19.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 751

B i z K i m i z (3)

Zaten bu temiz nasiyemiz, lekesiz alnımız değil midir ki; yüzleri kara olanları çileden çıkarmakta; kendi yaptıkları ve hâlen yapmakta oldukları soykırımlardan ötürü, bize karşı sözde soykırım iftirasını reva görmektedirler.

Çünkü herkes, başkasını kendisi gibi sanır. Kendileri soykırım yapmışlardır. Bizleri de yapmış olarak görmek istiyorlar ki; olmayan vicdanları rahatlasın. Ha bakın, sadece bizler soykırım yapmamışız. İşte sizler de yapmışsınız diyerek; halklara zulüm yükünü bize taşıtmak istiyorlar. Bizim üstümüze atmak istiyorlar. Bu şekilde, vicdansızlıklarını teskin edebileceklerini sanıyorlar.

Gelelim sadede diyoruz ama gelemiyoruz bir türlü dostlar! Çünkü bu menfî Avrupa, bu menfî Batı ve bu menfî Kuzey’in; dün mazlum halklara ve özellikle Osmanlı Devletine, bugün ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı; kirli çamaşırları o kadar çoktur ki, kalem ve kelâm -ister istemez-kayıp gidiyor.. Onların mülevves / pis içyüzlerini ortaya koymadan edemiyor.

Asıl konumuza gelince, ne demişti Sn. İlber Ortaylı hocamız: “Balkanlarda gayr-i müslim herkesin Hellen olduğu propagandısı yapıldı. Sonrasında Bulgarlık, Rumenlik vs. kışkırtılarak isyanlar çıkartıldı. (Oysa diyor tarihçimiz:) Gerçek böyle değildir.”

Bu hususu vurgulayan Sn. İlber Ortaylı sözü şöyle bağlıyor:

“Türkiye, sınır dışındaki Müslümanlara bigâne kalamaz. Çünkü Balkanlarda Müslüman olan herkese ‘Türk’ denilmiştir. Özellikle Kırım gibi ülkeler için, vesayeti (onlara sahip çıkmak gerektiği) de, Kırım’a son seyahatinde (merhum) Süleyman Demirel tarafından da vurgulanmıştır.”

Bir tarih deryası olan Sn. Prof. İlber Ortaylı, şu temel hususları da nazara vermiştir:

“1300 yıllarında kurulan Osmanlı İmparatorluğu, Selçuklu sultanından alınan bir beratla kurulmuştur. Osmanlı Devleti, aslında Selçukluların bir devamıdır. Aynı şekilde Osmanlıların devamı da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. (Zaten) bir millet ve milletin kurduğu devlet için devamlılık esastır. Nitekim Osmanlı Devleti’nin müessese ve kurumları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde devam etmektedir.”

Nitekim meselâ bugünkü “İstanbul Üniversitesi” dünün “Darülfünûn”udur. Bu hususta yüzlerce örnek gösterilebilir.

X

O Osmanlı ki, îlâ-yı kelimetullah’ı / Allah’ın kelimesini, Allah’ın adını yüceltmek için, farz-ı kifâye olan / birilerinin yapmasıyla diğerlerinden düşen cihadı / savaşı yerine getirmeyi, asırlarca kendine vazife / görev bilmişti.

O Osmanlı ki, İslâm istiklâl ve bağımsızlığının bekası ve devamı için kendini feda etmeyi, kutsal bir amaç bellemişti.

O Osmanlı ki, parçası olduğu İslâm Âlemi’nin kılıcı olmayı gaye edinmişti. Hattâ bu uğurda kendini, bizzat Allah tarafından vazifeli saymıştı.

O Osmanlı ki, asırlarca kendini Hilâfet’e Bayraktar görmüştü.

X

Dünün fâili / öznesi olan Osmanlı Devleti’nin yerini, bugünün fâili / öznesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti almıştır.

Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti cihanşümul / evrensel / küresel kutsal bir misyonun da sahibi olmuştur.

Binaenaleyh omuzlarında İslâmî, İnsanî, Vatanî ve İlâhî görev yükleri vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; bütün bu kutsal görevi, tüm yurttaşları yani fert ve bireyleri ile beraberce ve birlikte yerine getirmekle mükellef ve yükümlüdür.

Gayret bizden, tevfik ve başarı Allah’tandır.

Haydi, Türk Milleti, durma daima ileri

Kalma yükselişte dünyada, kimseden geri

 

 

Türkiye’nin Yandaşlaşma Süreci!

Bu gün elime bir Zaman Gazetesi aldım. Kayyum atandığı için ne yazdığını merak ediyordum.  Bir baktım zat-I muhteremin bir resmi ve üzerinde “Anayasa Mahkemesi Milletin Aleyhine Karar Verdi” manşeti ile çıkmış. Kendi kendime, bu kadarı da olmaz dedim!

Türkiye, her şeyin yandaşlaştırıldığı veya yandaşlaştırılmaya çalışıldığı bir süreci yaşıyor. Bu toplumsal hayatımız için çok yanlıştır.

Burada cemaati veya iktidarla karşıtlık içindeki sermayeyi korumak maksadı ile yazmıyorum. Devlet ve devletin yönetimini elinde bulunduran siyasi iktidar, haklı hukuki gerekçelerle el koyma ve kayyum atama gibi tasarruflarda bulunabilir. Ancak bunun bir yandaşlaştırma operasyonuna dönüşmemesigerekir.

Bu el koyma ve kayyum atamaları, ülkemizde yaşanan örneklerden anlaşılacağı üzere bir yandaşlaştırma haline gelmektedir.

Türkiye’de çok partili siyasi hayata geçilen 1946 yılından bu yana, sözüm ona halk oyu ile iş başına gelen tüm iktidarlar; iş,medya ve bürokrasi alanlarında hep kendilerine yandaş oluşturma çabası içinde olmuşlardır. Bu durum Akp iktidarında, zirveye çıkmıştır.

İktidar olmaya veya iktidara tutunarak ya da dayanarak ayakta kalmaya “yandaşlık” olgusu ile yaklaşanlar yeni iktidarlarla yok olup gitmektedir. Halbuki, böyle mi olmalıdır?

Akp’nin iktidarı döneminde medya patronu olan Karamehmet, Uzan, İpek gibi aileler basında yok edilmiştir. Keza Bilgin ailesinin Sabah, Atv, Yeni Asır gibi şirketlerine de el konmuştur. Doğan Medyasının ise emdiği süt burnundan getirilmektedir.Şimdi de sıra cemaatin gazete,televizyon ve haber ajanslarına gelmiştir. Sırada kimler vardır? Elbette biz bilmeyiz ama Allah muhakkak bilmektedir!

Bu yandaşlaştırma operasyonları, yabancı güçlerin işbirlikçileri vasıtası ile ülkemizi post modern bir gayri nizami harp sahasına dönüştürdüklerini bize gösteriyor.

Bu durum karşısında susamayız eğer susarsak “susma sustukça sıra gelecek” deyişinde olduğu gibi sıranın kendimize gelmesini beklemiş oluruz…

El konulan milyarlarca değerindeki şirketler; ya kapatılmış ya da yandaşlara devredilmiştir. Kapatılmalarına bir şey diyemem ama yandaşlara devri yolu ile iktidarın hizmetine sunulmaları toplum vicdanında derin yaralar açmaktadır. Bu yaralar, en az pkk’nın yarattığı bölünme rüzgarı kadar etkilidir.

Biz halkımızın Türkiye’de mutlu ve huzurlu yaşamasını istiyorsak elimizdeki terazi ile her şeyi çok adaletli bir şekilde tartmalıyız özellikle de ülkeyi yöneten siyasi iktidarlar bunu başarmalıdır.

Hep birlikte aynı geminin içinde olduğumuzu unutmadan; birbirimizin inancına, mal varlığına, onuruna, yaşam hakkına, güvenliğine saygı gösterelim. Bizden olan yaşar bizden olmayan ölür mantığını hemen terk edelim. Yoksa “rüzgar ekenin fırtına biçeceği” gerçeği tüm çıplaklığı ile önümüzde duruyor!

Türk Milleti olarak, bu topraklarda saygı içinde huzurla yaşamayı hak ediyoruz. Kim bunu dinamitliyorsa bizden değildir !

 

 

Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan Hocamızla Günümüz gündeminde bulunan Cemaatleşme konusu üzerine konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Muhterem Hocam, sizinle cemaatleşme üzerine konuşmak istiyorum. Cemaatleşme kavramı üzerine genel bir değerlendirme lütfeder misiniz? Şu hususu da öncelikle belirtmek gerek: ‘Cemaat‘ denilince pek çok kişinin aklına belli bir topluluk geliyor. Biz, belli bir topluluğu değil, umumî olarak dinle bağlantılı bütün toplulukları konuşacağız. Ülkemizde tek cemaat yok. Pe kçok cemaat var.

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan: Cemaatleşme ve milletleşme, Türk toplumunun bir diyalektiğidir. Her iki kavram da, yaklaşık yüzyıldan beri birbirini destekleyen güçler olacağı yerde, ne yazık ki ayrışımın odak noktaları haline getirilmişlerdir. Oysa ümmet-millet bir bütünün temel unsurlarıdır. Ümmet, milletsiz, millet de ümmetsiz yaşayamaz. Osmanlı da ümmet var, millet yoktu. Devlet, milletini oluşturan aslî unsurunun kimliğini ümmet denizinde boğmuştu.

Çetinoğlu: Cumhuriyetle sistem değişti değil mi?

