17.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 755

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (17)

İmran suresinin 190 ve 191. âyetlerinde ferman ve beyan buyurulur:

“Elbette Gökler ve Arz’ın yaratılışında ve gece ve gündüzün ihtilâf ve takibinde / birbiri peşi sıra gelmesinde akıl sahipleri için alâmet, nişan ve işaretler vardır. O akıl sahipleri ayakta ve oturdukta ve yattıkta yani her bir hâllerinde Yüce Allah’ı anar ve düşünürler. Gökler ve Yer’in yaratılmasında iyice düşünürler. Ondan sonra derler: Ey bizim Rabbimiz! Bunları boş yere ve bâtıl / yanlış olarak yaratmadın. Senin için manen temiz oluş vardır. Bizi ateş azabından (s. 36) koru.”

Burada ateşten maksat, Cehennem ateşi olduğu gibi, inkâr ateşi de olabilir.

A’raf suresinin 185. âyetinde emir ve beyan buyurulur ki:

“Acaba inançsızlar veya insanlar bakmazlar mı? Gökler ve Yer’de ve onların içinde olan şeylere, varlıklara ki sanatla yaratan Allah’ın kudretini kanıtlar. Eğer ecelleri yakın ise ondan sonra Kur’an’dan başka hangi söze inanabilirler?”

Yasin suresinin 78. âyetinde emir buyurulur ki: “İnkârcı olan insan dedi: ‘Kemikleri kim diriltir? Kemiklere kim hayat verir? Çürümüş olduğu hâlde.’ “

İşte bunun üzerine Yasin suresinin 79, 80 ve 81. âyetlerinde Yüce Allah o inkârcıya cevap vermek üzere Âlemin Övüncü Efendimiz Hz. Muhammed’e buyururlar ki:

“Ya Muhammed söyle; kemikleri dirilten O Allah ki onları birinci defa yarattı. İşte O Yaratıcı, her yaratma ve icat etme / vücud verip ortaya koymak için ilim sahibidir. Sizin için, yeşil ağaçtan ateş yaptı. Siz o ağaçtan ateş yakarsınız. O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı. Kadir / Güçlü değil midir ki, onların benzerini ve kemikleri yaratmasın! Elbette yaratmaya gücü yeter. Çünkü Allah Yaratıcı, Alîm ve Çok Bilici’dir.”

Mesnevi

Kez neyistan ta mera bübrîde end

Ez nefîrem merd ü zen nalide end

Çeviri: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri, benim feryadımdan kadın ve erkek (s. 37) ağlayıcıdır.

Açıklaması: Kamışlıktan maksat, Allah’ın birlik mertebesidir. Yine kamışlıktan kastedilen, ruhaniyet âlemidir. Allah’ı hakkıyla bilen ârif olan zât buyurur ki: Rabbin irade, istek ve dilemesinin yüce gereği kendisini şöyle göstermiştir. Beni ruhaniyet âleminden ayrı düşürmüştür. Böylece beni bu dünyanın ayrılık ve elemlerine arkadaş etmiştir. İşte Yüce Allah beni ruhaniyet âleminden ayrı ve gayrı eyliyeliden beri sesimden feryat ve figanımdan tüm erkek ve kadınlar inleyip, sızlıyorlar, ağlayıp duruyorlar.

Bu çok anlamlı beyit üç şekilde açıklanabilir, tanımlanabilir:

Açıklayıcı şekillerden biri, yine kâmil ve erdemli olan zâtın, ruhaniyet âlemine dair açıkladığı ve ileri sürdüğü nükte ve inceliklerin işitilmesinden ve o âlemden ayrılınmış olunmasından ve özellikle dinleyenler de insan oldukları için o kişiyle aynı derde sahip olduklarından dolayı feryat ve figan ederler.

Diğer bakışta, nefis ve şeytanın baskıları vardır. Dünyanın zor olan diğer halleri vardır. İşte bunlar hasebiyle insanların çektikleri binbir çileler vardır. Çeşit çeşit gam ve keder sahibidirler. Çeşit çeşit dert, keder ve gaileleri vardır. İşte bütün bunları işiten kadın-erkek herkes acıma duygusuna sahip olduklarından ve kalplerinin yumuşaklıklarından ötürü ağlayıp inleyici olurlar.

Üçüncü açıklayıcı şekil şudur: Zayıf, küçük bir çocuk düşünün ki, hâl diliyle durumunun ana-babası üstündeki etkisini şöyle açıklar. Öyle ki, dünyaya geldiği dakikadanberi hastalıklarla karşılaşmaktadır. Diğer gam ve cefalara tutulmuş olduğundan merhamete muhtaç bir haldedir. Bu yüzden ana-babası pek acıyıcı oldukları için çok göz yaşı dökerler. Ciğerpâreleri yani evlâtlarının bu haline merhamet ederek bakarlar.

 

 

Gönül Dostları

0

Elektrik Yüksek Mühendisi Özdemir Özsoy, 13 X 19,5 santim ölçülerinde, 206 sayfalık kendi yayını olan Gönül Dostları isimli eserinde; Yunus Emre ekseninde Harzemşh Muhammed ve oğlu Celâleddin Harzemşah, Cengiz Han, Buhtunnasar, Tanrının Kırbacı Attilla, Büyük bilgin Ferideddin-i Attar, Abbasi halifesi Nâsır Lidinillah, Fârâbî, adı verilmiyor olsa bile Gürcü Kraliçesi Tamara, Hülagü, Alamut Kalesi’nin çarpık mezhep şeyhi Hasan Sabbah gibi tarihî şahsiyetlerden bilgiler sunuyor. Okuyucuyu, Utrar, Nişabür, Rey, Merv ve Tûs-Meşhed gibi Türk diyarlarında gezintiye çıkarıyor.

Yazarın kitaptaki tek gönül dostu yalnızca Koca Yunus değil. Mevlana Celaleddin-i Rûmî de veciz ifadelerle fakat bütün haşmetiyle sayfalar, satırlar arasında okuyucuya görünüyor.

Yazar Özsoy’un eseri; bir kısmı az bilinen, bir kısmı da kıyısından köşesinden hayal-meyal hatırlanan olayların bal peteğinin altıgen kutucuklarına ustalıkla ve disiplinle yerleştirilmiş tarihî bilgileri ihtiva eden kovan gibidir.  Onlarca cilde zor sığdırılabilecek bilgilerin özü, meraklılarına binlerce kapıyı aralıyor.

Tasavvufî mesajlar kitabın bütününde ana temayı teşkil ediyor. Diğer taraftan tarihî şahsiyetlerin icraatı mercek altına alındığında, günümüzün yerli ve yabancı, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticileri nasipleniyorlar: ‘Ekonomik ve sosyal düzen -adı ne olursa olsun- eğer toplumun mutluluğuna hizmet etmiyorsa, gelir dağılımındaki yozlaşmayı düzeltemiyorsa, belirli bir zümre, kamu kuruluşlarına ve özel kuruluşlara hâkim olmak suretiyle kendi öz milletini sıkıntılara uğratıyorsa, içerden ve dışardan bir başka zâlimin zuhuruna zemin hazırlıyor demektir. Bu çarpıklığın en belirgin alâmeti kültür değerlerini vurguncu bir malî güce feda etmektir ki bunu yapan kişi veya kişiler propaganda imkânları ile kendilerini ne kadar becerikli ve marifetli gösterirlerse göstersinler -ülkelerini iktisadî ve siyasî sömürgecilerin rahatça at oynatabileceği bir arena hâline getirmeleri sebebiyle- en büyük ihanetin temsilcileri olarak anıla geleceklerdir.’

Kitabının sayfalarına aldığı tahlillere bakılırsa yazar, tasavvuf ilmine vâkıf olduğu kadar sâdece tarihî bilgilere değil, tarih şuuruna da sahiptir.

Okuyucu zaman zaman; bozkırda, çölde ve de yakıcı sıcaklıkta uzun bir yolculuğa çıkmış kervanın bir pınar başında mola vermesi gibi, mistisizmin gölgesinde misafir ediliyor. İşte o duraklardan biri: ‘Yol ehli için hayatın kendisi bir yolculuk… Hakk’ın yolu, yürümekle değil, O’nun varlığında erimekle aşılır.’

Yorgunluğunuz geçinceye kadar durup tefekkür edebilirsiniz. Tefekkürden bunaldığınızda tekrar sayfalara dönüp yeni ufuklara açılmanız mümkündür.

Hülagü Han’ın Bağdt’ı işgal edip yakıp yıkmasının ardındaki gizli entrikaların anlatıldığı sayfalarda dedektif romanında olduğu gibi heyecan doruklara çıkar. Adrenalin ihtiyacı olanlara iyi gelir. Ve sonra Koca Yunus, Bizim Yunus devreye girer. Zulümden, kandan, işkenceden, katilden bunalan, küçük tansiyonu 12’ye, nabzı 150’ye çıkmış olanları, gönül sarayında ağırlar, sâkinleştirir. Ve sonra Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî ile karşılaşırsınız. Yeniden diriliş, öze dönüş sizi beklemektedir:

‘Söylendiğine göre Arslan Baba ashabın ileri gelenlerindendi. Dört yüz sene, başka bir söylentiye göre de yedi yüz yıl yaşamıştı. O’nun Türkistan’a gelerek Hoca Ahmed’e  yol gösterme görevini alması manevî bir işârete dayanıyordu.

Hazret-i Peygamber’in gazâlarından birinde ashabı kiram nasılsa aç kalarak O’nun huzuruna geldiler, biraz yiyecek dilediler. Duası üzerine Cibril-i Emîn, cennetten bir tabak hurma getirdi; fakat o hurmalardan bir tanesi yere düştü. Hazreti Cibril ‘Bu hurma sizin ümmetinizden Ahmed Yesevî adlı birinin kısmetidir.’ dedi. Her emânetin sâhibine verilmesi gerektiğinden Peygamber (sav) içlerinden birinin bu görevi almasını istedi. Ashaptan kimse cevap vermedi. O zaman bu Baba Arslan, Resulü Ekrem’in inâyeti ile bu işi üzerine alabileceğini söyledi. Bunun üzerine Hazreti Peygamber o hurma tânesini onun ağzına attı. Hemen hurma üzerinde bir perde zâhir oldu ve Hazreti Peygamber Arslan Babaya Sultan Ahmed Yesevî’yi nasıl bulacağını açıklayıp öğreterek O’nun terbiyesi ve yetişmesiyle uğraşmasını emretti. Peygamberin duası berekâtiyle Arslan Baba uzun yaşadı. Dört yüz yıl kadar sonra Türkistan’da Yesi şehrine geldi ve Ahmed’i mektebe giderken buldu. Çocuğa selâm verdi; çocuk selâmı iade ettikten sonra ‘Ey baba, emanetiniz hani ?’ diye sordu. Arslan Baba bu beklemediği sorudan şaşırdı. Adının Ahmed olduğunu öğrendikten sonra emâneti sâhibine teslim etti. Bu görevi yerine getiren Arslan Baba ertesi yıl orada hayata vedâ etti. Divan-ı Hikmet’te ‘Ruhları alanın onun canını da aldığı, hurilerin ipekten kefen biçtikleri, yetmiş bin meleğin ağlaya ağlaya gelip O’nu cennete götürdükleri ‘  yazılıdır.’

