19.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 752

Başiskele’de Millî Mücadele – 7

II –    Arşiv Vesikalarının Diliyle Ermeni Mezalimi

Dâhiliye Nezâret-i Celilesine (İçişleri Bakanlığı’na)

Devletlü efendim hazretleri,

Bağçecik Nâhiyesinin Ferhadiye karyesinden olup Bağçecik ile Sekban (Seymen) İskelesi vasitâtında (ortalarında) böcek-hânelerde (ipek böceği fabrikasında) ikâmet etmekde olan Hasan ve Şa’ban‘ın meskenleri evvelki gece tarz-ı tekellümlerinden (konuşma şekillerinden) Ermeni oldukları anlaşılan 15 kişi tarafından basılarak 1 çift karasığır öküzüyle 1 buzağı ve 1 re’s (baş) inek ve 1 kebir (büyük) kazan ahz ü gasp ettikleri (çaldıkları) anlaşılmış ve icra kılınan tahkikât (yapılan araştırma) ve taharriyat (inceleme) neticesinde mevadd-ı mesrûka-i ma’ruzâ (çalınan malzemeler) Bağçecik‘in Kumluk Mahallesi‘nden Köknar oğlu Ohannes‘in hanesinde bulunarak sened mukabilinde (senet karşılığı) sahibine teslim edildiği ve tahkikât (soruşturma) devam etmekde bulunmuş olduğu arzolunur.

Ol bâbda (bu hususta) emr ü ferman hazret-i men lehü’l-emrindir (emir ve yetki yüce makamınızındır).

Fî 12 Cemâziye’l-ahır, sene [1]337 ve fî 14 Mart, sene [1]335 (1919)

İzmit Mutasarrıfı (imza)

İzmit Mutasarrıflığı’na

(Şifreli ve çok acil)

Ermeni cem’iyyât-ı siyasîsinden Taşnaksanyan Fırkasının mütarekenâmenin akdından beri fi’iliyyata ve ciddi teşebbüsâta başladığı ve ez-cümle Rusya‘dan avdet eden (geri dönen) Otacıyan nâmında bir şahıs Adapazar ve İzmit havalisi Ermeni köylerine gönderilenleri gibi Rusya‘dan gelüb Bolşevik efkâr ve amâl-ı reddiyesiyle (fikir ve karşı emelleri) işbu’ 150 200 Ermeni neferâtı (milis) da İzmit‘e lenger-i endaz (demir atan) Amerika vapurunda amele sıfatıyla istihdam edilmek bahanesiyle İzmit’e sevk etdikleri ve bunlardan maada (başka) İzmit ve Adapazarı kurasına sevk edilen cem’iyyet-i mezkûre efrâdından (Taşnak elemanlarından) Adapazarlı Vahan Kabadayı‘nın, Nersis Samuel Hamparsomyan, Şirak, Ardas Haçin Klapçıyan, Antranik ve Bağçecik’li Kirkor, Aram, Agop ve birâderi Minasil Stabyan Andrabasyan, Ohannes Davidyan, Matosyan Leon namlarındaki eşhasın bir çete teşkil ederek mukaddemâ (öncelikle) tehcir edilmiş Ermenilerin yerlerine iskân ettirilen muhâcirîn-i İslâmiyye’ye (Müslüman muhacirlere) taarruz etmeleri melhûz bulunduğu (ihtimali olduğu) istihbâr kılınmışdır (haber alınmıştır). Bu bâbda fevk’al-âde mütebassırâne (olağanüstü dikkatli) davranılarak mahall-i emin (yer güvenlği) ve asayiş-i usül hudüsuna (güvenlik hadiselerine) meydan verilmemesi ve eşhas-ı mezkurenin (anılan şahısların) ahvâl ü harekâtının sûret-i münâsebede (ilişki şekliyle) tarassud etdirilerek (gözlemlenerek) zuhur edecek en ufak bir hâdiseden derhal Nezarete (Bakanlığa) ma’lûmât i’tâsı (bilgi verilmesi).

Fi 24 Mart sene 335 (1919)                                                          Nâzır nâmına Müsteşar Keşfî

Dâhiliye Nezâret-i Celîlesine

Devletlü efendim hazretleri;

İzmit’e tâbi’ Bağçecik‘in İrşâdiye Karyesinden (Beylik Köyü) Kocamanoğulları‘ndan Ali Bayrakdaroğlu Yusuf Çavuş 9 Teşrin-i evvel (Ekim) sene 335 (1919) tarihinde İcâdiye (Ali Mezarı) Karyesinden Tatarköyü‘ne (İhsaniye) gider iken esnâ-yı râhda (yolculuk sırasında) eşhâs-ı mechûle (bilinmeyen kimseler) tarafından katl edilmiştir.

İzmit Mutasarrıf Vekili Bende

Dâhiliye Nezareti Şifre Kalemi

Geçenlerde Bahçecik‘te Ermeni yetimlerine bakan İngiliz ve Amerikan misyonerlerinin evine silah atılması ve köylü Ermenilerin de aynı şekilde karşılık vermesi üzerine İngilizlerin Bahçecik’e 20 kişilik bir Hint Askeri Birliği getirttiklerini ve 3 Kasım 1919 tarihinde General Floud ile görüştüğümde buna itiraz ettiğimi arz etmiştim. Bundan 4 gün önce yine böyle bit tüfek ve tabanca sesi üzerine Hint Askeri gelişi güzel karşılık vermiştir. Bu durum karşısında sabah burada bulunan Jandarma Umum Kumandanlığı müfettişlerinden Kaymakam Vasıf ve Alay Kumandan Vekili Aziz Efendi‘ler İngilizler tarafından davet edilmekle beraber bir miktar Hint Askeri ve mahalli temsilci Mösyo Gambel önce Bahçecik’e giderek kendi kendilerine tahkikatta bulunmuşlardır. İngilizler zabıtamıza da önemli bir şey olmadığını söyleyip Döngel Köyü‘ne uğramışlar ve orada Lâz Şeyh Mustafa Efendi adında birini tutuklamışlardır. Temsilciye, Hint Askeri orada kaldıkça Ermenilerin cesaretlerinin arttıracaklarını, İngilizler tarafından himaye edildikleri fikriyle sebepsiz yere silah atmaktan ve sürekli dikkat çekmekten vazgeçmeyecekleri yazılmış ve askerlerin çekilmesi konusunda açıklamalarda bulunması istenmiştir.

Arz olunur.

17 Kasım 1919 Mutasarrıf Ali Suad

H. Tarih: 06/R/1336 (1918), Dosya No: 47, Gömlek No: 32, Fon Kodu: DH.EUM.2Şb

Bahçecik‘in Kılıç Arslan Mahallesi‘nde tarlada bulunan dinamitlerin, Ermeni tehcirinden evvel silah taharriyâtı (araması) sırasında Ermenilerce gömüldüğünün anlaşıldığı..

 

Tarih: H. 04/Ra/1337 (1918), Dosya No: 20/-01, Gömlek No: 1//52, Fon Kodu: DH.İ.UM

Seferberliğin başlangıcında (1914) kıtalarından firarla İzmid ve civârında bir çete kurarak Müslümanları öldürüp altın ve ziynet eşyalarını çalan, Yuvacıklı Vahan Çetesi‘nden geri alınan mezkûr eşyaların sâhib-i meşrûlarına (gerçek sahiplerine) iâde edilmesi hakkında İzmid Mutasarrıfı Süreyya Bey‘e tahrirât (yazışmalar).

 

Tarih: H. 16/C/1337 (1919), Dosya No: 1, Gömlek No: 48, Fon Kodu: DH.EUM.AYŞ.

Bahçecik‘de sâkin Batum mültecilerinden Receb ve Vesile’nin hanesine girip Vesile’yi yaralayarak para ve eşyasını gasb eden Bahçecikli Sehak Artin’in yakalandığının İzmit Mutasarrıflığı’ndan bildirildiği..

 

Tarih: H. 01/Za/1337 (1919) Dosya No: 50/-2 Gömlek No: 30 Fon Kodu: DH.KMS.

İzmit dâhilinde katlolunan Ermenilerle, Ermeniler tarafından katlolunan İslâmların

katillerinin yakalanmasına çalışıldığı..

 

Tarih: H. 28/Z/1337 (1919) Dosya No: 22 Gömlek No: 69 Fon Kodu: DH.EUM.AYŞ.

