19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 749

B a h a r (3)

Bahara edelim dedik, içten gelen bir na’t

Ne söylesek, hissiyata yetmiyor kelimat

Öyle gösteriyor ki, kendisini Bahar’da hayat

İfade edecek sözcük bulamıyor insan, heyhat

Her tarafta bir canlılık, her yanda bir seri hareket

Toprak saçıyor âleme, bereket üstüne bereket

Sanki doğdurulur güneş, görülsün diye renk renk çiçekler

Getirilir gece, seyredilsin diye yıldız denen benekler

Evet, Bahar’da birçok bitki; çiçek açar meyve verir

Gülümseyen, manalı bir çehreye bürünür bir bir

Tefekkürî / düşünceli bir hâl alır, konuşur etrafıyla

Ve bilhassa insan olan insanın, akıllısı ve safıyla

Sessizce, konumlarıyla uzatarak daldan ellerini

Sıkarlar nazikçe insan elini, bilerek değerini

Kötü niyetle yaklaşana, gösterir dikenli yüzünü birden

Dedirir insana, sağlam olur iyi niyet, hattâ demirden

Bahar, daima konuşan bir feylesof gibi, anlatır durur

İnsan kalbini, nice lâtif İlâhî duygularla doldurur

Bahar, İlâhın yerde konuşan, bin bir dilidir

Bunca dilden anlamayan, olsa olsa delidir.

Yeryüzüne serpiştirilmiş, bin bir Rabbanî bağlar

Baharda sayısız çiçeklerle, diyecekleri var

Şuur sahibi, insan olmanın şartını, bu çiçekler

Yaratanı ilan ettiklerini, bilmesinden bekler

Bahçelere geldi oh, yine o eskimeyen Bahar

Düşünmeyen insanda, olmalı değil mi biraz ar?

Çıktı yapraklar, sanki bir anda muntazaman

Açtı çiçekler, şekli ölçülü, geldi zaman

Evet, bahçelere geldi yine Bahar

Rüzgârın sesine kulak verir dallar

Gör, nasıl bir kerem eliyle, yeşillendi yapraklar

Zümrüt rengi, sayısız halıya benzedi, topraklar

Gülümsedi çiçekler, dallarına konan kuşlara

Ses verdiler, müzisyen eli değmiş gibi, tuşlara

Dediler hep bir ağızdan, bakmayın siz söyleyene

Kulak verin asıl, bize değil, bizi söyletene

Bahar geldi, çayırlar el açtı, uzanarak semaya

Rüzgâr esti, dalgalandırdı çayırları, oldu berhava

Aheste aheste, bir bu yana bir o yana, giderek

Dalgalanışlardan mest oldu Pîr, ağır ağır diyerek:

Kimin olursa olsun mülkiyeti, yeter ki olsun seyri benim

Bırakın ruhumu bir tarafa, hoşlanır bundan bedenim

Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara; çünkü geldi Bahar

Dağlardan akmaları değil rast gele, baksana katar katar

Ve kaynamaları; Allah’ın emriyle, akışları heyecanla

Dağların bağrında toplanmaları, ihtiyaç nisbetinde, anla

Çiçekler, meyveler bak nasıl da gülümsüyor, bize özel

Tatları, güzellikleri, nakış ve kokuları ne de güzel

Her biri bu hâlleriyle, çıkarılmış birer davetiye

Büyük çağrı var dostlar, hazırlanın diye âtiye

 

 

Yayıncılar Birliği Bilgileri:

Derkenar:

Türkiye’mizde 2015 yılında toplam 620.751.618 adet kitap üretildi. Böylece bir önceki yıla nazaran kitap üretiminde yüzde 10,6 artış sağlandı.

Millî Eğitim Bakanlığı 2015 yılında ilk ve orta öğretim öğrencilerine 236.697.255 adet ücretsiz ders kitabı dağıttı.

Türkiye İstatistik Kurumu rakamlarına göre Türkiye’nin nüfusu 77.695.904. Toplam kitap sayısının nüfusa oranına göre, 2015 yılında kişi başına 8 kitap düştü. 2014’te Türkiye’de 561.103.770 adet kitap üretilmişti. Kişi başına düşen kitap sayısı 7,3’tü.

Milletlerarası Yayıncılar Birliği’nin (IPA) 2015 verilerine göre Türkiye dünyanın en büyük ülkeler arasında 11. sırada yer alıyor. Yayıncılık sektörü ve üretilen yeni kitap çeşidinde yine yanı sırada bulunuyor.

YAYFED verilerine göre 2015 yılında bir önceki yıla göre %12’lik bir büyüme ve 384.054.363 adet ile bütün zamanların en yüksek bandrol satışı görülmektedir. Bu dönemde yayıncılık sektöründeki büyüme, ülke ekonomik büyümesinin çok üzerinde gerçekleşmiştir. 2016 yılı için büyüme eğiliminin artarak devam edeceği öngörülmektedir.

2015 yılında ithal edilen kitap sayısının 6.810.000 adet olduğu görülmektedir. Bu adet ile ithal kitap, yayıncılık sektöründe yüzde 2’lik bir orana karşılık gelmektedir. İthal kitaptaki büyüme yüzde 8 ile yayıncılık sektörünün genel büyümesinin gerisinde kalmıştır.

