17.9 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 753

Enerji Politikası Sakat Olanın Dış Politikası Kötürüm Olur

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın bu ay konuk ettiği uzman Ahmet Necdet Pamir oldu. Pamir, Türkiye’de enerji politikalarını en iyi bilen isimlerden biri. Türkiye’nin en seçkin üniversitelerinde bu konuda ders veriyor. Ayrıca düşünce kuruluşlarında çalışan, Türkiye’yi temsilen uluslararası bilimsel toplantılarda tebliğler sunan, oturumlar yöneten bir uzman. O’nu sık sık petrol, doğalgaz, nükleer ve temiz enerjiler konusunda TV’lerde görüşüne başvurulduğunda izlemiş olabilirsiniz. Siyasi tarafı da var, CHP’nin Enerji Komisyonu Başkanı.

Ben kendisini ilk defa 2002 yılında ASAM‘da (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde) tanıdım. O sıralarda Kocaeli TV’de “Geniş Açı” adlı bir program yapıyordum. Kendisini programıma davet ettim. 2 saat civarında canlı yayında “Enerji Güvenliği” konusunu ve Türkiye’nin Enerjide dışa bağımlılığının yarattığı riskleri anlatmıştı.

Pamir’in 14 sene önce anlattığı riskler ANAP iktidarlarının izlediği yanlış enerji politikalarının eseriydi. AKP iktidarları enerji politikalarındaki hataları artırarak devam ettirdi. Enerjide dışa bağımlılığımızı çok daha endişe verici boyutlara getirdi.

***

Enerjide Üç Ülkeye Çok Bağımlıyız

Ahmet Necdet Pamir’in verdiği bilgilere göre (2014 rakamlarıyla) mevcut durum şöyle:

Petrolde dışa bağımlılığımız yüzde 92,4 ve gazda ise yüzde 99 mertebesinde.

Toplam enerjide ise dışa bağımlılığımız 1990’da yüzde 51,9 iken her yıl artarak yüzde 75 oranına ulaşmışız.

Daha da kötüsü az sayıda ülkeye çok yüksek oranda bağımlı durumdayız.

Doğalgazda Rusya + İran‘a olan bağımlılığımız yüzde 73 mertebesinde. (Sadece Rusya’ya yüzde 55 bağımlıyız.)

Petrolde ise Rusya + İran + Irak’a olan bağımlılığımız yüzde 65 seviyesinde.

En fazla bağımlı olduğumuz üç ülkenin siyasi açıdan en problemli olduğumuz ülkeler olması riskimizi vahim hale getiriyor.

Bütün bunlar yetmemiş gibi Türkiye’nin Mersin Akkuyu‘da yapılacak nükleer santral yatırımı da Rusya’ya verildi.

***

Bağımlı Olmaya Mahkûm muyuz?

Diyeceksiniz ki, “Ne yapabilirdik? Türkiye enerji kaynakları açısından fakir bir ülke. Enerji açısından bağımsız olmamız mümkün değil. En ucuz nereden bulup alıyorsak hata bunun neresinde?”

Ahmet Necdet Pamir’in verdiği rakamlar gerçeğin böyle olmadığını gösteriyor.

Türkiye’nin 2014 yılı elektrik tüketimi 257 milyar kW-saat.

Türkiye’nin hidroelektrik, rüzgâr, jeotermal, güneş, yerli linyit, biyogaz kaynaklarından henüz devreye alınmamış elektrik enerjisi üretim potansiyelimiz 741 milyar kW-saat.

Enerji verimliliğini artıran yatırımlar ve yapılacak iyileştirmelerle (rehabilitasyonlarla) birlikte yerli kaynak potansiyelimiz 818 milyar kW-saate ulaşıyor.

Yani kendi kaynaklarımızla yıllık tüketimimizin en az 3 katı kadar enerji üretebiliriz.

Türkiye stratejik bir planlama ile yatırımlarını kendi kaynakların değerlendirmesi yönünde yaparsa, enerji güvenliğimiz artacak, birkaç devlete yüksek bağımlılıktan doğan riskimiz asgari seviyeye düşecektir.

***

Uzman Var Siyasi İrade Yok.

4 gün önce Rusya Gazprom şirketi Türkiye’ye verdiği doğalgazı yüzde 10 oranında azalttığını açıkladı. Mazeret fiyat anlaşmazlığı.

Rusya ile bir kıvılcım olsa savaş olabilecek kadar yüksek gerilim yaşıyoruz. Savaş olursa Rusya gazı keser endişesini yaşıyoruz. Savaş olmasa bile, düşürülen uçağının intikamını almak için fırsat kollayan, Rusya verdiği gazı bir bahane ile keserse Türk ekonomisinin çok ciddi darbe yiyeceği kesin.

Eğer A. Necdet Pamir’in 14 yıl önce (Kocaeli TV’deki programım dâhil) her ortamda dile getirdiği, en yetkili makamlara rapor ettiği bu riskleri ve tavsiyelerini AKP hükümetleri dikkate alsaydı, bugün bu sıkıntıları yaşıyor olmayacaktık.

Türkiye’de bağımsız, vatanını, milletini seven, uzman bilim adamları var. Daha hızlı, daha risksiz gelişmemiz bu fikirlerin değerlendirilmesiyle mümkün.

Yeter ki değerlendirebilecek siyasi irade olsun.

***************************************************

Türkiye’de Petrol ve Doğalgaz Rezervi Yok mu?

Ahmet Necdet Pamir’e konferans sonrası sorulan ilk soru, “Türkiye’nin hemen sınırının bitişiğinde büyük petrol ve gaz kaynakları olduğu halde Türkiye’de çıkmamasının sebebi” oldu.

Pamir “soruyu bir de tersten soralım, acaba sınırlarımızın çizildiği anlaşmalarda sınırlar enerji kaynaklarına göre çizilmiş olabilir mi?” diye cevap verdi.

Gerçekten büyük devletler Türkiye’nin elinde olmayan bilgilere sahipti. Petrolün önemini kavramışlar, Ortadoğu’daki petrol rezervlerini tespit etmişlerdi. Sınırlar özellikle İngiltere’nin Irak’taki petrol ve Basra Körfezi’ndeki çıkarlarına göre adeta cetvelle çizilmişti.

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa 1913 yılında “Kuveyt ve Katar gibi çölden ibaret iki kaza yüzünden İngiltere ile ihtilaf çıkaramayız. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi faydamız olabilir? Kuveyt ve Katar’ı İngiltere’ye bırakmaya karar verdim” diyordu. (Kuveyt ve Katar dünya petrol rezervlerinin %7,5’ine, gaz rezervlerinin %14,1’ine sahiptir.)

Oysaki aynı yıllarda o zamanın süper devleti İngiltere denizcilikteki stratejisini değiştirmiş, donanmadaki gemilerin kömürden petrole dönmesi kararını almıştı. İngiltere’nin ihtiyaç duyduğu “petrolün sahibi, en azından kaynaktan takipçisi olması” ilkesini benimsemişti.

İngiltere Başbakanı 13 Ağustos 1918’de toplanan Savaş Kabinesinde talimatını vermişti: “Savaş sona ermeden Musul’a ulaşılmalı.”

Savaş sonrası uzunca bir süre Irak İngiltere’nin, Suriye Fransa’nın mandası altında kalmıştır.

***

Necdet Pamir “sınırlarımızın enerji kaynaklarına göre çizilmesine rağmen bizim topraklarımızda da petrol çıkma ihtimali yok diyemem” dedi.

Çünkü özellikle denizlerimizde yeterli petrol ve gaz araştırması yapılmadığını, yeni geliştirilen teknolojileri kullanarak, yeterli araştırma yapılırsa yeni kaynaklar bulunabileceğini ifade etti.

**************************************

Türkiye Nükleer Enerji Kullanmalı mı?

“Almanya ve Fransa gibi gelişmiş ülkeler enerji üretiminin yüzde 60-70’ini nükleer santrallerden karşılarken Türkiye neden bu imkândan yararlanmasın?” Bu soru sıkça soruluyor.

Necdet Pamir Rusların Akkuyu’da yapacağı nükleer santral projesine çok çeşitli açılardan karşı.

  • Öncelikle nükleer enerji yerine temiz ve yenilenebilir enerji yatırımlarına öncelik verilmesini tercih ediyor. Böylece hem dışa bağımlılık azalacak ve hem de çevresel riskler olmayacaktır. Batı da zaten nükleerin payını azaltmak için gayret ediyor.
  • Nükleer santral için seçilen yer yanlıştır.
  • Rusların Akkuyu’da yapacağı santral tipi daha önce denenmemiş, ilk defa Türkiye’de uygulanacak bir tiptir. Denenmemiş bir modelin ilk defa nükleer santral kuran bir ülkede yapılması uluslararası enerji kurumlarının standartlarına aykırıdır.
  • Nükleer enerji, sanıldığının aksine ucuz değil, pahalı bir üretimdir.
  • Pamir’in, konferans sırasında değil ama sonrası sohbetimizde, söylediği diğer konu ise oldukça düşündürücü. Akkuyu Santrali Ruslara 24 milyar Amerikan Doları (USD) maliyet üzerinden verilmiş. Oysaki Necdet Pamir’in araştırmalarına göre Rusya’da yapılmakta olan benzer santralin maliyeti 10 milyar USD imiş. Arada 14 milyar USD’lik korkunç farkın nereden doğduğunu veya kimlerin cebine gittiğini bilemediğini söyledi.

***

Ahmet Necdet Pamir’in konferansında bütün bu bilgileri daha fazlasını öğrendik. Üstelik uzun çalışmaların eseri olan, çok değerli bilgiler içeren, sunumuna ait slaytları istediğimiz gibi kullanmak üzere bize verdi. Bilgisini paylaşma konusunda cömertliği, idealist, vatansever, milli aydın kimliği ile hepimizde çok olumlu izler bıraktı. Kendisine müteşekkirim.

Bize de çok verimli ve faydalı bir konferans organizasyonunu başarmanın keyfi ve hazzı kaldı.

