23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 760

Hz. Peygamber Devrinde M ü n â f ı k l a r

Dinî kavram olarak ‘Münâfık’; kalbi ile inanmadığı halde, inkârını saklayıp, dili ile inandığını söyleyerek mümin görünen kimseye denir.

İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Demircan, Hz. Peygamber Devrinde Münâfıklar isimli eserinde, ‘münâfık‘ kavramının târifini yaptıktan sonra, Hz. Muhammed (sallahu aleyhi ve sellem) döneminden sonra terimin kapsamının genişlediğini, kalben inandığı hâlde, Allah’ın (celle celalühü) emir ve yasaklarını yerine getirmede ihmalkâr davranan kimselere de ‘münâfık‘ denilmeye başlandığına dikkat çekiyor. Ancak bu iki nifak çeşidinin, Kur’ânî delili olmamakla birlikte, bâzı hadislere dayanılarak birinci gruptakiler için ‘itikadî‘ veya ‘imânî‘, ikinci gruptakiler için ‘amelî nifak‘ denilmesinin uygun olacağını belirtiyor.

Münâfıkların her iki türdeki davranışları ‘Nifak‘ olarak adlandırılıyor. Nifak, hem insanlık hem de Müslümanlık için çok önemli bir konudur. Bu sebeple, zannedildiğinden çok daha geniş ve derindir. Eserde, kavramın genişliği ve derinliği; ortaya çıkışı, sebepleri, münâfıkların hedefleri, eserin adından da anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber (sav) dönemindeki münâfıklar ve bu kişilerin yaptığı nifak hâdiseleri ve Yahudi kökenli münâfıklar ile münâfıkların müşriklerle münâsebetleri dâhil olmak üzere bütün yönleriyle ele alınmaktadır.

İslam tarihindeki en tanınmış münâfığın Sabetay Sevi olduğu söylenir.

Sabetay Sevi, 1492 yılında İspanyolların Musevilere yaptıkları baskılar sebebiyle Osmanlı topraklarına getirtilen Musevilerden bir ailenin oğlu olarak İzmir’de doğdu. Din adamı olarak yetiştirildi. Hitâbeti kuvvetli, cerbezeli bir kişiliğe sâhipti. 1648 yılında ‘Mesih’ olduğunu ilan etti.  Osmanlı pâdişahını tahtından indirip İstanbul’da Musevi devleti kuracağını söyleyerek insanları peşine taktı ve 1665 yılında İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. Tutuklanıp muhakemesini müteakip idama mahkûm edildi. İhtilalci düşüncelerinden vazgeçeceğine dâir söz verirse, kurtulacağı söylendiğinde, daha fazlasını yaptı: ‘Bu can bu bedende olduğu müddetçe İslamiyet’e hizmet edeceğim‘ dedi. Cemaatle birlikte namaz kılıyor, evinde ise Musevi inancına göre ibâdet ediyordu.

Uzantıları günümüzde de ülkemizde bulunan, ‘Sabetaycı‘, ‘dönme‘ veya ‘avdetî‘ olarak anılan taraftarları da O’nun gibi hareket ediyorlardı. Bir kısım Museviler de ihânete uğradıklarını düşünerek intihar etti. İntiharlar çoğalınca Sabetay Sevi, cübbesinin içerisine bir kuş yerleştirdi. Sonra da topluluk önünde cübbesinin önünü açıp kuşu serbest bıraktı. ‘Can bedenden çıktı. Ben artık Musevi’yim.’ Dedi. Arnavutluk’a sürgün edildi, orada öldü.

Münâfıkların bir kısmı, canını kurtarmak, toplum tarafından dışlanmamak için Müslüman gibi gözükürler. Bir kısmı da; muhafazakâr görünmenin kendilerine statü kazandıracağını düşünürler. Bu düşüncede olanların en belirgin göstergesi, yaşayış tarzları ile bağdaşmamış olmasına rağmen Hac farizâsını edâ etmekteki hassasiyetleridir. Ümit ile dua edilmeli ki fiiller, düşüncelerin mecrâına yerleşmesine vesile olur.

Sadede gelerek Demircan Hoca’nın kitabına baktığımızda; Tirmizî’den naklettiği, çok bilinen ve fakat bâzı müminlerin gereğini yapmakta zorlandığı bir hadis dikkat çekiyor: ‘Kendisinde dört haslet bulunan kişi münâfıktır: Konuştuğu zaman yalan söyleyen, söz verdiği zaman sözünde durmayan, dâvâ ettiği zaman itidal ölçülerini aşan ve anlaştığı zaman anlaşmayı bozan kişi.’ Şâyet bunlardan bir tânesi bulunursa o hasletini terk edinceye kadar onda münâfıklıktan bir haslet var olacaktır. Çirkin sözler söylemek, çok konuşmak, hayâsızlık, münâfıklardan sâdır olan diğer kötü alışkanlıklardır. Ayrıca sabah ve yatsı namazları onlara zor gelir. Umumiyetle diğer vakit namazlarını da geciktirirler ve çabucak kılarlar.

Yazar, ilgi çekici bir iddia ileri sürüyor: ‘Nifakın yeniden tanımlanması yerine, amelin tanımlanmasının daha isâbetli olduğunu söyleyebiliriz.’ Riyor. Buna rağmen eserinde, -amelin tanımlanmasına kadar geçecek zaman içerisinde, mevzuatta boşluk kalmaması düşüncesiyle olmalı- münâfıklar ve nifak hakkında bilinmesi gereken bütün bilgileri kusursuz ve noksansız olarak okuyucuya sunuyor.

Prof. Demircan’ın kılı kırk yararcasına konuyu işlemesindeki hassasiyeti, şüphesiz nifak mevzuunun çok mühim olmasından kaynaklanıyor. Mevzuun ehemmiyeti, Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların, ‘Cehennem’in en aşağı yerlerine atılarak cezalandırılacaklarının bildiriliyor‘ olmasından anlaşılmaktadır.

Eser; nifakın ortaya çıkış zamanı ve sebepleri, başlıca münâfıklar ve hedefleri gibi alt başlıkları ihtiva eden ‘Nifâkın Ortaya Çıkışı‘ ile münâfıkların savaşlardaki tutumları, İslamî değerlerle alay etmeleri, münâfıkların örgütlenmeleri, Yahudilerle ve müşriklerle ilişkileri alt başlıklı ‘Münâfıkların Hz. Peygamber ve Müslümanlara Karşı Tutumları‘ başlıklı bölümlerle devam ediyor.

Hz. Peygamberin Münâfıklara Karşı Tavrı‘ başlıklı bölümde yazılanlar, bütün Müslümanlar tarafından bilinmesi ve mutlaka harfiyen tatbik edilmesi gereken hususlardır. Bir başka mühim bölümde ise münâfıkların fitnelerine karşı alınacak tedbirler açıklanıyor.

Sonuç‘ bölümünden seçme satırlar:

‘Nifak, her dinin, cemiyetin, cemaatin karşı karşıya kalabileceği çok büyük bir problemdir. Münafıklar, gizli inanmayanlar oldukları için, küfrünü açıkça ilan eden kişilerden daha zararlı ve tehlikelidirler; çünkü kâfirler, inanmadıklarını açıkça ifade ederek samimî bir davranış sergiledikleri hâlde münafıklar inançsızlıklarını gizleyerek insanları kandırmaktadırlar.

Nifak, insanın batınıyla alâkalı olmakla beraber, münafıkların eylemlerinin bir batınî ve gizli yönü, bir de zahirî yönü yani yansımaları, başka bir ifadeyle tezahürleri vardır. İşte münafıklar, zahirî yansımaları olan eylemleri için faaliyet zamanı olarak genellikle savaş dönemlerini tercih etmişlerdir.

Resûlullah’ın (sallahu aleyhi ve sellem) münafıklarla ilgili en önemli politikası, herhalde, onları Müslüman kabul ederek sürekli kontrol altında tutma avantajını elden bırakmamasıdır. Diğer taraftan insanların gizli hayatını ifşa ederek onları düşman kılmak yerine, kötü amellerin yerilerek insanların bu amellerden sakındırıldıkları görülmektedir.’

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 116 sayfalık eser, 2014 yılında yayınlandı.

Işık Yayınları:

Bulgurlu Mahallesi Bağcılar Caddesi Nu: 1 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216-522 11 44 Belgegeçer: 0.216 522 11 78

e-posta: kitap@isikyayinlari.com www.isikyayinlari.com

Prof. Dr. Adnan Demircan:

1964 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinde doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Tarihi ve Uygarlığı Bilim Dalında Yüksek Lisansa başladı. 1989 yılında Yüksek Lisansı, 1994 yılında aynı Enstitüde Doktorayı tamamladı.

Ocak 1992’de Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne İslâm Tarihi Araştırma Görevlisi, 1994 yılında Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. Ekim 1996’da Doçent, Şubat 2003’te Profesör oldu. 1994 yılından 2011 yılının ortalarına kadar İslâm Tarihi ve Sanatları Bölüm Başkanlığı görevini yürüttü. Aralık 2012’den beri İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde çalışmaktadır.

Çalışmalarını İslâm Tarihinin ilk dönem siyasî tarihi, özellikle de muhalif gruplar üzerine yoğunlaştıran Demircan’ın yayımlanmış birçok kitabı, müşterek çalışmalarda bölüm yazarlığı ve makalesi bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli çeviri ve telif projelerinde editörlük yapmaktadır.

Yayımlanmış Kitapları:

1- Hz. Ali’nin Hilafet Hakkı Meselesinde Gadîr-i Hum Olayı, Beyan Yayınları, İstanbul 1996 (2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014). 2- Hâricîlerin Siyasî Faaliyetleri, Beyan Yayınları, İstanbul 1996. 3- İslâm Tarihi’nin İlk Asrında İktidar Mücadelesi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996 (2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014). 4-İslâm Tarihinin İlk Döneminde Arap-Mevali İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996. 5-Nebevî Direniş Hicret, Beyan Yayınları, İstanbul 2000. 6-Hâricîlik Mezhebinin Doğuşu Bağlamında Din-Siyaset İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 2000. 7-Ali-Muâviye Kavgası, Beyan Yayınları, İstanbul 2002 (2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2010). 8-Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, Beyan Yayınları, İstanbul 2008 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014). 9-Kızların Gömülerek Öldürülmesi ve Çok Kadınla Evlilik, Beyan Yayınları, İstanbul 2008 10-Kabile Topluluklarından Akide Toplumuna, Beyan Yayınları, İstanbul 2009. 11-Kerbela: Keder ve Bela, Beyan Yayınları, İstanbul 2014. 12-Tarihin Akışını Değiştiren Son Peygamber, Beyan Yayınları, İstanbul 2014. 13-Hz. Peygamber’in (sas) Ailesi ve Aile Hayatı, Ufuk Yayınları, İstanbul 2014. 14-Çağdaş Hâricîlik Düşüncesi (Ahmed M. A. Celi’den çeviri), Beyan Yayınları, İstanbul 1997. 15-Nehcü’l-belâğa: Hz. Ali’nin Konuşmaları, Mektupları ve Hikmetli Sözleri, Derleyen: eş-Şerîf er-Radî, Beyan Yayınları, İstanbul 2006 (2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2007). 16-Cumhuriyet Dönemi (1923-2001) İslâm Tarihi ve Medeniyeti Çalışmaları (Bir Bibliyografya Denemesi).

http://ilahiyat.harran.edu.tr/e_yayinlar/ademircan_islam_tarihi_bibliyografyasi.pdf

 

DERKENAR:

 

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil diyor ki:

Bir memleketin millî dili o memlekette bilfiil yaşayan, yani konuşulan ve yazılan, gönüllere ve zekâya hitap eden dildir. Ve dilin milliyeti, kelime unsurlarında olmaktan çok, bünyesinde ve üslûbunda; umumî ahenk ve edasındadır. Nitekim mimarî bir eserin milliliği, meselâ Süleymaniye camimizin Türklüğü, taşında tokacında değil, inşası tarzında ve terkibindedir. Süleymaniye Camiinin taşı, mermeri şuradan, buradan getirilmiştir diye bunları söküp atmak, o canım şaheseri tahrip etmektir.

 

Tıpkı bunun gibi, Türkçemizin bazı kelimeleri şuradan, buradan alınmıştır diye bunları dilden çıkarmak, bu mullet dilini yıkmaktır.

 

(TÜRKÇE MESELESİ: Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil. S: 9 Yağmur Yayınevi. İkinci Baskı İstanbul, 2006

 

KUŞBAKIŞI:

Cengiz ve Yasası Timur ve Tüzükatı:

Cengiz Han ve Emîr Timur, iki asra yakın ara ile tarihe hükmetmiş iki büyük cihângirdir. Tabiî ki bir görüşe göre de iki büyük barbar. 18. asırda başlayıp 19. yüzyıl içinde muazzam bir tırmanma gösteren Şarkiyatçılık (Oryantalizm), yahut da ‘Doğu Bilimciliği’ nazarında özellikle Cengiz Han dünyâ tarihinin en gaddar barbarıdır. Osmanlı’nın öyle uzun boylu bir ‘Şark Siyaseti’ olmadığı, batılıların da tıpkı müsbet ilimler sahasındaki çalışmaları gibi bizi sollaması veyâ bu zamanın bizim devletimizin çöküş yıllarına denk gelmesi sebebiyle, bizim olan ‘Türkoloji’ Atatürk’ün yüksek himâyeleri ve engin Türkçülüğü ile Cumhuriyetten sonra başlamıştır. Bu sebeple biz özellikle Cengiz Han ve O’nun tamamen Türk’e dayalı devletini ancak Cumhuriyet’ten sonra tanıyabilmişizdir. Anadolu Türklüğü için Timur’un ayrı bir husûsiyeti vardır ki, devletimizi yıkmış olduğundan O’nu Osmanlı tarihçilerinin yoğun küfürleri ile tanımaktayız. Emîr Timur’un Sultan Beyazıd’a muamelelerini ise çocukluğumuzdan beri dinleriz. Bu sebeple bizdeki Timur düşmanlığı fazladır. Esasında gerek Cengiz Han gerekse Emîr Timur hakkındaki görüşler tartışılmadığı gibi, hâdiselerin tahlilleri de doğru dürüst yapılabilmiş değildir. Nedendir bilinmez ama Moskova’ya bile girmemiş olan Emîr Timur’dan Ruslar şiddetle nefret ettikleri halde, birkaç sefer aynı ülkeleri talan ettiği halde Cengiz Han’ı daha şirin görürler. Rus bilim adamlarının da ‘Türkoloji’ ile ilgili çalışmaları aynı zamanda başlamış olduğundan bu kanaat aynen batılılara da geçmiştir.

Batının Cengiz Han ve Emîr Timur’a karşı açtığı bu kabil kampanyaların, Türklüğün tam bir çöküş devri olan 18. ve 19. yüzyıl boyunca alabildiğince bir sür’atle devam etmesi, aynı zamanda peşinden bir ‘Türk düşmanlığı’ kavramını da getirmiştir. Bu sebeple mezkûr yüzyıllarda Avrupa ve Orta Doğu’ da, hatta Rusya’da, tarihin en büyük Türk organizasyonu olan Osmanlı’ya karşı haksız ve hukuksuz bir kampanya başlatılmış, Orta Asya’da Çarlık Rusya’sı tarafından bir milletin yok edilişi işte bu yanlı ve yanlış Avrupalı görüşten de cesaret almıştır.

Ali Bâdemci’nin yazdığı 12 x 19,5 santim ölçülerinde 312 sayfalık kitap, 2012 yılında yayınlandı.

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

Gelenek Işığında Çağdaş Sanat

Sezer Tansuğ tarihî bilgilerin çağdaş ilhamları besleyen birer kaynak olduğunu düşünüyor. Bu düşüncesi ve bu idealin gerçekleşmesini, kültür alanındaki batı hegemonyalarına karşı direnen bir kimlik potansiyeline bağlıyor. Birbirini tamamlayan bu iki yaklaşımın neticeleri sanat ve kültür alanındaki güncel faaliyetlere yansımakta ve dirençli hesaplaşmanın bu ortamda karşılaştığı problemler, söz konusu hegemonyanın yandaşlarını da karşımıza çıkarmaktadır. Bir hegemonya sürecinin çağdaş kültürümüze bu kadar nüfuz etmiş olmasının, bugün ülkemizde yaşanan sosyo-ekonomik ve diğer bütün zaaflar arasında en vahim tabloyu oluşturduğu söylenebilir.

