17.9 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 754

Eğitimin Güvenilir Ellere Teslimi İçin…

Geçmişte büyük medeniyetler kurmuş devlet ve milletler, bu gücü eğitime ve eğitimcilere verdiği değerden almışlardır.

Yeni bir çağın açılmasına vesile olan İstanbul  fethedildiğinde,  ilk icraat, eğitim alanında olmuş, ilmin duayenleri İstanbul’a getirilmiştir.

İlme verilen değer, saygı ve imkânlardan ötürü, dünyanın her yerinden eğitimciler bu şehre akın etmeye başlamıştır. İstanbul, dünya milletlerinin medeniyet şehri olmuştur.

Eğitime ve eğitimcilere verilen değer, geleceğe yapılan en büyük yatırımdır.

Öğretmenlik mesleğinin saygınlığı bakımından, ekonomik ve sosyal haklarını elde etmesi elbette ki önemlidir. Daha önemlisi, toplumun eğitimcilere verdiği değerin mahiyetidir.

Öğretmenlik mesleğinin saygınlığı, bir ihtiyaçtan öte, geleceğimizinteminatı olanöğrencilerimiz için bir zarurettir.

Öğretmenine saygı duymayan, canı gibi sevmeyen bireyler, hiçbir zaman O’nu kendilerine rehber seçmezler.

Bir öğrenci, içinde bulunduğu toplumun değer yargılarının elbette ki tesiri altında kalmaktadır. Anne babasından, sokaktan öğretmeni hakkında duyacağı saygı dolu güzel ifadeler çocuğu pozitif yönde etkileyecektir.

Bunu gerçekleştiremediğimiz takdirde, öğretmenlerin öğrencilerine rol model olarak, yararlı olmaları mümkün değildir.

-Veli, en küçük bir sorunda okul basıp, öğretmeni, yöneticiyi azarlayıp, hakaret ediyorsa,

Devletin kaymakamı, valisi öğrencilerinin önünde,  öğretmeni eleştirerek küçük düşürüyorsa,

-Eğitimle ilgili yasal düzenlemelerde; öğretmenin, deneyimi, bilgisi, değerlendirmesi değil, politik endişelerle velilerin bilimsel olmayan arzu ve istekleri dikkate alınıyorsa,

Eğitim konusunda çok ciddi sorunlarımız ve eksikliklerimiz var demektir.

Günümüzün imkânları içinde, öğretmenlerimiz sahillerdeki modern konaklama yerlerinde tatillerini geçireceklerine, hala okul dersliklerinde tuvaletsiz ve susuz ortamlarda tatil yapmaktadırlar.

Tüm mesleklerin konaklama ve dinlenme mekânları olduğu halde, emekli sonrası tatmin edici ikramiyeler aldıkları halde, İLKSAN denen bir kuruluş yerlerde sürünmektedir.

Sendikalar şimdiden İLKSAN seçimlerini boykot etme kararı almışlardır. Bu da yetmez, İLKSAN hakkında daha ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.

‘Büyük Medeniyet’ kurma hedefine kilitlenen ‘Yeni Türkiye’, ‘Fatih Projesi’ni taçlandırmak istiyorsa, eğitimcilere de hak ettikleri değeri vermelidir.

“Okullarda öğretim vazifesinin güvenilebilir ellere teslimini, memleket evladının, o vazifeyi kendine hem bir meslek, hem bir ideal sayacak üstün ve saygıdeğer öğretmenler tarafından yetiştirilmesini sağlamak için öğretmenlik, diğer serbest ve yüksek meslekler gibi, derece ilerlemeye ve her halde refah sağlamaya uygun bir meslek haline getirilmelidir. Dünyanın her tarafında öğretmenler insan toplumunun en fedakâr ve saygıdeğer unsurlarıdır.”  M. Kemal ATATÜRK

Eğitimde zaman en büyük hazinedir. Geç kalmanın telafisi zordur.

Göz bebeği çocuklarımızın, pembe dünyalarını inşa eden, eli öpülesi öğretmenlerimizin, bir ömür “baş tacı edildiği, güzel günleri birlikte görmek dileğiyle.

Sevgiyle kalın.

 

 

Cumhuriyet Tarihinin En Zor Günleri

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, artan terör saldırılarına ilişkin geçen hafta (19 Şubatta) yaptığı değerlendirmede “Cumhuriyet tarihinin en zor günlerinden geçiyoruz” dedi.

Aynı Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olarak görev yapmakta iken Mart 2009’da “yakında çok güzel şeyler olacak” diyerek “müjdeler” vermişti.

Bu müjde ile “çözüm süreci” başlatıldı. Bu müjde ABD’nin Irak’tan çekilme kararı sonrası Türkiye’nin önünde açılan aydınlık geleceğin işareti olarak değerlendirildi.

Fakat Gül’ün bu iki sözü arasındaki zaman diliminde “çok güzel şeyler” bir türlü olmadı. Tam aksine “Cumhuriyet tarihinin en zor günlerini” yaşamaktayız.

Bu süreç herhalde devleti yönetenlerin bilgi ve iradesi dışında, doğal bir afet sebebiyle falan olmadı.

Öyleyse sorumluların hadi harakiri yapmak, istifa etmek gibi “onurlu” (haysiyetli) eylemler yapmayı, bir özür dilemeleri, hiç olmazsa bir özeleştiri yapmaları gerekmez mi?

Ne gezer…

Dışarıda savaş kapımıza dayamışken, içeride kalkışma/ isyan provaları yapılırken, her gün 7-8 şehit verirken, Ankara’nın kalbinde askeri servis araçları bombalanırken… Sorumlu devlet erkânının ve “sorumsuz Cumhurbaşkanının” birinci meselesi “Başkanlık sistemi ve Yeni Anayasa.”

21 Martta geniş bir coğrafyaya yayılacağı söylenen PKK kalkışması riski ve her an savaşa girme potansiyeli olan Türkiye’de, sistem değiştirmek ve Başkanlık tartışması yapmak hangi aklın veya hangi hırsın eseri olabilir?

**************************************

Süreç Buzdolabından Çıkarsa Endişesi

Ülke yangın yeri gibi. Teröre kurban verdiğimiz şehitlerimiz, vatandaşlarımız, yaralanan gazilerimiz,  anaların gözyaşları yüreğimizi dağlamakta.

Bu kadar fazla şehit ve kurban vermemizde “çözüm süreci” politikası yürütülürken, “çatışmasızlık ortamı bozulmasın” diye terör örgütünün bu kadar silahlanması ve bölgeye hâkim olmasına izin verilmesinin payı büyük.

Diyelim ki, AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hatalarını anladı ve “teröristle müzakere” yerine “mücadeleye” devam etmek istiyor.

Sorumluların geçmişteki hataları sebebiyle bırakın yargılanmasını, istifa etmesini de lüzumlu görmeyelim. Olmuş bir defa, ne yapalım çok iyi niyetli yöneticilerimizi bu defa da terör örgütü aldatmış. “Yanlıştan dönmek erdemdir” diye katlanalım.

Ah bir emin olabilsek… Yarın da, istikrarlı bir şekilde, terörün kökünü kurutana kadar “mücadeleye” devam edeceklerine…

Terör örgütü “al Başkanlığı ver özerkliği” pazarlığı ile gelirse “süreç” yeniden başlar mı?

Emin değiliz.

Oslo ve İmralı tutanaklarından ve Dolmabahçe açıklamasından öğrendiğimiz “mutabakatlar” çerçevesinde terör örgütü ile yeniden “müzakereye” başlanırsa bunca şehit kanları boşa dökülmüş olur.

Dahası da var. “Türk tipi Başkanlık” denilen ve diktatörlüğe zemin hazırlayan bir rejime geçebiliriz… Artı, ülkemizin bir bölümü PKK hâkimiyetine devredilerek, “özerk Kürdistan” hayali hayata geçebilir.

İçeride bunlar olurken Suriye sınırımızda PKK’nın uzantısı olan PYD kanton sayısını artırır, “Kürt koridoru” gerçekleşir. PKK/PYD devleti ile komşu oluveririz.

Benim merakım şu:

R. Tayyip Erdoğan Başkan olursa, “Başkan ve adamları” bu gelişmelerden rahatsız olur mu?

*********************************************

Dostlarımız Azaldı, Düşmanlarımız Çoğaldı

Savaşın eşiğine geldiğimiz şu sıralarda, her an “acaba Suriye bataklığına dalar mıyız?” endişesi içindeyiz.

Dış politikada hemen herkesle kavgalıyız. Suriye’de Esad yönetimi, Rusya, ABD, İran, IŞİD, PYD/PKK aklımıza gelen bütün aktörlerle düşman olduk.

Eyy Obama, Eyy Putin, Eyy PKK/PYD vb ifadeler içeride belki prim yapabilir. Ama dış politika alanında etkili olmak akıllı bir diplomasi ile olur. Mitinglerde, muhtar toplantılarında (üstelik bu üslupla) konuşmak hiçbir işe yaramaz.

Dış politikanın başarısı “düşmanları azaltıp, dostlarınızı artırmanızla” ölçülebilir.

Bakın çok haklı olduğumuz halde, Fırtına obüsleriyle PYD/ YPG’yi bombalamamıza herkes karşı.

“Bombalamayı durdurun” diyenlerin arasında Cumhurbaşkanının yeni ziyaret ettiği Japonya, Senegal, Başbakanın yeni ziyaret ettiği Ukrayna, dost bildiğimiz ABD, AB, Venezuela, Müslüman ülkeler Malezya, Mısır da var.

Gelişmeler gösteriyor ki, Türkiye’nin dış politikasında bir “stratejik derinlik” maalesef yok. Süleyman Şah türbesinin taşınmasıyla tespit edilen ufuksuzluk, Rus uçağını düşürdükten sonra yaşadığımız kararsız ve çelişkili tavırlar strateji eksiğimizin birer göstergesi.

25 Ocak 2015’de Başbakanın “Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki kardeşlerimizin muhabbetle gözlerinden öpüyorum” dediği insanları bir yıl sonra top atışıyla vurmamız da benzer bir çelişki.

Olaylara göre şekillenen anlık tavır almalarla veya ideolojik saplantılarla yürütülen dış politikadan olumlu bir netice almak imkânsız.

Bu bakımdan “Ankara’nın kalbinde” PYD imzalı bombalama katliamı, anlık reflekslerle yönetilen bir ülke görünümü veren, Türkiye’yi Suriye bataklığına çekme maksadıyla yaptırılmış olabilir.

PYD’ye veya PKK’nın başka bir koluna bu bombalamayı yaptıran devletin amacı Türkiye’nin kara birlikleriyle Suriye’ye girmesi için tahrik etmek olabilir.

Belki de, Türkiye Hava Kuvvetleriyle müdahale etmeye zorlayarak, uçağını düşürdüğümüz Rusya’ya intikam almak için bir fırsat yaratmak planlanmıştır.

Stratejik bir plandan mahrum görünen Türkiye tepkisel davranırsa bu tuzağa düşebilir.

Dilerim ki, soğukkanlı ve ince ayarlı bir diplomasi ile bu badireleri atlatırız.

*********************************************

Seçimler Farklı Sonuçlansaydı…

Dış ve iç politikamızı belirleyen en önemli kişi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ikinci kişi ise Başbakan Ahmet Davutoğlu. Bu ikili daha önce de Erdoğan’ın Başbakan, Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde dış politikamızı belirleyen en etkili kişiler olmuştu.

Dış politika konusunda durumuz içler acısı. Bırakın eski düşmanlarımızla düşmanlıkları azaltmak, dostlarımızla ve düşmanlarımızın düşmanları ile bile düşman olmayı başardık!

