17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 756

Kaliteli Yaşamda Dilencilik Üzerine

0

Dilenmek, yasalarımıza göre suçtur (kabahat). Yüce dinimize göre de sevimsiz bir davranıştır. Birçok hadis-i Şerifte Efendimiz dilenciliğin olumsuz bir davranış olduğunu belirtmiştir.

Esasen yüce dinimiz çalışmayı, üretmeyi, paylaşmayı, dayanışmayı, destek olmayı öğütlemektedir. Kendi çalışmasının ve alın terinin meyvesini yemek kadar güzel bir eylem olmasa gerek. Hazırcılık, insanı tembelliğe, pasifliğe, sömürmeye, emeğin değerini anlamamaya doğru götürür. Hâlbuki emek kutsaldır, alın teridir ve getirisi anamızın ak sütü gibi helaldir.

Hani bildik dini hikayedir. “Efendimiz bir gün eshablarıyla birlikte giderken bomboş oturan birinin önünden geçerken ona selam vermez. Gelirken ise ona selam verir. Eshab sorar: Ya Muhammed (sav), dönerken selam verdiniz ama giderken vermediniz neden acaba?

Efendimizin cevabı manidardır ve çalışma ve hareketin önemini vurgular: “Giderken hiçbir iş yapmıyor, boş boş oturuyordu. Gelirken bir şeylerle meşguldü”.

Dilencilik ülkemiz için sosyal bir yaradır. Yufka yürekli insanların iyi niyetlerini suiistimal eder. Derin manevi donanımı olmayanları, “iyilik yaptım”, “yardım ettim”, “sadaka verdim”, “günahlarımdan affedildim”, “kazancımın kirlerini temizledim”,  gibi temelsiz avuntulara ve düşüncelere sürükler.

Bazı insanlar dilencilerin canhıraş bağırışlarından ve ettikleri dualardan etkilenerek, yardım etmezlerse işlerinin iyi gitmeyeceğine veya merhametsiz sayılacağına inanarak dilencilere para verirler.

Ne hazindir ki, dilenenlerin çoğu birileri tarafından dilendirilmekte ve topladıkları paralar ellerinden alınmaktadır. Dilenenlerin çoğunun topladıkları paraları harcamaya güç ve takatleri dahi yoktur. Hatta dilenme yerine birileri tarafından getirilmekte ve akşamleyin aynı kişilerce götürülmektedir.

Bazı dilenciler özürlü veya yaralı organlarını, adeta milletin gözüne sokarak dilenmektedirler. Bazıları ellerinde bir reçete ilaçlarını alamadıklarını söylemekte, bazıları ağızlarına bir lokma koymadıklarına yemin etmektedirler.

Halbuki bütün hastanelerimizin acilleri ücretsizdir. Belediyelerimizin sığınma evleri ve aş evleri vardır. Gerçek bir muhtaç veya aç kişi, hangi restorana haline arz etse mutlaka onun karnını doyuracak nitelikte, necip bir millete sahibiz.

Verilen parayı küçük diye beğenmeyip geriye fırlatan, “abi bi iki lira versene diyen sarhoşa; vereceğim ama gidip yine içki içeceksin diyen kişiye; ne yani iki lira ile San Fransısco’da tatile mi gidecektim” diyen isteyicileri Allah’a (cc) havale etmekten başka çaremiz yok mu diye düşünüyorum.

Dilenenler insanlarımızın yüce ve nazik duygularına iyi işleyebilmek için, canı gönülden, yırtınarak, ağlayarak, enfes güzelliklerde dualar etmektedirler. Bunlara itibar edilmemesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü, önce o güzel duaları kendilerine etsinler ve bu rezilliklerden kurtularak, toplum içerisinde başı dik, karnı tok, üreten, çalışan, paylaşan, onurlu ve gururlu bir birey olarak yerlerini alsınlar.

Bu konuda belediyelerimize çok iş düşmektedir. Zabıta dilenen her kimseye mani olmalıdır. Yaşlıları belediyenin bakım evlerine, hasta ve yaralıları hastanelerin aciline, genç olanları ise önce adliyeye, sonrada işkura vaya rehabilitasyon merkezlerine teslim etmelidirler. Ama asla dilenmeye izin verilmemelidir.

Gerçek mümin karakterlidir, onurludur, şereflidir, çalışkandır, üretkendir, yardımseverdir, merhametlidir ve ekmeğini taştan çıkarır. Apartmanların merdivenlerini silerek, fırında ekmek satarak, tarlalara yevmiyeye giderek, hallerde sandık taşıyarak, inşaatlarda malzeme taşıyarak, hasta ve çocuk bakarak geçimini rahatlıkla sağlayabilir.

Dilenenlerin çoğunun kötü niyetli olduklarını düşünüyorum. Zabıta ile celallenip kavgalaşanları görünce, “çalışsana dediğimizde, akıl verme para ver” diyenlere rastlayınca, belediyeye, kaymakamlığa veya acile gitsene dediğimizde; gittim almadılar, bakmadılar dediklerini duyunca bu sonuca  vardım.

Piyasada dengeler arz ve talebe göre oluşur. Onlara para vermeye devam edildiği sürece, onlar dilenmeye devam edeceklerdir. Üç gün hiç para toplayamasın bakalım bir daha dilenecek mi? Televizyon programlarında çok gördük. 10 dakikada 10 lira topluyorlar. O kadar çok kazanıyorlar ki, bu sevinç ve kazanç; zabıta korkusundan da, hapis korkusundan da, toplumsal aşağılanma korkusundan da üstün geliyor maalesef.

Bazıları arından mıdır, yoksa zekâsını kullanarak yön saptırmasından mıdır, mendil satarak dileniyorlar. Gerçekten mendil satıcı olsalardı. Uygun bir yere mendillerini dizerler ve üzerine 1 lira yazarlar ve usluca müşteri beklerlerdi. Ama mendili alıp gözümüze sokarak, çok aç ve muhtaç olduğunu ağlamaklı sözlerle inleyerek, verilen paranın üstünü vermeyerek, gerçekten dilenci olduklarını kendileri ifşa etmektedirler. Haa onlara para vererek mendil almayanların davranışları ise, dilenciliği özendirmek ve mükâfatlandırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor.

Eğer onların içerisinde hiç çaresiz kalarak, aç ve susuz olan, hasta ve bakıma muhtaç olan, arlı, duyarlı olup da son çare dilenmek zorunda kalanları yakından tanıyanlar; onları o zelil hale düşürenler ve yardım elini uzatmayanların hallerini ise düşünmesi bile zor.

G 20 içerisinde yer alan, Avrupa’nın gelişmiş 8 ülkesi içine giren,  GSMH’dan kişi başına düşen payın 20-30 bin dolara çıktığı günümüzde, yüce dinimizin dünyadaki en iyi temsilcisi olmakla öğündüğümüz ülkemizde; dilenmek, dilencilik ve dilenciye para vererek arındığımızı zannetmek bizlere gerçekten hiç yakışmıyor.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz…

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 4

0

Tehcire giderken bedeli karşılığı Türklere sattıkları toprakları, Tehcir sonrası sorun yapan ve geri isteyen Ermenilerle toprak ve toprak bedelleri hususlarını görüşmek üzere oluşturulan heyet üyeleri, Bahçecik – Damlar arasında Ermeni çetecileri tarafından pusuya düşürülmüştür. Bu kişilerden; Karahasanoğlu Yunus Efendi şehit olmuş, Çalıkoğlu Ömer Efendi, Ustaoğlu Temel Efendi ve Memişhalaoğlu İbrahim Efendi ise sağ kurtulmuştur. Üstelik görüşme talebi karşı taraftan gelmişti.

Karatepe Köyü’nde ise Rum ve Ermeni çeteleri, rastladıkları savunmasız Müslüman Türkleri zorla toplayarak bir evin ikinci katının bir odasına hapsetmişler, hapsettikleri kişiler için fidye alamayınca ‘Dışarıdan bina sarıldı, herkes yere yatsın, hedef göstermesin’ diye kandırarak alt kattan gurup halinde tarayarak 20’ye yakın insanı katletmişlerdir. Ancak yakın köylü Kalçın Ahmet’in (Kösem) iki oğlu kurtulabilmişti.

Azınlık çetelerinin bu iflah olmaz bozgunculuk hastalığı İngiliz ve Yunan desteğiyle yaşatılıyordu. Bu destek silah ve cephaneden tutun da üniforma ve lojistiğe kadar uzanıyordu. İngilizlerin Bahçecik bağlantılı kolonisinin, Ekim 1920’den itibaren Türk toplumunu parçalamak amacıyla Ermenileri örgütlediği bilinmekteydi. İngiliz Albay Glaird, Karamürsel’deki hapishaneden iki azılı haydutu; Bahçecik’li Ermeni Neşat’ı ve Rum casus Haralanbos’u özel izinle çıkartmış, İngiliz üniforması ve gemisiyle yeni fesat hareketleri için İzmit’e nakletmişlerdir.