53. sayfada Koca Yunus çıkagelir. Ve menkıbeler, okuyucunun çevre ile alakasını kesip onu sayfalara, satırlara, cümlelere ve kelimelere bağlar. 60. Sayfada Türkistan Hoca’nın hayat hikâyesi başlıyor, 76. Sayfaya kadar devam ediyor. Burada nöbet tekrar Baha Veled ve Mevlanâ Celâleddin Hazretleri’nindir.

Ve sonra her biri, yekdiğerinden nurlu, hikmetli sözler:

*Bir şeyin bilinemeyeceğini bilmek, ‘onu biliyorum’ demekten çok daha üstün bir mertebedir.

*Mânevî ilim, üç şeyle elde ediler: Zikreden dil, şükreden gönül, sabreden ten.

*İlimsiz beden kuru bir kalıptır. Bu kuru ağacı yeşertmek için perhiz ve cehd gerekir.

*Züht erbabına mal cömertliği, cihat ehline ten cömertliği, âriflere gönül cömertliği yakışır.

*Hayatta alçak gönüllülükten daha iyi bir şey görmedim; elinizdekilerle yetinin.

*Eğer ölen kimse Allah’a kavuşmasaydı, Allah kimsenin ölümüne hükmetmez ve öldürülmesini meşru kılmazdı.

*   *   *

Bir sokakta çocuklar oyun oynuyorlardı. Mevlana’yı görünce koşup geldiler, elini öptüler. Onları sevdi, okşadı, gönüllerini aldı. Bir çocuk daha oyuna doymamış olmalı ki, uzaktan seslendi:

Mevlânâ! Dur, ben de geliyorum. Bekle beni!

Çocuk oyununu bitirinceye kadar bekledi. Sonunda o da geldi. Büyük insanla küçük çocuk karşılıklı el öptüler…

Duygularına hâkim olamayan bir insansanız, gözpınarlarınızı siliniz ve arkanıza yaslanıp, kaç yaşında olursanız olunuz, yaşadıklarınızı hızla geçen kareler hâlinde bir-iki dakika içinde tekrar yaşayınız ve yukarıdaki satırları tekrar okuyunuz. Hayatınızın sonraki bölümünde daha farklı bir insan olmayı kararlaştırdı iseniz, Özdemir Özsoy’un bu kitabı yazmaktaki niyazı kabul edilmiş demektir.

Gönül Dostları, elinize alacağınız değil, gönül köşkünüzde misâfir edeceğiniz bir kitap…

 

 

 

 

ÖZDEMİR ÖZSOY

1932 yılında Bursa’da doğdu. İlk ve ortaokul ile Liseyi Bursa’da okuduktan sonra 1954 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Almanya’da stajyer olarak çalıştı. İtalyan Hükümeti’nin bursu ile Torino’da araştırmalarda bulundu. Almanya’da İşletme Ekonomisi Enstitüsü’nde ve T.C. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzmanlık çalışmalarına katıldı.

Millî Güvenlik Akademisi’ni 1972 yılında birincilikle bitirdi.

Kamu hizmetinde TCDD Planlama Dairesi Başkanı ve Sanayi Bakanlığı İstanbul Bölge Müdürü olarak görev yaptı.

Özel sektörde Pancar Motor Yönetim Kurulu Üyeliği ve Genel Müdür yardımcılığı, Dokusan Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Murahhas üyeliği, Bursa’da ZİMAŞ firmasında Genel Koordinatörlük, YÖNAR Araştırma-Danışmanlık Firması’nda Genel Müdürlük yaptı.

Ortadoğu, Son Havadis, Tercüman gazetelerinde; Hedef, Devlet, Türkeli ve Ufuk Ötesi dergilerinde fıkra ve makaleleri yayımlandı.

 

 

DERKENAR:

 

Onur

 

‘Onur’un kurulu var, ödülü var, belgesi var. ‘Kim’ veya ‘ne’ bu onur? Onur kurulu,  ‘haysiyet divanı’ divanı yerine kullanılıyor.  O zaman ‘onur’, ‘haysiyet’ oluyor. Ama ‘haysiyet ödülü’ olmaz ki. Haysiyet esas olarak ‘değer’dir, ‘itibar’dır.

Ya ‘onursal üye’, ‘onursal başkan’ denildiğinde ne oluyor? ‘Onur’da iftihar, övünme anlamı yok. Fakat ‘onursal’da var. Fahrî üye yerine ‘onursal üye’, fahrî başkan yerine ‘onursal başkan’ deniliyor. Böylece aslî üye olmayan bir üyeden, vazife başındaki başkandan ayrı bir başkandan söz ediliyor. Millî Eğitim’in Orta ‘Öğretim Kurumları Ödül ve Disiplin Yönetmeliği’ öğrencilerin ödüllendirilmesi yanında cezalandırılmalarını da düzenliyor. Bu yönetmeliğe göre öğrenciler, ‘onur kurulu’ tarafman hem ‘onur ödülü’ ile ödüllendiriyor, hem de muhtelif cezalara çarptırılıyor. Ödül veren heyetle ceza veren heyetin aynı olması pek alışılmış değil. Yani, karışıklık burada da devam ediyor.

Sözün, kelimelerin yalama olduğu bir devirde yaşıyoruz. Kullandığımız kelime sayısı gitgide azalıyor, bunlara yüklediğimiz anlamlar ise habire çoğalıyor. Kelimelerin anlam alanları belirsizleşiyor, mâna kaybı yaygınlaşıyor. Zengin dilimizin verimli toprağı günden güne kayboluyor.

Bu konudaki örnek kelimelerden biri ‘onur’dur. Ne hikmetse bu kelime Fransızcadaki ‘honneur’a benziyor! Aslında benziyor filan değil, düpedüz ondan aparılmış bir kelime. Haysiyet, şeref, vakar gibi kelimeler varken, ‘honneur’dan aparma ‘onur’ yenilir yutulur gibi değil. Haysiyetimizi yitirdik. Şerefimiz yok hükmünde. İzzetinefsimiz ayaklar altında. Vakarımızı çoktan kaybettik. Bu kelimeler kullanımdan düştü, anlamlar kayboldu.

Onursuz musunuz, haysiyetsiz mi? Geldik sözün sonuna. Onur kelimesini halk nezdinde sınamayı teklif ediyorum. Birine ‘onursuz’ deyin, suratınıza bel bel bakacak ve ‘git işine’ diyecek! Bir de ‘şerefsiz’ veya ‘haysiyetsiz’ deyin bakalım…

Şimdi kelimeleri yerli yerinde kullanma ve anlamları netleştirme zamanı. Medeniyet dili nedir? Sorusunun cevabını ya şimdi vereceğiz, ya da hiçbir zaman!

(D. MEHMET DOĞAN. Derin Tarih Dergisi. Sayı: 44, Sayfa: 18)

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

Gaspıralı İsmail Bey’den Atatürk’e TÜRK DÜNYASINDA DİL VE KÜLTÜR BİRLİĞİ:

Gaspıralı İsmail Bey, Türklerin ve İslam âleminin geri kalış sebeplerinin başında cehâletin geldiğine inanan büyük fikir adamlarımızdan biri idi. Rus işgaline uğrayan Türk ülkelerinde yaptığı ve ‘Usul-i Cedid ‘ adını verdiği eğitim reformu ile Türklerin İslam’dan ayrılmadan modern bir eğitim görerek başarılı olabileceklerini ispat etmişti. O’nun çalışmaları ve başarıları yalnız eğitim sahasıyla sınırlı kalmıyordu. O, iyi eğitim görerek muasır medeniyet seviyesine hızla ilerleyen Türklerin, ‘Dilde, Fikirde İşte Birlik ‘ ifâdesiyle özetlediği birleşmenin de zaruretine de inanıyordu. Aksi takdirde, dil ve kültür alanında birleşemeyen Türk topluluklarının bir millet hâline gelemeyeceğini ve arzu edilen başarıyı elde edemeyeceğini söylüyordu. Ancak o zaman siyasî ve iktisadî alanlarda istedikleri konuma gelebileceklerine inanıyordu. Türkiye Türkçesi’nin örnek alınarak mutlaka dil birliğinin sağlanması gerektiğini belirten Gaspıralı, bunu yaparken diğer Türk lehçelerinin de unutulmamasını söylemiştir.

Prof. Dr. Mehmet Saray istiklalini kazanan yeni Türk cumhuriyetleri ile kültürel muhtariyeti olan Türk toplulukları arasında, 20 yılda başarı sağlanamayan dil ve kültür birliği çalışmalarına yeni bir şekil vermek maksadıyla hazırladığı Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği isimli eserinde, belirlenen bu hedefe ulaşmayı sağlayacak proje sunuyor.

Eserin 140-171. Sayfalarında Gaspıralı İsmail Bey’in yazılarından seçmeler ile hakkında yazılan makalelere yer veriliyor.

TÜRK DİL KURUMU

Atatürk Bulvarı Nu: 217 Kavaklıdere, Ankara. Telefon: 0.312-428 61 00 Belgegeçer: 0.312-428 52 88

e-mektup: iletisim@tdk.org.tr intermet: www.tdk.org.tr

 

ÇEVGEN:

Köksal Alver, edebiyat sosyolojisi hakkında yazdığı kitaplarla birlikte hikâye kitaplarıyla da edebiyat dünyamızda adından söz ettiren bir yazar. Yazarın ‘Çevgen‘ adlı hikâye kitabı, 2015 yılında, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 128 sayfa olarak yayınlandı.

