23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 759

Türkçemizde ‘Doğru’ Zannedilen Yanlışlar (İddialar ve Cevaplar)

(İddialar ve Cevaplar)

 

1

GİRİŞ:

Uydurma kelimeleri kullanan ve kullanmakta ısrar eden sâde vatandaşlarımızı kınamaya, suçlamaya hakkımız yoktur. Türkçe hassasiyeti olmayan sanatkârların, politikacıların ve ilim adamlarının televizyonlarla, gazete ve dergiler ile radyoda kullanmakta olduğu kelimeleri, (doğru olduğunu zannederek) herkes kullanmaktadır.

Bilmeyenlerin (kabul edilmeye şâyan olmasa bile) mâzereti, bilenlerin alakasızlığı sebebiyle Türkçemiz, gün geçtikçe erimekte, bozulmaktadır.

Türkçe, Türk millî kültürünün temelidir. O temel erirse, üzerindeki bina mesâbesinde olan millet de erir. Devlet, millet için olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti de ciddî bir tehlike karşısında kalır.

Türkçeyi korumak, Türk milletini ve Türk vatanını korumak demektir. Bayrağımıza gösterdiğimiz sevgi ve saygıyı, ses bayrağımız olan Türkçemize de göstermek mecburiyetindeyiz.

*   *    *

Kendisiyle röportaj yaptığım Türkçe ile alakadar olan, takdire şâyan çalışmalar yapan, eserler veren genç bir kardeşimiz, verdiği cevaplarda; bâzılarının doğru zannettiği için, bâzılarının da özenti veya şahsî tercih sebebiyle kullandıkları uydurulmuş kelimeleri bol miktarda kullanmıştı.

Daha önce yaptığım röportajlarda kullanılan uydurma kelimeleri değiştiriyor, yerine; Türk dilbilgisi kaidelerine uygun olarak türetilmiş, dilimize mal olmuş ve herkes tarafından bilinen kelimeleri koyuyordum. Yaptığım değişiklikler sebebiyle teşekkür eden de oluyordu, sitem eden de…

Teşekkür ve sitem edenlerle yaptığım konuşmalar neticesinde, uydurma kelimeler hakkında bildiklerimi yazmak ve okuyucuya sunmak düşüncesi meydana geldi.

Röportaj için sorularımı cevaplandıran şahıs, uydurma kelimelerin değiştirilmesi teklifimi kabul etmeyince, kendisinin ismini yazmaksızın kullandığı kelimeler ve iddiaları hakkındaki görüşlerimi açıklayan bir yazı yazacağımı söyledim. Kabul eti.

Okumakta olduğunuz yazı, bu mutabakat sebebiyle yazıldı.

Tenkitlerini, tasviplerini ve görüşlerini bildirenlere müteşekkir kalırım.

ÇETİNOĞLU

İddia: Yeni bir kelime bulmak gerektiğinde türetme işinden önce Oğuz yazmalarına bakılıp oradan kelime alınır.

Cevap: Oğuz yazmalarında bulunan kelimeler, günümüzde kullanımda değilse, kullanımdan çıkmasının bir sebebi vardır. O sebebin ortadan kalktığı ve o kelimelere ihtiyaç hâsıl olduğu nasıl ispat ediliyor ki şimdi yeniden kullanıma almak için çalışılıyor? Alışılagelmiş kelimeler yerine 1500 sene önceki kelimeleri hem de ihtiyaç ve sebep yokken yeniden yazı veya konuşma diline almak, nesiller arasında anlaşmayı zorlaştırır ve hatta imkânsız hâle getirir. 50 – 60 sene önce yazılmış Reşat Nuri Güntekin, Refik Hâlid Karay, Peyâmi Safâ romanlarını anlayamayan gençliğin önüne, 1.000 sene öncesinin kelimelerini koymakla, Türk dilini yozlaştırmak isteyenlere yardım ve yataklık edilmiş olmaz mı?

İddia: Kelime ” sözcüğü ana dilimizden değildir.

Cevap: Herkes bu kelimeyi bildiğine göre, kelimeyi kabullenmek daha doğru değil mi? ‘Kelime‘yi bilmeyen bir tek kişi biliyor musunuz?

İddia: sözcük “, kökü de eki de bizim olan bir sözcük olduğundan kullanılmasında bir sakınca yoktur. Azerbaycanlılar için “söz “, “kelime “yi birebir karşılıyorsa, demek bizim için de “sözcük “, “kelime “yi karşılar. Gönül isterdi “sözcük ” yerine “söz ” diyelim, “cümle ” yerine “tümce ” değil de Türkmenlerin “sözlem “ini alalım.

Cevap: Evet, uydurma olan ‘sözcük‘ kelimesinin eki de kökü de bizim. Fakat uydurmacılıkta biraz da mantık aranmalı değil mi? Siz ‘sözcük‘ kelimesinde o mantığı görebiliyor musunuz? Netice: ‘sözcük‘ kelimesinin kullanılmasında sizce  ‘sakınca‘ olmayabilir, fakat mahzur ve hatta TEHLİKE vardır.

Bakınız ‘mantık’ araması nasıl olacak…

Kelime‘nin yerine önce ‘tilcik‘ kelimesi konuldu. Tutmayınca ‘sözcük‘ kelimesi kullanılır oldu. Yanlış yapıldı, yanlış yapılmaya devam ediliyor. Türkçenin kaideleri çiğneniyor. Dil bayrağımız olan Türkçe ve kaideleri; paspas değildir, sakız değildir. Çiğnenmemeli.

 

Kelime‘nin karşılığını lügatler; ‘Bir veya birkaç heceden meydana gelen ve bir mânâ ifâde eden söz‘ olarak veriyorlar. ‘Sözcük‘ kelimesindeki ‘cük‘ eki,  ‘kelimeden daha küçük‘ yapıda olan bir ifâde vâsıtasıdır. ‘Kelime‘den daha küçük olan ifâde vâsıtası ‘hece‘dir. Bu durumda sözcük kelimesinin karşılığı ya ‘kelimecik‘tir veya ‘hece‘dir. Nasıl olur da ‘kelime‘ yerine kullanılır?

 

*   *    *

Azerbaycanlılar’ dediğiniz şahıslar, herhalde ‘Azerbaycan Türkleri‘ olsa gerek. Sovyetler Birliği döneminde Ruslar onlara ‘Azerî ‘ diyorlardı. Soydaşlarımız ise Ruslara, ‘Azerî ‘ değil, ‘Türk‘ olduklarını 74 sene boyunca anlatmaya çalıştılar. Şimdi de Türkiye’de yaşayan Türklere ‘Azerbaycanlı’ değil, ‘Türk’ olduklarını mı anlatmaya çalışacaklar. Bu ne iştir?

Söz‘ün, ‘kelime‘yi birebir karşıladığı iddiasında mantık yoktur. Çünkü Azerbaycan’da ‘söz‘ kelimesinin ifâde ettiği mânâ ile ‘kelime‘nin ifâde ettiği mânâ farklıdır. Farkı, yazının sonraki bölümlerinde Azerbaycan Türklerinden olan bir dostumdan aldığım bilgilerde açıklayacağım.

