19.2 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 750

İtirazım Var!

Türkiye her ne kadar hayvancılıkta sıkıntılar yaşayıp, et ve et ürünleri konusunda problemleri olsa da, mecazi anlamda koyunlar ülkesi!

Hem bu koyunlar istemediğiniz kadar ve sürüler halinde yaşıyor. Başlarındaki çobanlar nereye gidiyorsa, onlarda o tarafa sürükleniyorlar…

Hayatımız, üzülerek ifade edeyim ki, duyguların istismarı ve hamaset üzerine kurgulanmış. Eğer aksi olsaydı, bütün gelişmişlik verileri karşısında, itiraz hatta isyan ederdik. Ama susuyoruz!

Uyumsuz damgası yemiş olsam da, ben bunu kabullenemiyorum ve hatta itiraz ediyorum.

Bugün başta Çanakkale Müdafası’nda yitirdiklerimiz olmak üzere tüm şehitlerimizi anıyoruz. Allah hepsinden razı olsun ve bizleri onların şefaatlerine nail eylesin. Buraya kadar tamam!

Ancak şehadetlere yol açan savaşların ve bu savaşlara yol açan politikaların doğru olup olmadıklarının mutlaka sorgulanması gerektiğine inanıyorum.

Örneğin bir vatan, din, namus ve milliyet savunması olan “Çanakkale Müdafası”nın sebep ve sonuçları, her Türk vatandaşı tarafından genel hatları ile bilinmelidir. Olaya sadece şehitler açısından bakmak, mualesef benzer olayların tekrarlanmasına sebep vermektedir ve verecektir.

Eğer biz o dönem, Türk Silahlı Kuvvetlerini bir Alman generalinin ve subaylarının yönettiğini bilsek, bu savaştan çok değil 30 küsur yıl sonra NATO’ya girermiydik?

Ya da müttefikimiz Almanların, karşı cephemizde yer alan İngiltere’nin Kudüs ve Filistin’i ele geçirmesiyle, kiliselerinde ayinlerle kutlamalar yaptığından haberimiz olsa, bugün Merkel’in tatlı vaatlerine kolayca kanarmıydık?

Türk-Yunan İlişkilerinde hep kaybeden taraf olarak, melanet yuvası Fener Rum Patrikhanesi’nin oyunlarının farkında olsak, Çipras’ın uzattığı sahte dostluk eline; Ege’de adaları ve Kıbrıs’ı feda edermiydik?

Ya da bu ve benzeri örneklerde olduğu gibi yanlış politikaların mimarlarına hep “Yaşa Padişahım” demesek, bunlar başımıza tekrar tekrar gelirmiydi?

Tarihimiz, çoğunlukla şehadetlerle dolu savaşlardan müteşekkil… Bu savaşlarda,  yanlış politikalar ile satılmış idarecilerin faturası, hep mağdur ve yoksul halkın çocuklarının canı ile ödenmiş ve ödenmeye devam ediyor.

En son örneği de; o kadar bağırıp çağırmamıza rağmen, pkk’nın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaptığı yığınağın, iktidar ve devlet yöneticilerinin eli ile seyredilmiş olmasıdır. Bilanço 400’e yakın şehit ve bir o kadar da yaralıdır. Bunlara başta Ankara olmak üzere muhtelif yerlerde meydana gelen bombalamalar ve olaylar sonucu kaybettiklerimiz de dâhil değildir.

Bu şehadetlere de, Çanakkale’de “çocuk askerler” dahil diğer şehadetlere de, hatta tüm savaşlarda kaybettiğimiz insanların canlarını yitirişlerine de itirazım var.

Bizim desturumuz “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” değil mi? Hani insanı yaşatmak?

Siyaset adamları ve bir devlet için, insan hayatı bu kadar ucuz olmamalı!

Bunlar bize gösteriyor ki; adına Türkiye dediğimiz bu ülke yüzyıllardır iyi yönetilmiyor. Yönetilmiyor ki; askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel alanlardaki başarısızlığın bedelini fakir fakura çocukları canları ile ödüyor. Ancak bunlarda halka çoklukla “zafer” diye sunuluyor.

Şehadet makamı benim inancıma göre çok yüksek bir makamdır. Bu makamda oturmaya hak kazanmış olanlara, elbette gıpta ediyorum. Ve onlara çok şey borçlu olduğumuda biliyorum. Ancak doğru olan şeyin de, şartlar ne olursa olsun insanları yaşatmak olduğuna inanıyorum.

Buradan iktidar da olsun olmasın tüm sorumluluk sahiplerini uyarıyorum; yaptığınız yanlışları ucuz hamaset söylemleri ile örtmeye kalkmayın, yemiyoruz!

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 9

D -)    Başiskele  Cepheleri

Kurtuluş Savaşı’nda Kocaeli Bölgesi’nde (Yalova’dan Karasu’ya kadar) 100’e yakın milli müfreze yani savaş birliği kurulmuştur. Bunlar gerektiğinde birleşmiş gerektiğinde isim değiştirmişlerdir. ‘İzmit Körfezi Tarihi’ni nakış nakış işleyen Atilla Oral’ın verdiği 62 gurupluk listeden ve Yusuf Çam’ın ‘Milli Mücadele’de İzmit Sancağı’ kitabından Başiskele’yle direkt ya da dolaylı olarak alakalı olan 9 – 10 tanesinin isimlerini verebiliriz:

Ø  Gökbayrak Milli Taburu (Cemal Bey)

Ø  Kara Fatma Milli Müfrezesi

Ø  Zobuoğlu Hasan Bey Milli Müfrezesi

Ø  Servetiye Milli Müfrezesi

Ø  Döşeme Milli Müfrezesi

Ø  Lâz Mevlüt Efendi Milli Müfrezesi

Ø  Değirmendere Milli Müfrezesi

Ø  Katırözü Milli Müfrezesi

Ø  Kırıntı Milli Müfrezesi

Ø  Halit Monla (Molla) Milli Müfrezesi

 

Başiskele yani Bahçecik Nahiyesi’ndeki müfreze ve milis kuvvetlerinin başındakiler

ise; Milli İhtiyat Zâbiti Süleyman, Tevfik ve Mehmet Efendi’ler, Hacı Maksut Efendi, Şeyh Mustafa Nuri Efendi, Milli Alay Kumandanı Zobuoğlu Hasan Bey, Tantaoğlu Hasan Bey, Kadem Çavuş, Servetiye’den Milli Tabur Kumandanı Mahmut Bey, Mustafa Çavuş, Hasan Çavuş, Bayraktar Çavuş, Serindere’den Çolak Mustafa, Gâvur Ali, Aksığın’dan Memiş ve Nuri Ağa, İrşadiye’den Musa oğlu Mehmet ve Mevlüt Efendi ile Lütfiye’den İmam Mehmet Ali Efendi.

Kocaeli’nin sosyo-kültürel hayatına çok emeği geçmiş olan Rıfat Yüce, önce 1940 yılında Türk Yolu Gazetesi’nde Tevfik Uğurlu’nun hatıraları olarak sonra 1945 yılında ‘Kocaeli Tarih ve Rehberi’ adlı kitabında Başiskelelileri / Bahçeciklileri ve Milli Mücadele için gayretlerini şöyle anlatır:

Bahçecik Nahiyesi halkı 8 Nisan 1921 tarihinde resmen İstiklal Mücadelesi’ne girmişti. Bundan önce nâhiye kısmen Yunanlıların elinde iken halkın silahı toplanmış ve elde ancak 100 veya 150 kadar silah kalmıştı. Gizliden gizli silah tedâriki ile bu miktar 1000’e baliğ olmuştu (ulaşmıştı). Bahçecik, Yeniköy’ün Rum olması dolayısıyla Yunanlıların merkeziydi.

Bahçecik’in önünde batıdan başlayarak denize inen derenin bir tarafı (yalnız şose ve Bahçecik’e hâkim tepe) düşmanda diğer tarafı da Milis kuvvetlerin elindeydi. Ve Bahçecik Nâhiye Merkezinde de bir tabur Yunan askeri bulunuyordu. Milis kuvvetleri Tatar İhsâniye Köyü’nden Yeniköy’e hücum ederek düşmandan aldıktan sonra Bahçecik’teki 1 tabur düşman askerini tamamen esir edeceği sırada, her nasılsa bir hata sonucu sahil yolu açılmış olduğundan imdat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine düşman askeri esir olmaktan kurtulmuştu.

Düşmanla bu alanda tutulan karşılıklı cephe sahilden Keltepe eteğine kadar devam etmekte ve 30 kilometre uzunluğu bulmaktaydı. Bu cephe Millîci (Kuvva’cı) zâbitlerin kumandasında 600 veya 700 efratla (fertle) tutulmuştu. Buna karşılık düşmanın tam mevcutlu 1 taburu, 3 topu, 8 otomobili, 2 mitralyözle beraber 700 veya 800 kadar Bahçecik, Yeniköy, Döngel, Yuvacık, Arslanbey, Karatepe ve Mihaliç (Gündoğdu) Rum ve Ermenileri ile diğer dağlı Rum ve Ermeni muavin (yardımcı) kuvvetler vardı ki bunların yekûnu 1500 kişilik muntazam ve silahlı kuvvetlerdi.

İşin azâmetini (büyüklüğünü) halkta çalışmalarını o derece ciddiyetle arttırarak birkaç mutemet (güvenilir kimse) aracılığı ile ufak sandallarla İstanbul’dan silah ve cephane getirdiği gibi 7,5’luk seri ateşli yeni bir top ve 7,5’luk adi mantelli topla 800 mermi ve beheri 2,5 kuruştan tedarik olunan 50.000’den fazla fişek, 600’e yakın çeşitli ve yeni olmak üzere Alman Maksim makineli tüfeği ve 50 kadar işaret tabancası ve her türlü savaş malzemesini 7 – 8 bin lira değerinde hazırlamıştı.

Halkın yaptığı fedakârlık sonucunda Yunan Ordusu’na vurulan büyük darbe, memleketin kurtulmasına etkisi olmuştu. Yunanlıların Adapazarı’ndan ricat eden (geri çekilen) Manisa Fırkası’nın (Tümeni’nin) tam kuvveti ile Bahçecik’ten geçerken Milis kuvvetler bu fırkaya (tümene) 2000’den fazla maktûl (ölü) ve yaralı olarak zayiat verdirmişlerdir.