Yazar, Çevgen isimli eserinde insanı hayata dâvet ediyor. Fakat bildiğimiz hayata, bize sunulan, bize dayatılan hayata değil, tabiatımızda bulunan hayata. Bu dâveti bâzı hikâyelerinde bir kaos evreni kurarak yapıyor. Bâzı hikâyelerinde ise kaosun, kavganın arasından beliren bir teferruata dikkat çekerek dâvet ediyor. Dikkat çekilen teferruat; büyük büyük sözlerin, ciddî problemlerin, memleket meselelerinin, ideolojilerin, akımların, kör siyasetin, gücün ve iktidarın silindir gibi ezip geçtiği, un ufak ettiği teferruattır. Mesela, mevsimlerin akışındaki esrar… Mesela yağmurun salkımsöğüdün yapraklarından toprağa inişi…

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

Bir Osmanlı Akıncı Beyi: GAZİ EVRENOS BEY:

Yazar Ayşegül Kılıç; Gazi Evrenos Bey’in, muamma dolu kuruluş yılları Osmanlı tarihinin en önemli figürlerinden biri olduğunu söylüyor. Öyle ki, onun başarıları adeta bir hanedan gibi neslinin günümüze kadar varlığını koruyabilmesini sağlamıştır. Bir Osmanlı Akıncı Beyi olarak, Osmanlı Devleti’nin Balkanlara geçiş ve yerleşme sürecinde tarih sahnesine çıkmış, bâzen sultanların ondan çekinmesine sebep olan başarılarıyla Balkan fatihi yakıştırmasını hak etmiştir. Ancak, Evrenos Bey’in hayatı ve faaliyetleri de kuruluş yıllarının tarihi kadar bilinmeyenlerle doludur.

Gazi Evrenos Bey isimli kitap, yüz yılı aşkın bir süredir merak konusu olan Evrenos Bey’in etnik kökenini ve tarih sahnesine çıktığı bölgeyi, Osmanlı arşivinde bulunan bir belgeyle aydınlatıyor.

Eser, Evrenos Bey’in bir akıncı beyi olarak çalışmalarını gün ışığına çıkarırken, Balkanlar’ın Türkleşmesi ve İslamlaşmasıyla bölgede Osmanlı şehirlerinin kurulmasındaki rolünü teferruatlı bir şekilde, akıcı bir üslupla anlatıyor. Evrenos Bey üzerine bu ilk ayrıntılı çalışma, sadece uzmanların değil, tarihe meraklı herkesin ilgiyle okuyacağı bir eser.

16 X 23 santim ölçülerinde 240 sayfalık kitap 2014 yılında yayınlandı.

 

İTHAKİ YAYINLARI:

Bahariye Caddesi, İhsan Ünlüer Sokağı Nu: 16 Ersoy Apartmanı A Blok, Kat: 3 Nu: 15 Kadıköy, İstanbul.

Telefon: 0.216-348 36 97 Belgegeçer: 0.216-449 98 34 www.ithaki.com.tr e-posta: info@ithaki.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-NÂDİR ŞAH-I AVŞAR: M. R. Arunova – K. Z. Eşrefyan. Tercüme: Nergize Turaeva.  Selenge Yayınları.

2-OSMANLI GALATASI 1453-1600: Kerim Ülker Bulunur / Bilge Kültür Sanat Yayınları.

3-ÇÖLÜN KIZI: Georgine Howel. Tercüme: Artun Değirmenci. Tarih ve Kuram Yayınları.

4- KOVULMUŞLARIN EVİ: Ali Ayçil. Timaş Yayınları.

5-TÜRK DÜĞÜNÜ: Emir Kalkan / Ötüken Neşriyat.

 

 

Terör A.Ş. Ortaklığı ve Devlet Egemenliği – I

Hınçak ve Taşnak komiteleri Bağımsız Ermenistan hayalleri için Diaspora‘da kurulan çok fonksiyonlu terör maşaları idi. Hem Müslüman Türklere (Türkmen, Kürt, Zaza, Arap..) hayatı zindan ettiler hem Hıristiyan (Gregoryen, Protestan, Katolik..) Ermenilere. Savaş çıkarmak için barışta ortaya çıkanların işi savaşlarda bitti.

Hoybun, proto-PKK‘dır. Ermeni çetecilerinin hezimetinin intikamını almak için tehcirden arta kalanların bazı Kürt aşiretlerini de katarak yeni Türk Devletine isyan mekanizması olarak kurgulanan bir terör ortaklığıydı. Dev tecrübelere sahip genç Cumhuriyetçe dağıtıldı.

Dünyanın dengesinin II’nci kez devasa savaşlarla dizaynı ve Soğuk Savaş bloklaşması esnasında uykuya yatan terör geleneği 70’lerde ASALA ile, 80’lerde ve 90’larda PKK ile boy verdi. Seçkinci / Elitist bir terör örgütü olan Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia’yı hemen peşinden kör ve kaba terör örgütü Partiya Karkeren Kürdistane takip etti. Yöntem ve yapılanma olarak PKK, neo-Taşnak organizasyonu olarak betimlenebilir.

Taşnaklar, Türk topraklarındaki başarısızlıklarına karşı Rusların Revan‘a kondurduğu Ermenistan‘ı yönetmede genel bir başarı sağladılar. Hâlâ da öyle.. PKK‘da türevleriyle ve uzantılarıyla aynı şeyleri deniyor. Kuzeybatı İran‘daki kolu PJAK başını kaldıramıyor. Kuzey Irak‘taki Kandil‘le Barzanî Kürdistanı‘na çökmek istediler, nihayetinde Türkiye müsaade etmedi. Şimdilerde Kuzey Suriye‘deki kolu PYD ile “Acaba bağımsız, yarı bağımsız yada özerk bir devlete, hiç değilse bir kantona kavuşur muyuz” hevesindeler. Buradaki devletleşme merakı siyasal istemlerden çok ekonomik hesaplardan kaynaklanıyor.

PKK A.Ş.‘nin karmaşık bir yapısı vardır: Askerî kanadı ERNK, kadın kolu YJA-Star, yedek örgüt KADEK, yedek askerî kanat ARGK, yedeğin yedeği Kongra-Gel, siyasî kanatlar – sırasıyla – HEP, HADEP, DTP, BDP, HDK ve HDP.. yeni gerilla örgütü HPG, yeni yönetim organizasyonu KCK, yeni gençlik örgütü YDG-H, sivil savunma timi YPS, şehir sabotaj timi TAK, Kızılay / Kızılhaç örgütü HSK. Yezidî (Irak) örgütlenmesi YBŞ, Yezidî kadın kolu YJE. PYD’nin (Suriye) askerî kanadı YPG, PYD’nin kadın kolu YPJ, PYD’nin destek gurubu BÖG. PJAK’ın (İran) askerî kanadı YRK, PJAK’ın kadın kolu HPJ.

PKK Anonim Ortaklığı‘nda az yada çok hissesi – senedi olan ülkeler: ABD, Almanya, Avustralya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çin, Danimarka, Ermenistan, Finlandiya, Fransa, Filistin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Hollanda, Irak, İngiltere, İran, İspanya, İsrail, İsviçre, İtalya, Kanada, Kıbrıs Rum Kesimi, Libya, Lübnan, Norveç, Rusya, Sırbistan, Suudî Arabistan, Suriye, Yunanistan.

PKK, PYD, YPG, YDG-H ve sairesi artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti nezdinde eşdeğer terör tehdididir. Habur Rezaleti‘nde avamız çıktığı kadar bağırdık. Teröristlerin ayağına hâkim – savcı getirildiğinde, Anabasis‘teki “Onbinlerin Geçişi” hikâyesindeki gibi Peşmergelerin yüzlerce kilometrelik kutlamalı geçiş merasimlerinde de “Yanlış yapıyorsunuz” dedik. “Yedirdiğiniz kebaplar-lahmacunlar karnınızı ağrıtır” diyerek üçüncü şahısları ikaz ettik. Âkil Adamlar saçmalığına karşı il il Millî Mücadelevari destanlar yazdık; “Falanca il Çözüm istemiyor” diye ispiyonlandık.

Neydi; “Korkunun Adını Af Koymuşlar” idi.

 

 

Keyfi Düzende Anayasanın Önemi Olmaz

Hukuk Devletinde zengin, fakir, güçlü, güçsüz demeden “herkesin kanun önünde eşit olması” ilkesi esastır.

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde kırmızı ışıkta geçen devlet büyüklerine dahi ceza kesilir. Ülkenin en büyük spor kulübü başkanı alkollü olarak araç kullanınca eli kelepçeli olarak yargılanır, ehliyeti elinden alınır. Devlet parasıyla karısını, çocuklarını seyahat ettiren bakanlar istifa ettirilir. Futbol kulübünden 5 tane avanta bilet aldı diye eyalet valisi (federe devletin başkanı) istifa etmek zorunda kalır.

Bazı ülkelerde ise bunları hayal etmek bile imkânsızdır.

Bu ülkelerde hırsızlık yapan ne kadar yüksek makamdaysa yargılanması o kadar imkânsız hale gelir. Milletin anasına küfreden veya anaları ağlatanlar ne kadar zenginse ve rüşvet verdiği devlet büyüklerine ne kadar yakınsa o kadar dokunulmaz olur.

Anayasasında devletin “Parlamenter Sistem”, “Başkanlık” veya “Yarı Başkanlık” ile yönetileceğinin yazılmış olmasının bir önemi yoktur.

Mevzuatın “kuvvetler ayrılığı” ilkesi çerçevesinde belirlenmiş olması da bir şey ifade etmez.

Böyle bir mevzuata göre devletin yönetimine gelmiş olan ve anayasayı korumakla görevli muktedirin uygulamadaki tercihleri düzenin belirleyicisidir.

Bu ülkelerde muktedirler anayasal sistemi bekleme odasına alabilir. Kuvvetler çatışması değil, “kuvvetler uyumunu” savunur.

Devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri bir kişinin şahsında birleşir. Hatta günümüzde 4. kuvvet diye anılan Basın ile Sivil Toplum Kuruluşları da aynı kişinin kontrol ve güdümüne girer.

Mevzuat yani Anayasa, kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler ne derse desin, doğru bildiğini yapmakla övünür.

Böyle ülkelere “demokratik hukuk devleti” demek mümkün değildir.