Bağcılar karyesini basarak Hatipler köylü Mesud‘u öldürüp Kâmil Çavuş‘u yaralayan

eşkiyanın Yeniköy Rumlarından oldukları ve İzmit‘e bağlı Mihaliç (Gündoğdu) köyünde oturdukları, Eşkiyanın yakalanması için tahkikatın genişletildiği..

 


www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge/2600belge/126.doc (DH.EUM.AYŞ, 1/27).

GÜNAY, Yrd. Doç. Dr. Bekir, Ermeni Meselesi ve Tehcir, KBB Kültür Yayınları, Sayfa 107, İzmit, 2006 (Dosya No: 97, Belge No: 244, Tarih: 1337.C.21 – Belgenin orijinalini son bölümde bulabilirsiniz).

 

GALİTEKİN, A. Nezih, Gölcük – Tarihçe ve Kültür Mirası Eserler, Sayfa 205, Gölcük Belediyesi Yayınları, İzmit, 2005 (Belgenin orijinalini son bölümde görebilirsiniz).

A.g.e., Sayfa 173 (BOA, DH.KMS, 56-2/25).

www.devletarsivleri.gov.tr/katalog/ (Osmanlı Arşivi Rehberi)

A.g.y. (OAR)

A.g.y. (OAR)

A.g.y. (OAR)

A.g.y. (OAR)

 

 

Doksan Yıllık Enkaz!

Dört yıl süren birinci dünya savaşı neticesinde, ülken işgal edilmiş, asker yorgun perişan aç ve sefil. Akabinde, aynı yorgun askerle kurtuluş savaşına giriyorsun, hem de yedi düvele karşı ve bu çetin savaşı kazanıyorsun.

Altı yüzyıl süren yorgun imparatorluğun yerine gencecik bir devlet kuruyorsun ve adı:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

Bu devlet’in tapusunu çok sıkı pazarlıklarla, kıyasıya mücadeleyle “LOZAN” da alıyorsun. Düşman, boyun bükmek zorunda kalıyor tapunun altına imzasını atarken. Yalnız birde tehdit savurmaktan geri durmuyor İngiliz devletini temsilen görüşmelere katılan Lord Gürzon İsmet İnönüye:

Üniter ve milli devlet diye tutturup duruyorsun istemeyerek’de olsa şimdi bu anlaşmanın altına imzamı atıyorum ve cebime koyuyorum. Lâkin yarın bu kurduğunuz devletin çarkını döndürmeğe çalıştığınızda kapımıza para dilenmeğe geleceksiniz ve işte o zaman cebime koyduğum bu tapuyu çıkarıp, karşımda size diz çöktüreceğim” diyor.

Şükür ki o günlerde genç Türkiye Cumhuriyeti, kimsenin kapısına para dilenmeğe gitmediği gibi, 15-20 sene gibi kısa bir zamanda memleketin bir taraftan yaralarını sararken, diğer taraftan da yurdun dört bir yanını demir ağlarla örüyor, teyyare fabrikası kuruyor ürettiği uçakları ihraç ediyordu.

Genç cumhuriyetin ilk yıllarında hatalar yapılmamışmıdır tabii ki yapılmıştır.  Fakat o günkü yöneticiler, aldatıldık, kandırıldık mazeretinin altına sığınmadan hem hatalarından dönmüşler, hem de bedeli ne ise ödemişlerdir.

Ama şimdi yüz sene sonra o kadar devlet tecrübesine rağmen hem hata yapacaksın, hatanı bertaraf etmek için ise aldatıldık, kandırıldık mazeret’ine sığınacaksın, olmadı muhalefete dönüp: “siz cumhuriyetin ilk yıllarında şunları, şunları şunları yaptınız” diyeceksin. Ayıp, hem de çok ayıp.

Diyeceğim o ki; hadi devleti bizzat yönetenler sıkıştıklarında oraya buraya saldırıyorlar, çamur atıyorlar onu anladık da, bari birde eşleri karışmasa üzerlerine vazife olmayan işlere. Tarihte gördük Hürrem, Safiye, Kösem Sultanların ve en son Papatya’ların devlet işlerinde ne dolaplar çevirdiklerini.

Bir devlet büyüğümüzün muhterem eşleri buyurmuşlar: “Artık yeni bir kavşaktayız. Türkiye’nin 90 yıllık enkazını kaldırdık. Fakat enkazın altından büyük meseleler çıktı

El insaf! Neler çıkmış meselâ, 90 yıllık enkazın altından; çıksa çıksa medeni kanun çıkar ki gerek Suudi Arabistan da, gerek’se İran da bayanlar daha henüz yeni oy kullanmaya, yeni ehliyet alıp araç kullanmaya başladılar. Acaba oralara dönmeyi mi arzu ederler?

Unutulmasın ki, bir zamanlar muhtar dahi seçilemeyecek olanlar, bu gün 90 yıllık enkaz sayesinde ülkenin en üst makamını işgal ediyorlar.

Bu devran hep böyle gitmeyecek elbette: Doksan yıla varmadan tarih elbet sizi de yazacak, rahmetli Mevhibe İnönü’yü, Nazmiye Demirel Hanımefendiyi yazdığı gibi. O Nazmiye Hanım ki, Yılmaz Özdil onun için: “Gül Reçeli” sıfatını kullanırdı, bilmem ki başka hangi sözcük bu kadar yakışırdı böyle güzel zarif ve asil bir hanımefendiye. İkisinin de ruhları şad olsun.

Keşke sonradan gelenler de hep geçmişi suçlayacaklarına, o günlerden ders çıkarıp daha güzel işler yapabilselerdi. Beğenmedikleri darbe anayasası dedikleri 1982 anayasasını Kenan Evren, devlet imkânlarını şimdiki kadar bol keseden kullanarak yaptırmadı inanın. İl il, kasaba kasaba dolaşarak halka anlattı, devletin baskısıyla değil ikna yoluyla anlatarak %92 oyla bu günkü anayasa kabul edildi. Hem de hiç politize olmamış, hayatı boyunca adı hiçbir şaibeye bulaşmamış sadece mesleğini icra etmiş anayasa profesörü Orhan Aldıkaçtı’ya hazırlattırılan Anayasa!

Ya şimdi; muhtarlar saraya çağırılarak devletin bütün imkânları kullanılıyor, siyasetle hem hal olmuş Burhan Kuzu imzalı bir anayasa ısmarlanılıyor halkın önüne konulmak için.

Saygılarımla.

 

 

Anne Baba, Gerektiğinde Çocuğunu Dövmeli mi?

Dövmek hiçbir biçimde bir cezalandırma yöntemi değildir. Şiddet, çaresiz kalan, çocuğu doğru yolla eğitemeyen ailenin çaresizliğidir.

Ruh sağlığı yerinde olan erişkinler, şiddet uyguladıktan sonra üzülürler ve çaresizlikleri artar. Yine de çocuk öğrenmesi gereken doğruyu öğrenmemiş olur.

Dayak, istenmeyen davranışların artmasına,  çocuğun anne babasınakarşıkorku, öfke ve kızgınlık içinde olmasına neden olur.

Saldırgan olmayı, sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi öğretir. Dayak yiyen çocuğun iç disiplini bozularak zayıf vicdan ve ahlak gelişimine yol açar.

Dayak ve zor kullanan anne baba;

1.Çocuğun kendilerine karşı korku, öfke ve kızgınlık içinde olmasına sebep olur.

2.Çocuğa saldırgan olmayı ve sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi öğretir.

3.Zayıf vicdan ve ahlak gelişimine yol açar.

 

-Şiddet şiddeti doğurur. Çocuğun anne babayı zorba olarak görmesine ve kendisinin de çocuğunu dövmesine yol açar. Sorunlarını dayakla çözebileceği düşüncesini öğrenir. Saldırgan davrandığı için dayak yiyen çocuk daha da saldırganlaşır.

-Dayak sadece engellemek istediğiniz davranışa değil, çocuğun tüm davranışlarına ket vurur.

-Dayak çocuğun yapılması istenmeyen davranışı yapmasını engellemez. Sadece yakalanmadan yapması gerektiğini öğrenir.

Doğruyu öğretemediğimiz, çocuğu durduramadığımızı anladığımızda, yetersiz kaldığımızı hissettiğimizde, beceriksizliğimize büyük bir hata daha katar ve şiddete başvururuz.