14 X 20 santim ölçülerindeki kitap 190 sayfadır.

İz Yayıncılık:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

Çağın Vicdanı Bediüzzaman

Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ‘vicdan’ kavramını şöyle târif ediyor:  ‘Ne yapmak gerektiğini söyleyen iç ses, yanlış yapmaktan koruyan iç bekçi, hiçbir şey yapmama yanlışından koruyan iç ölçü, nasıl yapacağını anlatan bir iç eğilim.’

Vicdanın doğru târifi buysa, Bediüzzaman Said Nursî, ‘çağın vicdanı’dır. Çünkü doğup büyüdüğü topraklar, İslâm dünyasıdır. Ve bu dünya büyük acılar yüklü zorlu bir imtihandan geçerken, maddî-manevî her türlü savrulma ve bunalımla karşı karşıyadır. Böyle bir dönemde, bunca kargaşa ve gürültüye rağmen vicdanının sesine kulak vererek çağın ‘vicdanî normlarını’ belirlemiştir. O’nun akıl ile kalbi buluşturan düşünce sistemi ve akıldan kalbe yolculuğu ihtiva eden yaşama modeli ise, bu vicdanî değerleri herkes için yaşanabilir hâle getiren bir yol haritası niteliğindedir. Çağın Vicdanı Bediüzzaman, ‘çağın vicdanı‘ olabilmiş bir düşünürü, hayatı ve tefekkürüyle gündeme taşıyor.

292 sayfalık kitap, 2012 yılında yayınlandı.

Nesil Yayınları:

Merkez: Sanayi Caddesi, Bilge Sokağı Nu: 2 Yenibosna, Bahçelievler, İstanbul. Telefon: 0.212-551 32 25 Belgegeçer: 0.212-551 26 59 Şube: Nur-u Osmaniye Caddesi Nu:10 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 72  www.nesilyayinlari.com e-posta: bilgi@nasilyayinlari.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-TÜRK SANAYİİNDE BİR UZUN YOL KAPTANI / Hasan Subaşı Kitabı: Pembe Candaner / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

2-ELVEDA GÜZEL VATANIM: Ahmet Ümit / Everest Yayıncılık.

3-DÖNÜŞÜM YOLCULUĞU: Burhan Karaçam / Remzi Kitabevi.

4-KENDİNİ TÜKETEN HUKUKUN DRAMI: Sami Selçuk / İmge Kitabevi.

5-KAFKAS CEPHESİNİN 1. DÜNYA SAVAŞI’NDAKİ LOJİSTİK DESTEĞİ: Tuncay Öğün / Dergâh Yayınları.

 

 

Paralı Askerlerle Savaşan Türk Ordusu

7 Haziran seçimlerinden kısa bir süre sonra başlayan ve hâlâ devam eden terörist saldırılar sürecinde kahraman güvenlik kuvvetlerimiz canla başla, canı pahasına vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü korumaya çalışıyor. Allah onlardan razı olsun!

Bu mücadele esnasında şehit olanlara rahmet, kalanlara da kolaylıklar ve dayanma gücü diliyoruz. Ancak bu çatışma sürecinde gözden kaçan bir husus dün bazı gazetelere yansıdı. Genel Kurmay Başkanlığı’nın sık sık açıkladığı etkisiz hale getirilen terörist sayısı belki bir nebze olsun yüreklere su serperken ne yazık ki yaygın medyanın önemli bir kısmı önemli bu ayrıntıyı ‘nedense’ ıskala dı.

Haber şuydu:

Ölü olarak ele geçirilen teröristlerden yarısı yabancı uyrukluydu. Eee ne var bunda demeyin. Bu öldürülen teröristler Suriye veya Irak gibi bölge ülkelerinden başka önemli ölçüde Almanya, ABD, Fransa, İngiltere, İtalya, Yunanistan, Rusya gibi Batı ülkelerinden gelen paralı (ya da görevli) askerlerdi.

Haber aynen şöyle: “10 bin asker ve polisin görev yaptığı bölgede, Kasım 2015’den bugüne kadar 752 terörist etkisiz hale getirildi. Diyarbakır’ın Sur ilçesi, Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçeleri ile Mardin’in Dargeçit ilçesinde gerçekleşen operasyonlara birkaç gün önce de Bordo Bereliler dâhil oldu. Askeri yetkililer, Dargeçit’te 36, Cizre’de 429, Silopi’de 142 ve Sur’da 115 olmak üzere toplam 752 teröristin etkisiz hale getirildiğini, yaralı ve teslim olan terörist sayısının da 102 olduğunu bildirdi. Etkisiz hale getirilen 752 teröristin 300’ünün yabancı kiralık katiller olduğu anlaşıldı. Suriye, Irak, Rusya ve Avrupa ülkelerinden gelip para karşılığı PKK saflarında çatışan bu yabancı katillerin içinde özellikle Snepper denilen keskin nişancıların da bulunduğu belirtildi.” (24.01.2016 Y.Gazetesi) Bu arada şehit haberlerinin nedeni de daha iyi anlaşıldı.

Aslında insanın aklına Merhum Mehmet Akif’in Çanakkale şiirindeki o mısralar geliyor:

Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”

Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer

Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Osrtralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk.

Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela…

Hani tauna da züldür bu rezil istila…

İşte vatanımızın bu güzel köşesini fundamentalist saplantılarla ve kendi ulusal çıkarları gereği işgale kalkan bu Batılı güçlere ve onların yüzlerce yıldır bölgedeki işbirlikçileri olan İran ve Irak yönetimlerine elbette kızmaya ve tedbir almaya hakkımız var. Ama ya kandırılmış ve ifsat edilmiş vatandaşlarımıza? Onlara ne diyeceğiz?

Dünyada hangi ülkede görülmüştür ki, eğitim sistemi düzenli olarak ve mütemadiyen vatan haini yetiştirsin?  Bu ülke, askerî yönetimler de gördü, demokrasi de gördü, tek parti yönetimi de yaşadı, istikrar da gördü, istikrarsızlık da gördü. Ama bunca zamandır, gelen giden bunca millî eğitim yöneticilerine rağmen hâlâ hain ve kandırılmış vatan evlâdı yetiştirme konusunda istikrarlı bir süreç yaşıyorsak, bu konuda takkeyi önümüze koyup düşünme zamanı gelmiş de geçiyor demektir…

Eğitim sistemimizi Sayın Cumhurbaşkanı’mızın söylediği gibi “gerçekten millî” hale getirmeden bu vahşeti durdurmanın başka da yolu yoktur!

Sözüm ona kürt kardeşlerimizin çıkarları için savaştığını ‘düşünen bir zavallı,’ yanı başındaki mevzide bir Amerikalı, diğer yanda bir Rus, öbür tarafta İranlı, öte yanda bir Alman’ı görüp de nasıl olur da kendi soydaşı ve dindaşı olan Türk polisine ve askerine kurşun sıkar? Bunu düşünmez, izana vurmaz! Bu kadar IQ seviyesi düşük adamlar, nasıl olur da bu ülkede üniversite okur?

Evet, bu teröristlerin önemli bir kısmı Ermeni veya kripto Ermeni olabilir. Ama unutulmamalıdır ki, binlerce yıldır bizimle bu vatanı ve ekmeğimizi paylaştığımız ve ‘zorunlu olarak’ millî eğitim tedrisatından geçirdiğimiz bu insanları hâlâ belli bir medeniyet seviyesine getiremediysek, “hâlâ kimi yamyam, kimi bilmem ne bela” durumundaysalar, bu ayıp ne yazık ki bizimdir.

Selçuklu Türkleri, Anadolu’ya girdiklerinde birkaç Horasan Dervişi ve müritleri hariç Anadolu’da hiç Müslüman nüfus yoktu. Oysa 15 – 20 yıl içindebinlerce kişi kendi rızası ile İslamiyet’le şereflenerek Selçuklu tebaası olmanın ötesinde gönüllü birer vatandaş olmuşlardı.

Bizim genlerimizde bu var. Yeter ki aslımıza dönelim!

İşte, O Horasan Erenlerinden biri olan ve 24 Ocak 2001 yılında kalleş bir pusuda kaybettiğimiz Diyarbakır Emniyet Eski Müdürü Gaffar Okkan’ı vefatının 15’inci yılında rahmetle anıyoruz.

 

 

Sırtımızdaki Kambur

Yavuz Bülent Bakiler ustamız ile yarım asırlık bir hukukumuz var. Kendisini 1950’li yıllarda Serdengeçti’deki şiirlerden tanırım. Gel zaman git zaman Ankara’da birlikte olduk. TRT’de beraber çalıştık. Türkiye Yazarlar Birliği (1978) ile Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı (1984) kurucuları arasında yer aldık. İstanbul’da da görüşüyor, birlikte etkinliklere katılıyoruz. Ümraniye’deki bir programa beni de götürmüştü. Salon boşa yakındı. Yavuz Bülent Bakiler sık sık espriler yapar, kara mizah gelişmelere dikkat çeker. Bu defa da öyle oldu. Salona sordu “İçinizde kitap okuyan var mı?” diye. Bir kişi elini kaldırdı. “Peki gazete okuyan?” Salondan çıt çıkmadı. Toplantıya katılanlar Yavuz Bey’in kızacağını sandılar.

-Güzel..Çünkü İslam’ın ilk emri “Okuma” olduğu için sizler bu kutsi emre uyarak, riayet ediyorsunuz. Tebrik ederim!

İnce kara mizahı kimse anlayamadı. Bir başörtülü kız öğrenci elini kaldırdı ve hemen konuşmaya başladı:

-Hayır Efendim, İslamın ilk emri “oku”dur. Okuma değil.

 

Yavuz Bülent tebessüm etti:

 

-Ya öyle mi?

 

-Evet öyle.

 

-Peki niçin okumuyorsunuz, insanlarımız kitap okumuyor?

Bir tartışma başladı dinleyiciler arasında. Kimisi “Kur’an” okuduğunu anlatıyordu, kimisi sabahları mutlaka televizyon haberlerini izlediği için ihtiyaç hissetmediğini, bazıları öğretmeni her gün onlara kitap özetleri anlattığı için böyle davrandıklarını hatırlattılar.

Yavuz Bülent Bakiler gelişmiş ülkelerdeki basılan kitap sayılarını, mevcut kütüphane rakamlarını, bunları takip eden insan sayısını söylediğinde herkes başını önüne eğdi. Etkilenen oldu, umursamayanlar oldu.

Şimdi Ne Olacak?

Ankara Milli Kütüphane ve TBMM Kütüphanelerine giden politikacıları araştırdım bir zamanlar. Sonra da yayınladım. Kütüphanelerimize giden siyasetçi sayısı da azdı maalesef, gazeteci rakamı da öyleydi.  Bir elin parmakları kadardı bu isimler; Hayır Diyebilen Türkiye, Türkiye Gerçeği, Siyaset Yılları, Devlet İdaresi, Cenevre Yılları, Bir Ömür (2014) kitaplarının yazarı ve henüz kaybettiğimiz Devlet ve Sanayi Bakanlıkları yapan Kamran İnan (Bitlis/Hizan 1929-1915 Ankara) ile İsraf Ekonomisi, Dost Gözüyle, Hüzün ve Kudret Mesleği Notlar, Savunma kitaplarının müellifi, Ticaret ve Kültür Bakanı olarak görev yapanAgah Oktay Güner (Bayburt 1937) Ankara Milli Kütüphane ve TBMM Kütüphanesine sık giden isimlerdi.

Bir yerde sorun var ama ne? Üstelik bu sorun sürekli büyüyerek üzerimize geliyor, sonra da acımasızlaşarak bütün duyguları, özellik ve güzellikleri süpürüp gidiyordu. Peki ne idi bu?

Bu defa da Vahdet’in(07 Ocak 2016) manşeti “Ulusal Tehdit” bu yarayı yeniden gündeme taşıdı. 80 milyona yaklaşan ülkemizde sadece 1121 halk kütüphanesi var. Burada görevlilerin sayısı ise 360!. Neden? Çünkü çoğu kütüphanemiz ilgisizlikten kapalı da ondan. Hiç bir vali, rektör, kaymakam, akademisyen buralara uğramaz, ayrıca işi de düşmez. Hem kütüphane sayısı, hem de düzenli okuma oranında Avrupa ülkelerinin çok gerisinde olduğumuzu hatırlatan Kütüphaneci Ali Fuat Kartal “Ulusal bir sorun ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin okuma alışkanlığı sorunu sahipsiz durumdadır. Milli bir sorun olarak kabul edilmezse, geleceği tehdit altında olan bir ülke olacağız” diyor. Rakamlarda veriyor üstelik.

Ülkelere Göre Nüfus ve Kütüphane Sayıları;

Nüfus                   Kütüphane sayısı

ALMANYA             83 milyon              11.332

İSPANYA                48 milyon                 5.209

FRANSA                  65 milyon                 4.008

TÜRKİYE                78 milyon                  1.121

Çok acı bir tablo ve ortaya çıkan rakamlar da bize gösteriyor ki 10 bin kişiden sadece birimiz okuyoruz.

ÜLKELERE GÖRE DÜZENLİ OKUMA ORANLARI da şöyle:

JAPONYA………………………%14

ALMANYA……………………..%11

İNGİLTERE……………………%11

TÜRKİYE………………………..%0.01

Libonet okur profili ve kitap satın alma davranışları araştırmasına göre de ülkemizde en az Ege’de % 6, Karadeniz ve Akdeniz de %9 oranında kitap okunuyormuş. Okumada %34 ile Marmara Bölgesi başı çekerken, bunu %17 ile İç, %15 ile Güneydoğu, %10 ile de Doğu Anadolu takip ediyor.

Üretilenler ve Kul Hakkı

Bir başka araştırmada ise Türk insanının ihtiyaçları arasında kitap 235. sırada yer alıyor.Azerbaycan’da hala bir şiir kitabı 100 bin adet basılırken Türkiye’de en fazla bin adet yayınlanıyor. Telif hakları ödemeleri ise hususanislamcı kesimde içler acısı. Kul hakkına riayet edenlerin sayısı çok az. Öte yandan her iki taraf da Necip Fazıl ve Nazım’ın mirasını yemeyi sürdürüyor.

Bir Norveçli okumaya ayda 330 saat ayırıyor. Amerikalı 210, Japon 87 saat. Türkiye’de ise bu oran en düşüğünden üçte bir daha geride. Dünya üniversiteleri arasında ilk 500’de ise sonuncu sıralarda Türkiye.

Bir Norveçli ayda 137, Alman 122, Belçikalı ve Avusturyalı 100, Güney Koreli 39 dolar harcarken, bizim insanımızın kitaba ayırdığı para 1.3 dolar. Kutlu ve mutlu günlerde birbirlerine kitabı hediye eden 180 ülke arasında ise 140. Sıradayız. Uluslararası Yayıncılar Birliği IPA raporlarına göre yayın yapan 12 ülke arasında ise 11. Sıradayız. Henüz sonuncu olamamış, bizden sonra bir ülke daha var.

En önemlisi ise Bileşmiş milletler Raporlarına göre insani gelişmede 173 ülke arasında 86. sıra bizim. Ne acı!

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği 30-31 Mart tarihleri arasında Şehir Üniversitesi’nde toplanacak. Fikri Mülkiyet Platformu ile birlikte “Yayımcılıkta Telif Hakları” konusu tartışacak.(http://fikrimulkiyetplatformu.org ve de iletişim@fikrimulkiyetplatformu.org)  sitelerinden bunu takip mümkün olacak.

Gelelim televizyonlardaki dizi yayınlarına. Amerika’dan sonra dünyada ikinciliği muhafaza ediyorduk. Son yıllarda dizi ihracatı sıkıntıya girdi. Oysa düne kadar 70 ülkeye dizi ihraç eden bir Türkiye vardı. Dünya genelinde film sektörü ihracat artış hızının 5 katı süratle artırarak yeni pazarlar içinde ürünlerimizi alıcıyla buluşturuyorduk. 2015’te Dünya Eğlence İçerik Pazarı MIPCOM’da “onur konuğu ülke” olarak yer almıştık. Peki bundan sonra ne oldu iyi giden işlerde?