*************************************************

Hukuk Devleti Ekonomi İçin de Lazım

Hukuk Devleti olmanın faydası sadece kişilerin hak ve hürriyetlerinin gelişmesi, insanca / hakça / adil bir düzen içinde yaşamayı temin etmesinden ibaret değil.

Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek‘in “hukuk devleti anlamında, şeffaflık anlamında algıdaki bozulmanın düzeltilmesi gerektiğine” dair açıklamaları boşuna değil.

Ekonomi eski Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da bu konuda çok uyarılarda bulunmuştu:  

“Yargı, ülkenin şiddetle reforma ihtiyacı olan bir alan. Niye? Çünkü eğer Türkiye Cumhuriyeti gerçek anlamda bir hukuk devleti olmazsa, Türkiye’nin ekonomisinin ilerlemesi zorlaşacak. Türkiye’nin, orta gelirli bir ülke olmaktan yüksek gelirli bir ülke seviyesine çıkması da mümkün olmayacak.

Hukukun olmadığı ülkelerde yine zenginler oluşur ama ülke topyekûn zenginleşemez. Türkiye’nin topyekûn zenginleşmesi için mutlaka ve mutlaka gerçek anlamda bir hukuk devleti olmamız lazım.

Yargımızın tarafsız olması lazım, bağımsız çalışması lazım.

Hâkimlerimizin karar verirken evrensel hukuk ilkeleri, Anayasa, yasalar ve hür vicdanları doğrultusunda karar vermeleri lazım. Hiçbir yapının, adı paralel yapı olsun, ne olursa olsun, hiçbir dış gücün, dış etkinin yargı üzerinde hâkim olmaması lazım, baskı kurmaması lazım.

Mutlaka hukuk bazında ama evrensel hukuk standartlarında çalışan bir yargı olmalı. Yani insanlarımızın, ‘Ben Türkiye Cumhuriyeti yargısına teslim olurum, oradan çıkacak karara da saygı duyarım, güveniyorum.’ diyebilmesi lazım.

Eğer bunu gerçekleştiremezsek, zaten Türkiye’ye yurtdışından gelen yatırımlarla ilgili son birkaç yıldır zayıflık söz konusu. Son birkaç yıldır, kendi yatırımcılarımız özellikle sanayi yatırımları konusunda biraz daha tereddütlü davranıyor. Bu sorunlar çözülmezse, daha da büyürse Türkiye’nin ekonomik geleceğini karartacak kadar önemli, mesele bu” dedi.

Dış ve iç konjonktürün bu kadar olumsuz seyrettiği bir dönemde ekonomimiz için çok daha önemli uyarılardır bunlar.

Babacan‘ın vurguladığı diğer bir husus ise “Meclis’te çoğunluğu sağlayan bir partinin veya hükümetin mutlaka çoğulcu bir hükümet, vatandaşların tümünü kapsayan, herkesi kucaklayan bir hükümet olması” gerekliliği idi.

Hukuk Devleti olma konusunda iyiye gitmediğimiz gibi Erdoğan ve iktidar partisi vatandaşın tümünü kapsamak ve herkesi kucaklamaktan gittikçe uzaklaşıyor.

*************************************************

Erdoğan Neden Başkan Olmak İster

Tayyip Erdoğan, Başbakan iken nasıl ülkeyi tek başına tek adam olarak yönetti ise, Cumhurbaşkanı olduktan sonrada ülke ve parti yönetimini elinden bırakmadı. Cumhurbaşkanı olarak ülkenin Başbakanı gibi ve Ak Parti’nin Genel Başkanı gibi davranmaya devam etmektedir.

Yürütme organının başı teorik olarak Başbakan Ahmet Davutoğlu. Hükümetin icraatından kanunen sorumlu olan O.

Fakat yetkiyi fiilen kullanan kişi, kanunen “sorumsuz” olan, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan. İç ve dış politikanın bütün ipleri Erdoğan’ın elinde.

Bu durumun “Erdoğan için biçilmiş kaftan” olması lazım diye düşünenler, O’nun ısrarla “neden Başkanlık istediğini” merak ediyor.

Öyle ya bir siyasi istikrarsızlık söz konusu değil. Toplumdan Başkanlık sistemi için bir talep yok. 14 senedir aynı parti tek başına iktidarda. Erdoğan ve AKP, hukuka uyan uymayan, her türlü yetkiyi kullanabiliyor.

***

Erdoğan‘ın şimdiki durumdan çok farklı yetkiler istediğini sanmıyorum. Başkan olsa hele hele ABD tarzı Başkanlık olsa, yetkileri şimdiki kadar olmayacak. Üstelik “kuvvetler ayrılığı” daha sert bir şekilde uygulanacak. “Zavallı Obama” gibi olacak.

Ama O’nun istediği “Türk Tipi Başkanlık”, “fiili duruma Anayasayı uydurmaktan” ibaret.

Şimdiki durumda mevzuata aykırı olarak aşırı yetki kullanıyor. Muhtemeldir ki, hukuken kendisinin bir gün “anayasayı ihlal” suçundan yargılanabileceği endişesini taşıyor.

Fiili duruma Anayasayı uydurun” demenin, “fiili durum yaratmanın hukukun genel ilkelerinin çiğnenmesi anlamına geldiği” şeklinde değerlendirilebileceğini biliyor.

Kendisini hukuken sağlama almak istiyor.

**************************************************

Kenan Evren de Fiili Duruma Yasaları Uydurmuştu

1980 ihtilalinin kudretli lideri Kenan Evren ve arkadaşları kullanmak istedikleri yetkilere göre Anayasa ve yasalar yaptırmışlardı. Buna rağmen, uzun vadede yargılanabileceklerinden endişe etmişlerdi.

Bu sebeple Anayasa’ya Geçici 15. Madde ile “Milli Güvenlik Konseyinin… her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz” hükmünü ilave etmişlerdi.

Anayasa ile beraber geçici 15. madde de halk oylamasıyla büyük bir çoğunlukla kabul edilmiş olmasına rağmen, Kenan Evren ve arkadaşları ilerlemiş yaşlarında yargılanmaktan kurtulamadılar.

O halde yapılması gereken şey “Yeni Anayasa” ve “sistem değiştirmek” değildir.

“Hukuk Devleti ve Kuvvetler Ayrılığı” kavramlarına inanmak ve mevzuatı Evrensel Hukuk Standartlarına göre değerlendirerek uygulamaktan ibarettir.

 

 

Doğa Yürüyüşlerimiz ve “Pusula Plus”

0

Doğa yürüyüşleri kaliteli yaşama yüksek katkı veren en önemli aktivitelerden bir tanesidir. Doğada, temiz havada, hareket halinde, dostluk ve arkadaşlıklarla süslenerek, takım ruhu ve grup dinamizminin doruğa ulaştığı bir etkinlik şeklidir.

Pazar gününü verimli, etkin ve yüksek kaliteli bir şekilde geçirmek için, mutlaka zaman ayrılması gereken bir aktivitedir. Çoğunluğu hareket halinde olarak yürüyüş sporu yapmak, dağların-yaylaların-ormanların derinliklerini ve sırlarını keşfederek temiz havasından nasiplenmek, çok büyük faydalar sağlamaktadır.

Ayrıca yeni dost ve arkadaşlar tanıyarak, grup etkinliği ve dinamizminin sinerjik faydasını görmek; yardımlaşma, dayanışma ve her konudaki paylaşımların lezzetini tatmak için, doğa yürüyüşlerinin faydası sayılamayacak kadar çoktur.

İnsanın tek başına gidemeyeceği, özel arabası ile dahi ulaşamayacağı güzelliklere ve değerlere ulaşabilmek, ancak grup arkadaşlarıyla birlikte organize edilen aktiviteler ile mümkün olabilmektedir.

Her yürüyüşte yeni yeni yerleri görmek ve tanımak, yörenin insanları ile tanışarak güzellikleri paylaşmak; davarlarla, koyunlarla, kedilerle, köpeklerle yüzü yanmış- giysileri göğermiş çoban çocuklarla yüksek kaliteli iletişimlerde ve paylaşımlarda bulunmak, insana ayrı bir zevk vermektedir.

Doğa ile kucaklaşmanın, bol oksijenli havasını ciğerlerimize çekmenin, çimenlerde yatıp yuvarlanmanın, karların içinde kaybolmanın, kartopu oynamanın, ağaçlara ve dağlara tırmanmanın, dağ çileklerinden ve üzümlerinden yemenin, dağlarda deştiye halinde yetişmiş meyve ağaçlarının kurtlu meyvelerinden yemenin verdiği zevki anlatmakla bitiremem.

Uzun soluklu yürüyüşlerde edilen koyu sohbetlerin, yeni kurulan dostluk ve arkadaşlıkların, yardımlaşma ve dayanışmanın, paylaşmanın, birbirimize değer vermenin tadına doyum olmaz.

Her hafta değişik bir parkurda yürümenin yeni yerleri ve insanları tanıma, vücudumuzun dinamizmini her hafta farklı bir şekilde etkilemesi açısından da büyük bir katkısı bulunmaktadır doğa yürüyüşlerinin.

Bendeniz 56 yaşımdan sonra “Pusula Plus” doğa yürüyüş gurubu ile tanışarak doğa yürüyüşlerine başladım. Şu ana kadar Antalya, Burdur ve Isparta bölgelerinde 9 yürüyüşe katıldım. Bu yaşıma gelinceye kadar, pazar günlerimi bu kadar kaliteli ve lezzetli geçirdiğim aktivite hatırlamıyorum.

Normal hayatta çok özel bir program yapılmamış ise, geç kalkılarak, geç kahvaltı yapılarak, plan ve program yapmakta sıkıntılar çekilerek, amaçsız ve hedefsiz zoraki geçirilen pazar günlerimin yerine doğa yürüyüşlerim geçtikten sonra zaten kaliteli olan hayatıma ayrı bir lezzet ve kalite daha katıldı.

Sabah 6’da kalkıyoruz, 7’de aracımızın bizi alacağı güzergâhımıza çıkıyoruz. Sırt çantalarımızda kumanyalarımız hazırlanmış, yürüyüş giysilerimiz, spor ayakkabılarımızla pazar gününün ışıldayan sabah güneşine tebessümle selam veriyoruz.