“Çözüm sürecinin” PKK’yı ne kadar güçlendirdiği ortaya çıktı.

Bu sebeple hem bir savaşa girmemize ramak kalmış durumdayız ve hem de iç güvenliğimiz son derece sıkıntılı.

Şimdi bir muhasebe yapalım.

a- Türkiye 10 Ağustos 2014’de Cumhurbaşkanlığı seçiminde R. Tayyip Erdoğan’ın yerine Ekmeleddin İhsanoğlu’nu seçseydi…

b- 7 Haziran Milletvekili seçimleri sonucunda bir koalisyon çıksaydı… (Bu koalisyon AKP + CHP, AKP + MHP veya CHP + MHP seçeneklerinden biri olabilir.)

  • Dış politikada içinde bulunduğumuz yalnızlık ve savaş riskini yaşar mıydık?
  • İç güvenliğimiz bu kadar riskli bir boyutta olur muydu?
  • Toplumda bugün ki gibi bir gerilim ve kutuplaşma olur muydu?
  • Savaş riski, Rusya krizi, iç güvenlik ve kutuplaşma kaynaklanan mevcut ekonomik kırılganlık olur muydu?

Bu soruların cevabı ne olursa olsun bilmenin yaşadıklarımıza artık bir faydası yok.

Ancak meselenin esasını anlamak ve gelecek için doğru kararlar vermek açısından cevaplar önemli ve değerli olacaktır.

 

 

Sürgünde Yaşayan Türkler: Ahıskalılar Bizim Ahıska Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Dr. Yunus Zeyrek’le ‘Ahıska Dramı’nı Konuştuk.

(İkinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu:Sağ kalıp İkinci Dünya Savaşı’ndan dönenler ailelerini bulamadı.’ Dediniz. 15 Kasım 1944 sürgünü mü?

Dr. Yunus Zeyrek: 15 Kasım 1944, Ahıska Türkleri tarihinin ve aynı zamanda bütün insanlık tarihinin utanç günüdür. Zira bu tarihte, Ahıska Türkleri, vatanlarından topyekûn sürgüne tabi tutulmuşlardır.

Tarihin kaydettiği en eski çağlardan beri orada yaşayan yerli bir halk, hiçbir suç isnat edilmeden, Stalin’in emriyle bir gece vakti, topyekûn vatanından sökülüp atılmıştır.

Halkımızın bir numaralı katili şüphesiz Stalin’dir. Yurdumuzda ne yazık ki onun hakkında yeteri kadar makale veya kitap yazılmamıştır. Yazılanlar da yalancı sosyalizmin methiyeleridir. Batı dünyasında, ‘milletlerin katili‘ denilerek onunla ilgili birçok kitap yazılmış ve onun ‘katil‘ sıfatı da belirtilmiştir. Bu kitaplardan birinde şöyle denilmektedir: ‘Stalin’in kurbanlarının toplam sayısı hiçbir zaman öğrenilmeyecek, ama yine de bu sayının 20.000.000’dan az olmadığı, hatta belki de 40.000.000’a kadar çıkabileceği rahatlıkla söylenebilir.’

Stalin, 1930’lu yıllarda milyonlarca insanın kanına girmiş, Ahıska’da da birçok insanı ya kurşuna dizdirmiş ya da namsız nişansız kaybetmiştir.

Başında Stalin’in bulunduğu Devlet Savunma Komitesi, 31 Temmuz 1944 tarihinde aldığı bir kararla Ahıskalıları vatanlarından sürgüne göndermiştir. Bu kararın ilk maddesinde şöyle denilmektedir: ‘Gürcistan SSC’nin sınır şeridi olan Ahıska, Adigön, Aspinza, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarıyla Acaristan Özerk SSC’den Türk, Kürt, Hemşin olmak üzere toplam 86.000 kişiden meydana gelen 16.700 hanelik nüfusun, 40.000’i Kazakistan SSC’ye, 30.000’i Özbekistan SSC’ye ve 16.000’i de Kırgızistan’a gönderilsin. Bu işler, 1 Kasım 1944 tarihine kadar tamamlansın. Buralara Gürcistan’ın diğer bölgelerinden 7.000 haneyi iskân etme müsaadesi verilsin. Bu bölgeye iskân edilen nüfus, 1945 yılında her türlü vergilerden muaf tutulsun.’

Stalin’in bu emirlerini harfiyen yerine getiren Sovyet İçişleri Bakanı L. Beriya, Stalin’e gönderdiği 28 Kasım 1944 tarihli yazısında: ‘Devlet Savunma Komitesinin kararları gereğince SSCB Halk İçişleri Komiserliği, Türklerin, Kürtlerin ve Hemşinlilerin Gürcistan SSC sınır bölgesinden tahliye işlemleri tamamlanmıştır.’ diyordu.

Beriya’nın yazısında, sürgün sebebi sayılabilecek şu belirsiz ve anlamsız ifadeler de vardı: ‘Türkiye sınırına yakın ve orayla akrabalık bağları bulunan bu halkın önemli bir çoğunluğu kaçakçılık yapmakta olup muhaceret eğilimi gösteriyor ve Türk istihbarat makamları için casus angaje etme ve çete grupları oluşturma kaynağı teşkil ediyordu. Adigön, Aspinza, Ahıska, Ahılkelek ve Bogdanovka rayonlarında tahliye işlemleri 15-18 Kasım; Acaristan Özerk Cumhuriyeti’nde ise 25-26 Kasım günlerinde gerçekleştirilmiştir. Toplam 91.095 kişi tahliye edilmiştir. Tahliye edilenleri taşıyan katarlar hareket hâlinde olup Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’daki yeni iskân yerlerine doğru yol almaktadırlar. Tahliye işlemleri düzenli ve olaysız bir şekilde tamamlanmıştır.’

Tabii ki Beriya’nın bu suçlamaları doğru değildir. O zamanlar hangi kaçakçılıktan bahsedilebilir ki?

Sınırın her iki tarafı da fakr u zaruret içindeydi. Casusluk da uydurma bir isnattır. Devlet, böyle kişileri yakalar ve cezalandırabilirdi! Böyle bir gerekçeyle bir bölgenin ahalisi topyekûn sürülebilir mi? Muhaceret eğilimi doğru olsa bile bu da bir toplumun kökten yok edilmesine gerekçe olamaz. Esas sebep yine onun ifadelerinde sırıtıyor: Türkiye sınırında bulunmak, karşı tarafta akrabaları olmak ve Türk olmak! İşte bir halkın uğradığı felâketin asıl sebepleri bunlar!

Şimdi burada şu hususa da dikkat çekmek isteriz. Bu facianın emrini veren kişi, Sovyetler Birliği’nin bir numaralı söz sahibi Stalin ve onun emrini uygulayan Sovyetler Birliği İçişleri Bakanı Beriya ile Gürcistan İçişleri Bakanı Khoşdariya’dır. Yani sürgünü plânlayan, emri veren ve uygulayan Gürcü asıllı bu üç kişi, halkımız tarafından ebediyen lanetle anılacaktır.

Çetinoğlu: İleri sürülen sebepler inandırıcı değil. Gizlenen asıl sebep biliniyor mu?

Dr. Zeyrek: Evvelâ, zihinleri meşgul eden soru şuydu: Stalin Ahıska Türklerini niçin sürmüştü? O zamanki Sovyet rejimi, sebep olarak bu yörenin insanlarını Alman ilerleyişinin tehdidine maruz kalmaktan kurtarmayı öne sürüyordu. Yani bu hareketi, cezalandırma değil de, gelecek düşmandan koruma olarak takdim ediyordu!

Bir batılı gözlemci sürgünü değerlendirirken diyor ki, ‘15 Kasım 1944 tarihinde bölge halkı, buraların düşman (Alman) eline geçebileceği bahane edilerek evlerinden çıkarıldı. Aslında yıkımın eşiğinde olan Alman ordusunun buralara gelmesi mümkün değildi. Asıl sebep siyasî ve stratejikti. Nitekim bu olaydan bir yıl sonra Sovyetler, Türkiye’nin kuzeydoğu illerini istediler.’

Ahıskalılar, diğer sürgün Sovyet halkları gibi, Almanlarla iş birliği yapmakla, hatta Almanlara sempati duymakla da suçlanmamışlardı. Kaldı ki, düşmanla iş birliği yapmakla suçlanan ve sürülen halklar, gittikleri yerlerde özel kontrollü iskâna tâbi tutuluyorlardı. Ahıska Türkleri ise, sürüldükten altı ay sonra bu rejimle yönetilmeye başlandılar. Yani bunlara nasıl muamele yapılacağına altı ayda karar verilebilmişti! Bu da onların hangi suçla sürüldüklerinin izahını zorlaştırıyor.

Bize göre Stalin bu sürgünü, kafasına koyduğu Kars, Ardahan ve Artvin’i Gürcistan’a ilhak etmek için bir hazırlık mahiyetinde gerçekleştirmiştir.

Batılı gözlemciler de bu kanaattedir: ‘Onların sürgün sebebi, Sovyetlerin, Türkiye üzerine yapmayı düşündüğü bir saldırıda, stratejik önemi olan bu bölgeyi Türk unsurundan temizleme maksadıydı.’

Çetinoğlu: Sürgün hangi şartlarda gerçekleşti?

Dr. Zeyrek: 1944 sürgünü, her türlü tarifin aciz kaldığı çok büyük bir faciadır. Bir kış gecesi 200 köy ve kasaba askerler tarafından basılmış, birkaç saat içinde binlerce insan yurdundan yuvasından koparılmış, hayvan vagonlarına doldurularak ölüm yolculuğuna çıkarılmıştır. 20-25 gün süren bu çetin yolculukta binlerce insan ölmüş ve bin bir acı ve ıstırap yaşanmıştır. Soğuk, açlık ve hastalıklarla boğuşan bu zavallı halk, binlerce ferdini yollarda bırakmıştır. Bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen o günleri yaşayanlar bu ölüm yolculuğunu anlatırken hâlâ hüngür hüngür ağlamaktadırlar…

Çetinoğlu: Sürgündekiler vatana dönüş için harekete geçtiler mi?

Dr. Zeyrek: Ahıska Türklerine sürgün yerlerinde uygulanan kamp rejimi, 31 Ekim 1956’da kaldırıldı. Fakat yurtlarına dönme izni verilmedi. Ahıska Türklerinin temsilcileri, 1957’de Moskova’ya gelerek vatana dönmek için ilk müracaatlarını yaptılar. Kendilerine, ‘Siz Azerîsiniz! O hâlde Azerbaycan’a dönebilirsiniz…’ denildi. 1958’de, bazı aileler bunu kabul ederek, kendi vatanlarına yakın gördükleri Azerbaycan’a geldiler. Buradan Ahıska’ya geçmenin kolay olacağını düşünüyorlardı.

1964 Şubatında Taşkent’te bir halk kongresi topladılar. Bu kongrede öğretmen Enver Odabaşev başkanlığında bir komite kurdular. Fakat bu yolda yürütülen faaliyet resmî makamlar tarafından daima engellendi ve sonuçsuz bırakıldı. Bütün bu olup bitenlerden hür dünyanın haberi bile yoktu!

Çetinoğlu: Peki bu mesele ne zaman açıkça telaffuz edildi? Hür dünya nasıl öğrendi?

Dr. Zeyrek: Ahıska Türklerinin sürgünü yıllarca gizli tutuldu. Sürgün konusunda ilk resmî ve önemli belge, SSCB Yüksek Prezidyumu’nun 30 Mayıs 1968 tarihli kararnamesidir. Bu belgeyle Stalin’in cinayetlerinden biri açıkça ifade edilmiş oluyordu. Fakat bu da garip bir belgeydi. Zira devletin kusurundan bahsedilmiyor, devletin böyle bir meselesi yokmuş gibi bir üslûp kullanılıyordu.