Çocuğa attığımız tokat, gücümüzün değil, güçsüzlüğümüzün en son noktasıdır. Çaresizliğimizden başvurduğumuz şiddet, bizi rahatlatacağına çaresizliğimizi artırır.

Çünkü çocuk yanlışın ne olduğunu anlamadığı için aynı şeyi tekrarlayacak, öfkelenecek, şiddeti bir iletişim şekli olarak öğrenecek, kullanacak ama bizim istediğimiz davranış değişikliği olmayacaktır.

Yapamadığımız için, yetersizliğimiz için öfkelenir, sonra pişman oluruz. Hatta dövdükten sonra, çocuğa fazladan bir şeyler vermeye, böylece kendimizi affettirmeye çalışırız. Ama dayağın yanlışını, dayağın getirdiği çözümsüzlüğü gideremeyiz.

Oysa biliriz ki, şimdiye kadar dayak hiçbir şeye çözüm olmamıştır. Üstelik şiddeti öğrenmesin diye uğraştığımız, oyuncaklarını denetlediğimiz, izlediklerinden yakındığımız, kaç yaşında olursa olsun bir başkası ona vurduğunda içimizin yandığı çocuğumuza şiddet uygulayarak, şiddeti öğretenin kendimiz olduğunu kabullenmek zor gelir.

Dayak bir eğitim ve ceza sistemi değildir. Çocuklarımız bizim aynamızdır.

Ne verirsek onu yansıtırlar ve onlara kaldırdığımız her el, aslında kendimize attığımız bir tokattır.

Sevgiyle kalın…

 

 

 

 

KAYNAKÇA.

1-Evliçoğlu,Ayşen.”Disiplin; Etkili Disiplinin Yolları”. Bebeğim ve Biz Dergisi, Mart, 2007, sayı 15.

2-Semerci, Z. Bengi. Birlikte Büyütelim. Çocuk Ruh Sağlığı.Alfa Basım Y.Dağıtım, İstanbul:2006.

3-Weilberger,LindaS.Çocuk ve Disiplin.Çocuğunuza Davranış Yöntemleri. Ekinoks Yay. İst.:2010.

 

 

 

Unuttuğumuz Değerlerimizden “Kıtimiiiiiiiş”

Bahar aylarının gelmesiyle büyük küçük herkesin pikniklerde ve doğada en önemli eğlence araçlarından birisi de, “uçurtma uçurma” eylemidir. Günümüzde çeşit-çeşit, renk-renk uçurtmalar hazır olarak kırtasiyelerde satılmakta ve ulaşılması çok kolay olmaktadır. Hatta uçurtmaların değişik figürlerde yapıldığı da görülmektedir.

Bizim çocukluğumuz olan 1960-70’li yıllardaki uçurtma temin etme ve uçurma faaliyeti ise, günümüzde yeniden hatırlamaya değer özelliklerdedir. O günlerde hazır bir uçurtma bulma imkânımız yoktu. Yani kırtasiyeci veya diğer dükkânlarda yapılmış uçurtma satılmazdı. Uçurtmaları kıt imkânlarla kendimiz yapardık.

Uçurtma yapma süreci ise, ayrı bir macera idi. Öncelikle bizler uçurtma diye, sadece büyük defter kâğıdından yapılan, ince iple deliklerinden bağlanıp teraziye alınan, aynı defter yaprağının alt kısmından da kuyruğu yapılan, hızlı bir rüzgârda çok kolayca yırtılan, uçurtma çeşidine derdik.

Günümüzde uçurtma diye tabir edilen, çubuklardan, renk-renk kaliteli kâğıtlardan ve malzemelerden yapılan çeşitli figürlerdeki uçurtmaların altı veya sekiz köşeli olanlarına biz o yıllarda “çığlı” derdik. Öyle tabir etmemizin sebebi ise, kargılardan ince ince kesilen çığ parçalarından yapıldığı içindi.

O zamanlarda çığlı yapabilmek bayağı meşakkatli bir işti. En güzel çığlı, ince ince kesilmiş kargı parçalarından yapılırdı. Her zaman kargı bulmak mümkün olmazdı. O zaman, mahallelerimizde bol miktarda bulunan hızarlarda en hafif ağaçlardan ince çubuklar halinde kestirir ve onları çığlı yapımında kullanırdık.

Çığı veya çubukları temin ettiğimiz zaman çığlının ana malzemesini bulduk demektir. İkinci önemli malzeme ise, iplerin marifeti ile dengeli ve ölçülü bir şekilde kargası tamamlanan çığlının kaplanacağı kâğıdın teminidir. Bu günkü kırtasiye ve marketlerde bulunan envai çeşit kâğıtların hiçbiri o zaman yoktu. Ya gazete kağıdı ile, ya da çimento torbası kağıdı ile yapardık. Çimento torbası kağıdı, gazete kağıdına göre daha sağlam olurdu.

Zira, çığlı göğe havalanıp iyice uzaklara ve yükseğe gönderildiği zaman, biraz da rüzgar varsa, keyfine doyum olmaz ama, malzemesi narin ise, yırtılma ihtimali çok yüksek olurdu.

Bulduğumuz çimento torbası kâğıtlarının çığ iskelete yapıştırılmasına sıra gelirdi. O zamanın en iyi çığlı yapıştırma malzemesi un ve sudan kardığımız “hamur” olurdu. Zira başka yapıştırıcı yoktu. Yapıştırma işlemi bittikten sonra orta göbeğinden ve en üst iki çığ boğumundan bağladığımız ipleri ustalıkla teraziye alırdık. Terazinin ucuna ise, metrelerce uzunlukta ipimizi bağlardık.

Kuyruğunu yapmak ise ayrı bir sanat isterdi. Teraziye alınan üst iki çığın zıddı alttaki iki çığın boğumuna da yeteri uzunluktaki kuyruğu monte ettik mi, çığlı uçmaya hazır olurdu. Kuyruğun uzunluğu, çığlımızın dengeli uçabilmesi için, çok büyük bir önem taşırdı. Yeterli uzunlukta olmazsa, yükselmesi ile birlikte kafayı hızla yere çakması bir olurdu. Bazen kuyruğu uzatacak aynı kağıdı bulamadığımız zaman, bir ağırlık bağlayarak dengeyi sağlamaya çalışırdık.

Bacılarımızın çeyiz torbalarından arakladığımız sağlam masır iplerini bir ince ağaca dolayarak uçurtmamızı uçurtmak için dağların yamaçlarına giderdik. Zira kasaba içinde elektrik direkleri, telleri ve çatılar, uçurtmaların en büyük düşmanlarıydı.

En uzağa ve yükseğe fazla kafa sallamadan, gelin gibi süzülerek uçabilen, uçurtmanın sahibinin keyfine diyecek olmazdı. Çok yükseğe çıkan uçurtmaları birbirine tokuşturarak kazaya sebep olmamak, büyük bir ustalık isterdi.

Çavuşlar mahallesi dağ kuyu bölgemizde çığlılarımızı uçururduk. “Karavaların Adem” ve bazı arkadaşları biraz haşara idi. Kendisi uçurtma yapma zahmetine girmez. Gözüne kestirdiği çığlıyı gasp ederdi. Gasp etme şekli de makalemize isim olmuştur.

Şöyle ki, hayli yükseğe çıkmış çığlının ipinin ne kadar çok sert çektiği, hafifçe asılınarak ölçülürdü. Çığlının ipinin gücünü ölçme esnasında, Adem aga, büyük bir ustalıkla, “KITİMİİİİİİİŞŞŞ” diyerek ipi koparır ve uçurtma ile birlikte kaçardı.

Bazen de çığlının büyüklüğü, rüzgârın gücü ve ipin sağlamlığı ölçüsünde çığlı ipini koparır ve gelin gibi süzülerek gidebildiği kadar uzaklara kaybolur giderdi. Bu kayba uğramamak için ipin yeterince sağlam olması gerekirdi. Haddinde fazla kalın ip ise, çığlının yeterince yükselebilmesini engellerdi.

Çığlımız dengesini ve uygun havasını da bulduğu zaman öyle güzel yükselirdi ki, mevcut ipin hepsi salınır ve kaçırtmadan yeni ipler ilave edilirdi. Buraya kadar güzel de, bunun bir de toplaması vardı. Malum el ile küçük ağaca döndüre döndüre ipin dolanması gerekirdi. Vakit akşam ise, ipi dolamak yatsıyı bulur eve dönemediğimiz için analarımız bizi aramaya çıkardı.