Yalnızca İngilizler değil Amerikalılar ve Ruslar da Ermeniler ile Ermeni çeteleri üzerinde nüfuz yarışına girmişlerdir. Ruslarınki dolaylı; 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra Hınçakların Marksist söylemine karşı başlarda tavır alan Taşnakların da özellikle 1919’da, İzmit ve havalisinde Marksizmi savunup yaymaya çalışmışlardır.

1919 Mart’ında Taşnaklar, Rusya’dan dönen Otacıyan adlı bir Ermeniyi Bolşeviklik/Komünizm fikrini yayması için İzmit’e getirirler. Bunun için limanda demirlemiş olan Amerikan gemisi kullanılır. Sözde bu ticari gemide çalıştırılmak üzere bölgeden insan toplanır. Bu amaçla Otacıyan, Adapazarı’nda 200 Ermeniyi gemiye getirir. Toplanan bu Ermenilere Amerikan gemisinde ‘Bolşevizm’ fikri aşılanır. Otacıyan bir müddet sonra bu Ermenileri Adapazarı’na geri göndererek çete faaliyetlerinde kullanır. Oluşturulan bu Ermeni çeteleri ‘Tehcir’ sonrası Ermenilerin arazilerine yerleşen Türklere karşı eylemlerde kullanılır.

Otacıyan’ın hem çeteleri içinde hem de eylem sahası içinde İzmit ve Baahçecik önemli yer tutar. Bahçecik’li Kirkor, Aram, Agop ve biraderi Minasil, Ohannes ve Leon yeni yeni iskân olunan Müslüman muhacirlere karşı ciddi manada yıldırma hareketlerine girerler. Bir yandan da ‘Tehcir’i bir büyük günahmış gibi gösterip büyük devletlerin desteğiyle ve Damat Ferit Hükümeti’nin esnemesiyle hapishaneleri Tehcir Tutukluları ile doldurmaya çalışırlar. Bunlardan biri de Bahçecik Nahiye Müdürü Ali Sururî’dir.

Sürekli şikâyet ve naz makamında olan Ermeniler bir yandan kendilerine kötü muamele yapıldığı yani şımarıklıklarına göz yumulmadığı hengâmede amir – memur kim bulursa indirmeye çalışıyorlar. Polis Müdürü Şuuri Efendi gibi.. Diğer yandan da Tehcir öncesindeki bomba meraklarını canlı tutmaya çalışıyorlar. Tıpkı Kılıçarslan Mahallesi’nde bir tarlaya gömdükleri dinamitler gibi..

 

I –    Canlı Şahitlerin Anlatımıyla Ermeni Mezalimi

 

Hacer SARI, 1908 – Artvin doğumlu. Seferberlikte (1914) Artvin’den Çorum’a, Çorum’dan İzmit’e gelip ailesiyle Seymen’e yerleşenlerden. Hatta bu uzun yolculuk sırasında yorgunluğa küçük bedeni dayanamadığında öldü zannedilip de gömülmeye götürülenlerden ve son anda yaşadığı farkedilenlerden.

Hacer Nine, bugünkü Seymen – Bahçecik Yolu’nun Damlar Sapağının sağ çaprazındaki küçük ve unutulmuş mezarlıkta yatanların hikâyesini bakın nasıl anlatıyor:

“Çocukken Yeniköy sapağında bir adam gördük. Yanında hanımı, kızkardeşi, kızı ve bir ineği vardı. Ben o zaman 7 yaşındaydım (1915). Biz eski evin altında, Damlar Sapağında eğreltilerin arasında saklandık. Yanımda annem, ablam ve eniştem de var. Titreye titreye bakıyoruz.

Orada yavaş yavaş başka adamlar belirdi. Bunlar, Seymen tarafından gelen Ermenilerdi. Belinde tabancaları vardı. Öbür adama dediler ki ‘Tabancayı at, tüfeği de at!’ Sonra mermi yağdırdılar. Kızkardeşi 3 kurşun yediği halde canlı kaldı ve kendini Yeniköy Sapağı karşısında şimdiki askeriyenin yanındaki dereye attı. Öldü diye bıraktılar. Su verdik, ablam yardım etti. Tek kolu neredeyse kopmuştu. Çok yarası vardı ama kurtuldu. İstanbul’a gönderdiler.

Onlar Rize’liydiler ve babaları kaptandı. Birgün bize geldi, ablamın yaptıklarını anlattı, teşekkür etti. ‘Benim anamı – babamı siz yıkamışsınız, hakkınızı helâl edin’ dedi. Mezarları Damlar Sapağına gelmeden yolun sağ tarafında.”

Aynı olayı Kurtuluş Savaşı gazilerinden Hacı İsmail’in (Gâzi Hâfız) oğlu, 1916 doğumlu Mahmut Gençer ve Bahçecik’in savaş kahramanlarından Kadem Çavuş’un oğlu 1931 doğumlu Niyazi Duran da teyit eder.

Seymen’de Hüseyin Reis diye biri vardı. Rize’li bir kaptandı. Çoluk çocuk katledildiler. Kendisi, karısı, çocukları; 4 – 5 kişiydiler. Bir tanesi yaralı kaldı, öldü diye bıraktılar. Hacı Maksut’un oğlu İsmail’in karısıydı o kız. Ormancı Yakup’un abisi Harun da oralarda öküzle harman dövüyordu. Onlar da orda olanları gördüler.

Hüseyin Reis aslen Rize Gürgen Köyü’ndendi. 40 – 50 yaşlarındaydı. Seymen’de sandalcıydı ve Servetiye Karşı Köyü’nde oturuyorlardı. İsmail Serin’in kayınpederiydi. İki hanımlıydı. Aşağıda ‘Gitme, seni vururlar’ dediler, dinlemedi. Mavzerinin mermisi bitince Gâvur, tabancasıyla gırtlağına ateş etti.

Bugün Yeniköy Sapağını ve Elitium Evlerini geçtikten sonra son sağ yolun 20 metre kadar ilerisinde betonla çevrilmiş bir kabristandaki mezartaşlarına bakarsanız şu satırları okuyabilirsiniz:

“HÜSEYİN REİS VE AİLELERİ HAMİLE FATMA NOKTA KIZI ER İLE SABİLERİ, BAHÇECİK HARP ŞEHİTLERİ, RUHUNA FATİHA, KIZI MALÜL HATİCE KURT”

 


Karahasanoğulları’ndan, yerel ağızla Tikulak İsmail oğlu Yunus’un cenazesi sonradan Servetiye Cami Köyü Katahpa Mahallesi mezarlığına defnedilmiştir (ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 33, KBB Kültür Yayınları, 2.Baskı, İzmit, 2006).

Abidin ÖZKARAASLAN’dan Bilgi Notu, Ağustos 2009 (www.karahasanogullari.com ).

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 31 ve 199, KBB Kültür Yayınları, 2.Baskı, İzmit, 2006.

ÖZDEMİR, Erdoğan, Karşı Yakanın Beyleri – Karamürsel’in Kurtuluş Hikâyesi, Sayfa 353, KBB Kültür Yayınları, Kocaeli, 2009.

A.g.e., Sayfa 108.

GÜNAY, Yrd. Doç. Dr. Bekir, Ermeni Meselesi ve Tehcir, KBB Kültür Yayınları, Sayfa 62, İzmit, 2006.

A.g.e., Sayfa 62.

A.g.e., Sayfa 107 (Belge No: 31)

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 34, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

www.devletarsivleri.gov.tr katalog taramaları.

A.g.y. (KT)

Hacer SARI ile Röportaj, Temmuz 2007.

Niyazi DURAN’la Röportaj, Ağustos 2007.

Mahmut GENÇER’le Röportaj, Ağustos 2007.

 

 

“Köylü Milletin Efendisidir!”

Evet…

Atatürk’ün meşhur sözlerinden biridir bu başlık…

Genellikle bir itibar vurgusu gibi anlaşılan bu sözün hakikati salt bir itibar iadesinden fazladır aslında…

Burada kastedilen bir toplumda üretimin yapı taşının köylüler olduğudur.

Çünkü köylü demek üreten insan demektir.

Üretmek demek ekonomik canlılık demektir.

Bu nedenledir ki Cumhuriyet’in ilk yıllarında özellikle tarımsal yatırıma çok önem verilmiştir.

Ülkenin genel yapısı itibariyle tarım toplumu olması da kalkınması adına önceliğin tarıma verilmesini beraberinde getirmiştir elbette.

Bu minvalde mesela bugün dahi tarımsal üretimde önemli bir sorun olan eğitimli tarım işçisi problemini çözmek üzere Cumhuriyet’in ilk yıllarında köy enstitüleri kurularak bilinçli tarımsal üretim doğrultusunda köylüyü eğitme yoluna gidilmiştir.