Sektör temsilcileri yapımcı değil, yayıncı odaklı bir politika izleyerek yanlışa düştü. 2014 yılında bunun üzerine reyting sisteminde değişikliğe gidildi. Siz RTÜK ve TRT’de; televizyon izlemeyen, sinemaya gitmeyenlere görev verirseniz olacağı buydu. Buna göre ölçümlerde sosyoekonomik seviyesi yüksek olan kesimin payı düşürüldü, orta alt gelir grubundaki kesimin payı ise artırıldı. Bu ölçümleme dizilerin kalitesini etkiledi. Ayrıca televizyon dizileri reel sektör nezdinde hala oyun ve eğlence olarak görülüyor, ciddiye alınmıyor.

TRT her zaman bir okul olmuştu. Son dönemde fiilen devreden çıktı. Ayrıca güçlü yapımcılar da yetişmedi. Sektörün kimlik problemi ortada kaldı. İhracatta kitap ve telif hakları gibi filmler de diğer sektörlerin aldığı teşvikten faydalanamadı. KDV oranları düşürülmedi. Emek sömürüsü devam etti. Editoryal bağımsızlık sağlanamadı.

Türk Tasarım Danışma Konseyi de eğer varsa çalışmalarını yansıtamadı. Uluslararası standartlara uyumluluk sağlanamadı.  Tasarım destekleri çeşitlenmedi ve etkinlikleri artırılmadı. Katma değeri yüksek tasarımcılar görmezden gelindi. İletişim ve işbirliği güçlendirilemedi. Tasarım farkındalığı artırılamadı. Düzenleyici ve geliştirici örnekler yaşanmadı. Dolayısıyla gelişmelere göre tedbirler ortaya konulmadı. Değer üretenler görmezden gelindi. Eğer siz tasarıma önem vermiyorsanız, sektörlerde değer yaratmak, üretmek, küresel rekabet içinde yer alabilmek zorlaşır. Tasarım sadece verimliliği ve karlılığı artırmaz, ürüne estetik bir değer de katar. Bir ürün için bu bir ayrıcalıktır.

İstifa İnsanlar İçindir

Birlik Vakfı’mızın 30. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla İstanbul Cağaloğlu’ndaki merkezde, hayattaki bütün MTTB mensubu arkadaşlarla bir araya geldik. MTTB 48 Dönem Genel Başkanlarından TBMM Başkanı İsmail Kahraman, halef selef Cumhurbaşkanları Sayın Abdullah Gül ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan da oradaydı. Abdullah Gül hukukun üstünlüğüne, demokrasiye ve insan haklarına değindi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise yaptığı konuşmada çok önemli konulara temas etti ve bir eksikliğin altını çizdi “Eğitim ve kültürde maalesef başarılı olamadık” diyerekten. Sonra da ekledi “Zarf iyi de mazruf öyle değil. Dolayısıyla bütün sivil toplumun görüşlerine ihtiyacımız var.” Bu da insana yatırımı gerektiriyor.

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın böyle bir açıklamasının ardından mevcut Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Nabi Avcı istifa etmeli, daha önceki bakanlar Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Nimet Çubukçu, Ömer Dinçer ve kurmayları Türk halkından özür dilemeliydiler. Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal yeni göreve başladı. Ancak daha önce Kültür ve Turizm Bakanı olarak görev alan Erkan Mumcu, Hüseyin Çelik, Atila Koç, Ertuğrul Günay ve Ömer Çelik ile üst bürokrasideki mesai arkadaşları kamuoyundan özür dilemeliler. Böyle etik bir davranış batıda olsa bunu hatırlatmaya bile gerek duymadan ya istifa ederler ya da özür dilerlerdi. Hele Japonya’da başarısız kamu görevlileri veya sorumluluk alan insanlar kendi hayatlarına bile son veriyorlar. Son örneği Japon Mühendis Kishi Ryoichi’nin sorumluluk aldığı İzmit Körfez Geçişi Asma Köprüsü’ndeki bir bağlantı halatının kopması üzerine intiharı hatırlanabilinir.

İlk Emir

Yeni Türkiye’nin programında dilerim kültür ve eğitim yatırımları insanla örtüşerek devam eder. “Oku” emrini “okuma” diye anlayan bir nesil ve yöneticiler hatadan dönerek yeniden okumaya başlar. Milli eğitimin ve kültürün programı ve uygulaması insanımızla örtüşür. Sadece onlar değil, hepimiz okumaya yeniden başlarız. Neden olmasın?! Çünkü ilk emir “Oku” diyor. “Oku”!

 

 

 

ABD Samimi Değil, Türkiye’nin Bütünlüğü Tehlikede

IŞİD, PKK ve PYD konusunda gözümüzün içine baka baka yalan söyledi.

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden‘dan bahsediyorum.

Önce İstanbul’da AK Parti, CHP ve HDP’den milletvekilleriyle görüşen Biden, sonra Başbakan Ahmet Davutoğlu ile görüştü. Bu görüşmelerde neler dediği basında açıklandı.

***

IŞİD Konusunda söylenenler doğru olamaz

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden açıklamalarında “IŞİD (DEAŞ) dünyanın en büyük sorunudur. IŞİD hem ABD hem Türkiye için en büyük tehlikedir. IŞİD ile mücadele için daha fazla işbirliği için faaliyete devam ediyoruz. IŞİD/ DAEŞ’in Türkiye’nin güney sınırında ayrı bir devlet kurmasına engel olacağız..” dedi.

Görünüşe ve ABD yetkililerinin açıklamalarına göre ABD, IŞİD (DAEŞ) ile savaşmaktadır.

Bu savaşın ne kadar süreceği konusunda ABD yetkilileri 3-30 yıl arasında süreler vermekte.

Mesela Obama’nın Suriye sorunu özel temsilcisi olan Büyükelçi Brett McGurk, “IŞİD o coğrafyadan temizlendikten sonra bile nokta eylemlerle terör tehdidi olmayı bir süre daha devam ettirebilir” kaydını koyarak, IŞİD’i etkisizleştirmek “3 yıl sürebilir” diyor.

***

IŞİD’İn Gücü

Mademki böyle bir savaş var, tarafları ve güçlerini şöyle bir hatırlayalım.

IŞİD’e karşı savaştığını söyleyen ABD dünyanın bir numaralı süper gücü. Üstelik tek başına değil. İngiltere, Fransa, Almanya, Türkiye, Hollanda ile Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin de katıldığı, 40’a yakın ülkenin destek verdiği bir koalisyonun öncülüğünü yapmakta.

Üstüne Esad Suriye’si var. Yetmedi bir de Rusya “IŞİD ile savaşa” dâhil oldu.

Yani dünya silahlı güçlerinin en az yüzde 90’ı, teknolojik silah üreticisi devletlerin neredeyse tamamı IŞİD ile savaştığını söylemekte.

Peki, IŞİD’in gücü ne kadardır ki, Saddam’ın Irak Devletini, Kaddafi Libya’sını 3’er günde perişan eden koalisyonlardan çok daha büyüğü IŞİD’i 3 yılda bitiremiyor.

CIA (Eylül 2014’te) IŞİD’in Suriye ve Irak’ta toplam 20.000 ile 31.500 arasında savaşçıya sahip olduğunu açıkladı.

Bunların büyük çoğunluğu bölgenin yabancısı, 100 ayrı ülkeden gelmişler.

Uçakları yok, insansız hava araçları yok. ABD öncülüğündeki koalisyon gibi ileri teknoloji silahlarına sahip değil.

Bütün bu güç dengesizliğine rağmen IŞİD’in Irak ve Suriye’de bu kadar geniş bir alanı kontrol edebilmesini izah edebilmek kolay değil.

IŞİD’in işlettiği rafineriler defalarca bombalanmış. ABD, koalisyon ve Rusya’ya rağmen petrol ürünleri satması mümkün olmaması gerekir.

Bu ülkeler silah satmasa IŞİD silahı kimden alacak?

Bütün bunlar “IŞİD ile savaşıyoruz” iddiasını inandırıcı olmaktan çıkarmakta.

Dahası ABD, kendisi dâhil, bu kadar devletin “savaştığı” azami 30 bin kişilik bir örgütü “3 seneden önce etkisiz hale getiremeyiz” diyor.

Kısacası, bize doğruyu söylemiyorlar.

Anlaşılan “IŞİD sonrası coğrafyanın nasıl yeniden çizileceği” konusunda mutabakat sağlanamamış.

IŞİD mutabakat sağlanıncaya kadar “gölün kuşunu, gölün taşı ile vurmak içinkullanılacak bir araç olarak yaşamaya devam edecek.

***********************************************

ABD için PKK Düşman mı?

PKK evlerinden birinde ABD’ye ait bir “İHA (insansız hava aracı)” bulundu. Amerika PYD’ye vermiş, PYD de PKK’lılara göndermiş.

PKK bununla Türkiye’nin asker ve diğer güvenlik güçleri hakkında istihbarat sağlayacakmış.

Bereket, “Oradaki PKK’lının teknolojik bilgi donanımı yeterli olmadığı için uçuramamışlar.”

***

Biden, İstanbul’daki toplantıda, “PKK da DAEŞ ile eşit derecede eşit tehlikedir, kabul edilmeyecek faaliyetlerde bulunmaktadır” demiş. PKK’nın silahları bırakması ve şiddete son vermesi gerektiğini ancak PYD’yi PKK’dan ayrı tutmak gerektiğini” söylemiş.

Bizim Başbakan Ahmet Davutoğlu da PYD’nin PKK ile aynı olduğunu gerekçeleriyle ve delilleriyle anlatmaya çalışmış.

ABD Başkan Yardımcısı bütün bunları bilmez mi?

Bilir bilmesine de işine gelmez.

Gözümüzün içine baka baka “PYD’yi PKK’dan ayrı tutmak gerektir. Çünkü PYD IŞİD’le savaşıyor ve IŞİD dünyanın en büyük sorunudur” demeye devam eder.

Çünkü “IŞİD’le sözde mücadelede”, maşa olarak kullanmak ve daha sonra IŞİD’in çıkarıldığı bölgelere yerleştirmek için, yerli işbirlikçi olarak PYD’ye ihtiyacı var.

PYD‘ye terör örgütü dese yaptığı silah, eğitim yardımları ile işbirliği uluslararası hukuk açısından suç teşkil edecek.

***

Dahası da var.

Güneri Civaoğlu‘nun “Altını Oymak Tezgâhı” yazısından aktaralım:

“Rusya da güneyimizde, sınırın dibindeki PYD kantonundaki Kamışlı’da bir “üs” kurmak yolunda…

İncirlik’teki ABD/NATO üssü gibi büyük ve üstün teknoloji donanımlı Rus üssü tam burnumuzun dibinde olacak.

Bu nasıl iştir ki PYD kantonlarına ABD silah donanımı sağlıyor, uzmanlarıyla eğitim veriyor… Rusya da aynı PYD kantonunda sürekli kalacağı İncirlik gibi büyük ve çok amaçlı bir hava üssü kuruyor.

Rusya, Türkiye’nin güneye açılan tek koridoru olan 94 km’lik bölgeyi havadan bombardımanla oradaki Türkmen ve Arap grupları kırmaya çalışıyor.

İyice mukavemetsiz hale getirdikten sonra hedef PYD’ye (yani PKK’ya) vermek.

Hem ABD hem Rusya Türkiye’nin sınırlarının güneyinde PYD’ye ve IŞİD’e karşı jetlerini uçurmasının önünü kesmekte -neredeyse- anlaşmış gibiler.

Türkiye 65 yıldır ilk kez hem Rusya ve hem ABD karşısında ‘yalnız’ görüntü vermekte.

İçeride bütünlüğü korumak ve ulusal birlik tavrı koymak, hiç değilse Ortadoğu haritası yeniden çizilirken, masada bir de ‘Türkiye coğrafyasının yeni haritası’ olmaması için şimdilik tek yol.

 

 

 

Aydin Kimdir? Aydın İnsan Nasil Olur? Tüm aydınlarımıza ve kendini aydın sananlara sunulur.

 

Günümüzde aydın’ın pek çok tarifi ve çeşidi vardır. Her sınıf, her eğitim kurumu, her sosyal, sanatsal, siyasal ve kültürel hatta dini kurumlar,toplumlar ile etnik gruplar kendi aydınlarını oluşturmaktadırlar.Sağcı, solcu, devrimci, komünist, proleter, faşist, milliyetçi ve dinci şeklinde sıfatlandırılmış büyük insane kitlelerinde veya işçi, köylü, şehirli, sanatçı, edebiyatçı,  sporadamı, bilimadamı, iş adamı ve de  herhangi bir meslek grubundan herhangi bir kişi, kendilerine gore aydın olabilir.

Aydın, kimine gore gerçek bir aydın, kimine gore sözde aydındır.

v  Son yıllarda ise, ülkemizi ve milletimizi uluslararası toplantılar, basın ve yayın organları aracılığı ile küçük düşürenler,

v  Yazdıkları makale, hikaye ve roman türü yayınlarda, halkımızın mütevazi , fakir fakat onurlu yaşamını alay konusu edip, aşağılayan, aşağılık duygularını bu yolla perdeleyenler,

v  Binlerce yıllık tarihimize ve tarihimizin bir bölümüne hakaret yağdıranlar,

v  Milletimiz için tarihi ve siyasi kişilik sahibi liderlerimize dil uzatıp aşağılayanlar, hatta başta Atatürk olmak üzere, bize bu güzel cennet vatanı bahşeden kişilere dil uzatmayı marifet sayanlar,

v  Türk devletini ve Türk milletini bir takım sözde iddialar la sürekli yıpratmaya çalışan, uluslararası alanda itibarımızı zedeleyen kişi ve gruplara arka çıkanlar, onları onaylayanlar,

v  Türkiye Cumhuriyetidevletinin tüm olanaklarından yararlanarak, bu devletin okullarında okuyup, üniversitelerini bitiren, iş güç sahibi olup bu devletten aldığı maaşla kendisinin, çoluğunun, çocuğunun geçimini, hatta lüksünü sağlayanlar,

v  Ülkenin varlıklı kesiminden olup, küreselcilik ve entellektüelcilik uğruna milli ve manevi değerleri küçümseyenler,

v  Yine devletin üniversitelerinden docent, professor gibi ünvanlar alıp, kendini bilimadamı sayan ve sabahtan akşama bu devlete ve millete küfür eden hainler de kendilerini aydın saymaktadırlar.

İnsan için aydınlığın, aydınlanmanın ve aydınlatmanın okulu yoktur. Aydın insane olma, toplumun herhangi bir kesimine ait olmayı gerektirmez. Ülkemizde herhangi bir etnik unsure işaretle, etnik toplumun aydını ayırımcılığı, doğrudan bölücülüğün bir yöntemidir.

Aydın olmak evrensel bir kavramdır. Ayırmadığı ve bölmediği gibi ayırımcılığı da hoş göremez.

İnsanın ailesinden gelen genetik yapısı, ailesinden aldığı temel ahlak ile geliştirdiği karakter ve yüksek ruhhali, eğitimi süresince edindiği bilgi, görgü ve kültürel özellikler,  özgürlük ve bağımsızlık düşüncesi, Toplumuna duyduğu sevgi saygı hoşgörü ve sevecenlik, medeni ve gelişmiş toplumların çağdaş ve evrensel değerlerine kendi ülkesi ve insanı için duyduğu derin özlem, sırası ile kendine, ailesine, çevresine, ülkesine ve tüm insanlığa veya dünyaya faydalı olabilme düşüncesi, aydın veya münevver insanın portresini belirler. Aydın insane özgür düşünce ile sürekli bilgi edinir. Ufkunu genişletir. Çevresinde itimat edilir saygın, sözü dinlenir bir kişiliğe sahip olur. Öğrendiği veya edindiği bilgileri, bilgi birikimini paylaşır, öğretici olur. Giderek toplumda lider, dava adamı, bilgin ve irfan sahibi olarak belirginleşir. Bir insanın aydın olması, karakterinin, kişiliğinin ve ruhsal yapısının olgunlaşması, kendisi ailesi çevresi ve ülkesii çin ve de ülkesinin yüksek çıkarları için sorumluluk bilincine sahip olması demektir.