23 Haziran 1921’de Adapazarı’ndan kaçan düşmanın Manisa Fırkası tam kuvvetiyle sahile, II. ve III. Bölüklerine sabahleyin alaturka saat 9’da hücum etti. 7,5’luk mermi atan bir torpido ve 10,5’luk muavin (yardımcı) kruvazörün de iştirak etmesiyle meydana gelen şiddetli savaşta ölü ve yaralı olarak zayiat vermesi üzerine Damlıktan kaçmaya mecbur olmuştur.

 


ORAL, Atilla, “Kocaeli’de Kuva-yı Milliye”, Ö.Kocaeli Gazetesi – Özgür Pazar İlavesi, Sayfa 7, 20 Haziran 2004.

Rıfat YÜCE (Kocaeli Tarih ve Rehberi), Dr. Yusuf ÇAM (Milli Mücadele’de İzmit Sancağı), Doç. Dr. Adnan SOFUOĞLU (Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ), Avni ÖZTÜRE (İzmit Tarihi), Ali ÜZMEZ (Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi) ve Niyazi DURAN, Mahmut GENÇER, İlyas KUŞ, Selahattin KORKMAZ röportajları.

DİLBEROĞLU Süleyman Bey

Çitoğlu Tevfik AVDAN

Mehmet Nabi ULUSOY

Hacı Maksut SERİM

Döngel’de İngilizlerin tevkif ettikleri Lâz Şeyh Mustafa Efendi (Bkz: Bahçecik Tarihi kitabı, S.PEKİN – M.BAYRAM, Ankara, 2011, Sayfa 73).

Aslen Hamidiye’li olup Bahçecik ve Değirmendere Mıntıkasının genel kumandanı odur.

Milis Yüzbaşısıydı

Hacı Şabanoğlu Kadem DURAN

Diğer adı Hoca Köyü (ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 122 – ATASE Arş., 824, Ds. 7, Fhr. 25/1).

Mahmut Nedim ERDEM (Karahasanoğullarından)

Soytarı Mustafa Efendi (TARI)

Muhtemelen Gürgenli Hasan SERİM

Bahçecik’in güneydoğu istikametindeki köy; Serinlik Dere diğer ismiyle Gürgen Dere (Niyazi DURAN Röportajı, Ağustos 2007).

Muhtemelen Mustafa KOLAYLI

Namlı çetecilerden olup sonradan Kuva-yı Milliye’ye katılmıştır (Tüm kaynaklarda geçer).

Servetiye Cami Köyü ile Tepecik Köyü arasındaki alageyik anlamına gelen köy (DOĞAN, D. Mehmet, Büyük Türkçe SÖZLÜK, Sayfa 978, İz yayıncılık, 11.Baskı, İstanbul, 1996).

Her ikisi de önce Metozade Hüseyin Bey’in akabinde Gâvur Ali’nin birliklerinde yer almışlardır (ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle Başiskele İlçesi, sayfa 268, Kocaeli İl özel İdaresi, İzmit, 2009).

Bugünkü Gölcük’ün güneyinde Nüzhetiye ile Ayvazpınarı arasındaki muhacir köyü, eski adıyla Beylik.

85 kişilik Millici çetesiyle Değirmendere ve Karamürsel’de düşmana ağır zayiat verdirmiştir.

Bahçecik’in batısında, Değirmendere’nin güneyinde bir muhacir köyü.

Fiilen çok daha önceleri; takriben Mayıs 1920 gibi.

Bugünkü Şirinköy (İhsaniye Damlığı)

 

 

Meselenin Kaynağından Çözüm Beklenemez

Türk Milleti’nin başı sağ olsun.

Ümit ederim, tüm millete dilediğimiz son başsağlığı olur.

Ancak, birileri diyor ki; “terörle yaşamaya alışmalıyız.”

Bakın, bu bakış açısı ile meselelerimizi, terör konusunu çözmemiz mümkün değildir.

Daha da ağırını söyleyeyim: Bu kafa ile beraber olup, meselelerimizi çözmemiz de mümkün değildir.

Bu kafa, kim ölürse ölsün, ne kadar insanımız ölürse ölsün, ülke ne hale gelirse gelsin, neye mal olursa olsun, ben elimdeki imkânları bırakmak istemiyorum anlayışıdır.

Çünkü teröre alışmalıyız, teröre karşı beraber hareket edelim gibi sihirli olacağını düşündüğünüz cümleleri sarf etmeden önce, yapamayanın gitmesi olduğunu anlayıp gereğinin yapılması olduğunu görmektir esas olan.

Bakın, şunu net olarak görmek gerektir: Biz, meselenin kaynağından çözüm bekliyoruz.

Meselenin kaynağı, ülkenin içine düştüğü duruma neden olanların, iktidarlarını devam ettirme konusundaki ısrarlarıdır.

Bir yerin yönetimi, o yerin şartları ne olursa olsun, yönetimini devam ettirmek kararında olursa, o yaşanan şartları nasıl halledeceğiz, nasıl çözüm bulacağız.

15 Mart tarihli Sabah gazetesinin başlığı: “Yeni Türkiye’nin yürüyüşü durdurulamaz.”

İnsanın kanı donuyor.

Yani, bütün bu ağır şartlarda, hâlâ, ucuz, küçük propaganda, algı yönetme oyunu.

Biz, yeni bir ülkede mi yaşıyoruz?

Yahu, hangi yeni Türkiye?

Bu bakış açısı ile nasıl bir olalım, nasıl birlik olalım, nasıl omuz omuza teröre karşı yürüyelim?

Ben, kendime hakaret mi edeceğim, ben kendime saygımı mı kaybedeceğim?

 

 

Nevruz Kutlamaları (1)

Geçmiş senelerde yapılan “Nevruz Kutlamaları” sırasında, çok çirkin olaylar olmuştu.

Keza, Trabzon’da yine malûm kargaşalar yaşanmıştı. Bayraklar yere atılıp çiğnenmişti.

Bu olaylar, kandırılmış çocuklara yaptırılmıştı. Çocuklar buna âlet edilmişti.

Aziz Okur! Mesele çocuk mocuk meselesi değil. Çocuklara da yaptırılmış olsa, sonuçta bayrağımızın haysiyet ve şerefi ayaklar altına alınmış, şerefli bayrak yerlerde çiğnenmiş ve sürüklenmişti.

Bu olayı, maalesef bayrağa karşı, içlerinde soğukluk hissetmeye başlayan ve başlatılmış olan Batı ve Terör güdümlü birkaç kişi de yapmış ve yaptırmış olabilir.

Gerçek şu ki, sözde dost Avrupa devletleri ve güya müttefikimiz olan, hem de -nasıl bir şeyse- stratejik müttefikimiz ABD; Türkiye’yi karıştırmak, bölüm bölüm bölmek, küçük küçük kolay yutulur lokmalara ayırmak için; var güçleriyle gizli-açık ellerinden geleni ardına bırakmıyorlar.

Vatan evlâtlarını sudan sebep ve bahanelerle, hayâlî hedeflerle kandırıp, zihinlerini bulandırıp; içinde yaşadığı millete, devlete ve devleti devlet yapan bayrak gibi, kutsal diyebileceğimiz sembollere karşı kışkırtıyorlar.

Bu durum karşısında devletin; devlete sahip çıkmasından, daha tabii ve daha doğal ne vardır?

Halkın körletilmeye yüz tutan millî hassasiyetini, şu veya bu sebeple galeyana getirmek, harekete geçirmek istemesinden, daha mantıklı ne olabilir?

X

Bu uyandırış; ya gerçekten olmuş bir olaydan kaynaklanır. Veya kimilerinin kasıtlı olarak yaptıkları sunî / yapay bir hâdise sebep ve vesilesiyle olur. Yani devlet; milleti kendine getirmek maksadıyla resmî-sivil kuruluşlarla birlikte; birlik ve beraberliğin tazelenmesi ve kuvvetlenmesi için var gücüyle çalışır.

Bu, tıpkı ilerde yakalanılması muhtemel hastalıklar için, insanların aşıya tabi tutulması gibi bir şey. Hani çocuklara belli zamanlarda aşı yapılır ya…

Aslında kola şırınga edilen, aynı fakat zayıflatılmış olan mikroptan başka bir şey değildir.

Bu zayıflatılmış mikrobu şırınga ederler ki, vücut bunları tanısın; daha sonra bunlar; gerçek, yıkıcı, öldürücü mikroplara karşı vücudu savunucu bir hal alsın.

X

Evet devlet böyle durumlarda; bayrağa, devlete ve devleti devlet yapan şiarlara saygısızlıkta bulunulduğu zamanlarda; sun’î / yapay olaylara tevessül ve tenezzül edenler karşısında; yıpratılmak ve hattâ söndürülmek istenen vatan sevgisini kuvvetlendirmek için, halkla el ele verip, halkın millî duygularını galeyana getirir.

Hele bir de bayrağa saygısızlık yapılmışsa; bayrak sevgisini zinde ve canlı tutmak, vatana muhabbet ve sevgiyi uyandırmak için, kanunlar çerçevesinde ele güne karşı, içteki hainlere, dıştaki düşmanlara gözdağı vermek için, meşru bir varlık gösterisinde bulunurlar.

Çünkü “Hubbü’l-vatan mine’l-iman.” Vatan sevgisi imandandır.

X

Bu olaylara şöyle de bakabilir ve yorumlayabiliriz:

Bazen ordu; kendisini vatan savunmasına daha iyi hazırlayabilmek için muhayyel / hayali / varmış gibi gösterilen kuvvetler hazırlar:

Mavi ve Kırmızı kuvvetler. Biri saldırır gibi yapar, diğeri onu püskürtmeye çalışır. Böylece ordu’nun manevra kabiliyeti artar.

Gerçek bir düşman ve gerçek bir saldırı karşısında, vatan savunmasını çok daha iyi yapacak hale gelir.

X

Tarihte hükümdar ve kralların sürek avı tertip etmeleri de, kendilerini hakiki savaşlara hazırlamak için değil miydi?

 

 

Türk Milleti Titre ve Kendine Dön

0

Türk milleti, dünyanın en stratejik yeri olan Anadoluyu fethedip bu coğrafyaya yerleştikten sonra başlayan Haçlı seferleri, tarih boyunca değişik şekillerde devam etmiştir. Dikkat edilirse Türk milleti hiçbir zaman tek bir devletle savaşmamış, Batının güçlü devletlerinin ittifakıyla savaşmıştır. Rumeli’ye geçtiğimiz günden bu yana Avrupa’da yaptığımız bütün savaşlarda bu ittifakı görüyoruz.