1968 Kasım’ında Sovyetler Birliği Komünist Parti Merkez Komitesi Sözcüsü, kendisine gelen Türk temsilci heyetine, vatanları olan Ahıska’ya dönüşlerine müsaade edileceğini vaad etti. Bu vaade sevinerek Ahıska’ya hareket eden yüzlerce Türk ailesi, Gürcü yöneticilerin engellemeleriyle karşılaştılar. Çalışma belgeleri verilmedi, askerlik problemi çıkarıldı ve taşınmak için vasıta verilmedi. Azerbaycan’dan gelenler de Gürcistan hududunda durduruldular. Eşyalarını bırakarak girenler de Gürcü idareciler tarafından sınır dışı edildiler.

Ahıskalılar, 2 Mayıs 1970’te, ‘Biz Türk’üz!’ diye başlayan bir beyannameyi açıkladılar. Bu beyannamede, SSCB yetkili adlî makamları ile Bakanlar Kurulunun bir tahkikat yaparak Türkleri sürgüne gönderenleri cezalandırması isteniyordu. Yüksek Sovyet Prezidyumu, Türklerin kendi yurtlarına iskân ve milletlerin mevcut determinant haklarını vererek, başkenti Ahıska olmak üzere bir Türk Muhtar Cumhuriyeti veya Özerk Vilâyeti kurulmasını kabul etmeli, uğradıkları zarar ziyan da karşılanmalıydı. Eğer bu talepler yerine getirilmeyecekse sürgün halkın Türkiye’ye göç etmesine müsaade edilmeliydi. O güne kadar batı âlemine ulaşan en aydınlatıcı belge budur. Ayrıca burada millî kimliklerini en açık şekilde dile getirmeleri de mühimdir.

Çetinoğlu: Müthiş ve cesaret dolu ifadeler. Moskova ne yaptı?

Dr. Zeyrek: Sovyet makamları bu tebliğe hiçbir cevap vermemiştir. Fakat bu hareketin öncülerini sudan bahanelerle hapse atmıştır. Meselâ Enver Odabaş’ın hapse atılması, 1971 yılında bizim Hürriyet gazetesinde, “Gürcü Türklerin lideri tutuklandı!” şeklinde garip bir başlıkla yer almıştır.

Çetinoğlu: 1991’de Sovyetler Birliği dağıldı. Sonraki dönemde neler oldu?

Dr. Zeyrek: 1980’li yılların sonuna doğru SSCB’de millî hareketler başladı. O dönemde, yani 1989 ilkbaharında Özbekistan’da Fergana’da yaşayan Ahıskalılar üzerine yönelen fecî olaylar patlak verdi. Maalesef bu olaylar da halkımızın tarihine 20. Yüzyılın ikinci felâketi olarak geçti.

1990 yılında SSCB dağıldıktan sonra bu birliği oluşturan cumhuriyetler bağımsız olunca, Ahıskalılar adeta ortada kaldı. Daha önce dört cumhuriyette yaşayan Ahıskalılar, bu defa Rusya ve Ukrayna’ya dağıldılar. Bir kısmı Türkiye’ye geldi. 2005 yılında 12.000 civarında bir nüfusu da ABD götürdü ve bu bir avuç halkı 24 eyalete dağıttı.

Türkiye, Ahıska Türklerini Fergana olayları ile tanımaya başladı. TBMM’nin, 1992 yılında kabul ettiği 3835 Sayılı Ahıska Türklerinin Kabulü ve İskânına Dair Kanun’la sınırlı sayıda Ahıskalı aile Türkiye’ye getirildi. Zamanla serbest göç şeklinde bu gelişler devam etti.

Çetinoğlu: Sürgündeki Ahıskalı Türklerin günümüzdeki beklentileri nelerdir?

Dr. Zeyrek: Sürgün hayatının sona ermesi ve halkın kendi vatanına dönmesidir.

Eski Sovyet coğrafyasında ortaya çıkan karışıklıklarda ve her sosyal patlamanın merkezinde, Ahıs-kalıların olabileceği anlaşılmaktadır. Meselâ bunun en son örneğini Kırgızistan’da gördük. İç karışıklıklarda hiçbir dahli olmadıkları halde bir Ahıskalı öldü ve birçok ev yakılıp yıkıldı.

1999 yılında Gürcistan Cumhuriyeti, Avrupa Konseyi’ne yaptığı üyelik başvurusunda Ahıskalıların vatana dönüşleriyle ilgili bir kanun çıkarması şartını kabul etti. Halkımızın varlığını ve milliyetini zaman zaman tartışma konusu yapan Gürcistan, gönülsüz de olsa 2007 yılında bir kanun çıkardı. 2008 ve 2009 yıllarında vatana dönmek isteyen Ahıskalıların müracaatlarını kabul etti. 2010 yılında bu müracaat evrakını inceleyerek 2011 yılında vatana kabul etmeye başlayacağını ilân etmiştir. Bu senenin sonuna yaklaştığımız bu günlerde Gürcistan Ahıskalılardan 75 kişiye resmen vatana dönüş izni vermiştir. Bu çok komik bir durum olmakla beraber hayırlı bir başlangıç olacağını ümit etmekteyiz. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz 2011 yılı, halkımızın tarihinde çok önemli bir dönemeç olacaktır.

Ahıskalılar, bu kadar sürgün ve kırgına rağmen millî kimlik ve ata yurtları hususunda taviz vermemekte, ‘Biz Türk’üz, sürgünden önceki vatanımıza dönmek, viran yurdumuzu şenlendirmek istiyoruz, başka bir emelimiz yoktur.’ demektedirler.

İkinci husus: Bu kadar insanın bugünden yarına vatana dönemeyeceği aşikârdır. O hâlde Türkiye, bu eski vatandaşlarını ve kan kardeşlerini görmemezlikten gelmemelidir. Bugün Anadolu’nun muhtelif yerlerinde nüfusu boşalmış çok yer var. Onları getirip buralara iskân etmelidir. Böyle bir nüfusa acilen ihtiyacımızın olduğu da göz ardı edilemez.

Çetinoğlu: Günümüzde Ahıskalı Türklerden kaç kişi, dünyanın hangi bölgelerinde yaşıyor?

Dr. Zeyrek: Bugün toplam olarak tahminen yarım milyona yakın Ahıskalı Türk nüfusu dağınık olarak şu ülkelerde yaşamaktadır: Nüfus çokluğu sıralamasına gör: Kazakistan, Rusya, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkiye, Özbekistan, Ukrayna ve ABD.

Şu hususa da işaret edelim ki, Türk kamuoyu hâlâ Ahıska ve Ahıska Türklerini yeteri kadar bilmemektedir. Türk medyasının hiçbir kanadı bu meseleye gereği kadar yer vermemektedir. Ne merkez medya ve boyalı basın, ne cemaat medyası, ne hükümete yakın medya… Herhalde üzerinde düşünülmeye değer bir husus da budur.

 

Yunus Zeyrek

1956 yılında Ardahan’ın Posof ilçesine bağlı Yolağzı köyünde dünyaya geldi.

 

1979 yılında Kayseri-Pınarbaşı Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak mesleğe başladı.

 

1988-1994 yıllarında Almanya’nın Münih şehrinde Türk kültür dersleri öğretmenliği yaptı ve bu sırada Türkoloji araştırmalarına devam etti. Almanya ve Avusturya’da konferanslar verdi; Münih’te çıkan Türk gazetelerinde yazılar yazdı.

 

1994 yılı yazında yurda döndü. Bir süre Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulunda çalıştı. Bu arada Gazi Üniversitesi-Sosyal Bilimler Enstitüsü Halk Edebiyatı Dalında Yüksek Lisans öğrenimini tamamladı.

 

1997 yılında Gazi Üniversitesi Türk Dili Bölümünde göreve başladı.

 

2004-2007 yılları arasında Uluslararası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu Başkanlığı yaptı ve sürgün Ahıska Türklerinin vatana dönüş mücadelesine katıldı. Bu vesileyle Strasburg’da Avrupa Konseyi yetkilileriyle görüştü ve rapor verdi.

 

2004 yılından beri Ankara’da Bizim Ahıska Dergisi’ni çıkaran Zeyrek, Kuzeydoğu Anadolu, Ahıska Bölgesi ve Acaristan başta olmak üzere Kafkasya ve Türk dünyasıyla ilgili araştırma ve incelemeleriyle tanınmaktadır.

 

Dil, tarih ve halk edebiyatı sahasında basılmış kitapları şunlardır:

 

01- Kafkas Yollarında – Hatıralar ve Tahassüsler (Ahmed Refik’ten), Kültür Bakanlığı, Ank. 1981, 1986; Millî E. Bakanlığı, İst. 2001.

02- Posoflu Âşık Zülâlî/Millî Eğitim Bakanlığı, İstanbul 1986, 1988.

03- Dünden Bugüne Ahıska Türklüğü, Frankfurt 1995.

04- Bu Yolda (Şiir), Millî Eğitim Bakanlığı, İstanbul 1998.

05- Dördüncü Sultan Murad’ın Revan ve Tebriz Seferi Ruznâmesi, Kültür Bakanlığı, Ankara 1999.

06- Gürcistan Acaristan ve Türkiye, Trabzon 1999.

07- Yabancılar İçin Türkçe Dil Bilgisi-1, Gazi Üniversitesi, Ankara 2000.

08- Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara 2001.

09- Acaristan ve Acarlar, Ankara 2001.

10- Hanaklı Mazlumî, Ankara 2001.

11- Tarih-i Osman Paşa, Kültür Bakanlığı, Ankara 2001.

12- Ali Akış-Hayatı ve Faaliyeti, Ankara 2003.

13- Posof’un Çizgileri, Ankara 2004.

14- Posoflu Zülâlî, Hayatı Eserleri ve Millî Faaliyeti, Ankara 2004.

15- Sürgünün 61. Yılında Ahıska Türkleri, Ankara 2005.

16- Ahıska Araştırmaları, Ankara 2007.

17- Bu Dosyayı Kaldırıyorum (Ermeni Meselesi), Kum Saati, İstanbul 2007.

18- Amasya’nın Altın Tarihi, Amasya Valiliği.

19- Erzurum’un Kara Günleri/Ermeni Zulmü.

 

bitti

 

 

 

Beyaz Yürekli Çocuk

0

Nasıl anlatmalı seni can Fırat? Doğan güneşe, yağmur yüklü bulutlara, sensiz açacak çiçeklere, sensiz büyüyecek çocuklara, yıldızlı gecelerde yiten marallara… Sonra kinlenen yüreklere, boğazda kabaran şahdamarına, ağaçlara can verecek suya… Nasıl tarif etmeli? Her şey eksik kalacak her şey yarım. Sana “beyaz” diyorum, beyaz yürekli çocuk. Bu isim en fazla herhalde sana yakışır.

‘Trabzon’un çamlarına benzer Fırat boyların. Nerden çıktın sen çocuk? Hangi roman sayfasından, hangi savaştan, hangi ordulardan emanet geldin? Kürşad çağının arda kalan çerisi, hangi savaş narasından emanetsin ülkeme? Hangi rüzgâr estirdi kokunu? Hangi çiçekten önce açtın? Hangi çise seni topraktan kıskandı da Karadeniz Dağlarında açamadan Ege’de soldun? Hangi bahar seni toprağımıza düşürdü?