İddia: Yazı dilimizdeki yabancı bir sözcüğü karşılamak için söz konusu varsıllığımızdan yararlanmak en doğal hakkımızdır. “Bunun yerine bu sözcüğü de kullanabiliriz ” denir, bir kıyıya çekilir. Beğenilirse genele yayılır, beğenilmese kendi yöresinde yaşamını sürdürür. Dileyen yazınsal bir varsıllık adına koşuklarında, denemelerinde, savlarında kullanabilir, buna da karışamayız. Karışırsak, bu kez de biz “tavsiyeci ” oluruz. Yabancı sözcükleri tasviye etmek isteyenlerden bile kötü oluruz! Onlar yabancı sözcüğü dışlıyorken, biz kendi sözlerimizi dışlıyoruz. Bu, bizi daha kötü kılar.

Cevap:Tavsiyeci‘ ve ‘Tasviye‘ derken herhalde; ‘tasfiyeci‘ ve  ‘tasfiye‘ demek istiyorsunuz. Şâyet var ise elinizin altındaki sözlüklere bir bakar mısınız?

Mevzuumuza dönersek: Söz konusu olan tasfiyecilik değildir. Uydurma kelimelerin dilimize girmesini ve ‘yoğun‘  gibi bâzı kelimelerin birbiriyle hiç bağlantısı olmayan değişik mânâlar için kullanılmasını engelleme çalışmasıdır.

‘Yoğun’ kelimesi, dilimizi fakirleştiren bir maymuncuktur.

 

-‘Yoğun alkışlar’ denildiğinde; ‘sürekli‘, ‘devamlı‘, ‘coşkun‘, ‘bol‘…

-‘Yoğun gündem’ denildiğinde; ‘yüklü’, ‘ağır’…

-‘Yoğun yağmur’ denildiğinde; ‘şiddetli’, ‘bol’, ‘sağanak’…

-‘Yoğun duygular’ denildiğinde; ‘derin’, ‘içli’, ‘kuvvetli’…

-‘İnsan yoğunluğu’ denildiğinde; ‘kalabalık’, ‘nüfus kesâfeti’…

-‘Derslerin – işlerin yoğunluğu’ denildiğinde: ‘çokluğu’…

-‘Yoğun aşklar’ denildiğinde; ‘büyük’, ‘kuvvetli’, ‘derin’, ‘sarsılmaz’…

-‘Yoğun sorunlar’ denildiğinde; ‘büyük‘, ‘devâsa’, ‘çok‘ problemler, dertler, meseleler…

-‘Yoğun trafik’ denildiğinde:  ‘sıkışık‘…

-‘Yoğun sis’ denildiğinde; ‘kesif ‘, ‘kalın‘ sis tabakası…

-‘Yoğun hıçkırıklar’ veya ‘yoğun kahkahalar’ denildiğinde; ‘biteviye‘, ‘devamlı‘, ‘ardı arkasına‘, ‘art arda‘…

kelimeleri dilimizden atılıyor. a kelimeyi kullananlar, tehlikeli bir dil kumarı oynuyorlar.

Türkçemizde 258.000 kelime olduğu söyleniyor. Bu sayıyı 258’e indirmeyelim. Tarih öncesi devirlerde yaşayan ilkel insanlar bile daha çok sayıda kelime biliyorlar ve kullanıyorlardı.

İddia: Diller, yeryüzünün ekinsel (??!!) varlığıdır. Dolayısıyla varsıllığa katkı sağlar. Bunun için eriyip yok olan dillere üzülürüz. Öbür ulusların da bizim tuttuğumuz yolu tutmasını, anadillerine iyelenip geliştirmeleri için uğraşmalarını dileriz. Sözüm ona; yabancı dile değil, yabancı dilde eğitime karşıyız. Türkçesi varken, yabancı dilde eğitim istemiyoruz. Bu düşünceden ödün vermiyor, kesin söz söylüyoruz; Türkçesi Varken! Yalnızca bununla yetinmiyor, özleşme de istiyoruz. Böylece dilimizde yer edinmiş, edinmekte olan yabancı kökenli sözcüklerin yerine geçebilecek uygun sözler bulmaya, varsa yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de kimseye baskı uygulamıyor, kişisel yeğlemine bırakıyoruz. Nice ki, “kelime” ile “sözcük” birlikte kullanılıp, ikisi arasında bir yadırganma yaşanmıyorsa, “vitrin” ile “sergen”arasında da bu durumun olması için çabalıyoruz.

Cevap: ‘Kimseye baskı uygulamıyoruz’ ifadesi çok masum bir müdafaa malzemesi gibi gözüküyorsa da tatbikat öyle olmuyor. Cahil özentisi hastalığına müptela olanları nereye koyuyorsunuz? Bir sanatkâr veya tanınmış bir kişi, bir politikacı; herhangi bir yeni uydurulmuş kelimeyi kullandığında, eğrisini-doğrusunu araştırmadan hemen yazısına, konuşmasına alıverenler o kadar çok ki. Âmir kullandığı için memur, aile büyükleri kullandığı için evlatlar, parti lideri kullandığı için, siyasî geleceğinin liderin iki dudağı arasında olduğuna inanan zavallılar… aynı yanlış kelimeyi kullanıyorlar. Kavramı doğru ifade eden kelime böylece unutulup gidiyor. Biliyorsunuzdur: Çok tekrarlanan yanlış bir düşünce, önce kanaat hâline gelir, sonra da fikir hâline dönüşür, günün birinde de ilim hâline gelir.

İddia: Dileğimiz; başka diller ile anadilimizin birbirinden ayrı tutulması, ikisi arasına çizgi çekilmesidir. Anadilimizi kullanırken de, duruluktan yana olunmasıdır. Böyle yapmasak, aşırıcı oluruz. Aşırılık karşıtını doğurur, sonra da onu besler. Türkçe karşıtlığını doğurmak için, art amaçlı olmak gerek. Oysa biz dilimizi seviyoruz.

‘Yoğun’ kelimesi çok farklı manalar için, her yerde ve her durumda kullanılıyor. Tıpkı iskambil kâğıtlarındaki joker gibi… Bu uydurm

Cevap:Duruluktan yana olmak‘ elbette Türkçeyi seven herkesin boynunun borcudur. Fakat ‘duruluk‘ adına ‘uyduruk’ kelimeler kullanıma sürülüyorsa o, Türkçeye ihanettir. Dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Çünkü:

Dost bî-pervâ felek bî-rahm devrân bî-sükûn,

Derd çok hem-derd yok düşman kavî , tâli’ zebûn.

(Dost umursamaz, felek acımasız, dünya karışık. Dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, talihim ise âciz.)

İddia: “Ruminantlarda oluşan mastitis ve abortus semptomlarının etiyolojisi…” diye yazıyordu ders kitaplarımızda. Bir dönem veteriner yardımcılığı okuduğum için biliyorum. Peki, bu tümcedeki sözcükleri anlayıp anlamamız yazanların umrunda mı? Bunu dile getirdiğimde “bilim evrenseldir” diye yanıt veriyorlar, kullandıkları Latince sözcüklere kendilerince dayanak oluşturuyorlardı. Oysa orada şöyle yazsaydı; “Gevişgetirenlerde oluşan meme yangısı ile düşük belirtilerinin etkeni…” hepimiz kolayca anlardık. Sonuç olarak Iğdır’daki bir ineğin düşük yapmasıyla, Latin Amerika’daki bir köyde yetiştirilen ineğin düşük yapmasının etkeni birdir. Evrensellik de buna denir. Dil yerel olabilir, evrensel olan bilimdir. Böylece özleştirme akımı geçerli nedenlere dayandırılır.