Türkdoğan: Cumhuriyetin kuruluşu ile bu tür içeriği boşaltılmış bir ‘ümmet’ anlayışı, 1900’lerde İslamcı Cephe’nin doruktaki temsilcisi Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınan İstiklal Marşımızla da artık devreden çıkarılıyordu. Kültür tarihimizde bu önemli bir atılımdır: İstiklal Marşımız, bir anlamda millî-devlet oluşumunun gerçek bir simgesidir.

Günümüzde; ‘Türklük‘ olgusunun ‘Türkiyelilik‘ kavramı ile karşılanmaya çalışılması, İstiklal Marşımızın o ulvî armonisini bozmaktadır.

Çetinoğlu: Millet-ümmet ikiliği yeniden gündeme mi geliyor?

Türkdoğan: Olaylar zinciri bizlere birçok hatırlatmalar yapıyor. Uzun süre çevre, eğitim-öğretim sisteminden ötürü baskı altında kaldı da, ‘ümmet’ olgusuna bir cankurtaran simidi olarak sarılma kararı mı alındı?

Hiç şüphesiz İslam, cihanşümul bir din olarak ‘kavmini tanıma ve sevme olgusunu’ inanırlara-müminlere müjdeliyor. Nitekim Peygamberimiz: ‘Vatan sevgisi imandandır.’ Buyuruyor. Ayrıca ‘Kavminin efendisi kavmine hizmet edendir.’ Diyor. Görülüyor ki, dinimizin ileri sürdüğü ‘Kavmini tanıma, kavmine hizmet etme ve vatan sevgisi’ gibi cihanşümul kavramlar, salt bir ümmet ideolojisi uğruna feda edilecek nitelikte olmasa gerek.

Çetinoğlu: Gelişmiş ülkeler millî devlet kavramını tercih ediyorlar…

Türkdoğan: Bilindiği üzere, Cumhuriyet yönetimi, ‘Türklük’ olgusunda bütün yan grupları katılıma davet ediyor, millî-devlet oluşumunun sosyolojik temellerini kurmaya çalışıyordu. Bir başka yol yoktu. Çünkü çağımız ‘millet-olma’ çağı idi. Bu gerçeği dışlayarak yeniden ümmet ideolojisine dönmek mümkün değildi.

Çetinoğlu: Çağın gereklerini hangi ülkeler uyguluyorlar?

Türkdoğan: Bu süreç, özellikle ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde başladı.

Bilindiği üzere, Tanzimat’tan beri gündeme gelen ve Fransız Pozitivizmi ile Katolikliğin oluşturduğu bir laiklik sistemi -Batıya açılan penceremiz- Fransa ile temasa gelmemizi sağlamış ve din karşıtı bir laiklik anlayışı, Jön-Türk ve İttihat Terakki sisteminden Cumhuriyete kadar devam etmiştir. Laikliğin, din karşıtı (anti-laisizm) anlamında bir saplantıya dönüşmesi, İslam’ın devreden çıkarılmasına, bütün değerler sisteminin dışlanmasına yol açmıştır. Oysa yeryüzünde hiçbir toplum inançsız yaşayamamıştır.

Cumhuriyet aydınları, geçmişin medrese-tekke yozlaşmasını önleme ve İslam’ı soylulaştırma anlamında ilahiyat fakülteleri ve dinî okullar açmak suretiyle, toplumu layık olduğu zemine oturtacağı yerde, tam tersine okullaşma sürecinin önünün kesilmesine gidilmiştir. Bu durum doğal olarak, hiç beklenmedik bir anda inanç sisteminin yer altına itilmesine ve kendinden olanla benzeşim kurmak suretiyle temsilcilerini fetiş haline getirmek anlamında, cemaatleşme gerçeğinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Cemaatleşme, sosyal bir mobilizasyon unsuru olarak kültür tarihimizdeki yerini almıştır.

Çetinoğlu: Ülkemizdeki cemaatleşme hususunda gözlemlerinizi açıklar mısınız?

Türkdoğan: Ülkemizde gözlenen cemaatleşme olgusu, sosyolojik anlamda Ferdinand Tönnies’in ileri sürdüğü cemaat-cemiyet türünde farklılık arz eden bir kavram değildir. Biraz açıklık getirmek gerekirse, aynı görüşü paylaşma, aynı yolun yolcusu olma anlamında cemaatleşme hukukî çizgide dinî inanışlara bir varlık alanı tanınmayan eğilimlerin de ötesindedir. Bu sebeple, sosyolojik anlamda, biçimle ilgili olmayan topluluklardır. Bu gruplar arasında, milliyet-Türklük arka plana itilmekte, ümmet ideolojisi bir reddiye unsuru olarak öne çıkarılmaktadır.

Bunun gibi, kuşatıcı bir kimlik olmasından ötürü ‘Türklük’ olgusu nasıl bir gerçekse, kendi tabîi kimliklerinin de öylesine tanınması görüşündedirler. Etnik farklılaşma eğilimleri, grupları ‘çoğulcu’ toplum biçimine öncelik tanınmasına yönlendirir.

Bu tür bir cemaatleşme modeli, gelenekli İslamlaşma akımının ötesinde batıya açık, Avrupa Birliği dâhil, hemen her hususta batıyla koalisyona şartlanmış, aidiyet değerlerini dışlayan bir tutum ve zihniyet içindedirler. Bu oluşumda, yakın tarihimizin batılılaşma-İslamlaşma akımlarının çarpıklığına yeni bir biçim verme felsefesi ağır basmaktadır.

Dikkat edilirse, bir vakitler Sovyetlerde, din yasağı sebebiyle Alexander Bennigsen’in eserine konu olan ‘Sofi ve Komiser’ tipleri bu tür yansımanın tarihî bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Öyle ki, Türk kökenli Müslüman inançlı bir kimse, görevi başında komünist sistemin komiseri olarak eylemlerini yürütürken, akşam evine döndüğünde -tehdit’in ortadan kalkması sebebiyle- yumuşak ipekten dokunmuş kaftanını giyerek, aile efradını ibadete yönlendirebilmektedir.

Türk cemaatleşme biçimi, inanç sisteminin devreden çıkarılması karşısında, gelenekli unsurların yer altına çekilmesine, oradan ibadetlerini sürdürmelerine yol açmıştır. Bu oluşum, çoğu defa bir tarikat temsilcisinin manevî önderliğinde sürdürülmüştür. Bir kısmı, Osmanlı dönemi merkeze egemen olan yabancı soylulara çevrenin tepkisi biçiminde ortaya çıkarken veya günümüzde, bir kesimi de çağın dinamiklerini yansıtan yeni görüşler doğrultusunda doktrinleşiyordu.

Çetinoğlu: Cemaatleşme olgusu toplum hayatına nasıl yansıyor?

Türkdoğan: Cemaatleşme, hukukî çizgide saflaştırılmadığı, pürine edilmediği için, ulus-devlet oluşumunun ana motifini belirleyen ‘milletini sevme’ veya ‘dil-düşünce ve kültürde ortak bir paydada birleşme’ anlamında milliyetçilik duygusuna karşıt bir yapılaşmanın içine sürüklenmiştir. Yakın tarihimizde, bir kısım yöneticilerin: ‘Ben Türk değil, Türkiyeliyim‘ veya ‘Babam Kürt, anam Türk, ben neyim?’ Türü irâde beyanları, cemaatleşme biçimi bir yapılaşmanın tipik bir yansımasıdır. Çünkü ülkemizde cemaatleşme, yanlış uygulanan ümmet ideolojisinden ötürü, ‘Standart Kültürü’ temsil eden büyük çoğunlukla bütünleşme yerine, ayrışmayı ve kendi münferit kimliğinde özdeşleşmeyi yeğlemiştir. Bir anlamda Akif’in ‘İstiklal Marşı’ esprisinden ayrılmıştır. Oysa İran ve Arap halkları, tarihî süreç içinde, bir yanda dinî bağlılıklarını sürdürürken, öte yanda kavim bilinçlerini ‘Araplık’ veya ‘İranlılık’ kimliklerini, hiçbir dinî sakınca görmeksizin yürütmüşlerdir.

Hatta tanınmış Pakistan düşünürü Hafızul Rahman’a göre: ‘Araplar, İslam dinini, kavim asabiyelerinden ötürü, Araplaştırmışladır.’

Osmanlı’da hiç gerek yok iken, ‘Hanedan-i Osmanî’nin’ devamı için devletin kaderi, Hıristiyan ve Yahudi kökenli ‘yabancı soylulara’ bırakılmış, ‘kavim asabiyesi’ devreden çıkarılmıştır. Bütün bu davranışına, hoşgörü anlayışına rağmen, Osmanlı, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’nda hem Hıristiyan hem de ümmeti konumundaki Müslüman halklar tarafından arkadan vurulmuş ve layık olduğu dersi almıştır. Bu tarihî olgu, bize dinî kavramların anlamlı bir tarzda yerine getirilmediği takdirde, çoğu defa büyük felaketlere yola açabileceğini göstermesi açısından ibret verici olsa gerek.

Görülüyor ki, ‘İslam ve millet’, birbirini tamamlayan cihanşümul bir kavram çiftidir. İslam; ümmeti ve millet gerçeğini reddetmez. Aksine her ikisini de -deyim yerinde ise- birbirinin ‘cüz-i tamı’ olarak kabul etmektedir. Bu anlamda, salt ümmet veya salt milliyet duygusu İslam’a karşıdır, İslam, psikolojik bir dindir, insan sevgisine dayanan cihanşümul bir dindir. Milliyet duygusu da milletini tanıma ve sevme bilincidir, başka bir şey değildir. Milliyet duygusu veya milliyetçilik, bir ideoloji de olsa kökenini millet oluşumundan alması sebebiyle, kültür değerleri ve inanç sistemleriyle yüklüdür. Kırmızıçizgi olarak dışlanması büyük bir yanılgıdır.