 

 

Unuttuğumuz Değerlerimizden “Kağnı”

0

İstiklal harbimizi tasvir eden en önemli iki figür vardır. Birisi sırtında top mermisi taşıyan Yüce Türk kadını, diğeri de harp malzemelerini öküzleriyle  taşıyan kağnıdır. Kağnılar, tarih boyunca her türlü yükü çilekeş bir şekilde taşımış, görevlerini kamyonlara devretmiş ve müzelerdeki onurlu yerlerini almışlardır. Tekerin icat edilmesinden sonra, öküzlerin terbiye edilip kağnıyı taşımaya başlamalarından günümüze kadar, kağnılar kutsal vazifelerini sürdürmüşlerdir.

Kağnının hammaddesi tamamen sağlam ve kaliteli ağaçtan oluşur. Sadece sıkıştırılmış ağaç parçalarından oluşan iki tekerinin çevresini dolanan demir çember ve birleştirme ve tutundurma işlemleri için kullanılan demir çubuk ve çiviler haricinde her yeri ağaçtan yapılmıştır. Uygun olabilecek bazı birleştirme yerleri ise, sağlam yağlı urganlarla bağlanmıştır.

İki büyük tekerin ağaçtan yapılmış dingili üzerine monte edilmiş kalın tahta ağaçlardan oluşmuş tabanına demonte edilebilen hilal şeklinde göğe doğru uzanan ağaçlar kağnının temelini oluşturur. Arkadan öne doğru kalın ve uzunca bir oka monte edilen boyundurukların ağaç çubukları, çekecek olan öküzlerin boyunlarına geçirilir. Çekici öküzlerin yalnızca boyunları ağaç aparatın içine girer. At arabalarında olan atların baldırlarından dolaşan ve iniş aşağı giderken fren yapmalarını sağlayan kolanlar, kağnının öküzlerinde yoktur.

Kağnı iniş aşağı gideceğinde, sahip öküzlerin önüne geçerek, boyunduruklarından tutup öküzlerin durmasını sağlayarak kağnıya fren yaptırırlardı.

Kağnıya atların koşulmasını hiç görmedim ve duymadım da. Kağnı bir çift öküzle özdeşleşmiştir. Öküzler, iğdiş edilmiş tosunlardır. Eğer eğitilebilirse, iğdiş edilmeyen tosunların da kağnıda görev yaptıkları az da olsa görülmüştür.

Geçmişin kağnıları, günümüzün her türlü yükü taşıyan tır ve kamyonların vazifelerini yapmışlardır. O günün inşaat taşları, odunları, tomrukları, buğday-un-arpa çuvalları, ekin yığınları, saman, tütün küfe veya sandıkları, sebze-meyve kasaları, kısacası taşınacak olan her nesne kağnılarla taşınmıştır.

En çok da ekin tarlalarında ve ovalarda vazife görürlerdi. Öküzlerin çektiği ağaçtan yapılmış “kara saban” ile sürülen tarlalara ekilecek arpa-buğday tohumları çuvallar içinde kağnı ile tarlalara taşınırdı. Ekinler elliklerle, orak-çöte-kosa ve varsa ekin biçme makinesi ile biçildikten sonra, orak yardımı ile ekinler deste yapılırdı. Desteler yine insan marifeti ile tarlanın uygun yerlerine (kağnının girebileceği) “yığın” yapılır. Yığınların harman yerlerine taşınması esnasında ise kağnılar devreye girerdi. Harmanların buğday ile samanını birbirinden ayıran düven sürme işini, düveni çekerek sürekli dönen çilekeş öküzler yapardı.

Yün ve kıl çuvallara doldurulan hububatın kağnı ile taşınması çok kolaydı. Ancak samanın taşınması, kelimenin tam anlamı ile büyük bir çileydi. Öncelikle samanı tutacak ve çok yüklenmesini sağlayacak, kağnının tabanını ve ağaç hilallerini çevreleyecek oldukça büyük bir çula ihtiyaç olurdu. Saman, ağaçtan yapılmış “yaba”lar marifeti ile kağnıya doldurulur. Seviye yükseldikçe dolan kısımların çulu, kağnının hilal ağaçlarına gerdirilirdi. En sonunda çulun her tarafı gerdirilir ve yaba ile samanı kağnının yükseklerine atmak, oldukça zorlaşırdı.

Saman ile doldurulmuş çulun üzerine binmek yürek işiydi. Samanın içine gömülme, çulun herhangi bir yeri patlarsa samanla yere düşerek samanın içinde kaybolma ihtimalleri yüksekti. Ekin yığınlarının ve samanın taşınmasında, genellikle kağnıya binilmez, öküzlerin önünden çekilerek kağnı yönetilirdi. Diğer yüklerde ise sahip de kağnıya biner, öküzleri elindeki övendire ile yönetirdi. (övendire; ince uzun bir değneğin ucuna 3-5 cm.lik bir çivi montesi ile yapılmış öküzleri yönetme aparatı)

Kağnının yolculuğu bitince üzerindeki yük indirilmeden dahi ilk yapılacak iş, öküzlerin serbest bırakılması olurdu. Hemen onların yiyecekleri içine konulmuş torbalar boyunlarına asılır ve hem beslenmeleri, hem de istirahat etmeleri sağlanırdı.

Kağnıların zamanında hiçbir yerde asfalt yoktu. Kağnı tekerleri taşların, çakılların, çukurların, eğri-büğrü yolların içinden gacırdayarak gucurdayarak giderdi. Her ne kadar tekerlerinin arası yağlansa da, kısa sürede yine ses vermeye başlardı. Öyle ki uzaktan gelen bir kağnının ilk gelen sesi, tekerlerinin gıcırdaması olurdu.

Zamanla aşınan tekerler veya ağaçtan yapılmış dingillerden, dayanma gücü kaybolanlar kırılabilirdi. İşte o zaman “yandı gülüm keten helva”…  Üzerindeki yükün en az zararla kurtarılması, teselli kaynağı olurdu. Bazen de öküzlerin yaz gününde bövelek tutarak huysuzlanması ve kağnının boyunduruğundan kurtulmak için etrafı kırıp şırkmasına şahit olunabiliyordu.

Eee günümüzde de, TIR’ların ve kamyonların kaza yapma ihtimalleri, yüklerinin kayarak düzenin bozulması, rampa inerken TIR intiharharı, rampalarda ağır giderken hırsızların arkadan ipleri keserek malzemeleri çalma olayları olmuyor mu?

Rahmetli dayım, Hacı Mehmet Ülkü’nün eli ayağı olan bir kağnısı vardı. Dayıma çok yardım etmişliğim ve kağnıya binmişliğim vardır. Dayıoğlum Mustafa Ülkü, hala merhum dayımın yurdunda yaptığı mütevazı evinde oturur. Dayımın eski evinin avlusunda hala efsane kağnısının tekerleri ve bazı aparatları mevcuttur.

Motorlu araçlar çıkıncaya kadar başta İstiklal harbimizde vazife yapanlar olmak üzere, tarih boyunca kağnı kullanarak Yüce Vatanımıza ve Necip Milletimize hizmet eden kağnı sahibi ve kullanıcılarını rahmet ve minnetle anıyor, önlerinde hürmet ve saygı ile eğiliyorum. Dilerseniz, hep beraber onlara da Fatihalar ve dualar gönderelim.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Din Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen İle Türklerin Müslümanlaşma Sürecindeki Gelişmeleri konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İnsanlar, neden bir dine bağlanmak ihtiyacını hissederler?

Prof. Dr. Yümni Sezen: Kurumlaşmış dinde fıtrî ve gerçek sebep aidiyet duygusudur. İnsan, aidiyet duygusu olmadan yaşayamaz. Diğer canlı varlıklarda da seviyelerine göre ve içgüdüsel olarak aynı mekanizma mevcuttur. Bir arslan arslan sürüsüne, arslan yavrusu arslan ailesine yönelik aidiyet içgüdüsüne sahiptir. Arslan fillerin arasında, tilki de arslanlar arasında yaşayamazlar. Böcekler kendi dünyalarında birliktedirler. İnsan en yakından en uzağına kadar halka halka genişleyen aidiyet duygusu içindedir. Aile, sokak, mahalle, kasaba, şehir, millet, ülke ve insanlık bu halkaları teşkil eder. Biyolojik, psikolojik, sosyal-psikolojik, kültürel, ideolojik aidiyete tabidir. İnsan aynı zamanda manevî birlikteliğe ait bir aidiyet duygu ve düşüncesi taşır. İnsanın din, mezhep ve benzeri kavramlardan bağımsız, aidiyetsiz, tek başına, dağda veya ormanda yaşar gibi yaşaması imkân dışıdır.

Çetinoğlu: Ateistler?

Sezen: Ateistler yalnız değillerdir. Bir sosyal gruba, bir kültür grubuna aittirler. Sadece bir noktada, elbette önemli bir noktada ret ve inkâr içine düşmüşler, Yüce Varlık yerine başka bir şeyi tabiatı, ilmi, insanlığı vb. koymuşlardır. Kültürel olarak farkında olmadan, inkâr ettikleri kurumun içindedirler. Adlarıyla, alışkanlıklarıyla, törelere ait olmalarıyla bu açıkça görülür. Sadece Mutlak Varlığı tanımadıklarını iddia etmektedirler. Psikolojik olarak gerçekte ‘sırf inanma’ yönelişlerinin dışında değillerdir.

Çetinoğlu: ‘Korku insanı dindar yapar’ Denilir. Bu söz herhalde korku hâlindeki insanların duaya yöneldiklerini veya geçici olarak dindar görünenleri ifade ediyor olmalı. Bu konudaki yorumunuzu alabilir miyim Hocam?

Sezen: İnsanlar baskı altında dine girmezler ve girmemişlerdir. Zorlama ile iman bir arada olmaz. Bu iş ‘inanma’nın tabiatına aykırıdır. Onun için İslam ‘dinde zorlama yoktur‘ demiştir. İnanma veya inanmama yönünde baskı, ancak takiyye (*) denen şeyi doğurur ki bu da geçicidir. Bunu da anlayış ve yorum farklılıklarıyla karıştırmamak gerekir. Takiyye anlayış ve yorum farklılıkları türünden değildir.