Cevap: Tamamen haklısınız. Fakat ‘Yangı‘ ve ‘etken‘ kelimeleri de milletimize, ‘iltihap‘ mânâsındaki ‘mastitis‘ ve ‘düşük‘ karşılığı olan ‘abortus‘ kelimeleri kadar değilse de yabancıdır. İltihap kelimesi beğenilmiyorsa, ‘şişkinlik‘, ‘kızarıklık‘, ‘ağrılı akıntı‘ veya ‘yara‘ denilebilir.

İddia: Kesinkes bu sözcük kullanılacaktır ” diye kimse (‘kimseye’ olmalıydı) dayatma yapamayız, bunu vurgulamak isterim.

Cevap: Tekrar soruyorum: Câhil özentisine duçar olmuşları ne yapacağız? Dikkatli, hassas, disiplinli ve Türk dilbilgisi kaidelerine sıkı sıkıya bağlı kalmalıyız. Bu şartlar içerisinde ihtiyaç hâlinde yeni kelimeler üretebiliriz elbette. Fakaaaat Türk dilbilgisi kaidelerine uygun olarak…

İddia: Söz konusu yabancı sözcüğün dilimizdeki karşılığı olduğunu bilmek, yeri geldiğinde de o sözcüğü yeğlemektir yapabileceğimiz.

Cevap: Türk dilbilgisi kaidelerine uygun kelime türetme imkânı varken de mi?

İddia: Dileyen “kelime ” der, dileyen de “sözcük ” der. Her iki kesim de birbirini bunun için kınayamaz.

Cevap: Hakîki Türkçe-severler daima doğrusunu kullanmalılar; yanlış kullananları münâsip bir dille uyarmalılar.

İddia: Öbür Türk toplulukları Rus egemenliğinden dolayı bu gibi akımlarda geri kaldılar. Dolayısıyla aramız açıldı. Bizim amacımız, bilgi çağını karşılayabilecek bir dil yaratmaktır. Bizim amacımız, bilgi çağından sonra gelecek olan çağa, dilimizi işlek bırakabilecek özgücü vermektir. Bunun için de Türkçenin bütün söz varlığından, bütün gücünden yararlanmalıyız. Görkemli bir ulusun, olağanüstü bir dili olmalı. Öbür Türk ulusları da egemenliklerini kazandıklarına göre, bu akıma koşulmalı, dillerinin gücünden yararlanmalıdırlar. Bu konuda deneyimi olan Türkiye’yi örnek almaları, bizim yaptığımız yanlışlara düşmemelidirler.

Cevap: Moskof rejimi, aynı dine mensup, aynı soydan gelen insanların birbirleriyle irtibatını kesmek için İlminski’yi görevlendirdi ve kardeşleri anlaşamaz hâle getirdi. Bakü’de karşılaştığım bir Azerbaycanlı Türk’le de, Özbekistanlı Türk’le de konuşup anlaşabiliyordum. Kırım Türkleri ve Kazan Türkleri ile de… Fakat o Türkler, aralarında ancak Rusça konuşarak anlaşabiliyorlardı. Mel’un Moskof, hedefine ulaşmıştı. Onlar, bu işlerden vazgeçtiler. Şimdi onların yapmaktan vazgeçtiği ihaneti siz mi devam ettirmeyi düşünüyorsunuz?

İddia:  “Söz ırkçısı ” diyebileceğimiz kişiler bulunmakta. Bunlardan ayrı olarak biz, yer yer yabancı sözcüklere göz yumabiliyoruz, ancak bunun koşulları var. Örneğin “Röntgen” sözcüğüne karşılık bulunmasını istemiyoruz. Çünkü “Röntgen” kişi adıdır, çalışmalarından dolayı adı unutulmasın, saygı ile anılsın, gelecek kuşaklara ulaşsın diye bunu istiyoruz. Bilime katkı sağlayan kim olursa olsun,  Tanrı katında göksel bir kişidir. Bu da adının yaşaması için yeterli bir gerekçedir. Benzer biçimde yabancılar da “Arf değişmezi ” diye matematiksel bir kavramı kullanarak Türk matematikçisi Cahit Arf’ın adını yaşatır. Bir başka durum ise şu; deyimler, atasözleri, türküler… Dilimize giren yabancı sözcükler; deyimlerimize, atasözlerimize de işlemiştir. Öztürkçe bir sözcük ile değiştokuş yapıldığında çok ayrık durmakta, söylendiğinde kulağı tırmalamakta, gülünç gelmektedir. Çetin bir durum olduğunu biliyoruz. Ancak bu durumun olması, bizim özleştirme düşüncesinden caymamız için bir neden değildir. Kalkıp da; “Atasözündeki yabancı sözcüğü değiştirelim” demiyoruz. O yabancı sözcüğün dilimizde bir karşılığı olduğunu bilelim, geliştirmekte olduğumuz, süregittiğimiz ekincimizi (kültürümüzü, medeniyetimizi, uygarlığımızı) kendimize özgü değerlerle yükseltelim. Atalarımız geçmişte çok güzel işler yapmışlar, tinleri Tanrı katında olsun, ancak yaptıkları yanlışları da bilip biz torunları olarak doğruyu yapmak için çaba göstermeliyiz. Dilimize yabancı bir sözcüğün girmesini bir yanlış olarak değerlendiriyoruz. Var olanları da, atasözlerimize değin girmiş olanları da dışlayamıyoruz.

Cevap:Atasözündeki yabancı sözcüğü değiştirelim demiyoruz.’ Cümlesinden başlayalım. Sâdece yabancı kelimeler değil, Türkçeleşmiş, Türkleşmiş kelimeler de değiştiriliyor. Hem atasözündeki yabancı kelimeyi değiştirmeye de lüzum kalmıyor. Atasözü içerisindeki uydurma kelime sebebiyle atasözü bütünüyle kullanılmaz hâle geliyor. Zaten dil devrimbazlarının, atasözleriyle pek de dost oldukları söylenemez.

Kelime uyduranların sık sık arkasına sığındıkları bir bahane var: ‘Eski kelime de kullanılsın, yeni kelime de kullanılsın!’ Tatbikat öyle olmuyor. İktisattaki, ‘Gresham Kanunu’ der ki: ‘Kötü para iyi parayı kovar.’ Bu ifade, politik hayat için de, dil ile alakalı meseleler için de geçerlidir. Herkes bilir: sepetteki bir tek çürük elma, bütün elmaları çürütür. O halde, dilimizde bir tek uydurma kelime kalmaması için; ‘ben Türk’üm‘ diyen herkes, dilimizi, güzel Türkçemizi korumak için çalışmalı gayret etmelidir.

Siz ‘kültür ‘ ve ‘medeniyet ‘ kavramlarını aynı ‘ekinci‘ kelimesi ile mi ifade ediyorsunuz?

(Devam Edecek)

 

 

Eğer!

“Cellâdına âşık olmuşsa bir millet,

İster ezan ister çan dinlet.
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,
Müstahaktır ona her türlü zillet”. (Ömer Hayyam)

 

Dünya genelinde bir kamuoyu araştırması yapılıp, “cellâdına âşık bir millet” gösterin diye oylama yapılsa herhalde Türk Milleti birinci seçilirdi.

Durun hemen itiraz etmeyin.