Çetinoğlu: Laiklik kavramında durum nedir Hocam?

Türkdoğan: Bir dini sistemde, mukaddes alanı dışlayarak, dünyevî değerlere yönelik bir laiklik anlayışı, tek boyutlu bir zihniyeti ortaya koyar. Oysa dinî inançlar hem mukaddes, hem de mukaddes olmayan alanları temsil etmelerinden ötürü iki boyutludur. Cumhuriyetin laiklik modeli, mukaddesi devreden çıkararak mukaddes olmayan alana yönelik bir eğilimi izlemesinden ötürü, sözcüğün tam anlamıyla, dünyevî bir dünya görüşünü ortaya koymaktadır. David Kushner’ın yerinde tespiti ile ‘Türkiye Cumhuriyetinde, İslam dini resmen Türk kişiliğinin ve Türk kültürünün bir parçası olmaktan çıkarılmıştır.’ Bu eksik yapılaşma, yüzyıllarca mukaddes alana saygı duyan bir topluluğu cemaatleşme sürecinin içine itmiştir.

Dini hayatın, bu tür bir baskı altında sosyal dinamiğinden mahrum bırakılması, sonuçta birbirine kapalı kalmış yoz bir cemaatleşme oluşumunu meydana getirmiştir. Bu sebeple, cemaatleşme Türk toplum yapısının bir yansımasıdır ve sisteme kültürel bir tepkidir.

Ülkemizde, şu anda cemaatleşme olgusu, doğal karakterinden ötürü, birbirine kapalı, nev-i şahsına münhasır bir örgütlenme çizgisinde varlığını sürdürmektedir. Kapalı yapılaşmalar oluşturmak, bir nokta da sistemin eleştiriye açık yönünü ve gelişimini engelleyerek, katı nas’ların hüküm sürebileceği bir dogmatizme yol açabilmektedir. Ne yazık ki, Endülüs, El Hikem Bağdat ve İskenderiye gibi dünyaca ünlü bilim merkezleriyle batının karanlık çağlarını aydınlatan İslamiyet, tarihî bir yanılgı sonucu devreden çıkarılıyor, karanlık alanlara itiliyordu.

Çetinoğlu: Cemaatçiler, milliyetçiliği dışlıyorlar. Neden?

Türkdoğan: Bir yanlış algılama söz konusudur.  Cemaatte ‘kavmini tanıma-sevme’ duygusu geri plana itilmekte, adeta ‘ırkçılık’ zihniyeti ile ‘milliyet’ gerçeğini suçlamaktadır. Bu sebeple, ülkemizde cemaatlerin atıf sistemleri milliyet duygusuna karşıdır. Milliyet duygusu (milliyetçilik), bu grupların adeta kırmızıçizgileri gibidir. Böyle olunca -kavim asabiyesi ortadan kalkınca- ünlü İngiliz tarih felsefecisi Arnold Toynbee’nin deyimi ile bir ulusun değerler sistemini eleştiren, gözden düşüren bir iç proletarya ortaya çıkmakta, bu durum ise zamanla fırsat kollayan dış güçlerin tarihî düşmanlarına -dış proletaryaya- ülkeyi bölme ve parçalamada arzulanan zemini hazırlamış olmaktadır.

İslam’ı dışlayan, İbn Haldun’a ters düşen saplantı niteliğindeki bir ‘ümmet’ ideolojisi. Cemaatlerde çok esnek ve yumuşak nitelikte diyebileceğimiz bir kavim bilincinin belirmesine yol açar. O vakit, tarihî düşmanlar veya dış proleterya, yeni oyun teorileriyle hedeflerine yürümekten alıkonulamaz.

Çetinoğlu: Cemaatlerin batılılaşma olgusuna yaklaşımlarını değerlendirir misiniz?

Türkdoğan: İslamî kesim, kültür tarihimiz göz önüne alındığında, 1900’lerden beri batılılaşma olgusuna farklı bir açıdan yaklaşıyordu: ‘Batının fennini-teknolojisini ve maddî kültürlerini alalım, fakat manevî yönlerinden uzak duralım.’ tarzında bir görüşü ileri sürüyordu. 5-10 yıldan beri bu grup, bir Hıristiyan kulübü olan AB’ye katılmak için âdeta bütün değerler sistemini bir yana iterek, batıyla kucaklaşmaya çalışmaktadır. Bu yenilikçi yaklaşım, bize Cemaat unsurlarının nasıl kısa bir süre içinde -sosyolojik ve antropolojik doğrultuda- kozmopolitleştiklerini açıklaması bakımından anlamlı olsa gerek. Bir zamanların batı aleyhtarları, şimdi Avrupa yönlü bir şartlandırmanın vazgeçilmez etkisi altındadırlar. Avrupa Birliği yandaşları, hâlâ Avrupa tarzı bir hayat tarzının idraki içinde olduklarını bilmiyorlar mı?

Batı toplumları, özellikle İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya Rönesans ve Reform süreçleri sonucu, millî devlet temeline dayalı bir millet olma sürecini gerçekleştirmiş, ayni zamanda, 19. yüzyılda ABD’de gözlediğimiz gibi, ülkelerinin kaderlerine el koyan bir seçkinci yönetici sınıfı da yetiştirmişlerdir. AB toplulukları, en az iki yüzyıl önce milletleşme olgusunu gerçekleştirmiş, dil-kültür ve inanç sisteminde birleşmişlerdir. AB olgusu, millet-üstü bir oluşum değil, tamının ortak paydasını oluşturan ve ana ekseni inanç sistemine dayalı bir yapılaşmadır. Bu sebeple, farklı din ve kültür gruplarına tepkileri vardır. Sonra AB felsefesi açısından alınan ortak kararların millet-üstü olarak algılanması bir yanılgıdır. Aynı coğrafyada yaşamak, aynı inanç sistemlerini paylaşmak ve bunları tarihî bir perspektif içinde kurumlaştırmış olmak, dışarıdan katılan unsurlara nazaran çok daha birliktelik bilincini yansıtmaktadır.

Çetinoğlu: Tavsiyelerinizi alabilir miyim Hocam?

Türkdoğan: Hem İslamcı hem de milliyetçi kesimin batıya bakış açılarında yeni bir kültürel düzenlemeye gerek vardır. Milliyetçiler, batılılaşma olgusunu modernleşme ile eşdeğer tutmuşlardır. Nitekim Gökalp’e ve Kemalist sisteme göre, modernleşme aynı zamanda batılılaşma demektir. Böyle bir anlayış, bütün yenilikleri ve değerler sistemini devreden çıkararak, batıya mal etmektedir. Oysa uygarlık doğu ve batı dünyasının ortak bir ürünüdür, sentezidir. Ünlü bilim tarihçisi George Sarton, Endülüs Okulu’nu belirterek ‘İslam olmasaydı batıda Rönesans gerçekleşemezdi.’ Diyordu. O halde, modernleşmeyi batılılaşma ile eşdeğer görmek sosyolojik bir yanılgıdır. İslamcılar da, batılılaşmayı Avrupa’nın teknik ve ilmî üretkenliğine bağlamış, çağdaşlaşmayı devreden çıkarmışlardır.

Oysa ilmî çözümün: ‘Batıda olalım, fakat batılı olmayalım‘ tarzında formüle edilmesinde yarar vardır. Günümüzde, artık batıya sırtımızı dönerek yaşamamız mümkün değildir. Seyit Hüseyin Nasr’ın da belirttiği gibi, ‘Bir eczaneye girdiğimizde İslam’a ait hiçbir nesneyi bulmamız mümkün değildir.’ Günümüzde büyük değişmenin kaynağı batıdır. Bu durum, batıya olan eğilimimizi pekiştirir. Bu sebeple; çağdaşlaşmayı, kültür değerlerimizi ve inanç sistemlerimizi bir kenara iterek, taklitçi bir gözle algılamamız ve batı ile özdeşleştirmemiz büyük tarihî bir yanılgıdır.

Çetinoğlu: Bu yanılgının getirebileceği tehlikeler neler olabilir?

Türkdoğan: Küresel güçler ülkemizin hayatî ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyâde dünyadaki millî devletleri şehir devletlerine dönüştürme çabasındadır. Cemaatlerin bu düşünceye ayak uydurmaları eleştiriye açık bir husustur. Aynı zamanda, idarenin bütünlüğü ilkesi bir Anayasa hükmüdür. Burada, genel yetki merkezî yönetime aittir. Yerel yönetimlerin yetkileri ise, görevlerin sayılıp sınırlandırılmasıyla belirlenir. Buna rağmen, mahallîlik anlayışında genel yetki mahallî yönetimlere aittir. Merkezî yönetim ile mahallî yönetimler arasında yetkiler değil görevler paylaştırılırsa, federal devlet sistemine gidişin yolu açılır.

 

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan:

 

İlk ve orta mektep ile liseyi Malatya’da bitirdi. Lise yıllarında ağabeyinin öğretmenleri olan Nihal Atsız ve Orhan Şaik Gökyay ile tanıştı, onlardan ve edebiyat öğretmeni olan Ârif Nihat Asya’dan etkilendi.  Bu etkilenmelerin ürünü; 1945 yılında Gökhan Evliyaoğlu ve 18 Malatyalı gençle birlikte yayınladığı ‘Çadır‘ adlı şiir kitabı, 1946-1948 yılları arasında Yakarış, Çağlayan, Orkun gibi dergilerde ve Malatya’da çıkan Bakış Gazetesi‘nde yer alan yazılar oldu.