Yurt içinde basımı gerçekleştirilen eserler kategorik olarak ele alındığında, yüzde 55 ile Eğitim yayınları sektörün en önemli faaliyet alanıdır.

2015 yılında yayınlanan kitapların çeşitlerine göre tasnifi:

Araştırma-İnceleme…….    63.927.760  (% 17)

İnanç Kültürü Kitapları:     51.719.114  (% 14)

Çocuk-Gençlik Kitapları:  30.292.818  (% 8)

Edebiyat-Sanat kitapları:   19.053.842  (% 5)

Akademik Yayınlar:            5.218.990  (% 1)

Ders Kitapları:                 206.020.473  (% 55)

İthal kitaplar                       6.811.473

Toplam:                      384.054.363

Kaynak: Yayıncılar Federasyonu (YAYFED) www.yayfed.org

Gerçekten Bu Kadar Çok Kitap Okuyor muyuz?

Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB) yıllardır Türkiye’deki kitap üretimi verilerini açıklıyor. 2015’in verilerini de TYB ikinci başkanı Fahri Aral Çukurova Kitap Fuarı basın toplantısında açıkladı.

Kendimizi küçümsemeyi severiz. Sevindirici rakamlar söylendiğinde inanmaz, şüpheyle yaklaşırız. Yayıncılık verileri konusunda bu şüphe dönemini aştığımızı ümit ediyorum. Şimdi kötümserler daha ayrıntılı sorular sormaya başladılar. 620.751.618 kitabın yaklaşık 238.000.000’unun ders kitabı olduğu, bunların kitaptan sayılıp sayılmayacağı sorgulanıyor. Bütün dünyada yayıncılık verileri hesaplanırken ders kitapları da dâhil ediliyor. Çünkü eğitim yayıncılığı yayıncılık sektörünün temel taşı. Üstelik insanların çoğunun öğrenmek maksadıyla kitap okuduğunu söylediği göz önüne alınırsa ders kitaplarını görmezden gelemeyiz. Bizdeki temel problem bu kitapları Millî Eğitim Bakanlığı’nın üretmesi veya ürettirmesi. Bu sebeple Türkiye’nin en büyük yayıncısı Millî Eğitim Bakanlığı, yani devlet. Devlet bu alanı özel yayıncılara bıraksa, sâdece denetlemekle yetinse hem ders kitaplarının kalitesi artacak, hem de yayıncılık sektörü daha da güçlenecek.

İkinci soru, ‘Çok kitap satılıyor ama peki bu kitaplar okunuyor mu?’ Okuma oranlarını ölçmek için anketler yapılması lâzım. Kültür ve Turizm Bakanlığı 2011 yılında ‘Türkiye Okuma Kültürü Haritası’ (TOKH) adlı çok geniş bir araştırma yapmış ve şahıs başına yılda ortalama 7,2 kitap okunuyor‘ neticesine varmıştı ki bu sonuç TYB’nin o yıl açıkladığı kişi başına düşen 6,6 kitap sayısından fazlaydı. Bu anketin tekrar yapılması faydalı olacak.

İnternet ortamında kitap ve e-kitap satışı üzerine çalışan Libronet grubu bir ‘okur profili ve kitap satın alma davranışları araştırması‘ yaptırmış. Artı Araştırma Firması’nın yürüttüğü 18 yaş üstüne yönelik araştırma Türkiye çapında yapılmış. Ne kadar kitap okunduğu konusunda önemli veriler içeriyor. 7 bölgede, 14 ilde toplam 1542 kişi ile görüşmüşler. Görüşülen kişilerin yüzde 68’i kitap okuduğunu söylemiş. Bu, önemli bir rakamdır. Klasik kötümserliğimize uygun olarak bu haber; ‘% 32 hiç kitap okumuyor’ başlığıyla yayımlandı. TOKH’de hiç kitap okumayanların oranı % 32.9’du. Hiç kitap okumayanların oranında 5 yılda yüzde 0,9 bir azalmadan söz edebilir miyiz?

En çok kitap okuyan yaş grubu 18-35 yaş. TOKH’de en çok okuyan yaş grubu 7-14 yaş çıkmıştı. Libronet’in araştırması 18 yaş üstüne yönelik olduğu için iki veriyi birleştirip en çok kitabı çocuklar ve gençler okuyor diyebiliriz. Genel kanaatin aksine en az kitabı yüzde 10’la yaşlılar (51-65 yaş) okuyor. Kitap okumama sebebi olarak iş yoğunluğu ve ev işleri gösteriliyor. Buna rağmen kadınlar daha çok kitap okuyor. Ankete cevap verenlere göre kitap okumanın temel sebebi ‘kendini geliştirmek, yeni bilgiler öğrenmek‘ olduğuna göre daha çok okuyan kadınların gelecekte toplum içinde daha önemli konumlara geleceğini de söyleyebiliriz. Kitap okuyanların % 16’sı ‘roman ve hikâye okumanın zaman kaybı olduğu‘ kanaatinde. Bu veriler ders kitaplarını neden kitap olarak saymamız gerektiğinin bir göstergesi.

Araştırma ‘yılda ortalama 11.6 kitap okunuyor‘ sonucuna varmış. Yani satın aldığımızdan daha çok kitap okuyoruz. Bu da sevindiricidir.