-Daha 1 Kasım genel seçimde AKP %49,5 la iktidar oldu’mu oldu.

PKK’nın meclisteki uzantısı HDP: 60 Milletvekili çıkardı’mı çıkardı.

Ya MHP? 40 Milletvekili.

Şimdi milletin bağrından çıkmış Asker ve Polis yoğun kış şartlarında güneydoğuda PKK ile göğüs göğüs’e çarpışıyor, her gün bir kaç şehit geliyor’mu geliyor.

Buna rağmen PKK’nın meclisteki temsilcileri meclis başkanlığına, Türk askeri ve polisinin Güneydoğuda katliam yaptığını iddia ederek, araştırma önergesi veriyorlar ve AKP’lisi, CHP’lisi, HDP’lisi başlıyorlar önergeyi görüşmeğe.

MHP Milletvekili Oktay Vural, meclis başkanına hitaben önergenin veriliş biçiminin Anayasaya ve kanunlara aykırı olduğunu ve bu şekilde bir önergenin, TBMM de görüşülemeyeceğini savunuyor. Buna rağmen önerge görüşülmeğe devam ediyor.

MHP, kanunlara aykırı olarak hazırlanmış önergenin mecliste görüşülemeyeceğine itiraz ederek oturumu terk ediyor.

Şimdi:

PKK uzantısı HDP ye zaten sözüm yok.

AKP siyasal iktidarına gelince;

askeri, polisi Güneydoğuya gönderen sensin, onların her türlü haklarını savunacak sen olman gerekirken, PKK’nın meclisteki uzantılarına lâf söylettiren gene sensin.

AKP’li vekillere sesleniyorum; Sahi merakım şu, şehit cenazelerinde rastladığınız boynu bükük yetimlerin yüzüne nasıl bakıyorsunuz?

Hatırlatmak isterim. AKP en fazla oyu, en çok şehit cenazesinin gittiği vilayetlerden alıyor.

 

 

Olası Değil

Gördüm ki şu dünya çıkar dünyası,

Sevdalar o eski sevdalar değil.

Yalan, dolan, riya, kahpe dünyası,

Güven bitmiş, mertlik olası değil!

.

Herkesin gönlünde vardır yarası,

Yunus gibi olmak hiç kolay değil.

Hak davadır bu Türk İslam davası,

Bu yükü taşımak pek kolay değil!

.

Haktan söz edipte, hakkı tutmak mı !?

Şu zamanda bulmak, hiç kolay değil.

Sevdayı ,sabırı ,aklı ,imanı,

Her yürekte bulmak, olası değil!

 

 

Balıkla Arkadaşlık

Oldum bir Balık’la arkadaş

Derya içinde, yolculukta ona eş

Bir olduğu için, Yaratanımız

Anladım ki, o da benimle kardeş

Sordum ona, bir ara Su’dan

Baktı aval aval yüzüme, nâdân

Dedi: Nasıl bir şey, bu bahsettiğin Su?

Babam, dedem, atam; hepsinin idi kâbusu

Sorulup durulurmuş onlara da, zaman zaman

Demişler, yok Su diye bir şey, ne de yaman!

Bir de bakınca, insan gözüyle çevreme

Anladım, cevapsızlığın sırrını ben

Zira, yoktu bizi saran Su’dan başka bir şey

Nasıl görsünlerdi ki, Su idi her şey

Su’da; Su içindeyken, görünmez elbet Su

Düşünememiş bu gerçeği, Balıkların ulusu

Çünkü Su; zuhurunun şiddetinden gâip olmuştu

Derken, düşündüm insanı, kaç kere

Dedim: “Görenedir görene, köre ne?”

Değil miyiz, Balık misâli hakîkate kör?

Kimi insan, oluyor kutlu akl’a nankör!

Görüyor mu mânâyı maddede, ne gezer?

Buluyor mu, yapılanda Yapanı zinhar?

Gül resminde, öğüyor Ressamı bir güzel

Hakikisi olan canlı, hoş kokulu, şaheser Gül

Karşısında oluyor, ne hikmetse lâl!

Veriyor yetişmesini Su, Gübre, Toprak vs.’ye

Sahtesinin yapılışını; vermezken fırça, boya ve tuvale

Akıllı yaratıklar ya, güya onlar

Balık’tan farklı kuzum, neleri var?

Kâinat ve Evren’de Yıldız ve Gezegenler

Feza ve Uzay denizinde yüzer birer birer

Evren uçsuz bucaksız Okyanus misâli

İnsanlar ise olmuş, birer Bahriyeli

Engin Sular’da ne ise, sayısız Balık

Kimi insan, Uzay denizinde geziyor, alık alık

Bakarken, yapılanda görmüyor Yapanı

Olurken, fiilde bulmuyor Fâili

Oysa, bakınca resme, görmüştü Ressamı

Fakat görmüyor, Yıldızları yüzdüren Usta’yı

Kâinat tablosunun, tanımıyor Ressamını

Çok mu görmezse Balık; içinde olduğu Su’yu

Kimi İnsan, Kâinat Deryası’nda Balık misâliyken

Görüyor mu Yaratanı, üstelik aklı başındayken?

Çünkü: “Her şeyi maddede arayanların akılları

Gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.”

Kimi insan, Balık gibi bakar ama, görmez!

Hakk da; zuhurunun şiddetinden görünmez

Oysa, insanda var, bir de akıl gözü

O gösterir insana, madde aynasındaki Öz’ü

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 2

Mütareke şartlarının aksine İstanbul’a gelen İtilâf Donanması’nda Yunan zırhlısının bulunuşu, Yunan Amirali Kakoladis’in tahrik edici konuşmaları, Ermeni Patriği Zaven Efendi’nin Fener Rum Patrikhanesi’yle birlikte hareket etme önerileri yurt genelinde Ermeni ve Rum çetelerinin taşkınlık yapmalarına büyük cesaret verdi. Yeni Damat Ferit Hükümeti’nin dirayetli mutasarrıf İbrahim Süreyya Bey’i alıp da yerine İzmit Mutasarrıfı olarak Mahmut Mahir Bey’i atamasıyla (9 Mart 1919) İl genelinde asayiş iyiden iyiye bozulacaktır.

Başiskele civarındaki azınlık çetelerinin meşhurları olarak şunlar sıralanabilir: Mihaliç (Gündoğdu) Köy’lü Konstantin, Yeniköy’lü Deli Yanni – Kocabaş Hıristo – Barbar Yanni – Deli Hıristo, Yuvacık’lı Vahan Karamürsel’li Artin – Antranik, İzmit’li Danço – Marko, Arslanbey’li Donik, Bahçecik’li Agop – Aram – Minasil – Kirkor – Karabet – Erakil – Çulyan – Paronak – Süren – Leon – Dikran – Toros ve Sehak Artin.

B -)    A z ı n l ı k Ç e t e l e r i n i n İ f l a h O l m a z

b o z g u n c u l u k H a s t a l ı ğ ı

Hem I.Dünya Savaşı esnasında hem de sonrasında İzmit Sancağı’nda ve Başiskele civarında eşkiyalık hareketleri aldı başını yürümüştü. Bunlar arasında adi suçlar için teşekkül etmiş yerli çeteler (Yetimoğulları, Zoroğulları, Arnavutoğlu, Kuru Ali, Akbaş’ın Mehmet, Harhar Ali, Hışır Mehmet, Taşköprülü Nuri, Badiş Hüseyin, Abaza Mehmet Bey, Bombacı Mustafa, Mestan İbo, Saffet Nezihi, Şakî Mehmed Pehlivan, Eşkiya Zeynel..) de bulunmakla birlikte Rum ve Ermeni azınlıkların kurduğu çeteler acımasızlık ve zulüm bakımından emsalsizdi.