Ne zaman gözümü kapatsam, o güzel yüzün uykularımı kör bıçaklar gibi kesiyor. Kimden emanet o güzel yüzün. Hazar mı yansımış, Tuna’nın gözlerinden mi aktın? Çin Seddinde mi dalgalandı siyah saçların? O gözleri nereden aldın? Kimden öğrendin rüyalardan tam uyanmamış o gözlerle bakmayı. İçimize ateş düşürmeyi. O bakışlarına çam kokularını, Karadeniz’in kuduran dalgalarını, efelerin naralarını, Ege kızlarının çalımlarını, Trabzon delikanlılarının dik başlılığını, nerden sıkıştırdın? Cesaretin resmini o güzel yüzüne, o beyaz yüzüne nasıl işledin? Ne zaman gözlerin aklıma gelse çöl oluyor yüreğim. Sen değil benim damarlarımdaki kan çekiliyor dünyadan. Orta Asya’nın bozkırlarında koşan tüm atlar yüreğimi eziyor. Yetim kalıyor Vey Irmağı.

Beyaz yürekli çocuk, beyaz yürekli herif, mangal yürekli uşak. Kim seni yürüyenlerin önüne geçirdi? Sahipsiz milletime sevdalanmış Süphan göğüslü uşak, Ağrı Dağı kadar beyaz yüreğini Türk’ün yoluna seren adsız, hangi sevda bu geç yaşında ölüme eşdeğer ülkülere tutsak etti seni?

Yiğit uşak şimdi sende sustun he mi? Kim sevdamızı dolunaylar altında yıldızlı gecelerde söyleyecek? Karadeniz’den aldığımız öfkemizin ateşi kimin nabızlarında atacak? Kim sevdamızın güzel yüzü olacak? Kim senin kadar güzel bakacak? Kim Kerkük’ün zindanlarını, kim Kırım’ın acısını haykıracak? Bilirim gidenler dönmez lakin senin boşluğunu hele de en çok da o yiğit bakışının yerini ne ile dolduracağız? Gözyaşlarımız, merhametin ruhumuzda açtığı gediklermiş. Beyaz yürekli uşak, Fırat gibi uzak düşlerle dolu herif, ruhumda sağlam yer kalmadı.

Yeniden öğrettin ülkeme adanmışlığı, ülkesini karşılıksız sevmeyi.

Yine isyan damarlarımızda yeşerecek. Yine isyan ateşi alnımıza vuracak. Haksızlığa, adaletsizliğe, kulun, kula kulluğuna, güce tapanlara, gariplerin emeğini sömürenlere, işçinin, emekçinin alın terinin namusunu sömürenlere sesimiz daha gür çıkacak. Yine balam, Türkiye için, kara kalpaklı herifler için yürüyeceğiz. Yeniden önümüze düşecek sarı saçlı bir yiğit ve devrim ateşi saracak tüm alemi. İhanet elbet bir gün gırtlaklarda kesilecek. İhanetin hesabını tarih değil yiğit yürekler verecek. Gölgemizde büyüyenler, cesaretlerinin kaynağının Türkün merhameti olduğunu elbet anlayacak.

Acaba yine önümüze geçebilecek misin? O koca gövdenle, herif sesinle, cesaretinle önünüzde olur musun? O beyaz gömleğinle önümüze geç yine. Yeniden ‘Tanrı Dağı kadar Türk ve Hira Dağı kadar müslüman düşlerin peşine düşelim.’

 

 

Bilgi Kirliliği ve Etniklik

Ankara’da alçakça gerçekleştirilen son terör olayı istihbarat konusunu öne çıkardı. Ülkemizde maalesef birçok önemli kurum, devletin kurumu olmaktan çıkarılmış; kısır siyasetin oyuncağı yapılmış ve yapıları bozulmuştur. Parti kurumu haline getirilen birçok müessesede kan kaybı tabii ki önlenemez. Siyasi baskı çalışanları görevlerini gerektiği gibi yapmaktan alıkoymaktadır.

Müslüman kardeşlerimizi koruyacağız diye sınırlarımız yogeçen hanı oldu. Sorunun önemi çok geç fark edildi. Hem terörist, hem de terör ithal eder olduk. Bazı il ve ilçelerimiz görmeye alışık olmadığımız şekilde tahrip edildi ve yangın yerine döndü. Bazı terör örgütlerine ileride kullanılabilir ümidiyle sempatiyle baktık; destekler verdik. İleride NATO koridoru olacak Kuzey Suriye’deki Kürt koridorunu önlemek yerine; fanatik bir Esad düşmanlığına soyunduk. Dolaylı olarak Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın kolu olan PYD’yi güçlendirdik. Batılı anlamda işleyen bir demokrasi peşine düştük. Oysa terör örgütleri sahipsiz değillerdi ve sahipleri olan ülkeler bize onları kullandırmazlardı. Ortadoğu’da etkili olmak, ağırlığını hissettirmek ve Dışişlerinde monşerler saltanatını kırmak bir yere kadar belki olumlu bir bakıştı; ama bunun zemini ve altyapısı hazır değildi. İçeride çok farklı, mutabakatları gelişmeyen ve istikrarsızlıklara gebe bir ülkede başarılı bir iç ve dış politika uygulanamaz. Ortadoğu’da bizden habersiz bir şey olmaz dedik ve aşırı iddialı olduk. Hesapsız ve duygusal bakış gerçekçi olamaz. Dışişlerinde tecrübeye ve ihtisasa önem vermeyen personel tayinleri yaptık ve onları yönlendirmeye çalıştık. Milliyetçiliği tehlikeli, ulusalcılığı bölücü görerek milli menfaatleri korumak nerede görülmüştür? Ülkeyi yönetenlerin yetiştirilme tarzındaki yanlışlar, peşin hükümler ve şuuraltı zaafları bu defa yönetime yansımıştır. Bu ortam, Türkiye’yi Ortadoğu’da dostu olmayan bir yalnızlığa sürükledi. Sünnici bakış tarzı, Şii bloğunu Türkiye aleyhine çevirdi.

Osmanlı’nın son döneminden ve Balkan bozgunundan hala ders alamıyoruz. Türkiye’nin sorunu ne Yeni Anayasadır; ne de başkancı bir sistem. Bu gibi konularla toplumu meşgul etmek ülkenin sosyal ve ekonomik gelişmesini engellemektir. Bugün vatandaşın Türk Milletine mensubiyet şuuru yıllardır resmi kanaldan demokratikleşme ve sözde terör soslu çözüm süreci adına zayıflatılmaktadır. Farklılıklar kutsallaştırılmaktadır. Türkiye maalesef terör örgütlerinin ve teröristlerin rahatça eylem yapabileceği sıradan bir Ortadoğu ülkesi haline dönüşmektedir.

Bilgi kirliliği almış yürümüş… Zihinler çok karıştırılmış ve kavramların içi boşaltılmıştır. Meselâ“etnik milliyetçilik” kullanılıyor. Oysa etnik gurubun milliyetçiliği olmaz; olsa olsa etnik taassubu ve ayrımcılığı olabilir. Buna her şeyi etnik gözlükle görmek anlamına gelen etnosantrizm diyoruz. Bir toplumda etniklik ile milliyet birbirine rakip olamaz ki, milliyet etnik çağrışım yapabilsin.

Etnik gurup bütünden, standart ve hâkim kültürden sosyal mesafe bakımından uzak olan ırki olmayan kültürel bir sosyal guruptur. Ana kültür kalıbından sosyal hayatın her bir bölümünde ve kültürün her bir unsurunda farklılık varsa bir etnik guruptan bahsedilir. Etniklik kültürel olduğuna göre, kültürün her bir unsurunda ayırt edici bir farklılık söz konusu olmalıdır. Sadece mahalli dil farkı etniklik için yeterli değildir. Kurmançca konuşan Türkmen aşiretleri sadece dil dolayısıyla ayrı bir etnik gurup sayılamaz. Milletleşme sürecinin yani milli seviyedeki ortak değer ve sembollerin kabul görmediği bir yapıda milletleşme olamaz; çatışmalar da etnik ve mezhep seviyesini aşamaz. Bundan dolayı Suriye’de ve Irak’ta birer millet yoktur. Milletleşemeyen toplumlar demokrasiyi de uygulayamaz.

Sayın Başbakanın Erzincan’da 13 Şubat 2016 tarihinde yaptığı konuşmada “… Kürt, Alevi, Türk, Sünni diye bizi bölemeyecekler” ifadesi yanlıştır. Bölücülük bizatihi bu sıfatlardan değil; etnik taassuptan ve aşırı asabiyetten doğar. Bundan dolayı Türk Milleti ifadesi birleştirici ve kapsayıcıdır. Türk Milletine kendini mensup hisseden dini azınlık ve etnik gurup mensuplarımızın birer Türk Milliyetçisi olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur. Tek engel ırkçılık ve emperyalizmdir.

 

 

 

Sürgünde Yaşayan Halk: Ahıskalı Türkler Bizim Ahıska Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Dr. Yunus Zeyrek’le ‘Ahıska Dramı’nı Konuştuk.

(Birinci Bölüm)

 

Giriş:

20. yüzyılın yüz karası olan Rus komünizmi yani Sovyetler Birliği dönemi, aynı zamanda Türk dünyası için de bir hapishaneden başka bir şey değildi. Çarlık zamanındaki esaret, bu dönemde kan ve ateşe boğulmuş; milyonlarca insan suçsuz ve sebepsiz olarak sindirilmiş, sürülmüş veya öldürülmüştü. 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bu cehennemde hayat mücadelesi veren milletler de hürriyetlerine kavuşmuş oldular. 73 yıllık bu kızıl rejimin en koyu zamanı şüphesiz Stalin devridir.

Stalin, Lenin’in 21 Ocak 1924 tarihinde ölümünden sonra, Sovyetler Birliği’nde ipleri eline alan bir numaralı diktatördür. Onun 29 yıllık iktidarı döneminde dakikada 29 kişi öldürüldüğü söylenir. O, gerek birçok insan ve gerekse birçok insan topluluğuna kan kusturmuş bir zalimdir. Stalin’in en büyük kurbanları, Türk ve Müslümanlardı. Nitekim, batılıların Orta Asya dedikleri Türkistan’daki Türk ülkelerinde binlerce aydını fecî şekilde yok ettiği gibi, Kuzey Kafkasya, Kırım ve Ahıska Türklerini de topyekûn sürgüne göndermek suretiyle vatanlarından söküp atmıştır.

Yunus Zeyrek

 

Oğuz Çetinoğlu: Sayın Zeyrek, Ahıskalı Türklerin vatana dönüş mücadeleleri hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Yunus Zeyrek: Stalin’in sürgüne gönderdiği topluluklar, onun ölümünden sonra vatanlarına dönebilmişler, yalnız Ahıska Türkleri dönememişlerdir. Gürcistan, Ahıska kapılarını açmamakta ısrar etmiştir. Bu devlet, 1999 yılında Avrupa Konseyi’ne üyelik başvurusu yaptığında, Konsey, Ahıska Türklerinin vatana dönmeleri için gerekli kanunî düzenlemelerin yapılmasını şart koşmuştur. Gürcistan, bu şartı kabul etmesine rağmen yıllarca ayak diredi. Bu komşumuz, Ahıska bölgesinde bir Türk varlığını kabule yanaşmamaktadır. Türk kamuoyunun maalesef yeterince bilmediği hususlardan biri, Gürcistan’daki Türk nefreti ve Gürcistan’ın Türkiye’den toprak koparma arzularıdır. Bu amaçladır ki günümüzde Artvin çevresine ve buralardaki tarihî yapılara ayrı bir önem atfetmektedir. Hâlbuki bu eserler Gürcülerin değil, Bagratlı ve Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır.

Çetinoğlu: Konuya daha yakından bakabilir miyiz?