Aydın kişi insane onuruna sonsuz saygılıdır. Yargılamaz, ortaya koyduğu örnek çözümlerle yol gösterir. Ailesini ve milletini sever. Halkını ve diğer milletleri aşağılamaz. Ülkesine ve milletine saldıranların karşısında önhazırlıklı olarak akıl ve bilim yolu ile savaşır. Ülke sorunlarını bilir ve sorunları yok etmek için uğraşır. Aydın erdemli kişidir. Hak yolundan ayrılmaz, ülke ve ülkü birliği için mücadele eder. Ülkeve millet çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutar. Milleti için karşılıksız vericidir. Sürekli çalışır, örnek olur ve medeni cesaret sahibidir.

Akademik kariyere sahip aydınlar, kendi alanlarında bilimselliklerini ortaya koyan araştırmalar, tebliğler ve yayınlar yaparlar, İnsanları cezbedecek ve yol gösterecek evrensel fikirler üretirler. Deneysel çalışmaları ile insanlığın sağlık ve selameti için keşif ve üretimde bulunurlar. Diğer ülkelerin bilim adamları ile uluslararası kongre ve sempozyumlar dayarışırlar, ülkelerinini smini en iyi bir şekilde duyurur, ülkelerine onur kazandırırlar.

Türk aydını millet için, millet ve devletinin yücelmesi için ve milletini yüksek medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarmak için çalışacak, gayret gösterecek ve hatta savaşacaktır. Türk aydını bu vatan toprakları üzerinde yaşayan herkesi bu vatanın evladı ve bu vatanın has sahibi sayar. Kimseyi bir birinden üstün veya aşağı görmez. Fakat bu vatan toprakları üzerinde gizli emelleri ve sinsi planları olanlara da göz açtırmaz.

Aydın insan, küreselleşen dünyamızda küresel hakim güçlerin ve küresel sermayenin ülke çıkarlarına hangi koşullarda, hangi yollardan, hangi araçlarla, ne dereceve ne zaman saldıracağını bilmelidir. Bunun için stratejik araştırmalar ile ve en modern bir şekilde, onların yöntemlerini bilerek, onlara karşı manevra kaabiliyeti yüksek, aktif, çok yönlü, erken, karşı oyunlar ve projeler geliştirerek, karşı koyup, onu etkisiz kılar.

Aydın insan için ülkesinin birlik ve bütünlüğü her şeyden önemlidir.

Aydın insane içinTürk milletinin birlik ve bütünlüğü de her şeyden önemlidir.

Gerçek aydın işte budur.

 

 

Azerbaycan Seyahati ( 3 )

Bundan önceki yazımda,  Devlet Mezarlığı ile Şehitler Hıyabanı’nı ziyaret ettikten sonra, toplantının yapılacağı salona geldiğimizden bahsetmiştim.

Toplantının yapıldığı yerin adı Bakü Matbuat Merkezi olup,  orta genişlikte bir yer idi. Salona girince, masaların üzerinde kimin nerede oturacağının önceden tespit edişmiş olduğunu gördük. Bu bakımdan masalara yerleşmemiz çok kolay oldu. Salon tamamen doldu. Zira Azerbaycanlı delegelere ilaveten Gürcistan’dan bir Milletvekili, Bulgaristan Türklerini temsilen bir kişi ve Türkiye’yi temsilen Kocaeli, Giresun, Kars ve Iğdır’dan olmak üzere çok sayıda delege gelmişti.  Toplantı saygı duruşu ve arkasından Azerbaycan ve Türkiye Milli Marşlarının okunması ile başladı. Doğrusunu söylemek icap ederse, yurt dışında Milli Marşımızı okumanın tadı ve zevki bir başka oluyormuş. Toplantı başladıktan sonra birçok konuşmacı söz alarak düşüncelerini anlattılar. Bu arada, Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Bilal Dündar Bey ile Cafer Dal Bey de çok etkileyici konuşma yaptılar.

İki saate yakın devam eden müzakerelerden sonra yapılan açık oylama ile teklif edilen isimler arasından İşgale, Teröre ve Asılsız İddialara Karşı Uluslar Arası Forum isminin kabul edilmesine karar verildi. Bu toplantıya Azerbaycan Basını ile TV’ lerinin de alakası büyüktü. Nitekim akşam haberlerinde TV’ ler bu toplantıdan bir hayli uzun bir şekilde bahsetti. Toplantı bittikten sonra kaldığımız otele gidildi.

Burada yemekler yenilip biraz istirahat ettikten sonra akşam saat 8.30 sıralarında otelin önünden, bizi ve diğer misafirleri bir arabaya bindirip şehir turuna götürdüler. Caddelerin kenarlarında bulunan yüksek binalar çok güzel bir şekilde ışıklandırılmış olduğundan caddeler pırıl pırıl aydınlık idi. Bakü’nün bütün önemli caddelerini dolaştık. Arabada bulunan Azeri bir bayan da bir nevi rehberlik yaparak, geçtiğimiz caddelerde gördüğümüz yerlerin ne olduğunu kısa kısa da olsa anlatmaya çalıştı. Böylece şehri daha yakından tanıma imkânı bulduk.

Bakü’nün gece manzarasını çok beğendiğimizi ifade edebilirim. Her halde enerji bolluğundan olacak ki, her taraf çok güzel aydınlatılmış.  Gezi gece saat 11.00′ e kadar devam etti. Şehir turunu tamamladıktan sonra otele geldik. Böylece hayırlısı ile 29 Aralık Salı günkü programı da tamamlanmış oldu.

Bugün 30 Aralık Çarşamba.  Programa göre esasen bizim bugün saat 7.45 uçağı ile Türkiye’ ye dönmemiz icap ediyordu. Fakat yılbaşı olması münasebetiyle  uçaklar tamamen dolu olduğu için dönüş biletimizi ancak 02 Ocak 2016 Cumartesi günü 07.45 için  temin  edebilmiştik.. Bu bakımdan Azerbaycan programımız devam ediyordu.

Bu cümleden olarak, programa göre bu gün öğleden sonra Azerbaycan Bakü Milletvekili Ganire Paşayeva evinde ziyaret edilecekti.

Bu itibarla, öğleye kadar otelde arkadaşlar ile sohbet ederek vakit geçirdik. Öğleden sonra Cafer Dal Bey bir arkadaşının arabası ile bizi otelden aldı. Cemal Barış Beyin başka bir programı olduğu için bu ziyarete iştirak edemedi. Tahminen 60 – 70 Km. gittikten sonra Ganire Paşayeva’nın evine vardık. Ev tamamen Bakü’nün dışında, bir köyde bulunuyor. Etrafı duvarlar ile çevrili bir avlu içerisinde bulunan ev üç katlı. Evin içine girince gördük ki, evin içi tam bir müzeyi andırıyordu. Her taraf plaket, çini tabaklar ve muhtelif tablolar ile süslenmiş. Fakat yerlerine çok güzel yerleştirilmiş olduğundan dolayı hoş bir manzara teşkil etmiş. Bizi orta katta bulunan salona aldılar. Salonda bulunan uzun bir masanın üzeri muhtelif tuzlu, tatlı çeşitleri ve çerezler ile donatılmış vaziyette idi.

Biz salonda yerlerimize oturduktan biraz sonra Ganire Hanım “Selamün Aleyküm arkadaşlar” diyerek hepimizin elini tek tek sıktıktan sonra masadaki yerine oturdu. Biz de hep birden “Ve Aleyküm Selam” diyerek selamına karşılık verdik. Bu selamlama tarzı şahsen benim çok hoşuma gitti. Hal hatır sorduktan sonra Ganire Hanım Türk dünyası ile alakalı duygu ve düşüncelerini anlattı.

Konuşmalarından anladık ki sayın Milletvekili Türk dünyası ile çok yakından alakalı. Hangi ülkede ne oluyor. Hadiseler nasıl gelişiyor, hepsinden haberi var. Yani şuurlu birisi. Tabii ki bu hassasiyeti bizi ziyadesiyle memnun etti. Bu arada çay servisi de başlamış olduğundan karşılıklı konuşmaları devam ederken bir taraftan da yapılan ikramları yedik. Buradaki konuşmalar bittikten sonra bizi üçüncü kata çıkardılar.  Burası bizim şark köşesi dediğimiz tarzda düzenlenmiş ve ayni zamanda yüzlerce kitabın bulunduğu bir kütüphane görünümünde.

Burada her birimize kendi yazmış olduğu “Azerbaycan Edebiyatında Karabağ Hikâyeleri” isimli kitabı ile Azerbaycan müziğinden örnekler bulunan altı cd’lik bir albüm hediye etti. Bu hediyeleri alırken her birimiz ile ayrı ayrı resim çektirdi.

Ziyaretimiz iki saate yakın sürmüştü. Artık ayrılma zamanı gelmişti. Esasen Ganire Hanım, yılın son günleri olması sebebiyle Mecliste birçok işi olmasına rağmen oradaki işlerini bırakarak bizleri kabul etme lütfünde bulunmuştu. Kendisine teşekkür ederek ayrıldık. Ayrıca şu hususu da ifade edeyim ki, gelen misafirlerini avlunun dışına kadar gelerek uğurlama nezaketinde de bulundu. Yapmış olduğu ev sahipliğinden ziyadesiyle memnun kaldık. Allah kendilerinden razı olsun, her şeyi gönlüne göre versin, faydalı hizmetlerinde daim eylesin.

Buradaki ziyaretimizi tamamladıktan sonra Otele döndük. Akşam trafiği çok kalabalık olduğu için ancak bir buçuk saat sonra otele gelebildik. Bu bakımdan döndüğümüzde akşam olmuştu. Akşam yemeğinden sonra yine Bilal Dündar Bey, Cafer Dal Bey ve Azerbaycan VİSİON Tv. nin sahibi Elvin Abbasov ile oturup geç vakitlere kadar sohbet ettik. Zira Bilal Dündar Ve Cafer Dal Bey ertesi günü sabah uçağı ile Türkiye’ye döneceklerdi. Fakat sabah öğrendik ki Cafer Dal Bey özel işleri sebebiyle dönüşünü tehir etmiş.

Bu arada şu hususu da ifade edeyim ifade edeyim ki Bakü’de kaldığımız süre zarfında bizimle çok yakından alakadar olan Cafer Dal Beyin hem Bakü’de, hem de Türkiye’de evi bulunmaktaymış. Sohbet meclisinde bulunan Elvin Abbasov sempatik ve konuşmayı çok seven birisi. Ben de kendisini sevdim ama Abdullah Köktürk Bey ile Cemal Barış Bey daha çok sevdiler.  Her ne hikmetse onunla biraz daha samimi bir sohbet havası çerisinde geç saatlere kadar oturdular. Bu arada saat 12.00 ye gelmişti. Ben gidip yattım.  (Devam Edecek )

 

 

‘Göktürkçe Öğreniyorum’ isimli kitabın yazarı Gökbey Uluç’la Türkçe ile İlgili Meselelerimiz Hakkında Konuştuk. (ikinci bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: İngiliz yazar William Shakespeare 1564-1616 yılları arasında yaşadı. 400 yıl önce yazdıklarını sıradan bir İngiliz vatandaşı anlayabiliyor. Reşat Nuri Güntekin 1889 – 1956 yılları arasında yaşadı. 60 yıl önce yazdıklarını üniversite öğrencisi bir Türk anlayamıyor. Türkçeyi en güzel kullanan yazarlarımızdan Refik Hâlit Karay için de aynı şeyler söylenebilir. Romanları ‘günümüz Türkçesine çevrilip‘ yeniden basılıyor. ‘Sevgili gençlerimiz anlayabilsinler ‘ diye… Yeni baskılarda yazarın ifâde gücü yok, edebî üslup yok… Her 60 yılda bir yepyeni bir Türkçe icat edilmesi Türk milletini nereye götürür? Düşünce ve görüşlerinizi anlatır mısınız?

Gökbey Uluç: “Biz Türkistanlı Türkler bugün Anadolu Türklerinin yazdıklarını okuyamaz hale geldik. Halbuki 60 senelerinde bile Türk şairlerini tercümesiz okuyabiliyorduk.” – Muhammed Salih

Gerek bu sözü diyen Özbekistanlı Muhammed Salih’e, gerek de sizin sözünü ettiğiniz kişilere yakışır biçimde edebi bir dille yanıt vermek istiyorum.

***

Güneş parlıyordu, biz sıcaklığını duyamıyorduk. Yél esiyordu, biz saçlarımızı dalgalandıramıyorduk. Kar yağıyordu, biz kartopu yuvarlayamıyorduk. Yağmur çiseliyordu, biz altında ıslanamıyorduk. Yağılarımız özgürdü, biz tutsaktık.
Birgün tutsakeviniñ öreklerini yıktık da kaçtık. Güneş ışığını duyuyorduk, ne var ki aydan yansıyanı ile yétiniyorduk. Kaçtığımızda géceydi. Saçlarımız daha görkemli dalgalanıyordu; yél bir yandan, bizim yéle koşuşumuz öbür yandan. Kurtulduk yağıdan.

Özgürlüğümüze ulaştık, bozkırda yalınayak savaşarak. Bir tastan yémek yédik, yoksulluğumuza ağlayarak. Ortanca kardeşlerimden olan Kazak o gün şunu démişti; Kişioğlu, üç güne tamuya da alışır. Bu düşünce öbür kardeşlerimiñ de usunda yér édinip, bilinçaltına inince yoksulluklarına alıştılar. Ben buna karşı çıktım. Varsıllaşacağım dédim. Ayrıldım onlardan, pılı pırtımı toplayıp kendi yolumu tuttum.

Ben çalıştım, ürettim. Böyle yaptıkça varsıllaştım. Kardeşlerim arasıra yanıma konuk da geldiler. Eñ küçük kardeşim Kosovalı, benim yanımda kaldı. Bugün eñ çok onuñla añlaşabiliyorum. Onuñ bir büyüğü Gagavuz ise, arayı sıkı tuttuğundan bugün bizimle bir dilde konuşuyor. Bakma, yine arada küçük ayrımlar var. Azer ise arada gelip yardım alıyor. Böyle yaptığı için öyle böyle de olsa añlaşabiliyoruz. Öbür kardeşlerim de yokluğa öylesine alıştılar ki, varlığı yadırgar oldular. Birgün büyük kardeşim Türkistan şöyle démişti;

-Bizler bir ara bir tastan yémek yérdik. Şimdi sen değme birimize ayrı tabak koyuyorsun. Tarhanadan başka çorba içmezken, şimdi adını bilmediğimiz yémekler sunuyorsun.

-Ah güzel ağabeyim! Direnmeyi bırak da, varlığımdan pay al. Ürettiklerim seniñ de sayılır. Adını bilmiyoruz dédiklerini, adını bildikleriñle pişirdim. Sana nice pişireceğini öğretebilirim. Çorba ile yétindiğimiz günler géride kaldı. Bağımsızlığımızıñ gücünü kullanmamız gerekmez mi? Benimle ol. Yéñi yémekler pişir.

 

Çetinoğlu: Soruma, Muhammed Salih’in sözleriyle cevap vermeye başladığınız için kısa bir açıklama yapmak  mecburiyetindeyim. Kendisi ile çok uzun bir röportaj yaptım. Bu vesile ile oluşan dostluğumuz neticesinde uzun sohbetlerimiz oldu. Birbirimizi anlamakta en ufak bir zorluk hissetmedik. Değerli şairimizin şikâyetçi olduğu dilin kime, kimlere ait olduğunu kendisine sordunuz mu?

Misal olarak alıntıladığınız yazıya gelince: Edebî bir metin olarak beğenen olabilir. soruma cevap teşkil etmiyor. On beş asır evvel kullanılan bir dilin Türkiye’nin resmî dili hâline gelmesini mi istiyorsunuz?  O dille yazılmış çok cüz’î mikdârda metin var. Bunlar da tercüme yoluyla okunabilir. Eski Türkçenin o iptidâî hâliyle bugünün fevkalâde zengin mefhûm dünyâsını ifâde etmenin  mümkün olmadığı ise gayet âşikâr. Hâlbuki günümüzün resmîleşmiş Uydurma Dili, bizi, her geçen gün biraz daha fazla İstanbul Türkçesinden uzaklaştırıyor. O Türkçe ki onunla kaleme alınmış milyonlarca metinden müteşekkil bir hazîneye sâhibiz. Demek ki o dilden uzaklaşmak bizi o muazzam kültür hazînemizden de mahrûm bırakıyor ve ecdâdımızla aramıza uçurum sokuyor. Böyle köksüz bir topluluk ‘millet ‘ olamaz. Bu mevzudaki düşüncelerinizi sonraki röportaja bırakalım ve şöyle bir soru sorayım:

İnsanlık tarihinin görüp tanıdığı en zâlim diktatör olan Lenin, Çarlık Rusya’nın yerine koyduğu yeni rejimi oturtabilmek için milyonlarca insanı öldürdü de Rus dilinin bir tek kelimesinin tek hecesine-harfine dokunmadı. Yeteri kadar devrimci olmadığı için mi? Neden, niçin?