Daha 21 Mart 1919’da Bahçecik ve köylerinde dolaşan silahlı Ermeniler, Müslüman halkı tehdit etmeye başladılar. Yeniköy Rumlarının da Müslümanlara sataşmaya başlamaları üzerine Büyük ve Küçük Kazım çeteleri 15 /16 Nisan gecesi bölgeye gelmişler, Rumların ‘Köyümüz eşkıya tarafından sarıldı’ şeklindeki şikayetleri üzerine Mülazımevvel Celal Efendi bir müfreze ile Bahçecik’e gönderilmiş fakat ihbarın asılsız olduğu tespit edilmiştir. Rumlar bu tutumdan hoşlanmadıklarından Mülazımevvel’i (teğmeni) Mutasarrıf’a (vali) şikayet etmişlerdi.

5 Haziran 1919’da Yeniköy’lü 30 kişilik bir Rum çetesi Kandıra’da bir jandarma erini şehit etmiş, Babaköy’ünü basmıştı. Bahçecik’te Karabet’in böcekhanesinde oturan Uzun Ali’nin oğlu, kızı ve iki hizmetçisi eşkıya tarafından öldürülmüştü. 14 Haziran’da Yeniköy’lü 15 kişilik Deli Yanni Çetesi, Taşköprü’nün Hatipler Köyü civarında bir çocuğu dağa kaldırmışlar, Taşköprü Dürbeyler Köyü’nde İsmail’in, Karakadılar’da Hacı İbrahim’in hem paralarını almışlar hem de canına kıymışlardır. Bunun ardından Osmanlı Köyü’nde Raşit’in evini basmışlar, Raşit bunlardan birini öldürmüş ve bazılarını yaraladıktan sonra gece karanlığında kendini kurtarmışsa da evini ve çocuklarını yakmışlardır.

Mihaliç’te (Gündoğdu) Jandarma Rıfat’ı ve Sepetçi Köyü altında Kemer Camii yanında Jandarma Dede oğlu Bekir’i geceyarısı şehit eden Yeniköy çeteleri gerektiğinde birleşiyorlar gerek gördükleri zaman da ayrı ayrı geziyorlar, Türk köylerine toplu olarak yaptıkları baskınlarda birçok kimsenin para ve mallarını aldıkları gibi çeşit çeşit işkenceler de yapıyorlardı.

O kadar ki İzmit Mutasarrıflığı dâhilinde eşkiyalıkta bulunan Yetimoğlu, Arnavud Mahmud, Kazım, Gürcü Bombacı Mustafa çeteleri bile azınlık çetelerinin zulmüne şahit oldukça pişman olarak 22 Temmuz 1919 tarihinde teslim olacaklar ve arşiv belgesindeki ifadeyle Lâz, Gürcü, Çerkes ve Arnavud ahali barışarak sulh içinde yaşayacaklarına söz vereceklerdir.

 


SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 23, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 29, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 35, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007.

ÖZEL, Doç. Dr. Sebahattin, İstiklâl Mahkemesi İzmit’te, USB. (A.Orhan’dan)

İzmit’li Musevî tedhişçi.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 30, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

GÜNAY, Yrd. Doç. Dr. Bekir, Ermeni Meselesi ve Tehcir, Sayfa 107, KBB Kültür Yayınları, İzmit, 2006 (31 Nolu Arşiv Belgesi)

Hüseyin Reis (Abdurrahmanoğlu) ve ailesinden 2’si hâmile olmak üzere 3 hanımı öldüren, 1’ini ise ağır yaralayan çetebaşı.

BOA II.Meşrutiyet – www.devletarsivleri.gov.tr (A.Orhan’dan)

www.devletarsivleri.gov.tr katalog taramaları.

Yetimoğlu Haşim ve İbrahim ile Kör Ahmet, Mustafa, Hüseyin, Kalaycı İbrahim çetenin en azılılarıydı.

YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 263, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007.

Değirmendere ve köylerini haraca bağlamışlardı (Kâzım ve Mahmud).

ÖZTÜRE, Avni, İzmit Tarihi, Sayfa 159, İstanbul, 1981.

YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 34, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007.

Hacer SARI ile Röportaj, Temmuz 2007.

Değirmendere ve Yeniköy havalisinde (ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 191, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

Lütfiye Köyü Gürcülerinden (YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 264, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzm Hem I.Dünya Savaşı esnasında hem de sonrasında İzmit Sancağı’nda ve Başiskele civarında eşkiyalık hareketleri aldı başını yürümüştü. Bunlar arasında adi suçlar için teşekkül etmiş yerli çeteler (Yetimoğulları,[19] Zoroğulları,[19] Arnavutoğlu,[19] Kuru Ali, Akbaş’ın Mehmet, Harhar Ali, Hışır Mehmet,[19] Taşköprülü Nuri,[19] Badiş Hüseyin,[19] Abaza Mehmet Bey,[19] Bombacı Mustafa,[19] Mestan İbo,[19] it Sancağı, Sayfa 84, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

Kuva-yı İnzibatiye kaçkını, Sarımeşe civarında azınlıklarla beraber çete kurmuştur (SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 146, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006).

www.devletarsivleri.gov.tr katalog taramaları

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 29, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

A.g.e., Sayfa 29.

ÖZEL, Doç. Dr. Sebahattin, Milli Mücadele Döneminde Kuzey Marmara Havzasında Rum ve Ermeni Çetelerinin Faaliyetleri ( http://tarihimiz.sitemynet.com/tarihimiz/id11.htm )

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, sayfa 30, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

ÖZEL, Doç. Dr. Sebahattin, Milli Mücadele Döneminde Kuzey Marmara Havzasında Rum ve Ermeni Çetelerinin Faaliyetleri ( http://tarihimiz.sitemynet.com/tarihimiz/id11.htm )

YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 35, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007.

A.g.e., Sayfa 35.

www.devletarsivleri.gov.tr – BOA, Tarih: 22/L/1337, Dosya No: 16, Gömlek No: 27, Fon Kodu: DH.EUM.AYŞ. (A.Orhan’dan)

 

 

Dış Güçler Seninle Uğraşır Tabi

0

Son yıllarda ülkemizde olan hemen her şeyden sorumlu olan taraf malumunuz ‘dış güçler’. Tam olarak ülke menfaatlerine mi yoksa iktidarın menfaatlerine mi ters gelen şeyleri bu dış güçler yapmış oluyor bilmiyoruz tam olarak. Merak ettiğimiz tek şey neden uğraştıkları.

Aslında çok düşünmeye gerek yok. Sen ekonomik olarak enkaz bir ülkenin yönetimini alıp şuncacık sürede IMF borcunu ödedik derken toplam borcu 130 miyar dolardan 405 milyar dolara çıkarırsan tabi uğraşırlar seninle.

Sen 2002’de Hane halkı borcunun harcanabilir gelirine oranı %4,3 iken 2013 yılı itibarıyla %53 seviyesine ulaştırırsan tabi Avrupa ve dış güçler bunu istemez hemen nasıl engellesek diye kafa yorarlar. Özellikle borçların büyük bir kısmını hane halkının kullandığı krediler oluşturuyorken.