 

1946-1947 öğretim yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Eti ve Sümer Dili ile Felsefe Bölümlerinin ikisine birden kayıt yaptırdı. Bir yıl bu bölümlere devam edip Eti dilini öğrendi. O dönemde yaygın olan tüberküloz hastalığına yakalandığı için tahsiline 5 yıl ara verdikten sonra 1951 yılında, aynı fakültenin Felsefe ve Sosyoloji Bölümlerine kayıt yaptırdı, buradan 1955 yılında mezun oldu.

 

Malatya Lisesine öğretmen olarak tâyin edildi. Burada 4 yıl görev yaptı. 1959’da Atatürk Üniversitesi’nde Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Kürsüsü’nde asistan oldu. Erzurum’a giderek araştırmalar yaptı ve  ‘Erzurum ve Çevresinde Sosyal Araştırmalar‘, Kars’ta yaptığı incelemeler sonrasında ‘Malakanlar‘ adlı  kitaplarını yazıp yayınladı. Doktora tezini İstanbul Üniversitesi’nde verdi ve kabul edildi.

 

1962’den 1964 yılının sonuna kadar ABD’nin Missouri ve Nebraska Üniversitelerinde, ‘Sosyoloji, Antropoloji, Toplum Kalkınması, Geri Kalmış Ülkelerin Sosyolojisi, Sağlık-Hastalık Sistemi,Yeniliğin Yayılması ve Köy Sosyolojisi‘ gibi o dönemin modern sosyoloji akımlarını kapsayan dinamik konular üzerinde ders gördü. Bu arada ABD’de ‘Türkiye’de Yerli ve Göçmen Köyleri Üzerine Araştırma‘ konusunda ön hazırlık yaptı. ‘Türkiye’de Köy Sosyolojisinin Temel Meseleleri‘ başlıklı araştırması ile 1971 yılında ‘Profesör‘ unvanını aldı. 1972 yılında Alman hükümetinin davetlisi olarak Stuttgart’ta Hohenheim Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu.

 

1985 yılından 1995 yılına kadar on yıl süre ile Bolu’da görev yaptı ve Gazi Üniversitesi’ne bağlı Yüksek Okulu Fakülteye çevirerek, üniversitenin ilk çekirdeğini oluşturdu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi bu çekirdekten meydana geldi.  ‘Sanayi Sosyolojisi‘ adlı eseri yazıp yayınladı. 1995 yılında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Rektörü Prof. Dr. Ahmet Ayan’ın dâveti üzerine, Enstitü’nün İşletme Fakültesi’nde göreve başladı. Davranış Bilimleri, Sosyoloji ve İlmî Araştırma Metodolojisi gibi dersleri dört yıl süreyle yürüttü ve 1999 yılında Enstitü’nün İşletme Fakültesi’nden den emekli oldu.

 

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan’ın; Kürşat Türkdoğan ve Dilşat Türkdoğan adında iki evladı vardır. Her ikisi de Prof. Dr. olarak görev yapmaktadırlar.

 

 

Milli Eğitim de Erozyon!

0

Yıllar önce Necmettin Hacıeminoğlu’nun Türkiye’nin Çıkmazları ve Milliyetçi Eğitim Sistemi diye kitaplarını okumuştum. Milli Eğitimde o zamana kadar neler olduğu ile ilgili fazla bir bilgimiz yoktu. Şimdi Milli Eğitimin düştüğü keşmekeşliği Hacıeminoğlu kalkıp da görebilse iyice şaşırır ve yazdığı bazı şeylerin üzerine kat kat yenilerini ekleyerek Milli Eğitimin düştüğü adaletsizliklerle ilgili bir kaç tane daha kitap yazardı. Örneğin yıllarca soruların çalınıp, milyonlarca öğrenciye yapılan haksızlıkları o arı Türkçesiyle kaleme alırdı. Hükümet, tüm bu haksızlıkları 11 yıl birlikte olduklarını unutarak paralel dediği yapının üzerine atıyor. Şimdi o paralel yapı dediklerinin inleri ile uğraşılırken, iş yandaş bir sendikaya havale edilmiş vaziyette. Haksızlıkları, baskıları bu yandaş sendika eğitim camiasına misli ile uygulamaktadır.Sayın bakan bu adaletsizliklerle ilgili ne derece bilgilendiriliyor bilemeyiz.

*

Bilgisi ve becerisiyle Milli Eğitimin beyni ve hafızası konumunda olan 100 bine yakın idarecinin haksız ve hukuksuz olarak görevden alınarak, yerlerine şimdiye kadar hiçbir sınavı kazanamamış, hiçbir becerisi ve deneyimi olmayan daha doğrusu yandaş olmanın ötesinde bir meziyeti olmayanlar atanmıştır. İşte bütün bu olumsuz gelişmeler eğitimi uçurum noktasına getirmiştir.

*

Bugün MEB’de yüz bine yakın idareci, gasp edilen haklarının iade edilmesi için mahkeme mahkeme dolaşmaktadır. Mahkemeyi kazanmalarına rağmen görevlerine Bakanlığın hukuk tanımaz tavrından dolayı iade edilmediklerinden madden ve manen mağdur durumdadırlar.

*

Eğitim tarihimizde bu denli bir kıyım ve bu çapta hukukun çiğnendiği bir dönem yaşanmamıştır. Önce paralel yapıya teslim edilen Milli Eğitim, dirsek temasları bozulunca, onların da inlerine girme operasyonları ile Milli Eğitimimiz yazboz tahtasına döndü. Şimdi milli kelimesinin ” M” sini dahi bulamadığımız, milliliğin çar çur edildiği bir ortamdayız. Bayrak şiirini kitaplardan çıkaran, Ne mutlu Türküm diyene! Sözünü her yerden kaldıran bir Milli Eğitimden ne bekleyebilirsiniz! Bu günkü nesillerimiz iç ve dış Kültür Erozyonunun seline kapılmış durumdadır. Milli Eğitimde her şeyi eline almış olan malum sendika siyasi seferlerine devam ediyor. Ne kadar bu yandaş sendikalı olmayan tüm eğitimcilere her an baskı yapılarak, yeni mesleğe giren öğretmenlere, sağda solda kalmış bazı idarecilere yapılan baskılarla milli eğitim çalışanları hayatlarından bıktırılmaktadırlar. Oldukça basit ,yeteneksiz kişileri okullarda söz sahibi yapan bu sendika ve avenelerinin öğrencilere verecekleri hiç bir millilik ve bilgi yok. Öğrencilerin boş yetiştiğini açıkça gözlemlemekteyiz.

*

Tehlikenin derecesini okul çıkışlarında öğrencilerimizin hal ve hareketlerinden de anlayabilirsiniz. Lise, hatta orta okul öğrencilerimiz kızlı erkekli ellerinde sigaralar, yollarda aymaz tavırlarla büyük küçük tanımadan dolaşıyorlar. Terbiye denen ahlaki yapımız çöktü çökecek. Beceriksiz ellerde kalan Milli Eğitim bu çocuklarımıza ne verebilir ki? Geleceğimiz çok riskli vaziyettedir.

*

Milli eğitimin teslim edildiği bu malum sendikanın eleman yapısına bir baktığımızda, iyi bir gözlem ve inceleme yaptığımızda üzülmemek elde değildir. Düşündüklerini, anlattıklarını, nereden geldiklerini ve bundan sonra ne yapacaklarını daha derin araştırdıkça gerçekleri gördükçe, kamu çalışanlarına ne kadar çok yalan söylendiğini ve asıl tehlikenin sendikacılıktan çok siyasi teşekkül gibi çalışan, makam ve mevki dağıtan adeta ikinci bir işverene dönüşmüş bulunan malum yapının Milli Eğitimimizi nasıl olumsuzluklara götüreceğini görememek saflık olur .

*

Bu meyanda, bu sendikanın yönlendirmesi ile MEB mahkeme kararlarını uygulamamak için nerde ise her gün görüş değiştirmekte, hak yemeyi meşrulaştırabilmek için hukukun dışında her yolu denemektedir. MEB Hukuk Müşavirliği, mahkemeyi kazananları göreve başlatmamak için birbiriyle çelişen görüşler ileri sürmektedir. Nitekim en son 11.01.2016 tarihli görüş yazısında mahkemeyi kazanan müdürlerin göreve başlayabileceğini, 10.02.2016 tarihli görüş yazısında ise bunun mümkün olamayacağını ifade etmektedir. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu…

*

Durum belli ki MEB Hukuk Müşavirliği büyük bir baskı altındadır. Ne yapacağını ve ne söyleyeceğini şaşırmış durumdadır. Hukuk tarihimizde şimdiye kadar böyle bir çelişki yaşanmamış ve Milli Eğitim Bakanlığı bu denli kötü bir duruma düşmemiştir.

Saygılarımla…

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 8

C -)    Kuva-yı Milliye Üstünlüğü

Kuva-yı Milliye, Türk Milleti’nin ruhunun refleksidir. ‘Ordu Millet‘ diye tanınan bu milletin son başarı belgesidir. Tarihe destanlarla giriş yapan Türkler son asrın en büyük destanını da mübarek Anadolu topraklarına nakşetmişlerdir. “Ol mâhiler ki derya içredürler deryayı bilmezler mısrasında olduğu gibi belki bazılarımız tam manasıyla idrak edemese de başkalarının çok iyi bildiği bir diriliş efsanesidir Milli Mücadele’miz ve onun öncü müjdesidir Kuva-yı Milliye. Küllerinden bir kez daha doğan bir Millet-i Anka’nın hikâyesi.