Devletin kendi eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı bilinçli tarımsal üretim politikası II. Dünya Savaşı esnasında ülkede yaşanan ekonomik sıkıntı nedeniyle önce sekteye uğramış, sonrasında gelen yeni hükümetin öne çıkan liberal politikaları ile dışarıdan gelen finansal yardımlarla sanayileşmeye öncelik verilmiştir.

50’li yıllardan itibaren sanayileşmenin artmasıyla köyden kente göç hızlanmış, dolayısıyla ilerleyen yıllarda aşamalı olarak köylü nüfusu azalarak kentlileşme oranı yükselmiştir.

Köyden kente göç ekonomik sıkıntılar yanında sosyal sıkıntılar da meydana getirmiş, günümüzün önemli meselelerinden olan çarpık kentleşmenin temelini oluşturmuştur.

Ancak söz konusu göç en başta köylü halkın üretkenliğini azaltmıştır.

Ekonomik olarak üretkenliğin şekil değiştirmesi sosyal travmayı da beraberinde getirmiş, neticede buhranlı bir toplum yapısının zemin taşlarından biri olmuştur.

Sanayileşme tabiî ki bir ülkenin kalkınması için önem arzeder.

Ancak sanayileşme ile paralel ilerleyen bir tarım sektörü ülke kalkınması açısından daha güven verici bir ekonomik yapı oluşturur.

Somutlaştırmak adına örnek vermek gerekirse:

Mesela savaş, sanayi sektörüne de tarım sektörüne de darbe vurur. Ancak darbenin mutlak etkisi en fazla sanayi sektörünedir. Zira tarım böyle bir durumda darbe alsa da sürekliliğini devam ettirebilir.

Ne var ki ülkemizde ekonomik sahada tarımın etkisi gün geçtikçe azalmaktadır. Öyle ki Cumhuriyet’in ilk yıllarında GSMH da tarımın payı  %42.8 iken 2014 yılı itibarıyla bu pay %6’a düşmüştür.

İstihdam açısından bakıldığında ise 1980 yılında tarım sektöründe istihdam oranı %50.6 iken 2014 yılında bu rakam %22.3’e kadar düşmüştür.

Bu tablo neticesinde tekrar vurgulamak gerekir ki ekonomik gelişme tek bir alanda değil, çeşitli sektörlerde dengeli bir şekilde ilerlerse kalıcı olabilir. Bugün olduğu gibi sadece sanayi ve inşaat sektörüne dayalı bir ekonomik yapının sürdürülebilir bir gelişme göstermesini beklemek zordur.

Üstelik içerisinde bulunduğumuz coğrafyanın buhranların ve savaşların dinmediği bir yer olduğu düşünüldüğünde, tarım alanında kendine yetebilmenin önemi daha da fazla ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle köylünün toplum içerisindeki üretken rolünün tekrar arttırılması gerektiği kanaatindeyim…

Zira bir Rus atasözünün dediği gibi: “Kıtlık Allah’tan açlık ise insandandır…”

Saygılarımla…

 

 

Perşembenin Gelişi

ABD senatosunca, 1896 yılında Türkiye hakkında alınan gizli karar, ilk defa İngiliz casusu Prens Sebahattin tarafından 1908 yılında Türkiye’nin gündemine taşınmıştı. Senato’nun Türkiye hakkında aldığı bu kararı daha önceki yazılarımda birkaç kez dile getirdim, gene de getirmeğe devam edeceğim. (Tıpkı Yunanistan’ın 16 Ege adası ve bir kayalığı 2004-2009 yılları arasında işgal edip, AKP hükümetlerince ses çıkarılmadığı konusunu sürekli gündeme taşıdığım gibi).Çünkü 120 yıl önce alınan gizli ve hain plan, Türkiye’nin her zayıf anında ortaya çıkıyor ve içerideki sözcüleri tarafından Türk milletine çaktırmadan dayatılmaya çalışılıyor. İşte o plan’ın aslı: “Uluslararası Hıristiyan Komitesince din, mezhep ve milliyetçi özelliklere bakılmaksızın bir Hıristiyan yöneticinin Türkiye’nin geçici başkanı olarak seçilmesini müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun mevcut bölgelerinin sınırlarla ayrılması, bu bölgelerin Hıristiyan eyaletleri kabul edilip, Hıristiyan gücünün Türkiye Birleşik Devletleri adında toplanması, Utah Eyaleti yönetimi örnek alınarak ve çok eşlilik, kılıçla fethetme gibi dini vaazların ve hareketlerin yasaklanması sağlanacaktır. Geçici hükümet Türkiye Birleşik Devletlerinin sınırlarının içerisindeki etnik özelliklerine uygun olarak oluşacak Ermeni devleti müttefikimize tüm Hıristiyan devletlerinin askeri destek sağlamaları istenecektir.”

1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra kurulan AKP hükümeti programında ise şunlar okunuyor: “Başkanlığa geçmek önceliğimiz ve Adem-i merkeziyetçi” bir idare sisteminin güçlendirildiği karar alma sürecinin hızlandığı yeni bir siyasal sistem’e geçebiliriz” Yani başkanlığın yanı sıra özerklik ve yeni bir sistem dediği federasyon.

Sahi ABD Başkan yardımcısı Joe Biden tam anayasa komisyon üyeleri seçildiğinde Türkiye’ye gelip, AKP, CHP, ve HDP’li komisyon üyeleriyle ne konuştu, ne fısıldadı kulaklarına? (MHP’li üyelerle de görüşmek istedi MHP bu görüşmeyi kabul etmedi)

Fısıldadığı, emrettiği! Konular belli: Federasyon sistemine geçilsin, anayasadan milli ve dini içerikli maddeler çıkarılsın, Öcalan ve PKK ile görüşmeler yeniden başlatılsın.

Başbakanın, Mardin de açıkladığı on maddelik Master Planda aşağı yukarı aynı içeriği paylaşıyordu. Zaten açıklanan bu Master Plan, Dolmabahçe Mukatabatı’nın da aynısı. Yani demem o ki dünden bu güne aslında değişen bir şey yok. Sadece asker ve polisimiz şehit oluyor, Türkiye’nin şartları git gide daha da zorlaşıyor.

Gerek Cumhurbaşkanının konuşmalarıyla, gerek Başbakanın gezilerinde attığı nutuklardan anladığımız kadarıyla, anayasa taslağı hemen hemen oluşturulmuş gibi. Anayasa komisyonuna seçilen üyelerin görevi ise bu taslağı sadece tasnif edip kitapçık haline gelmesini sağlamak olacak.

Tamam, iyi de yarınki nesiller bu günün hesabını bizden sormayacak’mı? AKP, CHP, HDP zaten federasyona razılar da, ya MHP?

Hatırlatmak isterim; 1960 ihtilâl’inden sonra rahmetli Alpaslan Türkeş ve 14 arkadaşı yurt dışına sürgüne gönderilmişti. Sayın Türkeş, Adnan Menderes ve üç arkadaşının idam edilmemesi için Cemal Gürsel’e Yeni Delhi’en mektup yazmasına rağmen, uzun seneler kamuoyu nezdinde idamlar Türkeş ve arkadaşlarının üzerinde kaldı.

Daha 2000 yılında Abdullah Öcalan’ın idamına MHP milletvekilleri oy birliği ile onay vermelerine rağmen hâlâ Bebek katilini neden asmadınız diye hesabı gene MHP den sorulmuyor’mu?

Bu yüzden perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğunu göre göre böyle bir anayasa komisyonunda bulunmak ileride MHP’ye büyük bedeller ödetecektir. Hem 7 Haziran seçimlerinin akabinde adı hayırcıya çıkmış ve bedelini büyük bir oy kaybıyla ödemiş MHP’ye, varsın bu defa da hayırcı desinler. Ama taslağı tam bir ihanet projesi olan böyle bir anayasanın hazırlanışında suç ortağı olunmasından daha ağır bedeller ödemek çok daha iyidir.

 

 

Bakara Suresi Suriye Çağrışımları

Halep ordaysa kurşun burada. Yeni bir göç dalgası Suriye dramının bilmem kaçıncı bölümü olarak sahnede. Biriken acılar insanları problemlere bağlıyor ama sebepleri unutturuyor.

“Bir zaman misak ahzetmiştiniz; kanınızı dökmeyecek ve içinizdekileri sürgün etmeyecektiniz. Sonra kararlaştırdınız ve buna tanıksınız.” (B-84)

İlk taşı Suriye’ye kim attı? Kimler hangi hesapla ve neyi kararlaştırmıştı?