Uluç: Rusların dilde devrim yapmak için bir nedenleri yok ki, dil devrimi yapsınlar. Şuan dış etkenler dediğimiz, yabancı dilden dilimize sözcükler giriyor, diye söylendiğimiz diller genel olarak Avrupa dilleridir. Rusça da bir Hint-Avrupa dil ailesinin üyesi olduğuna göre, İngilizce’den bir sözcüğü kendi bünyesine aldığında bir sıkıntı yaşamaz. Şuna benziyor; bizim Kazakça’dan yoğun bir biçimde, ancak kendi ağzımıza göre sözcük almamıza. Ya da Özbekçe’den, Türkmence’den…

Çetinoğlu: Açıklamanıza itirazım var. Bu itiraz, ileride yapacağımız röportajın bir sorusu olacak.

Mesele kelime almak meselesi değildir. Yabancı kelimelere muhalefet etmek, kelime ırkçılığıdır. Biz Türklerin genlerinde ırkçılığın hiçbir çeşidi yoktur. Yeter ki alınacak kelimeye hakîkaten ihtiyaç olsun ve aldığımız kelimeyi kendi dil zevkimize uygun bir telaffuzla kullanalım. Kelime üreteceksek Türk dilbilgisi kaidelerine göre kelime üretelim. İsimlerini verdiğim Türk dili âlimleri bu kaideleri herkesin anlayabileceği bir şekilde açıklamışlardır. Diğer taraftan ihtiyaç olmadığı halde diğer dillerden kelime alırken, bin yıllık kültür hazinemizi ilmik ilmik örerek oluşturan tarihî kelimelerimizi bir kenara atmayalım. Sizin de bu kanaatte olduğunuzu düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Uluç: “Söz ırkçısı” diyebileceğimiz kişiler bulunmakta. Bunlardan ayrı olarak biz, yer yer yabancı sözcüklere göz yumabiliyoruz, ancak bunun koşulları var. Örneğin “Röntgen” sözcüğüne karşılık bulunmasını istemiyoruz. Çünkü “Röntgen” kişi adıdır, çalışmalarından dolayı adı unutulmasın, saygı ile anılsın, gelecek kuşaklara ulaşsın diye bunu istiyoruz. Bilime katkı sağlayan kim olursa olsun,  Tanrı katında göksel bir kişidir. Bu da adının yaşaması için yeterli bir gerekçedir. Benzer biçimde yabancılar da “Arf değişmezi” diye matematiksel bir kavramı kullanarak Türk matematikçisi Cahit Arf’ın adını yaşatır. Bir başka durum ise şu; deyimler, atasözleri, türküler… Dilimize giren yabancı sözcükler; deyimlerimize, atasözlerimize de işlemiştir. Öztürkçe bir sözcük ile değiş tokuş yapıldığında çok ayrık durmakta, söylendiğinde kulağı tırmalamakta, gülünç gelmektedir. Çetin bir durum olduğunu biliyoruz. Ancak bu durumun olması, bizim özleştirme düşüncesinden caymamız için bir neden değildir. Kalkıp da; “Atasözündeki yabancı sözcüğü değiştirelim” demiyoruz. O yabancı sözcüğün dilimizde bir karşılığı olduğunu bilelim, geliştirmekte olduğumuz, süregittiğimiz ekincimizi (kültürümüzü, medeniyetimizi, uygarlığımızı) kendimize özgü değerlerle yükseltelim. Atalarımız geçmişte çok güzel işler yapmışlar, tinleri Tanrı katında olsun, ancak yaptıkları yanlışları da bilip biz torunları olarak doğruyu yapmak için çaba göstermeliyiz. Dilimize yabancı bir sözcüğün girmesini bir yanlış olarak değerlendiriyoruz. Var olanları da, atasözlerimize değin girmiş olanları da dışlayamıyoruz.

Çetinoğlu: Dil devrimi‘ dediğiniz, sâdece kelime almaktan ibâret olmasa gerek. Devrik cümle kullanmak, yabancı dillerden ön ek, son ek almak, bu ekleri yabancı kelimelerin önüne ardına ekleyince, o yabancı kelimenin Türkçe hüviyet kazandığını zannetmek… Dilimize zarar veren bunlar değil mi? Ne dersiniz?

Uluç: “Dil Devrimi” diye söylemek, işin özü doğru bir söz değildir. Çünkü bir dili devirip yerine başka bir dil getirmemişiz. Obalarda konuşulan Türkçeyi, yazı dilinde işlekleştirmişiz; hepsi bu! Dolayısıyla bir devrimden söz etmek doğru değildir. “Alfabe Devrimi” vardır; Arap alfabesinden (elifbasından) Latin’lerindekine geçmişiz. Bu yüzden sözü edilen dönemi “özleştirme süreci” olarak ele almak daha doğru olacaktır. Özleştirme sürecinde bulunan dilcilerde büyük bir buşku (heyecan) vardı. Bu buşku da bir sevgilinin gözünün kör olması gibi, var olan yanlışları bile görmeyecek denli kör etmiştir dilcilerimizi. Gönül isterdi daha özenli davransınlar, ancak ne yazık ki bu yanlış durumları da kabul etmemiz gerekiyor. “Tarihî” yerine “tarihsel” demek büsbütün yanlış bir tutumdur. “Dilimize zarar veren bunlar değil mi?” diye soruyorsunuz; evet bu gibi tutumlar zarar vermiştir.

Çetinoğlu: Sel‘, ‘sal‘ ekleri için de ‘yanlış bir tutumdur’ diyor musunuz?

Uluç: Özleştirme akımının en çok tartışılan konusudur bu ek; -sAl. Ancak bilinmelidir ki, eski dilimizde bu ekin örnekleri bulunmaktadır. Özleştirme döneminde yalnızca işlekleştirildi. Ekimizin işlek duruma sokulmasına karşı çıkılmasını da biz anlayamıyoruz. Toplum olarak bu eki çok sevdik, önümüze gelen her sözcüğe koşabiliyoruz. Eski dilimizdeki iki örneği “uysal” ile “kumsal”dır. Biri eylem (uymak), öteki de ad (kum) kökenli. Böylece hem eylemlere, hem de adlara gelebildiğini görüyoruz. Özleştirmeyle ilgisi olmayan, toplumun kendi kendine türetip de obasında yaşattığı sözcüklerimiz de bulunmaktadır; “ölümsel, yensel” gibi sözcükler. Yalnızca Anadolu’ya özgü bir ek de değildir bu. Örneğin “kereksel” (gereksel) diye bir sözcük bile vardır Tuvaca’da. Üstelik Tuva ile Anadolu arasında binlerce kilometre uzaklık olmasına karşın aynı eki, aynı yapıda kullanmaları yadsınmamalıdır. Sözün özü, Derleme Sözlüğü’nde bile böylesi sözcüklere denk gelinebiliyorken, eski dilimizde bile örnekleri gözümüzün önündeyken, bu ekimizi dışlamak doğru değildir. Az kullanılan bir ekimiz, yalnızca işlekleştirilmiştir. Bütün olay, bundan ibarettir.

Çetinoğlu: Uysal‘ ve ‘kumsal‘ kelimeleri, dil inkılabından önce de kullanılan ve ‘sal‘ eki ile biten yalnızca 2 kelimedir. Bir başka ifâde ile ‘istisna’dır. Mâlûm: ‘İstisnalar kaideyi bozmaz.’ 200.000’den fazla kelimesi bulunan Türkçenin yalnızca 2 kelimesinde bulunan ‘sal ‘ eki, ölü bir ektir. ‘Ölü’ bir eke nasıl işlerlik kazandırılacağını açıklar mısınız?

Uluç: Genel kanı olarak “uysal” ile “kumsal” sözcükleri öndedir, ancak size yöre ağızlarında olan örnekler de sunmuştum. Yörelerde yaşayan kişilerin özleştirme akımından bağımsız olarak kendi geliştirdikleri sözcükler olarak bu örneklerin varlığı çok değerlidir. Birkaç örneğin “istisna” olabileceğini dediğiniz için size şu sözcükleri sunabilirim;

* sarsal: sansar (sargar, sarığ köklerinden, sarı ile kökteş) – Dîvânu Lugâti’t-Türk
* arsal: kumral, konural (ar: kestane rengi) – Dîvânu Lugâti’t-Türk

Çetinoğlu: Misaller 4’te kaldı. Sizce yeterli mi? Diğer misallerin hepsi dil devriminden sonra, ‘ kalp para ‘ gibi’ tedâvüle sürülmüş kalp kelimelerdir.

Öğretmekte olduğunuz Göktürkçede sel – sal takıları var mı? Bunlar nereden çıktı? Göktürkçe alfabesi ile anıtsal, kahvaltısal, sporsal, uyduruksal, içsel, kemiksel, betimsel, yemeksel, bilimsel kelimeleri nasıl yazılıyor? Maymuncuk gibi her kelimeyi açıveren bu sel – sal takılarının Türkçemize kazandırdıklarını herkesin anlayabileceği bir şekilde söyleyebilir misiniz?

Ayrıca:  ‘kürevî=küresel‘, ‘tarihî=tarihsel‘, ‘siyâsî=siyasal‘ misallerinde; ‘küre‘, ‘tarih‘, ‘siyaset‘ kelimeleri Arapçadır. Arapça kelimenin sonuna Türkçe olduğu iddia edilen ‘sal ‘, ‘sel ‘ takılarını eklemek suretiyle Türkçe kelime elde edilmiş olunabilir mi?

Uluç: Sözünü ettiğiniz bu sözcükler, yanlıştır. Dilimizde kullanılmamasını biz de doğru bulmuyoruz. Benzeri biçimde söz kökeni Türkçe olmasına karşın, “olmasaydı” dedirten sözcüklere de denk gelmekteyiz. Örneğin “general” yerine “genel” sözcüğünü türetmişler, “bulleten” yerine “belleten” sözcüğü… Örnekler ne yazık ki artırılabilmektedir. Bu sözcükler gerek kök, gerek de ek bakımından Türkçedirler, ancak yabancı sözcüklere özenilerek türetildiklerinden bir tür yenilmişliktir. Bunu tepik (futbol sözünün karşılığı olarak Divan-ı Lügat’it Türk’te geçer) deyişi ile örneklendirecek olursam şunu derim; 3-0 yenilmektense, 3-3 kalalım! “General” demektense “genel” demek, “bulleten” demektense “belleten” demek, tam olarak bununla açıklanabilir. Benzeri olarak da “kürevî” yerine “küresel” demek, “siyasî” yerine “siyasal” demek; 3-0 yenilmektense, 3-1 yenilmek demektir. Sonuç olarak, iki durumda da yenmiş sayılmayız.

Çetinoğlu: Sorumun bir bölümü cevapsız kaldı: ‘Göktürkçede, Azerbaycan Türkçesi’nde, Özbekistan Türkçesinde ‘sel’, ‘sal’ takıları var mı?’ Varsa, birkaç örnek verebilir misiniz?

Uluç: Sonradan gelişmiş bir ek olduğu için Göktürkçede -sAl eki bulunmaz. Tuva Türkçesinde “kereksel” diye bir sözcük görüyoruz. Bu da tek örnek olduğu için “istisna” sayılır. Azerbaycan Türkçesinde “rakamsal” gibi “güncel” gibi sözcükleri görüyorsak da bu sözcükler Türkiye’den yeni dönemde alındığı için geçmişi bulunan, dilbilimsel olarak kök gösterilebilecek nitelikte değillerdir. Bu yüzden söz konusu ek, Anadolu’ya özgü bir ek olarak belirtilebilir. Yörelere özgü ekler konusu ise sakıncalı bir durum değildir. Kazakların kullandığı, bizim kullanmadığımız ekler olduğu gibi, bizim kullandığımız, öbür Türklerin kullanmadığı ekler de pek doğal olarak olabilir. Şimdiki zaman eki -yor’un, yalnızca Türkiye Türkçesinde olması gibi.

Çetinoğlu: Mevzumuz dışında özel bir soru: ‘Özbekçe’den, Türkmence’den‘… şeklinde yazıyorsunuz. ‘Almancadan, Fransızcadan…’ der gibi…

Sözünü ettikleriniz bağımsız millî bir dil mi, kadim Türkçenin bir dalı mı?

Uluç: Bunlar artık kendi yollarını çizmiş “Türk dilleridir”. Örneğin Azerbaycanlılar, Türk kökenli ülkeler toplantı yapacağında şöyle diyorlar; “Türk Dilli Ölkelerin Zirve Sammiti”. Kimileyin duygusal davranıp “Türk ağızları” diyerek yörelerde konuştuklarımızla eşdeğer tutanlara da denk geliyor olsak da, kökleri bir olan ayrı diller olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Birbiriyle komşu iki ilimizde bile ayrılıklar oluyorken, ülkelere bölünmüş, başka ulusların egemenliklerine girmiş toplumların dillerinde değişiklikler olması, kendi yolunu çizmesi olağan karşılanmalıdır.

Çetinoğlu: Bu konuda benim bilgilerim şöyle: İkinci Dünya Savaşı öncesinde Sovyet yetkilileri Azerbaycan Türklerinin Türkiye Türklerinden ayrı bir millet olduğunu iddia ederek ‘Azerbaycan milleti ‘ ve  ‘Azerbaycanca ‘ ifâdelerini uydurdular.  Sovyetler Birliği dağılınca,  ‘Azerbaycan Türkleri ‘  ve ‘Azerbaycan Türkçesi ‘ ifâdeleri kullanılmaya başlandı. ‘Resmî dil Türkçedir ‘ denildi. Haydar Aliyev işbaşına geldikten sonra Moskova’nın baskısı sebebiyle ‘Resmî dil Türkçedir ‘ söyleyişinden vazgeçildi. Ancak Azerbaycan’daki soydaşlarımızın büyük bir bölümü bu durumdan hoşnut değil. Azerbaycan’da hâlâ Moskova yandaşları var. Onlar memnunlar. Türkiye’deki Moskova yandaşları da… Bizler yandaş olamayız.

Okuyucularımıza yanlış bilgi vermiş olmamak için ikimizde bildiklerimizi gözden geçirelim, doğrusunu öğrenelim ve sonraki röportajımızda okuyucularımıza intikal ettirelim.

Röportaj için zaman ayırdınız. Alaka ve zahmetleriniz için çok teşekkür ediyorum.

GÖKBEY ULUÇ

10 Ağustos 1988, tarihinde Iğdır’da doğdu. 2008 yılında Anadolu Üniversitesi’nden Laborant ve Veteriner Sağlık Teknisyeni diploması aldı. 2014 yılında Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi Matematik Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Anadolu Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tahsil hayatı devam ediyor.

Türk araştırmacı, çevirmen ve romancıdır. Yazdığı hikâyeler 2011’de Türk Dil Kurumu tarafından, 21. yüzyılın en yeni Türk edebiyatı örneği olarak gösterilmiştir.

Nisan 2010’da Azerbaycan’da yayınlanan Türkistan gazetesinde başladığı köşe yazarlığı 3 yıl devam etti.  Bu zaman içinde 2 adet Türkçe kişisel gelişim kitabını Azerbaycan Türkçesine çevirdi. Yine Azerbaycan’da yayınlanan Kimlik Dergisi‘nde 2 yıl yazarlık yaptıktan sonra, editör olarak görevine devam etti. 2011’de Türk Dil Kurumu’nun aylık edebiyat dergisi olan Türk Dili dergisinde de hikâyeleri yayınlandı.  Iğdır, Bakü, Hatay ve İstanbul’da Göktürkçe yazı kursları düzenledi. Halen de Türkçe üzerine vakıf ve okullarda konferanslar vermektedir.

 

Değerli Okuyucularım!

14, 15 ve 16 Ocak 2016 Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri, Türkçe sevdalılarının alakasını çekecek bilgiler, 3 bölümlük hayalî röportaj olarak bu sayfalarda yayınlanacaktır.