Çetinoğlu: Konuyu biraz daha açar mısınız?

Sezen: Korkuyla, baskıyla, takiyye altında biri Müslüman görünmüş olabilir. Fakat bunlar ferdî olaylardır. Ferdî olaylar psikolojiyi ve önemli kişiler ve kişilikler ise tarihi ilgilendirirler, fakat sosyolojiyi ve sosyoloji kanunlarını ilgilendirmezler. Ferdî olaylar imana dönüşmezler. Niyetler de sosyolojik olay değillerdir. İyi niyetler birikimi sosyolojik olaya dönüşür, kötü niyetler birikimi ise engelleyici sosyal olaylardır. Bu açılardan bakınca Türkler veya başka bir kavim, ‘zorla Müslüman olmuştur‘ diye bir sosyolojik izah yapılamaz. Vuku bulanlar ferdî olaylardır. Kültür asimilasyonundan söz edilebilir. Fakat bu durum Müslüman olanlar için de vuku bulabilir, Müslüman olmadan da gerçekleşebilir. Lübnan halkının yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman’dır. Her iki grup da Arap kültürüyle asimile edilmişlerdir.

Çetinoğlu: Arap orduları karşısında ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş olmak, Türklerin İslamiyet’i kabullerine vesile olmuş olabilir mi? Ne sebeple?

Sezen: Türkler başlangıçta fert fert, isteyerek ve gönülden Müslüman olmuşlardır. Bu durum İslam’ın ilk yıllarında Mekke ve Medine’ye kadar uzanmıştır. Az sayıda da olsa Türk kökenli Araplaşmış Müslümanlar buralarda görülmektedir. İlk şehit kadın (Sümeyye) köken itibarıyla Türk idi (Pami-Pamuk). O devirde Araplaşmış daha başka Türkler de vardı. Bunlar İranlı Selman gibi, araya araya oralara gitmiş ve Müslüman olmuşlardı. Rum asıllı Süheyl de öyle idi. (Süheyl-i Rumi)

Çetinoğlu: Türklerin İslamiyet’i kabullerinde etkili olan unsurlar konusunda bilgi lütfeder misiniz?

Sezen: Türklerin büyük kitleler halinde Müslüman olmaları, asırlarca süren sessiz arayışın patlamasıdır. Bunun vesilesi de ya Talas Meydan Savaşı gibi ölüm kalım meselesi veya Hakan’ın Müslüman olarak yol açması olmuştur. Çinlileşmeye her zaman karşı çıkan Türkler, Müslümanlığı tercihte hem dünyevî (hayatî) hem uhrevî kazanç görmüşler, altta yatan ruhî kaynayışın sonucuna ulaşmışlardır.

İslam merkezine yakın olanların, Türklerden önce Müslüman olmaları, özellikle o gün için son derece tabiidir. Burada rol oynayan faktörlerden biri coğrafya, diğeri kültür birliği veya yakınlığıdır. Aynı kavimden veya benzer kültürden olmanın garantisi yoksa da avantajı vardır. Türkler hem coğrafya olarak uzak, hem Arap kültüründen farklı bir kültür sisteminde idiler. Buna rağmen Müslüman olmaları kolay olmuştur. Bunda arayışın rolü baştadır. (Sürekli din değiştirmeleri ve çeşitli dinlere girmeleri bunun işaretidir).

Gök Tanrı anlayışı da sebep olmuştur (Yukarıda, yüce vb. anlamlarla). Putperest olmamaları da rol oynamıştır (Şamanizm putperestlik değildir). Türkler üzerinde şimdi kestiremeyeceğimiz daha çok çeşitli faktörler vesile olmuştur.

Çetinoğlu: Türklerin Müslümanlaşma sürecinde Emevilerin tesiri nedir?

Sezen:İkinci Ömer‘ olarak anılan Ömer bin Abdulzaziz dönemi hâriç tutulursa Emeviler; yayılmacıdırlar. Toprak fethetmek, fethettikleri bölgelerde zenginlikleri Şam’a taşımak, savaş yeteneklerine hayran kaldıkları Türkleri saray korumasında kullanmak gibi emellerle hareket etmişlerdir. Kavimci, hatta aile taassubu içerisinde davranmışlardır. Kavimciliği İslam’dan önde tutmuşlardır. Diğer kavimler üzerinde olduğu gibi, Türkler üzerinde de olumsuzluklara ve tepkilere sebep olmuşlardır. Türkler, Kuzey Afrika’da ve daha bazı yerlerde olduğu gibi Araplaşmamıştır. Buna rağmen olumsuzluk ve tepkiler, onlar arasında da vuku bulmuş, İslam’ın iki kol hâlinde ilerlemesine yol açmıştır.

Çetinoğlu: Türklerin tepki göstermesinin sebebi nedir?

Sezen: İlk dört halifenin ve ilk Müslümanların yaşadıkları saf dinî hayattın geniş ölçüde zıddını yaşıyorlardı. Bu sebeple Emevi saltanatının yöneticilerine tepki göstermişlerdir. Emeviler devrinde din ve devlet birliği bozulmuştu. Onların idare hukuku, bilinçli bir şekilde şeriata dayalı olmadığı gibi, devleti de başta şahsî iktidar aracı olarak kullanmışlardır. Şahsî hayatları, bütünüyle İslam’a aykırı olmamakla berâber, ümmetin dinî önderlerinin beklentilerini ve taleplerini karşılayamıyordu ve ideallerden uzaktı. Ömer b. Abdülaziz dönemi de vaziyeti kurtarmaya yetmedi.

Çetinoğlu: Hz. Ali-Muaviye kavgasının, Sünni-Şii ayrışmasına yol açtığı ileri sürülüyor…

Sezen: Türkler bu ayrışmanın dışında kaldılar. Ayrışmanın bir kolu Türklerde Şiilik şeklinde olmamış, Alevîlik-Bektaşîlik ve benzer bâzı tarikat ve mezhepler tavrıyla ifâde edilmiş, bu çizgide bir süreç oluşmuştur.

Alevi-Bektaşiler yanında ve seküler (**) çevreler gözünde Sünniliğe, Türk Sünniliği de dâhil, ‘Arap yorumu‘ diye bakılmaktadır. Bu kanaat tartışılabilir ve doğruluğu da kesin değildir.

Çetinoğlu: Arap-Fars ayrışmasında Türklerin yeri ne oldu?

Sezen: Türkler, Sünni çizgide bulunanlar dâhil, Hz. Ali ve evlatları lehine tavır ortaya koşmuşlardır. Diğer tarafın haksızlığına vurgu yapmaktan geri kalmamış, fakat bunu dinî alana taşımamaya çalışmışlardır.

Çetinoğlu: Bu durumda Türk Sünniliği Arap tesirinin sonucu olmadı denilebilir mi?

Sezen: Kesinlikle böyledir. Türk Sünniliğini Arap tesiriyle açıklamak ve bu tesirle millî kimliğin zarar gördüğünü iddia etmek, tarihî ve sosyolojik gerçeklere uymaz. Ancak, farklı ideolojik tavırların iddiası olarak kalır.

Çetinoğlu: Türk-İslam ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Sezen: İslam dünyası nasıl Türkler sâyesinde dinamiklik kazanmış ve yüksek yeviyelere erişmişse, Türkler de İslamiyet sâyesinde millî kimliklerine daha çok sâhip çıkmışlardır. Küçük gruplar ve devletçikler hâlinde birbiriyle didişen, çeşitli dinlere girip çıkan Türkler, kaybolup gitmeye mahkûm olmaktan, İslamiyet sâyesinde kurtulmuşlardır. İslamiyet’ten önce batıya giden Hıristiyanlaşmışlar, kimlik anlamında yok olup gitmişlerdir. Şurası kesindir: Eğer Türkler Müslüman olmasalardı, bugün hepsi Hıristiyanlaşmış yahut Çinlileşmiş olacaktı. Özellikle Rus Ortodoksluğu ve batı Hıristiyan kolları, Türkleri yutardı. Uzun süre Rus işgallerine rağmen İslam sâyesinde Türklüklerini muhafaza ettiler. Kürklerin millî kimlik meselesindeki bâzı zaaf noktalarını ve uğradıkları zararları, başka yerlerde aramak gerekir. Elbette İslamiyet’in yanlış algılanması ve yanlış uygulamalar, aşırılıklar, zafiyete düşme sebeplerine dâhildir. Şunu da unutmamak gerekir ki, bugün Hıristiyan dünyanın büyük ideallerinden olan Asya’nın bütününün Hıristiyanlaştırılmasını başlangıcından beri önleyen güç, Hindistan ve Uzakdoğu kültürü değildir. Asya’nın Hıristiyanlaşmasın Hıristiyanlaşmasını Türkler engellemişlerdir. Türklerin yetiştirdiği büyük âlim, mütefekkir, sanatkâr ve sûfilerle bizzat İslam’ı temsil ederek, İslam kültürünü zenginleştirmiş, yaşamış ve yaşatmıştır. Türkler sâyesinde onlarca kavim Müslüman olmuştur. Sünnet ehlini, Ümeyyeoğullarına tahsis etmemeye özen göstermişlerdir. Kültürel alt birimler, âdetleşmeler de bunu doğrular.

Çetinoğlu: Örnekleyebilir misiniz?

Sezen: Çocuklarına Süfyan, Ebu Süfyan, Muaviye, Yezid gibi isimler koymamışlardır. Her birkaç isimden biri; Ali, Haydar, Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Rıza, Ali Haydar … olmuştur. Osman, durumu itibâriyle bir ayrıcalık teşkil etmiş, Bekir ve Ömer isimleri de ön saflarda yer almıştır. Bunlar; Türklerin Sünni kesimlerinin, Hz. Ali-Muaviye meselesine âlet olmadığının, kültürel uçlara kaymadığının delilleridir.

Esâsen tarihî sürecin başlarına baktığımız zaman da, ilk kadro içinde dinî ve siyasî bir ayrılık, ayrıcalık olmadığını görürüz. İlk dört halife de buna dâhildir. Hz. Ali’nin, Hz. Fâtıma dışındaki evliliklerinden olan çocuklarından üç oğlunun adları dikkatimizi çeker.