“Sonrasında içinizdekileri öldürmeyi sürdürüyor, ötekileştirdiklerinizi ülkenizden sürüyorsunuz; aleyhlerine bir adda ve düşmanlıkta birleşiyorsunuz / destekleşiyorsunuz. Eğer onlar size esirler / mülteciler halinde gelirlerse fidye verip / para harcayıp kurtarmak istiyorsunuz ki onların sürülmeleri size haram kılınmıştı. Kitabın bir bölümüne inanıp diğer bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Böyleleri fiilleriyle ceza, dünya hayatında da rezillik kazanırlar. Ve kıyamet günü en şiddetli azaba çarptırılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir ki!” (85)

Suriye’nin karışması mevzusunda dahli olanlar için yakıcı bir uyarıydı bu.

“O yalanladıkları şeye kendilerini sattılar. Allah’ın indirdiğine asi oldular. Ve Allah’ın kullarına fazlından indirdiği şeylere de.. Gazap üstüne gazabı hak ettiler. Ki o kâfirleredir aşağılayıcı azap.” (90)

“Hep bir ahit yapsalar bir gurup anlaşmayı illâ bozar. Hatta ekserisi iman da etmezler.” (100) Allah’ın yarattıkları üzerindeki rahmetine isyan ve bozgunculuk zemmediliyor.

“Evet, barış içinde Allah’ın yönüne özü muhsinler olarak yönelenlere Rabb katında ödül vardır. Ve korku yok onlara, mahzun da olmayacaklar.” (112)

“Rabbimiz! Bizi sana Müslüman kıl ve neslimizden de Müslüman bir topluluk çıkar. İbadetlerle arındır bizi tövbe üzerine. Muhakkak bağışlayıp rahmet eden Sensin.” (128)

Barış ve esenlik – ki onun adı İslam’dır – için çalışanlardan daha mutlu kim olabilir?

“Allah’ın boyası! Allah’tan gayri güzel boya vuran kim? Ki biz Ona kulluk ederiz.” (138)

İnsanlık boyasında din-mezhep-etnisite ayrımı olmaz. Ve stratejik hesap yapılmaz.

“Ve işte sizi orta bir topluluk kıldık. İnsanlar arasında şahitler olun, Resul de sizin üzerinize şahit olsun. Ve önceki kıbleyi üzerinize yön yapışımız ancak Peygamber’e bağlı olanlarla ileride değişecekleri bilmek için. Tabii ki ağır gelecek, Allah’ın hidayet ettiklerinden başka. Ve işte Allah inananları zayi etmiyor. Ancak Allah insanlara bağışlayıcı ve merhametlidir.” (143)

Ne oldu da böyle birbirinize zulümde bu kadar aşırıya kaçabiliyorsunuz?

“Sizi sınayacağız; korku ve açlık gibi şeylerle, mallar ve sahip olduklarınızdan eksilterek.. Onlar ki başlarına musibet geldiğinde ‘Ancak Allah var ve dönüş Ona’ derler. Sabredenlere müjde!” (155-156) Sınav bugün Suriye’dir, yarın Türkiye’dir.

“Kâfirlerin / Yalanlayanların misali hiç duymaksızın haykırana benzer ki duasız ve nidasız. Körler-sağırlar-dilsizler; akıl da etmezler.” (171)

3 maymunu iyi oynarlar, hep ayı şeyleri gevelerler, kamuoyuna yedirdiklerini zannederler.

“Allah’ın indirdiği kitaptan gizleyip de bununla biraz para kazananlar elbette ki karınlarında ateşten başka şey biriktirmezler. Kıyamet günü Allah ne onlarla konuşur ne de kendilerini arındırır. Onlara acı bir azap!” (174)

Ticareten kazanırken kaybetmek. Kitaptan konuşup hesaptan iş bağlayanlar..

“Fitne kalmayıp din Allah’ın oluncaya dek onlarla çarpışın. Vazgeçerlerse düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.” (193) Fitne Suriye’de kimin imalâtıysa adres orasıdır.

“Ve Allah uğrunda dağıtın, elleriniz tehlikeye bağlamayın! Ve ihsanda bulunun. Allah ihsan edenleri sever.” (195)

Paylaşanlar ve para, güç, nefret, günah biriktirenler. Enerji hatları, banka hesapları ve iktidar müsabakaları.. İnsanlığın büyük maçı bu ve iyiler kazanacak!

 

 

Kırılmadık Ne Kaldı? / Zaman Asla Kaybolmaz

0

Atilla Çilingir; Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbaydır. 25 yıldır sigorta sektöründe çalışmaktadır. Gazete ve dergilerde yazmakla yetinmeyip, çoğunluğu Kıbrıs hakkında olmak üzere 14 kitap telif edip yayınlamıştır.

Kırılmadık Ne Kaldı? Zaman Asla Kaybolmaz isimli, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 260 sayfa hacimle Kasım 2015’te yayınlanan eseri; memleket, millet bayrak mevzularında hassasiyet sahibi, gözlemci bir münevverin tahlil ve tenkit ağırlıklı düşünce, görüş ve çözüm önerilerini içeriyor.  Yer yer askerî disiplin ve hitabın izlerinin hissedildiği kitap, his ve şiir yüklü bir üslupla kaleme alınmıştır.

Yazarın kendi ifadesiyle, ‘Kitapta anlatılmaya çalışılan en önemli konu; 92 yıllık ulu bir çınar olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurarken, bu aziz vatan toprakları uğruna omuz omuza savaşıp, uğruna hep birlikte kan ve can verdiğimiz vatanımızda, Kürt asıllı kardeşlerimizle aramızı bozmak isteyenlerin, hangi maksada hizmet ettikleri yönünde yapılmış analizlerdir.’ Sayın Çilingir eserinde, ‘olayların analizini yaparken 1974 yılında ülkemizin yüksek menfaatleri ata yadigârı Kıbrıs Adası’nda, buradaki soydaşlarımızın Rumlar tarafından topyekûn öldürülmelerini önlemek adına savaşan, savaş denilen canavarı iyi tanıyan bir Kıbrıs Gazisi; aynı zamanda 41 yıldan bu güne, Kıbras’ta yaşanan süreci takip eden bir Kıbrıs Sevdalısı olarak, bu adada yakın tarihimizde yaşanan olayları‘ da ihmal etmiyor. Yazar 1987-1990 yılları arasında olağanüstü hal uygulamalarının yaşandığı Diyarbakır’da 3 yıl görev yapmıştır. Bu güzel ilimizin sokaklarını, insanlarını iyi tanıyan biri olarak o döneme ait gözlemlerine de eserinde yer veriyor.

Hamâsetle duygunun ideal karışımı olan bir hitabetle; Türkiye’mizin güzel insanlarına şöyle sesleniyor:

‘Vatan Nedir Bilir misiniz?

Tarih sayfalarında; ‘Atalarımızın’,’Türk Milletinin’ o muhteşem mirasına sahip çıkmaktır.

Ey Halkım, Mehmet’im, Genç Kardeşim; kan ve can bağı ile aynı dili, aynı dini, aynı ülküyü, aynı ortak değerleri paylaşan yiğidim: Vatan nedir bilir misin?

Aramızdaki sevgi bağlarıdır, saygı ve kültür mirasıdır. Ocağındaki aş’dır. Özgürce soluduğun hava, bahçende kokan çiçek, lezzetle yuttuğun lokmadır…

Hani bu gazi toprakların işgali boyunca kokusuna hasret kaldığın, kucaklamak için can attığın, ata yadigârı, ata toprağın Anadolu’dur, Anadolu’nun can insanıdır…

Vatan nedir bilir misin kardeşim?

Her sabah işine giderken özgürce kullandığın yolların, keyifle sürdüğün aracın, emeğinin karşılığında son kuruşuna kadar hak ettiğin paran ve bu parayı keyfince harcamandır…

Bütün bu saydıklarım; sana hamasî bir nutku; ‘Vatan, Millet, Sakarya’ söylemlerini çağrıştırmış da olabilir!

Ama bilir misin? Bu söylemler, ‘Vatan’ kavramının ta kendisidir.

Onun içindir ki, bulunduğun durumu, daha sen doğmadan yaşanan yıllar öncesini, bağımsızlığımız uğruna Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarının önderliğinde milletçe verilen mücadeleyi, ya da unuttuğun o acılı yılları hatırla…

İstiklal savaşımızda, bu mukaddes topraklar uğruna ve hiçbir etnik kimliğini öne çıkarmadan, sadece vatanını seven yurttaşların hayatlarını seve seve nasıl feda ettiklerini unutma!

Hiçbir şey gelmiyor ise aklına! Bakışlarını Çanakkale’ye çevir, orada yazılan tarih; sana bu yüce milletin vatan sevgisini bir kez daha anlatacaktır.

Sen bacası tüten her aile ocağında birçok ‘şehidi’ olan, ‘gazilik’ unvanı ile yücelen bir milletin evladısın.

Gönderinde bağımsızlığının ifadesi nazlı, nazlı dalgalanan ‘Ay Yıldızlı, Al Bayrağın’ var. Rengi; damarlarında dolaşan o asil kanın ta kendisidir. Üzerindeki ‘Ay’ ile ‘Yıldız’, evrenin derinliklerinden yansıyan ve ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin’ sonsuza kadar yaşayacağının ifadesidir.

