23.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 758

“ Sokakta İki Şehit ( Şehidimin Destanı ) ”

“Çözüm Süreci” 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri’nden sonra başladı. 21 Mart 2013’te Teröristbaşı Öcalan’ın mektubu Devlet desteğiyle Diyarbakır Meydanı’nda okundu. 16 Temmuz 2014’te Çözüm Süreci Resmî Gazete’de yayınlanarak kanunlaştırıldı.

7 Haziran 2015 Seçimleri’yle süreç buzdolabına kondu ve terörle anladığı dilden mücadele başladı. O günden bu yana tam 260 şehidimiz var. Çözüm Süreci boyunca verdiğimiz şehit sayısı ise 600. Şehidime mi yanayım, Çözüm Süreci boyunca teröristlere göz yumanlara mı sayayım?

5 Temmuz 2011’de Yüksekova’da 2 şehit (İki askere sokak ortasında pusu). 25 Ekim 2014 Yüksekova, yine 2 şehit (Hain pusu). Gün gün verdiğimiz şehitler için İlkkurşun Gazetesi’nden Feza Tiryaki’nin yazısını paylaşmak isterim. Devletin terörle mücadelesini destekliyoruz lakin taşların bağlanıp köpeklerin nasıl serbest bırakıldığının yakıcı hikâyesini de unutmamak gerek:

“Ben Murat, Adana’nın Kozan ilçesindenim. Türkeli Mahallesi’nde baba evim. 25 yaşındaydım dün sırtımdan vurulup düştüğümde. Yanımdaki asker arkadaşım, uzman çavuş Yahya; Kayseri Pınarbaşı, Büyükgürleyen köyünden. Dağ Komando Tugayı’nda görevliydik ikimiz. Komandoyduk, gençtik, memleket sevdalısıydık… Komutanlarımız, kalın gitmeyin, demişlerdi bize. Kalın, Türk Milleti’nin sizin gibi bilgili, deneyimli askerlere ihtiyacı var. İşsizdik, yoksuldu ailemiz ama gönlü yüceydi anamızın, babamızın. ‘Kal, vatana hizmet et oğlum’ dediler, arkamızdan dua ettiler.

Hem ailemize bakacak, hem vatana hizmet edecektik, başımız koltuğumuzda. ‘Doğacak çocuğumuza hasretime bir de senin hasretin katılıyor; dayanamıyorum, yanına geliyorum’ demişti telefonda. 2 gün önce eşim Neziha gelmişti yanıma, 5 aylık hamile. Arkadaşım Yahya da birkaç haftalık evliydi. Düğünden sonra dönmüş gelmiş yine görev yerine, Yüksekova’ya. Kayseri ‘de hasretine dayanamamış onun da çiçeği burnunda yeni gelini, ‘Beni de erimin yanına bırakın, asker karısı askerinin yanında olur’ demiş. Kayınpederi almış buraya getirmiş onu evvelsi günü..
Sivil giyimliydik, gençtik; ayağımızda kot pantolon, üstünde kısa kollu gömlek. Sabah saat 7’yi 10 geçiyor. Yürüyerek giderdik işe, konuşa konuşa her gün.. Sizler gibiydik biz de memleketimin genç insanları, sizler gibiydik!.. Hayalleri olan, sevinçleri, dertleri olan… Geçim sıkıntısı çeken, gelecek hesapları yapan, memleketin bu haline üzülen… Yaşamak bizim de hakkımızdı herkes gibi..
Birden al kanlar içinde yere yığıldık, kanımız boyadı taşları. Ben bir yana, Yahya bir yana savrulduk. Kahpece kurşunlar yağdı arkamızdan, hainler vurdu bizi. Taşların üstüne düştük; kıvrıldık, can verdik. Resmimize iyi bakın, yere düşen bedenimize.. Karşıdan ölümümüzü izleyen vicdansız yüzlere iyi bakın! Kan bürümüş gözlerine, insanlıktan çıkmış suratlarına iyi bakın! Bizi haber yapan ellere, bunların patronlarına iyi bakın! ‘Yüksekova’da İki Şehit’ diye tek satır olarak yazdılar önce haberimizi. Haberimizin yanıbaşında zıvanadan çıkmış artist, şarkıcı resimleri..
Öğleden sonra Genelkurmay açıklama yaptı internet sitesinde: ‘Pusu kuran sivil vatandaş görünümlü bölücü terör örgütü mensupları tarafından yakın mesafeden, arkalarından hunharca ateş edilerek şehit olmuşlardır.’ Yeri değişince, haberimizin adı da değişti böylece. ‘Sokakta İki Şehit!’ dediler alt sırada bir yerlerde. Sokak dedikleri yer, evimizin önü; Marangozlar Sokağı.
Baba ocağıma haber vermişler, babam Hasan’a, annem Arseven’e. Babam ağlamış, yüzbaşıma sarılıp; anam bayılmış. Yahya’nın babası Kamil; ‘Keşke beni vursalardı oğlumun yerine!’ demiş. Annesi de ‘Benim yavruma neden kıydılar? Canına nasıl kıydılar? Benim yavruma..
Benim yavruma.. Oy!…’ deyip durmuş. ‘Benim yavrumu mu götürüyorsunuz?’ diye feryat etmiş.
Onun yavru dediği vatandır, Türkiye’dir! Bu feryat, hepimizin analarının ortak sesidir.

Kızkardeşim Hülya: ‘Kardeşimi getirmediniz? Nerede kardeşim?’ Anam, babam, kardeşim, yakınlarım, aziz milletim! Biz buradayız.. Şehitlik katındayız.. Al kanlar içinde yığıldık, kaldık. Kahpe kurşunlar aldı canımızı, kapadı gözümüzü vakitsiz. Vatan için ölmektir her askerin görevi. Bundan değil bizim kederimiz. Gözümüzün açık kalması bundan değil. Şehit haberimizin yanına koydukları hainlerin dediklerine yanar içimiz. İmralı Canisiyle anlaşma yapıyorlar. Bize ölüm değil, asıl bunlar koyuyor: Taşların bağlanması, itin ortaya salınması.. Türk Milleti’nin olanı biteni duymaması..”

 

 

Kendilerini Yönetemeyen Çocuklar

Aile içinde bireylerin birbirleriyle iletişimbozukluğu olmamalıdır.Bundan en fazla çocuklar etkilenirler.  Ailenin ortak sorunları rahatça konuşulabiliyor ve birlikte paylaşılabiliyorsa, sağlıklı aile içi iletişimden söz edebiliriz.

Aile içindeki iletişim bozukluklarının temelinde;anne-babaların etkili iletişim yollarını kullanamamaları”gelmektedir.

Ebeveyn-çocuk arasındaki yanlış iletişim;“çocuğun suçluluk ve pişmanlık duymasına, anne babası tarafından sevilmediğini hissetmesine” neden olabilir.

Çocuklar bu tür iletiler sonucunda;“değişime direnir, yetersizlik duygusu”hissederler.

Aile içi ilişkilerde tartışmaların olması doğaldır. Ancak çocuk anne ve babasının problemlerini tartışarak, olumlu şekilde çözdüklerine tanık olunca, ileride kendi yaşamında karşılaşabileceği problemlere hazırlanma fırsatı bulur.

Çocuğun kendini değerli birey olarak hissetmesini sağlamak için; “aile içinde başarabileceği görevler verilmelidir.”Bu görevler,çocuğun gündelik yaşamla ilgili “öz bakım becerilerini” kazanmasınave sürdürmesine de yardımcı olur.

Öz bakım becerileri arasında;“yemek, içmek, temizlik, giysilerini giyebilme, uyku alışkanlıkları vb.” başta gelmektedir.

Anneleraşırı koruyucu tavırlarıyla çocuklarının tüm ihtiyaçlarını karşılarsa; “kendi kendini yönetemeyen çocuklar” yetiştirmiş olurlar.

Bunun sonucunda anneler,yardım edilmeden;“yemek yemeyen, düğmelerini ilikleyemeyen, tuvalet ihtiyacını karşılayamayan” çocuklarından yakınmaya başlarlar.

Aile içi iletişimde vücut dilinin büyük önemi vardır.Aşağıdaki hususlar çocukla aile arasındaki iletişimi engeller. Çocuğun kişiliğinin zarar görmesine neden olur:

emir cümleleri,

-korkutmak,

-sadece öğüt vermek,

-yargılamak,

-suçlamak,

-eleştirmek,

-aşağılamak,

-lakap takmak,

– sorgulamak,

-konuyu saptırmak,

-alay etmek,

-sınamak”vb.

Bunun sonucunda çocuk; ” kavgacı olur ve saldırganlaşır. Savunmaya geçer, kızar, küser, güven duygusu zayıflar“, sevilmediği duygusuna kapılır.

Sürekli olarak;“sıkı takip, her şeyin en iyisinin yapılmasını istemek, suçlama, konuşma yasağının aşırı şekilde uygulanması” fayda yerine zarar verebilir.

Anne babalardavranış ve kurallarla ilgili hususlarda;  açık, tutarlı ve uyum içinde olmalı, öfkeye kapılmamalıdır. Çocuk değil,sadece hatalı davranış eleştirilmelidir.

Anne babalar, “meslekleri de olsa“, çocuklarına asla öğretmenlik yapmaya kalkışmamalıdırlar. Aksi takdirde anne baba rollerini kaybetmiş, itici öğretmen profili sergilemiş olurlar. Bu durumda çocuklarına yararlı olamazlar.

Oysa çocuklar ailede “anne baba” duygusunu yaşamak isterler. Onları öğretmen olarak görmezler. Çocukların hayatında zaten yeterince öğretmenleri olacaktır. Önemli olan, “anne baba” duygusunu zamanında doya doya yaşamalarıdır.

Çocuğa her yaşta öğretmen bulunabilir. Ancak bir yaştan sonra, çok önemli konularda anne babalık artık yapılamamaktadır.

Çocukta olması gereken “duygu, düşünce ve davranışlar”,”anlatmak, nasihat etmek yerine, yaşanılarak, “iyi örnekanne baba olmakla” aktarılmalıdır.

Değerli anne babalar; her şey zamanında ve doğru yapıldığındadeğerlidir. Yarın “keşke” dememek için, göz nuru evlatlarınızı ihmal etmeyin lütfen. Yardım ve katkılarınız sevgi içerikli ve bilimsel olsun…

En güzel çiçekler böyle kalplerde açar. Çocuklar, benzeri olmayan, nadide çiçeklerdir.

Sevgiyle kalın…

kaynakça

1-Çocuk ve Aile Kitapları. Evde ve Okulda Mutlu Çocuk Yetiştirmenin Temelleri. Editör: Baskın Bıçakçı, Kapital Medya İstanbul:2002.

2-Kapusuzoğlu, Ş. 3-4Yaş Arası Okulöncesi Sınıf Yönelimi Uygulamalarının Ve Aile Desteğinin Çocuğun Gelişim Özelliklerine Etkisinin Değerlendirilmesi. Marmara Üniversitesi, A.E. F. 1. UluslararasıO Ö E Kongresi, Cilt III Ya-Pa Yayınları, İstanbul:2006.