Çığlılarımızı okullarımıza da götürür, teneffüslerde okulumuzun bahçesinin uygun yerlerinde uçururduk. Çığlımızın uçuşu güzel ve zevkli ise, bütün mevcut ipini salardık. 10 dakika sonra teneffüsün biteceğini düşünemezdik. Dersin bitmesine az bir süre kala uzun kuyruğu en alt çığ boğumlarına dolanmış gururumuz uçurtmamızla sınıfa girerdik. Ne ceza alacağımız ise, öğretmenimizin keyfine ve affediciliğine bağlı olurdu.

Çığlılarımızı evimizin en özenli bir yerinde saklamamız gerekirdi. Zira farkına varılmadan üzerine bir eşya veya malzeme konulması çığlarının kırılmasına veya kağıdının yırtılmasına sebep olabilirdi.

Bizim çocukluğumuzda “toy Joys” dükkanları yoktu. Bütün oyuncaklarımızı ve eğlenme aparatlarımızı kendimiz üretirdik. İş yapma melekelerimizi de böylece geliştirmiş olurduk.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Mevlânâ’nın Mesnevîsi (20)

Mesnevî

Ten zi-can ve can zi-ten mestûr nîst

Lîk kes-râ dîd-i can destûr nîst

Çeviri: Beden candan ve can bedenden gizli değildir. Fakat cânı görmeğe kimseye izin yoktur.

Açıklaması: İnsanın bedeni görünür olduğu açıktır. Bunun gibi, rûh’un eserleri olan akıl ve zekâ ve sevgi ve konuşma ve safâ ve nice cihanı / dünyayı süsleyen feyiz ve tecellî oluşlar da açıkça kendini gösterir.

Fakat rûh’u aynen görmek mümkün ve olası değildir. Çünkü rûh / cân; gözle görülmez. Cisim ve maddeden sıyrılmış ve uzak; Rabbanî bir emir / iştir. Ol deyince olan, akıl ermez. Zâtına / kendisine yol bulunmaz bir sırdır.

Meselâ / örneğin güneşi her gün görürüz. Varlığında asla şüphemiz yoksa da, bir gerçek var ki, kendisini meydana getirenlerin mahiyet ve içyüzünü ve içindeki durumlarını bilmiyoruz. Yani maddî görünüşünü sağlayan faile / yapana, onu bu şekilde karşımıza çıkaran asıl faktöre akıl sır erdiremiyoruz. Terkiplerini bilemediğimizden vücudunu inkâr edecek olsak, ondan büyük körlük olamaz. (Çünkü birşeyin mahiyetini bilmemek; o şeyin varlığının inkârını gerektirmez.)

Her kim ki güneşi tamamiyle görmek ham emel ve hayali ile çokça yüzüne bakar ise kör olur. Bunun gibi ruhun hakikatine de zihnî / zihinsel hayâller ile idrâk, fehm ve anlamak için, bu işin üstüne fazla düşer ise bakın ne olur: Cismen kör olur. Anadan doğma kör gibi olur. Ve mânen sersem ve alık olur. Ve zarar görücü olur.

(Bütün bunlar gösteriyor ki yaratılan; Yaratanı kuşatamaz / algılayamaz / idrâk ve derk edemez / anlayamaz. Bunu havsalası almaz, alamaz. Allah’dan olan rûh da böyledir. Ona da yol yoktur. Tıpkı Elektriği çıplak telde göremediğimiz, ona dokunamadığımız gibi. Çünkü hemen çarpar. Buna fırsat vermez. Âdeta haddini aştın diyerek hayatımızla oynar. Bir bakıma Balığın suyu göremediği gibi. Göremeyişi etrafında sudan başka birşey olmamasındandır. Nitekim Yaratan’ın görülmeyişi de, zuhurunun şiddetindendir. Allah’dan olan Ruh’un da mahiyetine yol bulamadığımız gibi.

(Demek ki, mahiyet başka, varlığın kendisi daha başka bir şey. Madde, mânanın tecellî yeri. Fakat mekânı değil. Işığı dünyada görülen Güneş’in mekânı dünya olmadığı gibi. O, orda değil. Ordan görünür. O değil fakat O’ndan. “Heme ost.” değil. “Heme ez ost.” Yani herşey o değil. Lâkin herşey O’ndan. Kısaca demek lâzımsa:

“İdrâk-i maalî bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”

(Yani bu yüksek fikirleri, bu küçük akıl idrâk edip algılayamaz. Çünkü bu akıl terazisi öyle ağırlıkları tartamaz. Tartmaya kalkıştığı takdirde, tartma kabiliyeti bozulur, ortadan kalkar. Fonksiyonunu yitirir.)

MESNEVÎ

Ateşest in bang-i nâyi nîst bad

Her ki în âteş nedared nîst bad

Çeviri: Bu Ney’in sesi ateşdir. Yel değildir. Her kim bu ateşi tutmaz (s. 41) ise, yani bu ateşe sahip değil ise yok olsun.

(Abidin Paşa’nın (1843 – 1908) yazdığı, “Terceme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerîf” adlı eserinden sadeleştirilerek alınmıştır.)

 

 

Türkiye Sömürge’mi?

Türkiye sömürge’mi? Gelin bu sorunun cevabı olan kararı, siz verin.

Ancak bu kararı vermek için mutlaka biraz dönüp tarihe bir bakın!

Hristiyanların, İslam’ın kılıcı olarak gördükleri Türkler ve bu coğrafyada kurulmuş olan Türk devletleri yani Selçuklu, Osmanlı ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı, yüzyıllardır planlı bir saldırı yürüttükleri, gerçek olarak ortada duruyor.

Saldırının; askeri, kültürel, ticari ve siyasi boyutları vardır.

Bunlar işi öyle bir noktaya taşımışlardır ki; bir Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bürokratik ve siyasi hayatı sömürgeciler tarafından “Gayr-ı Türkler”in eline teslim edilmiştir.

Bu sebeple, yanlışlara ve haksızlıklara karşı, ilahi bir gücün varlığı ile dirençli olan Türklerin, şimdi bu büyük direnci kırılmaya ve yok edilmeye çalışılıyor.

Bu arada ülkenin milli çekirdeği, uzunca bir süredir “savunma pozisyonu”nda! Sorduğunuzda aldığınız cevaplar hep aynı, “Bin yıldır bu topraklarda hükümranız ve bunun insanlık tarihinde ikinci bir örneği yok, 1918’de direkten dönerek Türk Milleti olarak yok olmaktan kurtulduk, bak 90 yıldır savaşmıyoruz, milyonlarca hanenin ışığı yanıyor, arabalar yakıt buluyor, karnımız doyuyor” oluyor.

Ancak bu cevapları alırken, bütün bunların neyin karşılığı yapıldığı konusundaki hususlar, hep cevapsız kalıyor!..

Gelin yandaş gazetenin birinde (Star), Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül için aldığı karara ilişkin neler yazıyor bir bakalım: “Dışarıdan alındığı çok belli talimatla, Can Dündar ve Erdem Gül’ü tahliye eden AYM’nin Başkanı Zühtü Arslan…””Joe Biden’ın ziyaretine denk gelen “önceden alınmış” tahliye kararını bir de FETÖ’ye sızdıran AYM’nin Başkanı Zühtü Arslan…”

Şimdi bu yazılardan yola çıkarsak, devlet olarak batmışız demek!

Star’ın attığı manşete göre, üyelerini Cumhurbaşkanlarının atadığı Anayasa Mahkememiz, devleti ve vatandaşları doğrudan ilgilendiren kararları alırken, dışarıdan talimatla hareket ediyor. Kararı da isteyen her halde ABD’ki; Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın ziyaretine denk gelecek şekilde bir zamanlama yapılıyor ve Amerikan’ın adamları kurtarılıyor! Bir de karar, Amerikancı terör örgütü Fethullahçılara sızdırılıyor. Hem de bu kararın “hızlı” bir şekilde alınması için talimatta verilmiş.

Eğer bunlar doğru ise, bu işler ancak küresel emperyalistlerin tam egemen olduğu ülkelerde görüleceğinden, Türkiye’de bu güçlerin kontrolüne girerek sömürge olmuş demektir.