Bu dağlar, bu ovalar, akarsular, dört mevsimi aynı anda yaşayan bu mukaddes topraklar, senin ‘Vatan’ın’ ona gözün gibi bak, dört elle sarıl, sahip çık.’

Sonraki sayfalarda; 1999 Marmara Depremi’nin ülke ekonomisine etkisi anlatılıyor.

Dünya tek bir devletten ibaret olsa, Türkiye o devletin başşehri, İstanbul ise başşehirdeki yönetim merkezi olurdu‘ diyerek yüceltilen İstanbul’umuzun ‘şehir rantı‘ adlı magandaya peşkeş çekilmesinin hüznü ilmik ilmik işleniyor. Maden ocaklarındaki grizu patlamalarının sebebiyet verdiği yangınlar, göz ve gönül yaşlarıyla söndürülmeye çalışılıyor. Trafiği canavarlaştıran düşüncesizlikler lânetleniyor. Çevre felaketlerine ağıtlar düzülüyor. Ormanlarla birlikte yanan ciğerlerimizin feryatları sorumlulara ve sorumsuzlara duyuruluyor.

64 – 242 sayfalarda Türkiye’yi yöneten kadronun ‘Çıraklık’, ‘Kalfalık’ ve ‘Ustalık’ dönemleri ile ‘Yeni Türkiye’nin inşa dönemleri, 13 yılda yaşanan iç ve dış bütün mühim olaylar hatırlatılarak tarihe not düşülüyor.

Kırılmadık Ne Kaldı? İsimli eserin müellifi Atilla Çilingir, ‘Kitabıma Son Verirken‘ başlıklı bölümde,  yaşanan bütün olayları kısa cümlelerle özetledikten sonra, iman tazeler gibi mesajlar veriyor. Dinleyelim:

‘Neredeyse bir asır önce; vatanımızın işgalinde, düşman çizmesi ile kirletilen ata yadigârı topraklarımızı kurtarabilmek ve yüce dinimiz İslam’ın camilerimizdeki sesi ‘Ezan-ı Şerifi’ yeniden duyabilmek için hiçbir etnik kimliğe bakılmaksızın biri, birimize sımsıkı sarıldık.

Hürriyetimiz ve bağımsızlığımız uğruna hep birlikte omuz, omuza savaştık.

Birbirimizin kucağında nefes alıp, nefes verdik. Medeniyetler otağı Anadolu’muzun bütün zenginliklerini birlikte paylaştık.

Gün geldi hep birlikte gururlandık, sevindik, güldük; günü geldi ortak acılarımız için kenetlendik hep birlikte ağladık.

Türk, Kürt, Laz, Arap, Çerkez, Roman, Sünni, Alevi demedik; birbirimizden kız alıp, kız verdik, milletimizin temelini oluşturan aile birlikteliğini kurduk. Hiçbir zaman ne inanç kimliğimizi, ne de etnik kimlik kimliğimizi sorguladık.

Tarihimize kazınan bu gerçekleri yok edeceklerini, aşacaklarını sanarak; son vatan topraklarımızın bölünmesi, parçalanması için her türlü melaneti sergileyenlerin bu ölümcül oyununa; sağduyu sahibi yurttaşlarımız hiç bir şekilde itibar etmeyecektir.

Hepimize düşen görev; millî değerlere, bilince, Cumhuriyete sahip çıkarak; 7 düvele diz çöktüren Çanakkale’yi, Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ruhu korumak ve bu bilinci gelecek nesillere aktarmaktır.

Millî-Devlet kimliğini sonsuza kadar muhafaza edecek olan Türk Milleti dili, dini, kültürü, tarihi ve saygın kimliğiyle aydınlık yarınlara el ele güçlü bir biçimde yürümeye devam edecektir.’

İnsanoğlu nisyan ile mâlûldür. Bu zaafımızı, hakikatleri bir defa değil, her gün okuyarak, okuduktan sonra çevremizdekilere anlatarak giderebiliriz. ‘Kırılmadık Ne Kaldı?‘ isimli eser, ‘Milletim nev-i beşer, vatanım rûy-i zemin‘ zihniyetini reddedenlerin başucu kitabı olmalı.

DERİN YAYINLARI:

Molla Fenari Sokağı Nu: 28/A Der Han. Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 01 65 Belgegeçer: 0.212-511 47 76

e-posta: der@deryayinevi.com.tr www.deryayinevi.com.tr

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

12 yaşındayken Selimiye Askerî Orta Okulunda başladığı askerlik mesleği sırasında Teğmen rütbesiyle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na katıldı. Gazi unvanı ile taltif edildi. 1985 – 1987 yıllarında tekrar Kıbrıs’ta görevlendirildi. Güneydoğu Anadolu’da terörle mücâdele etti.  Yarbay rütbesinde iken çocuklarının tahsili sebebiyle ve kendi isteğiyle emekli oldu. 25 yıldan beri Türkiye Sigorta Sektöründe yönetici olarak çalışmaktadır. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Yayınlanmış eserleri:

Yayınlanmış Eserleri:

*Kırılmadık Ne Kaldı? *10’ların İzleriyle Türkiye, *Sigortalı Hayatın Gerçekleri, *Tarihten Gelen Çığlık, *Andımız Olsun ki O Topraklar Bizim, *Elveda Kıbrıs, *Unutanlar-Unutturulanlar-Hatırlayamadıklarımız, *Girne’den Doğan Güneş, *Özgürlük Nefesi.

 

 

DERKENAR

OKUMAK, DİNLEMEK, SEYRETMEK…

*Türkiye’de günde ortalama beş saat televizyon seyredilirken, kitap okumaya yılda sadece altı saat ayrılıyor.

*Kitap Türkiye’de ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235. sırada yer alıyor.

*8.000.000 nüfuslu Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, 78.000.000’a yakın Türkiye’de bu rakam ortalama 1.000 ile 4.000 arasında. 500 hatta 250 adet basılan kitaplar da var. Çünkü Türkiye’de okuma alışkanlığına sâhip kişilerin sayısı 70.000 civarındadır.

*Türkiye’de insanlarımızın % 4’ü dergi,  % 22’si gazete okuyor. Radyo dinleme oranı % 24, televizyon seyretme oranı % 95.

*Kitap okuma alışkanlığında İstanbul, % 70 ile 1. sırada. Sonra da sırasıyla Ankara, İzmir, Bursa ve Adana geliyor. Eskişehir’de ise nüfusun % 1’inde kitap okuma alışkanlığı olduğu belirlenmiş.

*Yılda kişi başına 142 $ harcayarak, dünyada eğitime en az pay ayıran 5. ülkeyiz.

*Bilgisayar kullanmada 140 ülke içinde 20. Sıradayız.

*Bilgi sahibine gerekli değeri vermediğimizden, Üst seviyede yetişmiş her 100 kişiden 59’u yurt dışına gidiyor.

*Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye’de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır.

 

 

KUŞBAKIŞI:

DAMLA DAMLA YAŞADIKLARIM:

Uzun yıllar Ötüken Neşriyat A.Ş.’nin Genel Yayın Müdürlüğü’nü yaptıktan sonra sağlık sebebiyle çalışmalarına evinde devam eden Erol Kılınç, hâtıralarını anlatırken, yayın dünyasının gizli kalmış taraflarını da gözler önüne seriyor.

Başarılı yönetici Erol Kılıç, kitabı hakkında şunları söylüyor: Yazdıklarımı; isteyen bir gençlik macerası, isteyen ibretlik işler ve yaşanmışlıklar, isteyen sıradan bir ülkücünün ilk gençliğinden kocamışlığına kadar hayatının şahsî veya dâvâsı bakımından kendisince sivri yanları ile sosyal araştırmalar için malzeme olabilecek yönlerinin kaydedildiği bir hâtıra defteri telakki ederek okusun… Bilinsin ki, küçük şeyler de olsa, tarihe doğru notlar bırakmak arzusu, bunları kaleme alırken en başta gelen duygumuzdu. İnanıyorum ki, bizim kuşağın hayat serüvenleri aşağı yukarı böyleydi… Onun için, zannederim, Damla Damla Yaşadıklarım‘da okuyucu, kendi vicdanı ile yüzleşecek, hayatının muhtelif veçhelerinin yansılarını bulacaktır…

14 X 20 santim ölçülerinde, 314 sayfalık kitap, 2012 yılında yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Tarihin Akışını Değiştiren SON PEYGAMBER:

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’in insanlığa tebliğ ettiği mesaj, hem kendi döneminin hem de sonraki asırlarda dünya tarihinin ana belirleyicilerinden biri olmuştur. Allah (cc) Resûlü, Mekke’de mütevazı bir hayat yaşarken, tarihin en ağır ve en mukaddes görevlerinden biri olan elçilikle görevlendirilmiş; ancak yaşadığı toplumun mensuplarının çoğu O’nun çağrısına olumlu cevap vermemişlerdir. Buna rağmen Allah Resûlünün mücâdelesi, kendisine karşı çıkan birçok insana mesajı ulaştırma imkânı buluncaya kadar devam etmiştir.