3-MEGEP.(Mesleki Eğitim Ve Öğretim Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi).Çocuk Gelişimi Ve Eğitimi.Aile Ve Çocuk.Ankara:2007.

4-Öztürk, Mücahit. Anne Baba ve Eğitimciler İçin Çocuk Psikiyatrisi. Uçurtma Yayınları, İstanbul:2007.

5-Weilberger, Linda S. Çocuk ve Disiplin. Çocuğunuza Davranış Yöntemleri. Tas. Eden: Ş. Burak Çelik, Ekinoks Yay., İstanbul:2010.

 

 

Ben, Türküm!

Ben, Türküm!

Türk, Töresiz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Vatansız olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Bayraksız olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Hürriyetsiz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Vicdansız olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, İdealsiz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Bozkurtsuz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Dirençsiz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Hoşgörüsüz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Mücadelesiz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Askersiz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Tarihsiz olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Yalaka olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Korkak olmaz.

Ben, Türküm!

Türk, Riyakâr olmaz.

Bu yazdıklarım, Türkün tarihe mal olmuş özellikleridir ki, bunlar, dünya tarihini anlatan birçok kaynakta açıkça görülebilir.

Bugün, Türkün bu özellikleri yok edilmeye çalışılmakta, yok sayılmakta, hem de Türkü yönetmek iddiasında bulunanlar ve onların yalakaları tarafından. Heyhat!

Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir Türk Aşığının kurduğu bu devlette hem de… Yazıklar olsun!

Türk! Uyan!

Türk! Uyan!

Türk! Uyan!

 

 

Bildiri (2)

“Bazı aklı evveller ‘asıl olan fikir özgürlüğüdür, her görüşün açıkça söylenebilmesidir’ diyerek ‘akademisyenlerin bildirisinde şiddeti öven herhangi bir satır yok!’ diyorlar. Doğru ama eksik, bildiride şiddeti uygulayan teröristleri yeren de herhangi bir satır yok. Teröriste karşı vatandaşını koruyan devleti suçlu ilan eden satırlar var. PKK ağzıyla devleti suçlamak katillere destek sunmaktır!

“Ülkenin varlığına, devletin birliğine ve milletin bütünlüğüne kast eden hain emelleri bildiriciler ‘demokratik hak talebi’ olarak niteliyorlar.

“Terörü demokratik hak; teröre karşı vatandaşın can güvenliğini sağlamayı ise devletin suçu olarak nitelemek akıl değil ahlâk kusurudur.

“İmzacılar suçun ortağı değil bizzat faili, sahibi, teşvikçisi, tahrikçisi ve yönlendiricisi olduklarını ortaya koymuş olmaktadır. (Çünkü ‘Es-Sebebü ke’l-fail.’ Yani sebep olan yapan gibidir. M.B.)

“PKK destekçisi ve propagandisti bildiriciler hendekleri kazan, barikatları kuran evleri silah deposu haline getiren, sokakları bombalarla dolduran, halkı canlı kalkan olarak kullananları masumlaştırmış oluyorlar.

“Devletin işlediği suçlara ortak olmayacağını söyleyen bildiriciler PKK’nın işlediği insanlık suçlarına ise seve seve ortak oluyorlar.” (Özcan Yeniçeri, Yeniçağ, 18.1. 2016)

X

“Yarım yüzyılı aşkın müşahade ve tecrübelerim, birbirinden acı üç tespiti öne çıkarıyor. Türkiye’de ‘hainler’, ‘hırsızlar’, ‘cahiller’ prim alıyor, teşvik ediliyor. Kendi içinde en çok hain yetiştiren memleket olma rekorunu kırdık. Seneler önce, ricam üzerine, Hükümete verilen bir brifingte, değişik dernek ve örgüt çerçevesinde, Devlet aleyhine faaliyet gösteren insanların sayısı 205 bin olarak verilmişti; bu korkunç rakamın artmakta olduğu endişesini taşıyorum. Ayrıca binlerce insanımız, yurt dışında, kendi Devletine karşı çalışıyor, yabancılara gammazlıyordu.” (Kamran İnan, Türkiye Gerçeği, İstanbul – 2003, s. 7-8)

“Millî hassasiyetlerini kaybeden millet tehlikededir. Kendisi ile yarışmayan, tarihinden kaçan, üretmeden borçla yaşamayı seçen bir toplum olduk; mefkûresiz, iddiasız bir toplum. 11 Eylül 2001 terörist tecavüzünden sonra, 70 milletten oluştuğu tekrar edilen Amerika’daki milliyetçilik patlaması, Amerika’nın gücünü ve dinamizmini izah etmektedir. Anlamlı büyük bir olaydır. Teröre 30 binden fazla kurban veren Türkiye’de benzeri millî bir hareketin görülmemesi düşündürücüdür.” (a.g.e. s.12)

“Dikkat edilirse dış yıkıcı güçler bizi hep içimizden vurmuş, emellerini bizim kanımızla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Yaşanan bütün acı tecrübelere rağmen henüz silkinmiş, ders çıkarmış değiliz.” (a.g.e. s.13)

X

” ‘Bir ülkenin körleşmesi, düşünce adamlarının ortadan kaybolması ya da iyi düşünürlerin yetişmemesi ile alâkalıdır…Türk entelektüeli, felsefeyi, teoriyi olayların arkasındaki kuramsal yapıyı anlamayı sevmemektedir.

” ‘Türkiye’nin…aydın meselesi gittikçe kötüden çok daha kötüye gitmektedir. Ortalığı kendini doğal aydın sanan kişiler doldurmuştur.’ Doç. Dr. Sait Yılmaz’a ait bu sözler, asıl meselenin ne olduğunu gösteriyor ama zaten felsefeyi, teoriyi, olayların arkasındaki kuramsal yapıyı anlamak istemeyenler, entelektüel olamaz. Toplumun genel yapısı da bu yönde olunca, düşünür yetişmez!” (Arslan Bulut, Yeniçağ, 18. 1. 2016)

 

 

Azerbaycan Seyahati ( 4 )

Bundan önceki yazımda, 30 Aralık Çarşamba günkü programını da tamamlamak suretiyle, akşamüzeri otele döndüğümüz den bahsetmiştim.

31 Aralık 2015 Perşembe günü, yılın son günü olması sebebiyle Bakü hareketli bir gün geçiriyordu. Zira Komünist Rusya’dan kalma bir gelenekle burada yılbaşına çok ehemmiyet veriliyormuş. Park ve bahçelerin muhtelif yerlerine çiçeklerle  “YENİ İLİNİZ MÜBAREK OLA” yazdıkları gibi, her tarafa ayni ifadelerin bulunduğu bez afiş asmışlar. Yukarıda yazmış olduğum “YENİ İLİNİZ” ifadesi herhalde yanlış yazılmış diye düşünebilirsiniz. Fakat bu ifade yanlış filan yazılmış değildir. Aynen böyle yazmışlar.

Söylendiğine göre yılbaşından günler öncesi oteller ve eğlence yerleri yapılan rezervasyonlar ile tamamen dolarmış. Demek ki İnsanların birçoğu kıt imkanları ile hayatlarını idame ettirmeye çalışırken, bir kısmı da lüks mekanlarda eğlenme fırsatı bulabiliyor. Bu bir tezat olsa da birçok ülke de olduğu gibi,  bu Ülkede de hayatın gerçeği böyle.

Azerbaycan’da yılbaşına verilen önemi anlatmak için şu kadarını ifade edeyim ki,   Bizim Memleketimizde Ramazan Bayramında üç buçuk, Kurban Bayramında da dört buçuk gün tatil yapıldığı halde, Azerbaycan’da yılbaşında tam beş gün tatil yapılıyormuş.  Dikkati  çeken bir hususta şudur ki, herkes yılbaşını tam bir bayram havası içerisinde kutlamaktadır. Birbiriyle karşılaşan bütün Azeriler, can-ı gönülden “Bayramınız mübarek ola” demek suretiyle bayramlaşmaktadır. Bizim ile de aynı duygular ile bayramlaştılar.

Akşamdan aldığımız karara göre çevreyi biraz tanımak bakımından ertesi günü Bakü dışında başka bir yere gidelim dedik. İlk aklımıza gelen yer Gence oldu. Fakat Gence’ye nasıl gideriz diye sorduğumuzda oranın 300 Km uzaklıkta olduğunu, bu bakımdan bir gün içerisinde oraya gidip gelmenin zor olacağını söylediler. Bunun üzerine Bakü’ye 100 Km. kadar uzaklıkta Kuba diye bir yer varmış, hiç olmazsa oraya gidelim dedik ve bu kararla yattık.

Sabahleyin Otele, Azerbaycan VİSİON TV’nin sahibi Elvin Abbasov ile Cafer Dal Bey geldi. Onlara düşüncemizi anlattık. “Tamam olur, size bir araba ayarlayalım” diyerek bizi bir araba ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev”e Sivil Toplum Kuruluşları ile ilgili olarak bir nevi müşavirlik yapan Yasin Mirzeyev’in çalıştığı Daireye götürdüler. Yasin Bey’in çalışma yeri Şehitler Hıyabanı’nın hemen yakınında idi.

Oraya vardığımızda yapılan konuşmalar neticesinde gideceğimiz yerde görülecek pek fazla bir şeyin olmadığını,  sadece şehitler ile alakalı bir müze olduğunu, üstelikte havanın çok soğuk olması sebebiyle de sıkıntı çekebileceğimizi ifade ettiler Biz de bu düşünce tarzının doğru olduğunu düşünerek, oraya da gitmekten vazgeçtik. Burada çay filan içelim derken öğlen oldu.

Yasin Bey bizi şehri gezdirme teklifinde bulundu. Bizde bu teklifi kabul ettik. Burada Öğle namazını kıldık. Bu arada şu hususu memnuniyetle ifade edeyim ki, Bakü’de gittiğimiz her yerde bize seccadesi ve tespihi dâhil olmak üzere,  mutlaka namaz kılacak bir yer gösterdiler. Doğrusunu söylemek icap ederse bu durum bizi ziyadesiyle sevindirdi. Zira buraya gelmeden önce buralarda böyle bir durum ile karşılaşacağımızı hiç tahmin etmiyorduk. Uzun yıllar Komünist Rusya’nın işgali altıda kalmış olmalarına rağmen, dillerinde olduğu gibi inançlarını da büyük ölçüde muhafaza etmeye muvaffak olmuşlar. Bu durumlarını nasıl takdir etmeniz, bu duruma nasıl sevinmezsiniz ki.

Yasin Bey kendisine tahsis edilmiş bulunan BMW Marka bir araba ile bizi alarak bir gün öne gece gezdiğimiz yerleri bu defa gündüz gözü ile gezdirdi. Tabii ki şehri gündüz gezmek daha güzel ve daha faydalı oldu. Şehri gezdirdikten sonra Yasin Bey bizi şehrin merkezi bir yerine bıraktı ve işyerine döndü. Zira Yasin Bey Devletin bir memuru idi.