(Metin Celal. Cumhuriyet 13.01. 2016)

 

Sultan İkinci Abdülhâmid Han:

Dr. Vâhid Çabuk’un ‘Sultan 2. Abdülhâmid’ isimli kitabı, İBB Kültür A.Ş. Yayınları Kültür Medeniyet Serisi’nin 17. kitabı olarak yayımlandı.

Dr. Çabuk, 1946-2000 yılları arasında yaşamış ve görev yaptığı İstanbul Üniversitesi’nde ‘kürsüsüz profesör’ olarak tanınmıştır.

Kültür-Medeniyet Serisi’nden çıkan kitap, döneminde ve sonrasında çeşitli tartışmaların, algıların, övgü ve ithamların merkezinde yer alan Sultan 2. Abdülhâmid Han’ı anlamak ve objektif olarak değerlendirmek durumunda olanlar için güvenilir bir rehberdir.

Eser, Sultan 2. Abdülhâmid’in doğumu, şehzadeliği, tahta çıkışı ve 1. Meşrutiyet’i ilân etmesiyle başlıyor. Ardından ‘93 Harbi‘ olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı’nı, Meclis’in kapatılmasını, Berlin Antlaşması’nı, Tunus’un ve Mısır’ın işgalini konu ediniyor. Ermeni meselesine de değinen kitap, Sultan’ın büyük askerî başarısı Türk-Yunan Savaşı, Bağdat Demiryolları meselesi, Balkanlar ve Ortadoğu’da yaşanan çekişmelerden bahsediyor. Sultan Abdülhâmid Han’ın tahttan indirilme sürecinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ortaya çıkışı, 2. Meşrutiyetin ilânı ve sonrasındaki 31 Mart hâdisesine de geniş yer ayıran eser, sultanın şahsiyetine, ailesine ve hayratına da bir bölüm ayırmış. Son bölümde ise Sultan Abdülhâmid’in gerek yurt içinde gerek yurt dışındaki devletlere karşı takip ettiği politikalar ele alınıyor.

Bütün bu başlıkları genel hatlarıyla inceleyen Dr. Vâhid Çabuk, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki değerli kaynak ve araştırmalardan faydalanmış. Özellikle Sultan 2. Abdülhâmid Han’ın kızı Ayşe Osmanoğlu’nun babası hakkındaki hatıralarının yer aldığı ‘Babam Sultan Abdülhâmid’ isimli eser ve sultanın kendi hatıraları, Dr. Çabuk’un eserine kaynaklık etmiş.

Kitapta yer alan bilgilere göre Sultan Abdülmecid’in Tir-i Müjgân Kadın Efendi’den, 21 Eylül 1842’de dünyaya geldi. Farsça, Arapça ve Fransızca dersleri aldı. Guatelli ve Lombardi isimli iki İtalyan’dan da batı musıkîsi öğrendi. Şehzadelik döneminde borsayı tâkip ederek para kazandı. Maslak çiftliğinde koyun besiciliği ve mâden işletmeciliği ile de uğraştı.

Sultan İkinci Abdülhâmid Han, çok düzgün bir hayat yaşadı. Sabahları erken kalkar, soğuk su ile banyo yapar, küçük yürüyüşleri ve gezintileri ihmal etmezdi. Çok sâde bir kahvaltıdan sonra hemen günlük çalışmalarına başlardı. İştahsız olduğu için yemeklerini az yer, vaktinin büyük bir kısmını devlet işlerine ayırır, daha sonra da çok zengin olan kütüphanesine çekilirdi. Geceleri sarayın bütün ışıkları yanar, kendisinin hangi odada yattığı bilinmezdi.

 

Sultan Abdülhâmid Han, sanatkâr kişiliği ağır basan ve çok okuyan bir padişahtı. Tiyatro ve konserleri sever, Çarşamba, Cuma ve Pazar akşamları özel tiyatro salonunda konserler verdirir ve tiyatro temsillerini tâkip ederdi.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Yayınları:

Maltepe Mahallesi Topkapı Kültür Parkı Osmanlı Evleri, Topkapı, Zeytinburnu 34010 İstanbul. Telefon: 0.212-467 07 00 Belgegeçer: 0.212-467 07 99 e-posta: kultursanat@kultursanat.org www.kultursanat.org

 

Dr. Vâhid Çabuk

1946 yılında İskenderun’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini İskenderun’da tamamladı. 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’ne kaydoldu. 1971 yılında Yeniçağ Târihi Kürsüsü’nden mezun oldu.

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nde görevlendirildi. İslam Ansiklopedisi’nde 22 yıla yakın görev yaptı. 1993 yılında İstanbul Üniversitesi Târih Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı.

İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü görevini ifa etti. Süleymaniye Kütüphanesi’nde görevlendirildi. Normal bir memur olarak çalışmayı kabul etmedi ve Kültür Bakanlığı’na dâvâ açtı. Dâvâyı kazanıp eski görevine döndü. 8 yıla yakın üniversite hocalığından sonra emekli oldu, şeker hastalığından 5 Mart 2000 târihinde vefat etti.

Târih ve edebiyat dallarında hazırladığı 40 cilde yakın eserinden bâzıları: *Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Târihi (Büyük Boy, 10 Cilt), *Osmanlı Siyâsî Târihinde Sultan İkinci Abdülhâmid Han, *Osmanlı Teşkilatı ve Siyâset Kültürü, *Türk-İslam Ansiklopedisi, *Tiryaki Hasan Paşa’nın Gazâları ve Kanije Savunması, *Divan-ı Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman’ın Şiirleri – Üç cilt), *Âlimler ve Sanatkarlar, *Köprülüler, *Sultan 4. Murad Han, *Taliki-zade Mehmet Suphi Efendi’nin Eğri Seferi Şehnamesi.