Prof. Dr. Adnan Demircan, Son Peygamber isimli eserinde, örnek bir tebliğci olan Hz. Peygamber’in, dikkat ettiği ilkeler, tebliğde kullandığı yöntemler, Peygamberliği ispat talepleri ve Hz. Peygamber’e yönelik ithamlar, Medine Vesikası ve Yahudilerle bir arada yaşama tecrübesi, Hz. Peygamberin münâfıklarla ilişkileri, Nebevî merhametin tezâhürleri ve Son Elçi’yi anlamak, başlıkları altında iki cihan serveri Efendimiz’i anlattıktan sonra yazdıklarını; ‘Her dönemde yaşayan Müslümanların, içinde yaşadıkları döneme, topluma ve şartlarına göre sınandıkları imtihanları vardır. Ancak her Müslüman’ın en büyük imtihanı, nebevî mesajın bilinçli bir tâkipçisi olması ve Kur’an ile Kutlu Elçi’yi kendisine rehber edinmesidir. O’nun gerçek tâkipçilerine ne mutlu ‘ cümleleriyle bitiriyor.

BEYAN YAYINLARI

Ankara Caddesi Nu: 21 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-512 76 97 Belgegeçer: 0.212-526 50 10

e-posta: bilgi@beyanyayinlari.com //  www.beyanyayinlari.com

 

İŞGAL VE KURTULUŞ:

Edebiyatçı Yazar Hüseyin Adıgüzel, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 392 sayfalık İşgal ve Kurtuluş isimli tarihî romanında; yaşlı çınar Osmanlı Cihan Devleti’nin kök filizlerinden, aziz ve necip milletimizin yeşerttiği Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunu anlatıyor.

Tarih boyunca çok az millet, mutlak ve kesin bir tehdide karşı; sonu kesin olarak yok olmaya yönelik işgal, acı ve gözyaşı dolu yılların ardından, ortaya yepyeni bir devlet çıkarmış, Simurg efsânesini doğrularcasına kendini yakan küllerinden Anka Kuşu gibi yeniden doğmuştur! Birinci Dünya Savaşı kaybedilmiş, fakat ebedîlik ispat edilmiş; Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının vesile olmasıyla yepyeni bir hayatın, yeni ve çok dirençli bir ruhun yolu açılmış, yeni ve kararlı bir irâde ile yeryüzüne ‘millet‘ olarak yeniden dönülmüştür. Her safhası düşünülmüş, planlanmış, idrak ve zaferle taçlandırılmış bu hareket, Türk Ordusu’nun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihte tespit eden muazzam bir eserdir.

Mustafa Kemal Atatürk bu eser için; ‘Türk Milleti’nin hürriyet ve istiklâl fikrinin benzersiz âbidesidir! ‘ Diyor ve devam ediyor: Bu eseri vücuda getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan dolayı ilelebet mesut ve bahtiyarım!’

Büyük işleri her zaman, büyük milletler başarır. Türk Milleti Kurtuluş Savaş’ı yıllarında, tarihin eşini az kaydettiği, inanılmaz bir dâvâyı, büyük bir cesâret ve kahramanlık örneği göstererek başarmıştır. Dahi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde; O’nun cesâreti, azmi ve yol göstericiliği sâyesinde kazanılan bu büyük dâvâ; Dünya tarihine altın harflerle yazılan, Türk’ün ‘mûcize’ değerinde en büyük başarılarından biridir. Bu büyük başarıyı, başkomutan ve komuta heyeti, kahraman askerlerimiz savaş meydanlarında; memuru, çiftçisi, hekimi, yazanı, çizeni, esnafı, iş adamları, din adamları, öğretmenleri, öğrencileri, eşkiyası, efesi, çetecisi el ele, yürek yüreğe vererek şehirlerde, kasabalarda, köylerde çalışarak, çarpışarakelde etmişlerdir.

İşte Millet Savaşı budur! Bu kitap, bu Millet Savaşı’nın, bu büyük dâvânın, bu muazzam eserin, mûcizelerle eşdeğerdeki başarıları gerçekleştiren kahramanların romanıdır!

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-ANADOLU’NUN GÖZYAŞLARI: Yaşar Yılmaz / Yem Yayınları

2- NAZ BİTTİ: Ali Ayçil. Timaş Yayınları.

3-SENİNLE BİN YIL: Osman Çeviksoy. Akçağ Yayınları

4-RÖNESANS ve OSMANLI DÜNYASI: Derleyen: Anna Contadini, Claire Norton. Tercüme: Ebru Kılıç. Koç Üniversitesi Yayınları.

5-Ermenilerin Kaleminden KÜRTLEŞEN ERMENİLER: Ester-Thomas Nugerditchian. Tercüme Eden ve Yayına Hazırlayan: Kaya Atabek. Tarih ve Kuram Yayınları.

 

 

Sayın MHP Lider Adayları! Bu Millet Sizi Niye Seçsin?

0

MHP’de liderliğe soyunan üç kuvvetli aday var. Sayın Meral AKŞENER, Sayın Sinan OGAN ve Sayın Koray AYDIN. 534 delegenin destek verdiği bu üç adaya Kurultay süreci devam ederken şu soruları yöneltmek istiyorum.

1. Mevcut MHP yönetiminin eleştirdiğiniz yönleri nelerdir?

2. Sizlerin mevcut yönetimden farklı ve üstün olduğunuz taraflar nelerdir?

3. Ülkücü tabana ve Türk milletine nasıl bir hedef göstereceksiniz?

4. Nasıl bir MİLLİYETÇİ TÜRKİYE düşlüyorsunuz?

5. Türkiye’nin meselelerini çözüm konusundaki programınızın ana hatları nelerdir?

6. Ekibiniz kimlerden oluşuyor?

7. MHP’yi iktidara taşıyacak yolu nasıl bir çalışma yöntemi ve temposu ile katedeceksiniz?

8. Demokrasi ve insan hakları, medya ile ilişkiler, parti içi demokrasi konularındaki görüşlerinizi özetle açıklar mısınız?

9. Vaktiyle MHP hareketi içinde bulunup çeşitli sebeplerle kopan, uzaklaşan, kırılan ve küsen ülkücüler konusunda neler düşünüyorsunuz?

10. Kadınlarımız ve gençlerimizle ilgili tavrınız, yaklaşımınız ve projeleriniz nasıl olacak?

11. MHP’nin bugün unutulan ve unutturulan fikri kazanımlarını yeniden güncelliyerel hayata geçirip kaldıkları yerden devam ettirecek misiniz?

12. Milliyetçilik anlayışınızın 21. yüzyıl Türkiye ve Dünya gerçekleri ışığında çerçevesini çizer misiniz?

Bu süreçte boş durmayın, bunları kamuoyuna bölüm bölüm açıklayın. Ülkücü taban ve milli kamuoyu sizi şimdiden tanısın. Bu çalışma, hem sizi kurultayda başarıya, ilk seçimde partiyi iktidara taşır. Yoksa sadece kuru kuruya mevcut MHP liderine ve kadrosuna muhalif olmak, ne size, ne de partiye bir şey kazandırmaz. Ortaya koyacağınız amaç ve hedeflerin parıltısıyla başarıya ulaşırsınız.

Yanlış anlamayın,ben de MHP’de değişimden yanayım. Bu soruları sizi zora sokmak için sormadım. Tabanın ve milletin sizi iyice tanıyıp tercih etmesi için sordum.

 

 

 

Böyle Topluma Böyle Yöneticiler

Sizin de dikkatinizi çekiyordur.

Kalabalık yaya gruplarının yürüdüğü yerlerde, karşıdan gelenlerle çarpışmadan geçemiyoruz.

Diyelim ki, yaya geçitlerinde yeşil ışığın yanmasını bekledik. (Yayaların kırmızı ışık ihlallerini saymıyorum.) Biz karşıya geçeceğiz, karşıdan gelenler de bizim olduğumuz yere gelecekler. Ama hem biz ve hem de karşıdan gelenler yaya geçidinin tamamını kullanarak geçmeye çalıştığımız için, zikzaklar çizerek karşıya geçmeye çalışırız. Çoğu zaman da birkaç çarpışma veya sürtünme ile karşıya varabiliyoruz.

Oysa her iki taraftaki insanlarımız sağdan geçse, beklerken yığılma olduğunda, önce gelenin önde olmasına saygı göstererek sıraya girsek, son derece rahat ve düzenli bir şekilde geçebileceğiz.

Tren, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında bu araçlardan inerken ve çıkarken başkalarıyla bedensel temas yapmamak pek mümkün değil.

Asansörlerin yoğun kullanıldığı yerlerde de asansöre girip çıkarken birileriyle çarpışmadan bu işi başaramıyoruz.