Peki Anayasa Mahkemesi’nin kararlara yetecek sayıda üyesi AKP’li Cumhurbaşkanları Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan tarafından atanmadı mı? AYM Başkanı Zühtü Arslan’ı 2012’de Akp’li Abdullah Gül üyeliğe getirmedi mi? Bunlar iktidarın zihniyetine sahip adamlar değil mi?Böyle bir karar alınmasını istediği ima edilen ABD ile Türkiye stratejik müttefik mi? Bugün FETÖ dediklerinizle, 10 yıl boyunca ülkeyi birlikte yönetmediniz mi? Kararı önceden bildiğini söylediğiniz Ahmet Sever, Akp’li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görevi süresince basın danışmanımıydı?Bütün bunlardan sonra Star’ın yazdıklarına göre Akp’nin de dış güçlerin talimatı ile hareket eden bir parti olduğunu mu düşünmeliyiz? Sorularının cevapları da bu iddialar karşısında önemlidir…

Neyse, Türkiye’de at izi, it izine karışmıştır. Ancak ortada olan bir gerçek vardır ki, küresel emperyalist güçler; işbirlikçileri ve devşirmeleri ile Türkiye’nin ve Türk Milletinin her zerreciğine sızarak, Türkiye’yi sömürgeleştirmiş ve Türk Milletini esaret altına  almıştır.

Çok değil,sadece Türkiye’nin başına gelen bu olaya bakarak, bunu anlamak mümkündür.

MİT tırları, buna ilişkin haberlerin yayınlanması, savcı – asker ve polislerin tavırları, Can Dündar – Erdem Gül’ün yargılanması ve bu süreçte yaşanan tartışmalar venihayetinde AYM’nin tahliyeye neden olan kararı ve bu karar üzerine yapılan atışmalar neyin ne olduğunu bize çok açık gösteriyor.

Bu olayların aktörlerinin, hiç biri Türk olmadığı gibi Türklükle de problemli olan insanlar olduğu çok aşikardır. Bunların kimin hizmetinde oldukları muamma ama Türk Milletinin hizmetinde olmadıkları kesin bir gerçek olarak, önümüzde duruyor.

Bir ülkede, kendi vatandaşlarının eli ile bu tür olaylar cereyan ediyor ve devlet bunu önleyemiyorsa, burada durup düşünmek lazım. Bizim de yaptığımız bundan ibaret!

 

 

Turan

Turan‘ kelimesine ilk defa İran kaynaklarında rastlanır. Farslar kendi ülkelerine ‘İran‘, komşuları olan Türklerin yaşadığı topraklara da ‘Turan‘ diyorlardı.

Turan‘ kelimesine; ‘Türklerin yeryüzünde yaşadıkları bütün ülkelerin toplamı, birleşik ve tek Türk vatanı’ mânâsını veren, ‘Turancılık‘ fikriyatını dile getiren ilk kişinin, Azerbaycan Türklerinden Hüseyinzâde Ali Turan(*) olduğu bilinir. ‘Turan‘ başlıklı ilk şiiri O yazmıştır. Şiirinde;

‘Sizlersiniz ey kavm-i Macar bizlere ihvan

Ecdadımızın müştereken menşei Turan

Bir dindeyiz biz, hepimiz hakperestan

Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur’an

Cengizleri titretti şu afak-ı seraser

Timurları hükmetti şehinşahlara yekser

Fatihlerine geçti bütün kisver-i kayser’

Diyordu.

Hüseyinzâde’nin fikriyatından etkilenen Ziya Gökalp’in de ‘Turan’ isimli şiiri vardır. 3 kıt’a ve bir beyitten oluşan şiir,

‘Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan’

Mısralarıyla biter.

Edebiyatçı Yazar Hüseyin Adıgüzel, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 397 sayfalık ‘Turan‘ isimli kitabında ‘Bir gün ama mutlaka…’ temennisini dile getirerek, ‘çağdaş Turancı‘ olduğunu beyan ediyor.  Doğru ve gerçekçi bir değerlendirme ile Turan kavramı; “Türk milletinin, Türkçü-Turancı ideali savunanların Türk Milleti’nin birliği idealidir.” Şeklinde târif ediyor ve şu açıklamayı veriyor:

‘İlk bakışta uzak bir hedef, uzak bir ideal olarak gibi görünse de, ölçü fertlerin değil, milletin hayatı olduğu zaman, yakın bir hedeftir. Turan, ilmî, akılcı ve inanan insanların ortak idealidir. Bir gün, ama mutlaka kurulacaktır. Bugün hayal gibi algılansa da, bir Avrupa Birliği, bir Slavyan Birliği kadar gerçekçidir. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanda kurulacak bir Türk Birliği, zor gibi görünen aşamalardan geçtikten sonra siyasî birliği de oluşturabilecek bilgi ve teknoloji birikimine, iktisadî zenginliklere, yetişmiş insan potansiyeline sâhiptir. Türk Birliği’nin gerçekleşmesi, neresinden bakarsanız bakınız, siyasî kadroların işidir. Bu yüzden Türk milleti, seçimini yaparken iktidara getireceği insanların cevher-i aslisine bakmak mecburiyetindedir. O kadrolar iktidara geldiği gün, Turan mutlaka kurulacaktır.’

Bu sözler aynı zamanda ‘ülkü‘ kavramının ve ‘ülkücülük‘ fikriyatının da târifidir. Bilindiği gibi, Umumî mânâda ülkü; gaye edinilen, ulaşılmak istenen hedef ve ideal demektir. Erişilmesi, gerçekleştirilmesi kolay olmayan veya her zaman gerçekleşemeyen, ancak uğrunda fedakârlık ve feragatte bulunulmaktan çekinilmeyen üstün düşüncenin adıdır. Ülküyü, felsefedeki idealden ayırarak, yalnız toplumdaki üstün hedef güden, düşünce sistemini ifâde eden bir kelime olarak kullanmak yerinde olur. Ülkücü; Herhangi bir ülküye inanıp bağlanan kişidir. Felsefî mânâda, idealist; realiteden çok nazarî fikirlere bağlı kimsedir. Ülkücüler, kelimeye daha geniş bir mâna yüklemekte ve ‘bir fikre, bir dâvâya, bir kurum, kuruluş veya hizmete, mesleğe, belli ahlakî telakkilere samîmiyet ve ihlasla bağlanmak’ şeklinde târif ederler.

Hüseyin Adıgüzel ‘Turan‘ isimli eserini yirminci yüzyılın ilk yıllarında, gönüllerinde yaşattıkları Turan idealini gerçekleştirmek için Türkistan’a giden beş genç insanın çalışmalarını, mücâdelelerini ve yaşadıklarını anlatan gerçek bir hikâyeyi esas alarak yazmıştır.

Bu 5 genç, Erkân-ı Harbiye-yi Umûmiye Resliği’nin Kurmay Başkanı Âdil Hikmet Bey başkanlığındaki heyet olarak 1914 yılında, Devlet-i Âliye-i Osmaniye’de iktidarı ele geçirmiş olan İttihat ve Terakki Fırkası’nın en etkili mensubu Enver Paşa tarafından vazifelendirilmişti. Vazifeleri Türk ve İslam Birliği’ne oluşturmak için zemin yoklamak ve propaganda faaliyetlerini yürütmekti.  Fransızca, Arapça, İngilizce, İtalyanca ve biraz da Rusça bilen Âdil Hikmet Bey, Türkistan’a hareket ettiğinde, 6-7 aylık evliydi. Arkadaşları ise; Kuşçubaşı Selim Sâmi Bey, Hüseyin Emrullah Bey, Kırımlı Hüseyin Bey ve Bursalı İbrahim (Haklıer) Bey idi.

5 genç, Hindistan üzerinden Türk yurtlarına gittiklerinde Rus baskısından bunalan Türkler isyan başlatmışlardı. Türkistan’a, oradaki soydaşlarımızı Türk Birliği’ne dâvet etmek için siyasî maksatlarla gidenler, bir anda kendilerini savaşın içerisinde bulurlar. Böylece aksiyon filmlerini andıran mâcerâlı bir hayatın içerisine istemeden girmiş olurlar. Çarpışmalar, esâret hayatı, kaçışlar savaş romanı havasında birbirine tâkip eder.