Dr. Zeyrek: Ahıska şehri, Türkiye’nin kuzeydoğusunda, Ardahan’ın Posof ve Çıldır ilçeleriyle komşu olarak Gürcistan sınırları içinde bulunmaktadır. Abastuban, Adigön, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi kasabaları ve bu kasabalara bağlı, birçoğu yakılıp yıkılmış ve haritadan silinmiş 200 kadar köyü vardır.

Ahıska şehri, Türkiye sınırına 15 km mesafede bulunmaktadır. Posof Çayı’nın iki yakasında yer alan şehir, karayoluyla Tiflis, Batum ve Türkiye’ye bağlıdır. Ayrıca bir demiryolu hattıyla Tiflis’e bağlıdır.

Ardahan Suyu da dediğimiz Kür ırmağı ile kuzeybatıdan gelip Ahıska yakınlarında bu ırmağa karışan Posof Çayı, bölgenin en önemli nehirleridir. Abastuban kasabası, çam ormanlarıyla kaplı dağlar arasında, dar bir vadide kurulmuş kaplıca ve sayfiye beldesidir.

Çetinoğlu: Sınırlarını çizdiğiniz bölgenin tarihî arka plânından da söz eder misiniz?

Dr. Zeyrek: Ahıska, çok eski bir Türklük bölgesinin merkezidir. Milattan önce 4. yüzyılda, İskender ordularının bölgeye geldiği sırada, buralarda Kıpçak ve Bun-Türklerin yaşadığı, Gürcü tarihlerinde de belirtilmektedir. Bun-Türk sözünün otokton/yerli Türk anlamına geldiği de aynı kaynaklarca teyit edilmektedir.

Çoruh Vadisinden çıkmış olan Bagratlı ailesi, bir kral hanedanı olarak Ardanuç, Kars, Anı, Kutayıs ve Tiflis’te taht sahibi olmuştur. Daha açık ifadeyle Gürcüler ve Ermeniler, millî hanedan çıkaramamış, bu iki millet de Bagratlı ailesine mensup krallar tarafından yönetilmişlerdir. Bugün Kars, Ardahan, Artvin ve Erzurum’da harabelerine rastladığımız Hıristiyanlık eserleri de bu aileye aittir. Bugün Posof’ta Ahıska sınırındaki Cak Kalesi de bu bölgenin tarihî Türk hanedanı Kıpçak Atabeklerinin tahtıydı. Daha sonraki Osmanlı asırlarının günümüze kadar ayakta kalan eseri Ahıska’daki ünlü Ahmediye Camii, acilen tamire muhtaçtır.

Çetinoğlu: Bagratlı Ailesi, hangi millete mensuptur?

Dr. Zeyrek: İktidarda kalma açısından bin yıl süreyle dünya rekoru sahibi olan bu ailenin menşei hakkında çok farklı iddia ve rivayetler var. Şu var ki Bagratlı ailesi ne Gürcü’dür ne de Ermeni… O hâlde tarihçilerimizin önünde, çözülmesi gereken çok önemli bir problem durmaktadır. Unutmamalı ki bu problem çözüldüğü zaman, birçok tarih tezi açıklığa kavuşmuş olacaktır.

Selçuklular, 11. yüzyılda Anadolu fetihlerine giriştiler. Alp Arslan’ın Malazgirt Zaferi’yle başlayan fetihler, batıda Ege kıyılarına kadar uzandı. Fakat Bizans nüfuzu, Erzurum ve kuzeyinde devam etmekteydi. Sultan Melikşah zamanında 1080 yılı Haziranında Emir Ahmed kumandasındaki Selçuklu ordusu, Posof-Kol köyü düzlüklerinde Bizans destekli Gürcü ordusunu yendikten sonra bu bölge de Selçuklu-Saltuklu Beyliğine bağlandı.

12. yüzyıl başlarında, Selçukluların batıya doğru akınlarından bunalan Gürcistan’ın Bagratlı Kralı II. David, Kuzey Kafkasya’da yaşayan Kıpçak Türklerini ülkesine davet etti (1118-1120). Bu davet üzerine gelip Kür-Çoruh boylarına yerleşen 45.000 Kıpçak ailesi, Gürcistan ordusunun en önemli kısmını meydana getirdiler. Gürcistan, bu orduyla Selçuklulara kaptırdığı birçok yeri geri aldı.

Gürcistan’ın ordu ve devlet teşkilâtında zamanla güçlenen Ortodoks Kıpçak Atabekleri, İlhanlı Hükümdarı Abaka Han’ın da desteğini alarak 1268 yılında Tiflis’ten ayrı olarak bugünkü Posof ilçemizde bulunan Cak/Caksu Kalesi’nde bir hükümet kurdular. Safevî Devleti nüfuzunda bulunan bu hükümetin sınırları, Erzurum doğusundan Ahıska’ya kadar uzanmaktaydı (Mutlaka okunmalı: Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Ahıska-Ardahan-Artvin ve Oltu’da Ortodoks-Hristiyan Atabekler Hükûmeti-(1268-1578): 1. ve 2. Bölüm: Bizim Ahıska Dergisi, S. 10,11, 2008).

Günümüzde Gürcistan, bu bölgede bulunan ve Ortodoks Kıpçak Atabeklerinden kalan dinî yapılara sahip çıkmakta, bölgeyi de kendisinin eski toprakları olarak görmektedir.

Çetinoğlu: Tarihin sonraki dönemlerinde Ahıska’yı Osmanlı Eyalet Merkezi olarak görüyoruz…

Dr. Zeyrek: Ahıska Atabekleri, Osmanlı Devleti ile iyi münasebetler kurmuş, hatta Yavuz Sultan Selim Han’ın Kutayıs ve Çaldıran seferlerine de yardımcı olmuşlardır. Artvin ve Oltu gibi batı topraklarını Osmanlı’ya kaptıran Kıpçak Atabek ülkesi nihaî olarak Sultan Üçüncü Murad Han döneminde, Lala Mustafa Paşa ile Özdemiroğlu Osman Paşanın 1578 yılındaki Şark Seferleri fetihleriyle Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Diğer Türk toplulukları gibi bu bölgenin Türk ahalisi de, Osmanlı fethini müteakip gönüllü Müslüman olmuş, Osmanlı kültür ve siyaset atlasında yerini almıştır. Osmanlı-Safevî savaşına sahne olan Çıldır’ın adıyla kurulan eyaletin merkezi Ahıska şehriydi. Ahıska, 250 yıl boyunca klasik bir Osmanlı şehri olarak ilim ve ticaret merkezi olmuştur.

Çetinoğlu: Okuyucularımıza Osmanlı zamanı Ahıska şehri hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Zeyrek: 1647 yılında Ahıska’ya gelen ve buranın Atabekli Valisi Sefer Paşa’yla da görüşen Evliya Çelebî, Seyahatname’sinde Ahıska’dan şöyle bahsetmektedir:

Eyalet-i Çıldır on üç sancakdır. Mal ve Tımar Defterdarları, defter ve çavuşlar eminleri, çavuşlar kethüdası, çavuşlar kâtibi var. Sancakları: Oltu, Hırtız, Ardanuç, Cecerek, Ardahan, Poshov, Macahel, Acara, Penek, Pertekrek, Livana, Nısfı-Livana, Şav-şad sancakları, yurtluk ve ocaklık olup mülkiyet üzere tasarruf olunur. Yalçın bir peşte üzerinde sengîn abâd bir kal’a-i ferah-abâddır. İki kapusu vardır. Derûn-i kal’ada bin yüz kadar bağsız, bağçesiz, toprak ile mestur evleri vardır. Bir kapusu şarka açılır. Diğeri garba açılır. Yigirmi sekiz mihrâbdır. Yukaru kal’ada Sultan Selim-i Evvel Camii, kâr-ı kadîm bir mâbed olup toprak ve ciz ile mesturdur. Zaten bu şehirde kurşunlu imaret yokdur. Bu câmi-i latifin minaresi münhedîm olmuşdur. Künbedoğlu Camii, hâk ile mestur, minaresiz bir camidir. Aşağı kal’ada Halilağa Camii, kâr-ı kadîm, cemaat-i kesîreye mâlik, müferrîh ve dil-küşâ bir camidir. Ahali-i vilâyet ehl-i sünnet ve’l-cemat, mümin ve muvahhid kişiler olmağla evkat-ı hamseden başka, her camide Kur’an ve sair ulûm tilâvet olunur. Mahsus Dârü’t-tedrîsi, Dârü’l-hadîsi, Dârü’l-kurrâsı yokdur. Lâkin tâlib-i ilmi çokdur. Kal’adan dışarı varoşu dahi gayet mâmur ve abadandır. Deli Mehmed Hanı, Ekmekçi Isaağaoğlu Hanı, meşhur hanlarıdır. Müşebbek bostanları, vâfir, hayrat ve berekâtı mütekâsirdir. Âb-ı rakîki ilde dağlarından beri gelüp bu mezralarını reyyân ederek Azğur Kafasına gider. Bu kal’adan taşra varoşa handak üzeri cisr ile ubur olunur. Taşra varoşunun dört çevresinde sûru yokdur. Bu varoşda üçyüz mıkdarı dükkânca vardır. Bedestanı yokdur. Âb ü havası biraz şiddet üzere olduğundan ten-dürüst, şecî, namdâr halkı vardır. Hususen Vali-i Vilâyet Vezir Sefer Paşa, bir dilâver-i hüner-ver, merd-i meydan olduğu gibi kethüdası Derviş Ağa dahi sahib-i kerem er kişi idi. Kızlar Kal’ası dahi Cak Nehri kenarında sarp kaya üzerinde lâ-misal bir kal’adır. Altunkal’ası, sengîn bina olup Kızlar Kafasına üç saat karîbdir. Odorya Kal’ası Ahıska kurbünde sarp ve küçük bir kal’adır. Al Kal’ası, Ahıska kurbündedir. Posxov Kal’ası Ahıska Eyaletinde sancakbeyi tahtıdır. (Buralar) Lala Mustafa Paşanın fethidir. Şavşad Kal’ası ocaklık tarikiyle hükümetdir. Kadısı yokdur. Ardanuç Kal’ası, Çıldır Eyaletinde sancakbeyi tahtıdır. Avhatcı Kal’ası sancakbeyi tahtıdır. Defder-i Hakanî’de Mahacil (Macahel) yazar, sarp kal’adır. Cağısman Kal’ası, Çıldır kurbünde sarp kaladır. Ahıska’dan Ulgar Yaylası’nı aşup Erzurum cihetine yollandık.’

Çetinoğlu: Ahıska Türkiye’den ne zaman ve nasıl ayrı düştü?

Dr. Zeyrek: Gürcistan Kralı, 18. Yüzyıl sonlarında Rus Çarlığı himayesini istedi ve Rusları davet etti. Bu davet üzerine 1801 yılında Kafkasya’ya gelen Ruslar, bu tarihten itibaren mütemadiyen Türk coğrafyasından parçalar koparmak suretiyle genişlemeye devam ediyorlardı. Kuzey ve Güney Kafkasya hanlıklarını bir bir ele geçiren Ruslar, nihayet Osmanlı sınırına yöneldiler. Osmanlı’nın bu tarafta en önemli kalesi Ahıska’ydı. 1828 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, Ahıskalılar destanî bir kahramanlıkla yurtlarını savundular. Osmanlı Devleti’nin askerî yönden çok zayıf bulunduğu böyle bir zamanda, Kars ve Ardahan’ı da düşürmüş olan Rus kuvvetleri, bütün güçleriyle Ahıska’ya taarruz ettiler. Ahıska, şanlı bir savunmadan sonra Rusların eline düştü.

Bu felâket üzerine bölgenin halk şairleri birçok ağıt ve destan söylemişlerdir. Posoflu Üzeyir Usta/Fakirî’nin ağıtları pek ünlüdür.