Oysaki binmek isteyenler kapıda beklerken, çıkanların rahatça çıkabilmesi için kapının bize göre sağ tarafında ve bir metre kadar gerisinde beklesek, inecekler indikten sonra sırayla kabine girsek bu düzensizlikler olmayacak.

Hava güzel, mesela Sekapark’ta sahilde veya Yürüyüş Yolu’nda geziyoruz. Yaya yolunun tamamını kaplayan gruplar, yolun solundan, sağından, ortasından geçen kişiler, çiftler.. Bazısı yavaş yavaş seyrana çıkan, bazıları tempolu yürüyüş yapanlar… Her iki tarafta da yolu böyle kullanan yayalar büyük bir düzensizlik içinde yürümekteler.

Her iki tarafta yürüyenler sağdan yürüse, ortadaki alanı daha hızlı yürüyenlerin sollayarak geçişi için boş bıraksa hiçbir düzensizlik, çarpışma, bekleme olmayacak…

***

Eğitim Şart

Şehirde birlikte yaşamanın bu kadar basit ve temel kurallarını neden uygulayamıyoruz?

Galiba en temel sebep, eğitim sistemimiz hayata ve şehirde birlikte yaşama kurallarına dair hiçbir şeyi öğret(e)miyor.

Yüzmeyi, ilk yardımı, okuma alışkanlığını, yemek yapmayı, dinimizi, ahlak kurallarını, Türkçemizi, bir yabancı dili, trafik kurallarını öğretemediği gibi görgü kurallarını da öğretemiyor.

Sadece Milli Eğitimi kastetmiyorum. Milli Eğitim kadar büyük bir camiayı Diyaneti de dâhil ediyorum.

Camilere giriş çıkışta yaşanan düzensizlik tren ve otobüslerden farksız.

Kirli çoraplar veya ıslak ayaklarla Camiye girme gibi alışkanlıkları olan Müslümanlar kimin eseri?

***

Şehirli Olmak

Çoğumuz köy veya kasabalardan şehirlere geldik. Veya bulunduğumuz kasabalar hızla şehirleşti.

Bu değişime yani şehir hayatına ne kadar uyum sağladık?

Kalabalıkların bir arada yaşaması için farklı kurallar geçerli. Köyde, müstakil evinizde gürültü çıkarabilir, çamaşırı istediğiniz yere asabilirsiniz. Apartmanlarda oturuyorsanız böyle davranmamalısınız.

Yukarıda birkaçını verdiğim toplumsal görgü kuralları şehirli olmanın getirdiği sorumluluklardır.

Şehirli insan başkalarının yaşama alanına yer açmak için, kendi serbest hareket alanını sınırlandırır. Fakat başkalarından da kendisine bir özgürlük, güvenlik ve mahremiyet alanı bırakmasını talep eder.

Medeni bir şehirli, ATM’de bankacılık işlemi yaparken başkasının hesabını ve yaptığı işlemleri merakla izlemez. Mağaza kasalarında önünde ödeme yapan kişinin hesabını gözlemez. Otobüste nefesini bir başkasının ensesine üfleyecek şekilde yanaşmaz. Kendisine de böyle yapılmasını istemez.

Hatta ABD’de bu bir toplumsal kural olmuş. Herkesin bir metre çevresi mahremiyet veya güvenlik alanı kabul ediliyor. Kimse bu alanı ihlal edecek kadar başkasına yaklaşmıyor.

Bu kurallar gelişmiş ülkelerde bütün toplum tarafından benimsendiği gibi, uymayanlar toplum tarafından kınanmaktadır.

Bu ve benzeri konularda davranışlarımızı gelişmiş batı ülkelerindeki uygulamalarla mukayese edince sonuç utanç verici.

Son model arabalarından ambalaj atıklarını yola fırlatanlar, sokağa tükürenler, toplu alanlarda yüksek sesle konuşanlar, cep telefonuyla bağıra bağıra görüşürken bütün mahrem bilgilerini paylaşanlar…

Trafikte, karşıdakinin en küçük kusurunda bağıran, küfreden, kavga eden öfkeli sürücüler…

Ailelerinin, Milli Eğitimin ve Diyanet’in eğitemediği insanlarımız…

***

Televizyonlarda.. Tartışma adabından mahrum “uzman” terbiyesizler..

Birbirlerine en galiz sözlerle saldıran saygısız devletlûlar, ağızlarının kantarı bozuk siyasiler…

Hepsi bu toplumun eseri…

Bu ortak eğitimin veya eğitimsizliğin ürünü…

Belki de yumurta tavuktan değil, tavuk yumurtadan çıktı… Yani toplum bunların eseri…

*************************************************

Süslümanların Ahlakı

“Süslüman” kavramı “Sıradışı Müftü” olarak bilinen Kırklareli Müftüsü Adnan Zeki Bıyık’a ait.

Sıradışı Müftü, Süslümanların dini (ahlaktan soyutlayarak) yaşama anlayışını “Türedi Müslümanlık” diye tanımlamakta ve çarpıcı tespitler yapmakta.

“Eskiden yetimler görülüp gözetilip onlara sahip çıkılırdı. Onların âhından insanlar çok korkardı. Şimdi adım başı fütursuzca yetim hakkı yiyen hiç de vicdanı sızlamayan kan emici keneler türedi.”

“Eskiden zulüm-haksızlık-yolsuzluk ve sair kötü şeyleri kendi etrafından birileri de yapsa başkaları da yapsa herkes tepki gösterirdi, o şahıs veya şahıslar kınanırdı. Şimdi pisliği yapan kendi etrafından olunca süt dökmüş kedi gibi sessizleri oynayan ikiyüzlü bir nesil türedi.”

Bu ve benzeri tespitleri yapmak ve Müslümanları uyarmak sıradan bir din görevlisinin normal vazifesi idi. Ancak bu hakikatleri ifade edebilen din adamlarının sayısı o kadar az ki Adnan Zeki Bıyık’ın unvanı “Sıradışı Müftü” oluverdi.

***

Kul Hakkı

Kul hakkı” İslam’ın en temel kavramlarından biri.

Ahiret inancı olanlar bilirler ki, Allah kendi haklarını ve kendi emirlerine aykırı davrananları affedebileceğini, ancak kul hakkını affetme yetkisinin sadece kendisine haksızlık yapılan kişiye ait olduğunu bildiriyor.

Kul hakkı yemek, toplumun imkân ve değerlerini haksız yere şahsi menfaati için kullanmak ve/ veya toplumun kendilerine emanet verdiği yetkileri kötü kullanarak kamu malını israf etmek şeklinde de olabilir.

Bu halde toplumun her ferdinin hakkı yenmiş olur…

Haksız yere kamu malını yemek veya israf etmek en ağır kul hakkı ihlalidir.

***

Hazreti Ömer’e Hesap Sormak Daha Kolaydı

“Ey cemaat! Dinleyin ve itaat edin” diye hutbesine başlayan Hazreti Ömer‘e cemaatten bir kişi “Ey Müminlerin Emiri! Şu sırtındaki gömleğin hesabını vermezsen ne dinleriz, ne de itaat ederiz” demiş.

Devlet Başkanı ve Halife görevlerini yürütmekte olan Hazreti Ömer, sükûnetle herkesin huzurunda gömleğin hesabını vermiş ve böyle Müslümanlar olduğu için şükretmiş.

Şimdi ne böyle kamu malının hesabını devlet başkanından bile sorabilecek Müslümanlar var ve ne de hesap verme konusunda Ömer gibi davranan kamu görevlileri…

 

 

Devlet!

Devlet, günümüzdeki anlamıyla, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenmedir.

Bizim devletimizin adı da “Türkiye Cumhuriyeti”dir…

Devlet, Türkler tarafından daima “kutlu” sayılan ve milletimizi siyasi manada temsil eden yegane varlığımızdır.

Tarih, Türklerin büyük bir coğrafya da sayısız devlet kurduğunu yazıyor. Yani bu konuda pek maharetli bir milletin çocuklarıyız!

Kurduğumuz devletler ve temsil ettiğimiz medeniyetler, eski dünyanın her yerine ulaşmıştır. Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Timurlular, Altın Orda, Babürlü, Selçuklu, Mısır Türkiya devleti ve nihayetinde Osmanlılar hemen bir çırpıda sayabildiklerimizdir.

Yıllar önce Sir Ch. Eliot’un; “Türkler eski güçlerini artık kaybetmiştir fakat tarihte yeniden önemli roller oynayacaklardır, çünkü Türklerde bu güç hala mevcuttur.” dediğinde olduğu gibi Türklerin devletleri ile birlikte var olma arzusu günümüzde de sürmektedir.

Türklerin, insanlık tarihi boyunca bu kadar çok devlet kurmasının nedenlerinden bir kısmını, kendilerine karşı duydukları aşırı güvene ve başlarına gelenleri kısa sürede unutmalarına bağlıyorum.