Bugün gerek Ortadoğu’da, gerekse Güneydoğu’da savaş durumunda olduğumuz güçler ve yurdumuzun değişik yerlerinde kanlı terör saldırıları yapan örgütler, bize 100 yıl önce “Sevr”i dayatan güçler ve onların taşeronlarıdır. Bütün amaç, vatanımızı sanal devletlere veya eyaletlere bölmek ve Türkiye Cumhuriyeti devletini aciz duruma düşürmektir. Türkiye Cumhuriyeti devletini diz çöktürerek, ABD’nin ve AB’nin Türk milleti aleyhindekiher türlü isteklerini kabule zorlamaktır. Ege’de, Kıbrıs’ta, Suriye’de, Irak’ta, Güneydoğu’da hazırladıkları plana razı etmektir.

Son yıllarda bu milletin DNA’ları ile oynandı. Milli ve manevi kodları dumura uğratıldı. Milli birlik ve beraberliğimiz, nefret söylemleriyle ve alt kimlikler öne çıkarılarak yıpratıldı.Değişik algı yönetimleri ile gerçekleri göremez ve yorumlayamaz olduk. Bunun sonucunda her tür olumsuzluk, hukuksuzluk, yolsuzluk toplumca normal karşılanır oldu. Eskiden bir asker veya polis şehit olduğunda ve Türk bayrağına hakaret edildiğinde yurdun her yerinden tepki sesleri yükselirdi. Türk bayrağını kapan sokaklara meydanlara koşardı. Şimdi onlarca asker, polis, korucu ve sivil şehit oluyor, bayrağımız gönderden indirilip yerlerde sürünüyor, Atatürk büstleri parçalanıyor veya T.C. tabelaları indiriliyor, toplumdan çıt yok. Bu da Türk düşmanlarının iştahlarını kabartıyor.

Ama Türk milleti, istiklal ve hürriyet aşkını, 100 yıl önce olduğu gibi yine ortaya koyarak, bu hain emellerin sahiplerini mutlaka hüsrana uğratacaktır. Özellikle “Milliyetçiyim, Atatürkçüyüm, Cumhuriyetçiyim” diyen kişi ve teşkilatların bu iradenin ortaya çıkmasına öncülük etmeleri gerekir. Bu konuda en büyük görev de, Türk milliyetçiliğinin siyasi hayattaki temsilcisi MHP’ye düşmektedir. MHP yönetimi ve karşısındakiler,  önce kendi iç birliklerini sağlamalı, sonra daTürk milletinin milli reflekslerini ortaya koymasına yardımcı olmalıdırlar. Türk milleti, onlardan bunu bekliyor.

Türk Milleti Titre ve Kendine Dön. Muhtaç Olduğun Kudret, Damarlarındaki Asil Kanda Mevcuttur.

 

 

“Yurtta Silm, Cihanda Silm”

“Ey iman edenler; cümleten barışa dâhil olun! / Yâ eyyühellezîne âmenû-dhulû fî’s-silmi kâffe!” (Bakara 208)

İslâm barış dinidir ve bunu en az Müslümanlar bilir. Silm, islam, teslim, müslim, eslem, selim, selamet vb. hep barış ve esenlikle ilgili kavramlar. Bizdekilerse dinin adını ve anlamını bilmeden cihad kavramına yönelirler ki onu da paintball oyunu sanırlar yanlış bir zanla.

Cehd etmek, cihad etmek, mücahede etmek her zaman ve her yerde barış ve esenlik içinde için çalışmak, çabalamak demektir. Hır çıkarmak, fitne üretmek ve sağa – sola harp ilan etmek değildir. Kendini pek mücahid ve çok câhid sayanlara duyurulur.

Sulh ise anlaşmak, uzlaşmak ve bir müşterekte buluşmak demektir. Sâlihler uzlaşılır ve güvenilir iyi kimselerdir ki felâha / kurtuluşa erenler de iyi işler (salih amel) çıkaranlardır. “Yurtta anlaşma, dünyada uzlaşma

Ömrünün önemli bir kısmı cephelerde geçmiş bir Osmanlı Paşasının Kurtuluş (felâh) için yıllarca Müdafaa-i Hukuk (meşru müdafaa) çizgisinde Millî (milletçe) bir Mücadele (cehd) vererek savaşmasından sonra Devlet (barış yurdu) kurmuş bir insan düşünün.

Adı Mustafa ve Kemal (seçilmiş ve olgun) olsun. İdareyi soy-sopa değil cumhura (halk) bıraksın. Egemenliği (hâkimiyet) kendini Allah’ın halifesi (Halifetullah) / yeryüzünde Allah’ın gölgesi (Zıllullahi fi’l-arz) sayanlardan alsın ve millete (eyyühen-nâs) bıraksın. Sonrasındaki 15 yılın parolası da “Yurtta ve Cihanda Sulh (barış ve huzur)” olsun.

Kime batar, niye batar? Komşularımızla sulhlaşsak / anlaşsak ve ülkemizde, sınırlarımızda, çevre coğrafyamızda silmi / barışı tesis etsek fena mı olur? Kulun vazifesi, Allah’ın rızası bu yönde değil mi? Din bu yüzden câri değil mi? Kur’an bunun için indirilir, Elçi bunun için gönderilir; değil mi?

Atatürk’le alıp veremediğiniz ne biliyorum ama onun her günahını aldığınızda o cürüm sizin bir tarafınızdan çıkıyor. Başşehrimizde bu kaçıncı patlama? Bu kaçıncı acı? Kaç kişinin daha hayalleri donacak, kaçının yuvasına gamlar – kederler konacak?

Sınırlarımızın içinde iç savaş kaçkını perişan insanlar.. Yılların sayısal olarak artışı umutsuzluklarını da arttırıyor. Kimi muşambadan çadırlarda, kimi naylondan botlarda; karada ve denizde ölüm kol geziyor.

Güneydoğudaki şehirlerimizi patlamaya hazır cephanelik haline getirenler halkı canından bezdirmiş durumdalar. Bir zamanlar Devlet‘in / Hükümet‘in muhatap alarak şımarttığı terör itleri aylardır yöre insanının huzurunu gasp etmiş vaziyette.

İçinde bulunduğumuz ahvâl ve şerâit budur. Savaş çıkar mı, kimle savaşırız; olaylar nereye kadar gider, daha ötesinde neler görürüz bilmiyoruz ama bildiğimiz bir şey var ki Atatürk’ü milletçe pek anlamamışız. ‘Yurtta Barış, Dünyada Barış‘ sözünü de.. Bu sözün Kur’anî özünü de..

Anlarsam Arap olayım” der Türkler. Türk mü kalacağız yoksa Arap mı olacağız, anlama numarası mı yapacağız yoksa numaradan mı yaşıyoruz; kimse bilmiyor. Ama barışa ve huzura ne biçim ihtiyacımız var; işte onu herkes biliyor.

Allah 37 canımıza mağfiret etsin, 71 yaralımızı şifâyab eylesin. Ailelerine sabır ve metanet, kendimize de akıl – fikir cesareti diliyorum.

Encamımız hayrola!

 

 

Koca Reis Fahri Uzun

Koca Reis‘ lakaplı Fahri Uzun, Amasya’ya ruhunu veren, bütün siyasî görüşlere mensup insanların saygı duyup dikkatle dinledikleri, ‘Dur!’ deyince Amasya’yı durduran, ‘Yürü!’ deyince meydanları dolduran bir kanaat önderidir.

Kitabın yazarı Prof. Dr. Kenan Erzurumlu; Genel Cerrahî Uzmanı, Operatör Doktordur.  Asıl büyük özelliği, şuurlu Türk milliyetçisi olmasıdır. 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 161 sayfalık kitabında; şânına, îmanına ve erliğine şâhit olduğu gönül dostunu, Koca Reis Fahri Uzun‘u ve O’nun fikirlerini merkeze alarak Türkiye’nin geçmişine ayna tutup, yaşadığımız günleri yorumluyor, geleceğimizle ile ilgili temenni, tahmin ve tavsiyelerini yazıyor.

Fahri Uzun’un doğduğu köy olan Oluz’da, Amasya’ya ilk yerleştirilen Oğuzlar yaşamaktadır. O, makine mühendisidir. Bütün gençlik hayatı boyunca Türkçü-Ülkücü hareketin içerisinde olmuştur. Hazırlamış olduğu soygeçmiş kitabına şu cümlelerle başlıyor: ‘Dünya tarihinde gördüğümüz en büyük gerçek, millet gerçeğidir.’

Kenan Erzurumlu, Fahri Uzun’un destansı bir hayat olan yakın geçmişine dikkatli nazarlarla bakıp, efrâdını câmi – ağyarını mâni ölçüler içerisinde anlattıktan sonra mâhir bir hamle ile geleceğe yöneliyor.

Koca Reis; ‘Geçmişinin câhili olan, geleceğinin körüdür‘ gerçeğinin gereğini yerine getirmek için, derin araştırmalar neticesinde sâhibi olduğu bilgi birikiminin kaybolmaması, yalnızca kendisinin bildiği hakikatlerin unutulmaması için doğduğu köyün ve ailesinin şeceresini yazmıştır.

Fahri Uzun’un heyecanlandıran ve merak uyandıran hikâyesi, oğlunun yazdığı satırlarla şöyle başlıyor:

‘Çocukluğumdan hatırladığım ilk net hâtıram, bir akşam, evimizin zilinin çalmasıyla başlar. Annem kapıyı açtığında peşinden koştum. İki adamdan, iri cüsseli ve gri takım elbiseli olanı; ‘Yenge Hanım, Fahri’ye gelmiştik, evde mi?’ Diye sordu. Annem: ‘Kendisi evde değil, siz kimsiniz?’ Dedi. ‘Biz arkadaşlarıyız.’ Annemin ‘İsminiz nedir?’ diye sorarken tebessümü ve rahatlığı karşısında, karşı taraftan bir duraksamayla cevap geldi: ‘Hasan, Hüseyin deyiverin. Biz, O eve gelince tekrar uğrarız.’ Annem, kapıyı kapatır kapatmaz, telefonun başına gitti, kulübü aradı. Babama telefonda ‘Fahri, aranıyorsun. Hemen gel. Eve, diğer taraftan gel.’