Anadolu’nun Dünya’yı besleyebilecek derecede verimli ve bereketli olduğu yalanını fark edip tohum ithal edersen üstüne samanı ve onu yiyecek ineği de ithal edersen, senin bu durdurulamaz ilerleyişin tabi ki korkutacak dış güçleri.

Dünya’ya meydan okuyup sanatsal alanda tek bir ilerleme göstermeyip aksine geri gitmek gibi uğraş içine düşersen tabi dış güçler ‘bizim fark edemediğimiz bir şeyi fark etti’ deyip engel olmaya çalışacak.

Bilimsel alanda desem uzay senden sorulur. Sorsalar adres tarif edersin. Yeryüzünü söylemiyorum bile koskoca Amerika daha yeni keşfolunmuş gibi bilgiler verildi. Hepsini geçtik bilim dendiği zaman gözler seni arıyorsa tabi ki önünü kesmek isteyecekler.

Sen her yere duble yollar yapıp Avrupa insanını ‘adamlar ne yol yaptı, bir de bizim yollara bak’ diye içten içe isyana sürüklersen tabi ki senin bu ilerleyişini önlemek isteyecekler. Hem ayrıca son 12 yılda yapılan duble yolları 2-3 yıl ömürlü asfalt yapıp sonra da onarımı için milyarlar harcayarak o kadar parayı çöpe atacak kadar deli cesareti göstermek de ne! Korkutuyorsun adamları…

Sonra kalkıyorsun yerli yüzde yüz milli bir helikopter yapıyorsun. Üstelik bunu da çevre kirliliği olmasın diye İtalyanları kandırıp İtalya’da yapıyorsun. Adam işe uyanınca herhalde senin üzerine gelecek ve engellemek için uğraşacak.

Seçimden önce bir yerli yolcu uçağı projesi duyurulmuştu. Sonra da bu uçağın projesinin kapanmış olan bir Alman şirkete ait olduğu söylentileri çıkmıştı. E kardeşim sen kocaman havaalanı yaparak Almanların ezeli düşmanı oldun zaten daha ne diye yerli uçak da yapacağız diye ortalığı hepten kızıştırıyorsun. Adam uçağa leke atar tabi yok yerli değil yok kapatılan Alman bir şirkete ait diye, hem de gezi parkına falan göz diker sonra.

Daha akla hayale gelmeyecek bir sürü icat yap, çocuk parkından alışveriş merkezine kadar yüzlerce, binlerce eser koy ortaya, gece gündüz hiç durma tabi önünü kesmek isteyecekler. İçimizdekiler de boş durmuyor tabi. Kahretsin ki; o kadar gizli yerlere yapılan uçak, tank, helikopter, araba vs. o kadar fabrikadan nasıl haberi oldu bu dış güçlerin.

Ayaküstü sudan ekmeğe her şeye zam gelen, bu kadar borcu olan bir ülkenin, bilimde, sanayide, sanatta, sporda, edebiyatta, askeri alanda, ekonomik alanda bu kadar hızlı büyüyen bir ülkeyi durdurmak için tabi adamlar kafa kafaya verip düşünecekler.

Akıllı olalım, bu günlerin kıymetini bilip şükredelim…

 

 

Türksüz Anayasa

0

“Orta doğu’da bizden habersiz kuş uçamaz” diyenler; ABD’den habersiz, bırakın Orta Doğuyu, Türkiye’de sinek bile uçuramıyor. Bakınız, ABD’Lİ başkan geldi, MHP hariç diğerlerini topladı kesin uyarı verdi ve gitti.

İnsanımız, bir yandan Müslümanlaşalım derken, Arap kültürünün etkisine eskiden beri bu tüccar zihniyeti sayesinde girmeye devam ediyor. Türk kelimesine savaş açılmış vaziyette. Bu savaş önceleri de vardı, ancak bugünkü iktidar sayesinde iyice yukarılara tırmanmıştır.

.MHP hariç, anayasadan Türklük kaldırılsın önerisini diğer partiler onaylamış vaziyette. HDP’nin zaten tam bir Türk düşmanı tavrı ile hareket ettiğini herkes biliyor. AKP ise dünden razı, ikiyüzlü davranıyor. AKP içindeki Arap kültürü hayranları ve Kürtçüler başarılı olmuş durumdalar. Sözde milliyetçi diye isimlendirilenler çıkar peşinde, daha çok ihale alma ve hortumlama ve sandalye, koltuk ile meşguller. Ve hemen yanında başkanlık sistemi derken ,”padişahım çok yaşa” demeye bu ülke gebe.  MHP hariç meclisteki diğer üç parti bu hususta hem fikirler.

.Bizim dikkatimizi çeken asıl parti ise CHP dir. Evet CHP içerisinde PKK lılar la yakın irtibatı olan kesimler var. Yürüyüşlerde, kavgalarda bazı vekilleri bu ortamda görüyoruz. Ancak Atatürkçülüğü de kimseye bırakmayan ve biz Atatürk’ün partisiyiz diyen bu cenah, nasıl oluyor da Türksüz bir anayasaya razı oluyorlar, ona şaşırmamak elde değil!

.Türk ismi silinince, sıra Türkiye ismine otomatikman gelecektir. Andımız, Ne mutlu Türk’üm diyene! Bunlar zaten son 13 yıl içinde kaldırılmıştı. Hedefe adım adım yürüyorlar, kendini bizde Türk’üz, sadece siz misiniz Türk ve Milliyetçi diyen bilinçsiz güruhu kullanarak, emperyalizm bu ülke üzerindeki oyunlarını artık açık açık oynuyor.

.CHP ve AKP içindeki vatansever, Türk Milleti kelimesi ile barışık olanlar, Milliyetçilik MHP nin tekelinde mi? Diyenler, bakalım Milliyetçiliklerini nasıl gösterecekler? ”Ey Türk yüksel, yükselmenin sınırı yoktur! Diyen Atatürk’e inat Türk kelimesi silinecek mi? Zaten Avrupalının, ABD’nin Rus’un, Yahudi’nin de istediği budur. Küffarın mücadelesi Türk ‘ü yok etmek, Anadolu’dan daha doğuya sürmektir.

.Ancak onlardan önce davrananlar, içimizde bizim gibi görülen, ancak ruhları Türk’e düşman, Türk’ü yok sayanlar,bazısı akrabamız,bazısı iş arkadaşımız,bazısı komşumuz vb gibi beynini emperyalizmin yıkadığı şahıslardır.

.Türkiye, kültürsüz, cahil insanların seçimlerde kullanılması ile önemli bir bedel ödeyecektir de, neyin bedelini ödeyecektir, göreceğiz? Türksüz bir anayasa hazırlama bu ülkeye ne kazandıracaktır göreceğiz. Başkanlık sistemini Erdoğan’dan sonra veya akp bugünkü gücünü kaybedince bu cenah yine isteyecek mi ileride yaşarsak göreceğiz. Almanya’da, Fransa’da ve birçok ülkede bizim konumumuzdalar, ama her nedense onlar kendi kimliklerine düşman değiller. Kendi ana damarlarına, köklerine savaş açmıyorlar. Bize göre Türkiye ”Yeniden milli mücadele ” yoluna son 13 yılın yıkımları sayesinde girmiştir.