Kuşbakışı:

Ortaçağda İstanbul:

Paul Magdalino kitabında; Fâtih Sultan Mehmed Han’ın eski sarayı ile Topkapı Sarayı’nın, Bizans saraylarının üzerine inşa edilmediğini, Ayasofya dışındaki kiliselerin camiye dönüştürülmediğini açıklıyor. Belirttiğine göre Osmanlı, görkemli camilerini İstanbul’un tepelerine inşa etmeyi tercih etmiştir. Antik şehirden Ortaçağ şehrine dönüşümde İstanbul’da neler yaşadığı da kitapta yer alıyor. Kitap, Bizans’tan Osmanlı’ya geçişteki şehir hayatının devamlılığını anlatmayı hedefliyor.

Başlangıçta üniversite ve müzelerde Bizans târihi üzerine araştırmalar yapan kişiler için hazırlanan kitap, Türk okuyucular için yeniden derlenerek herkesin ilgisini çeken bir muhtevâya sâhip kılınmış. Târihî çerçeve, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 330 yılında Birinci Konstantin tarafından İstanbul’da kurulması ile başlayıp, 1453 yılında Fâtih Sultan Mehmed Han’ın bu şehri Osmanlı’nın başşehri ilan etmesi ile son buluyor. Bu hâliyle; İstanbul’un Konstantin iken önemi ve gelişimini merak edenler için bilgiler ihtiva ediyor.

Yazar kitabı için; ‘Kayıp bir dünyanın keşfidir.’ Diyor. Çünkü bugün İstanbul’un 15. yüzyıl öncesine ait çehresinin neredeyse tamamı toprak altında kalmış durumda. İstanbul öyle bir şehir ki, Konstantin burayı inşa ederken, 21. yüzyılda merkez şehir olma idealinin hâlâ hayatta kalacağını tahayyül etmemişti şüphesiz.

Vakayinâmeler, konuşmalar, mektuplar ve azizlerin hayatlarının anlatıldığı metinlerde, merak uyandıran pasajlar var.

Barış Cezar’ın Türkçeye tercüme ettiği  kitap, 15 X 21 santim ölçülerinde ve 215 sayfadır. 2012 yılında yayınlandı.

Koç Üniversitesi Yayınları:

Rumelifeneri Yolu Merkez Kampüs Ofis: SOS Z07-B 34450 Sarıyer-İstanbul

Telefon: 0.212-338 1797 Belgegeçer: 0.212-338 14 15 e-posta: kup@ku.edu.tr www.kup.ku.edu.tr

Alev Saçlı Çocuk:

Yazan: Christine Nöstlinger. Editör: Müren Beykan. Resimleyen: Huban Korman: Türkçeye Çeviren: Suzan Geridönmez.

Postacı; ‘Çocuklar kırmızı şeker, kırmızı top isterler de, neden kırmızı saç istemezler?’ diye sorar. Bunu küçük Frida da bilmez. Tek bildiği, sıradışı kırmızı saçları yüzünden okulda hep alay konusu olduğudur. ‘Alev alev Frida geliyor! Yangın var, yangın var!’ diye bağırırlar. Hatta O’nu suya atmaya bile kalkışırlar. Çok üzülen Frida’ya postacı yardım etmeye çalışır. Frida, teyzesiyle ve Kedi’yle birlikte yaşadığı evdeki, tuhaf cümlelerini bir türlü okuyamadığı kırmızı kitabı da çok merak etmektedir. Ama ne yazık ki, teyzesi bu tuhaf kitabın dilini unutmuştur…

Günışığı Kitaplığı:

Profilo Plaza, Cemal Sâhir Sokağı Nu: 26-28 B-3 Mecidiyeköy, Beşiktaş, İstanbul Telefon: 0.212 – 212 9973

Belgegeçer: 0.212 – 212- 99 74 e-posta: info@gunisigikitapligi.com internet: www.gunisigikitapligi.com

Denizin Çocukları / Barbarossa:

Deniz Uzunoğlu, 15. yüzyılın iki büyük kumandanı Barbaros Hayreddin Paşa ve Andrea Doria’nın hikâyesini, uzun saçlı kömür gözlü bir kadının aşkı ile harmanlayarak anlatıyor. Yaptıkları savaşın sebebi bu kadın imiş…

Târihin en kanlı deniz savaşlarına katılmış, sol elini kaybetmiş, göğsünden yaralanmıştı. Ömrünün 5 yılını Türk korsanların elinde, esarette geçirmişti ömrünün beş yılını… Savaşın çığlıklarında boğulmuş, kendi sesini duyamaz olmuştu… Oysa şimdi… Etraf ne kadar da sessizdi… Ölmek üzereydi… ‘Allah hepimizi affetsin’ diye geçirdi içinden…

12,5 X 19,5 santim ölçülerinde 448 sayfalık kitap, 2015 yılında yayınlandı.