 

Ahıska gül idi gitti,

Bir ehli dil idi gitti.

Söyleyin Sultan Mahmud’a

İstanbul kilidi gitti!

 

diye feryat eden Fakirî, başka bir ağıtında da şöyle dövünür:

 

Hey kardaşlar, yanak yanak ağlıyak,

Ülkemiz sultanı elden gidiyor!

Al yeşili döküp kara bağlıyak,

Âl-Osman’ın şanı elden gidiyor!

Ahıska’ydı burda ellerin hası,

Yakıldı ataşa şenniği nâsı,

Kurtuluncaya dek çekecek yası,

Yesir olmuş, canı elden gidiyor!

 

Kâfir Moskof’a baş ülke verilir,

Kesilir sinorlar korgan kurulur,

Yedi yerden Fakîr beli kırılır,

İslâm’ın vatanı elden gidiyor.

 

Çetinoğlu: Felâketler sonraki yıllarda da devam etti değil mi?

Dr. Zeyrek: Ahıska Türklüğünün ilk felâketi 1828 yılında yaşandı. Yalnız şu hususa da işaret etmeliyiz: 1828 muharebelerinde Ahıska halkının kahramanlığı Rus askerî tarihlerinde bile ibret ve hayretle anlatılmaktadır. Ahmet Muhtar Paşa, bu savaşları anlatan iki ciltlik Osmanlıca eserinde Rus tarihlerinden naklen özetle şu ifadeleri kullanmaktadır:

Türk askerinin yanında savaşan Ahıskalılar, gökyüzündeki ayı sökmenin, Ahıska’nın câmisindeki hilâli sökmeden daha kolay olacağına inanarak savaştılar. Gece karanlığı çökünce Ruslar, şehirde yangın çıkardılar. Şehir alevler içinde kaldı. Ahıska erkeklerinin yiğitlik ve fedakârlığını tasvir etmek lâzım değildir. Onların o esnada hiçbir yerde benzeri görülmemiş bir şekilde ateşe atılan kadınlarını hatırlamak, hadisenin tasvirine kâfidir. Türk kadınları, ellerinde kılıç bulunduğu hâlde, Ruslar üzerine aslanlar gibi hücum ediyorlardı. Çaresiz kalanlar da diri olarak Ruslara teslim olmayı kabul etmeyerek kendilerini diri diri yangın alevleri içine atıyorlardı.’

Ahmet Muhtar Paşa diyor ki, ‘Mukaddes cumhuriyetimiz, hiç şüphe yok ki, bir gün gelecek muazzam Türk milleti adına can cömertliği ederek, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş yiğitlikle memleketini savunan Ahıskalı erkek ve kadın kahramanlar adına münasip bir yerde muhteşem bir âbide dikecektir.’

Bu abide mutlaka dikilmelidir. Ahıskalı gençler, 1828 felâketini ve bu abide meselesini unutmamalı ve mutlaka gereğini yapmalıdırlar.

1853 Kırım Harbi sırasında Türk askeri, Posof’ta yerleşmiş olan Ahıskalı muhacir öncülerin de desteğini alarak Ahıska üzerine yürüdü ve Rusları püskürttü. Ne yazık ki, bu cephedeki savaş, başlangıçtaki gibi devam etmedi. Sonu hüsranla biten ve kısa süren bu Ahıska sevincinden sonra Ruslar, ‘Türklerin gelişine sevinip yardımda bulundunuz!’ diye katliam yaptı, ahalinin mallarını yağmaladılar. Ruslar, aynı sebeple, böyle bir vahşeti 1915 yılında Ardahan’da da gerçekleştireceklerdi.

Ahıska ve çevresinin Çarlık Rusya’sı işgalinde geçen doksan yıllık hayatı, zulümlerle doludur. Bu dönemde halkın bir kısmı Türkiye’ye göç etmiş, Ağrı, Muş, Çorum, Hatay ve Bursa yörelerinde yerleşmiştir. Onların yerlerine ise Rus, Gürcü, Ermeni ve Yahudiler iskân edilmiştir. Orada kalanlar, Rus mezâlimi altında yaşamaya devam etmişler, her yönden geri bırakılmış hatta askere bile alınmamışlardır.

Çetinoğlu: Sovyet Gürcistan’ı dönemindeki Ahıska’dan söz eder misiniz?

Dr. Zeyrek: 1917 yılında Rusya’da Çarlık yıkıldı, komünist rejim kuruldu. Bu dönem, Ahıska Türklerinin tarihinde en ağır şartların yaşandığı hatta yok edilmeleri için her şeyin yapıldığı bir zamandır. Bir zamanlar Çarlık Rusya’sının tıpkı Batum gibi stratejik bir mevki olarak ele geçirdiği Ahıska, artık Gürcistan’a kalmıştı!

Ahısklılar, Sovyet döneminde hem Rus rejimi hem de Gürcü mezâlimi ile karşı karşıya kaldılar. Türk ve Müslüman olarak yaşamak çok zorlaştı. Bu baskı, Stalin zamanında en yüksek noktaya çıktı. Ahıska Türklerinin aydınları ve ileri gelenleri, uydurma suçlamalarla tutuklanıp ya sürüldüler ya da öldürüldüler.

Bu yıllar aynı zamanda Gürcü şovenizminin azgınlaştığı bir zamandı. Birçok Türk’ün soyadı değiştirildi: Paşaoğlu, Paşaladze; Alioğlu, Alidze; Dadaşoğlu, Dadaşidze; Zeyneloğlu, Zenişvili vs. yapıldı.

Derken İkinci Dünya Savaşı başladı. O zamana kadar askere alınmayan Ahıska Türkleri, askere alınmaya başlandı. 40.000 civarında insan, Almanlarla savaşmak üzere cepheye sürüldü. Geride kalan kadınlar ve yaşlılar da, Ahıska-Borcom demiryolu inşaatında çalıştırıldılar. Bu hat, 1944 Ekiminde tamamlandı. Ahıskalılar, kendilerini vatana hasret bırakacak trenlerin yolunu, kendi elleriyle yapmışlardı!

Savaşa gidenlerin yarısından çoğu cephelerde hayatını kaybetti. Elini, ayağını yahut gözünü kaybedenlerden geriye dönenler de memlekette insan bulamadılar! Akrabalarını aramaya koyuldular. Kimi birkaç ay kimi birkaç sene sonra ailesinden hayatta kalanlara kavuşabildi.

 

(Devam Edecek)

 

 

Siyasal İslam Ankara’da Çöktü!

“Türk Milleti ve Türk Yurdu için kara toprağın bağrına düşen aziz şehitlerimizin hatırasına saygıyla…”

Türkiye Cumhuriyeti, Ankara’da “devlet mahallesi” denilen bir alanda kalbinden bombalandı.

Bu sadece basit bir bombalama olmayıp, üzerinde durulması gereken çok önemli bir olaydır.

Malumunuz devletimiz, “Siyasal İslamcı”lar tarafından kesintisiz olarak 14 yıldır yönetilmektedir.

Bu dönemde, devletimiz ve toplumumuz her ne kadar direnilse de, bir dönüşüm içine sokulmuştur. Devlet ve toplumumuzun kodları ile oynanmıştır.

Ancak, Türkiye’nin kalbi demek olan Ankara’nın bombalanması kökü maziye dayanan “Siyasal İslamcı” hareketin çöktüğünün alenen ilanı olmuştur.

Gelin bunların ata dedesi Ahmet Naim’in kim olduğuna ve ne dediklerine bakarak, bugün ne yapılmak istendiğine karar verelim.

Ahmet Naim, Barzan aşireti gibi bir Yahudi kürt aşireti olan Babanlara mensuptur. Bu aşiret 1806 (Abdurrahman Paşa) ve 1812 (Ahmet Paşa) yıllarında iki defa Osmanlı – Türk Devleti’ne karşı isyan etmiştir. Ahmet Naim, 1908’de Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasındadır. Diğer kardeş Prof. Şükrü Baban’da kürtçüdür. Ancak dikkat çekici bir husus diğer kardeş Babanzade İsmail Hakkı’nın Türkçü oluşudur ki, bu görev dağılımı içeren, bir taktiktir! Böyle örnekler tarihimizde ve günümüzde çoktur.

Ayrıca kendisinin 33. derece mason olduğuna dair iddialar mevcuttur. 1934 yılında ölmüş ve mezarı Edirnekapı’da Mehmet Akif’in (!) yanında bulunmaktadır.

Bu Ahmet Naim, Osmanlı – Türk Devleti’nin çöküş yıllarından olan 1914’de, Müslüman Türk Milletinin aklını aynı bugünküler gibi karıştırmak ve çelmek üzere “İslam’da Da’va-yı  Kavmiyet” adlı bir kitabı kaleme alır.

Bu kitap, çarpıtılmış içeriği ile o tarihten bu yana, Türk Milletinin milliyetçiliğinin vede mensubiyet şuurunun gelişmesinin, aleyhinde kullanılır.

Prof. Dr. İsmail Yakıt’a göre, bu kitabın siyaseten yazılmış ve ideolojik bir kitap olduğu kabul edilmelidir.

Yakıt’ın, 2012 yılında yazdığı bir makalede belirttiği üzere, Ahmet Naim; ilmi yüksek bir şahsiyet değildir. Prof. Dr. İsmail Yakıt “Ahmet Naim, kavmiyetçiliği (yani Türklüğü) red konusunda, kendince bir çok ayet ve hadislere dayanır. Getirdiği bütün ayetler, birlik ve beraberliği telkin eden, Hz. Peygamber’e tabi olmayı öğütleyen, takvayı öne çıkaran ayetlerdir. Hadisler konusunda da hepsi “asabiyet”i ele alan, ona hangi hal ve şartlarda yasak getiren ve tanımlayan hadislerdir. Gerek ayet ve gerekse hadislerde, Ahmet Naim, bir ilim adamı olarak değil polemikçi gibi davranmıştır. Hatta tercümeler de ciddi hatalar da yapmıştır.” demektir.

Buna ben de  bir ekleme yapayım. Kanaatimce polemikler ve tercüme hataları, Müslüman Türk Milletinin kafası karışsın diye kasden yapılmıştır. Bunda da çok başarılı olunduğu, Akp ve öncesinde Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan, Doğru Yol,Refah ve Fazillet gibi partilerin başa getirilişi ve yarattığı tahribatttan açıkça bellidir.

Ahmet Naim, 1914 yılında, Türklere hitaben, kendinize “Ey Türk” yerine “Ey Müslüman” diye hitap ediniz diyordu. Ergenekondan çıkış ile Hristiyanların paskalya yortuları arasında benzerlikler buluyordu. Yine Türk Milletine soruyor “Size tabi olan Türklüğü mü çok seveceksiniz yoksa İslamiyeti mi? İkisini de aynı derecede derseniz bu mümkün olmaz.”diyerek insanımızı elma ile armutun toplanması gibi yanlış bir tercihe zorluyordu. Gençliğe ise “Dinsiz gençliği imana getirmek için kavmiyet oltasını kullanmaya gerek yoktur. Çünkü kavmiyet zokası zehirlidir. “Türk” ünvanı altında bir gaye ayrılık fikri verir” diyor ve devamla“Türkçüler”, “Türk ve Müslüman”ve devamla “Müslüman ve Türk” gibi ayrılık ve gayrılık hissi veren tabirlerden vazgeçmeli, tefrikaya sebebiyet veren davranışlardan sakınılmalıdır” diye ekliyordu.