Bu arada vakit bir hayli geçtiği için Elvin Abbasov bizi öğle yemeği için bir lokantaya götürdü. Burası biraz yerin altında, tarihi görünümü olan bir yer. İçeri girdiğimizde mekan çok geniş olmasına rağmen her taraf adeta tıklım tıklım dolu idi. Nihayetinde boş bir masa bularak oturduk. Yemek fiyatları bize göre biraz ucuz olmasına rağmen yemeklerin servis şekli bizdekilere pek benzemiyor. Bizdekilerin her şeyinin ile biraz daha kaliteli olduğunu söyleyebilirim.

Yemekten sonra biraz çarşısını gezdik. Her tarafta, yılbaşı sebebiyle hediyelik eşya satan birçok yer gördük. Cemal Barış Bey arkadaşımız da buradan çocuklarına bazı hediyeler aldı.  Burada önemine binaen şu hususu ifade eydim ki, Cemal Bey bu hediyeleri yılbaşı hediyesi olarak değil de bir Azerbaycan hatırası olması bakımından aldı. Abdullah Bey ile benim çocuklar büyük olduğu için biz herhangi bir şey almadık. Bu arada ikindi olmuştu. Elvin Abbasov bizi bir Caferi Camiine götürdü Caferilik Azerbaycan da oldukça yaygın bulunuyormuş. Elvin Bey de  Caferi inancına sahip  bir arkadaştı. Bu cami de Cemal Beyin imamlığında İkindi Namazını eda ettik. Daha sonra biraz daha gezdik. Bu arada akşam olduğu için bir taksiye binerek otele döndük,

(Devam Edecek)

 

 

(Türkçemize Musallat Edilen Uydurma Kelimeler Cehâletin Mahsulü Değilse İhânetin Delilidir. )

0

3

Hayalî röportaj cevaplarında yer alan Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı usullerle türetilen uydurma kelimelerden bâzıları ve neden yanlış olduklarının açıklaması:

damga: Lügatlerde ‘damga‘ kelimesine 9 karşılık veriliyor. Fakat hiçbirinde ‘harf‘ karşılığı verilmiyor. ‘Harf‘ yerine ‘damga‘ denilmesinin ne çeşit bir özenti olduğunu anlamak mümkün değil.

düşün:Fikir‘ karşılığı olarak kullanılıyor. ‘Düşünmek‘ fiilinin mastarı kesilerek elde edilmiş bir kelimedir. Türkçemizde, ‘mek’, ‘mak‘ mastarı kaldırılınca kalan kök, emir mânâsı ifâde eden kelime hâline gelir. ‘Kalkmak‘tan ‘kalk, ‘oynamak‘tan ‘oyna‘… gibi. ‘Bu meseleyi bir defa daha düşün‘ denilir de ‘düşün dünyamız‘, ‘düşün adamı‘, ‘düşün yazısı‘ denilemez.

ekin:Kültür‘ kelimesi yerine kullanılıyor. Bir ara ‘ekit‘ ve hatta ‘ekinç‘ diyenler olmuştu. ‘Ekin‘ kelimesi, (toprağa tohum) ‘ekmek‘ mastarından gelen şekliyle dilimize yerleşmiştir. ‘Ekinsel‘ kelimesi de ‘sel‘ takısı sebebiyle çift kamburludur.

genel:Umûmî‘ kelimesinin yerine kullanılmak üzere uydurulmuştur. Eski zamanlar Anadolu Türkçesinde bulunan ‘gen‘ kelimesine, Fransızcadan alınan ‘el‘ eki eklenerek meydana getirilmiştir. Arapça ‘tarih‘ kelimesinin sonuna Fransızcadan alınan ‘sel‘ takısı konularak uydurulan ‘tarihsel‘ kelimesi Türkçe olmadığı gibi, ‘genel‘ kelimesi de Türkçe değildir. Türkçe dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak meydana getirilen bir kelimedir.

kez: Defa‘, ‘kere‘ (veya ‘kerre‘), ‘sefer‘, ‘kat‘ kelimelerinin yerine ve bir sayının diğer bir sayı ile çarpılacağını ifâde etmek için kullanılıyor. (3 kere 5, 15 eder‘ gibi.) Bu kelime çok eskiden kullanılıyormuş. Divanü Lügati’t-Türk’te var. Fakat oradaki manâsı başkadır. O mânâ tamâmen unutulmuştur.  1936’dan sonra dil devrimi ile birlikte yeniden kullanılmaya başlandı. Böylece, tam 4 kelime çöpe atıldı, dilimiz fakirleştirildi. Dil devrimbazları, ‘Canım, kez de kullanılsın, defa ve sefer kelimeleri de…’ diyebilirler. Fakat tatbikat öyle olmuyor. Kötü kelime, iyi kelimeyi kovuyor. Her yeni kelimeyle, dilimizdeki 4 veya 8 kelimeyi çöpe atarsak, dilimizin ne hâle geleceğini görmek için insanın, âlim olmasına lüzum yok. Türkçeyi toplu iğnenin sivri ucu kadar sevmesi bile yeter. Hatta kültürümüze ve dilimize ihânet etmeye hakkının olmadığını bilmesi bile kâfidir.

neden:Sebep‘ kelimesinin yerine kullanılmak isteniyor. ‘Ne‘ köküne eklenen ‘den‘, kelime yapma eki değil, çekim ekidir. ‘Neden‘ kelimesi Türkçede ‘soru zarfı‘dır. Dilimizde, çekim eki ile soru zarfı yapılamaz. ‘Neden‘ kelimesi ancak, ‘ne sebeple‘ mânâsında kullanılabilir. ‘Sebebi nedir?’ denilir de, ‘nedeni nedir‘ denildiğinde dilin zevki, güzelliği, estetiği kayboluyor.

örneğin:Mesela‘ yerine kullanılan bu kelime, ‘örnek‘ kelimesi ile ‘n‘ ekinden meydana gelmektedir. ‘Mesela‘ kelimesini, ‘Osmanlı Türkçesidir‘ diye kullanmak istemeyenler,  ‘Örneğin‘ uydurma kelimesi yerine, ‘söz gelimi‘, ‘söz gelişi‘ ifâdelerini kullanabilirler.

‘sel’ – ‘sal’ takısı: Nisbet eki yerine akla gelebilecek her kelimenin ardına takılan bu heceler ‘Dil katliamı’ndan önceki Türkçenin hiçbir devresinde kullanılmamıştır. Emsal olarak gösterilen ‘kumsal‘ ve ‘uysal‘ kelimelerindeki ‘sal‘ hecesi, nispet eki değildir.  ‘Fiziksel‘ yerine ‘fizikî‘, ‘rastlantısal‘ yerine ‘tesâdüfî‘, ‘evsel atıklar‘ yerine ‘ev atıkları‘ demek lâzımdır.

sorun: Kelimenin kökü ‘soru‘ dur. Türkçedir. Fakat sonuna konulan ‘n‘ eki işlek bir ek değildir. ‘yazın‘, ‘kışın‘, (Halk dilinde) ‘geceleyin‘ gibi zaman bildiren birkaç kelimede vardır, hepsi bu kadar. Bâzen de çekim eki olarak kullanılır. ‘Sorun‘ kelimesi zaman bildirmiyor, çekim ile de alakalı değildir.  Bu kelime kullanılırken; ‘dert‘, ‘problem‘, ‘dava‘, ‘mesele‘, ‘zorluk‘, ‘sıkıntı‘ ve benzeri pek çok kelime çöpe atılmış oluyor. Dilimiz fakirleşiyor.

sözcük: 7’den 77’ye, en âliminden en câhiline kadar her Türk’ün anladığı ve bildiği ‘kelime‘yi atıp ‘sözcük‘ün kullanılmasının makul ve mantıklı hiçbir açıklaması yoktur. ‘Kelime‘, dilimize yabancı dilden girmiş olsa bile, Türkçedir hatta Türkleşmiştir.

sürmek – sürdürmek – sürdürülebilir:Devam etmek‘, devam ettirmek, devamlı‘ mânâsında kullanılan bu kelime, tarih boyunca; ‘tarlayı sürmek‘ ‘(av köpekleri için) iz sürmek‘ şeklinde kullanılmış ve yerleşmiştir. ‘Çalışmayı sürdürmek‘ şeklinde kullanılması uygun değildir.

tüm: Bütün‘, ‘tamam, ‘noksansız‘, ‘tam‘ ve ‘tümden‘ kelimesi ‘hepten‘ mânâsında kullanılabilir. ‘Tüm kişiler‘ şeklindeki kullanımı yanlıştır; ‘herkes‘ veya ‘bütün insanlar’ en doğru ifâde tarzıdır. Türkçe olan ‘Bütün‘ kelimesini bırakıp, yanlış kullanmalara yol açan tüm kelimesinin tercih edilmesi akıl ve mantık dışıdır.

ulus: Dil devrimbazlarının, ‘millet‘ kelimesinin yerine kullandıkları bu kelimenin karşılığı, Divanü Lügati’t-Türk’te; ‘köy‘ ve ‘şehir‘ olarak geçmektedir. Üstelik kelime Türkçe değil, Moğolcadır. Eski kaynakların hiçbirinde ‘halk‘, ‘kavim‘  ve ‘millet‘ karşılığı olarak kullanılmamıştır.

ya da:Veya‘, ‘yahut‘ ile ‘yeyahut‘ edatları yerine kullanılıyor. Böylece Türkçemiz fakirleştiriliyor. ‘Ya da’ söylenişi, yazılışı Türkçemizde vardır fakat ‘ya‘ kelimesi ile bir arada kullanılır. (Ya Ahmet ya Mehmet ya da Hasan, hangisi gelirse gelsin, fark etmez.) misalinde olduğu gibi; arka arkaya sıralanan kelime ve kelime grubu içerisinde bağlantıyı pekiştirmek için ‘ya‘ hecesinden sonra ‘da‘ edatı konulur.  ‘Ya da’yı sık sık kullananlar, ‘ya‘ hecesinin Türkçe değil, Farsça olduğunu bilmiyorlar.

yaşam:Hayat‘ manasında kullanılan bu kelime ile birlikte ‘kaşıntı‘, ‘kırıntı‘ ‘bulantı‘ kafiyesindeki ‘yaşantı‘ kelimesi de kullanılıyor. İkisinde de ‘hayat‘ kelimesinin sevimliliği, güzelliği ve zarâfeti yok.

zorun, zorunlu, zorunluk, zorunluluk:Zor‘ kelimesi Farsçadır. Türkçede ‘z‘ harfi ile başlayan tek bir kelime yoktur. Türkçedeki işlek olmayan eklerle Farsça kelimeyi Türkçeleştirmek mümkün değildir. Ayrıca Türkçemizde ‘lu‘ sıfat yapma ekidir, isim yapma eki değildir.

*   *    *

Betik, es geçmek, göksel, koşuk, koşul, sakınca,  sav, varsıl ve yazınsal kelimeleri ile alakalı notlar bir başka yazının Derkenar bölümünde verilecektir.

Yeri gelmişken, aşağıdaki kelimelerin de Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olduğunu belirtmekte fayda var:

Adıl, amaç, andaç, anı, anlak, aşama, aygıt, ayrıcalık, bağımsız, bağlam, beğeni, belirteç, betimlemek, birey, birim, boyut, buşku,  çalıştay, çıkarsamak, değinmek, dışsatım, direngen, dize, doğaçlama, doğal, döngü, düş, düşsel, düzey, egemen, eğilim, eleştiri, eleştirmen, engel, ergimek, eril, etik, etkinlik, evre, evrim, gereksinim, gizem, gizil, görece, göreceli, görsel, güvence, içerik, içsel, içselleştirmek, ilbay, ilçebay, ilgeç, ilgi, ilginç, ilişkin, imge, indirgemek, işitsel, iye, iyelenmek, izdüşüm, izlemek, izlenim, kanıksamak, kanıt, karşın, karşıt, kamu, kamusal, kişisel, konuk, konut, koşuk, koşul, koşut,  kural,  kuram, kutsal, nesnel, ruhsal, olanak, olası, olasılık, olay, oylum, ödün, önem, öngörmek, öykü, özgü, özgüç, örgüt, öznel, özümlemek, özveri, sakınca, salık, sarmal, sınaç, simgesel, siyasal, sonuç, sorunsal, soyut, sözel, tanık, tanım, tekdüze, tin, tinsel,  toplum, tutuklu, tümce, uğraş, uyak, uyarı, uygar – uygarlık, yadsımak, yanıt, yapay, yargı, yapıt, yasal, yaşam, yaşıt, yeğleme, yönerge, yönetsel, yöneylem, yöresel, yüküm, yükümlülük, yüzey, zoralım…

Türkçemizi bozan sâdece uydurma kelimeler değil. Türkçe karşılığı olduğu halde dilimizi istila eden yabancı dillerden alınan kelimeler. Bu kelimelerden bâzıları:

Agresif, aktif, alarm, alternatif, ambulans, antik, aplikasyon, brifing, center, defans, deklarasyon, destinasyon,  detay, deterjan, dizayn, doküm

Türkçemiz her biri çok büyük ve mühim dört tehlike ile karşı karşıyadır: 1-Yabancı kelime istilası, 2-Uydurma kelimeler, 3-İnternet Türkçesi, 4-Yabancı dille eğitim.

Batı dillerinden gelen kelimelere savaş açanlarla, Arapça ve Farsça gibi doğu dillerinden gelen kelimelerin tasfiye edilmesini isteyenler vardır. Türkçeye en çok zararı olanlar da Türkçe bildiği zannedilen insanlardır.

Batı dillerinden kelime alınmasına muhalif olanlar, Arapça ve Farsçadan alınan kelimeleri sevmeyenlerle birlikte eski Türk dillerinden kelime almak için Divanü Lügati’t-Türk’e başvuruyorlar.

Divanü Lügati’t-Türk, şüphesiz her Türk’ün medârı iftiharı olan eşsiz bir eserdir. Onu küçümsemeye kimsenin hakkı yoktur. Ancak şu hakikatleri de bilmek lâzımdır: Eser, 1072-1074 yılları arasında yazılmıştır. Yaklaşık 9.000 kelimeyi ihtiva etmektedir. Bu kadar kelime, bugün gelişmiş batı ülkelerinde ilkokul tahsili sırasında bir çocuğun karşılaştığı kelime sayısının yarısından bile azdır. Türklerin İslâmiyet’i kabullerinin üzerinden takriben 100 sene kadar sonraki dönemde kelime hazineleri bu kadardır. Ecdadımız, sonraki 1.000 yıl içerisinde komşu oldukları ve ticarî, askerî ve beşerî münâsebetlerde bulundukları milletlerin medeniyetlerinden istifâde etmişler, kültürlerinden malzeme, dillerinden kelime almışlardır. Alınan o kelimelerin tamamı, 1.000 yıl içerisinde, yazılışı ile telaffuzu ile bizim öz malımız hâline gelmiştir. Her biri bütün Türkler tarafından bilinen ve kullanılan canlı ve diri zenginliklerimizdir. O zenginliklerimizi çöpe atıp, 10 ayrı kelimeyi temsil ve birden çok mânâ ifâde eden tek kelimeye râzı olmak dilimizi fakirleştirir. Mevzu, dâva, mesele, dert, problem kelimelerini atıp yerine ‘sorun‘ kelimesi; mertebe, kadememerhale, safha kelimelerini unutturup, ‘aşama‘ kelimesi dayatılırsa, Türkçenin ifâde gücü zayıflar.

Buyurunuz size dayatmacıların dayattıkları kelimelerle yazılmış bir paragraf:

‘Gelgelelim, bu bizim söylerimiz ölgüsüz yazılardır, üzerinden çağlar geçse bile bunlar ayakta duracaktır, savlağında değiliz. Yalnız şu var ki bir dönenme savaşında eli yazak tutanlara düşen yumuş soldamlı yolları seçmek olmalıdır. Bizim ufak ve değersiz

eveli. Kesit Yayınları 2010

ÖTÜKEN TÜRKÇE SÖZLÜK: Yaşar Çağbayır. Ötü

ken Neşriyat A.Ş. İstanbul, 2007

SÖYLEYİŞLER: Nurullah Ataç. Yapı Kredi Yayınları. İsınamalarımızı anlamadan, dinlemeden kötüleyenlerin bu ucuz yazıcılığından, ne yazık ki, öz dilin bir asısı olmayacaktır.

Bu, enez bir gidiştir. Bu, ulaşmak istediğimiz bakana önüne abanmak, Çinsiz ve kuru bir gürültü yapmaktır.

Bu direkte çıkan söylerimizin en eynel söyler olduğunu anımızdan geçirmiyoruz. Ama bize ilişenlerden de kuru ve boş öğüt değil, sayın öz dil örnekleri bekliyoruz.’ (1)

Nurullah Ataç yazıyor:

Dil devrimi, bir devrim geçirmiş, geçirmekte olan bir toplumun düşüncelerini, duygularını, görüşlerini bildirmeğe elverişli bir araç araması demektir. Düşüncelerde, duygularda, görüşlerde bir devrim olmuş, ne ile belirecek bu? Ancak yeni bir dille belirebilir. Bizim eski dilimiz, eskiden kullandığımız Arapça, Farsça sözler bizim eski düşüncelerimizi, duygularımızı, görüşlerimizi gösterebili an, egzersiz, enternasyonal, enstalasyon, erozyon, favori, filtre, final, format, galeri, izolasyon, kabine, kombinasyon, komisyon, kompozisyon, korner, kuaför, lansman, legal, lider, lokasyon, market, medya, miting, operatör, operasyon, organizasyon, pasif, performans, prestij, radikal, segment, servis, spesiyal, sponsor, stant, star, süper, transfer, trend…

Bu kelimelerden bâzılarının tek kelime ile ifâde edecek şekilde karşılıkları yoktur. Fakat Türkçemizde birden fazla kelime ile ifâde edilen pek çok madde ve mefhum vardır: Yabancı dil, babaanne, Ortaokul, günbatımı, kuzeydoğu, sütanne, kız kardeş, otoyol gibi…

Netice:

rdi; onlar değiştikçe onları gösteren sözler de elbette değişir…

Devrimlere diş bileyenlerin dil devrimine de saldırmalarını anlıyorum. Ama kendilerinin devrimci olduklarını söyleyenlerin dil devriminden yana olmamalarını, dilimizi değiştirmeden de toplumu değiştirebileceğimizi sananları anlamıyorum… (2)

(1)Ahmet Kemal Yahyaoğlu: Türkçenin Katli: s 139 Yakın Plan Yayınları. İstanbul 2013

(2) Yayhaoğlu. age  sf 227

Hedeflerini itiraf ediyorlar: Toplumu değiştirmek… Yâni devşirmek. Başka söze lüzum var mı?

 

 

 

NOT: Bu satırları yazmama vesile olan herkese müteşekkirim. Bu satırlar hakkındaki düşüncelerini yazanlara da teşekkür borçlanacağım. (O. Ç.)

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR:

ATATÜRK VE TÜRK DİLİ: Zeynep Korkmaz. Türk Dil Kurumu Yayını. Ankara, 1992

‘BYE-BYE’ TÜRKÇE: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu. Otopsi Yayınları. İstanbul 1995

DEĞİŞEN DÜNYA DEĞİŞEN DİL: Mâcit Gökberk. Yapı Kredi Yayınları. İstanbul 1976

DİL DÂVÂSI: Burhan Bozgeyik. Bedir Yayınları. İstanbul 2010

DİL KONUSUNDA YAZILAR: Ömer Seyfeddin. Bilgi Yayınevi. Ankara 1999

DİL TARTIŞMALARINDA GERÇEKLER: Heyet tarafından hazırlanmıştır. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1990

DİL YARASI: Prof. Dr. Mustafa Argunşah. Türk Ocakları Kayseri Şubesi Yayını. Kayseri 2006

DİLİN TETİĞİ BOZULDU: C. Yakup Şimşek. Yazar Yayınları. Ankara 2013

DİLLER VE TÜRKÇEMİZ: Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş. Alfa Basım Yayım. İstanbul, 1996

DOĞAN BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK: D. Mehmet Doğan. Yazar Yayınları. Genişletilmiş 25. Basım. Ankara, Haziran 2014

MİLLÎ KÜLTÜR MES’ELELERİ VE MAÂRİF DÂVÂMIZ: Sâmiha Ayverdi. Kubbealtı İktisadî İşletmesi. İstanbul, 2014

MİSALLİ BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK: İlhan Ayverdi. Kubbealtı İktisadî İşletmesi. İstanbul 2010

OSMANLICA-TÜRKÇE ANSİKLOPEDİK LÜGAT: Ferit Devellioğlu. Aydın Kitabevi. Ankara 1986

OSMANLI’NIN DİLİ: Prof. Dr. Hayati Dstanbul, 2008

SÖZÜM TÜRKÇE ÜSTÜNE: Prof. Dr. Mustafa Argunşah. Kesit Yayınları. İstanbul, 2010

SÖZÜN DOĞRUSU 2 Cilt: Yavuz Bülent Bâkiler. Türk Edebiyatı Vakfı. İstanbul, 2005

TEMEL TÜRKÇE SÖZLÜK (Kamus-i Türkî): Doç. Dr. Mertol Tulum. Tercüman Gazetesi Yayını.

TÜRK DİLİNİN SÂDELEŞMESİ: Doç. Dr. Abdullah Uçman. Kitabevi Yayınları. İstanbul 1997

TÜRK DİLİNİN SARF VE NAHVİ /  Fuat Köprülü- Süleyman Sâip: Prof. Dr. Metin Karaörs. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara 2006.  TÜRK LEHÇELERİNDE KARŞILAŞTIRMALI ŞEKİL VE CÜMLE BİLGİSİ: Prof. Dr. Metin Karaörs Akçağ Yayınevi. Ankara, 2005

TÜRK MİLLÎ KÜLTÜRÜ: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu. Ötüken Neşriyat. İstanbul 1997

TÜRKÇE MESELESİ: Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil. Yağmur yayınevi. İstanbul, 2006

TÜRKÇE SARF VE NAHİV: Hüseyin Câhit. Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Leylâ Karahan-Dilek Ergönenç. TDK Yayınları. Ankara, 2000

TÜRKÇE SÖZLÜK: Dil Derneği Yayını. Ankara 2003

TÜRKÇE SÖZLÜK: Türk Dil Kurumu Yayını. Ankara 2011

TÜRKÇEDE EKLERİN KULLANILIŞ ŞEKİLLERİ VE EK KALIPLAŞMASI OLAYLARI: Prof. Dr. Zeynep Korkmaz. TDK Yayınları. Ankara, 2011

TÜRKÇEMİZ VE UYDURMACILIK: Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş. Boğaziçi Yayınları. İstanbul, 2008

TÜRKÇENİN GRAMERİ: Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2015

TÜRKÇENİN ISTILAH MESELESİ: Şakir Alparslan Yasa. Kurtuba Yayınları. Ankara 2013

TÜRKÇENİN KARANLIK GÜNLERİ: Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. İstanbul, 2011

TÜRKÇENİN KATLİ: Ali Kemal Yahyaoğlu: Yakın Plan Yayınları. İstanbul, 2013

TÜRKÇENİN SIRLARI: Nihat Sâmi Banarlı. Kubbealtı Neşriyat. İstanbul, 1998

TÜRKÇENİN SÖZ DİZİMİ VE CÜMLE TAHLİLLERİ: Prof. Dr. Metin Karaörs. Erciyes Üniversitesi.  Kayseri,1993

TÜRKÇENİN YAPISI: K. Grönbech’ten çeviren. Mehmet akalım. Türk Dil Kurumu Yayınları. Ankara, 2011

YAŞAYAN TÜRK LEHÇELERİ:  (KAZAK TÜRKÇESİ)  (2 Cilt hâlinde Ders notu) Prof. Dr. Metin Karaörs

 

 

 

 

 

“Mevzuatı Uygulamayın” Emrine Uymak Suçtur

Devletimizi 14 senedir yöneten partinin adında “Adalet” var. Hatta bu partinin kökeni olan partilerin hedefi “adil düzen” idi.

Adaleti veya adil bir düzeni hedefleyen kişi veya partilerin “hukuk devleti” ve hatta “hukukun üstünlüğü” kavramlarını içselleştirmiş olması gerekirdi.

Oysa Adalet ve Kalkınma Partisi’nin fiili ve manevi lideri R. Tayyip Erdoğan‘ın açıklamaları ile bir kere daha açığa çıktı ki, bu ekip mevzuatı bir kenara koyarak iş yapmayı alışkanlık haline getirmiş.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda buluştuğu kaymakamlara talimat verdi: “Yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir tarafa, zihinsel inkılabınızı devreye sokun; ‘Ben bunu bu şekilde yaparım’ deyin ve yapın.”

Erdoğan kendisinin ve partisinin böyle başarılı olduğunu söyledi.

Önce “mevzuat yani Anayasa, kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler ne derse desin, doğru bildiğinizi yapın” talimatını okuyunuz. Sonra da Anayasa’da belirtilen “kanunsuz emir” başlıklı 137. Maddeyi okuyunuz:

“Madde 137- Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Ancak, üstü emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir; bu halde, emri yerine getiren sorumlu olmaz.

Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.”

Eğer mevzuatta herhangi bir eksiklik, boşluk varsa, Cumhurbaşkanının görevi hükümeti ve Meclisi devreye sokup, bu aksaklıkların giderilmesini sağlamak olmalıdır.

Cumhurbaşkanının görevi, “Anayasa’nın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmektir.” Bu da bütün organların mevzuata uymasıyla mümkün olur.

Kim talimat verirse versin hukuka aykırı işlemleri yapanlar sorumluluktan kurtulamayacaktır.

Hukuk devleti işlediğinde ve bu suçları işleyenler yargılandığında arkalarında kimsenin olmadığını göreceklerdir.

****************************************************

Yargı Kararlarını Uygulamamak da Suçtur

Anayasanın 138 inci maddesinde, “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” denilmektedir.

Siyasi iktidar anayasanın bu emredici maddesini her vesileyle çiğnemekte.

İki örnek vereyim:

Milli Eğitim sistemimizde, 2014 yılında çıkarılan bir kanuna ve yönetmeliğe dayanarak, “okul müdürleri ve müdür yardımcıları” arasında siyasi bir KIYIM yapıldı.

Tam bir taraftarlıkla, iktidara yakın olmayan yöneticileri hukuka aykırı işlemlerle görevden aldılar.

Mağdur olan müdür ve müdür yardımcıları davalar açtılar. Yargılama sonucu, yapılan işlemler hukuka aykırı olduğu için İPTAL edildi.

Bu kararlara göre “idari davaya konu edilen idari işlemlerin (işlemin yapıldığı tarihten itibaren) ortadan kalkması, idari işlemlerin önceki hukuki duruma geri gelmesi” gerekirdi.

Yani görevden alınan müdür ve müdür yardımcıları görevlerine iade edilmeliydi.

Yetkili makamlar hala bu mahkeme kararlarını uygulamamakta direniyorlar.

***

İkinci örnek ise İzmit Yeni Cuma Camii olarak da bilinen Pertevpaşa Külliyesi önüne yapılan yaya köprüsü hakkında.

Bu köprü ayaklarındaki, fazladan yapılmış izlenimi veren, çelik yığını şapka ve eklentiler İzmit’teki tek Mimar Sinan eserini gölgelemekte.

Bu konuda açılan davada mahkeme en azından köprü ayağındaki çelik şapka ve eklentilerin yıkılmasına karar verdi. Bu karar 5 yıldır uygulanmıyor.

Bu konunun en önemli takipçilerinden Av. Fahri Örengül‘ün verdiği bilgiye göre, “Belediye yasak savma kabilinden göstermelik yıkım ihaleleri yaparak ‘yıkacak firma bulamadık’ gerekçesiyle mahkeme kararlarını uygulamamaya devam ediyor. Kanuna ve adalete arkadan dolanıyor.

*****************************************************

Arınç’a Göre Gazeteciler, Gezi, FETÖ Davaları

Gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül hakkında iddianame yazılıp ağırlaştırılmış müebbet, artı müebbet, artı 42 yıl hapis istenen dava açıldı.

İddia edilen suç: “Casusluk ve silahlı Fethullahçı terör örgütüne (FETÖ) üye olmaksızın bilerek, isteyerek yardım etmek!”

Gezi olayları sebebiyle de “hükümeti devirmeye teşebbüs, terör örgütü” gibi suçlamalarla müebbet hapis talebiyle davalar açılmıştı. Davalar beraatla sonuçlandı.

***

Şimdi Can Dündar’la Erdem Gül’e açılan dava ve FETÖ iddiasıyla açılan diğer davalar ile Gezi olayları sonrası açılan davalardaki hukuk garabetine E. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bile isyan etti:

“Böyle bir suçtan dolayı ne tutuklanması, ne dava açılması, ne de mahkemenin bir ceza kararı vermesi mümkün değil.

Şimdi yargının en ağır yaralarından birisi, savcılara böyle çok iddialı davalar açtırmak. Yargının içine düştüğü acı bir durumdur, bundan yargının kurtulması gerekir.

Hukuk herkese lâzım.

Sadece Can Dündar ve Erdem Gül hakkında açılan davalar da değil, bugün “paralelle mücadele” kapsamında açılan o kadar davalar var ki üstüme cübbeyi yeniden geçirmeyi arzu ediyorum.

Yargının kendi içinde problemleri giderek arttı. Hâkim ve savcıların adalet ve vicdandan başka bir takım korkularla hareket etmesi, bugün en büyük sorun. Belli yerlerden talimatlar almaktan korkuyorlardedi.

Bülent Arınç‘ın siyasi görüşlerine pek itibar etmem. Ama uzun yıllar avukatlık yapmış, tecrübeli bir hukukçu olan Arınç’ın yaptığı bu hukuki tespitlere katılıyorum.

***

Türkiye’de 2014 yılına kadar, soruşturma aşamasında da yargılama aşamasında da yargıya baskı yapmak suçtu.

İktidar, Ceza Kanunu’nun 277. maddesinde yapılan değişiklikle soruşturma aşamasında “yargı görevi yapanlara emir vermek veya baskı yapmak veya nüfuz icra etmeyi” suç olmaktan çıkardı!

Böylece C. Savcılarının yazdığı iddianameler için “siyasi baskı ve nüfuz kullanıldığına dair” kuşku duymamız için yasal bir gerekçemiz var.

“Yargı görevi yapanlara emir vermek veya baskı yapmak veya nüfuz icra etmeyi” suç olmaktan çıkaran bir kanun Meclis’ten nasıl ve neden çıkar? Anlamakta zorlanıyorum.

***

Arınç’ın, “trol” ve “troliçe” yakıştırması yaptığı hükümete yakın gazetelerdeki bazı yazarlar O’nun bu hukuki değerlendirmelerini dikkate almadılar. Hemen saldırıya geçtiler.

Bir kısmı “yapılan her şeyden sen de sorumlusun” tarzı “uyarıda” bulundu.

Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Abdurrahim Boynukalın, “menfaati bitince; sahibi olduğu bütün makamları borçlu olduğu yol arkadaşına sırtını dönen insanlardan” olmakla itham etti.

Troliçe” yakıştırmasından alınmış gözüken (âkil insanlardan) Hilal Kaplan daha da şiddetli tepki gösterdi: Twitter’de “Manisalı Lawrence‘ın son çırpınışları ama faydasız; siyasî cenazeleri dikkate almıyoruz.” mesajını paylaştı.

Görüldüğü gibi fanatik taraftarlık ve holiganlık revaçta.

Çünkü ilke sahibi olmak, meseleleri ilke bazında tartışmak bir seviye ister.

 

 

Türkçemizde ‘Doğru’ Zannedilen Yanlışlar (Dil Yanlışları Bulaşıcı Hastalık Gibidir.)

0

İddia: Obalarda konuşulan Türkçeyi, yazı dilinde işlekleştirmişiz; hepsi bu! Dolayısıyla bir devrimden söz etmek doğru değildir. “Alfabe Devrimi” vardır; Arap alfabesinden (elifbasından) Latin’lerindekine geçmişiz. Bu yüzden sözü edilen dönemi “özleştirme süreci” olarak ele almak daha doğru olacaktır. Özleştirme sürecinde bulunan dilcilerde büyük bir buşku (heyecan) vardı. Bu buşku da bir sevgilinin gözünün kör olması gibi, var olan yanlışları bile görmeyecek denli kör etmiştir dilcilerimizi. Gönül isterdi daha özenli davransınlar, ancak ne yazık ki bu yanlış durumları da kabul etmemiz gerekiyor. “Tarihî ” yerine “tarihsel ” demek büsbütün yanlış bir tutumdur. “Dilimize zarar veren bunlar değil mi?” diye soruyorsunuz; evet bu gibi tutumlar zarar vermiştir.

Cevap: Obalarda konuşulan dil meselesi… Köy edebiyatı, köy filminin moda olduğu günlerde de, sol kültür zemininde çaba sarfeden ekinciler-filmciler, köy ağzını İstanbul’a taşıma hevesindeydiler. Neden köy ağzı İstanbul’a da, İstanbul ağzı köye değil?  ‘Köy‘ kelimesinin yerine ‘oba‘yı koysak ne değişir ki?

İddia: Kumsal ‘ ve ‘uysal ‘ kelimelerinden başka, dilimizden atılmış olan ‘sarsal ‘ ve ‘arsal ‘ kelimeleri vardır. Türk Dil Kurumu’nun (TDK) ‘Tarama Sözlükleri’nde görülebilir.

Cevap:Sarsal‘ ve ‘arsal‘ kelimeleri neden dilimizden atılmış, öldürülmüş? Ölü kelimeyi nasıl ve hangi sebep ve gerekçelerle diriltmeye çalışıyoruz? Sormuştum galiba…

TDK millî bir kurumumuzdur. Fakat hiç yanlış yapmadığı iddia edilemez. Buna karşılık, binlerce yanlışı, konunun uzmanları tarafından defalarca söylenmiş, cilt-cilt kitaplar yazılmıştır.

Azerbaycan’daki ‘ersel‘ kelimesi… ‘koca‘ kelimesine ne oldu? HİV virüsü mü kaptı? Kırım’da da ‘akay‘ diyorlar. Hanımlar için de ‘apay‘… Azerbaycan’da ‘torun‘a ‘neve‘ diyorlar… Desinler, bize bir zararı olmaz ki… Her gördüğümüzü, duyduğumuzu alacak kadar arsız mıyız? Hem ‘koca‘ kelimesi, ‘karı‘ kelimesi çok kaba değil mi? ‘Zevcim‘  veya ‘zevcem‘ demeyi beceremeyenler, ‘eşim‘ demeyi de mi bilmiyorlar? Köyden veya şuradan buradan ‘koca – ersel‘ kelimelerini alacağımıza, oralara ‘eşim‘ kelimesini teklif edersek; daha nezih, daha kibar daha ince bir davranış olmaz mı?

 

Azerbaycan Türkçesi:

Azerbaycan İlimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. Ali Şâmil Hüseyinoğlu’na aşağıdaki soruları sordum. Dostum Ali Bey soruların altında yazılı cevapları gönderdi.

1- Azerbaycan Türkçesinde Türkiye Türkçesindeki ‘kelime ‘ yerine ‘söz ‘ kelimesi mi kullanılıyor?’Kelime ‘ hiç kullanılmıyor mu, Bu kelimeyi kullanan ve bilen kişi yok mu?

Cevap: Azerbaycan Türkçesinde ‘kelime’ ve ‘söz’ kelimelerinin her ikisi de kullanılır. Fakat farklı anlamlarda kullanılır. Masala ‘söz kesmek‘ normal halda konuşanın fikrini yarıda koymak sözünü ağzında yarıda saklamaya zorlamak anlamındadır. Bir başka ‘söz kesmek‘ ise iyi anlamdadır. Masala deyilir: ‘Ahmed gile gitmişdik. Sözkesdi ittik.’ Yanı Ahmet’in kızını oğluma alacam. Onlara getdik ve dügünün ne vakt olacağını tarafların her birinin hansı mesrefleri ödeyecegini kararlaştırdık.

Birisi hızlı konuşanda; ‘kelime – kelime de ki yaza bilim…’ Söyleyirik. Azerbaycan’ın standart dilinde de ağızlarda da ‘kelam‘ ve ‘söz‘ ayrı anlamda kullanılır. Bu normal sayılır. ‘Söz kestik‘ yerine ‘kelime kestik‘ deyen söylenmez. ‘Kelime – kelime konuş‘ yerine de ‘söz – söz konuş‘ denilmez.  ‘Sözüne güvenilir‘ veya ‘kelamına güvenilir‘ denilir de, ‘kelimesine güvenilir‘ denilebilinemez.

2-Azerbaycan Türkçesinde ‘rakamsal ‘ diye bir kelime var mı? Varsa ne mânâya geliyor?

Cevap: Azerbaycan Türkçesinde ‘rakamsal‘ kelimesi ‘rakamla alakalı‘ veya  ‘rakam olarak‘ şeklinde yazılır ve kullanılırdı. Son yıllar Türkiye televizyonunun ve gazetelerinin etkisi ile gençler anlayır ve kullanıyor.

3-Azerbaycan’da konuşulan Türkçeye, ‘Almanca ‘ der gibi, ‘İngilizce ‘ der gibi ‘Azerbaycanca ‘ denilmesi sizce ne ifâde ediyor? Böyle denilmesinden memnun olur musunuz?

Cevap: Hayır! Ben ve benim kibiler kızıyorlar. Neden? Azerbaycanda 8’den fazla halk ve etnik gurup yaşayır. Türkler, Talışlar, Tatlar, Lezgiler, Avarlar, Kürdler, Saxurlar, Udinler, Qırızlar, Xınalıqlılar, Buduqlar vs.

1936 yıla gibi bunların her birisi bir halk ve haman halkın dili de Türkçe, Talışça, Lezgiçe, Avarca, vs gibi yazılırdı. Sovyetler İkinci Dünya Savaşına hazırlaşırken Türkiye Cumhuriyeti’nin Almaniya’nın yanında yer alacağında korkarak Azerbaycan’da yaşayan Müsülman halkları ‘Azerbaycanlı‘ adı ile dillerini de ‘Azerbaycanca‘ deye tanıtdı. 1991-yılda Azerbaycan bağımsızlığına kovuşanda bu problem çözüldü. Azerbaycan sözü devlet, bölge coğrafı ad kibi saklandı. Halklar ve onların dilleri eskiden olduğu kibi Türkler, Talışlar, Lezgiler ve s. yazılması hakkında kanun kabul edildi. Bu uzun sürmedi. Haydar Aliyev hakimiyyete gelenden 2-3 yıl sonra Rusıya’nın baskısı ile Türk halk ve dil adı kibi aradan kaldırıldı.

Bizler yazanda Azerbaycan Türkleri ve Azerbaycan Türkçesi yazırık. Bu yazını bizlere hiç kim yasaklamır. Gazetelerde dergilerde kitablarda radıo ve televizyonda Azerbaycan Türkleri ve Azerbaycan Türkçesi kullanılır. Ne yazık ki bazen Moskova taraflısı bürokratlar ona engel olmaya calışır resmi yazışmalarda bizleri Azerbaycanlılar ve Azerbaycanca yazmaya zorlayırlar

Sizlere başarılar dilegirem

Hormetle,

Ali Shamil
Azerbaycan Milli Elmler Akademiyası

 

*   *   *

İddia: Cümle ‘ yerine ‘tümce ‘ denilebilir. Olmazsa ‘sözlem ‘ diyebiliriz. -İstersem ‘hür ‘ derim, istersem ‘erkin‘, istersem de ‘özgür ‘…

Cevap: Denilebilirse de, doğru yapılmış olmaz. Bakınız niçin: ‘Erkin‘ kelimesinden başlayalım:

Lügatler, ‘erkin‘ kelimesinin açıklamasını;  ‘Her durumda istediği biçimde davranan; serbest.’ Karşılığını veriyor. Geniş bir yorum yapıldığında, ‘kaide tanımayan kimse‘ mânâsına ulaşılabilir.

Kimsenin bana bu konuda karışmak gibi hakkı bulunmamaktadır.’ Diklenmesine karşılık da: ‘Siz kendinizi lügatteki karşılığı gibi ‘erkin‘ olarak kabul ediyorsanız, kimsenin size karışamayacağını söyleyerek meydan okuyabilirsiniz. Buna rağmen Türkçe severler, Türkçe hassasiyeti olanlar size doğruyu söylemek mecburiyetindedirler. Türkçe kimsenin kendi öz değeri değildir. Kimilerine göre 4.000, kimilerine göre 40.000 yıllık Türklerin malıdır. Kimsenin onu hor kullanmaya yozlaştırmaya, hakkı yoktur. Buna rağmen ‘kullanacağım‘ diyorsanız, siz bilirsiniz. Kimse mâni olmaz.

Bir hikâye: Yaşlı bir İstanbul Beyefendisi, İstanbul’un namlı külhanbeylerinden biri ile dar bir geçitte karşılaşırlar. Beyefendi, yaşına hürmet edilerek geçiş önceliğinin kendisine verileceğini düşünerek ilerler. Diğeri karşısına dikilir: ‘Ben bir zibidiye yol vermem!’ İstanbul Beyefendisi geri çekilir ve ‘Ben veririm Efendim, buyurunuz…’ Der…

Özgür‘ kelimesine gelince: Bu kelime, hem meydana getiriliş, hem de mânâ ve mefhum bakımından yanlıştır. Dilimizde isme eklenen bir ‘gür‘ eki bulunmamaktadır. Kelime, Türkçedeki ‘öz’ ve ‘gür’ kelimeleri birleştirilerek yapılmıştır. ‘Öz‘ kelimesi; isim, sıfat ve zamir olarak kullanılmaktadır. ‘Gür‘ kelimesi ise sıfattır. Bizim zamanımızda ilkokul 4. sınıfta iken Türkçe bilen öğretmenlerimiz öğretirlerdi: Türkçede sıfatlar başta bulunur. ‘Akkor‘,  ‘alvuvar, ‘gökdelen‘, ‘kelaynak‘ gibi… Bu şekilde yüzlerce emsal gösterilebilir. Yâni, ‘istisna‘ değildir. Birleşik kelimelerde sıfatların başta bulunacağı kaidesini kim, ne zaman ve niçin değiştirdi? Açıklanabilir mi?

İddia: Mükâfat ‘ yerine ‘ödül ‘ kelimesi kullanılmalı…

Cevap:Mükâfat‘ kelimesi, pahalı bir kelime. Yeterli kültür seviyesine erişememiş şahıslar bu kelimeyi kullanmayı beceremeyebilirler. Çok görülmemeli, ayıplanmamalı.

Not: Kelimenin doğrusu ‘mükâfat‘tır. ‘mükâfat’ yazılışı yanlıştır. O şekilde yazmayınız. Ayıplanırsınız.

İddia: ‘Bir dili devirip yerine başka bir dil getirmemişiz.’

Cevap: Evet! Türkçeden vazgeçilip, yerine Fransızca veya Almanca ikame edilmiyor. Fakat bir grup; Arapça ve Farsça kelimeleri, diğer grup batı dillerinden gelen kelimeleri dilden atmaya çalışıyor. Üçüncü bir grup da Türklerin Uluğ Türkistan’da iken kullandıkları kelimeleri tedâvüle sürerek, kelime katliamı yapanlara, ‘iyi niyetli‘ görüntüsü içerisinde destek veriyor. Bir başka grup, Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı kelimeler türetiyor. Bu yapılan, ‘dil devrimi‘ değilse mutlaka ‘dil katliamı‘dır.

Herkesin anladığı bildiği ve kullandığı kelimeleri atıp yerine başlangıçta yalnızca uyduranların ve ikame edenlerin bildiği kelimeler konuluyor. Zamanla câhil özentisi ile özürlü olanların ve daha sonra da sürü psikolojisi ile mâlûl olanların devreye girmesi ile kelime katliamı devam ettiriliyor. Bu, dil katliamı değil de nedir?

Türk dili sahâsında 60 yıllık tecrübesi bulunan Oxford Üniversitesi emekli profesörü Geoffrey Lewis (*) katliamın farkındadır ve araştırmalarının neticesini ‘Trajik Başarı / Türk Dil Reformu(**) adı ile yayınlamıştır.

İddia: Toplumun kendi kendine türetip de obasında yaşattığı sözcüklerimiz de bulunmaktadır; ‘ölümsel ‘ , ‘yensel ‘ gibi…

Cevap: İşte işin püf noktası da buradadır. Türk millî kültürüne gönül vermiş insanlar, dilin sâdeleştirilmesine, millîleştirilmesine çalışmaktadırlar. Dilde gelişme (tekâmül) ve ıslahat (reform) yapılmasını, bu işin, sokaktaki, kahvehânelerdeki, tarlasındaki vatandaşlarımız tarafından değil, ehil kişilerden teşkil edilecek dil akademisi tarafından kontrollü olarak yürütülmesi gerektiğini söylemektedirler. Öz Türkçeciler ise, dil meselesini bilsin-bilmesin herkes tarafından kelime uydurulmasını ve bu kelimelerin herkes tarafından kullanılmasını istiyorlar.

Dil bahsindeki çalışmalar hatırlanacak olursa, 1911 yılında, Genç Kalemler Dergisi’nde, Ömer Seyfettin ve Cenap Şahabettin tarafından başlatıldı. Ziya Gökalp de bu hareketi destekledi. Fâruk Nâfiz (Çamlıbel), Hâlid Fahri (Ozansoy), Orhan Seyfi (Orhon), Yusuf Ziya (Ortaç), Refik Hâlid (Karay), Reşat Nuri (Güntekin), Yahya Kemal (Beyatlı), Mehmet Âkif (Ersoy), Süleyman Nazif gibi dönemin şair, yazar ve fikir adamları kısa zamanda dil inkılabına uygun eserler vermeye başladılar. Böylece yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark, giderilmiş oldu. Dil inkılabı gerçekleşmiş; güzel, zevkli ve herkesin anlayabileceği bir dil, hem konuşma hem de edebiyat dili hâline gelmişti.  Cumhuriyetin ilk 10 yılında bu dil kullanıldı. 1930 yılında, tasfiye hareketi başlatıldı ve bu yolda, Geoffrey Lewis’in söyleyişi ile ‘Trajik Başarı‘ya ulaşıldı. ‘Devamlı Devrim’ taraftarları doymadılar, daha trajik başarılar için var güçleriyle kıyım hareketlerine devam ettiler.

Yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri işin adı ‘Dil katliamı‘dır.

Şimdi iddia sâhibi tarafından kullanılan uydurma kelimelere bakalım:     

Ölümsel‘: herhalde ‘ölümcül‘ diyecekti, dili / kalemi sürçtü.

Ölümsel‘ ve ‘yensel‘ kelimeleri, özleştirmeci dil devrimbazlarının hazırladığı ‘Türkçe Sözlük’te yok.  Neden acaba? Yeterince özleştirmeci olmadıkları için mi?

Kereksel / gereksel‘ diye bir kelime bile varmış! Vardır zâhir… Hatta onların bilmedikleri başkaca ‘sel’li, ‘sal’lı kelimeler de vardır: kahvaltısal, giysisel, gereksinimsel, sütsel, ekmeksel, evsel, çöpsel, uyduruksal, kıytırıksal… gibi…

Mâdem ki her kök kelimenin ardına her türlü ek getirilebiliyor, ‘sel‘ ve ‘sal‘ maymuncuk takıları neden getirilmesin ki?

 

 

(*)Geoffrey Lewis: 19 Haziran 1920 tarihinde Londra’da doğdu. Oxford Üniversitesi’nden mezun oldu. 1950 yılında ‘Doktor‘ unvanını aldı. 1961 yılında ‘profesör‘ oldu. İngilizce konuşulan ülkelerde ‘Türkçe Öğretmeni‘ olarak isim yapmıştır. 1959 – 1968 yılları arasında Robert Kolej’e misâfir profesör olarak dersler verdi. 1986 yılından itibâren Oxford Üniversitesi’nde Türkçe Profesörü olarak vazife yaptı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Oxford Üniversitesi’nde Türkiye hakkında çalışmalarına başlayan Lewis Türkiye ve Türk dili hakkında birçok önemli eser yazmış ve tercümeler yapmıştır. 1998 yılında, Türkoloji ilmine üstün hizmetleri sebebiyle kendisine, ‘Türkiye Cumhuriyeti Liyakat Nişanı‘ sunulmuştur.

Trajik Bir Başarı‘ isimli kitabında dil devriminin ilim dışı tarafları üzerinde durmuştur.

Prof. Dr. Geoffrey Lewis, 9 Şubat 2008’de Londra’da vefat etti.

(**)Trajik Başarı / Türk Dil Reformu: İngilizce adı ‘The Turkish Language‘ olan kitap,16 X 24 santim ölçülerinde, 260 sayfadır. İstanbul Şehir Üniversitesi’nde İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Fatih Uslu tarafından Türkçeye çevrilmiş, Mart 2007’de, Paradigma Yayıncılık tarafından yayınlanmıştır. Kitabın en önemli hususiyetlerinden biri Prof. Lewis’in renkli, yeri geldiğinde alaycı, yeri geldiğinde ciddî ve hüzünlü, zaman zaman da keyifli, baştan sona kadar akıcı üslubudur. Yazar, taraflılık ve tarafsızlık endişesinden uzak olarak Türkçenin başına getirilen felâketi, bütün yönleriyle anlatmaktadır.

İddia: Azerbaycan Türkçesinde ‘rakamsal ‘ kelimesi vardır.

Cevap: Türkiye’de câhil özentisi özürlüler olur da Can Azerbaycan’da olmaz mı? Var tabiî ki! Ne zamandan beri var? Türkiye televizyonlarının Azerbaycan’da seyredilmeye-dinlenilmeye başlanmasından sonraki tarihlerden itibâren… Ondan önce Azerbaycanlı hiçbir soydaşımız, kardeşimiz ‘rakamsal‘ kelimesini bilmez ve kullanmaz idi. (Azerbaycan İlimler Akademisi Üyesi Prof. Dr. Ali Şâmil Hüseyinoğlu’dan alınan bilgidir.)

İddia: Türkçe ve Azerbaycan’ca, kökleri bir olan ayrı dillerdir.

Cevap: Türkçe ve Almanca, kökleri aynı olmadığı için ayrı dillerdir…  de… Azerbaycan’ca ve Türkçe; kökleri bir olmasına rağmen nasıl oluyor da ‘ayrı dil’ oluyor? Bu iddiaya mâkul ve mantıklı bir cevap bulmak gerek veya ortaokul dilbilgisi kitaplarından; ‘lehçe‘, ‘şîve‘, ‘ağız‘ tariflerini okuyup öğrenmek…

(DEVAM EDECEK)

 

 

Doçentler Cuntası

Mustafa Kafalı Hocamızı, ağabeyimizi her birimiz başka bir dönemde, başka bir zamanda tanımış olabiliriz. Ben, doktoramı bitirip Türkiye’ye döndükten sonra tanıdım. 1968’de. O yıllarda Türkçü olup da Mustafa Kafalı’yı tanımamak mümkün değildi.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Türkiye’de iktidara kendilerine “Dost bir hükümet” getirebilmek için depara kalkmıştı. Bu da, Türkiye’de sık sık vukua gelen ihtilaller yoluyla yapılacaktı. Ama ihtilal politik bir kelime değildi, “devrim” denilecekti ki aptallar ihtilalcilerin şapka, kıyafet ve benzeri şeylerle uğraştığını sansın, muhalifleri de gerici bellesin.

Bir önceki ihtilal üniversitelerde başlamıştı. Bu sefer de öyle olacaktı. Üniversite genç deposuydu, o depoyu sokaklara boşaltmak, hocalar tutsak alınınca “ilim konuşuyor” diye onlardan maksada uygun beyanlar almak mümkündü. Üstelik devlet üniversiteye giremezdi. Velhasıl ideal ihtilal karargâhlarıydı oralar.

Basın uygundu. İstenildiği gibi yayın yapıyordu. TRT uygundu. İstenildiği gibi yayındaydı. Üniversite de düşürülünce dost hükümete kısa bir yol kalıyordu. Artık belden ateş ederek son taarruza kalkılabilirdi. Fakat o ne! Kendilerine Türkçü diyen, ta Milliyetçiler Derneği’nin, Atsızların, 1944’lerin, Gökalp ve Akçuralar’ın devamı bir avuç insan önlerini kesmişti. Onlar mutlaka imha edilmeliydi…

İnternet’te kolayca bulabileceğiniz bir belge, Meral Hacıeminoğlu, Sevgi ve Mustafa Kafalı, Oytun Hacıeminoğlu Şahin’le yapılan bir röportaj o günlerden bir kesit sunuyor[i]:

Yusuf İmamoğlu’nun şehit edilmesi de o senelerde miydi?

S. Kafalı: Çocukları aşağıdan kovalamışlar; bir öğrenci geldi, aşağıda Yusuf İmamoğlu’nu dövüyorlar dedi. Bunun üzerine benim odamdakiler kalkıp aşağıya indiler. Okullar tatil olmuştu, Ertuğrul’u da alıp gelmişiz. Haziran başı. Ortalık karışacak, Ertuğrul babasının yanında. Ben hemen Kafalı’nın odasına gittim, dedim ki, “Kafalı, aşağıda olaylar karışık, çocuk da yanımızda, ben çocuğu alıp gideyim”. Biz Tarih koridorundan çıktık, solcular karşı merdivenlerden grup hâlinde koşarak çıkıyorlar. Önlerinde de İmamoğlu. İmamoğlu “Hocam, beni öldürecekler!” deyince, Kafalı “Sen dur bakayım oğlum”, dedi. Bana döndü, “Siz çabuk gidin” dedi. Orada bir tabure varmış, tabureyi aldı, çevirerek fırlattı. Merdivenlerden koşarak gelenler tabureyi yiyince, iki kişi devrildi. Biz Ertuğrul’la koşar adım Türkoloji’ye girdik, İmamoğlu da girdi. Arkamızdan Kafalı da Türkoloji’ye geldi. Onlar Necmettin Ağabeylerin odasına girdiler. Biz Ertuğrul ile genel kitaplığa girdik ve silâhlar başladı. O zaman polis rektörlük çağırmazsa üniversiteye giremiyordu. Öğrencilerden iki tanesi Faruk Kadri Timurtaş’ın odasında, ikisi de Necmettin Ağabey’in kapısının yanındalar. Bir müddet sonra silâh sesleri kesildi. Rahmetli Âmil Çelebioğlu da o odadaydı. O pencereyi açtı, bizim Edebiyat Fakültesi’nin iç avlusuna bağırıyor, “Koridora kimse çıkamıyor, yaralı var, ambulans çağırın” diye.