Doğan Kitap:

19 Mayıs Caddesi, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-246 66 66  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

Kısa Kısa… /   Kısa Kısa…

5.1-Kırmızı Saçlı Kadın: Orhan Pamuk / Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

5.2-Yeni İstanbul Çalışmaları – Sınırlar, Mücâdeleler, Açılımlar: Hazırlayanlar: Ayfer Bartu Candan, Cenk Özbay / Metis Kitap

5.3-Mondros Mütârekesinden Lozan Barış Konferansına Millî Mücâdele Dönemi Türkiye-ABD İlişkileri – 1918-1923: Kenan Özkan / Ötüken Neşriyat)

5.4-Sultanın Paşaları: Olivier Bouquet – Devrim Çetinkasap / İş Bankası Kültür Yayınları

5.5-Âsım’ın Nesli – Çanakkale’de Doğan Ümit: Mustafa Armağan / Timaş Yayınları.

 

 

 

Öğretenlere 15 yıldır Yalan Söylediler

80’li yıllarda “5 Yıl Önce 10 Yıl Sonra” diye bir topluluk vardı. Ne garip isim diye düşünmüştüm. 80 Öncesinin malum fırtınalı havasını ve 90’ların bilinmezliğini imliyordu. Topluluk, 2001’de dağıldı ve yerini AKP İktidarına bıraktı. Önce’si ve Sonra’sıyla 15 yıldır da ‘Adalet‘i ve ‘Kalkınmayı gözlemliyoruz.

Günü yaşamayı seven ve ortalama hafıza olarak 2 yıldan öte gitmeyen Türk insanı için evvel ve ahir 15 yılı isim olarak masaya koymak oldukça riskliydi. Fakat en azından benim gibilerin jetonunun düşmesine vesile oldu. Çektikleri Avrovizyon ‘Halay‘ını unuttuk ama ‘Bana Yalan Söylediler / Kaderden bahsetmediler‘i hiç unutmadık.

15 bize yalan söylediler, kandırılmaktan bahsetmediler. İçte ve dışta onların yaptıklarını onlardan önceki DSP, RP, DYP, ANAP, AP, DP, CHP iktidarları yapsaydı çoktan muhalefetçe topa tutulup halk tarafından kovalanmıştı. Ne kuvvetli tütsüymüş!

Hepsi bir yana ilim ehline, öğretmenlere, akademisyenlere bakışta bulanıklık ve kasten yok saymak var. “Öğretmenim, canım benim; seni ben pek çok severim“den ve “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurumdan başka bir şey ne duyduk ne dinledik. Ama hep kendilerine ‘Sevdanın Yollarıydı, bize ‘Kurşunlar‘. ‘Kıyametler kopuyor‘ 15 yıllık maaş değişimlerinde.

Genel müdür, vali, kaymakam, hâkim ve savcıları geçtik; yakın meslek dallarıyla bile yarışta geride kaldık. Günter Wallraff’ın “En Alttakiler” kitabı vardı; 5 yıl önce – 10 yıl sonra, nihayetinde öğretmenler en alttakiler:

  • 15/1 Hizmetli 422 lira (2003) – 2.151 lira (2016)
  • 9/1 Memur 438 lira (2003) – 2.502 lira (2016)
  • 12/2 Teknisyen 473 lira (2003) – 2.670 lira (2016)
  • 12/3 Hemşire 515 lira (2003) – 2.628 lira (2016)
  • 9/1 Öğretmen 560 lira (2003) – 2.511 lira (2016)
  • 1/4 Vaiz 619 lira (2003) – 3.255 lira (2016)
  • 1/4 Öğretmen 702 lira (2003) – 3.161 lira (2016)
  • 11/1 Polis 740 lira (2003) – 3.354 lira (2016)
  • 8/3 Doktor 761 lira (2003) – 4.033 lira (2016)
  • 1/4 Avukat 823 lira (2003) – 4.063 lira (2016)
  • 1/4 Mühendis 833 lira (2003) – 4.257 lira (2016)
  • 1/4 Uz. Doktor 969 lira (2003) – 4.795 lira (2016)

İşe yeni başlayan teknisyen ve hemşire, işe yeni başlayan öğretmenin gerisinden gelerek onu geçmiş. İşe yeni başlayan memur daha evvel fark yediği yeni başlayan öğretmeni yakalamış. Kıdemli vaiz, gerisinden geldiği kıdemli öğretmeni geçmiş. Daha evvel aralarında uçurum bulunan imam-hatip maaşı öğretmen maaşını yakalayıp geçmiş: 3/2 derecedeki imam maaşı 2754, aynı derecedeki öğretmen maaşı 2707.

“Ben bir muallim / öğretmen olarak gönderildim diyen bir Peygamber’in dinine mensup olmayı siyaseten temsil iddiasındakilerin muallimlere / öğretmenlere reva gördüğü Mustafa Topaloğlu felsefesi: “Penceresi cam cama / Selam söyle amcana!

Dini siyasetin slayt gösterisi olarak sunma yerine peygamberlik mesleği öğretmenliği reklama ve gösterişe girmeden iyiliği yayma – kötülükle mücadele ekseninde ifa edenlerden hediye olarak kulağınıza küpe olsun: “Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen, ya da ilmi seven ol. Sakın beşincisi olma; yoksa helak olursun.”

 

 

Devlete Güvenelim mi?

Ankara’da bomba yüklü araçla yapılan saldırıdan sonra bu defa İstanbul Beyoğlu’nda intihar bombacısının saldırısına maruz kaldık. 3 İsrailli ve bir İranlı misafirimiz hayatını kaybetti, 4’ü ağır 12 yaralımız var.