Türk devletlerinin kiminin uzun ömürlü kiminin de kısa ömürlü olmasının sırları, Bilge Kağan’ın “Orhun Yazıtları”nda bize bıraktığı vasiyetlerdedir. Unutmayalım ki, o dönem Türk beyleri kendi isimlerini bırakıp Çin isimleri almış, Türkler Çinlilerin ipekli kumaşlarına ve tatlı sözlerine kanmış, düşmanlar Türk halkı ile Türk beylerini biribirine karşı kışkırtarak kardeşi kardeşe düşürmüşler, gençler ağabeylerine oğullarda babalarına itaat etmez olmuştur. Sonuç elli yıllık bir Çin esaretidir… Bilge Kağan’da bunun üzerine “Türk Milleti, irkil ve kendine dön!” demiştir.

Devlet, Türkler açısından bir “kutsal”lık taşısa da aslında her bir fert ve toplum için yaşamsal öneme sahip bir erk yani güçtür.

Devletin önemini anlamak için Osmanlı-Türk İmparatorluğu döneminde kaybettiğimiz topraklarda ardımızda bıraktığımız soydaşlarımız ve akraba topluluklarımız ile bir konuşun, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Kırım, Ahıska, Kerkük, Halep, Kırcaali, Üsküp, Prizren, Gümülcine, Saraybosna, Kıbrıs ve diğer ata yadigârı topraklara bir uzanıverin; bir Türk veya Türk olarak görülenler için devletsizliğin ne anlama geldiğini görün derim. Ya da Suriye’den Türkiye’ye doğru yürüyerek gelen binlerce insana bakın yeter!

Bunu sadece güvenlik açısından söylemiyorum. Devletimiz var ki; milyonlarca hanede elektrik yanıyor, soba başında ısınıyor, çeşmelerimizden sular akıyor, karnımız doyuyor, tarlalar ekiliyor, hayvanlarımıza bakılıyor, çocuklarımız okullara gidiyor, yollarımız yapılıyor, hastalarımız tedavi görüyor, ticaretimiz sürüyor, namusumuz, malımız canımız korunuyor, hakkımız aranıyor… Eksiklik varmış, yanlış oluyormuş; tamam kabul ediyorum ama bunlar devletimize bir laf söylemeye ve onu yıpratmaya yada yıkmaya teşebbüs etmeye yeterli neden değildir.

Yurt dışına gidenler iyi bilir; geri dönüşte sınırda veya havaalanında Türk bayrağını görünce; memlekete geldik diye içimiz ne kadar rahatlar ve kendi kendimize “memleket gibisi yok” diye mırıldanırız. Hatta eminim ki, hainlerde aynı duyguyu hisseder. İşte bize bu duyguyu tattıran bu memleket, Türk Milletinin en büyük siyasal örgütlenmesi olan Türk devleti ile ayaktadır.

Vatandaşı olmaktan gurur duyduğum “Türkiye Cumhuriyeti” devleti Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. Eğrisi doğrusu ile kuruluşundan bu yana 93 yıl geçmiştir. Bana gore bu güne kadar üzerine düşeni hakkıyla yapmıştır. Bu devlet kabul etmeliyiz ki, içeriden ve dışarıdan insanlık tarihinin görmediği kadar, büyük bir saldırı altındadır. Bu saldırının hedefi, devletimizi yıkmak ve Türk Milletinin elinden bu toprakları alıp onu esaret altına almaktır. Devletimize bilerek veya bilmeyerek laf edenlerin hepsi bu amaca hizmet etmektedir.

Onun için bize göre “kutsal” olmasının yanında her birimiz için yaşamsal önem taşıyan devlet varlığımız, göz bebeğimiz gibi korunmalı ve gerekirse onun hizmetinde her türlü fedakârlıkta bulunabilmeliyiz. Öyle birilerinin etkisinde yada propagandasında kalarak devletimiz aleyhinde konuşmaktan imtina etmeli aksine her ortamda yüksek sesle devletimizi müdafa ederek onu elimizden geldiğince korumalıyız.. Başımızda sallanacak yabancı bir bayrak ve vatandaşı olacağımız başka devletler bize asla Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği rahatı ve güveni sağlamaz. Bilmeliyiz ki; en kötü devlet bile devletsizlikten çok daha iyidir!

Türkiye Cumhuriyeti bizimdir, biz Türkiye Cumhuriyetiyiz! O zaman Bilge Kağan’ın dediği gibi “İrkil” ve kendine dön, devletinle ebediyen yaşa…

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (16)

Kendisi (Volter) Berlin’de Büyük Frederik’in yanında bulunduğu sırada ve ondan sonra Allah’ın var ve bir olduğunu ispat ve kanıtlamak için, uzun uzadıya yazdığı kitaplar, diğer yazdığı eserler arasında hâlâ dikkatle okunmaktadır.

İnkârcılara Bir Örnek

Yaratılıştan akıllı ve zekî bir insan varsayalım, ki yirmibeş yaşına varıncaya kadar karanlık bir yerde kapanıp dünyayı görmemiş ve yalnız yanında olan diğer bir adamdan konuşmayı ve yazıp okumayı öğrenmiş olsun.

Karanlıkta büyümüş akıllı insanı, ilkbahar mevsiminde güzel bir yere çıkaralım da, bir taraftan şua saçan Güneş’i, diğer taraftan yeşillenmiş kokular saçan alanı ve bol meyvalı ağaçları ve çıkıp köpüre köpüre akan berrak suları görsün. Çeşitli güzel kokuları hissedip koklasın.

Bülbüllerin ve diğer kuşların tatlı ve hazin nağmelerini işitsin. Sonra gezdiği yerlerde birçok hayvanların coşkuyla oynayıp birbirlerine yabancılık çekmediklerini görsün.

O sırada tam bir nazla harman olan son derece güzel yüzlü bir insana baksın. O bakışın güzellik arttıran gülümsemesi ve gönül alan bakışının verdiği tatlı his ve duyguları hissederek; kalb ve aklı yerinden oynamış olsun.

Ondan sonra güzel yemekler, meyvalar yesin. Susayınca tatlı su gibi (s. 35) su bulup içsin. Günü böyle zevk ve safalar içinde geçirdikten sonra, gece olunca bir taraftan milyonlarca parlak yıldızları diğer taraftan hüzünlü / üzüntülü bir şekilde endamını gösteren ışık saçan ay’ı görsün.

Hepsini seyrederken çok üzüntü verici ve âşık eden bir ses işitsin. Sonra tam bir rahat ve lezzetle uyusun. Ertesi günü bir filozoflar meclisinde bulunup, onların konuşmalarındaki hikmetli ve düşündürücü sözleri dinlesin.

Ondan sonra çok anlamlı bir kitabı eline alıp okusun. Özetle böyle hâllerden duygulanmışken uğursuz bir inkârcıya rastlayarak: “Dün ve dün gece ve bugün yeni çıktığım bu dünyada gördüğüm varlıkların sahibi ve Yaratanı kimdir?” diye sorsun. İnkâr eden cevaben / yanıt olarak dese ki:

“Hayır, her ne görüp işittin ve her ne ki yedin ve içtin ise Yaratansız bir şekilde kendi kendine oldu!”

Bu şaşırtıcı ifade üzerine, dünyaya yeni çıkan adam, o inkârcıyı yalancı bir yaratık sayar. Bununla beraber yine sorsa ki: “Ya benim şimdi okuduğum kitabın yazarı kimdir?”

İnkârcı cevaben / yanıt olarak ve sözüne şunu ekleyerek: “O kitabın yazarını yazar iken görmediğimden yazarı olmadığı anlaşılır. Bundan ötürü vaktiyle yel esip bir yerde bulunan bazı harfler rüzgârın şiddetle esmesinden yazarsız, tertip eden / düzenleyen olmaksızın, matbaa / basılacak yer bulunmaksızın kendiliklerinden karıştı; bu kitap tesadüfen / rastgele ve doğal bir surette yazıldı!”

Deyince Kâinatın / Evrenin Yaratıcısız yapıldığını iddia eden / savlayan ve inkâr eden inkârcının bu ikinci ifadesinden, dünyaya yeni çıkan adam daha çok şaşmaz mı? Fakat inançsızın yalnız yalancı değil; deli olduğuna da hükmetmez mi? Yani bu hükmünde asla kararsızlık göstermez.

Bu âcizane / güç yetirmezliğimin bir göstergesi olan makalemin / yazımın sonunda ruhaniyet ve belâgat ruhunun sonuncusu, hikmet ve sırlar kaynağı olan Şanı Yüce Kur’an’dan yedi âyet-i kerîmeyi uğur sayarak sözlerime ekliyor; Allah’ın birliğini ispat ve ruhaniyet için, gökler ve arz’ı âdil iki şahit ve tanık olarak, insanların akıl ve vicdan mahkemelerine sunuyorum.

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)