Aracımıza toplandığımızdaki günaydınların, selamlaşmanın, muhabbetlerin ve özlemle buluşmanın verdiği sinerjiyi anlatmakla bitiremem. Şarkılar, türküler eşliğinde şehri terk etmeye ramak kala, bir simitçi veya kahvaltıcıda iştahla ve neşeyle kahvaltımızı yapıyoruz.

Sonra yürüyüş parkurumuza doğru yola revan oluyoruz. Pusula Plus’ın takım kaptanları değerli kardeşlerimiz Sayın Aşkın Nuh ve Murat Bitkin’in daha önceden bizzat gidip görerek ve yürüyerek keşfettikleri parkurumuza ulaşıyoruz.

Birçok insan miskin miskin uyurken, bizler tertemiz bir havada, pırıl-pırıl bir güneşte doğadaki envai çeşit ağaç ve bitkilerin enfes kokuları içerisinde sırt çantalarımızı da alarak, “haydi Bismillah” deyip yürümeye başlıyoruz.

Yarışma yapmıyoruz, koşmuyoruz, yeni katılanları yormuyor ve üzmüyoruz. Birincil amacımız zevkli ve yüksek kaliteli bir pazar günü geçirmenin yanı sıra, spor yapmak, temiz hava teneffüs etmek, her konuda keşiflerde bulunmak, sohbet ve muhabbet etmek.

Takım kaptanlarımız asla bizlere emirler yağdırmaz, disiplin adına kalbimizi kırmaz ve bizleri asla üzmezler. Amaç, akşamleyin evimize mutlu ve spor yapmış, sohbet ve muhabbet etmiş, doğanın harika sulietlerinde resimler çekmiş olarak dönmektir.

10 yaşından 65 yaşına kadar katılımcılarımız rahatlıkla bizlerle yürüyebilmektedirler. Lise ve üniversite öğrencisi gençlerimiz ile yaşları 60-65 olan gençlerimiz grubumuza ayrı bir renklilik katmaktadırlar.

Özellikle dağların yükseklerinden deniz, göl ve barajlara doğru olan yürüyüşlerimizin çok ayrı bir lezzeti bulunmaktadır. Özellikle çam, ardıç, çınar ve sedirlerden oluşan ulu ağaçların ve her türlü bitki florasının bulunduğu dağlardan denizlere, göllere ve barajlara doğru bakmak, resimler çekmek, oturup izleyerek dinlenmek, o kadar zevkli oluyor ki. Anlatılamaz ancak ve ancak yaşanır.

Yürüyüş esnasında ve yemek molası sırasındaki destek olmalar, paylaşımlar ve dayanışmaların güzelliklerini görmek gerekir. Herkes çantasındaki kumanyasını çıkarır birbirine ikram eder. Takım kaptanımız sevgili Murat bize ateş yakar, yanımızda getirdiğimiz sucuklarımızı pişirmemize yardımcı olur. Hünerli bacılarımız kendi elleriyle yaptıkları sarmaları, dolmaları, pastaları, börekleri ikram ederler.

Bir güğümde su ısıtır ve yanımızda getirdiğimiz çay ve kahvelerimizi yudumlarız. Bir defasında bir kardeşimiz, küçük bir gaz ocağı getirmiş ve sıcacık tarhana çorbası pişirerek hepimize ikram etmişti. Yarabbi, bir tarhana çorbası bu kadar mı lezzetli olur? Tabi olur. Pişerken, malzemelerini taşıyıp getiren  kardeşimizin sevgisi ile, doğanın enfes lezzetteki her çeşit florası eşlik etmişti de ondan…

Kıskanmak yok, bu güzellikleri yaşamak isteyen ve bizimle irtibata geçen tüm dostlarımızı ekibimize almaktan mutluluk duyarız.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Hayat Sahnesinde Sİyaset Oyunu !

İnsan hayatının; ekonomisini, eğitimini, kültürünü, inanç sistemini, mutluluğunu, huzurunu, güvenliğini, hak ve hukukunu, mülkiyetin korunup korunmayacağını siyaset belirler.

Gördüğünüz gibi siyaset, insan hayatında çok geniş bir yelpaze de etkin olan bir unsurdur.

Dünya üzerinde siyasetin önemini anlamış olan güçler, siyaseti hakkıyla yapmak ve siyasetin doğasından kaynaklanan kuralları uygulamak için azami gayret gösterirler.

Siyaset sadece ülke sınırları içinde yapılmaz. Siyaset, milli hedefler ve planlar sebebiyle yurt dışınada taşar.

Her bir gücün, konuşlandığı toprakların sınırları dışına, siyasetini taşırması doğaldır. İnsanlık tarihi, bu mücadelenin yani siyaset mücadelesinin, yerküreye dağılımından ve bunun toplamından ibarettir diye de, söylenilebilir.

Rahmetli Dündar Taşer’in de söylediği gibi, yeryüzünde milli hedeflerini gerçekleştirmek için siyasetini, sınırları dışına taşıyabilecek güçte olan millet sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır.

Ve bu milletler birbirinin rakibidir. Bu yarışta kim rakibini yada rakiplerini oyundan düşürürse, onun siyasetinin etki sahası, buna nispeten büyüyecektir.

Günümüzde yaşanan gelişmelerin ana nedeni budur…

Yoksa “ihtiyar dünya”mız, siyasetin bu acımasızlığı olmasa, hepimize yetip de artacak imkanları insanlık alemine sunacak bir yeterliktedir.

Uluslararası siyaset, dünyayı etkilediği gibi Türk Milletini ve Türkiye’yi de etkilemektedir. Çünkü biz bir bütünün parçasıyız ve bu nedenle etkilenmemiz düşünülemez.

Türkler, ne yazık ki; çerçevesini çizdiğimiz bu siyasetin yüzyıllarca dışında kalmış yada bırakılmıştır. Bu siyaset dışılığın tesadüfen geliştiği söylenilemez.

Türklere rakip olan milletler, siyasetlerinin gereği olarak, Türklere karşı planlı ve hedefli bir siyasi mücadele yürütmüşlerdir. Ve halende bu siyasi çalışmaları,Türklere karşı sürmektedir.

Türkler, milli bir siyaset anlayışını ortaya koyamaz haldedir. Bunun sebebi, yukarıda anlattıklarımız nedeniyle,Türk siyasetinin, gayrı Türkler ile mankurtlaşmış Türklere birilerince (!) işgal ettirilmiş olmasıdır.

Bu durum, siyasetçilerin kendi ağızlarından da itiraf edilmektedir. Yani bir pervasızlık durumu söz konusudur!

Siz milli eğitiminizi, kültür politikalarınızı, maliyenizi, dış işlerinizi,savunmanızı, gençliğinizi yabancılara teslim eder seniz, ortaya milli bir siyasetin çıkmayacağını kundaktaki bebek bile anlar!

Günümüzde de aynı sorun yani Türk siyasetinin etnik özürlüler tarafında işgali,ağırlaşarak devam etmektedir.Türk Milleti bunun yarattığı sıkıntılardan habersizdir. Haberi olanlarda büyük bir umursamazlık içindedir. Oysa bu,millet ve devlet varlığımızı tehtid eden en ağır sorunlarımızdan biridir.Türk Milleti,kendinden olmayan bu siyasi yapıyı, tasdik makamı olmaktan süratle kurtulmalıdır.

Türk siyasetinin, Türk olmayanların elinde olması ülkemizde yaşadığımız her şeyin belli aralıklarla tekrarlanmasına sebebiyet veren bir kısır döngü yaratmaktadır. Ülkemizde yaşanan başı bozukluğun en büyük sebebi de, siyasetimize Türk çocuklarının hakim olmayışıdır. Bu yüzden Türkler, yüzyıllardır enayi yerine konulmaktadır…

Bunun farkında olmayan  ve dolayısıyla öneminoktasında sıkıntı çeken her nesil, başımıza gelenleri anlamakta zorlanmakta, olayı açığa vuramadan ömrünü tamamlamaktadır.

Bugün bile, etrafınıza baktığınızda yaşamımızı doğrudan etkileyen siyasi figürlerin, Türklüğün ne kadar dışında olduğunu kolayca görürsünüz.

Türk siyaseti işgal altındadır. Bu sebeple, Türkiye, uluslararası güçlerin yüzyıllardır cirit attığı bir coğrafya halindedir. Milli ve bağımsız bir siyasetin izlenememesinin yegane nedeni, dış güçlerin ülkemizdeki elemanları eliyle siyasetimize yön vermeleridir. Bunun da yaşamımıza ağır ve  olumsuz bir faturası vardır.

Halbuki her siyasetçimiz, Türk Milletine hizmet edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin etmektedir. Eğer yeminlerine sadık kalsalar, bu halde mi olurduk? diye ben soruyorum… İsterseniz siz de sorun!

Siyasetimiz Türkleştirilmediği takdirde, yüzyıllardır üzerimize yapışmış olan sorunlarımız daha da ağırlaşarak devam edecektir. Kısır bir döngü haline gelmiş olan bu siyaset yapımız, mutlaka kırılmalıdır. Toplumumuz bu konuda uyarılmalıdır. Tarih yolunda geleceğe doğru gidişimiz, vahim bir hal almadan, bu gerçekle yüzleşilmelidir.

Yoksa çağların ötesini bizlere gösteren “Büyük Önder Atatürk”, memleketi teslim edeceğiniz adamın aslını araştırın diye boşuna dememiştir. Unutmayın, bize sadece Türk çocuklarından fayda vardır. Türk gibi gözükenler bizi aldatmıştır. Gelin artık aldanmayalım! Bu konu her şeyden öte biz Türkler için çok önemlidir…

 

 

 

Orta Asya, Orta Çağ ve Genel Türk Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ile Tarih Sohbeti

‘Türk’ Kelimesini Resmî Devlet Adı Olarak İlk Defa Göktürkler kullandılar.

Oğuz Çetinoğlu: Tarih kitaplarında, İlk Türk devletinin Hun İmparatorluğu olduğu yazılı. Sonrakileri kısaca özetleyip Göktürk Devleti hakanda bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Ak Hun Devleti kuruldu.