Teslim alınamayan, sömürge yapılamayan tek Müslüman ülkedir Türkiye. Dev emperyalist devletlere karşı duruşu tüm üçüncü dünya ülkelerince örnek alınmıştır. Düşman çok da olsa, ordu yok da olsa, para yok da olsa; ‘yenilir, kurulur, bulunur olduğunu göstermiştir. Tarih şahittir ki bir milletin Ateşle İmtihanı; böyle cansız, böyle cılız, böyle can havliyle yapıldığında bile alnının akı, bağımsızlık iştiyakıyla ancak bu kadar sonuç alıcı olabilir.

Büyük Atatürk‘ün dediği gibi: “Bir milletin ruhu zaptolunmadıkça, bir milletin azmi ve iradesi kırılmadıkça o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Hâlbuki asırların yarattığı asil bir ruha, kuvvetli ve daimi bir milli iradeye hiçbir kuvvet karşı koyamaz.”

Halide Edip ‘Ateşten Gömlek‘ der, Falih Rıfkı ‘Ateşten Yıllar‘.. Ateşten oluşu sadece kan ve barutun ziyadeliğinden değil tüm yol ve izlerin de karmakarışık olmasındandır. Adeta çoktan seçmeli bir sınav sorusu gibidir Millî Mücadele. Aşağıda gruplandırılan seçeneklerden yalnızca bir tanesini seçeceksiniz ve varlık – yokluk mücadelesine girişeceksiniz. Sonu da zafer olacak. Hem de karanlığın diz boyu, olayların gırtlak boyu olduğu hengâmede.

Düşman Bulmaca, Dost Bilmece:

o   Mevcut İktidar (Hilâfet ve Hükümet)

o   Kuva-yı Milliye (Milli Kuvvetler)

o   Kuva-yı İnzibatiye (Kontra Ordu)

o   Azınlık Çeteleri (Rum ve Ermeni eşkiyası)

o   Âdi Çeteler (Yerli eşkiya)

o   İşgal Komiserliği (İngiliz, Fransız)

o   Düşman Kuvvetler (Yunan)

o   Yerli İşbirlikçiler (Hain kontenjanı)

o   Propagandalı Yılgınlık (Hiçbiri şıkkı)

İşte buna basiret derler. Milletin sağduyusu işte budur. Zihniyle ölçemese de kalbiyle

doğrunun ve doğruların yanında dosdoğru durmasını bilir. Böyle bir millet ilahi bir sevgiyle sevilir. Hakka tapan bir milletin elbette istiklâl hakkıdır ve ‘Ya istiklâl ya ölüm‘ deyişi en büyük farkıdır. İstiklâl ve hürriyet sadece Gazi Mustafa Kemal‘in değil bu milletin de karakteridir.

Gelelim Kocaeli‘ndeki ve Başiskele‘deki Millî Mücadele’ye. Yahya Kaptan‘dan Kara Fatma‘ya, İpsiz Recep‘ten Zobuoğlu Hasan‘a değin onlarca öncü kahraman vatan ve namus mücadelesinde başı çekmişlerdir. Her biri bir beldeyi veya havaliyi bayrak gibi sırtlamıştır. Zaten her beldenin işgal ve zulmün hegemonyasına karşı kendi bağrından çıkardığı Millî Çetelerdir Kuva-yı Milliye birlikleri. Önce kendi aralarında birleşeceklerdir, akabinde de Düzenli Orduya dönüşeceklerdir.

M. Kemal Paşa’nın “İzmit gibi melce-i vatanperverân (vatanseverlerin sığınağı) olan bir şehirde ne asker ne memur ve ne de herhangi bir vatanperverin hariç kalmasını zaten tasavvur etmiyoruz dediği Millî teşkilat, Sivas Kongresi’ni müteakiben Ekim – Kasım aylarında (1919) İzmit’te kuruldu. Merkezdeki bu ilk Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti‘nin başkanı Hacı Ali Bey‘di.

İzmit, Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından Boğazlar Bölgesi olmak hasebiyle İngiliz işgaline uğradı. 15 Kasım 1919‘da 48 parçalık İtilaf Devletleri Savaş Filosu İzmit’i hem karadan hem denizden denetim altına aldılar. Güzelim İzmit’e İngiliz ve Fransız bayrağı mı çekilmedi; Tersane önünde Türkler kurşuna mı dizilmedi ve daha neler oldu ama halkın direnci kırılamadı. Hatta bu halk, İzmir’in Yunanlılarca işgal edilmesini bile o halde 24 Mayıs 1919‘da İzmit’te protesto mitingi tertipledi.

1 yıl içerisinde Yunan Ordusu‘nun da İzmit’e intikali ve işgal hareketleri süreci daha da hızlandıracaktır. Bu bağlamda ilk iş olarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kaza ve nahiyelere, Kuva-yı Milliye’nin de köylere kadar teşkilatlanması faaliyetlerine girişilecektir. Teşkilat-ı Mahsusa (İstihbarat Teşkilatı) da Kuşçubaşı Eşref gibi, Hüsamettin (Ertürk) Bey gibi ağır toplarını Kocaeli’de teşkilat kurmak ve milis faaliyetlerinde bulunmak üzere harekete geçirmişti.

Millî Mücadele’nin beyni Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) ve onun da başkanı olan Mustafa Kemal Paşa idi. Ona bağlı komutanlar ve birlikler ülke genelindeki mücadelenin koordinasyonunu sağlamaya çalışıyorlardı. Bu minvalde Garbî (Batı) Anadolu Umum (Genel) Kuva-yı Milliye Kumandanı ve 20.Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, 2 Mayıs 1920’de Geyve Garbî Kuva-yı Milliye Kumandanı Rauf (Orbay) Bey‘e – 24.Fırka (Tümen) Komutanlığı’nın da bilgisi dâhilinde – yazılı bir emir vererek ‘Sapanca ile Bahçecik arasındaki teşkilata memur edildiğini ve teşkil edeceği müfrezelerin de komutanı kabul edildiğini’ bildirir. Kendisine ilk aşamada verilen görevler ise şudur:

§  Sapanca – Keltepe – Bahçecik civarını tutarak Adapazarı – İzmit Caddesini kesmek

§  Sakarya ile İzmit Körfezi arasında Geyve Boğazı’nın arkasını almak isteyecek çeteleri tard ve tenkil etmek (kovmak, temizlemek)

§   İzmit – Adapazarı – Kandıra telgraflarını kesmek

 


Yunus EMRE

Mustafa Kemal ATATÜRK

Halide Edip ADIVAR

ULUGÜN, F. Yavuz, Kocaeli Tarihi – Osmanlı ve Ulusal Kurtuluş Döneminde Kocaeli, Sayfa 59, KYÖD Yayınları, İzmit, 2002

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 222, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 19, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 33, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 33, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 53, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

A.g.e., Sayfa 53.

 

 

Küsülecek An’mıdır?

On dört yıldır ruhumuzu çaldılar,

Din adına dinimizi yoldular,

Türkiye’mi bölük bölük böldüler,

Türk’ün Türk’e küseceği an mıdır?

*

Adaleti dürüp sarmaladılar,

İslam’ı kullanıp göz boyadılar,

Yandaşları çıkarlara boğdular,

Ülkücünün Ülkücüye küseceği an mıdır?

*

Makamları haksızlıkla aldılar,

Ömer’den bahsedip soygun yaptılar,

Hakkı, adaleti hançerlediler,

Vatanını sevenlerin küseceği an mıdır?

*

İlimi, ilçemi yıkıp talan ettiler!

İslam Dünyasını kana boğdular…

Türkmen’imi diri diri yaktılar!

Bozkurtların birbirine küseceği an mıdır?

*

Ne diyeyim, hainleri baş tacı da yaptılar,

Vatan, millet diyenleri kenarlara attılar,

Ay Yıldızlı Bayrağımı defalarca yaktılar,

“Şehitler Ölmez” diyenlerin küseceği an mıdır?

 

 

Siyasi Ümmetçilik Nerede Kaldı?

Hala “Yeni Anayasa” ile “Anayasa değişikliği“ni birbirine karıştırıyoruz. Biz de mevcut anayasada bazı değişikliklerin olmasını ve anayasanın daha fonksiyonel hale gelmesini isteyenlerdeniz. Ancak 1982 Anayasasını kaldırarak ve adeta iptal ederek rafa kaldırmak önemli bir suçtur. Devlet kurulurken ve ancak olağanüstü durumlarda yeni anayasa yapılır. Yasa dışı böyle bir eyleme destek vermek de suça ortak olmaktır. Anayasanın 175. Maddesi Türk’ü, Türk Milletini ve rejimi tasfiye etmeğe değil; sadece anayasa değişikliğine imkân veriyor. Bu bakımdan, bunlara âlet olmamak, yerli ve milli düşünen her aydının ve siyasetçinin görevidir. Yapılmak istenen parlamenter demokratik rejimin yerine başkancılığı ve eyalet sistemini getirerek bölücü, ırkçı terörce desteklenen ihanete sözde su sıkmaktır. Alev alev yanan ateşe maşrapa ile su atarak onu söndüremezsiniz. Artık yeni anayasa tezgâhının bir sivil darbe olduğunu anlayalım. Ülkenin milli birlik ve bütünlüğünden yana olanlar,bu yeni anayasa lafını telaffuz bile etmemelidirler.

Sürekli aynı yanlışları yapa yapa Suriye sınırını yolgeçen hanına çevirdik. Suriye’den gelen her çeşit insanı Müslüman kardeşimiz olarak kucakladık. Bunun büyük tehlikeler doğuracağını ve gerek terörle mücadelede, gerek büyük şehirlerimizde sabotaj ve bombalamaların olacağını sürekli söyledik. Nitekim Ankara’nın Devlet mahallesindeki bir araçla gerçekleştirilen intihar saldırısı ve diğer olaylar birbirini izledi. Müslüman kardeşlerimiz arasından IŞİD’çi ve PKK adına çalışan keskin nişancılar bolca çıktı. İl ve ilçelerde asker ve polisimize bu Müslüman kardeşlerimiz kurşun sıkıp bazılarını şehit ettiler. Bizim bazı aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin siyasi ümmetçi yaklaşımları bu olaylarla çökmüştür. Terör örgütlerinde birçok Müslüman vardır. Bunlar ya ülkeleri tarafından Türkiye’ye karşı kullanılıyorlar; ya da güçlü ülkelerin elinde oyuncak oluyorlar.