Çetinğlu: Nedir, Efendim?

Sezen: Birinin Ebu Bekir, diğerinin Ömer, üçüncüsünün de Osman’dır. Hz. Hasan’ın (veya Hz. Hüseyin’in) oğlunun adı da Ebu Bekir’dir.

Çetinoğlu: Türkler İslamiyet’i kabul etmekle Arap kültür ve medeniyetine girmiş oldular mı?

Sezen: Türkler İslamiyet’i kabul etmekle Arap kültürüne girmiş olmadılar. Zamana ve bölgeye bağlı aşırılıklar olmuş olabilir. Fakat bu, bütünlüğü ilgilendirmemiştir. Türkler kendi kültürlerinde Müslüman olarak yollarına devam etmişlerdir.

Türklerin Müslüman olmalarının yoğun olduğu dönem, asimileci Emevilerin son zamanlarına ve gevşemiş dönemine rastlar. Artık ortada Arap Kültür ve Medeniyeti değil, İslam Kültür ve Medeniyeti vardır. Müslüman olan milletler de bu üst sistemin içinde yerlerini almışlardır. Türk-İslam Kültür ve Medeniyeti, Arap-İslam Kültür ve Medeniyeti, İran-İslam (veya Fars-İslam) Kültür ve Medeniyeti, Hind-İslam Kültür ve Medeniyeti gibi. Eğer batılılar da sâdece ferden değil, kütleler hâlinde İslamlaşırlarsa, şüphesiz Fransız-İslam Kültür ve Medeniyeti, Alman-İslam Kültür ve Medeniyeti vs. doğacaktır. Fakat bugün için bu, söz konusu değildir. Ferdî Müslümanlıklar kültüre intikal etmemiştir.

Çetinoğlu: Türklerin İslamiyet’i kabul etmekle Arap kültür ve medeniyetine girmemiş olmalarının açıklamasını nasıl yapabiliriz?

Sezen: Eski Türk âdet ve gelenekleriyle İslamî akideler örtüşmektedir. Türkler, eski âdet ve geleneklerindeki unsurlardan, İslamiyet’e aykırılıkları bulunmayanları, yaşamaya ve uygulamaya aynen devam etmişler, kültürlerinden atmamışlardır.

Çetinoğlu: Örnekleyebilir miyiz?

Sezen: Kültür inanç sistemi devamlılık arz eder. Çok büyük inkılap hareketlerine bile direnen eskiler, yine de yenilere, kendi eski kültürlerinden belli unsurları da alarak geçişten vazgeçmemişlerdir.

Türklerin İslâm’dan önce de tek tanrılı inanca sahip oldukları yolunda genel bir kanaat oluşmuştur. Bunun göstergesinin de Tengri anlayışı olduğu, dinî sistemin Gök-Tanrı ile ifade edildiği üzerinde durulur. Hatta Türk kavmi uzmanlarına göre Tengri aynı zamanda tüm insanların Allah’ı ve yegâne Allah’ıdır.

Meseleye nazarî olarak bakınca, bu durumu reddetme imkânına sâhip değiliz. Kur’ân-ı Kerîm, tevhidin ulaşmamış, haberci gönderilmemiş hiçbir toplumun bulunmadığı bilgisini verir ve Hz. Peygambere anlatılan peygamberlerin, bütünün bir kısmı olduğu bildirilir. Dinler Tarihçisi Mircea Elaede’a göre, eski toplumların dinî hayatı gerçekten karmaşıktır. Ne animizme ve totemizme, ne de atalar kültüne indirgenebilir. Yüce varlıkları da tanımaktadırlar. Ancak uygulamada yakın tesbitlerle, Türklerin bu genel durumun neresinde bulunduğu, hangi dönemde, ne zaman başlamış, ne zaman bozulmuş olduğu açıkça bilinmez. İslâm öncesi Araplarda hanifliğin mevcudiyetine bakarak, Türklerde de Gök-Tanrıcılık bulunuyordu gibi tevhid inanışı yaklaşımlarına başvurmamız, Kur’ân bilgisine aykırı değildir. Fakat bu dönem, oturmamış, olgunlaşmamış bir şekilde görünüyor ve belki de bir bozulma sürecinin kalıntısıdır.

Eski Türklerde güneş ve ay kültü, yer-su kültleri, Dağ kültü, ağaç kültü, ateş kültü, atalar kültü, su kültü, taş ve kaya kültü, totemizme benzer dönemler olmakla beraber, özellikle imparatorluk biçiminde büyük devletler kurduklarında, adeta bunları terk eden yahut bunların aşkınlığmı ifade eden veya bunları çok da belirgin olmayan tarzda himaye eden Gök-Tanrı (Kök-Tanrı) inanışını görüyoruz. Gök Tanrı tanrıların en büyüğü sayılmış, ‘Yüce Tanrı’ ifâdesine kavuşmuş görünüyor.

İslamlaşma dönemine ait kısa bir sözlük; sorunuza cevap teşkil edebilir:

Ülgen = Yaratıcı (Altay Türklerinde Ülgen, Gök Tanrı’nın adıdır. İyilik eden varlıktır.)

Çalap = Rahman karşılığıdır.

İzi = Rab

Kut = Tanrı’nın lütfu

Köni / Küri  = Hesap günü

Tapınga = İbâdet

Yazuk = Günah

Tin = Ruh

Yarlık = Şefaat veya af. (Yarlığamak buradan geliyor.)

Çetinoğlu: Türklerin İslamiyet’e ‘yumuşak geçiş’leri Kur’an hükümlerine uygun mu?

Sezen: Evet! Uygundur. İslamiyet geldiği zaman, üç şeyle karşı karşıya kalmıştır: 1- Hemen değiştirilmesi ve yanlışların atılması gerekenler. 2- Olgunlaşması zamana, ahlakî politikaya ve kalplerin ısınmasına bırakılanlar. 3- Devamında mahzur görülmeyenler.

Bâzı mütefekkirler der ki; ‘Kur’an-ı kerim, ferdî ve sosyal gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra, o toplumun örfü ve âdeti durumunda olanlarının geriye kalanlarını, sessizce onaylamıştır.’

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Hocam!

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

 

1938’de Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

 

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslamî sosyoloji üzerinde yoğunlaşmıştır.

 

Yayınlanmış kitapları: Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), Târihî Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi (1984), Hayatın Manâsı (1984), Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993,1998), Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar (1990,1997), Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), İslâm’ın Sosyolojik Yorumu (2004), Hümanizm ve Türkiye (2005), Kültür ve Din / Türk-İslam Örneği 2011. Ayrıca; Kültür adıyla Fransızcadan bir kitap tercümesi, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlandı.

 

Prof. Dr. Yümni Sezen evli ve üç kız babasıdır.

 

 

 

Bodrum’dan Cerattepe’ye Yağma !

İngiliz arkeolog Charles Newton, Sultan II. Abdülmecid’in fermanı sayesinde, Bodrum’daki dünyanın yedi harikasından biri olan “Mausoleum”u ve Didim’deki Knidos aslanı heykelini ve daha nicelerini yerlerinden söküp İngiltere’ye götürmüş.

Tabii ki, Anadolu’daki uygarlık hazinesi eserleri yağmalayan tek isim Charles Newton değildi. Newton, ne yaptıysa, diğerleri gibi hep örgütlü bir talanın uygulayıcısı olarak çalıştı ve bu talanı 1865’te yayınladığı “Travel & Discoveries in the Levant” adlı iki ciltlik eserinde de övgüyle anlattı.

Türkiye’nin bu şekilde yağması üzerine, o dönem Amiral Francis Beaufort isimli bir zat, bakın bizi nasıl uyarıyor: “Türk devlet yetkilileri, kendilerine emanet edilmiş ve kendi topraklarındaki bu muhteşem eserleri koruma altına almalarının, milli bir görev olduğu konusunda ikna edilmelidir.”Gelişmelerden anlıyoruz ki, bir yabancı tarafından yapılan bu uyarı, bugün bile anlaşılamamış ve gereği yerine getirilememiştir.

18. ve 19. yüzyıllarda görgülü ve eğitimli Avrupalı gezginler ve bilim adamları Türkiye’de geziler yaparak, ülkenin yerüstü ve yeraltı kaynaklarını belirlediler. Böylece Anadolu’nun üzerinde bulunan “Uygarlık Hazineleri”ni keşfettiler. Hatta Amiral Francis Beaufort, komutanlığını yaptığı “Frederickössteen” fırkateyni ile 1811’de,Ege ve de Akdeniz ile buralarda bulunan adaları gözlemledi ve suların derinliklerini çıkardı.

Yabancılar tarafından Türkiye toprakları üzerinde yapılan bu keşif ve yağma, hepimizin gözü önünde, dün olduğu gibi bugünde sürüp gidiyor.

Bu zenginliklerin yağmasına, ekonomik değerlerin yağması da eklenince devletin sömürgeleşmesi ve milletin esirleşmesi ile koskoca bir medeniyet tesis etmiş olan Osmanlı – Türk Devleti yıkılıp gitti.

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, ilk yaptığı işlerden biri, ülkenin her alanda yağmasına “dur” demek ve ortak zenginliklerin “milli” olduğunu ilan etmek oldu.

Ancak günümüze kadar gelen süreçte, devleti yöneten siyasetçiler eliyle, büyük tavizler verilerek adeta “yağma devam ediyor” denilecek bir duruma,yeniden geçildi.

Bu anlamda, ülkenin her türlü değerinin yabancılara ve onların yerli işbirlikçilerine peşkeş çekilmesi her türlü izahtan varestedir.

Artvin Cerattepe’de meydana gelen altın madeni meselesi, anlatmaya çalıştığımız bu yağmanın son örneğidir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. O da; Türk Milletinin içinde yağmayı anlama ve buna “dur” deme yetisi, halen Atatürk döneminde olduğu gibi sürmektedir. Biz bunu Artvinlilerin, yağmaya karşı gösterdikleri dirençle, bir kez daha gördük.