Allah bu ülkeyi ve Türk Milleti’ni korusun. Âmin.

Saygılarımla.

 

 

Mevlâna’nın Mesnevîsi (15)

İnsanların bilinen irade, iç irade ve bundan doğan akla uygun hareketler ve hayvandaki akılsız gibi bir durumun; sahipsiz olarak tertip ve icadı akla sığar mı?

Hayvanın hayat noktası o yerde görünür ki, hissin istidat ve kabiliyetidir. Hayat kuvveti o yerde hazırdır ki, şeylerin tasavvuru ve akla uygun şeylerin düşünülmesi; sinirler ve dimağ aracılığıyla celb edilir. Ondan sonra anlama kuvveti vasıtasıyla alınıp incelenir. Hisler ve hayaller başka bir büyük sanat ile düzenlenir.

İdrak, anlama ve hikmetin varlığı; aciz olan insanda bulununca, bundan da anlaşılmaz mı ki, akıl ve hikmetin kaynağı ve her tarafta hazır ve nâzır ve kalıcı bir genel akıl kuvveti mevcuttur. Yani bir mutlak Yaratıcı vardır.

O Yaratıcı; tüm varlıkların ve sonsuz mesafelerin en küçük noktasını bile, sanki her ruhun yeri edinip; her noktayı, her şeyi ayrıca bilir. Koruma lüzumu ve sonuçları tayin için, bütün varlıkları aynen kesintisiz bir şekilde koruma altına alır ve icabına göre değiştirir.

Daima hallerinin farkındadır. Hislerini ve hâl ve durumlarını kendilerinden daha çok anlar, kendi  İlâh ve Tanrısına olan bağ ve ihtiyaçlarını bilir. Bu şeylerin bir miktarı nispeten zayıf olan his ve aklımıza naklolunca, biz de kâinattan hayli şeyleri düşünebilir tasarlayabiliriz. Bu şekilde onları görürken anlarız ki, bunca akılları, bunca sanatları, bunca âlemleri meydana getiren Yüce Allah’tır.

Tüm evreni, bütün zerre ve atomları, bütün maddeleri, bütün hisleri, tüm akla uygun varlıkları yaratan Allah’tır. Tertip edip düzenleyen O’dur. Koruyan kudretli Yaratıcıdır. Böyle bir Yaratıcı nasıl tasdik edilmesin / onanmasın.

Yüce Allah her şeyi yarattı. Her şeyi bilir. Her şeyi Rabbanî iradesi / istenci altında tutar. Birçok inançsız ve dinsizler bilmeyerek Volter’i reis sayarlar. Hatalarını gidermek için, Volter’in makalelerinden / yazı ve sözlerinden bir parçasının anlamını yazalım. İşte Volter’in ifadesi:

“Her kim, anlamak isterse; hem âlemin intizam ve düzenine, hem tüm varlıklara özgü kılınan makul / aklî bir sonuca göz atsın. Allah’ın varlığını kanıtlamak üzere, birçok büyük kitaplar yazdılar. Fakat böyle aşikâr ve apaçık bir durum için, büyük kitapların yazılmasına lüzum yoktu.

“Zira yukarıda açıkladığım iki kanıt ile hakikat belli olur. Ben her ne vakit bir saat görürsem; akrebi, tayin edilmiş saatleri gösterir. O anda anlarım ki, bu saat bir maksat için işlediğinden; akıllı bir kimse tarafından düzenlenmiştir ki, akrep aracılığıyla gece ve gündüzün her saatını göstermiş olsun.

“Bunun gibi her günü, her seneyi düzgün olarak gösteren yıldızlardan anlarım ki, bunları akıl sahibi biri, bir kuvvet sahibi (s. 34) bir maksat için düzenledi.

“Bir de insanın bedenindeki organlardan ve onların birçok hizmet ve icraatlarından bilinir ki, bunları akıl sahibi bir Yaratıcı düzene sokmuştur.

“İnsan damla iken dokuz ay anasının rahminde kalır ve orada hiçbir tarafın yardımı olmaksızın gıdalanır. Ondan sonra gözlerine dikkat ederim ki, görmek ve elleri almak gibi faydalı hizmet ve görevleri yerine getirir.

“Bu şaşırtıcı ve derin durumlar, sıradan adamlara sıradan görünür. Düşünmezler ki, akıl ve kudret sahibi olmayan maddeden; böyle akla uygun şeylerin meydana gelmesi imkânsızdır. Sıradan adamlar elbette bu cihetleri düşünemezler. Çünkü akıllarının; hikmet ve hakikati zihinde canlandırmaya ve akıl etmeye gücü yoktur.

“Kısaca demek lâzımsa, ben akıllı bir insanken; tertiplerde bulunmak için, âciz olduğumu görünce anlarım ki, bu düzgün ve büyük âlemi yapmak ve düzenlemek için, insanlardan daha akıllı ve çok güçlü bir kudret sahibi vardır. Ve her şeyi O yaratmıştır.”

Volter’in yukarıda anlam olarak çevrilen ifadesi; Allah’ın varlığını kanıtlamak için, en kısa ve özlü fikirleridir.

 

 

6-7 Eylül’ü Biliyorsunuz ya 29 Ocak’ı?

Türk Milleti, tarihi sorunlar içinde boğuşup duruyor  ve bu sorunların içinden akıl ve bilgi yolu ile değil de, yumurta kapıya geldiğinde kaba kuvvet ile çıkmaya çalışıyor.

Vereceğimiz örnekte bunun bariz bir göstergesi…

Sizlere bir “6-7 Eylül” ile “29 Ocak” karşılaştırması yapmak istiyorum.

Çoğunluğunuzun 6-7 Eylül olaylarından haberdar ama buna karşılık 29 Ocak’tan pek bir bilginizin olmadığı malumumuz!

Halbuki, 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 61 yıl geçmiş iken, 29 Ocak olaylarının üzerinden sadece 26 yıl geçti. Yani demek istediğim şu, 6-7 Eylül olayları meydana geldiğinde yaşayanların büyük bir kısmı öldü ve çoğunluğumuzda henüz doğmamıştık bile…

Ancak çoğunluğumuzun fiilen yaşadığı 29 Ocak 1988-1990 olaylarını, bırakın unutmayı duymadık bile ama buna karşılık 6-7 olayları film şeridi gibi önümüzde duruyor.

Gizli bir elin, bizi 29 Ocak olaylarından habersiz bırakırken, 6-7 Eylül olaylarını pişirip pişirip önümüze getirdiğini görüyoruz. Bunda da çok başarılılar.

Çünkü en basit bakış açısı ile6-7 Eylül olayları Türkiye’de, 29 Ocak olayları Yunanistan’da oldu.

29 Ocak olaylarında Batı Trakya Türklerine verilen maddi zararın boyutu, 6-7 Eylül’de meydana gelen olaylardaki zarardan büyüktü.

Fikirlerinin tamamı yakınına katılmasam da Prof. Dr. Baskın Oran bile; 29 Ocak olayları ile 6-7 Eylül’ün bir çok benzerlikler gösteren kitlesel bir saldırı olayı olduğu belirtiyor.

O dönem, İstanbul’daki Patrikhane’nin başındaki zatın muadili olan İskeçe Müftümüz rahmetli Mehmet Emin Aga ve daha birçok kişi öldüresiye saldırıya uğradı ve müftümüz günlerce Türkiye’de GATA’da tedavi gördü.