“Türklük muhabbetiyle İslamlık sevgisini birleştirmek gibi hayali bizim havsalamız almıyor. Acaba dinimiz bu da’vayı açıktan açığa yasaklamış mıdır?” diye, Türklük ve İslamiyet birlikte olamazmış ve bu dinen yasakmış gibi bir izlenim uyandırıyordu. Bu düşünce, bugün Müslüman Türkleri, yanlış karşısında ezilen insanlar konumuna getirmiştir.

Türklük yasak ama Türk’e karşı düşmanlık, din kisvesi altında serbest! Bugün de öyle değil mi?

Ahmet Naim’in günümüzde benzerlerini Akp’li ağızlardan duyduğumuz bir cümleside çok dikkat çekicidir: “Tarihe açın bakın, Türk yurdu denilen devletlerin kurulması ve yaşatılmasında Türklerden çok, Türk olmayanların hizmeti, gayreti görülmemişmidir? Sadrazamların, kumandanların kaç tanesi Türktür?”.Aslında Ahmet Naim,“Türk Yurdu” yerine “İslam Yurdu” denilmesini de istemektedir.

Gördüğünüz gibi bir yahudi kürt aşireti olan Babanlardan Ahmet Naim’in, düşüncelerinden bazı örneklerdir bunlar… Ha Ahmet Naim ha Haçlı Dünyası’nın papazları! Türklüğe karşı yok aralarında bir fark…

Bu kitabın yazılmasındaki asıl amaç; o dönemde Türklerin milli bir harekete geçişinin din kisvesi ile önlenmesi ve Türklerin Anadolu’dan temizlenmeyi sessizce kabullenmelerinin istenmesidir. Bu kimin işine yarardı?

Günümüzde de Akp eli ile Ahmet Naim’in fikirleri hayata geçirilmeye ve Türk sözcüğü; anayasa’dan çıkarılmaya, tabelalar indirilmeye, andımız yasaklanmaya ve de Türkler 36 etnik parçaya bölünmeye çalışılmaktadır. Akp’nin İstanbul Milletvekili Aziz Babuşçu’nun 26.Ocak.2013’te söylediği “Akp iktidarından önce hepimiz Türk’tük” sözü aslında herşeyi toptan izah etmektedir.

Bunların amacı; “milliyetsiz” bir toplum yaratarak, koskoca Türk Milletini bir avuç etnikçiye ezdirmektir.

Türkiye’deki mücadele; Türk Milleti ile Türk Milletine düşman olanlarla işbirliği yapan “milliyetsiz soysuzlar” arasındadır.

Bu mücadeleden biz Türkler, nasıl 1923’te Mustafa Kemal Atatürk’le Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak galip çıkmışsak, bugünde günümüz düşmanlarını ve onların işbirlikçisi Ahmet Naimleri ezerek, bize emanet olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatarak çıkacağız.

Bombalar bize vız gelir, tırıs gider!

 

 

Bu Kanların Hesabını Kim Verecek

Öyle günler yaşıyoruz ki, öyle acı dolu günler yaşıyoruz ki, anlatılması, tarif edilmesi çok zor.

Toplum olarak Millet olarak çok acı çekiyoruz.

Haber dinlemekten korkar, çekinir hale geldik.

Gerçekleri duymak istemez hale geldik.

Güneydoğudan ne zaman, kaç Şehit geleceğini duymamak için elimiz kalbimizde yaşıyoruz.

Şehit haberlerinin üzerimizdeki ağırlığı, kalbimizi yorması yetmiyor.

Nerede, kaç sivilin hayatını kaybedeceği haberleri de bizi yormaya başladı.

Nerede, kaç sivilin hayatını kaybedeceği haberlerinden de korkmaya başladık.

Böyle bir hayata can dayanır mı?

Böyle bir hayata katlanılabilir mi?

Bütün bunlar yetmedi.

Şimdi de, savaş haberleri üzerimize karasaban gibi çöktü.

Nerede, kiminle, nasıl savaşma ihtimalimiz olduğunun hesapları ile dengemiz bozulmaya başladı.

En önemlisi de ne için savaşacağız?

Bu sorunun gerçek bir cevabını bilen var mı acaba?

Pyd ile filan gibi gevelemeler ise, pyd’nin çok kısa bir süre önce en büyük destekçisi ülkemizi yönetme iddiasında bulunanlar değil mi?

2014’ün hem de 29 Ekiminde peşmergeyi hepimizin kalbini yorarak, gözümüzün önünde, ülkemizden geçiren bugünkü pyd düşmanları değil mi?

Yok eğer, Türkmenleri korumak gibi bir gerekçe var ise, buna kargalar bile gülmez.

Koskoca Türkiye Cumhuriyetinde, hem de Mustafa Kemal ATATÜRK gibi bir Türk Milliyetçisi’nin temellerini attığı Türkiye’de Anayasa’dan Türk ifadesini kaldırmak için uğraş, öte yandan da Türkmen için savaşı göze al! Bizimle dalga mı geçiyorsunuz, aklımızla alay mı ediyorsunuz?

Ne için Şehit veriyoruz?

Ne için siviller ölüyor?

Ne için savaşa gireceğiz?

Bunların cevaplarını bilen var mı?

Güneydoğuda her gün kaç kişi olduğunu artık sayamadığımız Şehitler ne için veriliyor?

Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, Ahmet DAVUTOĞLU’nun, Bülent ARINÇ’ın, Beşir ATALAY’ın, (diğerleri vesaire) pkk ile, imralıdaki ile ilgili neler söyledikleri, hem de çok yakın zamana kadar neler söyledikleri ve önlerini nasıl açtıkları bilinmiyor mu?

Peki ne için bütün bu kanlar?

Türk Milleti’nin kanı bu kadar ucuz mu?

Bu akan kanların hesabını kim verecek?

Bir tek ALLAH’In kulu yok mu, ortaya çıkıp da, ben hata ettim ve artık bu hataya ortak olmak istemiyorum deyip de, görevini bırakacak?

Bir tek ALLAH’ın kulu yok mu, akan kanlarımızın hesabını verecek?

Kim verecek bu hesabı?

Kim ödeyecek, büyük Türk Milleti’nin akan kanını?

Muhtaç olduğumuz kudreti bulacağımız söylenen bu Türk kanının akıtılmasının bedelini kim ödeyecek?

Bu akan kanların sorumlusu kim?

Hâlâ, anayasa gibi, başkanlık gibi gereksiz, anlamsız, tamamen kişisel hırs, istek, heves, kurtuluş olarak görülen bu ucuz işlerle neden, nasıl uğraşabiliyoruz?

Neden, hiçbir şey olmuyor, olmayacak gibi sadece bir kişinin arzu, istek ve kurtuluş çareleri ile uğraşıyoruz?

Eyyyy! Akan Türk kanından sorumlu olanlar!

Eyyyy! Türk kanına güvenerek sefa sürenler!

Eyyyy! Türk Milletini yok sayarak, onun kanını kullananlar!

Bu akan kanların hesabını vermeyi ne zaman düşüneceksiniz?

Bu kadar kan akarken, sadece mertçe, dünyada birçok insanın yaptığı gibi görevinizi bırakmakla ödemek şeklinde bir rahatlatmayı da mı yapmayacaksınız?

Bu koltuklar, bu sefahat bu kadar mı önemli?

İnancınız da mı yok?

İnsanlar için ölüm var ölüm?

Yani, inanıyorsanız, öbür dünya var ve orada hesap var!

Yeter artık!

Kanımız dondu, akmıyor, zorlamayın, ne olur!

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 5

0

I –    Canlı Şahitlerin Anlatımıyla Ermeni Mezalimi (Devam)

 

Sesli olarak kaydedilen hatıralarında Niyazi ERZİNCANLI şunları anlatmaktadır:

“Bizim, Balıkpazarı’na giden caddenin köşesinde saatçi dükkânımız vardı. Kuyumcu eşyası da satardık. İngilizler, İzmit’e ilk çıktıkları gün cebren kıymetli bir altın yüzüğümüzü aldılar. İngilizlerin peşine düştüm. Derince İstasyonunda bana Yahudi tercümanın teşviki ile su sıktılar, orada ne kepazelikler gördüm. Alamadım velhasıl geri geldim.

Aradan biraz zaman geçti, Türklerin silahlarını topladılar. Tek tük götüren oldu. Bizde de kırma tüfek, tabanca, kılınç ardı. Tavan arasına sakladım. İngilizler, Ermeniler caddelerde bağıra bağıra konuşarak ellerindeki, duvardaki silahların bile kendi icatları olduğunu söylüyorlardı. Dükkâna bir Ermeni oğlu geldi. Ufak tefek bir oğlan, 14 – 15 yaşlarında. Tabancası İngilizler müsaade ettiği için dışarıda.

–     Bizim çocuklara yazık oldu, çok yazıklar oldu, dedi.

–     Senin çocuğun var mı, dedim.

–     Yok, benim çocuklarım değil, bizim çetecilere yazıklar oldu.

Anlattığına göre Bahçecik’te 83 kişilik bir Ermeni çetesi kurulmuş ve gasb-ü garet (gasp ve garez) ediyorlarmış. Bizim çeteciler de bir baskınla bunların 80 tanesini öldürmüştür.

Aradan 3 – 4 gün mü ne geçti; karşıki köyden birisi, Gürcü delikanlı, hiç hatırımdan çıkmaz; sol gözü kör, bir kaza geçirmiş, bizim Çuhahane Fabrikasının kaputlarından bir elbise yaptırmış. Başında Gürcülerin taktığı gibi bir çapula, dizine kadar pembeli – beyazlı çoraplar. Tığ gibi bir delikanlı.

Bir Ermeni oğlu koşa koşa geldi. İngiliz Hintli Müslüman askerler bizim dükkânda istirahat ederlerdi. ‘Düşman, düşman!’ diye geldi. Hemen silaha sarıldılar. Ben de çıktım. Baktım Ermeniler bu zavallıyı eczaneden pamukla tentürdiyot istediği için yakalamışlar. Hintli askerler yalnız düşman kelimesini anlıyorlar. Aldılar, götürüyorlar. Ermeni, çete reisi imiş. Yani inanmazsınız, buradan uzun kâfirin boyu. 2 metreden fazla muhakkak, adı da Lion. O, gidiyor. Ermeni’nin bir tanesi:

–     Zo, (eliyle çete reisinin böğrünü muştalayarak) bizim papazın

üstüne binen budur. Sakalını tutan budur. Eşek yapan bizim papazı budur. Türkçe konuşuyorlar, Türklerin aralarında.

–     Zo, bir tanesi eksik olsun ne! Böyle eliyle bir tane daha vurdu.

Ermeni bir fırladı, bizim adımımızla 3 adımlık uzun. Gitti. Ertesi sabah bir dellal: Tersanede idam edilecek birisi var; isteyen gelsin, seyretsin. Ve neticede idam ettiler adamcağızı. Hiçbir gayrin hak. Ne yapabilirsin. Ermeniler böyle hain. Rumlar, komşularımız bağıra bağıra:

–     Ya! İngilizlerin domdom kurşunu beynini duvara yapıştırdı diye

konuşmaya başladılar. İngiliz Başçavuşu tam 13 tane adamı Ahz-ı Asker (Askerlik)  Şubesi’nin orada pozlar verip fotoğraf çektirerek kurşuna dizdirdi.

II –    Arşiv Vesikalarının Diliyle Ermeni Mezalimi

§  Huzûr‑ı Âlî‑i Mutasarrıfîye (Valilik Makamına)

Sa´âdetlü Efendim Hazretleri

20/7/[13]35 târih (1919) ve 229 numaralı tahrîrât‑ı âlîleri arîza‑i cevâbiyyesidir (yazınıza cevabımızdır).