Bu yıllarda Osmanlı Devleti de sonu belirsiz ve hatta ümitsiz bir yolun başlangıcındadır. İttihat ve Terakki’nin tecrübesiz ve fakat ihtiraslı kadrosu, Bab-ı Âli Baskını ile idâreyi ele aldıktan kısa bir zaman sonra İkinci Balkan Savaşı çıkmış, savaş, kısmî bir zaferle neticelenmekle birlikte Batı Trakya, Bulgarlara bırakılmıştı. Hemen arkasından Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Türk yurtlarını esâreti altında tutan Rusya Çarlığında da Bolşevik İhtilali başladı.

Kahramanımız 5 genç bütün bu kargaşa içerisinde, binbir zahmetle Doğu Türkistan’a ulaşmayı başarırlar. Artık mes’ut ve bahtiyardırlar. Çünkü geçtikleri her köy ve küçük kasabada Türkçe konuşanlarla sarmaş-dolaş olmaktadırlar. Kendilerinin ihtiyacı olan yiyecekleri bulmakta zorlanan Doğu Türkistanlılar, misâfirlerine cömertçe ikramda bulunmaktadırlar. Derken Çin tehlikesi baş gösterir. Çinli yetkililer, casus oldukları gerekçesiyle Türkleri tutuklamak üzere tâkip etmektedirler. Ve tabîi ki kaçış ve yolculuk…

Kahramanlarımız en kötü günlerinde bile ‘Büyük Turan İdeali’ni gerçekleştirmek için mücâdelelerine ara vermeden devam ederler. ‘Büyük Turan’ı gerçekleştiremeseler bile ‘Küçük Turan’ olarak adlandırdıkları mutlu berâberliği tahakkuk ettirmiş olmanın saadetini yaşarlar.

Onlar, her sâniye ‘Töre’ üzerine hareket eden ülkü erleridir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

(*)Hüseyinzâde Ali Turan: 1864 yılında Bakû’de doğdu. Büyük babası Ahmet Sayânî ile Azerbaycan’da milliyetçiliğin öncülerinden Mirza Feth Ali Ahunzâde’nin dinî ve felsefî sohbetlerini dinleyerek yetişti. Petersburg Üniversitesi’nde Matematik ve tabiî ilimler okudu, doğu dilleri bölümünde İslam tarihi derslerine devam etti. Diplomasını aldıktan sonra tıp eğitimi görmek için İstanbul’a geldi. Askerî Tıbbiye’den Doktor Yüzbaşı olarak mezun oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldığı için mâruz kaldığı siyasî baskılar sebebiyle 1903’te Kafkasya’ya kaçtı. 1909 yılında Türkiye’ye döndü. Kendisine ‘Tıp profesörü’ unvanı verildi. 1941 yılında İstanbul’da vefat etti.

HÜSEYİN ADIGÜZEL

15 Nisan 1948 tarihinde Manisa’nın Turgutlu İlçesi’nde doğdu. İlkokulu ve Ortaokulu doğduğu şehirde okudu.  Balıkesir Öğretmen Okulu ve Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümünden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı.

1990 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Azerbaycan’a gönderildi. Azerbaycan yönetici kadrosu için açılan Türkiye Türkçesi kurslarına öğretmen ve yönetici olarak katıldı. 1991 yılında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Tarafından Bakü’de açılan Atatürk Lisesi’nin kurucu müdürlüğünü yaptı. 1992 yılında Türkiye Türkçesi ile eğitim yapan Türk Dünyası İşletme Fakültesi’nin Türk Dili hocalığını ve yöneticiliğini üstlendi. Türk Dünyası’nı on yıl boyunca adım adım gezdi.

1994 yılında emekli olan Hüseyin Adıgüzel, Evli ve iki çocuk babasıdır.

Orkun, Türk Diplomatik, Türk Yurdu, Ötüken, Türk Dünyası Dergisi, İleri Dergisi ve Türk Solu Gazetesi’nde makaleleri yayımlandı.

Kitap olarak yayınlanmış eserleri:

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından basılanlar: *Türk Dünyası Okulları için Alfabe, *Kısa Dilbilgisi, *Deyim Hazinemiz.

Araştırma kitapları: *Manzara-i Umumiye, *Türk Dünyasında Demokrasi Hareketleri /Azerbaycan Halk Cephesi ve Özbekistan Birlik Halk Hareketi, *Azadlığın Köşe Taşları, *Türkler Kimlerdir? *Türkler ve Solculuk, *Türk Milliyetçiliği Nedir? Ne Değildir?  Ayrıca; Sovyetler Birliğinde Millî Komünizm serisi içerisinde *Atatürk Nerimanov ve Kurtuluş Savaşımız, *Nerimanov; Hayatı, Mektupları, Makaleleri, *Turar Rıskulov ve *Vahidov ‘

Romanlar: *Tün Gün Sabah, *Elveda Girit, *Kalbim Rumeli’de Kaldı, *Attila, *Tonyukuk. Biyografi: *Sabir Rüstemhanlı Edebî ve Siyasî Portresi.

Tercüme ettiği kitaplar: Sabir Rüstemhanlı’dan;  *Hatayî Yurdu, *Göktanrı, *Seçme Şiirler.

Yayınlanmış diğer eserleri: *Yunus Oğuz, *Nadir Şah, *Tahmasib Şah, *Emir Timur, *Attila, *Gumilev ve Eski Türkler, *Türk Târihine Yeni Bir Bakış,   *Türklerin Gizli Tarihi, *Şah Hanımı ve Büyücü.

Yayına hazırladığı eserler: Feridun Ağasıoğlu’dan: *Taş Babalar,* Etrüsk – Türk Bağı, Gıyaseddin Geybullayev’den: *Kadim Türkler ve Ermenistan.

 

KUŞBAKIŞI:

TÜRK DESTANLARININ ANA UNSURLARI:

Ötüken Neşriyat’ın 1144’üncü kitabı olan Türk Destanlarının Ana Unsurları isimli, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 160 sayfalık eserin 3. Baskısı, Aralık 2015’te okuyucuya sunuldu. Eserin yazarı Hamide Demirel, ‘Destanı öksüz, sükûtu derin bir milletiz.’ Diyor ve devam ediyor: ‘Yunan mitolojisine en ince ayrıntılarına kadar edebiyatımızda ve sanatımızda yer vermeyi -batıyı takliden- gıpta ile yerine getirirken, Türk destanlarındaki yiğitlik sembolü alpların, ışıktan yaratılmış iffet timsali kadınların, insanî karakter kazanmış atların, efsunlu pusatların, ağaç, su, toprak, dağ gibi tabiat varlıklarının Türk dünya görüşü ve esâtirindeki fevkalâde konumlarını, hepsinden öte Türkçenin asil sâdeliği içinde gizlenmiş heybetli güzelliğini ve gücünü ne kadar ihmal ediyoruz!’

Eser; sanat ve edebiyatımızdaki bu sükûtu gür bir sesle bozmak için yapılmış bir tahlil çalışmasıdır. Kitapta Türk Destanlarına yer verilirken, bu destanlarda geçen Alpler, silahlar, güzellik unsurları ve dinî unsurlar ile masal unsurları ele alınarak, yabancı destanlarda geçen Türk Kahramanları ve onların hususiyetleri anlatılmış, belli-başlı Türk destanlarının kısa özetleri verilmiştir.

Beş bölümden oluşan eserde; destan kelimesinin mânâsı, destanların konuları, sözlü ve yazılı destan, destanların milletler üzerindeki eskisi, destanlardaki tipler ve İran destanı Şehnâme’de Türk Kahramanları anlatılıyor. ‘Sonuç’ bölümünde şu ifâdeler dikkat çekiyor: ‘Dünya Devleti düşüncesi ve bu düşüncenin gerçekleştirilmesi, dünya tarihinde ancak birkaç millete nasip olmuştur. Türk milleti bunun tek doğru yol olduğuna inanmıştır. Dünyanın bütün insanları, Türk devletinin halkı, Türk hükümdârı ise, dünyanın hakanıdır. Türk destanlarında at, en mühim unsurdur. Alp’ın hayatında yeri olan, aynı zamanda destanlara güzellik veren diğer unsurlar; kadın, ışık, su, ağaç, tabiat ve müziktir. Destanlardaki kadınlar gülünce gökyüzü de güler. Ağladığında gökyüzü de ağlar. Hepsi ata biner, silah kullanır ve erkeği kadar savaş gücüne sâhiptir. Kaçanı kovalamaz, aman dileyeni öldürmez. Beylik yapanları da vardır.’

Destanlar, insan topluluklarını ‘millet’ hâline getiren sihirli bir kültür malzemesidir. Destansız millet olunamaz. Destanlarını unutan milletler, kolayca dağılıveren insan kalabalıkları hâline dönüşürler.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

(317 kelime)

Doğu ve Güneydoğu Anadolu TÜRKİSTAN MI? KÜRDİSTAN MI?

Candan aziz vatanımızın Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, tarih boyunca çok sayıda kavimlerin meydana getirdiği farklı medeniyetlerin izlerini taşır. Bu topraklarda; Türk, Arap,  Ermeni, Çerkez, Süryani, Yezidi, Terekeme, Kırmanç, Zaza ile diğer etnik gruplar ve farklı inançlara mensup insanlar yaşamışlardır. 1800’lü yılların başına kadar bölge halkı arasında herhangi bir anlaşmazlık yoktu. Karadeniz’in batısından sıcak denizlere inemeyeceğini anlayan Rus Çarlığı, Ermenileri kışkırtarak bölgeyi Türklerin elinden alma planları yapmaya kalkıştı. Bu planın gereği olarak bölgede yıllar boyunca bir arada kardeşçe yaşayan insanları birbirine düşürdü. 1900’lü yılların ikinci yarısında bâzı Avrupa devletlerinin de desteklediği ABD planı devreye alındı. Bölgede; Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da olmak üzere 4 parçalı Kürt federasyonu kurulması ve bu sunî yapılanmanın İsrail’in vesâyeti altında tutulması düşünülüyordu. Planın Irak ayağında Barzani-Talabani birleşmesi sağlandı, iş Barzani’ye havâle edildi. Hedef elle tutulur, gözle görülür hâle getirildi. Türkiye ayağında ise; birbirlerinin dillerinden anlamayan, ayrı kültürlere mensup ve hatta can düşmanı durumunda olan Kırmançlarla Zazalar, Kürt çatısı altında birleştirildi.

Bölgede uzman çavuş olarak görev yapan, yüreği pek, dünya ve gönül gözü açık şuurlu vatan evladı Mehmet Fatih Bekirhan, 12,8 X 19,6 santim ölçülerinde 360 sayfalık kitabında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun tarihini Milattan Önce 845 yılından başlayarak yaşanan olayların iç yüzünü de teferruatıyla anlatarak yazıyor. Köyleri ve aşiretleri gerek kendi tarih bilgisi ve gerekse güvenilir kaynak eserlerin desteğinde büyüteç altına alıyor. Yazar Bekirhan titiz bir araştırmacıdır. Asırlar öncesinden beri Ercişte yaşayan köklü bir ailenin ferdidir. Doğma büyüme Ercişlidir. Bu sebeplerle bölgenin tarihini çok iyi bilmektedir. Ve en önemlisi vatan topraklarına derin ve engin bir aşkla bağlığıdır.

Eser dikkatle okunmaya değer. Özellikle bölge halkının okuması gerekir.

Töre-Devlet Yayını olan kitabın satış ve dağıtım hizmetleri için:

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul. Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74 e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com //  www.bilgeyayincilik.com

(311 kelime)

ARA REJİMİN ADALETİ:

28 Şubat Askerî Harekâtı, 21. yüzyılın eşiğinde, teoride ‘demokrasi ile yönetilen’ bir ülke olan Türkiye’de yaşanmış en önemli siyasî kırılmalardan biridir. Devletin akıl tutulması yaşadığı, yüzbinlerce mağdur oluşturmuş bir hukukî ve siyasî skandal… Sıcaklığını hâlen muhafaza eden sürecin mağdur tarafındaki kahramanlarının hatıraları, yaşadıklarını kayıt altına almaları, tarihe düşülen önemli notlardır. Hâdiselerin içinde yaşayan Doç. Dr. Şükrü Karatepe’nin hâtıraları, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 160 sayfalık kitapla okuyucuya sunuluyor.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10 Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- DOĞUNUN ve BATININ GÖZÜNDE HAÇLILAR: Günay Kırpık. Selenge Yayınları.

2- CANFEDA Hz. FÂTIMA: Sibel Eraslan / Timaş Yayınları.

3-HADİS ANSİKLOPEDİSİ / Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi: Prof. Dr. İbrahim Cânan / Akçağ Yayınları. 4-İRAN TÜRKLERİ: Mehmet Emin Resulzâde. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını.

5-SOSYOLOJİK AÇIDAN ALEVÎ BEKTAŞÎ GELENEĞİ: Dr. Yılmaz Soyyer. Kurtuba Kitap.

 

 

İnternet Milleti

“Bıçak, ekmek de keser adam da…”

Teknoloji milletlerarası bir yarıştır. Ruhlar koşusu değil..

‘Ne kaa teknoloji o kaa mutluluk’ masaldan ibarettir. Telefonsuz, televizyonsuz köy kalmayınca boyumuz mu uzadı, yoksa ahlâksızlık katsayımız mı?

Okullarda bilgisayar sınıfları ve akıllı tahtalar, derslerde internet kaynaklı ödevler şeâirden oldu. Osmanlı’da yeniliklere karşı çıkan halkımız kendi kendinden intikam alıyor.

‘Yeni’ ne varsa bakmak, tutmak, satın almak, kapitalizm dininin alışveriş adını verdikleri ibadetin abdesti gibidir. Sanki teknoloji geliştikçe insan türü de gelişecekmiş gibi..

Orwell‘ın 1959’da yazdığı ‘1984‘ romanı hâlâ hükümfermâ.. Tek bilemediği, Big Brother‘ın Amerika‘dan sonra ikinci ülke olarak Türkiye‘ye giriş yapacağı gerçeği olsa gerek.

Sorunlar karşısında söylenen, olaylar karşısında susan ama delikli demirle saatlerce konuşan ve konuştukları fındık kabuğunu doldurmayan bir güruh olduk.

Araba ve cep telefonu markalarını bilen, hangi ülkede hangi yeni gâvurluk pardon yenilik yapıldığından haberdar ve kitle iletişim araçlarının nakaratlarını tekrarlaya tekrarlaya dem sürenler âlim / bilgin; diğerleri ise cahil olarak kodlanıyorlar.

“i-pod / i-pad kullanmadın mı? Eyvah, gitti ömrünün yarısı!” Tek gram okumadan “kes, yapıştır” modeliyle internet ödevciliğinin eğitime katkısı nedir? Her evde tablet, bilgisayar olsa ne yazar, oyuncaktan başka?

Kelle başına çift telefon düşüyormuş.. Enformatik cehalete göre beyindeki hücre sayısıyla doğru orantılı vatandaşın bilinç nabzı da düşecektir.

İnternet kullanıcı sayısı yüzde bilmem kaçlara varmış.. Eee, sonrasında halkımızın buluş veya patent sayısı mı artmış, yoksa elde kitap okumayanlar sanal okuma seanslarına mı girmişler?

Oyun ve arkadaşlık siteleri, çocuklar ve gençlerden sonra, yaşça büyüyen, zihince küçülen büyükleri de sarmış durumda. Nasıl sarmasın ki! Nefisler 180. Şeytan sağlam tuzak kurmuş: İnandığı gibi yaşamak, yemiyor; yaşadığı gibi inanıyor ama herkesi inanırmış gibi yemliyor.

İnternette sen herkesi görürsün de kimesneler seni göremez. Kendini; kadınsan erkek, erkeksen kadın, çocuksan adam, yaşlıysan genç kız diye tanıtabilirsin. İçinde birikmiş ne kadar bilinçaltı saplantı varsa tatmin edersin. Bazı bazı haber spotlarına göre kaçamak yorumlar yaparsın. Bazen bir adım öne çıkar, klavye şövalyeliğiyle Don Kişot’luk mesleğine bile dalarsın.

Dedikodu, gıybet, tecessüs, haram nazar, hakaret, iftira… Rezilliğin bini bir para.. Sonra git camilerde, cumalarda mümin ara.

Müslüman doğru sözlüdür. Müslüman mutedildir. Aşırılıkları benimsemez, orta yolun yolcusudur. Müslüman yalan söylemez, yalan yere şahitlik etmez. Müslüman, kınayıcının kınamasından korkmaz. Müslüman, zalime zulmünü haykırır, dilsiz şeytan kesilmez. Müslüman, kardeşinin yüzüne söyleyemeyeceği şeyi arkasından veya internet yorumlarıyla gizli-saklı söylemez. Müslüman merttir.

Facebook‘da, Twitter‘da, YouTube‘da, Linked-in‘de, Skype‘de, FourSquare‘de, Flickr‘da, Watsapp‘ta ne kadar manevî paylaşım yaparsan yap; mail, mesaj, ileti gönderirsen gönder; ruhunu Kâinatın Kullanma Kılavuzuna döndermedikçe boş. Hoş, ilerde bu kayıtlar lehine delil olarak kullanılır diyorsan o başka. Aleyhe de dönebilir.

Ya okuyan, düşünen, tefekkür eden, kafa yoran, ilimle iştigal eden insanlar olun ey internet kavmi, ya da bunları seven, dileyen ve bunlar için çabalayan.. Üçüncüsü, yani ‘hayra fren, şerre motor‘ olmayın; yoksa helâk olursunuz.

İkra! Enter!

 

 

 

“Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir!”

Atatürk’ün bu sözü yaşadığımız başkanlık tartışmaları bağlamında bugün ayrı bir önem kazanıyor.

Bu öneme binaen bu sözün tarihi manada neyi ifade ettiğini sizlerle tartışmak ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Tarihe bakıldığında, yaygın bir hadise olarak, devleti yönetenlerin tebaaya karşı kendi meşruiyetlerini sağlamak ve dolayısıyla iktidarlarını sağlamlaştırmak için, siyasi güçlerini kutsal bir temellendirmeyle de izah ettikleri görülür.

Mesela Türk tarihine baktığımızda İslamiyet’ten önceki dönemde “kut” adı verilen hakanın ailesinin gökten inen tanrısal bir nurla şereflendirildiğine inanılmış, dolayısıyla hakan olma vasfına tanrısal bir güç katılmıştır.

Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra iktidar ve kutsallık ilişkisi devam etmiş, padişah veya sultan “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak nitelendirilmiş ve bu ifade belgelerde ve yazışmalarda da yer almıştır.

Dünya tarihinde pek çok iktidar için benzer durum söz konusudur.

Ve iktidar ve kutsallık ilişkisine yönelik bu gelenek 19. yüzyıla kadar devam etmiştir.

19. yüzyıldan itibaren özellikle Fransız İhtilalı’nın tesiriyle dünyaya yayılmaya başlayan milliyetçilik ve vatandaşlık bilinci, ardından gelen ulus devlet sistemi imparatorlukları etkilemiş, iktidar ve kutsallık ilişkisi ciddi darbe almıştır.

Çünkü bu akımların tesiri ile artık yönetilenleri kul veya tebaa olarak konumlandırma imkânı ortadan kalkmaya, “vatandaş” mertebesine çıkan halkın sorgusuz sualsiz itaatten ziyade yönetenleri de sorgulaması bir hak ve zorunluluk olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

İşte Cumhuriyet rejimi böyle bir tarihi tecrübeden gelmektedir.

Yani bu noktadan bakıldığında Cumhuriyet ile gelen parlamenter rejimin iddiasının kula kulluğu kaldırıp sadece Allah’a kul olma bilincini yerleştirmek olduğunu söylemek mümkündür.

En azından ben böyle düşünenlerdenim.

Bana göre “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesindeki “hakimiyet”, halkın seçim ve eleştiri gücünü ifade etmektedir.

Allah’ın hâkimiyet ve iktidarına muhalefet etmeyi değil.

Bilakis, Allah’ın akıl ve irade verdiği kullarının bu akıl ve iradesini uygun biçimde kullanma imkânına sahip olması demektir.

Tek bir kişinin ağzından çıkan sözle bir milletin akıbetinin şekillenme tehlikesine karşı bir ihtar niteliğindedir.

Kutsallık atfederek bir insanın “hatasızlık” ve “seçilmişlik” mertebesine yükseltilmesine ve “mutlak” bir iktidar gücü kazanmasına itiraz anlamını taşımaktadır.

Evet, belki “Osmanlı da “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ifadesini böyle anlamadı” diyebilirsiniz…

Katılıyorum…

Ancak bugün yaşadığımız başkanlık tartışmalarına, Sayın Cumhurbaşkanı’nın şahsı için sevenleri tarafından “kutsallığa, seçilmişliğe” varan ifadeler kullanılmasına ve bu ifadelerin halk nezdinde tepki toplamamasına baktığımda, gelecek için aynı durumun söz konusu olduğunu düşünmüyorum…

Zira bu bakış açısı, eleştiri ve denetlemenin imkanını ortadan kaldırır.

Bu durumda halkın “iradesinden” değil sadece halkın “idaresinden” bahsetmek mümkün olur.

Parlamenter sistemin eksikleri yok mu?

Elbette var.

Ancak en azından potansiyel olarak halkın iradesinin yönetimde temsil edilmesi imkânını taşımaktadır.

Ve eksiğiyle fazlasıyla bu yolda elde ettiğimiz iki yüz yıllık bir tecrübe ve birikimimiz söz konusudur.

Böyle bir birikimi bir kenara bırakarak henüz tam olarak nasıl uygulanacağı belli olmayan bir sistemin tercih edilmesi, ileride halkımızın yaşam biçimi açısından da ciddi sıkıntılar doğurabilir.

Tabii bu konuda son sözü söyleyecek olan yine halktır.

Ve umarım halkımız bu tarihi kararı alırken yönetimde kendi iradesinin temsili hakkından ne kendi ne de gelecek kuşaklar adına feragat etmez…

Saygılarımla…

 

 

Niçin Meral Akşener’i Destekliyorum?

Bazı dostlarım sosyal medyadaki yazı ve paylaşımlarımı görerek bana “Niye Meral Akşener’i destekliyorsun, sizin görüp de bizim göremediğimiz diğer adaylardan üstün tarafı neresi?” diye soruyorlar. Benim için aslolan dava ve ideallerdir, şahıslar değil. Ama davayı ve idealleri zafere ulaştıracak şahıs da önemli.

Benim yarım asırlık geçmişimi bilenler, şahıslardan çok “Türk milliyetçiliği” davasına ve “Milliyetçi Türkiye” idealine bağlı olduğumu bilirler. Benim milliyetçiliğim Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm” ifadesinde, “Milliyetçi Türkiye” idealim 10. Yıl Nutku’ndaki Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarma hedefinde karşılığını bulur.

Şu anda Türkiye, bekası ile ilgili kritik bir süreçten geçiyor. Bu kritik süreçten Türkiye’yi düze çıkarmada en önemli rol, MHP’ye düşüyor. MHP’de millete umut verecek bir değişim olursa, bu Türkiye’nin kaderini de etkileyecektir. Bu sebeple, MHP’yi ve dolayısıyla Türkiye’yi en kısa zamanda düze çıkaracak, toplumda en fazla karşılığı olan ve ipi göğüslemeye yakın olan politikacı olarak Meral AKŞENER’i gördüğüm için destekliyorum ve başarılı olmasını istiyorum. Bunda nüfusumuzun yarısını oluşturan kadınların da büyük desteğini alacağımızı düşünmemin de büyük payı var. Türkçesi, Meral AKŞENER’i diğer genel başkan adaylarından daha şanslı görüyorum. Buna da, daha önceki seçimlerde diğer partilere oy verenlerin bu konudaki olumlu tepkilerini ve büyük teveccühlerini görerek karar veriyorum.

Diğer adaylar da bizim kardeşlerimizdir, hepsi de değerlidir, hepsi de ülkücüdür. Biz başarısız Parti Muktedirlerinin yaptığı gibi, ona buna iftira atmıyoruz, kimseyi şaibeli görmüyoruz. Hangisi güçlü ise o seçilsin diyoruz.  Zaten günümüz dünyasında önemli olan şahıslar değil, kadrolardır. Bu genel başkan adayları samimi dava adamı iseler, seçilen arkadaşları ile birlikte davanın etrafında birlikte çalışırlar.

Kısacası, Meral Akşener’in  MHP’yi  hedefe taşıyacak kişi olduğuna samimi olarak inanıyorum. Bu benim kişisel görüşüm. Olay bundan ibarettir.