Şimdi size soruyorum; Patrik efendi Bartholomeos Türkiye’de böyle bir saldırıya uğrasa, dünya üzerimize çullanır mı, çullanmaz mı? Biz buna karşılık ne yapmışız, 29 Ocak’lardan Türk kamuoyunu habersiz bırakmışız! Rahmetli Mehmet Emin Aga’nın başına gelenleri anlatmamışız.

29 Ocak’ları hain aydın tipi bilmez ama kendine Türk Aydını yakıştırması yapanlarda bundan pekbir habersizdir. Siyasetimizi ise hiç sormayın, biz Türkler o cephede zaten perişan haldeyiz!

Peki olaylar bittikten sonra ne oldu? Türkiye, 6-7 Eylül olaylarında meydana gelen hadiselerden doğan zararı tazmin etti ve gereken tedbirleri aldı. Yunan tarafı ise Batı Trakya Türklerine karşı uyguladığı insanlık dışı politikaları aynen sürdürüyor.

Ne yazık ki; Yunanistan’daki Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının “29 Ocak Milli Direniş Günü” adını verdiği bu günü yaratan koşullar, günümüzde de devam etmektedir.

29 Ocak 1990’dan sonra Yunanistan’da ne oldu derseniz; Yunanistan asimilasyon politikalarına devam etti, 60.000’nin üzerinde Batı Trakya Türkünü hukuka uygun olmayan bir şekilde vatandaşlıktan çıkardı ve en önemlisi Türk Dünyasında bir yıldız gibi parlayan Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. Sadık Ahmet’i planlı bir trafik kazası ile şehit etti.

Durmadı, Türkiye’ye; Ruhban Okulunu aç, Patrikhanenin Ekümenikliğini tanı, vakıf mallarını iade et, Kıbrıs ve Ege’deki taleplerimi karşıla diye baskı yaptı. Yetmedi Pkk’ya kamplar açtı ve askeri – diplomatik destekler verdi. Şimdi de Ege’deki  Türk Adalarını işgal etmeyi sürdürüyor!

Biz bunlara karşı ne yaptık! 29 Ocak olaylarını konuşamadık bile…

Türkiye ile Yunanistan arasında sorunlar vardır ve olacaktır da… Ancak biz, bu sorunları bilmeli ve tedbirlerimizi ona göre almalıyız. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığını asla yalnız bırakamayız ve bırakmamalıyız. Çünkü onlar bizim için inanılmaz çileli bir hayat sürüyor ve her 29 Ocak’ta “Biz Türküz” diye haykırıyorlar.

Buradan Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığına sesleniyorum: “29Ocak Milli Direniş Günü”nüz kutlu olsun. Unutmuyoruz ve unutturmayacağız!

 

 

 

Türkmendağı ve Mikropsi Hastalığı

Türkmendağı düşmesin diye Rus Uçağını düşürdük ki doğruydu. Ama Türkmendağı da düştü; ne Hükümet‘ten ne de Hükümet’in medya birliklerinden ses seda var. Ve yine varsa oraları ülkülerinin bir parçası gören Türk Milliyetçilerinin sesi.

14 yıldır devam ede gelen ve artık üniversitelerin Siyaset Bilimi derslerine konu olacak İktidarda Kalma Sanatı‘nın temsilcileri neredeyse bütün rolleri oynadılar. Osmanlı’nın son dönemlerindeki fikir hareketlerinin tamamını tek tek tükettiler.

Başlarda ‘Muhafazakâr Demokrasi‘ adı altında liberalizm ve Batı patentli reformculuk şampiyonluğuna oynadılar. Avrupa Birliği‘ne girişe hiçbir zaman bu kadar yakın olmamıştık ve bunu hiçbir zaman bu kadar kutsamamıştık. Adem-i Merkeziyetçiliğin öncüsü Prens Sabahattin‘in kemikleri çınlasın.

Dış politika da dahil olmak kaydıyla Batı’nın her dediğini reform adı altında yapan İktidar Sanatının Yıldızları, Atatürk‘e ve onun inkılâp diye bilinen reformlarına karşı öyle bayrak açtılar ki bir ara Türk Bayrağını bile talep üzerine sahneden indiriverdik. Bu sıralarda İslamcılığa avdet etmiştik.

Az gittik, uz gittik; biraz da böyle gittik. Sonra Osmanlıcılığa sarıldık. Mehter sünnet eğlencesi oldu. Çember sakaldan uzun Osmanlı sakalına terfi ettik. Ocaklar, tatlılar, takımlar, firmalar hep Osmanlı oldular. Saray’ımız ve Ecdat Askerleri’miz bile vardı.

Bu arada içeride ve dışarıda dostlarımız düşman, düşmanlarımız dost oldu. Kandırıldık, feyk atıldı, çalım yedik, gardımız düştü. En nihayet Milliyetçiliğe geldi sıra; indirilen Bayrakları sırtımıza astık ve ‘Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez‘le hareket etmeye başladık. Filmin başını bilsek de, Stateman Starlarımızın rolünün hakkını verdiğini fark etsek de bu son sahne hoşumuza da gitmedi değil.

Fakat Türkmendağı düştü, Cerablus‘ta güvenli bölge oluşturamadık, Beşika‘daki birliğimizi kabul ettiremedik, Ege Denizi‘ndeki ihtilaflı adaları Yunan oldu-bittisinden kurtaramadık, 2.5 milyon Suriyeliyi ne geri ne ileri gönderemedik. Rusya‘ya uçaktan başka cevap veremedik. Allah’tan terör örgütüyle mücadele teröristlerin anladığı dilden devam ediyor. Ve onun akademik uzantılarıyla. Şimdilik!

Baştan beri Ak Partisi / Projesi üzerinden vites büyütme denemesinin temelinde Stratejik Derinlik kitabı vardır. Bence gelinen noktada Davutoğlu‘nun rolü Erdoğan‘ınkinden daha baskındır. Bu saatten sonra Başkanlık sistemiyle durumu kıvırmaya çalışacaksak ve halkımıza yeni bir heyecan yaşatacaksak bu da muhtemelen Davutoğlu ile realize edilir.

Devletimizin 21.yy’ın ilk çeyreğindeki Kırmızı Kitabı addedilen Stratejik Derinlik‘i sayfa sayfa, satır satır okumuş ve düzinelerce yazı konusu yapmış biri olarak ‘error‘ veriyorum, S.O.S. çekiyorum, cankurtaran çağırıyorum. Zira Derinlik Sarhoşuyuz, adamımız azot narkozunda.. Denizlerde aletli dalışlar sırasında meydana gelen bilinç bozukluğunu yaşıyoruz.

Dahası Mikropsi Hastasıyız. Yani beynimizde oluşan yorum hataları yüzünden çevremizdeki nesneleri hep olduğundan küçük gördük. ‘Alice Harikalar Diyarında’ Sendromu da denilen bu bizimkisinde mesafe algısı da arızalı. Bazen bir fille fareyi aynı ebatta görebiliyoruz.

Evet, denedik ama olmadı. Vites büyümediği gibi rölantiyi de kaybetme sorunumuz var. Evet, iyi niyete şapka çıkarıyorum ama şapkadan yeni bir tavşan veya güvercin çıkarmak da kurtaramayabilir bu gösteriyi.

Fabrika ayarlarına dönmek yada dönmemek; işte mesele bu!