Biraz sonra babam geldi, hemen toparlandık. Annem, babam, ben ve kardeşim, arka sokaktan başka bir eve gittik. Sabah kalktığımızda babam gitmişti, aylar sonra döndü…

Henüz beş yaşında bir çocuk olan ben, ne düşündüm, ne hissettim? Annemle babamın telasından dolayı biraz endişelendiğimi hatırlıyorum. Neden daha fazla korku duymadığımı, büyüdükçe, babamı tanıdıkça anladım. O korkusuz babanın yanında, insanlardan korkma duygusunu hiç tatmadık. Ayrıca; O ve bütün saygıdeğer dâvâ arkadaşları, çilekeş aileleri, yaşadıklarını hiçbir zaman dramatize etmediler. Dâvâları için mücâdele verirken yaşadıkları bütün zorlukları, yangın yeri gibi bir ortamı hep bir masal gibi tebessümle, bir destan gibi coşkuyla anlattılar. O ve dâvâ arkadaşları, mağdur oldukları zaman bile mağrur olan çerilerdi.

Babam, 12 Eylül’de tutuklanmamasının en önemli sebebinin, ‘Amasya’daki Alevî-Sünnî çatışmasını önlemesi‘ olduğunu söylerdi.

Evet! Okuyucu, Koca Reis Fahri Uzun‘u tanımıştır.  Koca Reis, başarılı bir iş adamı, teşkilatçı bir siyaset adamıdır. Fakat hiçbir zaman kendisini öne çıkarmamış, her şeyi yalnızca milleti ve memleketi için, Rıza-i Barî için yapmıştır. O sebeple, yalnızca çevresindekiler tarafından bilinir, tanınır. Öyle anlaşılıyor ki O’nu en iyi tanıyan da Kenan Erzurumlu’dur.

Koca Reis, 16 Nisan 2014’te, sigara tiryakiliğinin ona belirlediği kadere mağlup oldu. Akciğer kanseri O’nu bu dünyadan ve sevdiklerinden-sevenlerinden ayırdı.

*  *   *

Kitabın 33. sayfasında Merhum Fahri Uzun’un konuşmaları ve yazıları başlıyor:

Her milletin, millet olma özellikleri farklıdır. Türk milletini millet yapan özellikler, Türk ırkından olmak, Türk kültürünü bilmek ve sâhip olmak, Türk örf ve âdetlerini bilmek ve yaşamak, Türk tarih birliği şuuruna sâhip olmak, Türk ülküsünü hedef almaktır. Nedir bu ülkü? ‘Kızıl Elma‘ dediğimiz, Türk milletinin, tarih boyunca cihanşümul devletler kurmasını sağlayan felsefedir. Yâni, cihan hâkimiyeti mefkûresi, istisnasız, Türklerin kurduğu bütün devletlerde, hâkim felsefe olarak devam etmiştir. Yazılı tarihimizin ortaya çıktığı günden bugüne kadar kurduğumuz bütün devletlerde, aynı ülkü ortaya konulmuştur ve Türk milleti bu ülkü peşinde hiç yılmadan, yıkılmadan koşturmuştur. İşte Türk milletini millet yapan özelliklerden birisi de Türk ülküsüne sâhip çıkmak özelliğidir.

Sonraki sayfalarda kitap; muhteşem bir Türk tarihi özelliğine bürünür ve sayfalar boyunca okuyucuyu sıkmadan çay-kahve eşliğinde, tefekkürle demlenmiş tarih sohbeti şeklinde devam eder.

38. sayfada bir hâdise anlatılır ki; Türk’ün Türk’le mücâdelesine yanmanız mı gerekir, yoksa Türk’ün savaş dehâsına hayran olmanız mı? Durur, düşünürsünüz.

Osmanlı’nın son dönemi için bir derin tahlil, hemen ardından gerçekçi bir değerlendirme, 1950’de çok partili demokratik hayata geçiş, 1960’da devletin çivisinin, 1974’te iktidar değişimi ile devlet treninin raydan çıkartılması gibi hâdiseler, aynı zamanda fikir adamı olan Kenan Erzurumlu’nun, azamî dikkatle kullandığı neşteri kadar kalemini de ustalıkla, fakat bu defa cesâretle ve açık yüreklilikle kullanabildiğini gösteriyor.

Artık okuyucu mütefekkir Kenan Erzurumlu’nun çekim alanındadır. Tahliller, tespitler, hükümler ardı ardına gelir. Halk filozofları der ki: ‘Tenkit câhillerin, şikâyet âcizlerin kendilerini temize çıkarabilmek için oyalandıkları bahânelerdir.’ Şarkın büyük mütefekkiri Ali Şîr Nevâî ise; ‘İş yapmak isteyen imkân bulur. İstemeyen ise bahâne arar.’ Diyor. Sayfalarda, tenkide, şikâyete tevessül etme kolaylığına sapmadan, öğüt veren değil, örnek olan bir üslup kullanılması, kitabı okunmaya değer konuma eriştiriyor.

Kitabın öznesi yalnızca Türkiye değildir. AB, ABD, NATO, değişen dünya,  Ortadoğu ve diğer meseleler, Erzurumlu’nun ameliyat masasına yatırılıyor. Eser, Türkiye sevdalısı Koca Reis’in sevda Türkülerini hatırlatan konuşmalarıyla, dostlarının ardından yazdıkları vefa yazılarıyla sona eriyor.

Yarınları şekillendirebilmek için dünü bilmek gerekir. Yarınların neler getireceği, dünlerde yaşanan hâdiselerin tahlilleriyle tahmin edilir. Koca Reis Fahri Uzun, ülkemizin yarınlarını inşa etmeyi kendine ideal olarak seçenlerin okuması gereken bir kitap.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Prof. Dr. KENAN ERZURUMLU:

Amasya İli’nin Suluova İlçesi’nde 1952 yılında doğdu. 1962 yılında Merzifon’da Cumhuriyet İlkokulu’ndan, 1968 yılında Merzifon Lisesi’nden, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden diploma aldı. 1981 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1991 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör oldu.

1976’dan 1981 yılına kadar ABD’de Genel Cerrahi alanında çalıştı. Tokat’ın Turhal İlçesi Devlet Hastahânesi’nde Başhekim olarak tâyin edildi. 1991 yılında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Genel Cerahi Uzmanı olarak göreve başladı. 1996 yılında aynı üniversitenin  Uygulama Hastahânesi Baştabi oldu. 2011 yılından itibâren Cerrahî Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır.

Prof. Erzurumlu, evli, 2 evlat babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Web Sitesi: http://www.kenanerzurumlu.com //  E-posta: kerzurum@omu.edu.tr

 

KUŞBAKIŞI:

ÇANAKKALE SAVAŞLARI GÜNLÜĞÜ:

Resimli, Haritalı Kronolojik İnceleme

Onların kemikleri dağ gibi yığıldı, kanları dere gibi aktı… Mermileri tükenince imanlarını süngülerinin ucunda parıldattılar ve devleştiler. Cins cins takviyeli insan sürülerini göğüsleriyle durdurdular. Ne ölüm indiren gökler yıldırdı onları, ne ölü püskürten yer… İstilacı düşmana Boğaz’ı dar ettiler; denizden de, karadan da geçit vermediler; sağ kalanlar mütevazı birer gâzi, toprağa düşenlerse Cennet’e Tanrı misâfiri oldular; hem yedi düvele nam saldılar hem nesillerine şeref bıraktılar…

Onların destanını okuyalım:

Öpelim onlardan kalan Bayrağımızı, temizse dudaklarımız…

Gezelim şehitliklerini, temizse ayaklarımız…

Dua sağnaklarımız erişsin onların yüce ruhlarına; böylece, belki o yüceliğin sırrı da açılır gönüllerimize, nesillerimize…

Erol Kılınç’ın yazdığı, 13.5 X 19,5 santim ölçülerinde, 219 sayfalık kitap 2010 yılında yayınlandı.

(Tanıtım bülteninden)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

AVRUPA’DA TÜRKLERİN KÖKENİ:

İşlek bir Türkçesi, verimli bir kalemi olan Erdoğan Aslıyüce, Yesevî Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı’dır. Yesevi Vakfı ile birlikte, 40. eseri olan 12,5 X 19 santim ölçülerinde, 168 sayfalık Avrupa’da Türklerin Kökeni‘ isimli kitabında; ‘Nasıl ki Türklerin Anadolu’ya geçişlerini 26 Ağustos 1071 olarak söylemek yanlışsa, Türklerin Anadolu’dan Balkanlara geçişini 1354 olarak kabul etmek de yanlıştır.’ Diyor ve devam ediyor: Avrupa’da Türk varlığının oluşması, Milattan Önce 11. asırda Asya’dan gelip İtalya’ya yerleşen Etrüsklerle başlamıştır. Bu söz kuru bir iddiadan ibâret değildir. Aslıyüce inandırıcı bilgi ve belgeler ortaya koyuyor. Milattan önce 8. yüzyılda Kimmerler, 7. yüzyılda İskitler, 4. yüzyılda Sarmatlar Avrupa’ya geldiler.

İflah olmaz Türk düşmanlığıyla malûl olan batılı tarihçiler, bu kavimlerin Türk kökenli olduklarına dair ileri sürülen bilgi ve belgeleri, aklî yetersizlikleri sbebiyle kabullenmekte zorlanırlarsa da Avrupa’ya 380 yılında gelen Hunların, 452 yılında gelen Atilla ordusunun, 568 yılında gelen Avarların, 559’da gelen Bulgar Türklerinin Türklüğünü reddetmeye kapasiteleri kâfi gelmemiştir.

Avrupa topraklarında at koşturmalarına rağmen devlet kuramayan Türklere, sonraki yıllarda Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar dâhil olur. Avrupa topraklarındaki ilk Müslüman Türk Devleti, sonradan ‘Cafer bin Abdullah‘ adını alan Almuş Han yönetimindeki Bulgar Türk Devleti’dir.