M. S. 350’li yılları takiben Türk unsurlarından oluşan iki kabile grubu Altaylar havalisindeki yerlerini terk ederek Güney Kazakistan bölgesine geldi. Burada yaşayan daha önceden gelmiş olan Hun kitlelerini Avrupa’ya ittiler. Daha sonra güneye yönelerek 367 yılında Afganistan’ın Toharistan civarına geldiler. Bu yeni devlet daha sonra Maveraünnehir ve Çu havalisini, Semerkand civarını aldı. Arkasından hâkimiyetlerini Hazar Denizi ve güneyine kadar genişletti. 359’da Amid (Diyarbakır)’i kuşatan İran ordularının yanında yardımcı Ak Hun kuvvetleri bulunmuştu. 420’den sonra Ak Hun-Sasanî ilişkileri bozuldu. Ak Hunların Eftal (Abdel) hanedanından Kün-han, İran iç işlerine karışarak nüfuzu altına aldığı veliahd Firuz’u, 459 yılında Sasani hükümdarı yaptı. Hoten, Kuça, Aksu, Kaşgar tarafları dahi Ak Hunların eline geçmiş; Kabil’de oturan Tegin unvanlı Toramana, bütün Kuzey Hindistan’ı zapt etmişti. Toramana’nın oğlu, 515 – 545 yılları arasında hüküm süren Mihiragula kuvvetli oluşundan dolayı en azametli Ak Hun hükümdarı olarak görünmektedir.

557 yılında Göktürkler ile Sasanilerin ortak hücumu sonucunda Akhun Devleti yıkıldı ve toprakları iki devlet arasında paylaşıldı.

Çetinoğlu: Anayurt’ta çok kuvvetli başka Türk devletleri de kuruldu…

Taşağıl: Çin Şeddi’nin kuzeyinde bulunan Tabgaçlar 385 ve takip eden yıllarda güneye doğru indiler. Tai (P’ing-ch’eng) şehrini merkez yaptılar. 460’a kadar büyüyen, hatta Güney Çin’de dahi bazı bölgeleri zapteden Tabgaç Devleti, Çinlilerin gittikçe daha artan miktarda devlet memuriyetlerine getirilmesi ve Budizm ile Konfüçyanizmin etkisi ile Çinlileşmeye başlamıştır.

Bu asimilasyon sebebiyle ortaya çıkan isyanlar sonucunda 534 yılında Tabgaç Devleti, merkezleri Ho-nan’da Doğu Weileri ve Ch’ang-an’da Batı Weileri olmak üzere ikiye ayrılmış, doğuda 550 – 577 yılları arasında Kuzey Ch’i sülâlesi, batıda ise 557 – 581 yılları arasında hüküm süren Chou sülâlesi kurulmuştur.

Çetinoğlu: Göktürler Devleti’ni konuşmaya sıra geldi zannederim.

Taşağıl: Türk adını resmî devlet ismi olarak ilk defa kullanan Göktürkler, önce Hsien-pi asıllı Juan-juanlara vassallık şeklinde bağlıydılar. O sırada Altay Dağları’nın güney eteklerinde yaşıyorlardı. Menşeleri konusunda, kaynaklarda çeşitli efsaneler bulunan Göktürkler, 542’de kesin olarak tarih sahnesinde yer aldılar. Çince metinlerden ve arkeolojik kazılardan anlaşıldığına göre, Göktürklerin kökeni Altay Dağları’nın kuzey bölgelerine dayanmaktadır. Yine kaynaklardaki bir başka ifade ile Hunların kuzey kolundan geliyorlardı.

Bumın liderliğinde Töles boylarını kendilerine bağlayıp hem askerî açıdan hem de nüfusça güçlerini artırdılar. Kendine güvenen Bumın, vassalı olduğu Juan-juan hükümdarının kızıyla evlenmek istedi. Ancak, teklifi hakaretle reddedilince ani bir hücumla Juan-juanların devletini yıktı. Yerine 552 yılında bağımsız Göktürk Devleti kuruldu. İl Kağan unvanını alan Bumın, kuruluşun ilk yılında ölünce yerine büyük oğlu Kara, tahta geçti. O devleti büyütmeye çalışsa da 553’te ölümü üzerine kardeşi Mukan, Göktürk Devleti tahtına oturdu.

Yirmi yıl kağanlık yapan Mukan zamanında Göktürk Devleti, her yönüyle çok parlak bir dönem yaşadı.

Ülkenin batı tarafını Tanrı Dağlarının kuzeyindeki Aktağ’da oturan İstemi Yabgu idare ediyordu. İstemi Yabgu, Sasanilerle arası açılınca Bizans İmparatorluğu ile temasa geçti. 567 yılında İstanbul’a bir elçi heyeti gönderdi. Bu elçilik heyeti, tarihte Orta Asya’dan İstanbul’a gönderilenlerin ilki idi. Buna mukabil Bizanslılar da İstemi Yabgu’nun merkezine elçi yolladılar. Göktürk/Bizans ittifakı, Sasanî İmparatorluğunu zor durumda bırakmış ve daha sonraları İslâm kuvvetlerinin İran’ı fethetmelerini kolaylaştırmıştır.

Mukan Kagan’ın 572’de ölümü üzerine, kardeşi Taspar, Kağan oldu. Her bakımdan çok gelişmiş bir devletin başına geçen Taspar, fazla büyüyen devleti yeniden teşkilâtlandırdı. Küçük kağanlıklar ihdas ederek devletin muhtelif kısımlarını oğul ve yeğenlerine verdi. Kendisi kağanlar kağanı yani büyük kağan oldu.

Çetinoğlu: Gerileme ve çöküş dönemi nasıl başladı?

Taşağıl: Türk asıllı olmayan vezirler tarafından ‘töre’nin bozulması devletin kısa zamanda yıkılmasına sebep oldu. Taspar, Türk milletinin yapısına hiç uymayan Budizm’e meyletti ve Ötüken'(başkent) de bir Buda mabedi inşa ettirdi. 581 yılında hastalandığı zaman Türk geleneğine uymayan bir veraset şekliyle Göktürk tahtına, ağabeyi Mukan’ın, annesi Türk olmayan oğlu Ta-lo-pien’i aday gösterdi. Aynı yıl ölünce, millet Ta-lo-pien’i kağan olarak kabul etmedi. Devlet meclisinde yapılan uzun müzakereler sonucunda Kara Kagan’ın oğlu Işbara tahta geçti.

Bu hükümdarlık tartışmaları sırasında Göktürk Devleti sarsıldı. Batı tarafını babası İstemi’den sonra idare etmeye başlayan Tardu, meydana gelen anlaşmazlıklardan ilk faydalanan kişi oldu. Çinlilerin kurt başlı sancak göndererek tahrik etmesi sonucu 582 yılında Batı Göktürk Devleti’nin bağımsızlığını ilân etti.

Böylece 582 yılında Birinci Göktürk Devleti ikiye ayrıldıktan sonra Işbara, Doğu Göktürk Devleti’ni idare etmeye devam etti. Çin entrikalarının ardı arkası kesilmediği için iç savaş çıktı. Zor durumda kalan Işbara, Çin’den yardım almak için 585 yılında Suei hanedanının siyasî üstünlüğünü kabul ederek kağanlığını koruyabildi. 587’de ölümü üzerine kağan olan kardeşi Baga, 588 yılında bir savaş esnasında alnından okla vurularak öldü. Işbara’nın oğlu Tou-lan tahta çıktı.

593 yılından itibaren Suei üstünlüğünü tanımayarak, karşı atağa kalkan Tou-lan Kağan’ı Çinliler, yine bir başka Göktürk prensi Ch’i-min’i kullanmak suretiyle zayıflattılar. Ayrıca Töles boyları da isyana teşvik edilerek çıkan isyanlar neticesi 601 yılında Tou-lan öldürüldü. Bir süre Batı Göktürk kağanı Tardu, Doğu Göktürk Devleti’ni idare etti. Ancak, Çinliler, O’nun hayvan ve askerlerini zehirlemek suretiyle gücünü zayıflattılar. Yine Töles boylarının isyanı sonucu Tardu, ülkesinde kontrolü tamamen kaybetti ve 603 yılında T’u-yü-hunlara sığınmak mecburiyetinde kaldı.

Tardu’nun ölümünden sonra karakteri kendisine hiç benzemeyen oğlu tahta geçti. Yeni kağanın ismi Shih-pi idi ve başarılı bir kağanlık dönemi geçirdi. Kağanlık yaptığı 619 yılına kadar önce devletin prestijini kurtardı. Sonra da Çin’i hâkimiyeti altına aldı, Tang Hânedanı’nın yönetime gelmesini sağladı.  619 yılında, ölümünden sonra yerine geçen kardeşlerinin döneminde,  625 yılından sonra yeniden başlayan Çin entrikaları ve 627 yılında yaz mevsiminde kar yağması neticesinde çıkan kıtlık ve törenin Türk asıllı olmayan vezirler tarafından bozulması, bu devletin kısa zamanda yıkılmasını hazırladı. 630 yılında Doğu Göktürk devleti Çinliler tarafından yıkıldı.

Çetinoğlu: Batı Göktürk Devleti’nde neler oldu?

Taşağıl: 582 yılında doğudaki büyük kağanlık merkezinden ayrılıp, müstakil olarak hüküm sürmeye başlayan Tardu, 603 yılına kadar başarılı olarak kağanlığını devam ettirdi. Başarılı dönem, Çinlilerin Türk askerlerini ve onlara ait hayvanları zehirleyerek öldürtmesi, isyanlar çıkartması sebebiyle ülke karıştı. Ölümünden sonra yerine torunu Ch’u-lo geçti ise de onun kendisine tabi milletine karşı sert tutumu yüzünden boylar isyan edince, 612 yılında Çin’e sığındı. Tardu’nun diğer torunlarından She-kuei, kağan oldu. O’nun ilk işi dağınık Türk boylarını bir araya getirmekti. Batı Göktürk Devleti’nin hem siyasî sınırlarını, hem de askerî gücünü dedesi Tardu zamanındaki kadar büyüttü. She-kuei’in ölümünden sonra yerine küçük kardeşi T’ung Yabgu geçti. Kaynakların özellikle çok zeki, cesur, taktikçi bir şahsiyet olarak tanımladığı bu kağanın da ilk işi ülkedeki bütün boylan devlete itaat ettirmek oldu. Hindistan’ın Keşmir bölgesini idaresi altına aldı. İpek yolu üzerindeki bütün Soğd şehirleri O’nun ülkesine katılmıştı. 623 yılında Batı Göktürklerinin bir savaşta Sasanîleri yenmesi İslâm dünyasında önemli tesirler bıraktı. 630 yılına doğru ülkedeki huzursuzluklar artmaya başladı. Bu yılda amcası Bagatur, T’ung Yabgu’yu öldürdü ve yerine geçmek istedi. Fakat devlet tam bu sırada büyük bir karışıklığa sürüklendi. Neticede Batı Göktürk Devleti Çin’e bağlı birçok beyliğe ayrıldı. 630 yılında her iki de Göktürk Devleti, Çin esaretine girmiş bulunuyordu.