 


Türk Dil Kurumu Dîvânu Lugâti’t-Türk Veri Tabanı: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_dltvtb&view=dltvtb

 

 

Yakın Tarih Sohbetleri-10 İdama Tebessüm, Onura Merhaba

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş rahmetli Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin (Hemşin 1911- Ankara 1961) adı geçince “Abide Şahsiyet” diye anlattı. Şair Yavuz Bülent Bakiler ise O’na “Bayrak Adam” , bazı aydınlar da “Anıt Adam”diyorlar. Bunlara katılmamak mümkün değil elbette. Soyadı Kanunu çıkmadan önce adıYüksek Mühendis eski MTTB Reisi Tevfik Celal, daha sonra Ahmet Tevfik İleri oluyor. Daha çocuk yaşta sigara kağıdı satarak aile bütçesine katkı veriyor. Fatih Gelenbevi Ortaokulu’ndan mezun olunca tercihan İstanbul Teknik Üniversite’sine kabul ediliyor. Tevfik İleri daha öğrenci iken bile talebelerin “Tevfik Abisi” idi. Herkesi kucaklıyor görüşü ne olursa olsun. MTTB Genel Başkanı oldu. Vagon Lit, Vatandaş Türkçe Konuş, Yerli Malı Haftası, Razgırat Olaylarında Tevfik Abi hep önde. Göz altına alınıyor arkadaşlarıyla birlikte. İdealinden vaz geçmiyor. Üniversite yönetimi mezun olunca Tevfik İleri’ye adeta rica ediyor okulda kalması için. Akademik çalışmalarda bulunmasını istiyorlar. Ancak o “Anadolu’ya gideceğim, taşranın imarıyla halkıma hizmet edeceğim” diyor başka bir şey demiyor. Hep söylediği şey “kalbim küt küt değil, Türk Türk diye atıyor”

İlk ataması Erzurum’a oluyor Mühendis Tevfik Bey’in. Bir hemşehrisiVasfiye Hanım ile evlenerek damı, çatısı, duvarı tartışılabilecek bir evde ikamet ediyorlar Dadaşlar diyarında. Mühendislik hizmetlerinin dışında Erzurum köylerini dolaşıyor, başta eğitim olmak üzere her konuda halkın yardımına koşuyor.

Öğretmenlik yapıyor.

İkinci tayin yeri Çanakkale oluyor. Her karış toprağında şehit kanı olan bu kentte Çanakkale Savaşı’nın kahramanlık hatıralarını canlı tutuyor, halka, kamu görevlilerine, genç nesillere anlatıyor, ihtifaller düzenliyor bu sosyal bürokrat. Samsun’a çıkıyor bu defa ataması genç Mühendis Tevfik İleri’nin. Samsun’un imarına başlıyor adeta. Yanında eşi olduğu halde bölgeyi karış karış dolaşıyor halkla birlikte oluyor. Çarşıda, pazarda, sokakta, camide hep Tevfik İleri vardır. Yanlışları düzeltiyor, ihtiyaçları karşılıyor, doğrulara arka çıkıyor. Çalışkanlıkta Tevfik İleri’ye 24 saat kafi gelmiyor, bir ikinci günden zaman çalıyor sanki. Yanlış yapan imamı da uyarıyor, öğretmeni de, memuru da. Samsun’daki mühendislik hizmetlerinde adeta Tevfik İleri dönemi milat oluyor. O’ndan evvel O’ndan sonra diye. İktidar partisi CHP Tevfik İleri’ye milletvekilliği teklif ediyor. Ancak kendisi aynı düşüncede değil, yeni bir yapılanmada yüreği Tevfik İleri’nin.

Beyazın Büyüsü

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş anlatıyor bundan sonrasını:

-1950’li yıllara gelinceye kadar memleketimizde iki politik fikir hâkimdi; CHP zihniyeti ve de yeni kurulan Milli Kalkınma Partisi ile Demokrat Parti düşüncesi. Gerçi gizli komünist parti de kurulmuştu, faaliyet gösteriyordu. CHP gelenekçi akımı temsil ediyordu. Ancak bu gelenekçi akımın kökü derinlerde değildi.

-Neredeydi?

-CHP içinde iki görüş ağırlığını hissettiriyordu. Bir tanesi o günlerin  Avrupa’sında Franko ve Mussoloni ile Hitler’in yaptıklarını Atatürk’ün arkasına sığınarak tek bir sistemden yana yapmak isteyen bir tutucu grup; burada Behçet Kemal Çağlar ve Falih Rıfkı Atay’ı örnek gösterebilirim. Her şeyi inkılap diye bu tarihten itibaren başlatıyorlar. CHP’de ayağı yere basan bir başka grup vardı. Bu görüşü de “Komünizmin panzehiriİslamiyettir” diyen Hamdullah Suphi Tanrıöver ve arkadaşları temsil ediyordu. Buna göre milli ve manevi değerler güçlendirilip, kimliğimize bağlı kalınarak komünizm ile mücadele edilmeli, milli birlik korunmalıdır. Gelişimler hızlanınca hükümet değişiyor. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yeni hükümeti kurmakla Prof. Dr. Şemsettin Günaltay ‘ı (1883-1961) görevlendirerek Başbakan yapıyor. Milli Eğitim Bakanlığına önemeli bir alim Prof. Dr.  Tahsin Banguoğlu geliyor. Kasım Gülek ve Prof. Dr. Nihat Erim gibi önemli isimler iş başına getiriliyor. İmam Hatiplerin temelini atan kurslar açılıyor.

-Şemsettin Günaltay’ın Zulmetten Nura ve Hurafetten Hakikate adında çok önemli eserleri var. Bugün bile okunan, istifade edilen eserler. Günaltay Erzincan milletvekili ve Türk Tarih Kurumu Başkanı. Lozan Üniversitesi’nden mezun.

-Doğru, önemli bir aydın ve politikacı Başbakan Şemsettin Günaltay. İslam dininin terakkiye mani olmadığı yazıyor. Saf ve temiz bir Müslümanlığın cemiyet içinde yerleşmesine çalışıyor.

-Bu konuda çok sayıda yayınlanmış kitabı var. İslam Tarihi,  İslam Dini Tarihi, Mufasssal Türk Tarihi,  Tarih-i Edyan, Felsefe-i Ula, İslam Tarihi ve Müverrihler, Maziden Atiye, Müntehap Kıraat, Fennin En Son Keş fiyatından gibi.. bugünkü bazı akademisyenler bu kadar eseri telif ve tercümeyi bırakın, okuyamazlar bile. Şemsettin Günaltay önemli biri ve siyasi gerilimi de yumuşattı.

 

Ağız Tadıyla Yaşayamamak

Merhum Tevfik İleri’nin yine mühendis oğlu Cahit İleri de sohpetin içinde. Araya giriyor:

-Bunu  CHP’nin tümü değil, bir kısmı fark edebiliyor. Çünkü görüyorlar ki biri vefat ettiğinde cenaze namazını kıldıracak adam bile bulunmuyor. “Komünizmin panzehiri İslamiyet’tir” diyenlere karşı da yine CHP içinden “Komünizme, bir başka zehirle karşı çıkılmaz” diyen görüş de parti içinde etkili. Sovyetler Birliği usulü tedbirler alındı. Mesela Köy Enstitüleri gibi.

-Mareşal Fevzi Çakmak bir Köy Enstitüsünü teftişte komünizm propagandası yapıldığını açıklayınca o günkü gazeteler bunu yazmıştı. CHP içinde dine karşı çıkan, vakıf eserlerini mezata çıkaran, dini yayınları istemeyen bir grup var yok değil.. Matbuat Genel Müdürü Vedat Nedim Tör yayınladığı bir genelgeyle dini yayınları, İslam Peygamberini anlatmayı falan yasaklıyor. Bunlar arşivlerimizde mevcut.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hatırlattı hemen:

-İşte bunu ilk önce Cumhurbaşkanı İnönü fark etti. Kabineyi de bunun için değiştirdi. Demokrasi taraftarı ve milli değerlere saygılı Şemsettin Günaltay gibi bir alim insanı başbakan yaptı, hükumeti kurmakla görevlendi. Son kurultayında da  din düşmanlığı yapanları tasfiye etti. Artık CHP’de dini fikirleri dışlayan gidiyordu. Dil bilimci, Türkçenin Grammeri ve Kendimize Geleceğiz kitaplarının yazarı Tahsin Banguoğlu’nun(1904-1989) milli eğitimde yaptıkları Tevfik İleri merhumu hazırladı. Tevfik İleri Samsun’un imarı ile görevliyken fikren Demokrat Partili idi. Bütün bu gelişmelerin farkındaydı. Yakından takip ediyordu.

-CHP dışındaki siyasi partiler mitinglerinde özellikle dini ibareleri kullanıyorlardı. Böylece toplumdan da destek alıyordu diyebilir miyiz?

-Elbette rahatlıkla diyebiliriz. Çünkü bir grup CHP’li İnönü’ye giderek bu tespitleri anlatıyorlar. “Paşam, siz de toplantılarımızda dini birkaç güzel konuşma yapsanız, dini kelime kullansanız halk nezdinde itibarımız çok artacak.” diyorlar.

-İnönü ne diyor?

-Kabul ediyor ve güçlü bir anekdot olarak bugünlere kadar geldi, ilk defa Adana mitinginde böyle bir konuşma yapacağını söylemiş.

-Yapmış mı?

-Herkes o gün heyecanla beklemiş İnönü’nün Adana mitingindeki konuşmasını.

Fakat İsmet Paşa konuşmasını tamamlamış ve “Allahaısmarladık” diye el sallayarak kürsüden inmiş. Bütün CHP’liler şoke olmuş. Hemen yanına gitmişler ve “Paşam hiç olmazsa birkaç tane de olsa dini kelime falan söyleyecektiniz?” diye hatırlatınca Paşa “Allahaısmarladık diye söyledim ya?” diyesiymiş. Rahmetli Tevfik İleri vatandaşla öyle iç içeydi ki toplum onu kendisinin bir parçası olarak kabullendi. Çok büyük hizmetleri oldu.

 

Tepeden İnmeyen Adam

Cahit İleri’ye döndüm ve sordum:

-Babanız çok genç yaşta hem siyasete girdi, girer girmez de bakan oldu, sorumluluk aldı. Çok da başarılı oldu bu 10 yıl içinde. Takdir ve tebrik topladı. Günümüze bakınca yıllardır bakanlık yaptığı halde hala başarısı tartışılan siyasetçiler olduğuna göre; babanız Rahmetli Tevfik ileri nasıl başardı, hazır bir alt yapı mı vardı, zengin bir kaynak mı verilmişti “al istediğin kadar harca” gibilerinden.  Eğitim zirvedeydi. Okullaşma dikkat çekecek kadar artmıştı. Öğrenci sayısı da öyleydi. Nedir sırrı? Babanız nasıl ve neden siyasete girdi?

-Herşeyi yaptıran yeryüzünün sahibi Allah’tır. Lütfedince oluyor. Babam toplum ve memleket hizmetlerine vesile oldu. Başbakan Menderes olmasaydı bu hizmetler olmazdı. Rahmetli Celal Öktem Hoca olmasaydı bu hizmetler gerçekleşmezdi. Babamı keşfeden Celal Bayar idi. Miting için Samsun’a

geldiğinde görmüş, beğenmiş, notunu almış ve hemen Adnan Menderes’e bildirmiş. Bu tavsiyeyi Adnan Bey de hemen yerine getirmiş Babamı politikaya sokarak.

-Cahit Bey, Celal Bayar “Atatürk’ü sevmek ibadettir” diye açıklamalar yaparken Adnan Menderes “Türk Halkı Müslümandır, Müslüman kalacaktır” diyen iki politikacı. Aralarında ciddi görüş ayrılıkları vardı. Ancak tek parti istipdatına karşı birleştiler, amaçlarına hizmet etmek için aynı siyasi parti altında görev yaptılar. Din derslerini ilk defa ilkokullara kadar babam koydurdu.

-Bundan ilk istifade eden bir nesil benim akranlarım. Mektepten önce hocaya giderdik ama, sürekli jandarma ve polis tarafından basılırdı Kur’an Hocasının evi. Ancak okullarda din deresi konulunca uygulama daha sempatik ve uygulanabilir hale geldi.

-Babam okullara din dersi koydu ama, din dersini verecek öğretmenler de yoktu. Bunun için öğretmenlere önemli bir yatırım yaptı. Türkiye’nin kalkınmasında ve insan yetiştirilmesinde öğretmenlerin ağırlığını hissediyordu. O yıllarda Sovyet yayılmacılığı da söz konusu idi. SSCB ile komşu sayılırdık. Babam komünizmle mücadele öncü bir politikacıydı. Konu 1952 yılında TBMM’nde tartışıldı. Bu konuda daha önce Şemsettin Günaltay, Tahsin Banguoğlu, Necmettin Sirer bir adım attılar doğru, fakat başarılı olamadı, netice alamadılar Çünkü CHP içendeki bir grup buna müsaade etmedi. CHP içinde dini eğitimin gereğini fark edenler mevcuttu ama sesleri kısık çıkıyordu.

Cahit İleri görüşlerini aktarmayı sürdürdü:

-Kasım 1959 yılında Yüksek İslam Enstitüsü’nün İstanbul’da açılışı yapıldı. Yani darbeden 6 ay kadar önce. Babam “Milletin bekası için din eğitimini yaptık.” diyordu. Rahmetli hep “Biz” derdi hizmetlerinde, “Ben” diyerek kendini öne çıkarmazdı. “Rabbime hamd ederim, bizi hizmetlere vesile kıldı” diye dua ederdi.

-Cahit Bey, Rahmetli Babanız Tevfik İleri genelde eşi Vasfiye Hanımı da hep yanında götürürdü. Samsunda bölgeyi hep birlikte dolaştılar. Bir gün camideki hocanın ipe sapa gelmez vaazı üzerine, babanız cami çıkışında biraz azarlamış o’nu. Çünkü anlattıklarının tümü yanlış ve hurafe imiş. Anneniz çok üzülmüş ve “Tevfik çok ağır konuştun zavallıya” demiş.

-Babam onun için din eğitimini öğretecek din adamlarını ve öğretmenlerini hep öne çıkarmış. Çünkü dini eğitim yıllarca yasak edilince dini anlatacak din adamları da azalmıştı. Dolayısıyla bu konuyu çok önemsiyordu. Başarılı da oldu.

Yürekteki Sızı Türkçe ve Öğretmen Yetersizliği

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş kaldığı yerden devam etti sonra:

-Dini eğitimi babanız başardı. Bugüne kadar da yansıdı. Din eğitiminde çığır açtı adeta.  Temiz yürekli, idealist, örnek bir devlet adamı ve mert bir insan idi Rahmetli Tevfik İleri.

Bu defa ben yeniden sordum Cahit İleri’ye:

-Peki, başarısız olduğu bir hizmet var mı size göre?

-Babam Türk Dilini hep savundu, Türkçemizi korumaya çalıştı. Ancak gerektiği kadar başarılı olamadı. Bugün bile çarşıya çıksanız tabelalar, levhalar, isimler, reklamlar Türkçe değil. Türkçe olanlar da bile bir değişikliğe gidiyorlar.

-Kebap’ı Kebap’s yaparak levha asıyorlar.

-Öğretmenlik dünyanın en önemli mesleği. Babam öğretmeni hep önde tuttu. Buna yürekten inanıyordu. Sonuçta öğretmen gibi öğretmen yetiştirmekte pek başarılı olamadı.

-Benim hayatımda da babanızın etkisi vardır. Kilis’tekiKartalbey İlkokulu’nda okuyordum. Kilisli Ziraat Bakanı Nedim Ökmen ile Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin şehrimize geleceğini söylediler. Bütün okullar Gaziantep yolu üzerinde toplandık. Bakanlar geldi. Talebelerin arasından yaya olarak geçtiler. Zaman zaman öğretmen ve öğrencilerle sohpet ettiler. Tam bana geldi, başımı okşadı ve sordu “ne istiyorsun?” diye. Öğretmenlerimiz de bize tembih etmişti “Kilis’e Lise açılsın” dedim. Gerçekten sadece lise değil daha fazla ilk mektep de devreye girdi.

-Kendisi zaten parlamento konuşmalarında bu hususu anlatır. “Nereye gitsek vatandaş bizden okul istiyor” derdi. Okullaşmada önemli adımlar atıldı gerçekten.