Sonrası ve daha fazlası, soyadı gibi yüce asıllı olan Erdoğan Muallim’in, Avrupa’da Türklerin Kökeni isimli küçük hacimli ve fakat dev muhtevalı eserinde…

YESEVİ YAYINCILIK: Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

YOL AYIRIMINDAKİ TÜRKİYE:

Özgürlüğün iyimserliği rakamların kötümserliğini yok edecek! Bir ülkeyi, bir toplumu anlamanın en iyi yolu, öteki ülkelerle, öteki toplumlarla karşılaştırmaktır. Çünkü dünyayı birlikte paylaştığımız, çağı birlikte yaşadığımız kültürleri anlamadan, kendimizi anlamak mümkün değildir. O zaman da sayılar devreye girer, rakamlar bütün ayrıntılarıyla kendi hakikatimizi gözler önüne serer. Selçuk Şirin, bu çalışmasında verilerle, kıyaslamalarla, tecrübelerle ülkemizin çarpıcı bir fotoğrafını sunuyor. Düşünmek, anlamak ve değiştirmek için…

12,5 X 19,5 santim ölçülerinde 208 sayfalık kitap, 2015 yılında yayınlandı.

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-246 66 66  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-YAVUZ SULTAN: Mustafa Armağan / Timaş Yayınları.

2-NECİP FÂZIL KİTABI: Heyet tarafından yazılmıştır. Zeytinburna Belediyesi Yayınları

3- OTUZDOKUZ: Celalettin Murat. Hikâyeler. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

4-TÜRK-RUS MÜNÂSEBETLERİ VE MUHAREBELERİ: Sâmiha Ayverdi /Kubbealtı Neşriyat

5- SERAB-I ÖMRÜM VE DİĞER ŞİİRLERİ: Rıza Tevfik Bölükbaşı. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış

 

DERKENAR:

TARİHTE TÜRKLER

Hıristiyan batıya mensup yazarlar ve onlarla aynı paralelde duruş sergileyen diğer milletlere mensup tarihçiler, etnologlar ve sosyal antropologlar, tarihte mühim yeri olan kavimlerin kendi soylarından olduğunu iddia etmeyi âdet edinmişlerdir. Eğer kendi soylarıyla irtibatlandırmakta zorlanırlarsa, meseleyi belirsizliklerin karanlığında bırakmayı tercih ederler. Türk ırkına mensup topluluklar, milletler söz konusu olduğunda bu gayretler artırılır. Türk olduğu gizlenir. Onların dümen suyunda olan yerli ilim adamları da batılıların yazdıklarını gerçek olarak kabul etmenin ötesinde varlık gösteremezler.

İlim sahasında insanlığa büyük hizmetleri olan âlimler için de aynı durum söz konusudur. Onlara göre eserlerini Farsça yazdı diye Mevlana, İranlıdır. İlmî kitaplarını Arapça yazdıkları için büyük Türk İslam âlimleri Serahsî ve Matûridî Araptır.

Bir şahsiyetin veya insanlar topluluğunun hangi millete mensup olduğu hususunda genel geçer kaide şudur: Kesin hakîkat, belgelere dayalı olarak tespit edilememişse, bütün iddialar ve ihtimaller okuyucuya sunulduktan sonra, ‘Şu millete mensup olması ağırlıklı ihtimaldir‘ denilir. Bâzı ülkelerdeki resmî görüşler, en küçük bir bağlantının bulunması hâlinde bile, kendileriyle aynı soydan geldikleri tezinin üzerine oturtulur. Böylece; köklü, kalabalık ve güçlü oldukları, soyunun büyük âlimler yetiştirdiği, tarihi yönlendiren işler yaptığı görüntüsü verilir. Bizde ise maalesef tamamen tersidir. Bir şahsın veya kavmin Türk olmadığına dair en zayıf işâret en kuvvetli delil sayılır.

Ansiklopedilerimizin çoğu tercümedir. Tercüme ansiklopedilerde, bahse konu olan insanların eserlerini yazdığı dil, doğduğu veya yaşadığı veyahut da vefat ettiği bölge göz önünde bulundurularak milliyeti belirlenir. Araştırma zahmetine katlanmayan bâzı tarihçilerimiz de o bilgileri doğru kabul ederler. Ve böylece o şahsın, Türk olmadığına inananların sayısı artar. Yerli yazarların hazırladığı ansiklopedilerde de aynı bilgiler tekrarlanır.

Bu düşüncede olanlar Sümerlerin Türk olduğunu kabul etmezler. Sümerlerin Türk olduğunu iddia ve ispat edenlerle; ‘Sümerler Ankara’ya gelip Sümerbank’ı kurdular ve sonra geldikleri Mezopotamya’ya döndüler ‘ diyerek alay etmekten büyük zevk alırlar.

Daha da ileri gidenler vardır: ‘Eserlerini Rusça yazdı, Türkçe tek bir satır yazmamıştır‘ diyerek  Cengiz Aytmatov’un Türklüğünden şüphe ederler.

Alman, İngiliz, Fransız ve İtalyan nice ilim ve fikir adamı vardır ki eserlerini Lâtince yazmışlardır. Büyük Türk şairi Fuzûlî, 76 yıllık ömrü boyunca, dünyaya geldiği Irak’ın Kerbela bölgesinin dışına çıkmamıştır. Böyledir diye O’na, ‘Arap’tır, Türk değildir!’ Diyen ayıplanmaz mı, câhillikle suçlanmaz mı?

Sâdece övünmek maksadıyla soyumuzun tarihteki mühim ve yüksek yerlerini bilmek, ecdâdımızın yetiştirdiği âlimleri tanımak bize hiçbir şey kazandırmaz. Böylesi hareket ırkçılıktır. Türk milletinin genlerinde ırkçılık kavramı yoktur. Onları bilmemiz ve tanımamız, onlara lâyık kişiler olma azmimizi kuvvetlendirmek içindir. Biz, ‘iki günü birbirine eşit olan ziyandadır‘ sözünü rehber edinen bir kültürün mensuplarıyız. Bu sözün hadis olmadığı iddiaları, kelamın doğruluğunu ortadan kaldırmaz. Fert olarak, millet olarak dâima gelişmek, ilerlemek ilmimizi artırmak şuurumuzu kuşatan hedefler olmalı. Yeni âlimler yetiştirmek tarihe geçecek mühim işler yapmak suretiyle geçmişimizdeki parlak günleri tekrar yaşamak için mâzide neler yaptığımızı bilmek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde erir, ufalanır, toz oluruz. Daha güçlü milletler bizi istemediğimiz yerlere savururlar.

 

 

Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Etkileri

Televizyonun çocuklar için en etkili uyarıcılardan biri olduğu bilinmektedir.

Çeşitli araştırmalara göre, televizyonun çocuklar üzerindeki etkilerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Çocuk, uyanık olduğu sürenin 1/6’sını ya da daha fazlasını bir tek etkinliğe bağlı geçirirse, o etkinliğin, çocuğun hareket ve davranışlarına etkisi kesindir.

Bu etki, programın çocuğun hatırında kalışına, program anlayışına ve izlediği tiplerin yerine kendisini koymasına göre değişmektedir.

2- Çocuğun yemek ve uyku programını aksatmaktadır. Çocuklar, televizyon karşısında lokmalarını çiğnemeden yutmaktadırlar.

3- Çok fazla televizyon seyretmenin çocuklarda sinirlilik ve fazla duygulu olma gibi problemlere yol açtığı kanıtlanmıştır.

4-Şiddet içeren programlar, çizgi film bile olsa, seyreden çocukların davranışlarında saldırganlıkoluşmaktadır.

5-Haftada 25 saat ve üzeri televizyon seyreden çocukların, televizyonda gerçekmiş gibi gösterilen davranışların biçimlerini, problem çözme yeteneklerini ve sosyal normları, günlük hayatta uyguladıkları görülmüştür.

6-Çocuklar için hazırlanan programların, yetişkin programlarından %10 daha fazla şiddet öğesi içerdiği görülmüştür. Çocukların, yoğun şiddetten etkilenerek saldırgan davranışlar sergilemesi kaçınılmazdır.

7- Çocuklar televizyonda izledikleri;aksiyon, korku, şiddet, sosyal korkular vb. rollerle özdeşleşerek, bunları alıp uygulamaktadırlar

Yetişkinler, bunları çocukların “zararsız” miktarda izlediklerinisöyleyebilirler Zararsız miktarda da olsa, küçük çocukların etkilenmesinin önüne geçemeyebilirler. Zaman geçtikçe bu davranışları taklit etmeye başlayabilirler.

8-Çocuğun, süper kahramanı oynaması problem olmaya başlayabilir. 6 yaşın altındaki çocuklar kolaylıkla etkilenebilirler ve ekranda gördükleri gerçek olmayan şeylerden gerçeği ayıramayabilirler.

9-Çok kısa sürede çok fazla yüklenen bilgilerden kafası karışan çocuğun, dünyası daha da karmaşık hale gelir.

10- Eğitimsel ağırlıklı programlar, içerikte zararsız olsa bile çocuğun gerçek oyun deneyimleri ve aktivitelerinde geçireceği zamanın yerini tutamaz.

 

Yayımlanan reklamların ise çocuklara etkisi oldukça fazladır. Televizyonun etkili bir dikkat çekme aracı olduğunu bilen reklamcıların, başta çocuklara yönelik ürünler olmak üzere, birçok ürün tanıtımında ve olay aktarımında çocukları kullanmaktadırlar.

Çocuklara yönelik ürünlerin reklamında, yine çocuklar kullanılarak mesajlar verme, yaygın şekilde kullanılan yöntemlerdendir.

Böyle olunca; çocukların,televizyonda gördükleri reklam ürünlerini ailelerinden istemesi yaygınlaşmaktadır.

Çocukların televizyon izlemelerine kısıtlamalar getirmek yerine, ailelerin kontrolü altında, farklı uğraşılarla zamanlarını değerlendirmeleri sağlanmış ve sonuçta çocukların ailelerinden oyuncak istemelerinde %70 oranında azalma olduğu görülmüştür.

Reklamlardan yanlış değerler kazanan çocuklarda,  zararlı ve gereksiz davranışlar sıklıkla görülmektedir

 

Televizyonun, çocukların üzerinde olumsuz etkisinin yanı sıra,elbette olumlu etkileri de bulunmaktadır:

Çocukların yaşına ve psikolojisine uygun televizyon programlarının, çocukların akademik becerilerine olumlu etkiler yaptığı bilinmektedir.

5-6 yaş grubundaki çocukların televizyon izleme ile başarı düzeyleri arasında olumlu bir ilişki bulunmaktadır.

Özel hazırlanmış eğitici televizyon programlarının çocuklara yeni kelimeler ve kavramlar öğretmede ve okula hazırlamada çok etkili olduğu bilinmektedir.