Bu alçakça, insanlık dışı saldırıların esas amacı büyük şehirlerimizin dahi güvenli olmadığı inancını yaymak olmalı. İnsanlarımız haklı olarak kalabalık bölge ve AVM gibi yerlerde bulunmaktan tedirginler. Böyle yerlerde ciddi bir tenhalaşma gözleniyor.

Ankara’daki saldırı ABD Büyükelçiliği’nin vatandaşlarına uyarısından sonra gerçekleşti. İstanbul’da ise saldırı Almanya’nın, “terör eylemi istihbaratı aldık” diyerek, Başkonsolosluğu ile Özel Alman Lisesi‘ni kapatmasını müteakip oldu.

İstanbul Valisinin “itibar etmeyin” ve yandaş medyanın “Almanlardan kaos çığırtkanlığı” nitelemesine rağmen terör saldırısının gerçekleşmesi, resmi makamlarımız yerine, yabancı büyükelçiliklerin açıklamalarına inanmamız gerektiği algısına yol açabilir.

Sürekli terör saldırılarına muhatap olan bir ülkede bu durum ciddi zafiyet yaratır. Çünkü vatandaşın resmi makamların açıklamalarına güvenmeleri terörün amacına ulaşmaması için ilk şarttır.

************************************************

PKK ve IŞİD nasıl bu kadar sık ve etkili terör saldırıları yapabiliyor?

  • Öncelikle AKP hükümetlerinin izlediği “Çözüm Sürecinde” PKK terör örgütü ülkemiz içinde silah ve mühimmat yığınağı yapabildi.
  • Ayrıca Erdoğan/ Davutoğlu ikilisinin hatalı Suriye politikasının neticesi olarak Esad Suriye’si, IŞİD, PYD ve Rusya ile düşman olduk. Suriye’de ABD ve AB ülkeleri ile aynı düzlemde değiliz. Kısacası dostlarımız çok azaldı, düşmanlarımız çoğaldı.

Dostumuz zannettiğimiz Suudi Arabistan’ın yetkilisinin “bölgede Türkiye ve İran’ın amaçlarını engellemek için Büyük Kürdistan’ın kurulmasını sağlamalıyız” açıklamasını hatırlayalım. Diğer “dostumuz” “Kak Mesut” Barzani’nin de PKK’yı topraklarında beslediğini, Kerkük’e el koyduğunu, Bağımsız Kürdistan’a hazırlandığını da… Dostları böyle olanın başka düşmana ihtiyacı olmaz.

  • Kontrolsüz bir şekilde aldığımız 3 milyon Suriyeli sığınmacı içinde gelen terörist ve ajanlara da kapımızı açmış olduk. Böylece Suriye kaynaklı terör tehlikesine de son derece açık hale geldik.
  • Önce asker içindeki terörle mücadeledeki tecrübeli kadrolar “darbeci” diye yargılanarak tasfiye edildi. Son olarak da polis içindeki tecrübeli kadrolar “paralelci” diye tasfiye edildi. Devletin terörle mücadele hafızası silindi.
  • PKK’nın Suriye’deki kolu PYD Batının ve Rusya’nın işine geliyor. Bu da PKK’nın meşrulaşmasına ve dış desteğinin artmasına yol açıyor. Türkiye ise PYD’ye Kobani’de yardım etti, sonra düşman ilan etti.

AKP iktidarı yaptığı hataları kabul etme niyetinde değil. Saray’ın en önemli meselesi ise “Başkanlık“.

Oysaki aynı hataları bir daha yapmamamız ve “bundan sonra zamanı etkin şekilde kullanarak ne yapabiliriz?” meselesine odaklanmamız lazım.

Erdoğan ve hükümet 7 Hazirandan bu yana PKK terörü ile mücadele etmeye çalışıyor. IŞİD ve PYD‘ye tavrı da netleşti. Mücadelede kararlı ve istikrarlı olmaları konusunda destek vermemiz icap ediyor.

**************************************************

Terör Önlenemez mi?

Geçmiş politik hataların verdiği zarar büyük ve kısa zamanda düzeltmek mümkün değil.

Yandaş medya ve aktroller “ABD ve Fransa gibi ülkelerde bile terör faaliyetlerinin sıfırlanamadığı” propagandası ile “terörle yaşamaya alışmalıyız” telkinlerine başladılar.

Oysa bu devletler terörle mücadelede Türkiye ile mukayese edilemeyecek kadar başarılı.

ABD’ne 11 Eylül 2001 de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra başka saldırı yapılabildi mi?

14 Kasım 2015 Paris’te olan bombalı saldırılardan sonra yeniden saldırı oldu mu? Fransa’da devletin aldığı tedbirler hemen olumlu etkisini göstermedi mi?

Her hafta büyük bir terör saldırının olduğu Türkiye, ABD ve Fransa ile değil, artık Irak ve Suriye ile mukayese ediliyor.

Hem de sadece terör boyutu ile değil, hukuk devleti olmaktan uzaklaşan uygulamalarıyla.

****************************************************

Dehşet Dengesi

PKK kuruluşundan bu yana 42 yıl içinde hiçbir üst düzey devlet adamını öldürmedi. Devlet de PKK’nın tepe yöneticilerini imha etmedi. Ölen ve yaralananlar hep sıradan insanlar oldular.