Türkiye’nin değerlerinin tümünün yağma edilmesi, bu toprakların asli sahibi olan Türk Milletinin kaderi değildir. Değerlerin ortaya çıkardığı zenginlik, hepimizin ortak malıdır. Bu sebeple herkesi, yağmayı önlemeye ve toplumsal zenginliğimizi korumaya çağırmamız lazımdır.

Cerattepe’nin yağmasına ve Artvin’in zenginliklerinin yok edilmesine karşı çıkan Artvinlileri kutluyor ve onların bu direncinin hepimize örnek olmasını diliyorum.

Bunları derken de, ülkemizdeki “yağma tarihi”nin ve aktörlerinin, hepimizce mutlaka bilinmesi gerektiği konusunda da, uyarıda bulunuyorum. Unutmayın, yağma kaderimiz değildir.

 

 

Biz Neymişiz be Abi

İnsan kendi sonuna delice koşar mı sizce…

Ya da onu bekleyen yarına doğru hızlı adımlarla ilerlerken hiç aklına getirir mi, umduğu cennetin cehennemin ta kendisi olabileceğini…

Ne de çok biliriz biz aslında…

Ve asla tartışmaz ve tartıştırmayız ne kadar da ileri görüşlü olduğumuzu

Biz neymişiz be abi… A!… A!… A!

Adnan Menderes’e siyasi ilk başarısında bırak deseydik siyaseti sonun olmadan, hasetimizin dilimize vurduğunu düşünür müydü dersiniz…

Veya Enver Paşa’ya damatlığının ilk gününde; ya sen hırslarının sonu ol ya da değil sonun uzakta, demiş olsaydık dinler miydi bizi sizce…

Hitlerin Münih’te ressam olmasını sağlasaydık, 2. Dünya Savaşı’nı yine yaşar mıydı ki dünya

Ya da bir gün kafasına sıkacağını hiç aklına getirmiş midir ki Adolf.

Adil olmak için güç arayanlar ve güçlü olabilmek için fırsat kovalayanlar

Siz kimsiniz.

Ki peşin peşin söyleyelim bu ikisinin arası yoktur…

Kul, kul istemez kendine ve nefsine kul isteyen köle değil mi zaten…

Neyse…

Acıdır, adalet isteyenlerin muzafferiyeti intikama zemin olduğunda çığlıkların adresi değişse de zulüm baki kalır dünyada

Ve iki mısra;

Değilse bitecek olan zulüm

Mukadderat olur insanlık için ölüm

HÛ…

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 6

0

II –    Arşiv Vesikalarının Diliyle Ermeni Mezalimi (Devamen)

“Ahvâl‑i mezkûre (anılan durumlar) yavaş yavaş, sâkin ve sabûr olan Türklerle meskûn mıntıkadan mağrûr ve müsellah bulunan Lâzlarla meskûn Bağçecik mıntıkasına atlamış ve orada Bağçecik nâhiye merkezinde mukîm Lâz ve Batum muhâcirlerinin dükkân ve hânelerinin leylen (geceleyin) ale’d‑devâm (devamlı) soyulması ve yurtlarına avdet eden muhâcirîn‑i İslâmiyye’ye (Müslüman göçmenlere) âid eşyânın da güpe gündüz yağma olunması sûretiyle devâm etmişdir. Bu vakâyi’ orada hânesi soyulan İslâm bir kadının mecrûhiyetini (yaralanmasını) ve bir erkeğin kulaklarının kat´ edilmesi (kesilmesi) ve soygunu men´ için gezen jandarma devriyelerinden bir neferin mecrûhiyetini (yaralanmasını) intâc etdiği (netice verdiği) hâlde Ermeni olan fâ´illerin (zanlıların) ele geçememesi, ele geçenlerin de mazhar‑ı himâye (özel korumaya altında) olarak serbest bırakılmaları dolayısıyla bi’n‑netîce (sonuçta) pek ziyâde şımarıklıklarını mûcib olduğundan (çokça şımarmış olduklarından) Ermeniler Bağçecik hükûmetine karşı nümâyişe (yürüyüşe) de cür’et eylemişlerdi ve bu vak´a üzerine te’mîn‑i sükûnet (sükûneti sağlamak) için makâm‑ı sâmîlerince (makamınızca) mahalline gönderilen Tabur Kumandanı Binbaşı Hikmet Beğ dûr‑endîşâne (tedbirlice) ve îcâbât‑ı zamâna (vaziyete) göre hareketle her iki unsurun hoş geçinmesini te’mîn ve hükûmetinin tehcîrdeki hükûmet olmayıp kendilerine pederâne (baba gibi) mu´âmeleler Îfâ edebilecek kimselerden mürekkeb olduğunu (oluştuğunu) irâ’e (göstermek) için şiddet tarafını bırakarak muslihâne (barışçı) hareket etmiş ve nümâyişci (gösterici) Ermenilerin hükûmet kapısında âsârı bulunan (eseri olan) kurşunlarını bile görmek istemeyerek te’lîf‑i beyn eylemiş (barıştırma molası vermiş) ve Ermeni mu´teberânı (ileri gelenleri) da bu gibi ahvâl‑i nâ‑mütenâsibeye (uygunsuz durumlara) Müdürü (Nahiye Müdürünü) sebeb göstererek çirkin olan bu hâlleri men´e (engellemeye) söz vermişler ve hakîkaten de öyle hareket eylemişlerdi. Hükûmetin mevki´ini az çok düşünmek mecbûriyetini hisseden mağrûr Lâzlar bunda sükût etmişler, yalnız soygun esnâsında Zor oğullarına âid olup eşyâ‑yı mesrûka (çalınan eşyalar) arasında zâyi´ olan bir ayı postu Zoroğlu ile Ermeni muhtarı arasında kîl ü kâli (çekişmeye) mûcib olmuş Zoroğlu postu i´âde talebinden bir türlü vaz geçememiş ve nihâyet esmânını (değerini) tahsîle muvaffak olduğu haber alınmışdı.

Ermeni eşrâf ve mu´teberânının (önde gelenlerinin) gayretine rağmen ma´a’t‑te’essüf (üzüntü verici olarak) bu buhrân ondan sonra İslâmların katline netîce vermiş, sırasıyla Yuvacık‘dan Nu´mân Kahyâ ve Yuvacık‘da sâkin Rubçuz muhâcirlerinden olup Bağçecik‘e i´âşe (geçim) nâmına zahîre getiren Ali oğlu Mehmed’in bir daha karyelerine avdet etmedikleri (köylerine dönmedikleri) görülmüş, aradan bir müddet geçdikden sonra Nu´mân Kahyâ başı kesilmiş olduğu halde Yuvacık üstünde dağda, diğeri de kezâ başı maktû´ olduğu (kesik) hâlde Yuvacıkla Bağçecik arasında bir derede mütefessih (çürümüş) bir halde bulunmuşlardı. Aradan bir müddet daha geçdikden sonra Serindereli Hasan oğlu Eyüb ile Süleyman oğlu Nûri vücûdlarına bir çok kurşun atılarak delik deşik edilmek sûretiyle katlolunmuşlardı. Bunlardan birinin bağırsakları bir kurşun darbesiyle, tesâdüfen dışarıya uğramış diğer bir kurşun da ellerinin parmaklarını sıra ile kat´ eylemişdi (kesmişti). İşbu son vak´a Lâzların sabır ve tahammülünü tüketmiş, müsellah (silahlı) ve haşîn olmalarıyla berâber kendi aralarında kan da´vâlarından mâ´adâ (başka) vukû´ât zuhûr etmeyen (olay olmayan) ve müttahid (dayanışma içinde) bir kitle hâlinde bulunan Lâzlar zâbıta tahkîkâtıyla fâ´illeri tezâhür edemeyen (belirlenemeyen) bu vakâyi´in (olayların) Ermeniler tarafından yapıldığını keşfinde gecikmiyorlardı. Bunu müte´âkib 8 Mart [13]35 târihinde hiçbir hasımları bulunmayan 4 Ermeni def´aten (bir kerede) Baş İskele ile Yuvacık arasında katledildiler. O zaman bölük kumandanı olduğum cihetle vak´anın ehemmiyetine binâ’en bi’z‑zât mahalline azîmet eylemiş (varmış) idim. Mahall‑i vak´aya vürûdumda (olay mahalline geldiğimde) maktûllerin vücûdlarının kurşunlarla delik deşik edilmiş olduğu, birinin parmakları bıçakla doğranılmış, diğerinin de bağırsakları karnının yan tarafından bıçakla delinerek dışarıya uğradılmış bulunduğunu gördüm. Manzara katlin intikâm hissiyle yapıldığını pek âşikâr bir sûretde irâ’e ediyordu (açıkça gösteriyordu). Tehcîr esnâsında Ermeni hukûkunu çetesiyle, tehcîrden avdetde (dönüşte) sıfat‑ı salâhiyeti (yetki sıfatı) bizce meçhûl olmakla berâber husûsî (özel) fa´âliyetlerle muhafaza etmiş ve etmekde bulunmuş olan Vahan Efendi de bir haylî rüfekâsıyla (arkadaşıyla) orada idi. Vahan Efendi cemâ´atin en nâfiz (etkili), en müdakkık (ince düşünceli) a´zâsından olduğu cihetle derhâl kendisiyle görüşdüm; “Manzara intikâmı irâ’e ediyor (gösteriyor), siz bana tahkîkâtım (soruşturmam) için başka bir teshîlât irâ’e edebilir misiniz (kolaylık gösterebilir misiniz)?” dedim. Vahan Efendi; “Evet, intikâm olacak fakat kimin intikâmıdır? Anlayamıyorum. Gerçi geçenlerde katlolunan Nu´mân Kahyâ ile Rupçuzlu Ali oğlu Mehmed ve Serindereli Hasan oğlu Eyüb ile Süleymân oğlu Nûri‘nin katlini İslâmlar Ermenilere atfediyorlardı, zannediyorum ki burada Ermenilerin medhaldâr (iştirakçi) olmadıklarını anladılar. Hissiyâtım böyledir. Binâ’en aleyh (bundan ötürü) bu katlin kimin intikâmı için yapıldığını kesdiremiyorum. Yalnız şurada 3 çarık izi var. Maktûllerden biri kable’l‑vefât (ölmeden önce) “Kâtillerin 3 kişi olduğunu, birinin Döngel karyeli (köylü) diğer birinin de Serin veyâ Çınardere karyelerine (köylerine) mensûb olduğunu biliyorum, fakat ismini bilemem” yolunda ifâde vermişdir.” dedi.