Çocukların rastgele, kontrolsüz televizyon izlemeleri hususunda aileler duyarlı olmalıdır.

Ebeveynler,televizyonun, çocuğun üzerindeki güçlü etkisini bilerek ve farkında olarakçocukla birlikte televizyon programı seçimi yapmalıdırlar.

 

Sevgiyle kalın.

 

 

Kaynaklar

1-Atay M. Ve Öncü E. Ç.(2003) “Elektronik Bakıcı: Televizyon”Çoluk Çocuk Dergisi.V:27 n:6, p: 14- 17.

2- Aydın Ç. (1994). Televizyon ve Çocuklar. Okul Öncesi Eğitimcileri için El Kitabı (Ed: Şule Bilir). Ya­pa Yayıncılık. Turan Ofset İstanbul.

3-Brunet C.(2000) “1-7 yaş Arası Çocuğun eğitimi, www.superanne.com/aile/televizyon.shtml

4-Katz L.G. (1989). Televizyon ve Çocuklar. Yaşadıkça Eğitim Dergisi. H. Ofset Mat. A.Ş. İstanbul.

5-Razel M. (2001). “The Complex Model of Television Viewing and Educational Achievement” The Journal of Educational Research v:94, n:6, p:371-379. 2001

6-Seawell M. (1998).National Television Violence Study. Thousand Oaks, CA: Sage Publishing, ED 420-437, 1998.

 

 

O Makamda Olana Dürüstlük Yaraşır

Anayasa Mahkemesi’nin iki gazeteci Can Dündar ile Erdem Gül hakkında verdiği hak ihlali kararına Cumhurbaşkanı Erdoğan ve “kahve dövenin hık deyicisi” durumundaki malum medyanın tepkisi sert ve insaf sınırlarını aşan boyutta oldu.

Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’si bu gazetecilerin tutuklu yargılanmasını haksız bulurken, 3 üye tutuklama kararını haklı bulmuştu.

AYM yürüyen davanın esasına girmeden sadece “tutuklu yargılamada haksızlık olduğunu” tespit etmişti.

Bu karardan sonra iki gazeteci hapisten çıktı. Fakat Erdoğan ve yandaşlarının eleştirileri bombardımana dönüştü.

AYM’nin “Anayasayı çiğnediği” iddia edildi.

“AYM kendisini yerel mahkeme yerine koyarak yetkisini aştı” denildi.

“İç yargı yolları tüketilmediği için yetkisi olmadığı halde davaya bakamaz” denildi.

Büyük bir öfke patlamasıyla “tutuklu kalmalıydılar” denildi.

Oysaki gerekçeli karar açıklandığında, “tutukluluk hali devam etmeliydi” diyen 3 AYM üyesi hakimin bile bu yetkisizlik iddialarına katılmadığı görüldü.

Yani “tutuklu yargılamanın devamı yönünde oy kullanan bu hakimler bu konularda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Adalet Bakanı Bozdağ’dan farklı olarak bu davayı inceleyen Anayasa Mahkemesinin yetkisinin olduğunu düşünüyorlar.

AYM kararın gerekçesini açıkladıktan sonra da RTE ve yandaş medya eleştirilerini sürdürdü.

Erdoğan, “AYM, Anayasayı hiçe sayarak kendini mahkemenin yerine koymuş, bireysel başvuru hakkıyla ilgisi olmayan bir karar vermiştir. Sayın Başkan bana daha önceleri bizzat kendisi söylemiştir, ‘gerekçeyi hazırlamadan asla karar açıklamayız’ diye. Ama ne yazık ki şimdi ben bu olayı yaşayınca gerçekten çok üzüldüm ve buradan söylüyorum, çok kırgınım. Niye, o makamda olana dürüstlük yaraşır da onun için” dedi.

“O makamda olana dürüstlük yaraşır” sözü çok doğrudur. Dürüstlük herkesten beklenmesi gereken bir davranıştır. Özellikle de yasama, yürütme ve yargı erklerini kullanan en üst görevlilerden…

***

Hiç Cumhurbaşkanı bilmez mi? En azından içlerinde tanınmış Anayasa profesörlerinin de olduğu danışmanlarının bilmemesi mümkün mü? Adalet Bakanı da bu konuda bilgisiz olamaz.

Anayasaya göre “gerekçesi yayımlanmadan karar açıklanamaz” diye tanımlanan kararlar İptal kararlarıdır. Oysaki BİREYSEL BAŞVURU durumunda hak ihlaline dair kararların açıklanması için gerekçeli kararın yayımlanması beklenmez.

Adalet Bakanı “AYM yetkisini aştı” diye açıklama yapsa da, Adalet Bakanlığı’nın daha önceki görüşüne göre de, “hak ihlali varsa iç yargı yolları tüketilmeden de AYM’ne bireysel başvuru yapılabilir.”

Bütün bunları bildiği veya bilmesi gerektiği halde AYM’ne tamamen siyasi gerekçelerle yukarıdaki eleştirileri yapanlara da hatırlatalım:

“O makamlarda olanlara dürüstlük yaraşır.”

***

Dürüstlük Müdür?

Malum çevrenin, geçmişte savunduklarının tam tersine olarak, bugün “AYM tutukluluğa itirazları görüşemez” demesi dürüstlük müdür?

Aynı çevreler “Ergenekon Terör Örgütü” dosyası ile yargılananların “kumpas” sonucu haksız yere tutuklandığını tespit eden ve hüküm giyenleri serbest bırakan AYM kararını alkışlamışlardı. Bugün “AYM yürüyen davalarla ilgili şikâyetleri görüşemez” veya “esasa giremez” diye efelenmeleri dürüstlük müdür?

Can Dündar ile Erdem Gül haklarında soruşturma açıldıktan 6 ay sonra tutuklandılar. 6 ay boyunca tutuksuz kalmalarının sakıncası yoktu da, şimdi tutuksuz yargılansalar hukuken hangi sakıncalar doğabilirdi? Bu soruya cevap veremeyenlerin “tutuklansınlar” kampanyası ve hukuk dersi vermeye kalkması dürüstlük müdür?

Yargılama bitmeden hâkimler yerine hüküm vererek “AYM hainleri, casusları serbest bıraktı” propagandası yapmak dürüstlük müdür?

***********************************************

Hukukun Bittiği Yerde

Cumhurbaşkanının “ben Anayasa Mahkemesi kararını kabul etmiyorum, uygulamıyorum” sözlerini ve “yerel mahkeme AYM kararına direnmeliydi” diyen direktiflerini hatırlayan bazı okuyucuların yukarıdaki açıklama gayretlerimi pek naif bulacağını biliyorum.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan‘ı hedef alarak, “Sen kime kandın Zühtü“, “Kandıramazsın Zühtü“, “FETÖ’nün yuvasını Zühtü gizledi” diye seviyesiz manşetler atan yandaşlarla anlaşmanın imkânı olmadığı da malum.

Bu bakımdan “sözün bittiği yerde” oyalanmayı,  “işin şirazeden çıktığı” kısmı tartışmayı yersiz buluyorum.

Çünkü biliyorum ki, Anayasanın 138 inci maddesindeki şu hükümleri hatırlatmanın bir faydası yoktur. “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

“Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

“AYM kararlarını tanımıyorum, uygulamıyorum” sözlerinin sarf edildiği gün, sohbet ettiğim ilkokul mezunu iki esnaf arkadaş “Artık biz de mahkeme kararını tanımıyoruz. Kendi hakkımızı kendimiz alacağız” dedi. Halkımızın irfanı ile meseleyi çok iyi anladığını gördüm.

Hukuk devletinde tasavvuru dahi mümkün olmayan söz ve davranışların değerlendirmesini halkımın basiretine bırakıyorum.

*********************************************

Ankara’da 3. Bombalı Saldırı

Başkent Ankara’nın kalbinde Kızılay’da yeni bir bombalı saldırıda son açıklamalara göre 37 vatandaşımız vefat etti, 71 yaralı var. 15’i ağır yaralı olduğundan ölü sayısının artmasından endişe ediliyor.

Öncelikle bombalı saldırıda hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralılara şifalar, yakınlarına ve Türk Milletine sabır ve başsağlığı diliyorum.

Türkiye içeride PKK ile adeta iç savaş görüntüsünde mücadele ediyor. Komşumuz Suriye büyük devletlerin ve profesyonel örgütlerin çatışma alanı haline geldi.

Türkiye IŞİD, PYD, Suriye (Esad Yönetimi) ve Rusya ile düşman. İran ve ABD ile menfaatleri uyuşmayan devlet konumunda. ABD, Rusya ve İran ile Suriye konusunda anlaşmış gibi.

Suriye’den kontrolsüz bir şekilde ülkemize alınan 3 milyon civarındaki sığınmacıların içinde ne kadar terörist, ne kadar ajan olduğu meçhul. Bu durumun güvenlik zafiyeti yaratmaması mümkün değil.

Bu olanlar Türkiye’nin terör riskini artırdı. Bundan sonra da yurdumuzun her tarafında Kızılay’daki patlamaların benzerlerinin olabileceğini ve canımızın daha çok yanmaya devam edeceğini öngörebiliriz.

Maalesef 3 milyar Euro karşılığında, kayıtlı ve nitelikli sığınmacıları Avrupa’ya gönderip, kayıtsız ve niteliksiz sığınmacıları Türkiye’ye almak üzere yapılan “Kayseri pazarlığıpolitikası terör riskini artıracaktır.

Türkiye’nin bu riskleri asgari seviyeye düşürmesi düşmanlarını azaltıp, dostlarını artıracağı yeni bir dış politika izlemesine; sığınmacı meselesini, çözemese bile, kontrol edebilmesine ve terörle mücadeleyi kararlı bir şekilde sürdürmesine bağlı.

 

 

Türkiye ve Dışarda İstiklal Marşlı Günler

Akifname’nin yazarı, müellif, müfessir ve TBMM kurucu üyesi Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Çantay anlatıyor:

-Mecliste Akif ile yan yana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası çıkardım. Ciddi ve düşünceli bir tavır ile sıranın üstüne kapandım. Güya bir şeyler yazmaya hazırlanmıştım. Mehmet Akif Üstad ile konuşuyorum.

-Ne düşünüyorsun Hasan Basri?

-Mani olma işim var!

-Peki. Bir şey mi yazacaksın?

-Evet.

-Ben mani olacaksam kalkayım.

-Hayır!.. Hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıçrar!