Dünyadaki birçok örneğinde olduğu gibi, terör örgütü ile devlet arasında dehşet dengesine dayanan, yazılmamış bir gizli mutabakat olduğunu düşünüyorum.

Buna göre, terör örgütü devleti yönetenlere yönelik suikast teşebbüsünde bulunmaz, devlet de terör örgütünün liderlerini imha etmeğe çalışmaz.

Oysaki ABD, El Kaide, Taliban ve IŞİD mücadelesinde terör örgütlerinin en tepe yöneticilerini imha ederek netice alıyor.

Prof. Dr. Ümit Özdağ, PKK terör örgütü ile mücadelenin başarılı olması için, mevcut dehşet dengesinin bozulmasını tavsiye etti:

“Ankara ve diğer büyük şehirler için alınacak önlemler ile yetinmek mümkün değildir.

1) PKK terör örgütünün lider kadrosu (Cemil Bayık, Murat Karayılan gibi isimler ile Avrupa’daki liderleri) infaz edilmelidir.

2) PKK’nın Irak’taki kamplarına sadece hava saldırısı değil, kara saldırıları yapılarak imha operasyonları gerçekleştirilmelidir.

3)PKK’nın sivil görünümlü çete unsurları ortadan kaldırılmalıdır” dedi.

Prof. Dr. Ümit Özdağ örgüt liderlerinin imhasını talep ederek, devletin terörle mücadelesinin başka bir boyuta geçebileceğinin işaretini veriyor gibi.

***************************************************

4 Milyon Suriyeli T.C. Vatandaşı

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun AB ülkeleriyle yaptığı “Kayseri pazarlığı” sonuçlandı. Yapılan anlaşmaya göre Türkiye, 4 Nisan’dan itibaren “AB ülkelerine yasa dışı olarak geçmiş olan 1 milyona yakın sığınmacıyı” daha alacak.

“AB’ye yasa dışı geçenleri biz alacağız ama AB Türkiye’deki sığınmacılardan (kayıtlı ve nitelikli olanlarından) bu yıl için sadece 72 bin kişi alacak.

Böylece halen 3 milyon civarında olan Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı sayısı 4 milyonu geçecek. (Bu arada 5 yıl içinde Türkiye’de 152 bin Suriyeli bebek doğduğunu hatırlatalım.)

Çoğunun Türkiye’den gitmeyeceği anlaşılan Suriyelilerle Türkiye’nin demografik (nüfus) yapısı çok önemli bir değişikliğe uğramakta.

Türkiye’nin, Suriyelilerden 5 yıllık ikamet süresi dolanlara “vatandaşlık ve oy kullanma hakkı” vereceği dile getirilmeye başlandı. 2019 seçimlerinde 1 milyon Suriyelinin oy kullanma hakkı olabileceği, (Şanlıurfa, Gaziantep, Mardin, Hatay, Adana ve Mersin gibi)  bazı illerde milletvekili, (Kilis’te) Belediye Başkanı çıkarabilecekleri öngörülüyor.

Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların işgücüne katılma oranları şimdiden Türk vatandaşlarının işgücüne katılma oranını geçmiş durumda. Yani Türk vatandaşlarının çalışabileceği işlere daha ucuz işgücü olarak giren Suriyeliler işsizliğin artmasına yol açmakta.

Suriyeliler için üniversitelere sınavsız giriş hakkı ve aylık 1200 TL destek bursu verilmesi “yabancılara kendi milletinden fazla değer verildiği” gerekçesiyle tepkilere yol açıyor.

Ayrıca kültür farkı ve fakirlikten kaynaklanan problemler Türkiye’ye ciddi sıkıntılar yaratabilir.

Hem sığınmacılardan kaynaklanan problemleri azaltmamız, sosyal dengeleri korumamız ve hem de ekonomik, siyasi meseleleri asgariye indirmemiz için kapsamlı bir sığınmacı politikası geliştirmemiz şart.

 

 

Büyük Ağabey Rollerine Soyunmak!

Kocaeli Aydınlar Ocağının her ay düzenlemiş olduğu Mart ayı Konferansının konuşmacı konuğu, Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Münevver Tekcan hanımefendiydi. Kocaeli Öğretmen evindeki yemekli toplantıda dinlediğimiz Konferans’ın ana tema’sı “20. Yüzyılda Türk Aydınlanması” gibi önemli bir konuyu Münevver hanım, başarılı bir şekilde sundu. Konferans’ın başlığından da anlaşılacağı gibi konu çok geniş bir Türk coğrafyasını kapsıyordu.

Sovyet Rusya’nın çöküşünden sonra bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetlerinin her birinden ayrı ayrı bahseden ve onlarla Türkiye arasında yaşanan münasebetleri irdeleyen Münevver Hanım, maalesef Azerbaycan hariç diğerleriyle meselelerin hiçte iç açıcı olmadığından bahsetti.

Özellikle Özbekistan la aramızda büyük bir bunalımın olduğunu kabul etmek zorundayız. Hatırlatmak isterim 1992 Yılında merhum Süleyman Demirel’in Özbekistan ziyaretinde, (o yıllarda başbakan’dı) Özbekistan devlet başkanı İslam Kerimov Süleyman Demirel’e: “Sovyet Rusya bizi 90 yıl sömürdü, bizim ülkemiz altın zengini bu altınlar bize de yeter size de, birlikte el ele verelim bu zenginliği paylaşalım” demesine rağmen gelişen sonraki olaylar iki devlet arasında ilişkilerin bozulmasına neden oldu.