-Babanız aynı zamanda kültürü, sanatı, medeniyet hareketini de çok önemsiyordu. Yassıada’da olsun, Kayseri Hapishanesinde olsun hep kitap istiyor ve okuyordu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını kurdu. Vasfiye hanım ile birlikte sürekli konserlere, sergilere gidiyordu. Artık böyle devlet adamlarının sayısı sürekli azalıyor.

Aslan Pençesi

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın da hayatında Tevfik İleri’nin çok önemli bir yeri vardı. Fransa’da doktorasını bitirdikten sonra teşekkür ziyareti için Milli Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Cahit Okurer ve Bakan Tevfik İleri’ye gidiyor. Tevfik Bey soruyor “Nevzat ne yapacaksın bakalım?” Nevzat Yalçıntaş kendinden emin cevap veriyor “Biraz istirahat edeceğim, sonra askerlik görevimi yapacağım  muhterem bakanım!” Genç Yalçıntaş dinlenmenin bile programı yapmıştır kendine göre.

-“Hiç öyle şey olur mu? Hemen görev başına. Şimdi Süleyman’a telefon ediyorum, hemen oraya giderek vazifeye başlayacaksın.” Devlet Su İşleri’nin genç Genel Müdürü Süleyman Demirel’e diyor ki “Süleyman sana birini gönderiyorum. Barajların iktisadi fizibilitelerini artık bu gencimiz yapacak. Amerikalılara boş yere döviz ödemeyeceğiz. Sen gerekeni yaparsın.” Öyle de oluyor. Nevzat Yalçıntaş aynı gün görevinin başına gidiyor.

-Sayın Yalçıntaş Tevfik İleri’nin sizin hayatınızda sadece bu olayla bir yeri yok başka gelişmelerle de sizi etkiledi. Mesela siz öğrenci lideri iken!..

-Evet.. İstanbul’da üniversitede okuyorum. Talebe Cemiyeti başkanıyım. Teşkilatımız Türkiye Milli Talebe Federasyonu TMTF’ye bağlı. Ayrıca MTTB diye bir teşkilat daha var. Tevfik İleri bu teşkilatta memleketseverliğini, çalışkanlığını, liderliğini göstermişti. Yeni bir vatanperver ortaya çıkmıştı Tevfik İleri ile.. Bir gün Cağaloğlu’ndaki TMTF Genel Merkezine gittim. Baktım bir koşuşturmaca var başkanlık katında. Öğrendim ki Ankara’ya gidilecek ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile görüşülecek. Konuyu da sonra fark ettim. İstanbul Hukuk Fakültesi Öğrencisi Ergun Göze’ye ait bir mektubu ele geçirmiş devrimbaz öğrenciler.

-Devrimbaz ne demek?

-Cambaz gibi bir şey. Devrimci olmadığı halde devrimci geçinen kimse devrimbaz. Bu adı Rahmetli Peyami Safa takmıştı 27  Mayıs sonrası cuntayı destekleyen devrimcilere de..

-Süper bir yakıştırma..sonra ne oldu?

-Mektupta Atatürk’e hakaret ediliyormuş. TMTF Başkanı da Ali İhsan Çelikkan.

-Recaizade Mahmut Ekrem Talu’nun damadı..TRT’de iken hanımı Esin Çelikkan Talu da benim daire başkanımdı.

-Doğru ben de TRT Genel Müdürü iken birlikte çalışmıştım. İyi bir yayıncıydı. Yabancı dili vardı. TRT Dış Yayınlar Dairesi Başkanıydı. Her ne ise..tren ile Ankara’ya gittik. Ali İhsan Çelikkan randevu alınmış, mektubu Celal Bayar’a verecek. Önce benim Başkent’e gelmemi pek istemediler. Sonra ikna ettim.  Ankara Garı’nda bizi karşıladılar.

-Aralarında daha sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı olacak olan Yekta Güngör Özden de var.

-Evet, o da var. Önce heyetimiz Ankara Hukuk Fakültesine gidecek, oradaki arkadaşlarla birlikte bu mektup olayını kınayacağız. Bunun yanlış olacağını anlattım. Gerilimi artırabileceğini söyledim. İkna oldular. Sonra Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ye nezaket ziyaretinde bulunduk. Cumhurbaşkanına talebe meselelerini aktaracaklarını söyledi heyetimiz.Bizi Özel kalem Müdürü Cahit Okurer karşıladı ve makama aldı. Sonradan öğrendiğime göre Cahit Okurer “Nevzat bunların arasında olduğuna göre bunda bir iş var” diye Bakan Bey’e söylemiş. Bunu ben sonradan öğrendim. Vedalaşıp ayrıldık.

-Nereye?

-Çankaya’ya köşke çıktık. 12 üniversite öğrencisiyiz. Bizi Cumhurbaşkanlığı yaveri bir salona aldı. Hepimiz ayaktayız. Celal Bayar da öyle. Ali İhsan Çelikkan mektubu anlattı. İrticanın gittikçe büyüdüğünü, devrim karşıtlığınınüniversitelere sirayet ettiğini, Atatürk düşmanlığının da artık gündelik işlerden olduğunu anlattı.

-Daha mektubu vermedi?

-Yok, mektup elinde vermek için bekliyor. Bu sırada kapı vuruldu, içeri hışımla Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri girdi. Hepimiz o tarafa döndük. Tevfik Bey geldi, Bayar’ın solunda yerini aldı. Ali İhsan Çelikkan mektubu tam bu sırada Celal Bayar’a vermek isterken, bir aslan pençesi gibi Tevfik Beyin eli uzandı ve o mektubu kaptığı gibi “Muhterem Cumhurbaşkanım bu bir talebe sorunudur, üniversiteler biliyorsunuz Milli Eğitime bağlı. Bizi ilgilendiren bir husustur. Ben gerekeni yaparak, size malumat arz edeceğim. Sizi bu gibi işlerle meşgul etmeyelim.” dedi. Dedi ama Bayar kızmıştı. Oradaki sandalyeye oturdu. Ayak ayak üstüne attı. Bir ayağı sürekli titriyordu. Hiç bir şey söylemedi ama çok kızdığı belliydi. Yaveriyle Bayar göz göze geldiler. Yaver “Görüşme bitmiştir” deyince hepimiz oradan ayrıldık.

Nevzat Yalçıntaş sanki o günleri yeniden yaşıyormuş gibiydi. En ince detayına kadar aktarıyordu.

-Rahmetli Tevfik İleri Bakanlığında bile MTTB Genel Başkanlığında olduğu gibi heyecanlıydı, örnekti. Bir skandalı önledi.

 

Her Soruya Cevap

Cahit İleri’ye döndüm:

-Cahit Bey gerçi siz, babanız vefat ettiğinde 15 yaşında idiniz. Hatırladığınız kadarıyla Tevfik Bey rahmetli devlet işlerini evde konuşur muydu?

-Ankara sıhhiyedeki evimiz kiralıktı. İki oda bir salondu. Kapıdan hemen salona girilirdi. Annemlerin yatak odası da salona açılırdı. Evimiz sürekli hemşehrilerle, yakın aile dostlarıyla, zaman zaman da seçmenlerle dolar taşardı. Daha babam pijamalarını bile çıkarmadan hemşehrilerimiz gelirdi. Annem çok yumuşak yürekliydi.

-Ben rahmetli annenizi ve akrabalarınızı yakından tanıdım. Cihat İleri ile de yıllarca TRT’de birlikte çalıştım.

-Babam bizimle pek fazla ilgilenemezdi. Çünkü vakti yoktu. Evimize yakınlarımız gelince politika konuşulurdu. Biz de dinlerdik. Ben ilk defa enflasyon kelimesini burada duydum. Babam her soruya usanmadan cevap verirdi. Kimseyi kırmazdı.

-Kızdığı zaman olur muydu?

-Olurdu.  CHP yıkıcı bir politika izlerdi. Hatta iftira atardı. Bu iftira ve yalanalar yaygınlaşmıştı. Öyle iftiralardı ki bizim ve herkesin şu kadar dairesi, evi, apartmanı, arsası, tarlası falan varmış. Oysa biz kiradaydık, evimiz yoktu bile. Babam bunların yaygınlaştığını duydukça çok kızardı “Yalan, iftira” derdi. Bazıları “Tevfik herkes senin gibi değil!” derlerdi kendisine. Ancak babam çok emindi yaygınlaşarak artan iftira ve yalanlardan.. CHP acımasızlığını sürdürdü. Nitekim aynı şekilde Yassıada Mahkemelerinde de bu hususlar yaşanıldı.

 

Tevfik İleri Üniversitesi Olabilir’mi?

-Peki şimdi ne hissediyorsunuz? Babanızın adı çok sayıda okula, bulvara, caddeye verildi. Hakkında onlarca kitap yazıldı, toplantılar  yapılıyor, televizyon programları çekiliyor..

Cahit İleri’nin gözlerinin içi güldü sanki:

-Rahmetli annem, “diğer akrabalarımız gibi babanın da ismi unutulacak” diyordu. Allaha şükürler olsun ki sürekli hayırla yad ediliyor. Çok mutluyum.

-Tevfik İleri Üniversitesi de açılırsa hiç şaşmayın. Ben ümitle bekliyorum.

Hepimiz birden “İnşallah” diyoruz.

 

 

Bilim Teknoloji diye bir meselemiz var mı?

Ar- Ge ve inovasyon olmadan zenginliğe giden yol yoktur. Hatıralara türbedarlık ederek kaç sene barınılabilir? Bilim-teknoloji meselesiSakarya meydan muharebesinden veya TRT yayıncılığından daha mı az önemlidir?

Dalından kopan yaprağın kaderini rüzgâr, teknoloji üretmeyen ülkenin kaderini küresel güçler, komşuları ve düşmanları tayin eder.

Ülkemizin refahına katkıda bulunabileceğimiz biricik mesele Bilim ve Teknolojiye gereken

önemi vermekten geçtiği halde toplum gündeminde gerektiğince yer almıyor.  Hafif sanayi denilen tekstil, plastik ürünleri, domates-limon-fındık-zeytin, incir, basit makina ihracatıyla sağlanabilen hayat standardı ve güvenli yaşama ortamı mevcut durumdur.

Türkiye’de ülkenin refahına katkıda bulunacak düzeyde bilim ve teknoloji üretiminin olmaması toplum önderleri ve aydınlar tarafından halledilmesi gereken birinci öncelikli mesele olarak görülmüyor. Batı toplumlarının zenginliğinde ana kaynağın orijinal bilimsel buluşları endüstrileşmeye çevirip pazarlamak olduğu bilindiği halde görmezden geliniyor veya üzerinde düşünülmüyor. Tarih, ülkemizin 300 yılı aşkın zamandır çektiği sıkıntıların temelinde bilim-teknolojide çağın gerisinde kalmamızın yattığını fısıldıyor:”Bilimde geri kalmışlıktan kurtulmadan stratejik bir coğrafyada huzur içinde yaşanamaz.”diye. Duyan yahut ilgilenen var mı bilmiyoruz?

Dünya’da Bilim Teknoloji Yarışı, Ar-Ge İnovasyon” başlıklı konferanslarımda tarihin bu fısıltısını gençlere duyurmaya çalışıyorum. İyi şeyler yapabilmek için önünde bol vakti olan genç zihinleri bilim insanlarının kişilikleriyle, çalışmalarıyla, başarılarıyla heyecanlandırmak, onların yoluna çekebilmek ve özendirmek istiyorum. Lâkin… Meselenin ehemmiyetini bilmeyen yöneticiler duvarını aşmak pek müşkül. Mesela bir valimiz Hacivat karagöz için destek olduğunu söylerken Bilim Teknoloji için imkân bulamıyor. Belediye başkanları halka aşure dağıtmak için, şehrin her mahallesinde iftarlar vermek için bol bol imkân bulurken bilim teknoloji konferansı için bulamıyor. Bir başkası boş salonu vermemek için bahaneler sayıyor v.s.  Millî Eğitim Bakanımız da okul müdürlerini aile birliğinden çıkardı, kültürel etkinlik yapamasınlar diye elini kolunu bağladı çok şükür (!).

Fen liseleri olmuş tıp fakülteleri hazırlık lisesi. En seçkin gençlerin okuduğu bu okulların mezunları çoğunlukla Tıp fakültelerini tercih ediyorlar. Bilim adamı olmak, araştırma yapmak, yeni teknoloji geliştirme arzusu öncelikleri içinde değil. Görebildikleri en refahlı insanlar tıp doktorları olmalı ki tercihlerini hekim olmak için kullanıyorlar.Her türlü siyasi-sosyal çabanın üstünde hayat memat meselesi olarak gördüğüm bilim-teknoloji işini nasıl gündeme aldırabiliriz derdindeyim.

Sizin gündeminizde Doğu Türkistan, Kırım, Kerkük, Kıbrıs, PKK, PYD, Suriye olabilir. Hattâ ilk seçimleri mutlaka kazanmak olabilir. Saygı duyarım ama bunların çözümünü bilim teknoloji işini başarmakta görüyorum.Burada şu soruyu sormanın zamanıdır:Toplum, aydınlar ve yöneticiler için

Bilim Teknoloji diye bir meselemiz var mı?

Kestirmeden cevap vereyim yok. Olsaydı Mehmet Akif ağabeyim yüz yıl önce sitem etmezdi:

“Niye ilmin adı yok koskoca millette bu gün? / Çünkü efkârı umûmiyye aleyhinde bütün.”

“İbniSînâ’ları yüzlerce doğurmuş iklim / Tek çocuk vermiyor ağuşuna ilmin, ne akîm.

“Bu cehâlet yürümez, asra bakın, asr’ı ulum” (bilimler asrı)

12 Mart gelince İstiklal Marşı için, 18 Mart olunca Çanakkale Şehitlerine şiiri için baş tacı edilen Mehmet Akif Bey bilim-teknoloji, medreselerdeki bilim karşıtı eğitim, hattâbilim düşmanlığı gibi konulardaki şiirleri için bırakın baş tacı edilmeyi, görmezden gelinir. Bu mısraları mesaj vermek için değil de iş olsun diye söylemiş kabul ediyoruz demektir.

Akif’in siteminden yüz yıl geçti bir kişi çıkıp da “Mehmet Akif’in mesajını aldık. Büyük hatalar yaptık, hatalarımızdan ders aldık. Pişman olduk, artık bilime önem vereceğiz” diyeni duyan, gören, bilen var mı?  “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır!” işin en kolayı.

Şöyle seslenmek geliyor içimden:

“Yine kazanacaksın Türkiye’m, bilim teknoloji de neymiş? Bilim teknoloji olmadan kalkınma olmaz, vatan korunmaz, dirlik-düzen sağlanmaz, Ar-Ge ve inovasyon olmadan zenginliğe giden yol yoktur diyenlere kulak asma. Boş ver ki huzur (!) bulasın.

“Her ne var ışk (aşk) imiş alemde… İlim bir kıylukâl imiş!” (İlim dedikodudan ibaret imiş) diyen Fuzulî senin atan değil mi?“Teknoloji üretmeyenler teknoloji üretenlerin ayakları altında kalırlar” diyesöylense de düşünmeğe değmez. Zaten ayakaltında kalmak da nedir ki? En çok Endülüs Müslümanları gibi din değiştirmeye zorlanırsın, biraz ırza namusa tasallut ederler, biraz imha edilirsin, Karabağ’daki gibi biraz canlı canlı derimizi yüzerler o kadar. Hristiyanlığı şeklen kabul edip de özde Müslüman kalmaya çalışan Endülüs Müslümanlarının (Moriskolar)  başına gelenleri merak etmenin kimseye faydası olmaz. Ramazan ayında morisko komşusuna domuz eti ikram eden İspanyol’un yemedi diye engizisyona ihbarda bulunduğunu bu yüzden cezalandırıldığını bilsek ne bilmesek ne? Hattâ “Bunlar ne biçim Hıristiyan, her yemekten sonra ağızlarını çalkalıyorlar, Aralık ayında bile yıkanıyorlar” diye ihbar edilip hapse atılanlar dünde kaldı.” (1)

Mehmet Akif ağabeyim can sıkıntısından bir beyit daha söylemiş.

“Çünkü yerleşme için gezdiği yerlerde fünun / Önce gayetle büyük hürmet arar, sonra sükûn.”

“Biz hareketli bir milletiz. Bilime ayıracak ne zamanımız olur ne de hürmetimiz, hele de sükûn asla” deyip burada bırakalım.