Çetinoğlu: Neden Çin esâretine girdikleri konusundaki yorumlarınızı lütfeder misiniz?

Taşağıl: Üç sebep ileri sürülebilir: 1- Çin entrikaları, 2- Türk hükümdarlarının başarısız idaresi, 3- Türk milletinin hükümdarlarına itaatsizliği.

Çinliler, 630 yılından sonra bir kısım Göktürk halkını kuzey eyaletlerine yerleştirmek suretiyle idare etmeye çalıştılar. Göktürk ülkesini ise beyliklere parçalayarak ellerinde tutuyorlardı. Çin hâkimiyetine karşı birçok Türk beyi isyan etti. Göktürkler arasındaki istiklâl ateşi gün geçtikçe artıyordu. 670’li yıllarda Türk grupları kuvvetlenmeye başladı. Ordos’ta isyan eden Türk prensi Ni-shih-fu yenilerek, Çin başkentine götürülmüş, orada 679 yılında idam edilmişti. Yine Göktürk soyundan A-shih-na Fu-nien de elli üç arkadaşı ile birlikte 681 yılında katledildi. Bu arada Göktürk hanedanından Kutlug istiklâl savaşma girişti ve 682’de başarılı oldu. İlk önce gizlice bir teşkilât kurarak harekete geçtiler. Katılanların sayısı kısa zamanda beş bini buldu. 681 yılından itibaren Çin eyaletlerine baskınlara başlandı.

Çetinoğlu: Yeni bir devlet mi doğuyor?

Taşağıl: Kutlug, yardımcısı Tonyukuk (ay-gucı / başbakan) ile Çinlilere ard arda darbeler indirerek, hem kendi gücünü artırdı, hem de diğer Türk boylarını onların elinden kurtardı. 682 yılında Ötüken’de Oğuzlar yenilip devlete bağlanınca Kutlug, ‘İlteriş Kağan’ ilân edilerek, İkinci Göktürk Devleti resmen kurulmuş oldu. Pekin’den Kansu’ya kadar uzanan bütün Kuzey Çin bölgelerine Türk akınları başladı. 682-687 yılları arasında bu sahaya toplam kırk altı sefer düzenlendi.

692 yılında ölen İlteriş Kağan’ın yerine oğulları Bilge ve Kül Tigin küçük olduğundan kardeşi Kapgan geçti. Kapgan, tahtta kaldığı yirmi dört yıl içinde politikasını, sürekli Çin’i baskı altında tutmak, Çin’de dağınık hâlde yaşayan esir Türkleri kurtarmak, Orta Asya’da yaşayan ne kadar Türk varsa hepsini Göktürk devletine bağlamak şeklinde üç ana temel üzerine oturtmuştu.

695 yılına kadar doğudaki Ki-tanları ve Çin’i baskı altına almayı başardı. Arkasından 696-697 yıllarında Kırgızlar devlete itaat ettirildikten sonra Türgişlere yönelindi. Bu arada Göktürklerin isteklerini yerine getirmeyen Çin’e karşı büyük bir sefer düzenlendi. Türk orduları Şantung ovasına ve Yeşil nehre (Yang-ts’e) kadar uzandı. Savunma için sefere çıkarılan Çinli generaller korkularından Türk ordularına yaklaşamıyor, sadece uzaktan seyrediyordu. Bu yılın sonuna doğru ülkenin batı tarafındaki Türgişler tamamen Göktürk birliğine katıldılar.

Bundan soma Batı Türkistan’a yönelen Kapgan ve onun emrindeki Tonyukuk, Bilge ve Kül Tigin gibi kumandanlar idaresinde Türk ordusu 701 yılında Demir Kapı (Temir Kapıg)’ya ulaştı. Ertesi sene Tangutlar ve bazı Soğd kolonilerine boyun eğdirildi.

709 yılına kadar uzak bölgelerdeki Basmıllar, Çikler, Azlar itaate alındı. Ancak, bundan soma Kapgan Kagan’ın anlaşılmaz sert tutumu yüzünden devlete bağlı boyların çoğu birer birer ayaklanmaya başladılar. İsyan eden Kırgızlar 710’da yeniden devlete bağlansa da birçok Türk boyu gidip Çin’e sığındı. Aslında Çin entrikalarının söz konusu boy isyanlarında büyük rolü vardı. Kapgan Kağan ve devletin diğer ileri gelenleri bu isyanlarla uğraşmak durumunda kalıyorlar, düşmanları Çin ile mücadele etme fırsatını bulamıyorlardı. Bayırku boyunun isyanının bastırılmasından soma Ötüken’e geri dönerken Kapgan Kağan yanına fazla asker almamıştı. Söğüt ormanından geçerken arta kalan Bayırkularm saldırısına uğradı ve 716 yılında öldürüldü. Kesik başı orada bulunan bir Çinli casus tarafından Çin başkentine götürüldü.

Onun yerine geçen oğlu İnel’in kağanlığı yetersiz bulunarak, tahttan indirildi. Yerine İlteriş’in oğlu Bilge, kağan oldu. İlk iş olarak, amcası zamanından beri devletin başına büyük dert açan boyların isyanını bastırdı. Çok uzun mücadelelerden sonra devletin birliği yeniden sağlandı. Sonra Çinlilerle iyi geçinmeye çalıştı ve iki ülke arasında dostluk kuruldu. Bilge’nin Çinlilerin etkisinde kalarak Budistleşme ve şehirleşme teklifi, devlet meclisi tarafından, Türk milletinin yapısına uymadığı gerekçesiyle reddedildi.

Ünlü devlet adamı Tonyukuk, 727 yılı dolaylarında öldü. 726-727 yıllarında Türk tarihinin en muhteşem âbidelerinden biri olan Tonyukuk yazıtı dikildi. Bayın-çokto mevkiinde dikilen yazıt, Tonyukuk’un ağzından Göktürk devletinin yeniden kuruluşu, yapılan bütün mücadeleler, Çin’in hilekârlığı, Türk milletinin itaatsizliği gibi konular üzerinde duruyordu. Abide niteliğindeki taşa oyma suretiyle yazıldı. 731 yılında Kül Tigin ölünce ağabeyi Bilge onun adına bir yazıtı Orhun nehri yakınma dikti. Yazıtta Kül Tigin’in yaptığı mücadele ve kazandığı başarılar Bilge Kagan’ın ağzından anlatılıyor; Türk milletinin geçmişin acı olaylarından ders alması isteniyordu. 734 yılında ölen Bilge Kağan adına oğlu tarafından 735 yılında bir yazıt daha dikildi. Bu yazıtta da Kül

Tigin gibi Türk milletine öğütler veriliyordu.

Bilge Kagan’dan soma devletin başına geçen kağanlar yetersiz şahsiyetler olduğundan devlet kısa zamanda zaafa uğradı. 742 yılında isyan eden Basmıl ve Uygurlar Göktürkleri ağır bir bozguna uğrattılar. Onlar tarafından 745 yılında tamamen yıkıldılar. Arta kalanların bir kısmı Çin’in kuzeyinde 941 ‘e kadar varlığını sürdürdü.

Çetinoğlu: Hocam çok teşekkür ederim. Başka bir sohbetimize Uygun Devleti ile başlarız.

 

 

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL

14 Şubat1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1975’te İlyasköy İlkokulu’dan, 1981’de İzmit Mimar Sinan Lisesi’nden, 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya tarihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Tarih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk tarihine ait belgeler topladı.

 

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de doktor, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Tarihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

 

1997-1998 ve 1999-2000 eğitim-öğretim yıllarında Kazakistan’ın Türkistan şehrindeki Uluslararası Hoca Ahmet Yesevî Türk-Kazak Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Kazakça başta olmak üzere diğer Türk lehçelerini öğrendi. Bu esnada Özbekistan’ın Semerkand, Buhara ve Hive gibi tarihi şehirlerine, yine Güney Kazakistan’da Sır Derya boyundaki tarihî kalıntıların bulunduğu alanlara saha araştırmalarında bulundu. Aynı üniversitede 2001-2002 öğretim yılında Tarih-Felsefe Fakültesi Dekanlığı görevini yürüttü. 2002 yılının Temmuz Ağustos aylarında Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi’nin yürüttüğü Moğolistan Türk Anıtları Projesinde yer aldı.

 

2004-2005 öğretim yılında Bişkek’te bulunan Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesinin Tarih Bölümünde öğretim üyeliği görevini üstlendi. Aynı üniversitenin Türk Uygarlığı Merkez Müdür yardımcılığını yürüttü. Sosyal Bilimler Dergisi yayın kurulu başkanlığını yaptı.

 

Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.

 

Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

Öğrencilere Ev Ödevi Verilmeli mi?

Milli Eğitim Bakanlığı,  81 ilin Milli Eğitim Müdürlüklerine gönderdiği Genelge’ de; “öğrencilere yarıyıl tatilinde ödev verilmemesini” istemişti.

 

Yarıyıl tatilinde, Ankara’da bir restoranın çocuk oyun odasında ödev yapan öğrencileri gören Millî Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı,hayli kızmış, ilgilileri telefonla arayarak, gerekli işlemin yapılmasını istemişti.

 

Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanlığı,  tatilde ödevverenokulların tespit edilip gerekli işlemin yapılması için Türkiye genelinde çalışma başlattı.

 

Buna rağmen, birçok öğretmen yine de ödev vermekten çekinmemiştir kanaatindeyim. Çünkü öğretmenlerin,“ödev vermeme” konusunda ikna oldukları söylenemez.

 

Ödev vermenin nedenleri:

1-Müfredat programlarındaki ders konularının, gereğinden fazla uzun olması. Bir derse ayrılan ders saatinin, konularıişleyipkavratmaya yetmemesi.

2- Dersliklerdeki öğrenci sayısının fazla olması, öğretmenlerin her öğrenciye yeterince zaman ayıramaması.

3-Velilerin, ödev vermeyen öğretmeni eleştirmesi, tepkide bulunması. Ödev vermeleri hususunda öğretmene baskı kurmaları.

