi’yi anma şölenleri gibi geniş çaplı programlar yapılabilir.

Kandıra Baba Tepe’sinde her yıl düzenlenen anma günü daha geniş bir şekilde bütün Kocaeli’ni kapsayan bir hale getirilebilir.

Bu sayede Kocaeli’nin tanıtımı da gerçekleşebilir. Kocaeli kent kültürünün oluşmasına katkı da sağlanabilir. Gelecek nesillerin milli ve manevi değerlerini tanıması açısından da faydalı olacağı kesindir.

Bu güzel bölgeyi Kocaeli’mize, Türk-İslam medeniyetine armağan bırakan bu yüce gazilere ve Fatihlere sonsuz saygılarımı sunuyorum. Onların açtığı yolun bizim geleceğimizi aydınlatmada en büyük rehber olacağına inanıyorum…