 


Bazı kaynaklarda Türüdoğulları olarak geçer (İPEK, Nurdan, Kutsanmış Topraklar ARMAŞ ve Ermeniler, Sayfa 97, IQ Yayıncılık, İstanbul, 2006.

 

 

Yüreklerimiz

Yüreğimizde alev, havada da sis vardı,

Biz Turan yollarında, onlarsa pusudaydı,

Kızıl kurşunlar ile her an vurulmak vardı,

Hepimiz de Atsız’ın inatçılığı vardı.

.

Gönüldaşlığımız hep, içten ve çıkarsızdı,

Ne madde, ne de benlik, bunlar bize uzaktı,

Allah davasıdır bu, zorluklar bize hazdı,

Hepimizin yüreği, yüce dağlar kadardı.

.

Şu yalnız Türklüğümün sahibiyse Allah’tı,

Yine bugünkü gibi, adalet hep raftaydı,

Ama bizim aklımız, mukaddes davadaydı,

Hepimizin yüreği KÜRŞAT kadar ataktı.

.

Amacımız vatana, Türklüğe yar olmaktı.

Türk İslam Ülküsünü gönüllere yazmaktı.

Nice vatan evladı çağrımızla uyandı,

Hepimizin yüreği, güneş kadar parlaktı.

 

 

Bu Ülke Nereye Gidiyor?

0

PKK ya şimdiye kadar onca taviz verin, masalarda oturun anlaşmalar yapın, PYD ‘nin başı Salih Müslim’i çağırıp defalarca bu ülkede ağırlayın, şimdi kalkıp pyd terör örgütüdür deyin. Bizler defalarca PKK= PYD diyerek hatırlatmalar yaptık, dinleyen kimse olmadı. Hiç mi öngörünüz yok, bu nasıl bir aymazlık. Ne çabuk hemen kıvırma durumu gerçekleşiyor. Size inananların da, PKK’yı çözüm süreci hatırına baş tacı yapanlarında, hala gözü açılmayanların da, o hendekleri kazanlarında, kazılmasına göz yumanların da, bu meselede suçları var. Gerçekten de bu ülke nereye gidiyor? Dememek elde değil! Anadolu çocuklarının ömürlerinin baharında birilerinin hataları, ihanetleri yüzünden öldürülmelerinde, Allah bir gün bu ihanetlerde parmağı olan herkesin cezasını bir şekilde mutlaka verecektir inşallah…

*

Dünya Liderliği

Fransa’daki bomba olayında 12 kişi ölmüştü, bizimkilerde dâhil tüm dünya milletlerinin temsilcileri oraya toplanmıştı. Bizim bir günde onlarca şehidimiz oldu, cenazeler dizi dizi, hiç bir dünya ülkesinden gelen yok. Hani bizdeki de sözde dünya lideri idi, Türkiye oyun kurucu idi, özellikle Orta doğu bu dünya liderinden soruluyordu, hani Türkiye dünya da ileri gelen hatırı sayılır sözü geçen bir ülke idi. Özellikle Türkiye’nin haberi olmadan Ortadoğu da kuş dahi uçamazdı! Ne oldu, bir Allah’ın kulu bile Türkiye ye gelmedi!

*

Atatürk Olsaydı…

Şimdi düşünün, askerin yiyeceği, postalı, halkın evinde bir dilim ekmeği dahi olmadığı Kurtuluş Savaşı Günlerinde, şimdi hergün onlarca şehidin gelmesinin müsebbibi olanlar, herkes tarafından kandırılan bu adamlar, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yerinde olsalardı, şimdi Türkiye ‘de bir Türk devleti olur muydu?

*

Ve şimdi bizim adımız Ahmet, Mehmet, Hasan, Ayşe, Emine olur muydu?

Devletimizin adı TC Devleti olur muydu? Şu an keşke ATATÜRK olsaydı ! Demek her Türk’ün hakkı değil midir?

Tekrar edelim ki;

Bu ülke gerçekten de iyi idare edilmiyor!

Vesselam…

Yas

Bu kadar şehit var, milli yas ilan edilmiyor. Bir yığın cariyesi olan Suudi Kralı kadarda mı olamıyor bizim Anadolu çocukları! Bu ülkede milli denen bir şey kalmadı. İnsanın değeri iyice sıfırlamış. Biz halk olarak kendi aramızda yas ilan edelim bari. Yazıktır, bunca vatan evladına yazıktır!

14 yıl önce sıfır terörle devralınan iktidarın politikaları sonucu, bu ülke ne hallere geldi !

*

Beyanat beyanat beyanat, iktidar beyanat, muhalefet beyanat, insan şişiyor. Balkona çıkıp insanın bağırası geliyor. Bu toplumun çoğunluğu 14 senede iyice katmerli psikolojik hasta oldu. Sokaklara bakın kimsenin yüzü gülmüyor. Gülen birilerine dikkat edin onlarda daha çok dengesizlik göreceksiniz…

Bu ülkeye yazık oluyor yazık!

Allah Türk Milleti’ni ve İslam âlemini korusun.

Saygılarımla.

 

 

Abdulaziz Bin Suud

0

İngiliz askerî istihbaratçısı ve yazar Harold Courtenay Armstrong, Abdulaziz bin Suud isimli kitabına, Buzul Çağı’ndan başlayarak Arabistan tarihini Avrupa ile karşılaştırmalı olarak özetlemek suretiyle başlıyor. Bu genel tablo çizildikten sonra Abdülaziz bin Suud’un doğumu anlatılıyor. Çocukluğu ve ilk gençliği hakkında detaylı biyografik bilgiler veriliyor. Genel intiba, Suud’un son derece çetin şartlar arasında sert bir savaşçı olarak yetiştiği hususunda birleşiyor. Babasından devraldığı en büyük ideali ise dağınık Arap kabilelerini birleştirerek bağımsız bir devlet kurmaktı. Dağınık Arap kabileleri arasındaki kavga ve mücadele kitapta etraflıca anlatılıyor. Bu sâyede coğrafi şartlara paralel olarak Arap toplum yapısının ve Arap insanının karakterinin nasıl şekillendiğine de temas ediliyor. Kabileler dışında Hicaz’ın İngiliz güdümündeki hâkimi Hüseyin ve ailesi ile Türk ve Alman kuvvetlere sırtını dayayan Kuveyt lideri Reşit’e de geniş yer veriliyor. İbn Suud’un bu iki lider ve dolayısıyla bunların ardındaki güç odaklarıyla mücadelesi anlatılıyor.

Suudi Arabistan Krallığının kurucusu Abdulaziz bin Suud, 15 Ocak 1876’da Riyad’da doğdu. 9 Kasım 1953 tarihinde 77 yaşında iken Taif Şehri’nde vefat etti. Suudi Arabistan topraklarına hâkim olan Reşidî Ailesi tarafından 1890 yılında, 14 yaşındayken ailesiyle birlikte kalmakta olduğu Riyad’dan, Kuveyt’e sürgün edildi. Gençliğini Kuveyt’te geçirdi. 1900 yılında yurduna geri döndü. Kardeşi Muhammed ve kuzenleriyle birleşerek Reşidilere saldırdı ve 1902 yılında Riyad’ın yönetimini ele geçirdi. İki yıl sonra Reşidiler Neced üzerinde hâkimiyet kurdular. Suudi Ailesi asker toplayıp Reşidilerle savaştı ve 1912 yılında zafer kazandı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Hükümetiyle anlaşan İbni Suud, Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali ile birlik olarak Osmanlı ordusuna savaş ilan etti. Bunun karşılığında Suud Ailesinin toprakları İngiliz Hükümetinin teminatı altına alındı.

Kitapta, İbn Suud’un güçlü bir lider olarak portresi çiziliyor. Az uyuması, az yemesi, modern teknolojiye olan ilgisi, dindarlığı, halka ve diğer ülkelerin liderlerine karşı tutumu, kadınlarla ilişkileri gibi konular hakkında bilgi veriliyor.

Arabistan Yarımadası o dönemde bölgelerine hâkim olan kabilelerin yönetimi altındaki şehir devletleri statüsünde idi.  İbn Suud, 32 yıl devam eden zorlu mücâdelelerden, savaşlardan sonra her bir kabileyi tek çatı altında toplamayı başardı ve 22 Eylül 1932’de krallık tahtına oturdu. 21 yıl süren saltanatı ölümü ile sona erdi.

İbn Suud’un Hicaz’da kendi iktidarını kuruşu, kitabın en can alıcı bölümlerinin anlatıldığı sayfalardır. Arabistan’da yeni bir iktidarın, mukaddes topraklara hâkim olmadan kurulamayacağı gerçeği bu satırlarda açık bir şekilde fark ediliyor. Hicaz’ın Suud ailesinin hâkimiyetine geçmesinden sonra hac ibâdetine ev sâhipliği görevi ve bu bağlamda diğer Müslüman ülkelerle ilişkiler de Türk okuyucusunun alakasını çekecek bölümlerdir. Arabistan’ın hac konusunda bugün de devam eden siyâsetinin köklerini bu sayfalarda bulmak mümkün.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 300 sayfalık kitap 2007 yılında yayınlandı.