4-Az da olsa bazı öğretmenler hala uzun ödev verme alışkanlığından kendilerini alıkoyamamaları.

 

Ödevin sakıncaları:

1-Birçok evde, verilen ödevleri anne baba, dede, ya da bir aile büyüğü yaptığından, öğrenciye katkısı olmamaktadır.

2-Uzun ve karmaşık ödevler, öğrencilerin okuldan ve öğretmenlerinden soğumasına neden olmaktadır.

3-Ödevler, uygun olmayan zeminlerde ve zamanlarda aceleyle yapıldığından, (soğuk ve loş ortamda, otomobilde, tatil yerlerinde, masasız zeminlerde vb.) öğrencinin bedeni rahatsızlıklar çekmesine neden olmakta, yazıları, tertip ve düzenleri bozulmaktadır.

4- Ödev fobisi yüzünden, öğrenciler strese girmekte, yeterince eğlenme ve dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Tiyatro, kütüphane, sinema, müze, sergi vb. etkinliklere yeterince katılamamaktadırlar.

5-Birçok ailede ödev yüzünden anne baba çocuğuna kızmakta, ceza vermek zorunda kalmaktadır. Aile ilişkileri bozulmakta, sevgi ve saygı ortamı zedelenmektedir.

 

Öğrencilerin gerekli kaynaklara kolayca ulaşıp,severek ve isteyerek, uygun ortamlarda,kendilerinin titizlikle yaptıkları, fazla zaman almayan, bir amacı gerçekleştirmeye yönelik anlamlı ödevler elbette ki yarar sağlamaktadır.

Oysa esas olan, öğrencilerinbilgiye giden yolu, “öğrenmeyi öğrenmesidir. Artık bilgi sadece okulda değil, her yerde bulunmakta ve çok çabuk ulaşılabilmektedir.

Çocuklarımızı bilgi hamalı yapmak yerine;“araştıran, soran, sorgulayan, bilgiye ulaşabilen ve kullanabilen bireyler”olarak yetiştirmeliyiz. Bunun yanında; sanata sporave daha çok kitap okumaya teşvik edilerek,  estetik duygularının gelişmesi sağlanmalıdır.

Ödeve ihtiyaç duyulduğu sürece, yasaklamalarla, verilmesinin ününe geçilemeyecektir. En akılcı yol,ödev vermeye gerek kalmayacak düzenlemelerin yapılmasıdır.

Yani müfredat programları yeniden gözden geçirilerek, ayrılan süreye uygun şekilde kısaltılmalıdır. Öğretmenlerimiz dersleri okulda, kavratacak zamanı bulabilmelidirler.

Unutulmamalıdır ki, verilmesi istenmeyen ödevleri, yasaklarla değil, gerek kalmadan çözümlemek, aklın ve bilimin yoludur.

Bu sayede yıllardır denendiği halde, hayata geçirilemeyen “çantasız eğitim” de rahatlıkla uygulanabilecektir. Öğrenci çantaları taşınamayacak ağırlıktadır.

Öğrencilerin daha fazla sosyalleşmesi için ev ödevi sorununun çözülmesi elzemdir.Çocukları seviyor musunuz? Diye sorulsa, herkes; “kim sevmez ki” diye atılacaktır elbette ki…

Öyleyse onları mutlu kılalım. Geleceklerinin inşası için gittikleri okullardan ve biricik öğretmenlerinden nefret ettirmeyelim.

Eğitimde zorla öğrenme olmaz. Çocuk ilgi ve ihtiyaç duyduğunu öğrenir.

Sevgiyle kalın…

 

 

Millet Oluş Keyfiyeti

0

Bir milleti millet yapan en önemli, hayatî / yaşamsal ve başta gelen iki rabıta / bağ vardır. Biri Din, diğeri Dil’dir. Çünkü “Din, Dil bir ise millet birdir.” Hatta “Din bir ise, millet yine birdir.” Türkiye’de ise -istisnalar hariç- Din de birdir, Dil de birdir.

Demek ki aynı vatanda aynı Din’e mensup / bağlı, aynı müşterek / ortak Dil’i konuşanlar; menşe ve kökenleri ne olursa olsun, ayrıca tüm unsurlar hangi Dil’i bilirse bilsinler; aynı milleti teşkil eder, aynı milleti oluştururlar.

Elbette her milleti millet yapan bir ana unsur / özel bir maya çalan vardır. Türk Milleti için millet oluş denen bu mayayı çalan Türklerdir. Onun içindir ki, Türkiye’deki milletin adı Türk Milleti’dir.

Zaten bunun içindir ki, Türkiye’deki her unsurun / kavmin müşterek / ortak Dil’i Türkçe’dir. Türkler özellikle Dil mayası ile diğer unsurları Türkleştirmişler, daha doğrusu fethedilen yerlerdeki halklar; bir de Türkçe öğrenme ihtiyacını duymuş ve gerekeni tabii / doğal olarak yerine getirerek Türk Milleti içinde yer almasını bilmişlerdir.

Böylece Türkler ile Türkleşen Türkler aynı maya ile zamanla cihanşümul / evrensel bir milleti yani Büyük Türk Milleti’ni meydana getirmişler. Dünya kurulalıdanberi sayılı birkaç devletten birini oluşturmuşlar. Tarihte en insanî, en medenî bir devlet kurmuşlardır.

Zaten işte bu hikmetten dolayıdır ki, siyasî deha sahibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Ne mutlu Türküm diyene.” vecizesini / özlü sözünü söylemek ihtiyacını duymuştur.

Nitekim her unsurun fert ve bireyleri; ehliyeti nispetinde -aslına, nesline bakılmadan- bu milletin yani Türk Milleti’nin saflarında, bu devletin her makamında şerefle yer almışlar, Devletin devamı için canla başla çalışmışlar, müşterek devletleri olan Türk Devleti’ne samimî bir şekilde büyük hizmetler ifa etmişlerdir.

X

Türkiyemizde Türkleşmiş yani müşterek / ortak Dil’imiz olan Türkçeyi konuşup yazan Kürt asıllı Türk vatandaşlarımız var.

Türkiyemizde Türkleşmiş yani müşterek / ortak Dil’imiz olan Türkçeyi konuşup yazan Çerkes asıllı Türk vatandaşlarımız var.

Türkiyemizde Türkleşmiş yani müşterek / ortak Dil’imiz olan Türkçeyi konuşup yazan Arnavut asıllı Türk vatandaşlarımız var.

Türkiye’mizde Türkleşmiş yani müşterek / ortak Dil’imiz olan Türkçeyi konuşup yazan Gürcü asıllı Türk vatandaşlarımız var.

Türkiye’mizde Türkleşmiş yani müşterek / ortak Dil’imiz olan Türkçeyi konuşup yazan Arap asıllı Türk vatandaşlarımız var.

Daha bunlar gibi Türkleşmiş şu veya bu asıllı Türk vatandaşlarımız var.

İşte Büyük Türk Milleti; Türklerin önderliği ve lokomotifliğiyle, birçok unsur ve kavimlerin de içinde yer aldığı büyük bir millettir.

Çünkü millet; önder milletin kılavuzluğunda, diğer unsur ve kavimlerle kaynaşıp, onlarla yaptığı terkip, sentez ve birlikten oluşan; müşterek bir kültür çerçevesinde bir araya gelenlerin ortaya koyduğu değerli bir topluluktur. Özelde kendilerine has çeşitli teferruat ve ayrıntıları yaşatmakla beraber, edindiği ortak değer ve ölçülerle, yepyeni bir oluşum sergileyen kutlu ve mutlu bir terkip ve sentezdir.

Evet millet aynı doğuşta olanlarla, aynı doğuşta olmamakla beraber aynı oluşta olanların teşkil edip meydana getirdiği; şuurlu / bilinçli bir birliktelik arz eden toplumdur.

İşte bütün bunlardan ötürü diyoruz ki, -menşe ve kökeni ne olursa olsun- Türkiye’de tek bir millet vardır. O da Türk Milleti.

“Niye Türk Milleti?” derseniz:

Çünkü Türkler; tarihin sevkiyle lider / kurucu unsur olmuş; diğer kavimlerin kendi etrafında kümeleşmelerini hasbelkader başarmış ve sağlamıştır.

 

 

Yeter Artık!

Son 24 saat içerisinde tam ON BİR şehit haberi ile sarsıldığımı yazarken, bir haber daha geldi. İki şehit daha var.

Kahroluyoruz.

Kavruluyoruz.

İçimiz yanıyor.

Her bir Şehit haberi bizden bir parça koparıyor.

Bütün bunlara ilave olarak, bugünleri bize yaşatanların, hem de göz göre göre, bilerek yaşatanların, hâlâ bu ülkede yönetici olmaları, konuşuyor olmaları, acımızı, üzüntümüzü daha da artırıyor.

Bu kadar olmaz, olamaz.

Analar Ağlamasın uyutması, yutturması, kandırması bu ülkeyi bu hale getirdi.

Analar bugüne kadar bu kadar kısa sürede bu kadar ağlamadı.

Türk Milleti ve onun Güvenlik Güçleri tarihin hiçbir döneminde bu kadar aciz duruma düşmedi.

Türk Milleti, bu kadar ümitsiz hale hiçbir zaman gelmedi, getirilmedi.

İnanılmaz, inanılmaz, inanılmaz.

Söyleyecek hiçbir şey yok.

Ey!

Yiğitler(!), dünyaya meydan okuyanlar(!), dünyayı susturanlar(!), dünyaya meydan okuyanlara destek verenler…

Neredesiniz?

Yürüyün, ülkeyi ayağa kaldırın…

Ne zaman yapacaksınız bunları?

Neyi, kimi bekliyorsunuz?

Başkanlık işinin hallolması için mi bekliyoruz?

Tek derdimiz bu mu?

Aleyhte konuşanlar sizinle hareket etmiş olsa bile, sussunlar mı?

Vicdanlar bu kadar mı köreldi?

Beyinlere takılan çiplere emir gelmedi mi?

Yeter Artık!

Yeter Artık!

Yeter Artık!

İsyan ediyoruz.

İsyanımızı haykırıyoruz.

Heyhat!

Elimiz, kolumuz bağlandı.

Dolayısıyla, taşlar bağlandı.

Bu şartlar altında, bu duygularla başka ne yazabilirim ki!