-Anlamadım.

-Şiir yazacağım da!

-He şiiri?

-Ne şiiri olacak? İstiklal Şiiri! Artık O’nu yazmak bize düştü.

-Gelen şiirlere ne olmuş?

-Beğenilmemiş.

-Ya!

-Üstad bu marşı biz yazacağız.

-Yazalım ama şartları berbat.

-Hayır.. şartları falan yok.. siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak!

-Olmaz. Kaldırılmaz. İlan edildi.

-Canım vekalet buna bir şekil bulacak. Sizin marşınız yine resmen mecliste kabul edilecek. Güneş var iken yıldızı kim arar?

-Peki bir ikramiye vardı?

-Tabii alacaksınız.

-Vallahi almam.

-Yahu latife ediyorum. O’nu bir hayır müessesesine veririz. Siz bunları düşünmeyin.

-Vekalet kabul edecek mi ya?

-Ben Hamdullah Suphi Bey ile konuştum. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim.

-Söz mü verdin? Söz mü verdin?

-Evet!

-Peki ne yapacağız?

-Yazacağız.

Tekrar tekrar “Söz verdin mi?” diye sorduktan ve ben kat’i cevapları aldıktan sonra elimdeki kağıda sarıldı, kalemini eline aldı.

 

Girmeden Tefrika Bir Millete Düşman Giremez

Toplu Vurdukça Yürekler, Onu Top Sindiremez

 

Akif iki gün tam istiğrak halinde idi. Evde, sokakta, camide, Meclis’te; uyurken, yürürken, yemek yerken İstiklal Marşı’nın yazmakla meşgul oldu. Bu konuda Konya Mebusu Hafız Bekir Efendi  Cemal Kutay’a “Akif bir gece, birden uyanır. Kağıt arar. Bulamayınca kalemiyle yer yatağının sağındaki duvara marşın “Ben ezelden beridir, hür yaşadım, hür yaşarım” mısraıyla başlayan kıtasını yazar.

 

İstiklal Marşı TBMM’nde kabul edilir ve defalarca okunur.

İkinci dönem mebus seçilmez. Sürekli tarassut altındadır. Takip edilmektedir. Karısı İsmet Hanım da hastadır. Ayrıca işsiz ve parasızdır. Abbas Halim Paşa’nın teklifi ile Kahire Üniversitesi’nde göreve başlar. 11 yıl vatanından uzaktadır. Yıllar sonra hem hasta ve hem de artık tahammül edilemeyecek noktaya gelince vatanında ölmek ister. İstanbul’da yine dostu Abbas halim Paşa’nın Mısır Apartıman’ına yerleşir. Sürekli ziyaretçileri vardır hasta yatağında da olsa. Gazeteci Feridun Kandemir en başta gelenidir. Günün birinde Ankara Hükümetinin iki önemli yazarı Hakkı Tarık Us ve Ruşen Eşref Ünaydın’dır. Mehmet Akif sohbetin bir yerinde şöyle diyor hatıralarını yenileyerek;

 

“-İstiklal Marşı.. o günler ne samimi ve heyecanlı günlerdi. O şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir facia karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. Onu kimse de yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek gerek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim de değildir. O milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur”.

Asım Şakir’in (18 Şubat 1988 Tercüman) Hakkı Tarık Us Akif’e döner ve şöyle der:

-Üstad gaziyle birlikteydim. Sizden sevgi ve sitayişle bahsetti. Güzel sözler söyledi ve hatta dikkat buyurun sözlerime “Kendilerine hissi bir adavetim yoktur. Eğer olsaydı Türkiye’ye dönmesine müsaade etmezdim. İstiklal Marşı’nı da kaldırırdım.

Mehmet Akif yatağından doğrularak dik oturuyor ve Hakkı Tarık Us’a şunları söylüyor:

 

Mahiyet-i Ruhiyemize Sahip Çıkmak

-Demek öyle.. Hakkı Bey hatırlar mısınız? Biz Gaziyle harp sahalarında ön saflarda beraber gezdik, beraber yürüdük. Meclis’te kendilerini sonuna kadar destekledik. Bu böyle iken Gazi Hazretlerinin adavet kelimesini telaffuz etmesine hayret ettim. Beni memlekete sokmayabilirlerdi. Lutfettiler. Kendilerine minnettarım.  İstiklal Marşı’na gelince onu kimse kaldıramaz.  Nasıl kaldırılır ki Mecliste ilk okunduğu gün Tunalı Hilmi hariç herkes ayakta dinledi. Kendileri de dahil. İstiklal Marşı bir daha yazılamaz. Kimse de bir daha İstiklal Marşı’nı yazamaz. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın.

Söz konusu günde oturumu Mustafa Kemal Paşa yönetiyordu. İstiklal Marşı hakkında da şöyle konuşmuştu o gün:

-Bu marş bizim inkılabımızı anlatır. İnkılabımızın ruhunu anlatır. İstiklal Marşı’nda istiklal davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim parçası da budur. “Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet/ Hakkıdır hakka tapan milletimin İstiklal” Benim bu milletten daima hatırlanmasını istediğim vecizeler işte bunlardır. İstiklal Marşı’nın bu parçası asırlar boyunca söylenmeli ve bütün yar ve ağyar anlamalıdır ki Türk’ün her şeyi hatta en mahrem hisleri bile tehlikeye girebilir, fakat hürriyeti asla. Bu parçayı her zaman tekrar ettirmek bunun için lazımdır. Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz.

İstiklal Marşı milli bir mutabakat metnidir, bir tefekkürdür. Mehmet Akif Ersoy da iki asrı birden yaşamış, önemli bir mütefekkir, bir diplomat, bir sanatçı, bir aile babası, bir akademisyendir. Ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Burdur Milletvekili olarak kurucu üyesidir.

 

Ulusal Marşlarda Vatan, Mukaddesat ve Ümit

Devrimlerin zaman dilimi apayrıdır. Psikolojisi de, siyasi algısı da günün şartları içinde değerlendirilmelidir. Söz konusu devirde İstiklal Marşı’nın eleştirenler oldu. Yeni bir marş yazılmasını isteyenler bulundu. İstiklal Savaşı Kahramanı Kazım Karabekir Paşa da eleştirilerde bulunarak askeri yürüyüş marşı gibi bir marş yazdı ve besteledi.(31 Mayıs 1922 günlü notları) Karabekir Paşa’nın İstiklal Marşı’nı eleştirmesi bana göre diğer eleştireler gibi haksızdır. Ancak bu haksızlık onun askeri alandaki kahramanlığını, mücadelesini küçültmez. Akif’e ve İstiklal Marşı’na eleştirilerden bir başkası da devrinin en ünlü şairlerinden Necip Fazıl Kısakürek’e böyle bir teklif gittiğinde, sanatçı Büyük Doğu Marşı’nı yazdı. (8 Ekim 1943)Bu iki örnek ve yarışmalara katılan 724, finale kalan 7 şiir dahil  İstiklal Savaşı’nın ruhunu, heyecanını ve vicdanını en iyi terennüm eden Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşımızdır(12 Mart 1921). Bugün İstiklal Marşımızı bütün yürekler içine sindirmiş ve benimsemiş, ilk günkü gibi heyecan duymaktadır.

Bağımsız bütün ülkelerin birer ulusal marşı vardır.

En son kabul edilen marşlar Kosova’da Europe No İyrics adıyla(2008), Türkmenistan’da Bağımsız, Tarafsız Türkmenistan Devlet Marşı(2008) ve Afganistan’da Milli Surud(ulusal marş) ismiyle söylenmektedir. İspanya’da Kraliyet Marşı (1770) olarak kaydedilmiştir. Güney Amerika’daki ulusal marşların tarihi eski olanları; Peru (1821),Uruguay (1848), İskandinavya’da Norveç( 1864), Uzak doğuda da Filipinler’in ulusal marşı 1898 yılında kabul edilmiş.

Cezayir Fransız işgalinden kurtulunca Kassaman (Sözümüz) 1962’de söylenmeye başlandı. İtalya’da IlCantoDeglsİtaliani’de iki ayrı dönem var; Birincisi 1946 (de facto), ikincisi 2004 (de jure). Hollanda’da ise Wilhelmus 1568 yılında yazılmış, 1932 senesinde kabul edilmiş. Tayvan’da da Son MinChul ile aynı durum söz konusu;1937 (de facto) ve 1943 (de jure).

Güney( 1948) ve Kuzey Kore’de(1947) ulusal marşın adı Vatanseverlik Şarkısı. Japonya’da Kimigayo Majestelerin Hükümdarlığı olarak belirtiliyor. Yeni Zelenda milli marşının adı Yeni Zelendayı Tanrı Savunsun. Bu marş 1940 yılına kadar İngilizce ilahi olarak söylenirken, 1977’de maari versiyonu olarak ulusal marş ilan edilmiş. Moldova’da adı ise Dilimiz(MimbaNoastru) olmuş (1994). Lihtenstayn ulusal marşı Genç Ren Üzerinden Yukarı(1963) olarak dikkat çekiliyor. Letonya’da ise adı Tanrı Letonya’yı Korusun(1920). Adını çoğu kimsenin duymadığı Kribati’nin milli marşına(1979) Ayağa Kalk Kribati adıyla işaret ediliyor.

Bu isimlere son birkaç örnek daha vermek istersek:

Macaristan(1844) ve İzlanda’da(1944) milli marşlar ilahi olarak söylenirken Çek Cumhuriyeti’nde(1918) Evimi Nerede-Kdedomovmuj?, 1949’de geçici, 1982’de resmi, 2004’de anayasal kabul edilen Çin Halk Cumhuriyeti’nde Gönüllüler Marşı, Myanmar’da Dünyanın Sonuna Kadar-Kaba MaKyei(1948), çoğu kişinin ismini bile duymadığı Bhutan’da Şimşek Ejderha Krallığı(1953), Benin’de Yeni Bir Gün Şafağı( 1960) ve Bengladeş’te milli marşın adı Altın Bengalim(1972).