Kaknüs Yayınları

Mimar Sinan Mahallesi, Selami Ali Efendi Caddesi Nu: 5 Üsküdar, İstanbul.                                                                       Telefon: 0 216-341 08 65  Belgegeçer: 0.216-334 61 48 e-posta: kitap@kaknus.com.tr //  www.kaknus.com.tr

Harold Courtenay Armstrong:

 

1892 yılında doğup, 1943 yılında 61 yaşında ölen İngiliz askerî istihbaratçısı ve yazar Harold Courtenay Armstrong, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Hindistan Ordusu’nda Askerî Ateşe olarak görev yaptı. Savaş sırasında istihbarat subayı olarak Arap yarımadasına gönderildi. Birleşik Krallık ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle Osmanlı Devleti’ne karşı çarpışıyordu. 1916’da Kut’ül Ammare Kuşatması sonunda Tümgeneral Townshend komutasındaki İngiliz 6. Poona Tümeni (Hint Tümeni)’yle birlikte Türklere esir düştü. Bağdat, Musul, Halep, Mersin, Ankara üzerinden Kastamonu’ya, oradan da İstanbul’a getirildi. Nihâi olarak da merkezî esir kampı olan Afyonkarahisar’a nakledildi. Savaş esiriyken kaçma teşebbüsü ve yakalandıktan sonra Enver Paşa’ya hakaret etmesi sebebiyle hücreye atıldı. Hücreden çıktıktan sonra esir kampında imtiyazlı muamele gördü ve kendisine bütün esir subayların ve erlerin sorumluluğu verilerek onların genel komutanı yapıldı. Esir İngiliz askerler kampta işledikleri suçlardan Türk askerî mahkemelerinde yargılandıklarında hem onların tercümanlığını yaptı hem de dâvâ vekilliklerini üstlendi. Savaş sona ermeden önce Türkiye’den kaçmayı başardı. Türkler hakkında pek de olumlu düşünceler beslemeyen Armstrong bu kaçışını bile rüşvet vererek gerçekleştirdiğini söylemiştir.

 

Mütareke yıllarında ise İngiliz Yüksek Komiserliği’nde Askerî Ateşe Yardımcısı olarak bu defa işgal altındaki İstanbul’a gönderildi. Müttefikler adına çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1923 yılında İstanbul’dan ayrıldı. Türkiye’de kaldığı bu birkaç yıllık dönemdeki gözlemlerde bulundu. Aralarında Mustafa Kemal’in de olduğu birçok şahsiyetle görüşen Armstrong bu müddet zarfında küllerinden yeniden yükselen bu ülkenin gelişimini gözlemledi, Türkiye ve yakın çevresiyle ilgili beş kitap yazdı: 1-Türkiye Nasıl Doğdu, 2-Türkiye ve Suriye Yeniden Doğuyor, 3-Bitmeyen Savaş, 4-Bozkurt 5-Abdülaziz bin Suud.

 

KUŞBAKIŞI:

Türkistan’dan Anadolu’ya ALPLER – ERENLER:

Kahramanlar, sıradan insanların yapamayacağı işlerin üstesinden gelen, mensubu oldukları milletten daima alacaklı olan insanlardır. Çok verip, az almak gibi yetinme huylarıyla süslenmişlerdir. Bu kahramanların yaptıkları büyük işler, sonraki nesiller için yol gösterici olur. Bu bakımdan millî kahramanlar, millî bilincin oluşması ve biçimlenmesinde, milletine bağlılık tutumunun yerleşmesinde, vatanseverlik duygularının ortaya çıkmasında örnek oluştururlar. Bunlar inandıkları dâvâ uğrunda ve dâvâ yolunda, bir adım gerilemeden, o yoldan geri dönmeyenlerdir….

Yesevi Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Erdoğan Aslıyüce Türk tarihinin Alplerini, erenlerini tanıtıyor. 12,5 X 19 santim ölçülerinde, 518 sayfalık kitabın 2. Baskısı 2014 yılında okuyucuya sunuldu.

 

YESEVİ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

 

TARİHE DÜŞÜLEN NOTLAR

Prof. Dr. Halil İnalcık’ın 2 cilt ve kutulu olarak okuyucuya sunulan 16 X 24 santim ölçülerinde, 624 sayfalık esrinde; 1947’den 2015 yılına kadar Osmanlı ve Türkiye üzerine yaptığı konuşmalar ve muhtelif yayın organlarına verdiği röportajlar yer alıyor.

 

Bu kitaplar sayesinde, Osmanlı tarihinden günümüz Türkiye’sine, sanattan tarihe, edebiyattan siyasete birçok konuyu bizzat Halil İnalcık’tan dinleme fırsatı bulunuyor.

 

Halil İnalcık’ın akademik çalışmaları, Osmanlı tarihini fevkalade geniş bir perspektiften incelediği ve bu anlayışı kendi ilmî yaklaşımıyla zenginleştirdiği için vazgeçilmez kaynaklar olarak kabul ediliyor.

 

66 kitap ve 500’e yakın makalesiyle tarih yazıcılığında çığır açmış olan İnalcık’ın eserlerinin âdeta hülasası diyebileceğimiz eserin 1. cildinde Halil İnalcık’ın muhtelif yer ve zamanlarda yaptığı konuşmalar yer alırken; 2. cilt, Halil İnalcık’la yapılmış röportajlardan oluşuyor. Halil İnalcık’ın tarihî-güncel birçok konuyu kapsayan ve asırları aşan metodolojik değerlendirmeleri, her biri birer ders niteliği taşıyan konuşmalarıyla birleşiyor ve tarihe düşülen en anlamlı notlardan biri oluyor.

 

Eylül 2015’te yayınlandı.

TİMAŞ YAYINLARI: Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00                                    e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

YAHYA KEMAL VE DİN:

Türk edebiyatının dev ismi Yahya Kemal Beyatlı eserleriyle olduğu kadar, hayatıyla da dikkatleri üzerine çekmiş mühim bir şahsiyettir. ‘O’nun eserleri, bir edebiyat şaheseri olduğu kadar, bu toplumun kültürel kodlarını yansıtması bakımından da mümtaz bir yere sâhiptir. Din psikolojisi alanında vukufiyetiyle tanınan Prof. Dr. Hâbil Şentürk, şairin eserlerinde yer alan dinî unsurları mercek altına yatırıyor ve pek denenmemiş bir ilmî inceleme ile okurun karşısına çıkıyor.

 

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

REŞAT EKREM KOÇU KİTAPLARI: Doğan Kitap.

1-KÖSEM SULTAN, 2-FATİH SULTAN MEHMED, 3- TARİHİMİZDE KAHRAMANLAR, 4-TOPKAPI SARAYI, 5-AŞK YOLUNDA İSTANBUL’DA NELER OLMUŞ?, 6-YENİÇERİLER, 7-OSMANLI PÂDİŞAHLARI

 

DERKENAR:

Türkçe

 

Oğuz Çetinoğlu

 

Sovyetler Birliği belki insanlık tarihinin gördüğü en acımasız totaliter rejimdir. Fakat Rusçanın büyük bölümü yabancı menşeli kelimelerden meydana geldiği halde tasfiyeciliğe teşebbüs edilmemiştir. Kızıl Çin’de 1960’larda imparatorluk döneminin izlerini silmek için yapılan ‘Kültür İhtilali’ sırasında pek çok eser ve tarihî miras tahrip edilmiş, dile dokunulmamıştır. Bu ideolojiler kendilerinden evvelki rejimleri çok kanlı ihtilâllerle devirerek tamamen farklı rejimler kurdukları halde evvelki rejimden devraldıkları lisana ellerini sürmemişlerdir. Demokrasi ile idare edilen hiçbir ülkede zaten dilde tasfiyecilik yapılmamıştır. Yapılması da mümkün değildir. Kelime ırkçılığına dayanan tasfiyeciliğin bir insanlık suçu olduğuna şüphe yoktur. Türkiye’de ilâve olarak Osmanlı’nın son döneminden itibâren okumuşlarımıza ârız olan batı karşısındaki aşağılık duygusu kendi geçmiş kimliğimize ve mensubu olduğumuz kültüre karşı bir nefret yarattı. Bu zihniyet sâhiplerinin uzun yıllar devlete hâkim olması Türkçenin bahtsızlığıdır. Türkiye demokrasi yolunda ilerledikçe, İngiliz Türkologu H.C.Hony’nin dediği gibi, tasfiyeci zihniyetin tesirini kaybedeceği muhakkaktır. Ama korkarım ki verdiği zararı da büyük ölçüde sineye çekmek mecburiyetinde kalacağız.

 

İnsan kasabı olarak bilinen acımasız diktatör Lenin bile rejimi kökünden değiştirdiği ve tamamen yeni bir dünya anlayışı getirdiği halde Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca menşeli kelimelerle dolu Rusçaya dokunmamıştır. Yoksa bugün Rus halkının, Dostoyevskileri, Tolstoyları anlaması mümkün olur muydu? Stalin, devirdiği ve lanetlediği eski rejimin yalnız lisanını değil bütün kültür değerlerini korumuştur. 2. Cihan Harbi’nde Alman ordusu Leningrad’dan çekilirken intikam almak maksadıyla çarlığın saraylarını yakıp yıktı. Stalin çok büyük fedakârlıklarla bu sarayları, elde kalan dokümanlardan, fotoğraflardan faydalanarak, bütün zengin dekorasyonuyla beraber yeniden inşa ederek eski haline getirdi. Klasik müziği, Çaykovskileri, Rahmaninofları sarayın, aristokrasinin müziğidir diye unutturmaya çalışmadı…

 

1960’tan sonraki koalisyon dönemlerinde bile bazı Millî Eğitim Bakanları, Türkçeleşmiş ve bin yıldır halkımızın kültürüne mal olmuş yaşayan Türkçenin kelimelerini, sırf Arapça ve Farsça menşeli oldukları için, okullarda bile resmen yasaklamaktan çekinmediler. Okullara, yasakladıkları yüzlerce kelimelik listeler gönderdiler ve kullanılmamaları talimatı verdiler. Demokrasi ile idare edilen hiçbir ülkede böyle bir şey olması mümkün değildir. Bu rejime bunun için vesayet rejimi diyoruz.

 

Kıymetli dil âlimi Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu (1932-1996) ‘Türkçenin Karanlık Günleri’ adındaki eserinde ibret alınacak bir hadiseyi anlatır:

 

‘Anlatacağım şu hadise ise, daha da ibret vericidir: Bir gün, zamanın Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Prof. Sıddık Sami Onar’a tesadüf ediyor. Yücel liseden sınıf arkadaşı olan Onar’a:

İdare Hukukunun Esasları adlı eserini okudum, fakat dilini beğenmedim. Ne kadar Osmanlıca kelime kullanmışsın…’ Diyor. Onar da:

Ne yapayım, dilimizde hukuk mefhumlarını yanlış anlaşılmaya meydan vermeyecek şekilde karşılayan ve herkesçe kabul edilmiş Türkçe terimler yoktur.’ Diye cevap veriyor.