Geçenlerde havuz medyasından iktidar güdümündeki bir TV kanalını izliyordum. Manisalı tarihçi bir öğretim üyesi konuşuyordu. Konu terör olayları idi. Türk Milletinin tehlike halinde ne kadar kaynaşmış, kader birliği yapmış ve terör örgütünün isteklerini yerine getirmemiş bir toplum olduğu örneklerle ifade edildi. Bölge halkının baskıya, bölücü ve ayrıştırıcı gayretlere rağmen,devletin polisi ve askeriyle kavgalı olamayacağı ortaya kondu. Teşhis doğru idi. Ancak son senelerde farklılıkların abartılıp milli kimliği terk etme telkinleri, etnik ırkçılığın hoş görüldüğü, siyasi iradece ihmallerin yapıldığı, terörle mücadelenin müzakereye dönüştüğü de bir gerçektir. Açılım, çözüm süreci ve barış gibi aldatmacalarla güvenlik kuvvetlerinin pasifleştirildiği yanlışı da göz ardı edilemez. Teröre haklar vererek ve eylemlerini demokratikleşme olarak görerek bir mücadele olamaz. Örgütü ve aynı paraleldeki siyasetçileri muhatap almak yanlışın en büyüğü olmuştur. Manisalı tarihçi dostumuz bunlara hiç değinmedi. Eğer bölücülüğe ve teröre karşı ise, acaba yeni anayasa tuzağından yana mıdır?

Kürt ile Kürtçüyü birbirine karıştırma yanlışı yapılmıştır. Kürt ana kitlesi aşırı sol ve sözde İslamcı Kürtçü fraksiyonlara yöneltilmiştir. Ayrıştırmayı sanki makbul sayarak anti-Türk ve Türk Milletini dışlayıcı ve milli kimliği anayasadan çıkarıcı bir eğilimle adeta örgütün hedef ve taleplerine destek verici bir yol izlenmiştir. Türk Milletini yok sayan, milletleşme sürecinden geriye toplumu etnik, mezhep, aşiret asabiyetine döndürme yanlışı yapılmıştır. Zaman gelmiş şehit cenazelerine katılma adeta yasaklanmıştır. Bugün bazı şehit evlerinden Kürtçe ve Zaza’ca ağıtlar yükselmekte ve bayraklar asılmaktadır. Vatandaş askeriyle polisiyle çatışan, nikâhın hala birbirine açık olduğu, mezarlık ve caminin farklılaşmadığı, vatandaşın iç göçten kaçınmadığı bir ortamda örgütün aslında kavgası Kürt vatandaşlarımızladır. Evlere el konmakta cami ve okullar birlikte tahrip edilmiştir. Devleti yönetenler yanlış yapmadıkları, kamu düzenini sağladıkları, örgüt ve yandaşlarınca aldatılmadıkları! sürece örgüt halkı sindiremez.

 

 

Yoldakilere Duyuru

Binlerce yıllık mazisi olan Türk Milletinin yalnızca bir asrıdır Cumhuriyet. Asalet esasına bağlı mutlakıyetçi yönetimler geleneğinden gelen bir Toplumun Demokrasiyle İmtihanı.  Âhiler denemesini bir yana bırakırsak Atatürk’ün millî ikramıyla halkın kendi kendini idare etmesi işi sürekli şekil değiştiriyor.

Kuruluş itibariyle ‘Çok Partili Hayat’a geçiş dış mihraklı iç isyanlarla akamete uğradı. II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında kendi politik partilerimizi değişen dünya dengeleri ve yeni güç odaklarına göre projelendirerek payidar olmak istedik. Eski Türk Devlet geleneğindeki Doğu & Batı ayrımını, CHP & DP / AP veya Sağ & Sol olarak yaşadık. İdeologlar ve demagoglarla tanıştık. Kadim ihtilâl alışkanlığımız da cabası..

Son proje 11 Eylül saldırılarından sonra ayranı kabaran American Cowboy’una siyasî ve askerî partnerlik yapma projesiydi lakin taahhüt süresini epeyi aştı. Yanısıra Orwell’in 1949’da işaretlediği Big Brother’li Küreselleşme 1984 Romanına 84 kere fark attı. Aksiyoloji dediğimiz Toplumların Formatlanması ameliyesi artık gündelik siyasetçilerin elinde yarım günlük iş haline geldi.

Dinî teşekkülleri STK’lar olarak nitelendirmeye çalışanlar olsa da Türkiye Selçukluları ile Osmanlıların kuruluşundan beri Anadolu’da iktidar mücadelesi siyasî-askerî-dinî kuruluşların dövüş sacayağında süregelmiştir. Hayır, ve Allah rızası eksenli oluşumların halka arzıyla erk-i devlet talebi bin yıllık bir laik davranış şeklini ikilem olarak hep içinde barındırmıştır.

Devlet, tabiatı gereği egemenlikte tekil kalmak ve ortak kabul etmemek ister. Toplumsal zaaflardan doğarak büyüyen her güç odağı, tabiatı gereği Devlet otoritesinin zaaflarından da beslenerek büyümek ister. Ve doğal olarak çatışma (11.yy’dan – 21.yy’a) buradan başlar. Tam da şimdilerde olduğu gibi..

Cemaat, eğitimde yakaladığı başarıyla ve hoşgörü ikliminde bulduğu krediyle yetinmedi. İmanı kurtarma arzından istihbaratı kurtarma talebine evrilme en çok Ergenekon denilen Silivri Süreci’nde kendini hissettirdi. O dönem hakkı ve hukuku savunmayla ilgili yazılarımız İktidar yandaşı memurlarca suçmuş gibi elden ele dağıtılıyordu.

Oysa dinî teşekküllerin kaybetme kuşağı, samimiyetlerini ve hizmet ihlâslarını yitirmeleridir. Gerisi illâ ki bir yol bulur, gelir.

Cemaat’in gazete, televizyon, haber ajansı ve işadamlarına yapılan daha önce başkalarına da yapıldığına şahit olduğumuz tarzda hukuksuzcadır. Yarın – öbür gün Cemaat’in yerini almaya oynayanların da muhtemelen başına gelecektir. Bütün dinî teşekküller aynı risk altındadır. Bence başta Cemaat olarak çıkışları, hayra hizmet noktasında başarılı oldukları alanlarda kalmaları ve maddî-manevî beklenti ikliminden çıkarak hasbîlik ve diğergamlık iklimine yelken açmalarıdır.

Yüce İktidar’ımız ise artık Amerika’ya ihtiyaç duymadan halkımızı formatlayabiliyor. Ergenekon Kötüdür & Ergenekon İyidir, Esad İyidir & Esed Kötüdür, Cemaat İyidir & Cemaat Kötüdür, Çözüm (HDP, İmralı, Peşmerge, Âkiller) İyidir & Çözüm (HDP, İmralı, Peşmerge, Âkiller) Kötüdür zikirleri Alev Alatlı kitaplarındaki virdlere benziyor.

Ve fakat Anayasa’nın yada Anayasa Mahkemesi’nin takılmaması bizi Cumhuriyet öncesi sıkıntılara götürür. Gece Nasrettin Hoca’nın sakalından fare geçmiş, kalkmış hepsini tıraş etmiş. Hanımı demiş ki “Fare sadece şu tarafından geçmiş, niye tamamını kestin?”. “Yol olur, yol” demiş Hoca. Yoldakilere duyurulur.

 

 

 

Türk-Yunan İlişkileri ve 29 Ocak Olayları.

Türk-Yunan ilişkileri; tarihi, siyasal, sosyal, kültürel ,dini, askeri ve ekonomik boyutları gözönünde tutularak incelenmelidir. Bilhassa Anadolu ve Balkan coğrafyaları üzerinde yoğunlaşan ilişkiler, günümüze kadar gelecek şekilde Selçuklu- Doğu Roma İmparotorluğu, Osmanlı- Doğu Roma İmparatorluğu, Osmanlı-Rum Ahali ve Yunan isyanları ile Yunanistan Krallığı’nın kurdurulmasından itibaren Osmanlı-Yunanistan , Milli Mücadele Türkiyesi ve Cumhuriyet dönemi Yunanistan ile ilişkiler olarak, dönemlere ayrılmalıdır.

Türk Milletinin, son dönem ilişkilerini anlayabilmesi için Yunan tarafı ile olan tarihsel meseleleri bilmesi gereklidir… Bunun için Yunanlıların, Türk Milletine bakış felsefesinin altında yatan nedenleri anlamak zorundayız.

İki ülke arasında ana ayrım, din ve millet yapısında ortaya çıkmaktadır. Türkler kendilerini İslam’ın kılıcı olarak gördüklerinden, fetih ruhu ile Anadolu ve Balkanları vatanlaştırıp, bu topraklarda devletlerini kurmuştur. Yunanlılar da kendilerini Roma İmparotorluğu’nun gerçek mirasçısı ve Hrıstiyanlığın yılmaz bir savunucusu olarak görmektedir.

Türkler bugün artık unutmaya yüz tuttukları “Kızıl Elma” idealiyle hareket ederken, Yunanlılar da günümüzde çok canlı tuttukları “Megalo İdea” ile yaşamakta ve hareket etmektedirler.

Bugünkü Yunanistan’nın Türk toprakları alınarak kurulduğunu ve kurulduğu tarihten bu yana Türk topraklarını alarak büyüdüğünü, 1919’da Batı Anadolu’nun işgali ve de günümüzde Ege’deki Türk adalarının el koyulmasının altında yatan nedenin “Megalo İdea” olduğundan zerrece şüphe duyulmamalıdır.

Aslında bu düşünce ve bu düşünceye uygun eylem tarzı, Avrupa’da geliştirilmiş ve Türklerin Avrupa’dan kovulması projesi kapsamında uygulamaya konularak, Avrupa ile Türkler arasında bir tampon devlet olarak Yunanistan kurdurulmuştur. Görevi ise, Türkleri Avrupa’dan uzak tutmak ve Türkiye’den tırtıklayabildiği kadar toprak tırtıklamaktır. Bu politika da, çok başarılı olunmuştur.

Yunanistan eğitim sisteminde bütün nesiller, Türk düşmanlığı ile yetiştirilir ve Türklere karşı olan hedefler, daima akıllara kazınır. Onun için Yunanistan’da göreve gelen siyasetçi ler, hangi fikre sahip olursa olsun düşmanlık içeren bu hedefler kapsamında hareket ederler.

Yunanistan’ın Hrıstiyan Batı’nın koruması altında olduğu ve Türklere karşı bir tetikçi olarak kullanıldığı konusunda elimizde bir çok veri vardır. Örneğin, arkasına İngiltere, ABD ve İtalya’yı alarak, İzmir’e çıkıp, Türkiye’yi işgale kalkışmaları gibi… Aslında Türkiye ile Yunanistan’ın istatistiki değerleri ve nüfusları göz önüne alındığında, Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı olumsuz hiç bir işe kalkışamaması gerekir. Ancak arkasında emperyalist küreselci bir Hrıstiyan dünya olduğu için Türk tarafına karşı aşırı bir küstahlık içindedir.

Yunanistan’ın ekonomik bir kriz içinde olması, onun Türkiye’ye karşı tarihi politikalarından geri adım atmasına neden değildir. Çünkü Yunan tarafı bilir ki, kendisini nasıl kurdurdularsa öyle de yaşatacaklardır!

Böyle bir girişten sonra, Türk-Yunan ilişkilerinde öne çıkan sorunlardan bazı örnekler verebiliriz. Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı, Kıbrıs, Rodos ve İstanköy adalarındaki Türkler, kıta sahanlığı, patrikhanenin ekümenikliği, Heybeliada Ruhban Okulu’nun eğitime açılması, azınlık vakıf mallarının iadesi, Pontus iddiaları, Ege’deki Türk adalarının işgali gibi... Dikkat edilirse bu sorunlar hep Yunan tarafınca, kendi taleplerine göre şekillendirilen sorunlardır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Yunan tarafı emellerine uygun ve suni olarak yarattığı bu problemler ile Türk tarafına karşı devamlı olarak kazanmaktadır.

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı, Lozan Anlaşması’na dayalı olarak Yunanistan’da yaşayan bir soydaş topluluğumuzdur. Ancak o tarihten bu yana ağır insan hakları ihlalleri ile karşı karşıya kalmış bir kitledir. Türkiye, bu toplumun anlaşmalar gereği garantörü olsa da, Avrupa’nın şımarık çocuğu olan Yunanistan’ın uyguladığı politikalar karşısında, Batı Trakyalı Türklere yardımcı olmak konusunda başarısız olmuştur.

Kıbrıs, ayrı paragraf açılması gereken bir konudur. Kıbrıs Türkleri, adadan temizlenmek istenmektedir. Türkiye menfaatleri ve Kıbrıs Türklerinin varlığı sebebi ile buna engel olmak zorundadır. Ancak son günlerdeki gelişmeler, Türk tarafının Kıbrıs’ta kaybetmek üzere olduğunu bize göstermektedir.

Kıta sahanlığı konusunda, Yunan tarafının talepleri kabul edildiği takdirde,Türkiye kendi topraklarının büyük bir bölümü üzerinde hükümranlık hakkını kaybetmekle karşı karşıya kalacaktır.

Yunanistan’ın politikalarının ve Türkiye üzerindeki taleplerinin oluşturulduğu merkezlerin en önemlisi, ekümeniklik iddiasındaki İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’dir. Türkiye’yi yönetenler, bir süredir bu patrikhanenin taleplerini karşılama konusunda çok müsamahakar davranmıştır.

Ülkemizin Doğu Karadeniz bölgesinde bir “Pontus Devleti” kurma hayali de, Yunanlılar tarafından ete kemiğe büründürülmeye çalışılmaktadır.

Özetle şunu demek gerekirse, Türk-Yunan ilişkilerinde denge devamlı olarak ,Yunan tarafının lehine gelişmeler göstermektedir. Buna son örneğimiz, üç yıldan bu yana Ege Denizindeki Türk Adalarının Yunanistan tarafından işgali ve Türkiye’nin buna karşı sessiz kalışıdır. Hatırlayalım ki, Yunanistan bu işgallerini, Ege Denizini bir Yunan Denizi haline getirme politikası kapsamında gerçekleştirmektedir.

Türk-Yunan ilişkileri kapsamında yaşananlar, Yunanistan Krallığı’nın kurulduğu 1829 tarihinden bu yana Türklerden saklanmaktadır. Sanki gizli bir el, Türk tarafından, Yunan tarafı karşısındaki kayıplarını gizlemektedir…

Bunlardan biri de 1988 ve 1990 yıllarında Batı Trakya Türklerine karşı gerçekleştirilen planlı 29 Ocak olaylarıdır.

Yunanistan, uzunca bir süredir, Batı Trakya’da bir Türk azınlığı olduğunu red etmektedir. Ona göre, Batı Trakya’da “Yunanlı Müslüman”lar yaşamaktadır. Bu sebeple değişik kuruluşlarda, Türk adının kullanılmasını yargı kararları ile yasaklamıştır. Özellikle, İskeçe ve Gümülcine’de “Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği” ve “Gümülcine Türk Gençler Birliği” gibi derneklerdeki tabelalardan Türk adı silinmiştir. İskeçe Türk Birliği, 27 yıllık mücadelesi sonucunda AİHM’de haklılığını ispatlamış olmasına rağmen, halen Türk sözcüğü tabelalardaki yerine asılamamıştır…

Bunun üzerine Batı Trakya Türkleri, ” anlaşmalarla garanti altına alınmış olan Türklüklerini inkar eden Yunanistan’ı, garantör devletlere, İslam ülkelerine  ve nihayetinde tüm dünyaya anlatma” kararı aldılar. 1988’in 29 Ocak günü, 20.000 civarında Türk bu amaçla Gümülcine’de toplandı. Ancak Yunan devleti ve Yunan halkı tarafından aşırı bir şiddete maruz kaldılar.

Takvimler 29 Ocak 1990’nı gösterdiğinde de, 1988’de meydana gelen olayları anmak üzere Gümülcine Eski Camii’nde, bir mevlit tertiplemeye karar verdiler. Ancak Yunan tarafı; çeşitli bahanelerle ve planlı bir şekilde, Batı Trakya Türklerine karşı taş,sopa,bıçak ve demir çubuklarla saldırıp, dört yüzün üzerinde Türklere ait İşyerlerine zarar verdi. Türkiye’deki patriğin müadili olan, İskeçe Müftümüz rahmetli Mehmet Emin Aga ve bağımsız Türk milletvekili Ahmet Faikoğlu ağır yaralanıp, günlerce tedavi altında kaldılar. Garip olan, Türk medyasının bu olayları Türk kamuoyundan saklaması ve sansür uygulamasıydı. Her halde Yunanistan ve onun hamileri ile ilişkilerimiz bozulsun istenmiyordu!

Batı Trakya Türkleri, 29 Ocak 1988 ve 1990’da yaşanan olaylardan sonra bu günü “29 Ocak Milli Direniş Günü” ilan etti ve her yıl yaşananlar çeşitli etkinliklerle anılmaya çalışılıyor. Ancak halen bu günün önemi Türkiye’de anlaşılamamıştır ki, gereken değerin verilmediğini görüyoruz. Buna karşılık Yunan tarafı o kadar hassastır ki, Batı Trakya’da İskeçe Müftülüğümüzün bir çalışanı 28 Ocak 2016 gecesi kimliği belirsiz kişilerce kaçırılmış ve İskeçe Müftümüz Ahmet Mete ve ailesi öldürülmekle tehtid edilmişlerdir. Türkiye tarafının bırakın buna bir cevap vermesini, kamuoyumuzun bu olaydan haberinin olduğu bile tartışmalıdır.

Günümüzde Türk-Yunan ilişkileri ve 29 Ocak olayları tarafımızca bilinmiyorsa ve bu bilgisizliğin ortaya çıkardığı faturanın önemi anlaşılamıyorsa, bunun sebebi  Türk tarafının yeteri kadar aydın yetiştirememiş  ve dolayısıyla ortaya bir strateji konulamamış olmasıdır.

Biz Türkler, bir çok şeyde olması gerektiği  gibi Yunanistanla ilgili meselelerimizle de yüzleşmeliyiz. Bir de tabiri caizse, bizim rahatımız için rehin bıraktığımız Batı Trakya Türklerini asla yalnız bırakmamalıyız. Sözün kısası, hepimizin “29 Ocak Milli Direniş Günü” kutlu olsun!”

*YESEVİ DERGİSİ’NİN MART SAYISINDA TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİNİ YAZDIK…

 

 

Cemaatleşme ve Siyasete Etkisi

PKK uzantısı partiyi bir yana bırakırsak, iktidar alternatifi olabilecek CHP ve MHP’nin oy toplamı dahi AKP seviyesine ulaşamadığı içinmuhalif kanat “bunlar hiç gitmeyecek” kaygısı içinde.