 

“İkinci Uyku ne Dehşetli Bir Ölümdür Düşünün”

Milli marşlar genelde ulusal toplumu anlatması ve yansıtması, halkın kabullenmesi ve heyecanlanması, tasarı ve plan, sözcükler, tümce kuruluşları, düşünce anlatımı, metin doğrultusu ve tonlaması, yinelemeler ve imla ile değerlendirilir. Ülkelerin kendilerine seçtiği tanrı ve yaşadığı kahramanları kutsayıcı, övme ve yüceltme olarak yansıtılıyor. Milli marşlar aynı ülkenin insanlarını, toplumunu bayrak, değerler, örf ve geleneklerle onları birleştiren, dayanışmaya iten bir simge olarak da anlatılabiliyor, ayrıca diğer ülkelerde bu marşlarla temsil ediliyorlar. Örneklere geçecek olunursa. İngiliz (Birleşik Krallık) Ulusal Marşı(1745)bir zafer sonrası yazılmış ve daha sonra çoğu ülkeye örnek olmuş bir marş. Şöyleki:

Tanrı Korusun iyi yürekli Kraliçemizi,

Uzun ömürler soylu Kraliçemize!

Tanrı Kraliçeyi korusun.

Yengin kılsın O’nu,

Mutlu ve şanlı,

Başımızdan eksik etmesin.

Tanrı Kraliçemizi korusun!

Tanrım  en seçkin yetenekleri elindeki,

Ona bağışla gönülden kucaklar dolusu.

Uzun yıllar başımızdan eksiltmesin diye,

Savunsun diye yasalarımızı,

Ve haklı kılsın diye bizi,

Tüm yüreğimiz ve sesimizle haykırmak için,

Tanrı Kraliçeyi korusun!

Ey tanrım ayağa kalk;

Darmadağın et düşmanlarını,

Serilsinler toprağa,

Politikalarını karıştır,

Hilelerini hüsrana uğrat!

Sende bütün umudumuz,

Tanrım hepimizi kurtar.

 

Güç Kaynakları ve İlhamlar

Avusturya bu marştan etkilenmiş. HaydenLondra’dan Viyana’ya döndüğünde milli marşlarını yazıyor. Bu ve bazı marşların çoğu ilahi formatındadır. Tanrıya yakarış sözlükleridir. Halk için yazıldığından kelimeler anlaşılır biçimde özellikle seçilmektedir. Toplum düşmanını yenen, ordunun başındaki kralı yüceltiyor. Çünkü İskandinav ülkelerinden gelen(Vikingler) saldırılara karşı kral veya kraliçe İngiliz halkını koruyor. Onlar da marşlarıyla dua ediyorlar, ilahi gibi söylüyor, dualarla yakarıyorlar. Bu aynı zamanda inancına, ulusallığa bağlılık ve vatanperverlik olarak algılanıyor. İngiliz milli marşı dua ile başlıyor öylece de sona eriyor. Muhatabı da Kraliçe.

Almanya Milli Marşı’ndan örnek verecek olursak, o da şöyle;

Birlik, hak ve özgürlük,

Alman vatanı için,

Kardeşçe, yürekle ve el ele,

Bu uğurda çaba gösterelim!

Birlik, hak ve özgürlük,

Mutluluğun simgesi,

Bu mutluluk içinde parla,

Parla Alman vatanı!.

Tercüme edilirken sanırım temaya dikkat ediliyor, duyarlılık gösteriliyor. Eksik olsa bile esasa taalluk eden hususlarda eksiklik olmasa gerek. Dolayısıyla Alman Milli Marşı da birlik beraberlik, özgürlük, hak, hukuk, mutluluk için vurgu yapılıyor.

 

Düşünebilen Kafalar

Alman Marşı esasında bir Alman şarkısıdır(1841). Prof. Dr. AugustHeinrichVonFallersleben(1798-1874) Almanya içindeki savaşlardan yılmış biri. Ülkedeki yönetimlerin ayrılığından şikayet ediyor. Beraber olsunlar istiyor. Yöneticileri eleştiriyor.  “Politik Olmayan Şarkılar”da biraz da politika yapıyor. Hatta cesur şeyler söylüyor. Vatanında mutsuz ve huzursuz olduğunu anlatıyor çatışmalardan dolayı. Almanya’yı sevgilisi olarak görüyor. Eyaletlerle değil, tek vatan olarak ülkesinin yönetilmesini istiyor. Bittabi sosyal yapıya da dikkat çekiyor. Yeni bir savaş istemiyor. Ancak bu eleştiriler ülkesini terk etmek durumunda bırakıyor kendisini. Vatandaşlıktan atılıyor. 6 yıl kaçak geziyor. Ancak bir afla(1848) Almanya’ya dönebiliyor. Hristiyanların ilahilerinde kadın, şarap ve şarkılar önde oluyor. Kadın Hazreti Meryem’i simgeliyor. Şarap onlar için kutsal bir içecek. Şarkılar da ilahilerle örtüşüyor. Alman ulusal marşı 1922’de kabul ediliyor Fallersleben’in şiiriyle. 1952 yılından bu yana da ilk üç kıtasıyla söyleniyor.

Ulusal marşlar vatan aşkı, özgürlük,hak ve kutsal değerler, birlik ve beraberliği içeriyor. Ortak duygu vatan aşkı, özlem ortak duygu olarak beliriyor.

Günümüzün tek süper güç ülkesi ve devleti olan Amerika Birleşik Devletleri Milli Marşı’nın dizelerinde de şunlar var;

 

Bir Süper Güç Var

Pul pul yaldızlı sancak,

Ah!.. Söyle, görebiliyor musun şafağın ilk ışıklarında?

Alacakaranlığın son pırıltıları içinde ölesine övünçle selamladığımızı,

O tehlikeli kavgada kalın çizgileri ve parlak yıldızlarıyla,

Tabyalar üzerinden görkemli dalgalanışını izlediğimizi!

Ve roketlerin kızıl ışığı havada patlayan bombalar,

Kanıtladılar tüm gece, bayrağımız hala oradadır.

Ah!.. söyle pul pul yıldızlı sancak hala dalgalanıyor mu?

Toprağı üzerinde özgür insanların ve vatanı üzerinde yiğitlerin,

Kıyıda, denizin sisleri içinden belli belirsiz görülen,

O kıyı ki orada düşmanın böbürlenen ordusu son derece sessizlik içinde yatmaktadır!

Cerulo(1993) yaptığı bir araştırmada Türkiye ve Ekvator Milli Marşlarnın çok sembollü ve süslü marşlar olduğunu ortaya çıkarıyor. En sade ise İngiliz Milli Marşı olduğunu savunuyor.

Ulusal Marşlarda kelimelere anlam yükleniyor. Mehmet Akif Ersoy’da bu husus çok barizdir. “Korkma” kelimesi bir ayetin işareti ve başlangıcıdır. Mehmet Akif konusunda yapılan çalışmalara bakıldığında yayınlanan tebliğlerin çoğunda bu özellik öne çıkar.

 

İnmemiştir Hele Kur’an, Bunu Hakkıyle Bilin

Ne Mezarlıkta Okumak, ne de Fal Bakmak İçin

 

İnsan irade ve hürriyetine bakışı, islam coğrafyasına ve Türk dünyasına etkisi(Muhammet Hüseyin Şehriyar, Mirza ElekberSabir ve Bahtiyar Vahapzade, hatta Necip Fazıl’da), uzlaşma kültürü, eğit bilimsel göstergeler, hikmet cephesi, yalnızlığı, dil ve üslubu, kader meselesindeki irade ikilemi, yaratıcılığında Türk Zafer Tarihi ve istiklal duygusu, milli mücadeledeki kamuoyunu oluşturmasındaki gayretleri, insancıl dünya görüşü, hicvi, kadını, aileyi, fakirliği ve yoksulluğu anlatması, tarikat ve medreselere bakışı, ıslahatçı gücü,  İslam coğrafyasının geri kalmışlığındaki felsefi algısı, batının ilerlemesindeki değerlendirmeleri, toplumda ruhi değişimler, Kur’an tercümesi, ulus devlet anlayışı, spor ve gençlik ideali, yenilenme arayışı, giyim kuşama bakışı, devlet bütünlüğüne duyarlılığı, yayıncılığı, müellifliği, temel inanca bakışı, uygarlık anlayışı, emperyalizme, batıya ve doğuya tavrı, eşyaya hakikati öğretmek cehdi, ideal insan tipi öngörüsü, milli birlik şuuru, değerler dünyası, amaçta sanat araması, hataların nereden kaynaklandığını keşfetmesi, hayatı okuyuşu, dil ve kimliği, ıslah çabası, batılılaşmak, ırkçılık, tefrika, kültür ve ahlak yozlaşmasına yaklaşımı,  umumi alanda denge kurması, neme lazımcılığa, taassuba, geri kalmışlığa, cahilliğe, tutuculuğa, hurafeciliğe dikkat çekmesi, sıratımüstakim yolundan sürekli yürümesi, vahdeti temini, evrenin ahengine ve çalışma disiplinine uyması, tarihi iyi bilmesi, konjonktürü titiz takip etmesi, düşmanı çok iyi tanıması, nesillere aktarılacak gezici bir mesaj taşıyıcı olması, vatanı ve dünyayı insan temalı olarak görmesi, ülkesi ve insanı için derin sancılar içinde olması, duygu birliği sağlaması hemen akla gelebilecek hususlardır. Uzakta birinin kalbi incinse içinde hissederdi. Mazlum ve mağdur, yersiz ve yurtsuz insanların hep yanındaydı.

İşte bunun için de taklitten uzak, yeniliğe açık, milleti için her türlü fedakarlığı yaparak Türkçeyi yüceleştiren Safahat Şairi Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı aynı zamanda İslam Coğrafyasının bir manifestosudur.

 

Koca Akif günümüzü şöyle aydınlatıyor bir deyişiyle;

 

Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,

Kapandı gitti, bakarsın ki nekbetin ağzı,

Fakat sen öyle değilsin, senin yanar çiğerin,

Vatan deyip öleceksin, semada olsa yerin!

 

 

İstifade Edilen Kaynaklar

1.      Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Mehmet Akif Ersoy Uluslararası Sempozyumu Tebliğleri-2 cilt Burdur 2006

2.      Yrd. Doç. Dr. Filiz İlknur Cuma/ Selçuk Üniversitesi Alman Filolojisi

3.      Yrd. Doç. Dr. Nazlı Gündüz/ Selçuk Üniversitesi İngiliz Filolojisi

4.      Taha Akyol/ Hürriyet 02 şubat 2016

5.      Yrd. Doç. Dr. Necmettin Turinay Mehmet Akif, Türkiye’de Modernleşme ve Gençlik/ TOBB Yayını

6.      Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Arşivi