Bilim rağbet gördüğü yere göç eder

Bilim Çin’de baş verdi. Çinlilerin izni ve haberi olmadan tüccarlar, köleler vs. tarafından dünyaya yayıldı. (2) Johan Gutenberg’in bulduğu söylenen Matbaa aslında Çin işi. Çinli baskıcılar, tahta kalıplı basım endüstrisi kurdular. 953 yılında Konfiçyüs’ün klasikleri 130 cilt olarak basıp halka satıldı. (Gutenberg’den 500 yıl önce.)  Tek tek harfler dökerek baskı yapmak da Pi Sheng adında bir Çinlinin işi. (3)Batılılar her şeyi neden kendilerine maletmişler ayrı bir konu. Ahmet Rıza bey bu işe kafa yormuş (4)

Bilim-Teknoloji rağbet gördüğü yerlere göç etti.  Bağdat, Endülüs, Türkistan Bilimin yeşerdiği ortamlar. İslâm’ın ilme verdiği değeri idrak eden Halife Mansur ve Me’mun, Mısır’dan, Bizans’tan, Hipokrat’ın, Öklid’in, Eflâtun’un ve Aristo’nun eserlerinin kopyalarını Bağdat’a getirttiler. Laboratuvarları olan Üniversiteler açarak ilerlemenin ortamını hazırladılar. Yöneticiler alimlere refah sağlamasaydı âlimler kendilerini araştırmalara veremezlerdi. Bilim öğrenmek isteyen Avrupalılar, İslâm Dünyasına koşuyordu. Pierre le Venerable, Endülüs’e ilk geldiği zaman, İngiltere’den, Astronomi öğrenmeye gelmiş bir sürü insan gördüğünü hikâye eder.  Adhelard ve Barthe,  Reading gibi matematikte ün yapmış İngilizler, tahsillerini Endülüs’te yaptılar. Kilise mensuplarının bir kısmı, içlerinde iki de papa olmak üzere tahsillerini tamamlamak için Kurtuba’ya gittiler.İbn Sina’nın Kanun Fit Tıb adlı eseri 19. Yüzyıla kadar Tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutuldu, İncil’den sonra en çok basılan eser unvanı var. Fatih, Akşemsettin ve Sarıca Muslihittin’in birlikte yaptıkları 680 kg.lık gülleyi 1200 metre ileriye atan ŞAHİ adlı top fizik, kimya, matematik harikası. Preveze’de, Mohaç’ta teknolojik üstünlüğümüzle kazandık. Osmanlı donanması topları dahil, bir tek çivi, bir metre atlas ithal etmeden tamamen kendi tersanelerimizde, kendi imkânlarımızla yapılıyordu.

Peki ne oldu da Mehmet Akif ağabeyim : “Niye ilmin adı yok koskoca millette bu gün? / Çünkü efkârı umûmiyye aleyhinde bütün.” Dedi.  Mehmet Niyazi Özdemir’e göre önemli sebeplerden biri, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği Eşari zihniyetli alimler.

“Eş’arîlik Arap alemine tamamen hakim olunca, varlıklarını hür tefekküre borçlu bulunan ilimler, Maveraünnehir’e göç ettiler. Birûnî’ler, Harezmî’ler, İbniSînâ’lar, dünya ilim âleminin yüz akı daha pek çok âlimler orada yetiştiler.  Medreselerde Eş’arî zihniyeti hakim olunca, insana sevap kazandırmıyor gerekçesiyle fizik, matematik gibi felsefeye dahil olan ilimler  medreselerden atılmaya başladı….Böylece bilim pazarı kesatlığa  uğrayıp, yıkılmaya yüz tuttu.” (5)

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilMedreselerin yozlaşması:
Kanuni döneminde, padişahın bazı kişileri alt kademelerde müderrislik yapmadan üst kademelere ataması, ilmiye mensupları arasındaki bozulmanın başlangıç noktası oldu. İltimas ve rüşvetle pek çok kişi, kadılık ( her türlü davaya bakan mahkemelerin başkanları) ve müderrislik (medresede ders veren profesör) görevlerine atandı. Rüşvet ve iltimasın alabildiğine arttığı bir toplumda, bilginin ve faziletin ayırıcı ve üstün özelliği kalmadı. Her mevki, akçesi olanların eline geçti.

Kadızadeliler, devletin içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulabilmesi için camilerin Hz. Peygamber dönemindeki gibi tek minareli olması gerektiğini, başta Sultan Ahmet Camisi olmak üzere, fazla minarelerin yıkılmasını, kaymakam, vali, kadı, subay çocuklarının doğuştan babalarının unvanına sahip olmasını ve maaşa bağlanmasını istediler. Söyledikleri yapılmayıncaisyan çıkardılar. Köprülü Mehmet Paşa mallarına el koyup liderlerini Kıbrıs’a sürdü. Millet beladan kurtuldu ama mesele bitmedi. Bilim ve teknoloji meselesine bundan sonra önem verelim diyen olmadı.

Refah ve huzur içinde insanlar, tertemiz medenî şehirler, tabiatla barışık sanayi, tüm dünyaya örnek bir millet olmak için önceliğimiz Bilim, ar-ge ve inovasyon olması gerekirken başka konularla oyalanmaya devam ediyoruz.

Var olmanın ve var etmenin kuralları her gün değişiyor. Bizi bugüne kadar getiren anlayışımızın bundan sonra bizi taşıması imkânsız. Domates, limonsatarak bayrağı gönderde tutacağımızı düşünmek akla ziyan. Kerkük, Musul, Telafer, Tuzhurmatı, Halep, Karabağ, Kaşgar, Gümülcine, Myanmar, Habeşistan, Filistin daha kaç yüzyıl boynu bükük duracak?  Biz hangi güçle ayakta duracağız? Hangi güçle kardeşlerimize, insanlığa hizmette bulunacağız?

Türkiye, bugün bilim teknoloji üretimi için yapması gereken, yarın yapması gereken, uzun vadede yapması gereken ödevlerini ötelemektedir. Türkiye teknoloi konusunda Türkiye ile yarışmıyor, dünya ile yarışıyor. Rakiplerimiz olan milletler bilim teknoloji alanında bizden çok daha hızlı koşmuşlar ve koşmaya devam etmekteler. Bu bakımdan yapabildiklerimizi bilerek ve yapamadıklarımızı itiraf ederek, vakit kaybetmeden işe koyulmalı, var gücümüzle işe asılmalıyız. Türkiye dün yapabildiği ve halihazırda yapageldiği iş yapma biçimiyle geleceğe gidemeyeceğini kabul etmeli, yeni bir çalışma sayfası açmalı, uygulanabilir projeler geliştirerek kuvveden fiile geçmelidir. İktidarlar değişse de Bilim Teknoloji politikaları kesinlikle değişmemeli. Makedonya’dan İzmir’e göç etmek zorunda kalan babanın: “Oğlum Türkiye’ye sahip çıkacaksın. Gidecek başka vatanımız yok.” ikazını biliyoruz. Vatana ancak bilim teknoloji ile sahip çıkılabileceğini ise düşünmeğe, bunun için gayret göstermeye çalışmıyoruz. Bilim teknoloji işinde ülkemiz ağır, çok ağır bir uykuda.

Gaspıralı İsmail Bey’in Hindistan dönüşü Sultan Abdülhamit Han ile Türklüğündurumunu konuşup karşılıklı gözyaşı döktüklerini, sarılıp ağlaştıklarını biliyoruz. Ağlamak yerine sıkıntılarımızın bilim-teknoloji meselesini ihmal edişimizden kaynaklandığı teşhisini koyabilselerdi, “yiğit düştüğü yerden kalkar” misali çözüm için bilim-teknolojiye sarılma kararı verselerdi,Gaspıralı İsmail Bey’inSönmüş kalpleri ne ile yandırmalı? Basireti kesmiş perdeleri ne ile kötermeli (açmalı)? Gaflet sahrasında serilip kalmış koca bir milleti ne ile ayağa turguzmalı (kaldırmalı)?”sorusuna birlikte cevap vermiş olacaklardı. (7)

Sakarya muharebesine lojistik destek sağlamak vekazanmak için Tekalifi Milliye Emirleri çıkarıldı. (8) Her evden bir çift çorap, çarık, çamaşır istendi. Öküzlere, arabalara, tüccarın malına el konuldu yeter ki muharebe kazanılsın diye.Vekazanıldı. TRT yayıncılığı için elektrik faturalarına yüzde 3,5 ekleniyor. Bilim Teknoloji meselemizi için ne yapıyoruz? Hangi fedakârlığa katlanıyoruz? Yahut bizden fedakârlık niçin istenmiyor?  Bilim Teknoloji meselesi Sakarya meydan muharebesinden yahut TRT yayıncılığından daha mı az önemlidir? Birçok insan hayır için, öbür tarafta kendisine faydası olsun diye menkul-gayri menkul bağışta bulunuyor. Bilim-teknoloji için bağışın sevap olduğunu bilip de bağışlamak isteseler ne yapacaklar? Böyle bir vakıf, kamu kuruluşu, STK var mı? Yoksa bu aydınların, vatanseverlerin ayıbı değil midir?

Gündelik meseleleri bir yana bırakıp da bu meseleye ne zaman öncelik verilecek? Öncelik verilmesi için ne yapmamız gerekiyor?

Hüküm: Ar-Ge inovasyonsuz kalkınmak ütopyadır. Dalından kopan yaprağın kaderini rüzgâr, teknoloji üretmeyen ülkenin kaderini küresel güçler tayin eder.

Ek: Çerçeve İçine

Mizanpajda yer kalırsa bir giyotin, Lavoisier resmi kullanılabilir.:LAVOİSİER

“Cumhuriyetin dâhilere ihtiyacı yoktur.”

1743-1794 – Lavoisier hukuk tahsili yapmıştı ve Fransız barosunun üyesi idi. Yüz bin Frank kadar yıllık gelirini kimya deneyleri için harcıyordu. Bugün bildiğimiz 108 elementin 20 sini bulma şerefi Lavoisier’e aittir. Solunum konusunda deneyler yaptığı bir sırada kıskanç bir kimyacının iftirasına uğradı. Vergi toplamada usulsüzlük yaptığı gerekçesiyle tutuklayıp 5 dakikalık bir yargılama sonucu 28 kişiyle birlikte giyotine gönderip infaz ettiler. Savunması sırasında böyle bir dâhinin bilime yaptığı hizmetlerin dikkate alınmasını isteyenlere mahkeme başkanı yargıç Coffinhal’in söylediği şu söz tarihe geçmiştir. “Cumhuriyetin dâhilere ihtiyacı yoktur.”Adrian Berri-bilimin arka yüzü. Tübitak yayınları 1996.s170

1.Endülüs Müslümanları  ilim ve kültür tarihi s. 131Doç. Dr.Ahmet Özdemir. Diyanet Vakfı Yayınları. Ankara 1997

2.Halkın Bilim Tarihi s.181Clifford D. Conner TÜBİTAK Yayınları. Ankara 2005

3.a.g.e. s. 182

4.Batının Politik Ahlâksızlığı. S.96-117Osmanlı Ayan Meclisi Reisi Ahmet Rıza Bey.  Boğaziçi Yayınları 2009 İstanbul

5.Mehmet Niyazi, Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği S.37,39 Ötüken Neşriyat 2011 İstanbul

6.MÜSİAD Araştırma Raporu. Küresel Rekabet için Ar-Ge ve İnovasyon. S.175- 2012 İstanbul

7. Gaspıralı İsmail Bey – C.S.Kırımer – Yayına Hazırlayan Ramazan BAKKAL  Avrasya Bir Vakfı Yayınları.2001

8.Dr.Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya kadar. 4.Cilt.S.102 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları. Ankara 1978

 

 

Çadır Devletimiyiz?

Türk Milletinin tarihi binlerce yıllık geçmişe dayanır ve Türkler bazı tarihçilerin yazdıklarına göre 16,  bazılarına göre ise daha fazla bağımsız Türk devletleri kurmuşlardır. Geçen binlerce yıllık tarih sürecinde nice medeniyetler kurmuş, çağ kapayıp çağlar açmışlardır. Yüzlerce savaşa girmişler, topraklar zapt edip vatan yapmışlar, gittikleri her yere adaleti götürmüşlerdir. Zalimin tepesine binmiş, mazlumun hep yanında olmuşlardır. Bunu sadece Türk vak’anüvisler* değil, diğer dünya tarihçileri de yazdıkları yüzlerce eserde aynı tespitlerde bulunuyorlar.

Hal böyle iken son dönem siyasetçilerimiz, sanki Türkiye Cumhuriyeti’ni yeni kuruyorlarmışçasına her gittikleri ülkenin modelini övüp methiyeler dizerken, bir taraftan da o modelleri, Türkiye’ye monte etmeğe çalışıyorlar. Hâlbuki cumhuriyetimiz yeni kurulduğunda dahi Türk vatandaşlarına sağlanan demokratik haklar, diğer Avrupa devletlerinden çok önce sağlanmış olmasını görmezden geliyorlar. (1930’lu yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınların seçme ve seçilme hakları yoktu. Bu hükümetin en büyük müttefiki Suudi Arabistan da kadınlar daha yeni oy kullanmağa başladılar.) kendilerinden önce ki yılları yok sayıyorlar veya devletin var olan her değerini yanlış buluyorlar. Belki de isteniyor ki dünyanın en mükemmel anayasa sistemi, bizimkisi olsun ama bizim kafamızdaki şablon’a göre olsun. Fakat dünyada yok böyle mükemmeliyetçi, model anayasalar. Demokrasi, adalet ve kanun normları evrenseldir ama uygulanış biçiminde doğrular ve yanlışlar vardır.

Amerika’ya gidiyorlar ABD başkanlık sistemini övüyorlar, birisi zavallı Obama dediğinde Türk tipi başkanlık sisteminden söz ediliyor. Peki, ağızlarından iki’nin biri kaçırdıkları Türksüz ana yasa da “Türk tipi” nasıl ve neye dayandırılarak yapılacak? Başbakan en son İngiltere ziyaretinden dönerken gazetecilere: “İngiltere de üniter yapıya sahip ama İrlanda gibi özerk bölgeleri var”.

İngiltere de Krallık’ta var, razımısınız Krallığa?

Anayasayı değiştirelim deyip duruyorsunuz, çok beğendiğiniz İngiltere’nin kuruluşundan bu yana yazılı bir anayasası bile yok bunu hiç dile getirmiyorsunuz.

Farzedelim ki dünyanın en mükemmel anayasasını yaptınız, işinize gelmeyen maddelerinin kurallarına uyacak mısınız veya bu günkü gibi kanunları paspas edip çiyneyecekmisiniz?

Zaman zaman gerek Cumhurbaşkanı, gerekse bazı MHP’lilerde başkanlık konusunda rahmetli Alpaslan Türkeş’in de başkanlık sisteminden yana olduğunu söylerler. Doğrudur 1970’li yıllarda birkaç kez en yakından bende duydum. Ama bu günkü Türkiye de, tek adamın kaprisleriyle kanunların bu derece laçkalaştığını, adaletin keyfiliğini, Güneydoğunun ne hale geldiğini görmüş olsaydı gene de aynı görüşleri paylaşırmıydı hiç sanmıyorum.

Koskoca bir devletin, milletin kaderi, bir kişiye veya bir zümreye bırakılamaz. Uygulamasını işte gördük sıfır sorunlu komşuluk ilişkisinden başlayarak bu günlere geldik. Peki, ama dost olan bir tane komşu varmı etrafımızda? Kaldı ki dünya uygulamaları da göstermiştir ki dost ülkede yoktur düşman ülkede; yalnız ve yalnız birbirleriyle çıkar ilişkisi içinde olan ülkeler dostturlar. Çıkar ilişkileri bittiğinde düşman olmaları an meselesidir.

Şu da bir gerçek ki komşularla sıfır sorun da dahi sorun vardır. Örneği işte ortada, Rus uçakları sınırımızı her gün ihlâl ediyordu ve nihayet bir uçaklarını düşürdük. Sorun çıkmasın diye müdahale edilmesemiydi veya Yunanistan Ege de 16 ada ve bir kayalığı işgal etti ses çıkarmıyoruz. Sıfır sorun adına iyi yaptığımızı kim söyleyebilir?

Saygılarımla.

*Vak’anüvis: Osmanlı Türkleri zamanında olayları tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi.