17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 757

Erdoğan: “ ABD, Sen Benim mi, PYD’nin mi Ortağısın?”

0

Güney Amerika ziyareti dönüşü uçakta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,  gazetecilerin “PYD’nin yanlış yönlendirmesiyle ABD uçakları sivilleri vuruyor.  Batı’nın PYD’ye bakışında bir farklılık mı oluştu?” şeklindeki sorularına, ABD Başkanı Barack Obama’nın IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un Kobani ziyaretini hatırlatarak cevap verdi. Erdoğan “PYD de, YPG de birer terör örgütüdür. PKK ne ise PYD odur. Bunu bütün uluslararası örgütlere taşıyacağız. Terör örgütü olarak ilan edilmesi için adımlar atılmazsa geç kalırız. Biden (ABD Başkan Yardımcısı) yanında bir yardımcısı ile geldi. Daha önce Sayın Obama’nın yanında da adı geçen bir ulusal güvenlik temsilcisi. Tam Cenevre’deki görüşmeler sırasında kalkıyor, Kobani’ye gidiyor. Kobani’de sözde bir generalden plaket alıyor. Biz nasıl güveneceğiz? Ben miyim senin ortağın, yoksa Kobani’deki teröristler mi? Sonra PKK militanlarının elinde ABD, Rusya ve Batılı müttefiklerimizin silahları var. Biz müttefiklerimize nasıl güveneceğiz” dedi. (Hürriyet web sitesi, 07.02.2016)

Cumhurbaşkanı 2016 Şubat’ında sorduğu bu soruda haklı. Fakat ABD’nin bu konudaki niyeti yıllar öncesinden biliniyor. Lozan’ı tanımayıp, 100 yıldır Sevr’i hayata geçirmeye çalışan ABD’nin Kürt meselesine bakışını açıkça ortaya koyan yakın tarihin örneklerine bir göz atalım.

ABD’nin demokratlara yakınlığıyla bilinen aylık “TheAtlanticMonthly”  dergisinin, 2008 yılı Ocak-Şubat sayısının kapağında yer alan Ortadoğuharitasında, sınırları Doğu Karadeniz’e kadar uzanan bir Kürdistan devleti yer alıyordu. Harita ile ilgili “Irak’tan Sonra” başlıklı makalede ise, yakın bir gelecekte Ortadoğu’nun nasıl bir hal alacağı tartışmaya açılıyordu.

Daha yayımlanmadan iki yıl önce Eylül 2006’da Roma’daki NATO Savunma Kolejinde brifing veren Amerikalı subay, bu haritayı duvara yansıttı. Orada bulunan Türk subaylar salonu terketti. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, ABD Genelkurmay Başkanını arayarak olayı protesto etti.

Temmuz 2007’de NATO Analiz Semineri brifing’inde Yunan subay aynı haritayı duvara yansıttı. Orada bulunan askeri ataşemiz derhal salonu terk etti. Olayı protesto ettik.

ABD, şimdi de Suriye’de bir Kürt koridoru oluşturma konusunda ezeli rakibi Rusya ile anlaşmış durumda ve bu koridorun tamamlanması an meselesi. Kısacası, uluslarası ilişkilerde menfaatler çatışınca, dostluk mostluk kalmaz. Batı’nın “Haçlı zihniyeti” hala devam ediyor. Demek istiyorum ki,  Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur Sayın Cumhurbaşkanım.

 

 

İnsan Olma Sanatı

İnsan olmak kolay mı ağır sorumluluk var

Akşam olunca rahat yatabiliyor muyuz

Bilemezsek sırrını dünya olsun bize dar

Kini-nefsi uzağa atabiliyor muyuz

Sokakta bir garibi muhtaç halde görünce

Gurur-kibir-egomuz çevremizi örünce

Türkmen dağında kardeş rüyamıza girince

Lokmamızı rahatça yutabiliyor muyuz

Ruhu olmayan beden hiçbir işe yaramaz

Kadir kıymet bilmeyen sevdiğini aramaz

Yüzünü ak tutmayan izin bile soramaz

Sırrın derinlerinde yitebiliyor muyuz

Evinden dışarıya rahatça çıkamayan

Sokaklarda yürüyüp su gibi akamayan

Görünürde gözü var ben gibi bakamayan

Kardeşlerimiz için bitebiliyor muyuz

Kafamızı çevirsek har taraf günah dolu

Birçok insan unutmuş emrolunan tek yolu

Sanki bir ayrık gibi sarılmış sağı solu

Kötülükleri beşe satabiliyor muyuz

İnsanlarımız arlı istemekten utanır

Esasında zengine Hak yoluyla atanır

Sevgisi zayıf olan yarenini na tanır

Garibi kalbimize katabiliyor muyuz

Hayatta bizden başka tatlı canlarımız var

Yaralı bir serçenin kırık bacağını sar

Bakıp da görmez isek inan bizim için ar

Sevdalı bülbül gibi ötebiliyor muyuz

Mana alemi engin değil çoğumuz zengin

Marifet mülk mü sandın kimin gönlü çok engin

Sabır gerek diyorum bulunmasa da dengin

Kevser ırmağımıza batabiliyor muyuz

 

 

AKP Hükümetlerinin Sorunlar Yumağı

Bazen kendi kendime özeleştiri yapıyorum. “Yahu hep tenkit hep tenkit bu insanların hiçmi yaptığı güzel işler yok”.  Sonra 14 Yılda yapılanları gözlerimin önüne getiriyorum bir bir. Var tabiî ki güzel yapılan işlerde var. Ama yapılanları günah ve sevap terazisinde tarttığımda; yapılan sevapların yanında günahlar, namütenahi uzayıp gidiyor.

Hafızamızı tazelemek için biraz gerilere gidecek olursak, doksanlı yıllarda Anavatan Hükümetinin bütçe görüşmeleri esnasında hararetli tartışmalar yaşanıyor mecliste. Kürsüde Süleyman Demirel, veryansın ediyor hükümete. Meclisin ön sıralarından Hasan Korkmazcan Demirel’e sürekli lâf atıyor. Dayanamadı Demirel, döndü Hasan Korkmazcan’a:

Bak Hasan* seni gidip Denizli meydanında seçmenlerine şikâyet edeceğim, yahu tenkitlerden neden alınıyorsunuz ben tenkit edeceğim ki siz daha fazla çalışıp, daha güzel işler yapasınız”.

Bu güne gelecek olursak;

AKP iktidarının 14 yılda işte şu işi de güzel yaptı, sonucu çok güzel oldu diyeceğimiz maalesef başarıları yok. İlk yıllarda ekonomide Kemal Derviş’in uygulamaya koyduğu ekonomik reform paketi, özelleştirmelerden elde edilen paralarla bir kaç yıl başarılı gibi geçtiği görülse de, gereken yerde gerekli tedbirler alınmadığı için giderek aşırı şekilde ithalat-ihracat dengesi bozuldu ve dış borç, eskiye nazaran birkaç misline katlandı.

Sağlık konusunda ilk yıllar, iyi, güzel gidiyor derken, bakanların değişmesi ve sonradan uygulanan yanlış politikalar, o kurumu da dejenerasyon’a uğrattı.

Komşularla sıfır sorun:

AKP hükümetlerinin en iddialı olarak başladıkları konulardan biri olarak gösterilecek “dış politikada sıfır sorun projesi“,  diğerlerinde olduğu gibi sonu hüsranla bitti. Dört bir tarafımız tabir caizse kendi yarattığımız canavarlar tarafından kuşatıldı. Suriye de, bakanlar kurulunu dahi birlikte topladığımız günlerden, bugün burnumuzu dahi sınırlarımızdan dışarı çıkartamaz hale geldik.

Devletlerin “sıfır sorun” diye bir politikaları olamaz zaten. Karşınızdaki komşu sağ yanağınıza vuracak olursa, sol yanağınızı’mı çevireceksiniz? Nitekim Yunanistan, Ege denizinde 2004-2009 arası 14 adayı işgal etmiş sesimizi bile çıkarmamışız.

Analarımızı ağlatan! Çözüm süreci:

Devletlerin iktidarlar değişse de orta ve uzun vadeli politikaları değişmez. Ama yanlışlar varsa ancak düzeltilir. AKP, daha iktidara geldiği günlerin hemen sonrasında, Türkiye de 37 etnik unsurlardan ve Kürt meselesinin varlığından söz etmeğe başladı. Muhalefet partileri yapma etme bu attığınız adımlar yanlış dediyse de dinletemedi. Kürt sorununu kaşıdıkça kaşıdı. 2009 yılında milli birlik ve kardeşlik projesi adı altında bir proje başlattı. Toplum tarafından tutulmayınca, 2011 de barış sürecine dönüştürüldü bu proje. Güneydoğu vilayetlerinde valiler, emniyet müdürleri ve bazı bürokratlar değiştirildi. PKK’lılara: “rahatsız olduğunuz emniyet ve bürokrat kesiminden birileri varsa söyleyin icabına bakalım” denildi. Devletin en ciddi kurumu adalet mekanizmasını, PKK’lıların ayağına göndererek, Habur rezaletini yaşattılar, “PKK ile görüşen namussuzdur, şerefsizdir ” demelerine rağmen Oslo’da MİT mensuplarıyla görüşmeleri sağlandı. Dolmabahçe mutabakatı imzalandı.

7 Haziran’dan sonrasına gelindiğinde gördük ki; devlet mekanizması, güneydoğu’da işlemez duruma gelmiş, her taraf PKK’nın kontrolü altında. Daha evvel hükümet yetkilileri defalarca uyarılmasına rağmen aldırış edilmedi, kan akmıyor, analar ağlamıyor diyerek hep uzatmaları oynadılar.

Seçimler bittikten sonra ne olduysa bu defa; “Kürt sorunu” yok dediler. İşte kıyamet bundan sonra kopmaya başladı. Hepimizin malumu olduğu üzere Cizre, Silopi, Sur aylardır Türk askeri ve polisini uğraştırıyor ve hâlâ olaylar bitirilmiş, devlet buralara hâkim olabilmiş değil. Anaların gözyaşı dinsin diye başlatılan çözüm (yıkım) süreci, her gün üçer beşer gelen şehit haberleriyle bırakın anaların gözyaşının dinmesini, gözyaşı pınarlarını kuruttu.

 

*Hasan Korkmazcan, bir zamanlar Adalet Partisinde rahmetli Demirel’le birlikte çalıştı. Demirel, samimi olduğu kimselere ismiyle hitabederdi

 

 

Kültür Bakanlığı eski müsteşarlarından Acar Okan ile yazarımız Oğuz Çetinoğlu’nun yaptığı röportaj:

Oğuz Çetinoğlu: Tanıdığım bildiğim kadarıyla siz, tesadüfen dünyaya gelmiş, mümkün olduğu kadar iyi ve olabildiğince uzun yaşayıp sonra da bir vesile ile çekip gitmeye programlanmış bir insan değilsiniz.

Programınızı, daha lise yıllarında kendiniz yaptınız. Bir davanın adamı olmayı; yalnız istekle değil, şuurla benimsediniz. Davanız neydi, hedefinize ne kadar yaklaşabildiniz?

Acar Okan: Sorunuzda, tevazuuma aykırı olarak beni hak etmediğim derecede methediyorsunuz. Teşekkür ederim. Bunu peşinen belirterek cevap vereyim: Davam elbette Türk milliyetçiliğidir. Türk-İslâm kucaklaşmasını (Bendeniz sentez tabirini benimsemiyorum) özümsemeye, yaşamaya ve yaşatmaya gücüm nispetinde gayret ettim. Kerkük’lü bir babanın çocukluğumdan itibaren anlattığı dünya Türklüğüne hasret hikâyelerle büyüdüm. Babam aynı zamanda öğretmenimdi. Sonuç elbette böyle olacaktı… Sonra arkadaş çevrem, öğretmenlerim ve nihayet askerî öğrencilik ve subaylık dâhil dokuz yıl giydiğim üniforma beni epeyce “şahin” yaptı. İlk okuduğum kitaplar milliyetçi neşriyattır. Türkçülüğümün doğuşundaki altyapı budur. Sonra Türk Ocağı ve (sizin de içinde bulunduğunuz) Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği) ham bilgilerimi ve hissiyata dayalı yönelişlerimi olgunlaştırdı. Yakînen bilirsiniz 1960’lı yıllarda bu dernekte toplanan bir avuç gençlik (toplam 50-60 kişi). Kendimizi özel bir “Elit” eğitimine tâbi tuttuk; çok okuduk, çok düşündük, (o zamanlar kırık döküktü ama sonra gelişti) çok yazdık. Başkalarından farklı olarak propagandayı değil eğitimi ön plânda tuttuk; dostluğu ve nefs eğitimini rehber edindik. Sonucu biliyorsunuz; bu bir avuç kadrodan pek çok Bakan, Milletvekili, Müsteşar, Genel Müdür, Rektör, Dekan, Profesör ve kaliteli iş adamı yetişti. Hiçbir üyemiz vasıfsız kalmadı. Başlangıçta “Türk milletinin yönetimine” taliptik, sonuç da öyle oldu… Çok şükür (bendeniz de dâhil) hemen bütün dostlarım önemli görevlerde bulundular. Sonuç küçümsenemez… Topluca olmasa da pek çoğumuz fiilen politika da yaptık. Bilgi ve tecrübe birikimimizi takım olarak politikaya yönlendirebilsek elbette sonuç daha parlak olurdu. Ama politikanın çirkin labirentlerinde kaybolma korkusu (hikâyesi bu sahifelere sığmaz) bizi bir süre sonra politikanın dışına taşıdı; bir kısmımız politikada kaldı, gerisi dernekçilik ve neşriyatla yetinir hâle geldi. Bunlar da küçümsenemez, işin mayasıdır ama çıkış noktamızı dikkate alırsak yetmez; yetmedi… Böylece dava yolundaki hedefimize tam ulaşamamış olduk. Bunun kusuru tamamen bize aittir; siyaset zeminine bahane bulmak yanlış olur. Yıllarca nefs eğitimi yap, nefsini törpüle, sonra da nefslerin kılıç gibi bileyli olduğu politikaya atıl… Olmadı… Günlük siyaset bize uymadı; biz de ona uymadık… Her neyse, noksan da kalsa ulaştığımız noktayı ben küçümsemiyorum. Hiç değilse kafalarına ve gönüllerine yön verdiğimiz, katkı sağladığımız bizden sonraki nesiller siyaset yapıyorlar ve iyi işler becerenleri de var. Bunun ruhî tatmini bile az değildir. Sonuç olarak söyleyebilirim ki, davamızdaki hedefin zirvesine tam varamadıysak da, fethettiğimiz tepeler gelecek taarruzlara mevzi teşkil edecek kadar çoktur.

Çetinoğlu: Düşünüyor, düşündüklerinizi yazıyor ve makaleler, kitaplar hâlinde yayınlıyorsunuz. Davet aldığınızda topluluklar önünde konferanslar da veriyorsunuz. Bu hizmetlerinizle, sizden beklenenleri yeteri ölçüde verebildiğiniz kanaatinde misiniz? Sizin daha aktif ve etkileyici bir kişiliğe sahip olduğunuza inanan dostlarınız, köşesine çekilmiş bir emekli görüntüsü verdiğinizi söylüyorlar. Söylenenler doğru mu? Potansiyelinizi ve enerjinizi kısıtlayan sebepleri de sorabilir miyim?

Okan: Bu söylenenlerin bir kısmı, beni tahrik etmeye yönelik faaliyetlerin mûcidi bâzı dostlarımın şakası… Abartıyorlar, asla inzivaya çekilmedim. Hayatımın en verimli okuma ve yazma dönemini yaşıyorum. Ancak benim gibi çok aktif bir hayat yaşamış biri için biraz durgun… 70 yaşımı aştım ama kendimi 120 yıl yaşamış gibi farzediyorum. Duble bir hayat; yani delicesine bir hız ve yoğunluk… İçinde bulunduğum bilinen 3 ihtilâl ve darbe teşebbüsü, bilinmeyenlerle birlikte 6 badire; mesleğinden koparılma, işsizlik, takibatlar, soruşturmalar, mahkemeler, tekrar yeni tahsil ve ikinci hayatı kurma, siyaset, 18 defa iş değiştirme ve nihayet önemli bürokratik görevler… Tabii bütün bunları üstüste koyarsanız delicesine aktif bir adam çıkıyor. Şimdiki hayatım ise daha âsûde… Galiba biraz da yorulmuşum… 45 yıl hizmet az değil tabii…

Çetinoğlu: Türk dünyasına kara sevda ile tutkunsunuz. Bu sebeple Türk dünyasının meselelerine Kerkük kapısından girelim:

Irak Türkleri acı dolu yıllar yaşadı. Kerkük’te, Telafer’de, Tuzhurmatı’da binlerce kişi öldü. Ay Gazete’de ve Kardaşlık Dergisi’nde, ‘Yine Kuzey Irak‘ başlıklı yazınızda; ‘Bıçağı gırtlağında duyanların can pazarındayız.’ diyerek feryat etmiştiniz. Bu feryatlar devam edecek mi?

Okan– Feryadımız maalesef devam edecek gibi görünüyor. Irak Türkleri Lozan’dan beri bahtsız bir zeminde çırpınıyor. Bugüne kadar hiç gülmediler, yüzlerinin biraz tebessüm edebildiği seneler ise çok az oldu. Bazı kültürel haklarının tanındığı dönem çok kısa sürdü. Hep sürgün, hapis, mülklerinin ellerinden alınması ve katliam kaderleri oldu. Özellikle Amerika’nın İngilizlerin yönlendirmesiyle Irak üzerinde emeller beslemesi ve Ortadoğu haritasını yeniden çizme hevesleri, iki körfez harbi ve son işgâl tuz biber ekti… Amerika müttefiki (!) Türkiye’yi bu dönemde iki defa kandırdı. Kuzey Irak’ta eliyle bir Kürt devletçiği kurdu. “Irak’ın toprak bütünlüğü korunacaktır” diye diye (henüz resmen tanınmasa da) orada bütün organlarıyla bir Kürt devleti kurduruldu. Saddam’ı ilk harekâtta düşürmedi, sonra ikinci harekâtta düşürdü; aradaki süreci bu iş için emrivâki şeklinde kullandı. Türkiye’nin sürecin başlangıcında yeterince caydırıcı ve kararlı bir politika izleyememesi, tepkilerine müeyyide koyamayışı veya tutumuna Amerika’nın kulak asmayışı, askerî tabirle “yığınakta hata” idi. Bu hata zehirli meyvalarını sonra kademe kademe gösterdi ve bugünlere gelindi. Saddam zulmüne karşı kuzeyde emniyet şeridi oluşturulması tam bir Kürt haritasına dönüştü (Bu konuları makalelerimde daha önce uzun uzadıya ele aldığım için burada uzatmayacağım). Başlattığımız Ankara Süreci denilen toplantıları durumu biraz düzeltecek gibi görünüyordu; Amerika farkına vardı; hem Türkiye’yi, hem de Türkmenleri devre dışı bırakıp Kürt âşiret şeflerini barıştırmak üzere Washington sürecini başlattı. Bu arada yetkililerimiz “Vazgeçemiyeceğimiz kırmızı çizgili haklarımızdan tâviz vermeyiz” dediler ama Amerika’nın bu altı kırmızı çizgili taleplerimizi fazla ciddiye almadığı görüldü. Bugünkü durum kötüdür. Kuzey Irak ve Kerkük asayişi ve yönetimi Kürtlere ve peşmergelere emanet… Türk bölgelerine ve özellikle Kerkük’e yoğun bir Kürt iskânı devam ediyor ve referandum hazırlıkları yapılıyor.

Amerika, Irak’ın Kürt, Şiî ve Sünnî Arap bölgeleri olarak üçe bölünmesine seyirci… Belki de bunu baştan beri böyle plânladılar. Doğan ve gelişecek olan kaostan şikâyetçi görünmüyorlar.

Netice, sadece Türkmenlerin değil Türkiye’nin millî birliğinin de aleyhindedir. Bu yüzden bıçak gırtlağımızdadır. Musul ve Kerkük Türkiye’nin tabii uzantısıdır, hinterlandıdır. Ayrıca devlet bütünlüğümüzün kilidi olduğu için de şuurlu bir şekilde Misak-ı Millî’ye dahil edilmiştir. Ne var ki, bu topraklar Lozan ve sonrası çeşitli siyasî entrikalarla ve düzmece referandumlarla bizden koparıldı. Şu anda yapılabilecek hamlelerin tohumunu çok önce kaybetmişiz. Ama her şeye rağmen mücadeleye devam etmek gerekiyor.

Çetinoğlu: Gidişatı değiştirmek mümkün olabilir mi? Bunu kimler yapabilir?

Okan- Gidişatı değiştirmek zor ama imkânsız değildir. Komutanlarımızın, konuyla ilgili servislerimizin ve diğer devlet organlarının ısrarlı bir yönlendirmesiyle Hükümet ciddî ve inandırıcı bir diplomatik atakla; evvelâ Amerika ve müttefiklerine, sonra şimdiki Irak hükümetine ve nihayet son senelerde küstahlaşan Kürt âşiret reislerine; “Bu konu bizim can damarımızdır. Taleplerimize uymayanlar sadece Türkmenlere değil Türkiye’ye de düşmanlık etmiş olurlar. Düşmana nasıl davranılacağı bellidir. Üstümüze fazla varırsanız bütün gücümüzü kullanır, yapılması gerekeni yaparız. Bölgede etnik ve mezhep esaslı çatışmalar kaçınılmaz gibi görünüyor. Böyle bir durumda kimse bizden seyirci kalmamızı isteyemez” denilmelidir. Çıkış yolu budur…

Çetinoğlu: Irak’ta Türkmenler ile Araplar bir cephede toplanamazlar mı? Hiç değilse birbirlerine destek olamazlar mı? Güçler birleşirse, Irak siyasetinde nasıl bir aritmetik tablo ortaya çıkar?

Okan- Irak’ta Türkmenlerle Araplar elbette bir cephede toplanabilir ancak Irak’ın geleceği cephelerin artmasına değil azalmasına bağlıdır. Aslında Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasını Türkiye de, İran da, Suriye de, Irak devleti de ve hatta diğer Arap devletleri de istemez. Kürt devletini sadece Amerika, İsrail ve Kürtler ister. Bu konuda ağırlığını koyanların çoğu Ortadoğulu bile değildir ama harita çizerler. Bunların karşısında çok geniş bir cephe oluşturulması mümkündür ve bu yapılmalı; İran, Suriye, Irak ve diğer Arap devletleri bir konferansta bir araya getirilerek Türkiye’nin önderliğinde ittifaklar oluşturulmalıdır. Türkmenlerin bir kısmı Şiîdir ama bu şimdiye kadar bizim Türkmen bütünlüğümüzü zedelememiştir; bundan sonra da zedelemez… Bâzı Şiî gruplarıyla da ittifak yapılabilir. Müttefiklerimizi artıracak bir politika üretmeliyiz. Irak’ta bütün etnik gruplara ve mezheplere eşit haklar tanıyan bir anayasal düzene ve kardeşçe yanyana yaşamaya uygun bir yapılanmaya ihtiyaç var. Türkmenler, başkalarına tanınacak haklardan fazlasını istemiyorlar. Nüfus nisbetlerini esas alan bir temsil, kültürel ve iktisadî haklar ve korkusuz yaşama… Bunlara çağımızda “çok” diyen çıkabilir mi?

Çetinoğlu: Türkiye; ne zaman Musul, Kerkük meselesi ile ilgilenmeye kalkışsa, bir takım gaileler çıkartıldı. 1925’te Şeyh Sait İsyanı, 1930’da Dersim Ayaklanması gibi…  Nasıl yorumluyorsunuz?

Okan– Sadece Kerkük meselesinde değil, ne zaman Türkiye bir atağa kalkacak fırsatları yakalasa, başımıza bir takım gâileler çıkarılır. Bu yüzlerce defa sahneye konulmuş bir “Kanlı Kavak” oyunudur. Türk dünyası 5 yeni Cumhuriyetle zuhur ettikten; Orta Asya, Kafkaslar, Bakanlar ve Ortadoğu üzerinde daha müessir bir cihanşümûl politikaya geçmemiz mümkün hâle geldikten sonra (yâni en avantajlı olduğumuz dönemde bile) açmaza düşürülmemiz için çalışıyorlar. Neredeyse “evdeki bulgurun” derdine düşeceğiz… Ya iktisadî sıkıntılar ve dış borçlar, ya Avrupa Birliği, ya Kıbrıs, ya Kuzey Irak, ya Ermeni meselesi, ya Kürt meselesi tezgâhın üzerine hemen çıkartılıyor. Bu oyunlara alıştık. Güçlü ve kararlı devlet bunları aşmayı bilmelidir. Zaten güçlü değilsen seni Anadolu’da bile yaşatmazlar. Türkiye artık büyük devletler safında yer alacaksa, özellikle Türk dünyasının zuhurundan sonra, uzun vâdeli, ufuklu bir cihanşümûl politikaya atılmalıdır. Bunda geç kaldık; hâlâ daha gecikmeye devam ediyoruz.

Çetinoğlu: Günümüzde Irak Devleti şeklen ve kâğıt üzerinde var. Yakın bir gelecekte Irak Devleti, resmen parçalanacak. Bu durumda, Musul’un Türkiye’ye verilmesini istemek hakkımız doğuyor. Bu hakkı kullanmak için teşebbüse geçmek bir tarafa, hakkımızın varlığından bile söz edilmiyor. Netice itibariyle milletlerarası müzakereler, çekişmeli pazarlıkların yapıldığı zeminlerdir. Bu müzakerelere Türkiye böyle bir tezle katılmalı değil midir?

Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Okan– Söyledikleriniz de dâhil pekçok yeni diplomatik atak mümkündür; hiç değilse denenmelidir. Irak’ın yeni haritası çizilirken, eski yeni bütün haklarımız ve taleplerimizle masaya dâhil olmalıyız. Bizim de fikrimiz sorulmalıdır. Sormuyorlarsa sordurmalıyız. Kullanılacak o kadar çok argümanımız var ki, bunları niçin kullanmayalım? Türkiye’yi bile tehdit edecek plânlar yapılırken biz bekle gör politikası izleyemeyiz.

Çetinoğlu: Irak Türkmeni Gençlere 17 adet açık mektup yazıp kitaplaştırdınız. Mektuplarınız okundu, mucibince amel olundu mu?

Okan– Mektuplarım okundu ve kısmen de mûcibince amel olundu. Her istediğimiz hemen olmuyor; zaman lâzım, zemin lâzım…. Ama başımıza gelenlerden yeterince ders aldığımız kesin… Aziz şehitlerimiz Ata Hayrullah, Nejdet Koçak, Abdullah Abdurrahman ve nicelerinin torunları Türkmen gençlerine güveniyorum. Geleceğimiz onlara emanet… Biraz imkân bulduklarında neler yapabileceklerini biliyorum. İnşallah toplumları için güzel bir gelecek hazırlayacaklar. Irak’ın en tahsilli, en kültürlü, en şuurlu gençleri Türkmenlerdir. Ümidimiz onlardadır…

Çetinoğlu: Kerkük kapısından Türk Dünyası’na açılalım. Türk Dünyası isimli kitabı yazıp, Türk Dünyası’nın Aksakal’ı Galip Ağabey’imize ithaf ederek yayınladınız. Aziz ve Muhterem Galip Ağabey’imizi, bu konuşma vesilesiyle bir defa daha ve rahmetle anıyoruz. Hepimizin üzerinde emeği, dolayıysa hakkı vardır. O’nun hakkını helâl ettirilebilmesi için çalışmak mecburiyetimiz vardır. Asıl konuya geçmeden önce bu husustaki duygu ve düşüncelerinizi açmak ister misiniz?

Okan– Galip Erdem ağabeyimizi rahmet ve minnetle anmamak ne mümkün? Pekçok mektubum onunla başlar, onunla biter… Bizde ve sonraki nesillerde emeği çok… Türk Cumhuriyetleri daha istiklâline kavuşmamışken, ilk Türk dünyası ziyaretimi Sayın Namık Kemal Zeybek ve Galip Ağabeyle birlikte yapmak en güzel hâtıramdır. Türk dünyası kapısına gelince; o kadar çok söylenecek şey var ki; kitap hacmi değil, ansiklopedi hacmi bile yetmez. Bu mülâkâta sığdıramam. Onun için gençlere “Türk Dünyası 1996” isimli kitabımı tavsiye ederim.

Çetinoğlu: Türkiye sevdalılarının, birlik-bütünlük ve güçlü devlet hasretini çekenlerin gözlerine bıçak gibi saplanan, beyinlerine iri bir mıh gibi çakılan olaylar yaşanıyor. Bir kısım insanların bunları görmezlikten gelişinin sebebi ne olabilir?

Okan- Tesbitinize tamamen katılıyorum. Öyle bir değişme ve gelişme sürecinden geçiyoruz ki, âdeta ustura sırtında seyrediyoruz. Bir kısım insanların bunları görmezden gelişi, bence daha çok bu konularda eksik eğitim görmüş olmalarına dayanır. Tabii gaflet ve hattâ bâzen ihanet içinde olanlar da var ama istisna… Yalnız, sıradan insanlar için geçerli olabilen eksik eğitim siyasîler ve özellikle yöneticiler için bahane olamaz. Noksanın var idiyse yönetime tâlip olmayaydın… Olan biteni beyninde ve yüreğinde tam duyabilenler sadece Türk milliyetçileridir. Piyasa eğitimine ve bir kısım medyaya yön verenlerin önemli bir bölümü entel görüntülü yarı aydınlar ve kozmopolitler oldu. Toplumumuza millî tepkilerini ve reflekslerini kaybettirmek için en büyük gayreti asıl düşmanlarımızla birlikte ama onlardan daha çok kozmopolit zümreler gösterdi. Türk dünyası ile meşgûl olmayı “Turancılık ve ırkçılık” yaftası ile yıllarca karikatürize ederlerse sonuç budur… Bizde nedense maymun taklitçiliği ve kozmopolitlik çok revaçta… Yıllarca bütün tahmin ve tesbitlerinde yanılmış olanlar hâlâ el üstünde tutuluyor. Hayatı boyunca hiç hâtalı tahmin ve tesbit yapmamış milliyetçilerin ise fikri bile sorulmuyor. Yarı aydınların gerçek münevverlere galebesini sağlayan bir kısım medyadır. Gerçek münevverler öne çıkmadıkça ve piyasa yarı aydınlara mahkûm kaldıkça bu şuursuzluk ve idraksizlik devam edecektir.

Çetinoğlu: 1996 yılında; ‘Türk dünyası, dünyaya bakışımızı ve hayatı yorumlayışımızı kökünden değiştirecek büyüklükte bir ufuktur.’ diyordunuz. Bu ufku görebilenler ve kavrayabilenler, keyfiyet ve kemiyet itibariyle size ümit veriyor mu?

Okan- Bu ufku kavrayabilenler adet olarak çok ama yeterince müessir değiller. Zâten müessir oldukları dönemlerde büyük işler yapıldı. Türkiye halkı Türk dünyası gerçeğini artık öğrendi ve sevdi. Türk dünyası gerçeği tanrının bir lûtfu olarak en az zayiat ve en az emekle (dünyadaki konjonktürel gelişmenin sonucunda) kucağımıza düştü. Meselenin topluma mâloluşu kazancımızdır. Lâkin ufuk o derece büyük ki, dar kafalılar, kısır yürekliler ve bir kısım siyasî için iki numara büyük geliyor. Taşıyamıyorlar, korkuyorlar… Eski statik ve ürkek politikalardan ve yüzünü sadece Batıya çevirmiş bir kısım entellerden o derece etkilenmiş bir toplumumuz var ki, bu hantal gövdeyi kımıldatmak için ateşe daha çok odun atmak gerekiyor. Heyecanlarını, hayâllerini, ideallerini aşındırmış ve küllendirmiş bir kısım zevatın büyük bir ülküye intibakı zor oluyor. Ama ümitsiz değilim… Zâten ümidimi kaybetsem bunları niye yazayım ki?…

Çetinoğlu: Türk dünyasında Türk rönesansını gerçekleştirenler, Ahmed-i Yesevî Hazretlerinin ilim ve iman meş’alesi ile Anadolu’yu aydınlattılar. Anadolu coğrafyasını vatan hâline getirdiler. Bu eşsiz vatanda yaşamakta oluşumuzu Sultan Alparslan’a, Çağrı ve Tuğrul Beğlere, Melikşah’a, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’a ve savaş alanının diğer alp yiğitlerine, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî Hezretleri, Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre gibi alperenlere borçluyuz. Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra bu borçlarımızı ödeyebildik mi?

 

Okan– Bu borcun ödenmesi bitmez. Çünkü anayurdumuza, atayurdumuza, tarihimize ve atalarımıza olan borcumuz ebediyen sürecektir. Belki Osmanlının en güçlü olduğu döneme rastlasaydı daha çok borç ödeyebilirdik. Türk dünyasının zuhuru Türkiye’nin iktisadî bâzı sıkıntılarının olduğu döneme denk gelince; gerçi lokmamızı bölüştük ama tam istediğimiz gibi olmadı. Resmî görevim dolayısıyla bütün kayıtlar klasörler dolusu bende, iyi biliyorum; Türkiye’nin yaptıkları kat’iyen küçümsenemez. Türkiye bütün imkânlarını zorlayarak siyasî, iktisadî, askerî, mâlî, sosyal, kültürel ve eğitime dönük hizmetleri sergilemeye çalışmıştır. Üstelik istiklâline yeni kavuşan kardeşlerimizin çok kısa zamanda tamamlamaları gereken çok önemli inkılâplara ihtiyacı vardı. Onun için yapılanlar bizi tam tatmin etmedi. Birbirimizden ayrı geçen çok uzun dönemin biriktirdiği ihtiyaçlar ve hasret o derece çoktu ki, ne yapsak tatmin olamazdık. Nitekim çok iş yapıldı ama gönül dolusu ferahlayamadık. (Neler yapıldı, neler yarım kaldı, bunların sadece bahis başlıkları bile bu sahifelere sığmayacağı için yine kitabıma atıfta bulunacağım). Son yıllardaki durgun dönem olmasaydı daha çok mesafe kat’edebilirdik ama olmadı. Asıl soru son senelerdeki durgunlukta düğümleniyor. Türkiye niçin fren yaptı? Bir bilebilsem size de anlatacağım…

Çetinoğlu: Türk dünyası ile ilişkilerimizde; dikkatsizliklerimiz, bilgisizliklerimiz, şuursuzluklarımız kadar ihanetler de yaşandı mı?

Okan– Türklerin ihanetine rastlamadım ama çağın modasına uyarak kendisine bir “etnik takıntı” bulanların olmuştur. Fark etmez, marjinal seviyededir ve esasa müessir değildir. Asıl ihmâller, bilgisizliğe dayalı “hazırlıksız yakalanmak”, dikkatsizlikler, sevgisizlikler, şuursuzluklar ve gafletler oldu. Bütün bunlara rağmen şuurlu bâzı siyasîlerin, bürokratların, müşavirlerin ve özellikle gönüllü kuruluşların ve nihayet devlet ricalinin güvenini kazanan bir avuç kadronun olağanüstü gayretiyle önemli işler başarıldı. Türk dünyası işi akıl kadar gönül ve sevgi de ister. Bu dünyayı sevenler, bilenler ve üzerine titreyenler ise milliyetçilerdir. Diğerleri kaybedilen koyunu türkü söyleye söyleye arıyorlar… Ve tabii eksik kalıyor…

Çetinoğlu: İslam ülkeleri coğrafyasında bir dağınıklık var. Birleşmeleri mümkün görülmüyor. Önder konumuna en yakın ülkeye destek verilmese bile, hiç değilse köstek olmamak gibi uyumlu-akıllı tercihler kullanılması arzu edilir. Arzular gerçekleştirilebilse, bütün İslâm ülkeleri kazançlı çıkar. Böyle bir oluşuma hazırlanmak yerine, İslâm ülkeleri batıya entegre olma çabası içerisinde.

Türkiye’nin Türk dünyası ile ilgili problemlerin çözümünde yeterli ölçüde aktif olamayışının sebebi, entegre olmak arzularının dışa vurumu mudur?

Okan: Gerek bizde ve gerek İslâm ülkelerinde Batıya entegre olma sevdâsı had safhada… Hepimiz çağdaş ilme ve teknolojiye elbet muhtacız. Bu doğru ama çağdaşlaşmanın yolu ille de Batının siyaseten ve iktisaden dümen suyuna girmekten geçmiyor. Sepetin üstüne herkes için câzip çağdaşlaşmayı koyup altından Avrupa Birliği’ni veya Amerika’yı çıkartmak aldatmacıdır. Meselâ; Kanada, Japonya, Asya Kaplanları, Çin, Avustralya, Yeni Zelanda, Kore v.b. pekçok ülke bu entegrasyonun dışında çağdaşlaştılar. Bizde ikisini özdeşleştirmek kolaycılıktır ve tembel harcıdır. Amerika’ya, IMF’ye, AB’ne tâbi olunca iş bitecek sanıyorlar. Batılı dostlarımız asıl ihtiyacımız olan ilmî altyapımızı güçlendirmek için parmaklarını oynatmazlarken, üst yapımızla ilgili kültürel mekanizmalarla oynuyorlar. Kafaları sadece AB’ne entegrasyona takmak yerine, Türk dünyasını ve Asya’yı da dikkate alan yeni alternatifler aranması gerekiyor. Aslolan kendi dünyamızdır. O yoksa biz de yokuz… Diğerleri sonra gelir.

Çetinoğlu: Bu durumda, bir İslâm dünyasından söz edilebilir mi? Yoksa menfaat ilişkileriyle bile bir araya gelemeyen, getirilmeyen İslâm ülkelerinden mi söz etmeliyiz?

Okan: İslâm dünyasını iki bölümde mütalâa etmek kanaatimce en doğrusudur. Birinci Müslümanlar, Müslüman ahâli ve Müslüman ülkelerin vatandaşlarıdır. Bunlar İslâm Birliğinden bahsederken her hâlde samimidir. Ancak ikinci bölüm, yâni Müslüman ülkelerin çoğu Emir ve Şeyhlerden ve diktatörlerden müteşekkil yöneticileri için aynı şeyi söylemeyeceğim. Bu şeflerin hemen tamamına yakını Amerika ile kolkoladır. Sermayeleri içiçedir. Siyasetlerine Amerika yön verir. Irak ve Suriye’de hüküm sürmüş Baas Partisi’nin kurucusu Hıristiyan Mişel Eflâk idi. Parti yöneticilerinden bir kısmı Mason’du. İsviçre bankalarında gizli hesapları vardı. Baas Partisi programı Arap milliyetçiliği, İslâm ve sosyalizm karışımı bir hilkat garibesi idi. Ahali sokaklarda Yahudileri tel’in ededursun, yöneticiler Siyonistlerle kolkola olan Masonlardan oluşu dikkat çekicidir. Amerika’nın İslâm dünyasında ve özellikle Ortadoğu’daki eylemlerine kaçı karşı çıktı? Arap şeyhlerinin biriken paraları Avrupa’nın ve Amerika’nın hangi bankalarında yatıyor? Bu bankalarda Yahudi sermayesi ne derecede? Bu sualleri sokaktaki Araplar hiç araştırmaz. Yumrukları havada göz yaşları içinde liderlerini yüceltmeye çalışırlar. Samimi bir İslâm Birliği ideali güdüldüğüne şahsen inanmıyorum.

Çetinoğlu: Türkiye sizce bir İslâm ülkesi mi? Aksini söyleyenler var. Onlar sizce hangi düşünceyi temsil ediyor olabilirler?

Okan- Türkiye elbette bir İslâm ülkesi… Bunun aksini söyleyenlerin bir kısmı bizim Müslümanlığımızı beğenmeyen, yeterli bulmayan bâzı Arap ülkeleri ve Acemlerdir. Oysa en aydınlık, en samimi, en temiz, en sâde İslâmiyeti yaşayanlar Türkler olmuştur. Bizi beğenmeyenler kendilerine baksınlar!.. Aksini söyleyenlerin diğer bir kısmı da, Müslüman oluşumuzdan rahatsız olanlardır. Bunları tasnif ve tavsif etmeyeceğim. Herkes hissesine düşeni alsın!.. Türklerin ve Türkiye’nin Müslüman oluşu farklı bir husustur, rejimimizin lâik oluşu farklı… İkisini birbirine karıştıranların kafası karışık demektir. Türkiye İslâmî bir rejimle yönetilmediği sürece lâiktir ama Müslümandır.

Çetinoğlu: Yunanistan, batının şımarık çocuğu. Günümüzde ise batının taşaronu. Bu sebeple Batı Trakya Türklüğünün trajik durumunun iyileştirilmesi konusundaki temennilerimiz, ümitsiz bir bekleyiş hasretinden öteye geçemiyor. Fakaaaatt… Filistin, Keşmir, Karabağ, Doğu Türkistan ve Kerkük’te ve hatta Kırım’da yaşayan Müslümanlar ve Müslüman Türkler için İslâm dünyası… pardon… İslâm ülkeleri neden sessiz kalıyorlar? Bu soruya İslâm ülkeleri yöneticilerini rencide etmeden nasıl bir cevap verilebilir?

Okan- Yunanlılar bu şımarık çocukluktan ömür boyu yararlandılar. Savaş alanlarında bizi hiç yenemediler ama barış masalarından ağabeyleri sayesinde hep kazançlı ayrıldılar. Batı Trakya Türklüğünün veya Kıbrıs Türklerinin yıllarca hakları gasbedilirken Batının hiç sesi çıkmadı. İslâm ülkelerinin de sesi çıkmadı. Hadi, Batının neden sessiz kaldığını biliyoruz; peki, Müslümanlara ne oluyor? İşte bunun cevabı karışık… Kıbrıs meselesi dâhil Yunanistan’la aramızdaki bütün meselelerde (Pakistan hariç) bizim yanımızda hiç yer almadılar. Neden? Bir kere Müslüman dayanışması zayıf… İkincisi Arap ülkeleri bizi hiç sevmiyor… Bunun tarihî kökleri ise İngilizler tarafından dizayn edilmiş de ondan… Politik çalışmalar elbette yaparız ama kimseye bizi sevmeleri ve desteklemeleri için yalvaracak değiliz. İslâm şuuru doğru olarak yerleşirse ve kazığın ucu kendilerine de batarsa akılları başlarına birgün gelir… Dünya siyaset zemininde Müslüman ülkelerin haklarını savunmak (eskiden olduğu gibi) yine biz Türklere düşüyor; onlar bizi savunmasa da…

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Bu röportajın, Türkiye ve Türk dünyası için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

 

 

ACAR OKAN:

1941 Bozüyük doğumlu… Baba tarafından Kerkük Türkmenlerinden, ana tarafından Karacabey Türkmenlerinden…

İlk ve orta tahsilini Bozüyük’te tamamladıktan sonra Bursa Işıklar Askerî Lisesi’nde okudu. Buradan 1958’de mezun olarak Kara Harp Okuluna gitti. Harbiye’yi 1960 yılında piyade subayı olarak bitirdi. 1961 yılında da Piyade Okulunu tamamlayarak, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na Teğmen olarak tâyin edildi. Burada görevdeyken 1962 yılı 22 Şubat olayları vesilesiyle re’sen emekli edildi. Emeklilikten sonra bir taraftan memuriyet, matbaacılık, kitapçılık ve gazetecilik yaparken Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Bir süre serbest avukatlık yaptıktan sonra Başbakanlık Müşaviri olarak tekrar devlet memuriyetine döndü. Uzun yıllar Başmüfettiş olarak görev yaptı ve nihayet Teftiş Kuruluş Başkanı oldu (1988). Bir yıl bu görevde kaldıktan sonra Kültür Bakanlığını Müsteşarlığına tayin edildi. 1989-1992 yılları arasında bu görevde kaldı. Sonra Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu Başbakan Başmüşaviri olarak uzun yıllar hizmet etti. Nihayet 45 yıllık toplam hizmetten sonra 2003 yıllında Emekli Müsteşar sıfatıyla emekli oldu.

Çeşitli konularda inceleme ve araştırmalar yaptı. Orkun, Türk Yurdu, Ocak, Devlet, Töre, Sözcü ve Kardaşlık dergileri ile Ayyıldız gazetesi ve Aygazete’de makaleleri neşredildi. Yurt sathında pekçok konferans verdi. Ayrıca Yesevî Üniversitesi’nde ders ve konferanslar verdi.

Yazılarının bir kısmı ayrıca kitap hâline getirilmiştir: “Irak Türkmeni Gençlere Mektuplar” Arapça ve Türkçe iki kitap olarak neşredildi. Türk Ocakları Yıllığı 1996’daki “Türk Dünyası” isimli uzun makalesi de kitaplaştırıldı. “Yesevî Torunlarına Mektuplar” (125 mektup) da kitap olarak neşredilmek üzeredir.

Evli ve iki çocukludur. Eşi emekli felsefe öğretmeni Nurdan hanım ve çocukları da Ertuğrul ve Mustafa Emre’dir.

 

 

 

Bölücü Terörün Örttüğü Gerçekler

Türkiye içerde bölücü ve ırkçı terörle uğraştırılırken, PKK’nın Suriye kolu PYD ABD’nin yeni müttefiki ve kara kuvvetleri gücü olarak kabul edilmektedir. Bütün uyarılara rağmen, yanlış politikalardan vazgeçmeyerek Ortadoğu bataklığına çekilmiş durumdayız. Ortadoğu’da sınırları değiştirmeyi hedefleyen süper güçler anlaşmalı bir görünüm ortaya koymaktadırlar. Herkes IŞİD öcüsünü hedef almakta, ancak kendi çıkarlarına uygun olmayan guruplara ve bilhassa Türkmenlere etnik temizlik uygulamaktadırlar. Anlaşılan Bayır Bucak Bölgesi iç savaş sonrası Esad’a yarayacak bir bölgedir.Hava saldırıları kendilerine ihale edilen Ruslar bütün güçleriyle Bayır Bucak Türkmenlerine saldırmakta ve Türkiye’yi tahrik etmektedirler. Aslında Putin’in iç politikada bu tür tahriklere ihtiyacı bulunmaktadır. Sınır bölgemizi NATO bölgesi haline getirdiklerinden koruyamamakta ve herhangi bir müdahalede de bulunamamaktayız.

Dış politika hayaller ve duygusal zemin üzerine inşa edilemez. “Ortadoğu’da aktif olacağız ve her şey bizden sorulacak, bizsiz karar alınamayacak” diye ortaya düşenlerin, ne kadar büyük yanlış yaptıkları gün ışığına çıkmaktadır. Mezhepler üstü kalarak tarafsız bir yol izlemiş olsaydık ve Esad’ın 15 gün içinde düşeceğini varsayarak yanlışlar içine düşmeseydik, bugün Bayır Bucak’ta Türklere uygulanan etnik temizlik gerçekleştirilemeyebilirdi.

Bölgedeki sıcak savaş, artık çöken küreselleştirmenin kırılma noktalarıyla bizi karşı karşıya getirmiştir. Suriye, Irak, Kıbrıs ve Ege Denizindeki aleyhimize gelişmeler herhalde yanlış kabul edilmemiştir ki; son Genel Seçimlerde iktidar %49 oy alabilmiştir. Bilhassa 2010 sonrası terörle mücadeledeki yanlışlar ve gaflet örnekleri de seçmen tarafından başarılı görülmüştür. Teröristler dağdan şehirlere inmiş, halk savaşına uygun bir düzene kavuşmuştur. Çok şükür ki, vatandaşımız sağlam durmuş ve onlara malzeme olup düşmanları sevindirmemiştir. Başarısız iç politikanın yürütücüsü olan İçişleri Bakanının tekrar bakan yapılmasını anlamak mümkün değildir. Sorunları ve tehlikeyi kendi elimizle yarattık ve davet ettik. Ayn-El Arap’taki PYD ve Peşmergeye destek birliklerini topraklarımızdan geçirdik ve Başbakan Davutoğlu, Ayn-El Arap’taki mücadelede yer alanlara başarılar dileyerek alınlarından öptüğünü ifade etti. Şimdi Oslo’daki mutabakat ve pazarlıklar ve Dolmabahçe’de kabul edilen 10 madde iktidar partisini karıştırmışa benziyor. Peki, askeri gücümüzü zayıflatmak için TSK üzerinde oynanan kumpası görmezden gelerek, terörist başının da görüşlerinden faydalanmak gerekir diyen Başbakan yardımcısı, bakan, bakmayan herkes şimdi kayıkçı kavgası içindedirler.

Türkiye’yi ziyaret eden Biden isimli zat bizden birçok talepte bulundu. Bunlardan birisi de, terör örgütü lehine barış ve buzdolabına konduğunu ifade ettiğimiz çözüm, daha doğrusu çözülmesürecinin oradan çıkarılmasıydı. Biz terör ile mücadeleyi kendi irademizle mi yapıyoruz sorusu cevap beklemektedir. Vatanın birlik ve bütünlüğü için şehitler veriyoruz. Son 5-6 senedir uyutulan, aldatılan, altında tüneller bulunan, bomba tuzaklı, hendekli bu faaliyetler yapılırken bu ülkenin valileri ve onları yöneten, milli irade diye ortada dolaşan siyasetçileri acaba ne yaptılar? Günümüzdeki terör olaylarının bir siyasi sorumluluğu olmalıdır.

Türkiye’deki terör ortamı AB‘yi ve sözde dostlarımızı harekete geçirmiş, Kıbrıs sorununda sona yaklaşıldığı ifade edilmiştir. Kıbrıs’ta iki bağımsız devletli, eşit iki taraflı ve milletlerarası antlaşmaları reddederek Türkiye’nin garantörlüğünü ortadan kaldıracak bir yol ancak ihanet olur. Kıbrıs’ta taviz verene Anadolu’da da taviz verdirirler. Hayali AB üyeliği uğruna KKTC‘yi engel gören sapıklar, Türkiye’nin önündeki gerçek engeller ve işbirlikçilerdir. Davos 2006’da davet edilen Anastasiadis’e Kıbrıs Cumhurbaşkanı muamelesi yapılıp KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’ya Türk toplumu lideri gözü ile bakılması dikkat çekicidir. Rahmetli Denktaş‘a ne kadar büyük ihtiyaç varmış…Bize “Kıbrıs’ta taviz verin ve anahtar ülke olun” aklını vermeye çalışanlar, önce kendi ülkelerinde böyle tavizler verip demokratikleşsinler! ABD önce çokkültürlü bir yapıya uygun olarak İngilizce dışındaki dillerin özgürlüğünü tanısın. İngilizcenin korunması yolundaki kanunu iptal etsin. Diğer bazı Batılı ülkeler artık misafir olmaktan çıkıp etnik unsur haline gelen yabancı kaynaklı nüfusa azınlık hakları tanısınlar.

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 3

İzmit yöresinde gerek I.Cihan Harbi yıllarında gerekse mütareke sonrasında faaliyet gösteren azgın Ermeni çetelerinin başta gelenlerinden biri de Vahan Çetesi’dir. Yuvacık Köyü’nden olan Vahan Zamgoçyan, I.Dünya Savaşı’nda askerlik yaptığı İzmit civarındaki Amele Taburu’ndan kaçmış, kurduğu çetesiyle Türk köylerini basarak birçok insanı öldürmüştü. Vahan, ateşkes sonrasında faaliyetlerini daha da arttırmış, İzmit’teki Ermeni komitecileriyle sık sık görüşmeye, İstanbul’a gidip gelmeye başlamıştı. Bir defasında İstanbul’da yakalandığı halde serbest bırakılmıştı. Serbest bırakılmasında ise Ermeni komitelerinin girişimleri ve işgal devletlerinin müdahaleleri etkili olmuştu.

Donik Çetesi 300 kişi ile bu çetelerin en büyüğü idi. Donik Çetesi’nin kurucusu Donik (Tanik) Kaptan, İstanbul Hükümeti tarafından gıyabında idama mahkûm edilmişti. Çetesi büyük bölümüyle Yuvacık ve Arslanbey Ermenileriyle Karatepe Rumlarından oluşmuştu. Kendisini Derbent’ten İstanbul’a kadar olan bölgenin kralı olarak tanıtan Donik, çetesi ile birlikte bölgedeki Türk köylerini basıyor ve her türlü kötülüğü yapıyordu. Bunlar bir keresinde esir aldıkları Müslümanlardan 10 kişiyi önce ziyafet sofrasında zorla içki içirerek sarhoş etmişler sonra da kurşuna dizmişlerdi.

Ayrıca bu çeteler köylerden para ve kıymetli eşya almaktaydılar. Nitekim İzmit havalisinde Gülbahçe, Orhaniye, Arpalık ve Mecidiye köylerinde Ermeni çeteleri bu köylerin halkından her ay 200 lira alıyorlardı. Bir seferinde Rum ve Ermeni çeteler Kabakça Köyü’nü basmışlar, o gün düğünü yapılmış geline kocasının önünde topluca tecavüz etmişlerdi.

İngilizlerin kendisine biçtiği gönüllü alay komutanlığı rolünü benimseyen Donik, kendine üzerinde Ermenice ve Osmanlıca ‘Küçük Donik’ yazılı bir mühür de kazıttırmıştı. 1920 ortalarında İngilizlerin resmi izni ve donanma toplarının himayesinde çetesiyle İzmit’ten ayrılan Donik Kaptan, bir Lâz köyünden kaldırdığı 12 – 14 yaşlarındaki kızları kendilerine en vahşi kötülükleri yaptıktan sonra yürüyemeyecek durumda oldukları halde İzmit’e götürerek Yenicuma Camii’ne kapatmışlardı. Bu vahşet tablosuna medeni (!) İngilizler, İstanbul Hükümeti’nin İzmit’teki mutasarrıfı ve yerli işbirlikçiler de tanık olmuşlardı.

25 Temmuz 1920 sabahı Donik Çetesi, Sarımeşe Köyü’nü basarak soygun yapmış daha sonra 15 kadar genç kızı ellerini birbirine bağlayarak beraberinde götürmüştü. Olayı haber alan Derbent’teki Kuva-yı Milliye komutanı derhal Sarımeşe yönüne küçük bir müfreze sevk etmiş, müfrezeyle çete arasında 4 saat bir müsâdemenin (çatışma) sonunda 6 eşkıya öldürülmüş, 3’ü de sağ ele geçirilmişti.

28 Temmuz 1920 günü Kuva-yı Milliye, Donik Çetesi’nin öğleden sonra Arslanbey Köyü’ne geldiğini öğrenince çetenin kesin olarak yok edilmesi için harekete geçti. 24.Tümen Komutanı Atıf Bey (Ateşdağlı) bunun için Yüzbaşı Fehmi Bey’i görevlendirdi. Fehmi Bey de 50 kadar Adapazarlı genci Çepni (Suadiye) Köyü’nden Müslüman Osman’ın komutasına vererek harekete geçmişti. Müslüman Osman görevinin başına geçer geçmez, Ermeni çete reisi Donik’e bir mektup yazarak demiştir ki:

“Masum ahâliye işkence, mezâlim ve esir almak gibi hallere bir nihayet vermeni isterim. Esir olarak aldığınız kimselerin de salıverilmesi..”

Donik de cevap vererek demiştir ki:

“Ben Derbent’ten İstanbul’a kadar buranın müdâfîi ve kralıyım. Sen benim askerlerimden Bahçecik’li Agop’u bırakmadığın takdirde rastgele köyleri yakıp yıkacağım.”

Bunun ardından Müslüman Osman ikinci bir mektup yazmıştır:

“Bizim sizinle işimiz yoktur. İzmit’i işgal eden kuvvetlerle çarpışacağız. Köylere yapılan kötülük ve fecaatlere son verilmesi..”

Bu ikinci mektuba Donik şu cevabı vermiştir:

“Ben senin değil Müttefiklerin emriyle hareket ederim. İcabında siz de dâhil olduğunuz halde her tarafı yakıp yıkarım.”

O günlerde Donik Çetesi’nin merkezi olan Arslanbey Köyü’nde çalgılı, çığırlı, kadınlı ve danslı bir gece tertip edilerek İngiliz zabitleri şerefine Donik 50 kişilik büyük bir ziyafet vermişti. Bu ziyafette Donik de dâhil olduğu halde bütün Ermeni çetecileri nöbetçilerine varıncaya kadar hep sarhoş oldukları anda, sabaha karşı Müslüman Osman maiyetinden Suadiye’li Bayramoğlu Mehmet, Arif, İlyas, Salih, Harun, Şevkatiye Köyü’nden Hasan, Mecidiye Köyü’nden Mehmet ile Arslanbey Köyü’nün içine girmiş, Donik Kaptan’ın karargâhını keşfederek maiyeti efradına direktifini vermiş, Müslüman Osman kuvvetleri başta bir havai fişek atarak Donik müfrezeleriyle 3 saat çarpışmış, sonuçta Donik Çetesi’nden bir kişi sağ kurtulabilmiş, misafirleri de dâhil olmak üzere diğerleri tamamen imha edilmişti.

29 Temmuz sabahı İngilizler bir taraftan cesetleri arabalarla İzmit’e taşımışlar diğer taraftan da misillemede bulunarak zırhlı gemilerden atılan mermilerle 250 haneli Çepni (Suadiye) Köyü’nü yakmışlardı. Müslüman Osman ise gördüğü bu hizmetinden ötürü takdirname almıştı.

Donik Çetesi’nin bu surette imha edilmesi Müttefikler mahfilinde önemli etkiler yapmıştı. Bunun üzerine diğer çetelerin de köylere girmemeleri kararı verilmişti. Müslüman Osman bundan sonra da Bahçecik ve İzmit’te vatan görevlerini yapmıştı.

 


ÖZEL, Doç. Dr. Sebahattin, Milli Mücadele Döneminde Kuzey Marmara Havzasında Rum ve Ermeni Çetelerinin Faaliyetleri ( http://tarihimiz.sitemynet.com/tarihimiz/id11.htm )

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 30, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

ULUGÜN, F. Yavuz, Kocaeli Tarihi – Osmanlı ve Ulusal Kurtuluş Döneminde Kocaeli, Sayfa 55, KYÖD Yayınları, İzmit, 2002

ÖZEL, Doç. Dr. Sebahattin, Milli Mücadele Döneminde Kuzey Marmara Havzasında Rum ve Ermeni Çetelerinin Faaliyetleri ( http://tarihimiz.sitemynet.com/tarihimiz/id11.htm )

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 30, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

A.g.e., Sayfa 30.

ÖZEL, Doç. Dr. Sebahattin, Milli Mücadele Döneminde Kuzey Marmara Havzasında Rum ve Ermeni Çetelerinin Faaliyetleri ( http://tarihimiz.sitemynet.com/tarihimiz/id11.htm )

A.g.e. ve y.

A.g.e. ve y.

A.g.e. ve y.

YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 45, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007.

A.g.e., Sayfa 46.

ÖZEL, Doç. Dr. Sebahattin, Milli Mücadele Döneminde Kuzey Marmara Havzasında Rum ve Ermeni Çetelerinin Faaliyetleri ( http://tarihimiz.sitemynet.com/tarihimiz/id11.htm )

YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 46, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007.

 

 

Azerbaycan Seyahati ( 5 )

Bundan önceki yazımda Bakü’nün çarşı ve pazarını gezdikten sonra 31 Aralık 2015 Perşembe günü akşamüzeri otele döndüğümüzden bahsetmiştim

Otelde, akşam yemeğimden sonra arkadaşlar ile oturup biraz sohbet ettik. Bu arada Azerbaycan TV’lerini seyretme imkânımız oldu.  Yapılan yayımlarını seyretmekte hiç de zorlanmadık. Zira konuşmalarını çok rahat anlayabiliyorduk.  Ertesi günü yeni bir güne başlamak üzere saat 11′ e doğru gidip yattık.

2016 yılının ilk günü, günlerden de Cuma. Her ne kadar seferi de olsak, Cuma Namazını kılmaya niyet etmiştik. Bu bakımdan gideceğimiz camiyi tespit etmek bakımından sorduk soruşturduk, bizim otele en yakın ve en uygun caminin Gök Mescit olduğunu öğrendik. Azeriler bu camiye Göy Mescit diyorlar. Etrafta başka camilerde varmış ama onlar Caferi inancına sahip olan cemaatin camisiymiş. Bundan önceki yazımın birisinde de bahsettiğim üzere, Azerbaycan’da Caferilik yaygın bir inanç şekliymiş. Belki onların camisinde de Cuma Namazı kılınabilirdi ama usullerini tam olarak bilmediğimiz için herhangi bir yanlışlık yapmak bakımından gideceğimiz caminin Sünni cemaate ait olmasını tercih ettik. Bu sebeple Gök Mescit uygun bir yerdi.

Caminin büyüklüğünü ve gelen cemaatin durumunu bilmediğimiz için havanın soğuk olmasını da dikkate alarak, ezan vaktinden bir saat önce, otelin önünden geçen 61 numaralı arabaya binerek Gök Mescide doğru yola çıktık. Yeri bilmediğimiz için ineceğimiz yeri şoföre söyledik. Pek uzakta değilmiş. Araba dolu olduğu için şoförün yanında yolculuk yapıyorduk.  Araba duraklarda durduğu zaman kapılar açılınca şoför, “düşen var mı?” diye bağırıyordu. Biz onun ne demek istediğini anlıyorduk ama şaka olsun diye “şoför efendi düşen filan yok, herkes yerinde duruyor”, sen devam et dediysek de tabii ki, bizim bu dediğimizden hiç bir şey anlamıyor ve yine müteakip durakta kapıları açıp düşen var mı diye bağırıyordu.  Bizim ineceğimiz durağa gelince de, siz burada düşeceksiniz dedi. Bizde arabadan “düştük.”

Gök Mescidin adı, mescit olmasına rağmen, kubbesi ve minaresinin de olduğu dikkate alındığı takdirde, tam bir cami görünümünde idi. İçeri girince gördük ki, caminin içi oldukça genişti. Hoca Efendi kürsüde vaaz ediyordu. Konuşmaları bizim hocaların konuşmasından farkı yoktu. Vaazını bir saate yakın dinledik ve anlamakta hiç de zorlanmadık. Bu arada cami geniş olmasına rağmen ezan vaktine doğru tamamen doldu. Ezan okununca da hayırlısı ile Cuma Namazını bütün cemaat ile birlikte tam tekmil eda ettik. Namazdan sonra İmam Efendi ile tanıştık. Yapmış olduğu vaaz sebebiyle tebrik ettik. Kendisi Türkiye’ye gelmiş. Türkleri çok seviyor. Bu arada Cami çıkışında cemaatin bazıları ile de sohbet ettik.

Cami çıkışında karşıda büyük bir market olduğunu gördük.  Vaktimiz de olduğu için marketi gezelim dedik. Cemal Bey kardeşimiz yine buradan da çocukları için hediyelik bir şeyler aldı. Markette her şey vardı. Fiyatlarda, aşağı yukarı bizdeki gibiydi. Hatta bazı meyve ve sebzelerin fiyatları bizim marketlere nazaran biraz daha pahalıydı diyebilirim. Bu arada marketi gezelim derken vakit bir hayli ilerlemiş olduğundan arabaya binerek otele döndük.

Akşamüzeri, Abdullah Köktürk Bey İtibarov diye bir arkadaşının bizi akşam yemeğine davet ettiğini söyledi.  İtibarov Bakülü bir iş adamı imiş. İtibarov’un iş ortağı akşamüzeri arabası ile gelip bizi otelden aldı. Araba hareket edince şehir turuna çıkmak ister misiniz diye sordu. Bizde şehri gece ve gündüz olmak üzere iki defa gezdiğimizi söyledik. Bunun üzerine bizi doğrudan şehrin merkezinde bulunan bir lokantaya götürdü. Lokantanın ismi Feruze idi. İçeri girince gördük ki, her taraf antika eşya ile doldurulmuş. Bölüm bölüm odalar yapılmış. Bu odalar ailesi ile gelenlerin rahat bir şekilde yemek yiyebileceği yer olarak tanzim edilmiş. Lokantanın oldukça lüks olduğu anlaşıyor. Bize ayrılan masaya oturduktan sonra, ikram edilen yemekleri yedik. Yemekler gayet güzeldi diyebilirim Bu arada akşam Ezanı okunduğu için namaz kılacağımızı söyledik. “Gayet tabi ki, kılabilirsiniz” deyip bize bir oda gösterdiler. Burası şark odası şeklinde hazırlanmış, mescit vazifesi gören bir yerdi. Lokantada böyle bir yerin bulunmasına ziyadesiyle sevindik. Yemekten sonra bizi otele kadar getirdiler.

Otelde biraz istirahat ettikten sonra ben markete gitmek üzere dışarı çıktım. Otelin hemen yanında bulunan bir markete girdim. Maksadım burada bulunan mallar ve fiyatları hakkında bilgi sahibi olmaktı. Öğleden önce bir marketi gezmiş isek de vakit de müsait olduğu için başka bir marketi daha görmek istemiştim.  Marketler aynen bizde olduğu gibi tanzim edilmiş olup, her türlü ihtiyaç maddesi var. Raflarda bizim Türk mallarının da olduğunu gördüm. Tabii ki bu husus memnuniyet verici bir durumdu.

Marketi gezerken gözüme küçük cam kavanozlara konulmuş siyah ve kırmızı havyarlar takıldı. Fiyatını sorduğumda 3 manat olduğunu söylediler. Bizim para ile 6 TL yapıyordu. Fiyatı bana çok uygun geldi. Bu bakımdan birkaç tane alayım dedim. Parasını ödemek için  EURO verdim   Fakat kabul etmediler. Manat vermem lazımmış. Akşam olduğu için EURO yu Manata çevirecek bir yerde bulmak mümkün olmadığı için otele dönerek, Cemal Barış Bey’den emaneten Manat istedim. Cemal Bey Manatı ne yapacağımı sorunca, uygun fiyatta havyar gördüm, onu alacağım dedim. Fiyatını sordu, söyledim.  3 Manat lafını duyunca “o havyar alınmaz, onlar salamura veya konservedir, onlar yenmez” dedi. Bir hesap yaptık benim alacağım havyarın Kg’ı 60 TL ye geliyordu. Abdullah Bey ve Cemal Beyin söylediğine göre yenilebilecek bir havyarın Kg’ı en az, bizim para ile 1000 TL civarında imiş. Arkadaşlar böyle deyince tabii ki, almaktan vazgeçtim. Böylece, kırk yılın başında, ahir ömrümüzde bir defa olsun havyar yemeye niyet ettiysek de o da olmadı. Demek ki nasip değilmiş.

Artık Bakü’de son gecemizdi. Zira buradaki beş günlük misafirliğimiz sona ermiş, ertesi günü sabahleyin 07.45 uçağı ile Türkiye’ye dönmemiz icap ediyordu. Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, Bakü’de geçen günlerimiz hep dolu dolu geçti. Beş bölüm halinde yazmış olduğum bu yazı dizisinde, gittiğimiz yerlerin tamamını,  yattığımız ziyaretlerin hepsini anlatmak imkânı olmadı. Mesela, TÜSİAB  (Azerbaycan Türk Sanayici ve İşadamları Beynelhalk Cemiyeti)‘ne yaptığımız ziyaret ile Azerbaycan VİSİON TV’nin Abdullah Köktürk Bey ile otelde yaptığı röportajdan bahsetmek imkânı olmadı. Zira bunların her biri ayrı bir yazı konusu olabilecek meseledir. Ancak yazı dizisinin daha fazla uzamaması için onlara burada yer veremedim. Nasip olursa, onları da belki başka bir zaman yazabilirim.

Netice itibariyle, Can Azerbaycan ile alakalı olarak söyleyeceğim husus şudur ki,    çok samimi ve cana yakın insanlar. Bizim Anadolu insanından hiçbir farkları yok. Lisan bakımından da herhangi bir sıkıntı bulunmuyor Konuştuğumuz Azerilerin hemen hemen tamamına yakını Türkiye’ye gelmiş. Birçoğu Kocaeli’yi de biliyor. İnsanları, Türkiye’den gelenlere de büyük yakınlık gösteriyor. Devlet Dairelerinde çalışanların masalarını üzerinde Azerbaycan Bayrağının yanında, mutlaka Türk Bayrağı da bulunuyor. Bu sebeple, Azerbaycan Eski Devlet Başkanı Haydar ALİYEV’in söylediği “İKİ MİLLET, TEK DEVLET” ifadesinde tam isabet bulunmaktadır.

Beş günlük Azerbaycan seyahatini tamamladıktan sonra, Bakü Hava Alanından mahalli saatle 08.45 te hareket ederek, saat 11.oo civarında Sabiha Gökçen Hava Alanına indik. Oradan da bir arabaya binerek saat 12.oo ye doğru İzmit’e avdet ettik. Böylece hayırlısı ile Azerbaycan seyahatimiz tamamlanmış oldu. Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, Abdullah Köktürk ve Cemal Barış ile çok güzel yol arkadaşlığımız oldu

Bu arada, bu seyahatimizin yapılmasına vesile olan Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ruhittin Sönmez Bey’e, Azerbaycan’da kaldığımız süre zarfında bizimle yakından alakadar olan Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Bilal Dündar Bey’e, Azerbaycan VİSİON TV’nin sahibi Elvin Abbasov’a ve aynı TV’nin ortaklarından Cafer Dal Bey’e ayrı ayrı  hassaten teşekkür ederim. ( BİTTİ )

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (14)

“Âlemlerde görülen büyük intizam ve düzenin gerek mekanik ve gerek maddî sebeplere verilmesi, akıl ve bilim sahibi olan insan için, asla kabul edilecek bir husus değildir.

“Hiçbir maddî ve doğal bir sebep olamaz ki, bütün gezegenleri ve onların uydularını; şimdiki gibi tamamen bir yöne doğru, hiçbir büyük bir aykırılık olmaksızın, düzgün bir plân ile hareket ettirsin.

“Buralarını hikmet gözü ile seyredip düşünenler, büyük bir fikir mahsûlü olan, yani âlemin Yaratıcısı’nın terbiyesinden geçmiş eserlerini görmeye zorunlu olurlar.

“Bunun gibi, hiçbir maddî sebep olamaz ki, gezgin yıldızlar ve onların uydularına sahip oldukları hızı vermekle beraber bu sür’atler; kesecekleri gereken mesafe ve uzaklıklara kadar belli olsun.

“Güneşe ve başka çekim merkezlerine; hesap olunmuş zerre ve atomlar ve kuvvet ve belli hız verilmek lâzım olduğu gibi, yıldız ve gezegenlerde merkezî ortak yörüngeleri nispetinde yapılmış olmak için; ayrıca bir hesap, özel bir güç ve aklî hesap kitap gerekirdi.

“O kudret ve intizamın akıllıca hesap edilen kuvvetini sağlamak için, zerre ve atomların mahiyetini ve zerrelerden meydana gelen cisimlerin kazanacağı durumları bilip, bunu bildikten sonra her birine gereken zerrelerden ne daha az ve ne daha çok tayin ve taksim ederek, diğer cisimler ile gereken nispet ve özel kaide altına alabilsin.

“Miktar ve derecelerinden meydana gelecek kaide ve kuralları ve yıldızların mesafe ve aralarındaki uzaklığın belirlenmesiyle; bunların uyduları ile meselâ güneşten uzaklık miktarları ve zühredeki uyduların bunun gibi mesafelerini, Müşteri / Jüpiter ve dünyaya ve diğer gezegenlerin uydularının uygun mesafeleri ve hızlarını tayin ve belirlesin ki, belli hareket ve sürat ve miktarın sonuçlarından olarak, kendilerine çeken cisimlerin uydularının etrafında görünebilsinler ve daima yörüngelerinde dönsünler. Bu açıkladığımız sonsuz sayıdaki yıldızların, düzgün bir kaide altına alınıp, tatbik ve tevhid ve düzene konulması ve böyle büyük bir intizamın cisimleri kuşatması; akıl sahibi bir Yaratıcı’nın varlığını gerektiricidir.

“Böyle bir Yaratıcı ki, tesadüf ve rastlantıya hiçbir şekilde tabi olmadıktan başka, mekanik yani kuvvetlerin maddeler ve hareketler üzerine etkisini inceleyen fizikle ilgili ilmin sahibi olması gerekir. Denge veya hareket kurallarıyla alâkalı bilginin de, kendisinde olması icap eder ve geometri ilimlerinin kaynağı ve üstad ve sahibi olması gerekli ve lâzımdır.”

X

Bu noktaya kadar açıkladığımız kesin delillerden başka, Yüce Allah’ın yine özel buyruğu lâzımdır. Yoksa yıldız ve gezegenlerin eksenlerinde dönüşleri, çekim kuvvetinden meydana gelmek mümkün olmayacağı, fen ilmini bilenler için açıktır.

Bunun gibi Yüce Allah’ın özel buyruğu lâzımdır ki, cisimlerin eksenlerinden başka bir hareket ve devinim ile yol aldıkları mesafe ve uzaklıklar dolayısıyla, çarpışmaya sebep kalmamak üzere hareketleri bu duruma bağlı olarak gerçekleşsin.

Bu hikmet; güneş ve yıldız ve gezegenler ve onların uydularında her an görünür. Teşkil ve meydana gelişlerinde, her tarafa yayılmış olan zerreler, atomlar bir kuvvet ve akla dayanan bir emir olmasa, nasıl kendi kendilerini ve ondan sonra iki çeşit büyük gök cisimlerini, yıldızları yani nurlu ve nursuz / karanlık olanları ayrıca meydana getirebildiler?

Uluhiyeti, Allah’ın varlığını ispat ve kanıtlamak için; feleklerde / gökyüzünde mevcut olan büyük delillerden başka, insanın yaratılışı; bir Allah’ın varlığına şehadet, şahitlik ve tanıklık eder. Meselâ ruh sahiplerinin bedenleri; bu kadar sanatla, kendi kendine meydana gelmesi nasıl mümkün idi?

Her şeyi bilen, düşünen ve idare eden, büyük bir İdareci olmamış olsa, bir maksat ve akıllıca bir sonuç için, bedenimizin çeşitli âzâ ve organları nasıl tanzim olunabilir nasıl düzenlenebilirdi?

Göz ilmini bilmeyince, göz gibi olağanüstü bir âleti, cisim ve madde tesadüfen nasıl vücuda getirirdi? Ses ilmini bilen kudretli bir âlim olmasa, (s.33) kulak gibi şaşırtıcı sanatlı makinenin kendiliğinden ortaya konulması mümkün müydü?

 

 

Mensubiyet Şuuru!

Türk Milletinin sıkıntılı günlerden geçtiğinden şüphemiz yok. Bu sıkıntılı günleri nasıl atlatacağız diye hepimizin oturup düşünmesi gerekir.

Yapılacak ilk işlerden biri, milli heyecanı yüksek tutmaktır. Ancak bu heyecan, Türk Milletine yüksek bir mensubiyet şuuru ile bağlı olanlar tarafından yüksek tutulabilir.

Son dönemde milletçe, Türklüğe bağlı olma hususunda bir takım zaafiyetler içinde olduğumuz, su götürmez bir gerçektir.

Türk Milletinin, mensubiyet konusunda içine düştüğü durum, malum belirli odaklarca yapılan çalışmalar sonucu oluşmuştur. Örneğin onlarca yıldır sorulan “Müslüman mısın? Türkmüsün?” sorularına maruz bırakılışımız gibi!

Son dönemde toplumda, gereksiz ve temelsiz bir“36 etnik parça” polemiği başlatılmış, ümmet-millet, mezhep ve kimlik  tartışmaları uzun yıllardır, bilerek  halk arasında yayılmıştır.

İnsanlarımız; Galatasaray Eğitim Vakfı’na, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzon gibi spor kulüplerimize, Timsahlar, Tatangalar yada Çarşı gibi taraftar gruplarına, siyasi partilere yada Rize, Diyarbakır, Doğu Karadeniz ve Güneydoğu  örneğinde olduğu gibi coğrafi bölgeler açısından farklı mensubiyetler içine girmeyi daha önemser hale gelmişlerdir.

Çünkü yukarıda belirttiğimiz mensubiyetler, kişiye maddi ve manevi kazanımlar sağlamaktadır. Düşünün bir kere, Rize ilimiz son yirmi yılda iki başbakan ve bir cumhurbaşkanı çıkarmıştır. Bunun bazı Rizelilere neler kazandırdığı izahtan varestedir.Bunun yanında kabul etmeliyiz ki, eli kanlı terör örgütünün toplum sosyolojisinin bozulmasında önemli bir rolü vardır.

Aslında en büyük servetimiz, mensubu bulunduğumuz Türk Milletinin varlığı ve onun üzerinde oturduğu coğrafyanın vatanımız oluşudur. Ancak bu önemin ne kadar farkında olduğumuz, şu günlerde belirsizlikler içermektedir. Son günlerde yapılan bir araştırmada ülke nüfusunun %10’nun Türkiye’yi terk etme arzusunu ortaya koyması bunun bir göstergesidir.

Bu sebeple, günümüzde, millet ve vatan varlığının hiç olmadığı kadar büyük bir tehtid altında olduğu çok aşikardır.

O nedenle, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Türk Polisinin, can pahasına verdiği mücadele, her bir Türk vatandaşı tarafından çok iyi anlaşılmalıdır.

Bu günleri aşmak için, Türk Milletinin mensuplarınca, büyük bir azim ve kararlılık gösterilmelidir. Bunun için de yüksek şuurlu, büyük bir insan topluluğuna  ihtiyaç vardır.

Türk Milletine bağlılığımız her türlü mensubiyetin üzerinde olmalıdır ve bu durum her ortamda çok kesin bir dille ifade edilmelidir. Eğer millet varsa ordu,polis, devlet, yargı, eğitim, sağlık vardır. Adı, sanı ve şanı belli bir millet değilseniz, bu ülkede hiç bir şekilde yaşam olanağı olmaz.

Üzerinde yaşadığımız toprak parçasının üzerinde yaşayan milletin adı, hangi etnisiteye bağlı olursanız olun,unutmayın; “Türk Milleti”dir. Vatanın da, devletin de tek sahibi o dur. Bizlerde onun mensubu olmakla gururluyuz. Ve onu yani “Türk Milleti“ni yaşatmak için can değil her türlü varlığımızı çekinmeden harcarız.

Evet Fenerbahçeli,Galatasaraylı,Beşiktaşlı,Trabzonlu, Bursalı,Rizeli,Siirtli,Diyarbakırlı olabiliriz, takımlarımızı tutabilir ve diğer mensubiyetlerimizi sevebiliriz, ancak bizi yaşatacak olan yegane zenginliğimiz “Büyük Türk Milleti”ne olan mensubiyetimizdir.

Türkiye’yi, Türk Milletine mensubiyet konusunda yüksek bir şuur içinde olanlar düzlüğe çıkartacaktır. Bunu bilin ve sizlerde hissetmeye, düşünmeye ve her ortamda “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” diyerek göğsünüzü gere gere konuşmaya başlayın. Çünkü gurur duyulacak  aziz bir milletin evladısınız!

 

 

Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi

0

Yrd. Doç. Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa, Türk dili sevdalısıdır. Aynı zamanda ecdadımıza saygılı bir vatan evladıdır. ‘Milletimize Revâ Görülen KÜLTÜR JENOSİDİ’ isimli 13,5 X 21 santim ölçülerinde 620 sayfalık eserinde, ‘Osmanlı Cihan Devletinden Türkiye Cumhuriyeti’ne… Nasıldı, Nasıl Oldu‘ umumî başlığı altında, devrimbazların bizi bizden koparan ve çoğu yıkım mesâbesindeki dayatmalarını büyüteç altına alıyor. Eseri için tercih ettiği alt başlıklar şöyle:

*’ÖztürkçeSapkınlığı, *’Öztürkçe Ezân ve Öztürkçe Kur’anRezâleti, *Câmi ve Tarihi Eser Kıyımı, *Avrupacılık Dalâleti, *’Kemalizm Dînive Şahısperestlik, *Tercüme Hukuk Zilleti, *Horlanan Millî Yazımız ve Kıyafetimiz, *Tahrif Edilen Tarihimiz, *Hakaret Edilen Ecdâdımız, *Yasaklanan Millî Mûsıkîmiz, *Resmî Teşvîk Gören Menhiyat.

Müellif, yukarıda bir kısmının başlıkları verilen mevzuları, ‘târihî Türkçe‘ olarak vasıflandırdığı bir ifâde tarzı ve inandırıcı bir üslûpla îzah ediyor. Eserin sayfaları ve satırları arasında mütecessis dikkatlerle dolaşan okuyucu şu gerçeği idrak ediyor: Alparslan Yasa, bildiği bütün doğruları yazamamış olsa bile, doğruluğuna inanmadıklarını asla yazmıyor. Bu durum muhtemelen; ‘Her zaman doğruları söyleyiniz. Fakat her doğru, her zaman ve her yerde söylenmez.’ Düsturunun icabıdır.

‘Kur’an tercümesi’ veya ‘Türkçe Kur’an’ mevzuundaki izahatı, kitapta yer alan bilgilerin sağlamlığı hakkında kâfi derecede kanaat oluşturmaktadır:

‘İdeal tercüme, yâni aslının tıpatıp kopyası olan bir tercüme mümkün değildir. Metin objektif üslûptan uzaklaşıp sübjektif bir üslûba yöneldiği ve edebî bir hüviyet kazandığı nisbette, sahih tercümenin başlıca iki şartı olan olabildiğince aynı mânâ ve aynı tesiri vermek için mütercimin bir o kadar fazla serbest davranması, metin üzerinde bir o kadar fazla tasarrufta bulunması binâenaleyh ifâde şekilleri bakımından aslından bir o kadar farklı bir metin inşâ etmesi iktizâ etmektedir. Bunun mânâsı, tercüme metinde mütercimin payının o nisbette artması, metne o nisbette kendi damgasını basmasıdır.  Tabiî, bu mâhiyetteki tercüme kayıp ve kazançları sâdece mütercimin şahsiyetinden ileri gelmez; bunda, her biri diğerinden müstakil iki kapalı dil sisteminin birinden diğerine geçiş sırasında tercüme eden dilin hususiyetleri ve o dili konuşan insanların kültür farklılığı da rol oynar.  Bu çerçevede, tercüme bir edebî eser, sâdece müellifine değil, aynı zamanda, tercüme metnin inşâındaki katkısı oranında, mütercime de âiddir.

Buna mebnî, Arapça olarak inzal olmuş bulunan Kur’ân-ı Hakîm’in bir başka dile tercümesi, aslına muâdil olamaz, onun yerini tutamaz; olsa olsa, aslı hakkında bir fikir verebilir ve ayrıca bize onun -mânâ îtibâriyle- tebliğini nakledebilir; ki metnin mânâ itibariyle naklinde dahi noksanlıklar bahis mevzuu olabilir ve bunların şerh veya tefsirle telâfi edilmesi iktizâ eder. Müfessir Muhammed Hamdi Yazır merhumun “meal” tâbirini, Kur’ân-ı Kerîm’in mânâ ve güzelliğinin bir başka dilde aslının ancak çok altında ifade edilebilmesi şeklinde tarif etmesi, bu sebepledir.

Dîğer taraftan, doğrudan doğruya aslından yapılan tercüme bile, aslından bir hayli inhiraf etmiş, başkalaşmış bir metin olunca,  ikinci,  üçüncü  dillerden  yapılan tercümeler, aslından kat-be-kat uzaklaşmış demektir.

Hâlbuki, 1930’larda, camilerde, cebren okutulan Türkçe Kur’ân-ı Kerîm, bir asker (miralay / albay) olan Cemil Said Dikel’in Kasimirski’nin Fransızca Mealinden, yâni ikinci bir dilden, hem de Fransızca gibi, bünye, kelime hazinesi ve kültür bakımından Türkçeden pek uzak olan bir dilden yaptığı bir tercümedir.

Oysa o sırada Türkçede,  doğrudan Arapçadan tercüme ederek hazırlanmış birkaç tâne Meâl bulunmaktadır.’

Müellif Yasa, bu bahsi şu cümlelerle kapatıyor: ‘Câmilerde Kur’an’ın nisbeten mûteber addedilebilecek bir mealinin okunarak mânâsının anlaşılmasına yardımcı olunması, bâzı duâların Türkçe veya mahallî bir dilde yapılması gibi meseleler, Müslümanların dâhilî mes’eleleridir. Bu mes’elelerde fikir beyân etmek için evvelâ Müslüman olmak lâzımdır.’

Kültür Jenosidi isimli eserde acı hakikatler, bizzat jenonisidin hazırlayıcıları ve tatbikatçılarının ifâdeleriyle ortaya konuluyor. Yeni alfabeyi hazırlayanlar yazıyor:

‘Osmanlı Cihan Devleti’nin son yıllarında Türk dilinin kurtuluşu namına düşünülmüş çare, sadece kaideleri Türkçeleştirmekten ibaretti. […] Dil Kurultayı dâvâyı geniş bir dil inkılâbı hâlinde ortaya atmıştır. Artık Türk dili dâvâsı Türk rönesans an’anelerinden biri olmuştur. Şimdi Türk dili kelimelerile, sarf ve nahvi, kısaca bütün bünyesiyle yeniden inşa olunan içtimaî bir müessesedir. […] Bu artık bir dil reformu değildir. Bu, bir dil inkılâbıdır. Bu hareket yemişlerini şimdiden vermeğe başladı.

Dili yabancı ve iğreti olan Osmanlı cemiyetinin harfleri de, dilimizin bünyesine ve âhengine bir türlü kendisini uyduramamış olan Arap harfleriydi. […] Arap harfleri, bizi teokrasinin külliyatına ve fikir yer altılarına doğru sürüklüyordu. Yeni Türk harfleri, bizi teokrasi külliyatından ve fikir yer altılarından bir darbede ayırmıştır. Geriye doğru uzanan köprüyü dinamitleyip atmıştır.

Yazı ve imlânın değiştirilmesinin hakîkî sebebi medeniyet yolumuzu değiştirmek,   yâni Türklüğün inkişâfına engel olduğu kabul edilen an’aneci İslâm-Şark çevresinden kurtulmaktı. Bu değiştirilen eski yazının bilhassa kısalık ve görünüşlülük îtibârîle yenisinden üstün olduğu bilinmiyor değildi; fakat, -tanınmış dilcimiz Sayın Ahmet Cevat Emre’nin o zamanlar “Lisânımız” ünvânı altında topladığı yazılardan birinde söylemiş olduğu gibi- yeni yazı eskisinden kat kat güç olmuş olsaydı bile, alınması zarurî idi.’

312. sayfada yer alan bu ‘îtirafnâme’de her şey gayet açık değil mi Efendim? Maksat, öğrenilmesi çok kolay bir alfabeye geçiş değildir. Türk milletinin İslamiyet’le olan ve -o tarihteki duruma göre- bin yıldır devam eden bağlarını koparmaktır. Gerekçesi ise yazarı, çizeri, mebusu, vekili ve başvekili tarafından, ‘İslâmiyet terakkiye mânidir‘ yâveleriyle hazırlanmıştı.

Kültür jenosidi‘ olarak izah edilen diğer mes’eleler ise, mevzu başlıkları itibâriyle; Türk mûsıkîsinin radyolarda icrasının yasaklanması (s: 313),  şehrin imar edileceği gerekçesiyle yıktırılan türbeler (s: 323), Babaeski Müftüsü Ali Rızâ Efendi ile Fâtih dersiamlarından İskilipli Âtıf Hoca’nın, Erzurumlu Şalcı Bacının trajik hikâyeleri olarak belirtilebilir. Bu bölümlerde; el yazılı belgelerin, gazetelerden kesilen parçaların fotokopileri gözler önüne seriliyor.

Hitabevi Basım Yayın Dağıtım:

Bayındır Sokağı Nu: 27-28 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-435 55 66 e-posta: hitabevi@gmail.com

Yrd. Doç. Dr. Şâkir Alparslan Yasa:

1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.

1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamamlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.

Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabûl edilen tez ile ‘Doktor‘ unvanı aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Öğretim Görevlisi olarak ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi.

Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır.

Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır.

Yayınlanmış Eserleri:

Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar: Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme: (Hitabevi Yayınları, 2014)

KUŞBAKIŞI:

Hadislerle İslam:

Hz. Peygamberimizin hikmet ve rahmet dolu dünyasını keşfetmeye dâvet eden Hadislerle İslâm adlı eser, Türkiye Diyânet Vakfı tarafından ilim ve kültür dünyamıza kazandırılmıştır. Eser, Sevgili Peygamberimizin (sav) çağlar üstü örnekliğini, sâde ve anlaşılır bir dil ve özgün bir üslupla okuyucuya sunmaktadır. Hadislerle İslam, 85 yazarla hazırlanan 9.782 hadisten oluşan 7 ciltlik eser 6 yılda hazırlandı. Eserin tamamında kullanılan ve atıfta bulunulan âyet ve rivâyetlerin toplamı, mükerrerleriyle birlikte 25.147’dir.

Hadislerle İslam, sevgili Peygamberimiz tarafından sergilenen örnek tutum ve davranışları, özelde Anadolu insanının, genelde İslam toplumunun modern zamanlardaki problem ve ihtiyaçlarını dikkate alan, ülkemizdeki hadis uzmanlarının birikimlerinin ürünüdür. Eserde savaş hukuku, iftira, gıybet, kadın ve eğitim gibi birçok mevzu hakkında açıklamalar bulunmaktadır.

Türkiye Diyanet Vakfı Genel Merkezi:

Dr. Mediha Eldem Sokak No: 72/B 06640 Kocatepe, Ankara.  Telefon: 0.312-416 90 00 Belgegeçer: 0.312-416 90 90 e-posta: tdv@diyanetvakfi.org.tr www.diyanetvakfi.org.tr

Edebiyatımızdan Hoş Sedâlar:

Lale Şairi ‘ olarak tanınan Araştırmacı-Yazar Abdullah Satoğlu’nun hazırladığı 14 X 21 santim ölçülerinde 1. Cildi 232, 2. Cildi 176, 3. Cildi 232 sayfalık eser, edebiyat dünyamızın özellikle son elli yılında, gök kubbemizde ‘hoş sedâ” bırakan bâzı şair ve yazarlarımıza dair, makaleleri ihtiva etmektedir.

Edebiyat çevreleriyle, eğitim ve öğretim alanında geniş şöhrete ulaşan bu şahsiyetlerin birçoğu, bugün hâlen devlet kademelerinde ve çeşitli kuruluşların başında vazife gören vasıflı bir neslin yetişmesinde son derece tesirli olmuştur.

Yazar Satoğlu, çoğunu yakından tanıma ve dost olma imkânını bulduğu ve eserinde yer verdiği mühim şair, edip, fikir ve dâvâ adamının biyografileriyle birlikte, bilinmeyen özelliklerini nakletmekte ve eserlerinden örneklere yer vermektedir.

Eserin 1. cildinde 40, 2. Cildinde 30, 3. Cildinde de 30 olmak üzere 100 şahsiyet tanıtılmaktadır.

Akçağ Basım Yayım Pazarlama Anonim Şirketi:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52                               www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

Ömrüm Ankara / Bir Ankara Şehrengizi:

Eserin adında geçen ‘şehrengiz‘ kelimesinin karşılığı, D. Mehmet Doğan’ın hazırladığı Doğan Büyük Türkçe Sözlük’te; ‘Divan edebiyatında bir şehrin güzelliklerini mesnevî tarzında anlatan eser ‘ olarak veriliyor. İskender Pala’nın belirttiğine göre haklarında şehrengiz yazılan şehirler İstanbul, Edirne, Bursa gibi daha çok eski medeniyet merkezleridir.

Başşehir olması sebebiyle Cumhuriyet döneminde Ankara için de onlarca ‘Ankara Kitabı’ yazılmıştır. Bir yenisini yazmak, doğrusu cesâret isteyen bir iştir. Yazar D. Mehmet Doğan bu işi yüzünün akıyla başarıyor ve milyonlarca teşekkür ve bir o kadar da gönül kazanıyor. Özellikle Türklerin tarihini Göktürklerle başlatanlar gibi, Ankara’nın tarihini Cumhuriyetle başlatanlar, ‘Ömrüm Ankara‘yı mutlaka okumalılar.

Türkler, tarih boyunca fethettikleri şehirlerdeki en büyük ibâdethâneyi, ‘fetih hakkı’ olarak cami hâline getirirler. Hâli araziye yerleşmişlerse oraya önce cami inşa edilir, minâreler yükseltilir. Sonra mezarlık yapılır. Mezarlıklarda serviler boy verir.

Minâre ve servi… Allah Subhanehu ve Teâla Hazretlerinin varlığını-birliğini toprağa telkin eder. Toprak iman sâhibi olur. Orası artık Dârülislâm’dır. Ankara böylece, ‘mâbetsiz şehir ‘ unvanını kaldırıp atmıştır. Rahmetli Serdengeçti’nin dua niyetine söylediği ithamla…

Ankara’nın ilk çağlara uzanan derin bir tarihi vardır. Tarih boyunca değişik milletler tarafından fethedilmiş, defalarca el değiştirmiştir. Kral Yolu ve İpek Yolu Ankara’dan geçer. Bu özellikleri sebebiyle Ankara, bölgenin sanayi ve ticaret merkezi oldu. Ahi Teşkilatı ile bu hususiyetleri inkişaf etti.

İlk çağlarda, düşman saldırılarına karşı mükemmel ve tabiî savunma şartlarına sâhip olması sebebiyle iskân yeri olarak tercih edilen Ankara, bağlık bahçelik bir şehirdi. Köşkleriyle şirinlik kazanıyordu. Başşehir olduktan sonra bağlar, bahçeler şehir rantı oburlarının tahripkâr saldırılarına mâruz kaldı. Osmanlı’nın son dönem mimarları birkaç tarihî eserle şehre şahsiyet kazandırmaya çalıştılarsa da ekseriyetin tercihi, batılı bir görünüm oldu; Hacı Bayram Veli Camii ve Tâceddin Dergâhı geçmişten kalan mücevherlerdir.

Doğma-büyüme Ankaralı olan D. Mehmet Doğan, 1980 yılından itibâren Ankara’nın geçmişte ve Türk-İslam tarihindeki yeri hakkında yazdığı makaleleriyle tanınan bir yazar. 2015 yılında ikinci baskısı yapılan 16 X 21,5 santim ölçülerinde, 368 sayfalık eserinde Ankara’nın bilinmeyen özünü, rûhunu anlatıyor.

Yazar Yayınları:

Müdafa Caddesi Nu: 10 Müdafa Apartmanı Kat: 7, Daire: 13 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.212-417 34 72

Belgegeçer: 0.212-232 05 71 e-posta. yazar@yazaryayinlari.com // www.yazaryayinlari.com

Kısa Kısa… Kısa Kısa…

1-Hayat, ‘Bitti’ Dediğin Yerde Başlar (Roman): (Fırat Çakır /  Yediveren Yayınları.)

2-Nefislerin Terbiyesi: Eşrefoğlu Rûmî / Sufi Kitap.

3-Yurttaş Sokak: Emir Kalkan / Ötüken Neşriyat

4- Tarihin Sonu ve Son İnsan: Francis Fukuyama – Tercüme: Zülfü Dicleli  / Profil Yayıncılık.

5-Pendnâme: Feridüddin-i Attar – Tercüme: Mehmet Ali Özkan. Semerkand Yayınları.