Cumhuriyet Halk Partisi ne kadar gayret ederse etsin oyları yüzde 25 mertebesine sıkışmış durumda.

Kılıçdaroğlu karizmatik bir lider değil ama ekip çalışması yapan bir genel başkan. Liderinin birikimi, çalışkanlığı ve kendi seçmen profili dışındakilere de açılma gayretine rağmen CHP bu çizgiyi aşamıyor.

CHP’de bir sosyolojik kilitlenme söz konusu.

Türkiye’de sol seçmen kitlesinin en yüksek oy oranına ulaştığı yıllar Bülent Ecevit’in Karaoğlan olduğu dönemdi. Ancak o dönemde CHP’ye verilen oyların bir kısmı bugün HDP‘ye gitmekte. Ayrıca sosyal demokrat bir görüntü veren 1980 öncesi CHP’nin arkasında çok güçlü sendikalar, sivil toplum kuruluşları, ana akım medya desteği ile yüksek yargıdaki sol yapılanmanın tesiri büyüktü.

Bugün CHP bu sosyal desteklerden mahrum.

CHP‘nin sosyal projeleri AKP iktidarlarının sosyal yardımlarına alışmış kitleleri heyecanlandırmıyor.

CHP’nin sadık seçmen kitlesi olarak, ortada sadece Cumhuriyetin getirdiği kazanımları ve kendi hayat tarzını koruma gayretindeki kitleler kaldı.

***

Milliyetçi Hareket Partisi‘nde de bir kilitlenme var. Ama ilk etapta bu sosyolojik bir kilitlenmeden ziyade bir yönetim problemi gibi gözüküyor.

Uzunca bir süredir MHP’ye oy veren vatandaşların çoğunluğu liderine ve yönetimine rağmen oy veriyor. Yani MHP Genel Başkanı ve yönetiminin MHP’ye katkısı yerine oyları eksiltici etkisi söz konusu.

Ancak MHP seçmen kitlesinin Batıda CHP ile diğer bölgelerde AKP ile geçirgenliğinin sosyolojik temelleri olduğu da aşikâr.

MHP’nin gerçek tabanından yarısı AKP’ye kaymış durumda. Bu seçmenlerde, özellikle de kadın seçmenlerde, cemaatleşme sürecinin etkisi hayli fazla.

**********************************************

Cemaatleşme ve Milletleşme

CHP ve MHP’nin bir türlü iktidar alternatifi olamamasında Türk seçmenindeki “Cemaatleşme” etkisi önemli. Bu konuyu incelenmesi gereken temel bir mesele olarak görüyorum.

“Cemaatleşme ve milletleşme yaklaşık yüzyıldan beri birbirini destekleyen güçler olacağı yerde, ne yazık ki ayrışımın odak noktaları haline getirilmişlerdir.”

Bu ayrıştırma sistematik bir proje olarak uygulanmakta.

Öğrencilik yıllarımdan beri hatırlarım. Belli çevrelerde “Denizin ortasında bir sandaldasınız. Boğulmakta olan Müslüman bir Arap ile Hıristiyan bir Türk’ten sadece birini kurtarma şansınız var. Hangisini kurtarırsınız?” gibi ayrıştırıcı, bölücü sorular sorulagelmiştir. Nedense bu sorularda Müslüman olan hep Arap veya İngiliz, Türk olan ise hep Hıristiyan veya dinsiz olmuştur.

Oysaki “ümmet-millet bir bütünün temel unsurlarıdır. Ümmet milletsiz, millet de ümmetsiz yaşayamaz.”

Türkiye’de hem milliyetçilerin ve hem de İslamcı kesimin ortak değeri olan Mehmet Akif, “İstiklal Marşımız ile bu anlamda millî-devlet oluşumunun gerçek bir simgesini” ortaya koymuştu.

Şimdi hem “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal. / Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal” diye haykıran Mehmet Akif’i sevecek ve sahipleneceksiniz ve hem de “AKP ile Türk olmaktan kurtulduk” diyenleri destekleyeceksiniz.

Bu kafa karışıklığının psikolojik temellerinde Cumhuriyet aydınlarının bir kısmının İslami uygulamalardaki yozlaşmalar yerine bizatihi İslam’a karşı tavır ve uygulamalarının etkili olduğu da inkâr edilemez.

(R. Tayyip Erdoğan ve AKP sözcülerinin bugünkü muhalefeti tenkit edeceği yerde, sık sık tek parti CHP dönemini eleştirmeleri tesadüf değil.)

İslam’a karşı tavır ve uygulamalar “inanç sisteminin yer altına itilmesine ve kendinden olanla benzeşim kurmak suretiyle temsilcilerini fetiş haline getirmek anlamında, cemaatleşme gerçeğinin ortaya çıkmasına yol açtı… Bu oluşum, çoğu defa bir tarikat temsilcisinin manevî önderliğinde sürdürüldü.”

Bu gruplar arasında, ümmet ideolojisi bir reddiye unsuru olarak öne çıkarılmakta, milliyet-Türklük arka plana itilmekte hatta reddedilmektedir.

Böylece cemaat ve tarikatlar, “Ulus-devlet oluşumunun ana motifini belirleyen ‘milletini sevme’ veya ‘dil-düşünce ve kültürde ortak bir paydada birleşme’ anlamında milliyetçilik duygusuna karşıt bir yapılaşmanın içine sürüklendi.”

“Yakın tarihimizde, bir kısım yöneticilerin: ‘Ben Türk değil, Türkiyeliyim’ veya ‘Babam Kürt, anam Türk, ben neyim?’ türü irade beyanları, cemaatleşme biçimi bir yapılaşmanın tipik bir yansımasıdır.”

İlginç olan şudur ki, ülkemizde cemaat ve tarikatlar Türk kimliğinden uzaklaşırken, “İran ve Arap halkları, bir yanda dinî bağlılıklarını sürdürürken, öte yanda kavim bilinçlerini ‘Araplık’ veya ‘İranlılık’ kimliklerini, hiçbir dinî sakınca görmeksizin yürütmüşlerdir.”

Ülkemizdeki bir kısım ümmetçiler ise “Türk’üm” demeyi ırkçılık sayarken, Kürt, Arap vs olmayı, hatta ayrılıkçı Kürtçülük yapmayı birkimlik hakkı olarak savunmaktadır.

*********************************************

Milli Devlet Osmanlı Tecrübesinin Eseridir

Cumhuriyetin kurucu iradesi “milli devlet” modelini kabul ederken, bir kişinin tercihini topluma dayatması ile yapmadı. Bu tercih Osmanlı tecrübesini yaşayan askerlerin, aydınların ve halkın (en iyi şekilde temsil edildiği 1. Meclis’in) ortak iradesinin eseri idi.

“Osmanlı’da devletin kaderi, Hıristiyan ve Yahudi kökenli ‘yabancı soylulara’ bırakılmış, ‘kavim asabiyesi’ devreden çıkarılmıştı. Bütün bu davranışına, hoşgörü anlayışına rağmen, Osmanlı Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’nda hem Hıristiyan, hem de ümmeti konumundakiMüslüman halklar tarafından arkadan vurulmuştu.”

Bugün de, “Küresel güçler ülkemizin hayatî ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade dünyadaki millî devletleri şehir devletlerine dönüştürme çabasındadır.” Osmanlı tecrübesinden ders çıkarmayan Cemaatlerin bu düşünceye ayak uydurmaları, alet olmaları üzücü ve endişe vericidir.

Hangi partiye oy verirse versin, samimi milliyetçilerin ve ümmetçilerin el ele vermeleri ve fikri plandaki mevcut ve muhtemel fiziki ayrışmayı önlemeleri gerekir.

Çünkü İslam, ümmeti ve millet gerçeğini reddetmez. Bilakis ‘İslam ve millet’ birbirini tamamlayan cihanşümul bir kavram çiftidir.

Türklük’ olgusunun ‘Türkiyelilik’ kavramı ile karşılanmaya çalışılması, İstiklal Marşımızda tecelli eden milli birlik ruhuna aykırıdır.

***********************************************

Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim

“Büyük çoğunluğu farklı bir etnik gruptan ise, azınlık gruplarının onun kimliği ve şemsiyesi altında birlik olmaları sosyolojik anlamda “milli devlet”  denilen ‘millet’ oluşumunun gereğidir.”

Milliyetçilerin ve ümmetçilerin aynı gurur ve heyecanla “Türk Milletindenim ve İslam ümmetindenim” deyip, “çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkmayı” hedef alması bugün de, yarın da tek çaredir.

Cemaat ve tarikat mensuplarında bu bilinç oluşturulursa, siyasette (dini değerleri istismar eden parti lehine çalışmakta olan) haksız rekabet şartları kalkar. Siyasi açıdan da temel değerleri aynı olan ve fakat hizmet etme potansiyelleri farklı olan rakip siyasi partiler birbirine yakın güçlere erişebilir. Rakibinin nefesini ensesinde hisseden iktidarların güç bozulması riski azalır.

Böyle olunca da Batıdaki gelişmiş demokrasilerdeki gibi, otoriterleşme riskinden uzak, demokratik bir düzende, refah içinde yaşayanözgür vatandaşlar olabiliriz.

Not: Cemaatleşme ve Milletleşme kavramlarına dair verdiğim bilgiler Sosyolog Prof. Dr. ORHAN TÜRKDOĞAN Hoca’nın, Araştırmacı Yazar Oğuz Çetinoğlu’na verdiği röportajdan alınmıştır.