Bakanın cevabı şu oluyor:

Osmanlıca kelimeleri gene de kullanmamalıydın. Varsın kitap eksik kalsın. Mesela ben ‘Mantık’ kitabımın son baskısında söylemek istediklerimin yarısını yazamadım. Fakat eser öz Türkçe oldu ya, sen ona bak. (İrfan Yayınevi, 1977)

 

 

 

Bir Okuyucumuza Cevap:

İstanbul Türkçesi İle Alakalı Tavsiyeler:

 

Bu sayfada yayınlanan röportajı ile alakalı olarak Yrd. Doç. Dr. ALPARSLAN YASA’ya gönderilen e-mektup ve cevabı:

 

Selamünaleyküm Muhterem Hocam, İstanbul Türkçesini güzel ve akıcı bir şekilde konuşmak ve yazmak istiyorum. Tavsiyelerinizi lûtfeder misiniz?

 

İDRİS AHMET PEKDEMİR. Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümü.

 

Muhterem İdris Bey,
İstanbul Türkçesi”nden ben resmî dil hâline getirilmiş Uydurmacayı değil, Târihî Türkçeyi anlıyorum. (Zâten târihî vâkıa da böyle.) Binâenaleyh size böyle bir kabûlle cevap vereceğim.

Sorunuza cevap vermek zor; çünki cevâbın tatmînkâr olabilmesi için başlı başına bir kitap têlîf etmek lâzım. Yine de en mühim olduğunu zannettiğim bir-iki husûsa temâs edebilirim.

Türkçenin hakkını verebilmek için, her şeyden evvel Târihî Türkçenin ne olduğunu ve onun yerine nasıl olup da uydurma bir resmî dil ikame edildiğini iyi bilmek lâzım. Bu da ancak hakîkat aşkıyle uzun soluklu bir araştırma netîcesinde anlaşılabiliyor. Bu mâhiyetteki araştırmalarım beni şu üç kitabın têlîfine götürdü: 1) Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar; 2) Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme; 3) Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi.

 

Kendi çalışmalarım hâricinde, hassaten Nihâd Sâmi Banarlı’nın Türkçenin Sırları, Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi ve Faruk Kadri Timurtaş’ın Türkçemiz ve Uydurmacılık isimli kitaplarını tavsıye ediyorum.

Tabiî ki Türkçe hakkında doğru bilgilerle, sağlam bir dil şuûruyla mücehhez olmak, Türkçeyi doğru kullanabilmek için kâfî değildir; bu elzem şart yanında Târihî Türkçeyle inşâ edilmiş güzel metinler üzerinde çalışmak ve onları örnek alarak bol bol kalem temrinleri (alıştırmaları) da yapmak lâzımdır. Bunun için tavsıyem, bilhassa 1900’lerden 1950 sonlarına kadar edebiyatımızda isim yapmış, uydurmacı olmıyan müellif ve edîplerin eserleri üzerinde çalışmaktır. Bunların da belki tamâmından ziyâde birkaç sayfalık kısa parçaları üzerinde, yazarak ve derinlemesine tahlîllerle çalışmak…

 

Tavsıye edebileceğim eserlere birkaç misâl vermek gerekirse: Ömer Seyfeddîn’in hikâyeleri, Ziyâ Gökalp’in fikrî eserleri, Yâkub Kadri ve Reşâd Nûri’nin ilk eserleri, Yahyâ Kemâl’in manzûm ve mensûr eserleri, Nihâd Sâmi’nin denemeleri, Peyâmi Safâ’nın Biz İnsanlar ve Yalnızız gibi son romanları, ayrıca yine P. Safâ’nın gazete makaleleri (veyâ 1930’lu, 40’lı, 50’li senelere âid ve muhtelif muharrirler, muhâbirler elinden çıkmış makaleler, haberler), Necip Fazıl’ın manzûm ve mensûr eserleri ile gazete makaleleri, Sâmiha Ayverdi, Kadir Mısıroğlu, Yavuz Bülent Bakiler gibi edîplerin muhtelif eserleri sayılabilir.

 

Ben şahsen, Türkçemi en fazla Fransızcadan yapılmış sahîh edebî tercümeler üzerinde çalışarak geliştirdim. Bunların da mühim bir kısmı dünyâ klasiklerinin 1940’lardaki Millî Eğitim Bakanlığı neşri tercümelerdir. Elbette Uydurmaca olmıyanlarını kasdediyorum; ki o senelerde neşredilenlerin büyük bir kısmında Uydurmaca kelime ve cümleler nâdirâttandır. Bir de, güzel inşâ edilmiş metinleri, İstanbul telâffuzuyla (yâni bilhassa uzatmalara dikkat ederek) ve âhenkli bir şekilde yüksek sesle okumak lâzımdır. Bu da hassaten güzel konuşma mahâretini geliştiren bir tekniktir. 

Bilmiyorum, sorunuza bir parça cevap verebildim mi? Gördüğünüz gibi, ben sizi esâs îtibâriyle bizzât araştırmaya ve çalışmaya teşvîk etmiş oldum; çünki her dil ancak şahsî gayretle öğrenilip hazmedilebiliyor.

 

Feyizli çalışmalar dileğiyle selâmlar, sevgiler.

 

ALPARSLAN YASA.

 

 

 

Terör A.Ş. Ortaklığı ve Devlet Egemenliği – II

Terörle teröristin anladığı dilden konuşulur” dedik. “Türkmenler, emperyal piyon Kürt guruplarına feda ediliyor” dedik. “Şehitleri ve Gazileri yük sayan, şehitliği ve gaziliği küçümseyen çarpılır” dedik. “PKK’yı adam yerine koymayın, Teröristbaşı’nı muhatap almayın” demekten dilimizde tüy kalmadı. Diyarbakır Meydanı‘nda Newrozcu Apo‘yu yağladınız, balladınız da ne oldu?! “Kobani, Kobani” diye sayıklayanlara yol vermeyin; o yol bizim bahçemizi böler dedik, işitmediniz. HDP’yi ve KCK’yı neredeyse ayrı bir paralel devlet haline getirirken aklınız nerdeydi, nerelerdeydiniz?

Andımız‘ı kaldırdınız, TC‘yi tabelalardan söktünüz, Yatılı Bölge Okulları‘nı (YİBO) söndürdünüz. Koruculuk Sistemi‘ni kaldırmaya niyetlendiniz, asker-polis-sivil öldürenleri affetmeye yeltendiniz. Kaleşnikoflu heykeller dikildi, görmezden geldiniz. Kürtçe‘yi ikinci resmî dil yapmaya çalıştınız ama Askeriye‘den Türk Bayrağı‘nın indirilmesine bile savaş muamelesi yapmadınız. İlâ âhir’il âyeh…

7 Haziran’da başınıza sandık kadar taş düştü. Devlet egemenliği aklınıza yeni düştü.  Geç de olsa ilçeleri Kurtarılmış Bölgeler‘e çeviren Kantoncular‘ın hakkından geldiniz. Öküz öldü, Kürt guruplarla ortaklık bozuldu ve Türkmenleri hatırladınız. “Azez / Aziz düşmeyecek!” diyen bir Başbakan‘ımız bile var artık. Esad Saplantısı‘ndan dolayı 4-5 yıldır kaybettiklerimizi yeni yeni keşfetmeye başladık. 2,5 – 3 milyon mülteciye yıllar yılı bakmanın faturası elimizde, son ödeme tarihi çoktan geçmiş bir halde.. BM‘ye, AB‘ye daha yeni yeni sitemleniyoruz.

Süleyman Şah Karakolu‘nu burnumuzun dibine kaçırdınız, eski yerinde olsa ve Türk Askeri oraya koruma maksatlı girse ‘elde 1‘ diyecektik. Rus Uçağı‘nı düşürmek yanlış değildi. Ardından Rusya’ya karşı geri adım atılmaması da.. PYD konusunda Amerika’yla yaşanan atışmalar da millî egemenliğin kavramsal olarak az da olsa yaşadığı manasındadır. Her ne kadar Salih Müslim tarafından da kandırılmış olsanız, ABD’yi içinde protesto geçen bir cümleyle yermek bizler için sürpriz ama sevindirici olmuştur.

Kırdınız, döktünüz, dağıttınız, kandırdınız, kandırıldınız.. Her naneye daldınız, ennihayet devleti devlet çizgisinde yönetmeye başladınız. Ama ayakkabılarınızın bağı birbirine bağlı, mazinin yaraları ve azim hataları başınızda Demokles’in kılıcı.. Hem Rusya, hem İran, hem Suriye, hem Irak, hem Mısır, hem de kısmen Amerika ile ters ilişkiler alanınızı iyice daraltmış vaziyette.. Neticede İttihat ve Terakki gibi batarken giderayak devletin bekası için yeni bir güç ve eskitilmemiş bir ekip miras bırakabilirseniz tarihe geçersiniz. İttihatçılar gibi söverler, sayarlar ama yeni devletin doğuş sürecindeki fedakârlıklarını bilen bilir.

Kurtlar Vadisi‘nin 2003‘teki başlangıç bölümlerinde Polat Alemdar‘ın devlete hizmet üretebilmesi için tek akrabası Duran Emmi‘nin (Enver Bey modeli) “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun” diyerek devlet için tabancayla kafasına sıkma sahnesi vardı. Ve o zamanlar Polat, Erdoğanlaşmamıştı, şimdilerde de Erdoğan ve Davutoğlu, Polatlaşmak istiyor.

Ölümü göze alanlar ölümsüz kalırlar. Büyük davalar büyük gayret ve cesaret isterler. 23 Nisan olmadan Milletin ve Devletin Egemenliğini hatırladınız ya buna da şükür.. Şu sebepten, bu sebepten; sebepleri Yaratan’a hamdolsun!

Neymiş; “HERŞEY EGEMENLİKTE GİZLİ” imiş.