Ermenilerin hicretden avdetlerinden (döndüklerinden) sonra ilk katl Mart 35 târihinde vâki´ olduğu cihetle; mezkûr (o) târihden i´tibâren tahaddüs eden vakâyi´de (var olan olaylarda) katledilen Ermenilerle, Ermeniler tarafından icrâ olunan ve mazbût bulunan (zapta geçen) vakâyi´‑i şekâvet‑kârâneyi (şikâyete konu olayları) ve bu bâbdaki (hususdaki) icrâ’ât ve muvaffakıyet (başarı) derecesini nâtık (söyleyen) iki kıt´a pusula merbûtdur (rabt edilmiştir).

İşbu katillerin en ziyâde ehemiyeti hâiz bulunan (en önemlisi) ve bi’d‑defe´ât sü’âl (her defasında sorgulanması) ve istîzâhı mûcib olan (açıklanması gereken) vak´a Yuvacık ile Baş İskele arasında 4 Ermeninin birden katlidir. Buna pek ziyâde ehemmiyet verilmiş ve hakîkaten şâyân‑ı ehemmiyet (öneme değer) bulunmuş olmasından dolayı bu bâbdaki kanâ´at‑i zâtiyyemin (bu hususdaki kişisel kanaatimi) makâm‑ı sâmîlerine iblâğını fâ’ideden hâlî bulmadığım (makamınıza iletmekten geri kalmadığım) cihetle ber‑vech‑i zîr arzeylerim (bu meyanda arz ederim).

Ermeniler hicretden avdet etdikden (sürgünden döndükten) sonra kısmen sâ’ika‑i adâvet (düşmanlık hissi) ve intikâm ve kısmen de büyük hükûmetlerin mazhar‑ı mu´âvenetleri (yardımlarına mazhar) olmalarından mütevellid (dolayı) hiss‑i gurur ve azamet (üstünlük duygusu) dolayısıyla bir çok katl ve sirkatler icrâ etmişler, hattâ hükûmete karşı da pek serkeşâne (başıbozuk) hareketde bulunmuşlardı ki bu ahvâl ber‑vech‑i âtî zuhûr etmiş (bu durum bu şekilde gelmiş) ve muntazam teşkîlâta mâlik olan bu millet aleyhlerinde netîce vermesi tabiî olan hâlât‑ı mezkûreden (sayılan hallerden) yine kendi menfa´atleri îcâbı olarak el çekmişlerdir. Hâlen âsâyişi muhill (bozan) hareketleri pek meşhûd şahit olunmuş) değildir. Ahvâl‑i şekâvet‑kârâneleriyle (eşkiyalık halleriyle) sirkat (hırsızlık) ve serkeşlikleri (âsilikleri) – İzmit şehrinde ve nevâhî‑i sâirede (diğer taraflarda) zuhûr eden vakâyi´ müstesnâ (olan olaylar istisna) olmak üzere ‑ şu yolda cereyân etmişdir:

1‑ Hicretden avdetin (tehcirden dönüşün) hemen haftasında Arslan Beğ ve Yuvacık karyeleri (köyleri) civârındaki kurâ‑yı İslâmiyye (Müslüman köyleri) ile Derbend ve Ermişe nâhiyeleri (bucakları) İslâm köylerinde bir çok sığır hayvânâtı sirkat edilmiş (çalınmış) ve bu hayvânâtın etleri ellerinde tek, bir tek hayvan bulunmaksızın avdet eden (geri dönen) Ermeni köylerinde, bi’l‑hâssa Arslan Beğ’le Yuvacık Karyesi’nde ve Ermeni kasab dükkânlarında ‑ şehirdeki et fiyatının 100 ilâ 120 kuruş olmasına rağmen ‑ 20 ilâ 40 kuruşa satılmış ve bu hal aylarca devâm etmiş ve kendilerinin taht‑ı i´tirâf (itirafı altında) ve tasdîklerinde bulunan bu mütemâdî (devamlı) ve mebzûl (çok sayıda) sirkat keyfiyetinin (hırsızlık durumunun) her dürlü mahrûmiyet içinde yurtlarına avdet eden Ermenilerin karınları lâyıkı ile doymadıkca men´ edilemeyeceği anlaşılmış ve karınlarını doyurmak mecbûriyetindeki bu köyler halkına şiddet yerine nasîhat icrâsı daha evlâ (uygun) görülmüş ve çok def´a da öyle yapılmışdı, bu bütün İzmit livâsınca (ilince) ma´lûm bir hakîkat (bilinen bir gerçek) idi.

 

 


ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, sayfa 39 – 40, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge/2600belge/857_31..doc (DH.KMS.50-2_3)

 

 

Unuttuğumuz Değerlerimizden “Halı Dokuma”

0

1970 li yıllarda Bucak ilçemizin en önemli gelir kaynaklarından birisi, el dokuma halıcılık sektörü idi. Dışarıdan gelen memur ve amir evleri hariç, hemen hemen her evde halı tezgâhları olurdu. Hatta kızı ikiden fazla olan evlerde iki adet halı tezgâhı olurdu. İki abla kız bir tezgâhı, anne ve diğer kız da diğer tezgâhı dokurdu.

Kadın erkek herkes halı dokumasını bilirdi. Halı dokumasını bilmeyen genç kızların evde kalması kesindi. İşsiz olan beyler ile işi haricindeki zamanlarda dahi eşi ile birlikte erkekler de halı dokurdu. Zira halının dokuma zamanı, boş olunan 24 saatin her saatiydi. Gece gündüz fark etmezdi.

Şehrimizde bugünkü marketlerin sayısından fazla halıcı dükkânları vardı. Halıcı Mustafa, halıcı Yusuf, Halıcı Mehmet, gibi birçok esnafımızın adının başında halıcı sıfatı vardı. Bu gün hepimizin çok iyi bildiği Kadıahmetoğullarının en büyüğü Mustafa Ünal’ın ve küçük kardeşi Hilmi Ünal’ın asıl meslekleri halıcılıktır.

Halıcılığın bir diğer hazırlık ve uygulama sektörü halı modeli üretimiydi. Gençliklerinde çok iyi futbol oynayan Mustafa Aydın, kardeşi Yusuf Aydın, Bugünün Köken Zücaciyesi Ali Köken, İhsan Dilmeç, Osman Algül, ellerindeki fırçayı boya şişelerine batıra-batıra mini karelerden oluşan halı modeli kağıdına, büyük bir itina ile işleyerek renk renk, desen desen modeller üretirlerdi. Mevcut bulunanların dışında hiç kullanılmamış ve yeni bir model icad etmek ise, ayrı ve güzel bir ustalık isterdi.

Halıcılarımızın hepsinde jawa motorsikletler vardı. Motorlarının heybesine doldurdukları halı kurma malzemeleri olan keser, bıçkı, direzi ve halı ipleri ile daha önceden evlere kurdukları halı tezgahlarına giderler. Halı ağaçlarından kurulmuş tezgahlara kurmak için direzilerini evlerin salonlarına uzunlamasına yayarlar ve gerekli uyarlamaları yaparak tezgahlara monte ederlerdi.

Çeşit çeşit renklerden oluşmuş, modellere uygun halı ipleri külte halinde getirilir evin hanımına teslim edilirdi. Evin hanımı ip kültelerini gülecenlere geçirip döndüre döndüre ipleri yumak haline getirir ve halı tezgahının üstüne asardı. Bu ip yumakları büyük tencere veya kazan büyüklüğünde olabilirdi.

Yumaklar da hazırlandıktan sonra halı dokunmaya başlardı. Önce direzi denilen beyaz atkıdan bir 10 cm.lik başlangıçtan sonra, renk renk ve desen desen modellerin aynısına uyularak halı dokunmaya başlardı. Her sıradan sonra kirkit ile vurularak iyice sıkılaştırılır, birkaç sıradan sonra uzun kısımlar halı makası ile kesilerek, halının belirli bir seviyede olması sağlanırdı. Beş altı yaşlarından itibaren 75 yaşına kadar kadın erkek herkes halı dokuyabilirdi. Bazı sabırsız erkek çocuklar uzunca süre halı dokudukları zaman, parmağını hafifçe keserek, (hatta bazen kesmeden kesildi numarası yaparak), halı dokumaktan kaytarırlardı. Bazıları da nenenin dişleri gibi bir dolu bir boş düğüm atarak hızlı dokuduklarını ispat etmeye çalışırlardı. Gerçek anlaşılınca da anneden köteği yerlerdi.

Halıcılar belirli sürelerde halı kurdukları eve uğrayarak, dokunan kısımları kontrol eder gidişat hakkında bilgi edinir ve dokuyucularla halı hakkında mütalaada bulunurlardı. Metresini çıkararak birtakım ölçümlerle, dokunan kısmın modele uygunluğuna bakar ve elindeki kopya kalemle, “model şurada bitirilecek” diyerek, direziye işaret koyardı.

Halının modele harfiyyen uyması, sıkı olması, düzgün kesilmesi, kalitesini etkilerdi. İyi para etmesi için, halının her aşamasında denetlenmesi gerekirdi. Günümüzün en iyi ustalarından sevgili Süleyman ve Hasan Şencan kardeşlerin ressamlık uygulamalarını en çok yaptıkları tablolar, “Halı dokuyan anne ve kızları” figürlerinin işlenmesi olurdu.

Halılar genelde 6’şar metre bitişik iki halı halinde tezgâhta yerini alırdı. İkisi de bitinceye kadar dokunan kısım, tezgâhın alt ağacına dolanırdı. Kadınlarımızın sohbetlerinin çoğunu halı işgal ederdi. “Gız yeni modelin pek gözelmiş”, “kaçıncı modeldesin?, “benim halı makası az keser oldu”, “bu halıyı halıcıya vermeyeceğim, kızımın çeyizine koyacağım”, gibi…

İkinci halının da bitmeye yaklaşması, evde yüksek katsayılı bir heyecana sebep olurdu. Sohbetlerin çoğunda halının biteceği, yeni dokuyacağı halının modelinin ne olacağı konuşulurdu. Bittiğinde ise, halı tezgâhtan kesilerek hemen evin en geniş yerine veya sokağa serilir, üzeri temizlenir ve güzelliği komşularla birlikte seyredilirdi. Çocukların en sevdiği eylem ise, yeni çıkmış bir halının üzerinde güreş tutmak, hoplayıp zıplamak ve yatıp yuvarlanmak olurdu.

Halı, ya işçilik karşılığı ya da kendi adına dokunurdu. İşçilik karşılığı olduğunda her türlü malzeme halıcı tarafından verilir, halı çıktığında sadece işçilik ücreti dokuyucuya ödenirdi. Kendi adına dokuyanlar ise, ipini, direzisini kendisi alır, halıcıya cüzi bir ücretle kurdurur ve denetlettirir, halı bitince de kendisinin olurdu.

Üretimi biten halılar rulo haline getirilerek evin bir köşesine dikilir, uygun fiyata satılmak üzere sermaye olarak evde bekletilir. Eğer halı halıcının ise, halıcı motorunun arkasına halıyı koyarak doğru dükkânına götürürdü.

Isparta’dan halı tüccarları sık sık ilçemize gelirek, halıcı dükkânlarını gezerler satın aldıkları halıları kamyonlara doldurarak, Isparta’daki daha büyük halı mağazalarına götürürler ve Türkiye’nin her yerine pazarlarlardı. Adı “Isparta halısı” olurdu ama en büyük üretim kaynağı ilçemiz Bucak’tı.

Köroğlu’nun dediği gibi, “tüfek icat oldu mertlik bozuldu” misali, makine halıları pıtırak gibi çoğalınca, bizim efsanevi el dokuması halıcılığımız da tarihe karıştı maalesef. Zannedersem bugünkü gençlerimizin belki de tamamına anlattıklarım masal gibi gelecek…

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.