M. Kafalı: Orayı ben anlatayım, çünkü ben Yusuf un yanındaydım. Silâh sesleri kesilince, “Hocam ben bir bakayım” dedi. “Dur oğlum” demeye kalmadı. Kafayı uzattı, mermi kafasından girdi.

S. Kafalı: Üç defa ambulans geldi, içeriye almadılar. Biz de Edebiyat Fakültesinin Genel Kitaplığının balkonuna çıktık. Ben, “Yaralı kim?” diye bağırıyorum, fakat sesimi Âmil’e duyuramıyorum. Hatta bir ara “Yaralı da var, ölü de var” diye anladım. Dekanlıktan “Bir şey yapamıyoruz, ambulans geliyor, Dev-Gençli öğrenciler fakültenin kapısını kapattı, içeriye sokmuyorlar” diyorlar. İmamoğlu böylece şehit edildi.

* * *

Röportajın başka bir yerinde eve vardıklarında bir birlerini arayıp sağ salim vardıklarını bildirdiklerini, diğerlerinin de varıp varmadığını kontrol ettiklerini söylüyorlar.

Bizim de Işınsu ile birlikte, ruhsatlı Kırıkkalelerimizin namlularına mermi sürülmüş halde, buzdolabını evin kapısının arkasına dayayıp zorlayacakları beklediğimiz birden fazla gece olmuştur.

Bir avuç dedim, o tarihlerde üniversitelerde, tıpkı basın gibi Türkçü hoca bulmak kolay değildi. İstanbul’da sağdan saydığınızda da, soldan saydığınızda da dört rakamını bulurdunuz. Dört doçent. Biz onlara doçentler cuntası diyorduk:

  • Mehmet Eröz
  • Necmettin Hacıeminoğlu
  • Mustafa Kafalı
  • Erol Güngör

İstanbul’da muhakkak başka hocalarımız da vardı ama bir Yusuf İmamoğlu’nun “Beni öldürecekler hocam” diyerek sığınabileceği bunlardan ibaretti.

Tabure fırlatarak birkaç “devrimci” eşkıyayı devirebilecek de belki bir tek Mustafa Kafalı vardı.

* * *

Işınsu Töre Dergisi’ni İstanbul’da çıkarmaya başlamıştı. Töre Dergisi, 1970-1980 arasının fikir-sanat destanıdır. Bunun ayrıntısına girmeyeyim. Ancak şurası açıktır ki Töre’yi Töre yapan unsurlar arasında en önemlisi İstanbul’daki o Doçentler Cuntasıdır. Eröz’süz, Hacıeminoğlu’suz, Kafalı ve Güngör’süz Töre düşünülemez. Kafalı Hocamız’dan yazı almak zordu ama konuyu yazdı mı bitirirdi… Adım adım çevre Türklüğü’nü bize anlatan, öğreten odur. Irak, Suriye… Keşke iktidarlar da onun kadar bilseler, bilemeseler de onu okusalar… dı.

* * *

Atsız Bey’in ona Yamtar lakabını taktığını biliyoruz. Eşi Sevgi Kafalı hoca da Almıla olmuştu tabiatıyla… O da Atsız gibi berrak ve saftır; söyleyeceğini dos-doğru söyler kendisi ile hedefi arasındaki en kısa yolun bir doğru olduğuna inanır Kafalı Hoca.

Rahmetli Celal Bayar’dan hesap soruşu bu özelliğini ve bu özelliğin üstünlüğünü ortaya koyar.

CHP Türk Ocakları’nı kapatarak Halkevi’ne çevirmişti. 1950’de iktidar değiştir ve Demokrat Parti geldi. Türk Milliyetçileri bu dönemde Milliyetçiler Derneği’ni kurdu. Dernek olağanüstü bir hızla Türkiye sathına yayıldı ve adı demokrat olduğu halde demokratlıkla ilişkisi CHP’den pek de farklı olmayan DP, bu derneği de kapattı. Kendilerine rakip olmasından endişelenmişler. Türk Milliyetçisi DP milletvekillerinin de içinde bulunduğu bir grup Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gider ve bu davranışın, 1944 Irkçılık-Turancılık davasının “savcısı” İsmet İnönü’den beklenebileceğini, DP’nin böyle yapmaması gerektiğini söylerler. Celal Bayar’ın cevabı kesindir, “Bu hususta ben de İsmet Paşa gibi düşünüyorum.”

Yıllar geçer. DP darbe ile devrilir. Bayar hapsolunur. Serbest kaldıktan sonra konferanslar vermektedir. Bir konferansta sorusu olan var mı diye sorar. Salondaki genç öğretim üyesi var der ve sorar:

– Milliyetçiler Derneği’ni niçin kapattınız?

Kısa, net, dosdoğru bu soruya bu sefer aynı kısa ve netlikte cevap alır; Bayar, yanına gelir, Kafalı Hoca’nın elini tutar ve eli elinde salona seslenir,

-Bir hata ettik. Affoluna.

Bir değil de beş-on Mustafa Kafalı, dört değil de kırk-elli doçentler cuntası çıkarabilseydik, daha açık, daha ahlâklı günlerimiz olurdu muhakkak…

[i] Zuhal Yüksel, Naciye Yıldız, “Meral Hacıeminoğlu İle Sohbet”, Gazi Türkiyat, Sayı 5, Sayfa 58-70, Güz 2009. file:///D:/Downloads/gazi-turkiyat-sayi-5-0057-0070-yuksel-yildiz-hacieminoglu-sahin-kafali%20(2).

 

 

Suriye’de etnik temizlik ve İbrahim Küçük

20 Ocak 1990 tarihinde Azerbaycan’ın Bakü şehrinde Sovyet Ordusunun tank ve ağır silahlarla uyguladığı kuşatmanın yıldönümünde şehitlerimizi rahmet ve saygı ile anıyoruz. Azerbaycan’ın bağımsızlık ateşini yok etmeye dönük ve diğer Cumhuriyetlere gözdağı vermeyi amaçlayan bu katliam ve saldırılar, bugün de Bayır Bucak Türkmenlerine karşı etnik temizliğe dönüşmüştür. Amerika ile işbirliği içinde olan Ruslar hava saldırılarını sürdürmektedir. Bayır Bucak’taki katliam 21.yy’ın yüz karasıdır. Tarih boyu Türk’e yapılan soykırımlardan birisidir.

Bu insanlık dışı saldırılara, soykırıma ve etnik temizliğe karşı isyan ederek Türk kardeşlerine destek için gidip şehit düşen MHP Fatih ilçesi ikinci başkanı İbrahim Küçük‘ü rahmetle anıyoruz. Maalesef rahmetlinin cenazesinde Hoca efendinin belirttiği gibi insanlarımız milli duygu ve heyecandan ve vatan şuurundan uzaklaşmakta ve uzaklaştırılmaktadır. Bu bakımdan rahmetli İbrahim Küçük ve teröre şehit verdiklerimizin bu asil ve şerefli davranışı ders alınacak ve tarihe düşülecek bir nottur.

Avrupa’ya mülteci akını Batılının çifte standardını ve insanlara saygısızlığını ortaya çıkarmış ve belgelemiştir. Danimarka mültecilerin değerli eşyalarına el koymayı kabul etmiştir. İltica edenlerin kabulü ve vatandaşlığa geçmeleri için Hristiyanlığı kabul ön şart olmuştur. Bu ülkede okul ve kreşlerde domuz eti yeme mecburiyeti getirilmiş, Danimarka ve diğer bazı ülkeler sınıfta kalmışlardır.

Ortadoğu‘da karşılaştığımız üzücü ve düşündürücü manzara Türkiye’nin caydırıcılığını ve itibarını zedelemiştir. Rusya ile birlikte hareket eden ABD’yi, milli çıkarlarının peşinde koşan İran’ı ve Türkiye ile İran arasında Kürdistan’ı kurdurmayı planlayan İsrail’i suçlamak yerine; sürekli devam eden yanlışlarımızı  görelim. Irak’ta yapılan yanlış ve gaflet örnekleri Suriye’de tekrar edilmiş ve sınırımızın ötesi kantonlaştırılmıştır. Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmak yerine; Esad ve yönetim düşmanlığı terörün Türkiye’ye ithalini doğurmuştur. Her ülke Türkiye karşıtı hale gelmiş, güvenlik sorunumuz artmıştır. Adeta bize düşürülmek üzere gönderilen Rus uçağı olayından sonra Türkiye’nin bölgede insiyatif kullanma gücü zayıflatılmıştır. Artık Türkiye müdahil olamamaktadır. Gaflet ve devlet adamlığı şuurluluğunun yetersiz olması bölgede sorunları büyütmüştür. Yeni Anayasa adı altında 1982 Anayasasını ortadan kaldırma şeklinde sivil darbe peşinde olanların kendi milli kimliklerini inkar ettikten sonra dost ve sözde müttefiklerimizi suçlamayalım. Hala sabıkalı bir hanım milletvekiline görüşme tarihi verilerek terör örgütüne ve malum zihniyete tavizler verilmektedir. Bu anlayış ile mi Türkiye’de başkanlık yapılacaktır?

Biden isimli birinin neden Türkiye’ye geldiği artık anlaşılmaktadır. ABD Türkiye’ye daha medeni, saygılı, aklı başında, sömürge müfettişliğine meraklı olmayan, dengeli başka birini gönderebilirdi. MHP‘nin bu zatın düzenlediği görüşme masasında haklı olarak yer almayı reddetmesi, bu siyasi partiye ülkenin neden ihtiyacı olduğunu gösterir. Bizi üzen, Atatürk‘ün partisi diye övünen CHP’nin bu masa başı toplantıya katılması ve düzenlenen 35. Kurultayın sonuç bildirgesinde farklılıkları vurgulayan, farklı kimliklere dayalı yeni Türkiye tezine destek olmasıdır. AB Türkiye ilişkilerinde, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Sözleşmesine konan şerhin kaldırılması isteği ile malum bölücü ve ırkçı partinin görüşleri arasında ne gibi farklar vardır?

Yeni Anayasa adı altında, kendi milli kimliğini inkara yönelen, Suriye, Irak ve Kıbrıs’taki soruna Türk ve Türkmen gözlüğüyle bakmıyoruz görüşünü ortaya koyan bir yönetim anlayışı, milli menfaatlerine acaba ne ölçüde saygılıdır? Artık anlaşılmıştır ki, Kıbrıs’ta Rauf Denktaş‘ın gayretlerini ve çizgisini inkâr eden bir çözüm, onursuz bir çözümdür. KKTC’yi AB hayali yolunda kurbanlık koyun yapmaktır. Kendi kendini inkar etmeye ve milli menfaatlerden tavize hazır bir görünüm verirseniz; Batılı emperyalistleri tahrik eder ve doyuramazsınız.