Prof. Dr. Münevver Tekcan, “Türk Cumhuriyetlerine Türkiye’den giden her Türk, onlara karşı Ağabeylik” rolleri takınıyor, fakat onlar bu gibi hareketlerden son derece rahatsız oluyorlar” diye konuştu. Onların bu konuda yanlış düşündüğünü söylemek ne kadar doğru bilemiyorum ama bence son derece haklılar. Türkçemizde çok sık kullanılan bir Atasözümüz “Deliğine sığmayan fare, birde kuyruğuna kabak bağlıyor” der.

100 yıl’a yaklaşan Cumhuriyet tarihimizde henüz devletin kurumlarını yerli yerine oturtturamamışız, her gelen hükümet, yeni bir model oluşturup devlet kadrolarını hallaç pamuğu gibi dağıtıyor. Belli hedeflere yönelmiş uzun vadeli dış politikanız yok. Yalnız son AKP iktidarının 14 yıllık milli eğitimdeki sistem değişikliklerini, uyguladığı dış politikayı, adalet ve emniyetin cemaate teslimi, teröristle pazarlık masasına oturup çözüm süreci saçmalığıyla şehirlerin yaşanmaz hale getirilip yüzlerce şehit verilmesi. Bunca hatalar yapılmasına rağmen kalkıp birde Türk Cumhuriyetlerine Ağabeylik taslamaya kalktığınızda sizi ciddiye alan olurmu?

***

Nüfus Meselesi:

Hem bulunduğunuz coğrafya da, hem de soydaşlarımıza karşı gerçekten ağabey veya büyük bir güç olmak istiyorsanız, her şeyden önce bunun gerekli şartlarını yerine getirmeniz gerekir. Uzun vadeli düzgün dış politika, üstün bir ekonomik güç, bilim ve teknolojide üstünlük ve en önemlilerinden biri de nüfus meselesi.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye de nüfus artışı teşvik edilirken, 1950’lerden sonra nüfus planlaması, aile planlaması gibi devlet destekli doğurganlığı önleyici çalışmalar yapılmıştır ki,(özellikle Türk nüfusun en yoğun olduğu bölgelerde) bu son derece sakıncalı ve yanlış bir uygulamadır. (1950’lerden sonra sadece iki lider nüfus artışına destek vermiştir. Alpaslan Türkeş ve R. Tayyip Erdoğan)

Tarihçi Prof. Dr. Erhan Afyoncu*, Osmanlıdan günümüze bazı belgeleri gözler önüne sererken bu konunun ne kadar önemli olduğunu ancak o zaman anlıyoruz.

Osmanlı, beylikten imparatorluğa yükseldiği çağlarda Avrupa veba ve salgın hastalıklarla mücadele ediyor ve Osmanlı nüfusu Avrupa’dan daha fazla görünüyordu. Ama 17. Yüzyıla gelindiğinde Osmanlı nüfus artışı durağanlaşırken Avrupa’nın nüfusu iki katına çıkmıştı.

Rusya da aynı şekilde, 1500’lü yıllarda Rus nüfus 9 milyonken 1700’lü yıllarda kırk milyon’a yükselmiştir. Prut savaşında Osmanlı nüfusu, Rus nüfustan fazlaydı dolayısıyla askeri güç olarak da fazla ve üstündü bu yüzden Deli Petro’nun ordularını yendi Osmanlı. Ama 93 harbine gelindiğinde, Rus nüfus, 100 milyona yaklaşmış yani Osmanlı nüfusunun 4 katı fazlalığında. Bu harpte Ruslara yenildik ve düşman Yeşilköy’e kadar geldi. Nüfus ve asker üstünlüğünün yanı sıra askeri teknolojiyi de ilave ederseniz geriye anlaşılmayacak mesele kalmıyor.

Son bir mukayese daha: Birinci Dünya Savaşı başladığında Rusya’nın nüfusu 175 milyona yaklaşmıştı ve Ruslar bu savaşta 12 milyon kişilik ordu çıkarmışlardı. Osmanlı’nın nüfusu ise 22 milyondu ve tarihinin en büyük ordusunu çıkarmasına rağmen askerlerin sayısı sadece 2 milyon 750 bindi. İmparatorluğun son iki asrında Osmanlı nüfusu hemen hemen aynı kalırken Rusya’nın nüfusu 10 misli artmıştı ve ordu büyüklükleri karşılaştırıldığında Rus ordusu Türk ordusunun beş misline yakın bir büyüklüğe ulaşmıştı.

Eğer Ağabeylik veya süper güç olma hayaliniz varsa bunları dikkate almak zorundasınız. Yoksa bugün Suriye de Rus uçağını düşürdükten sonra olduğu gibi burnumuzu Türkiye sınırlarının dışına çıkaramadığımız hallere düşeriz.

Sağlıcakla kalınız.

 

*Sayı ve rakamsal veriler Prof. Dr. Erhan Afyoncu’ya aittir.

 

 

Her Nevruz Yeni Bir Başlangıçtır

0

Nevruz Bayramı, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Her Nevruz, yeni bir başlangıçtır. Nevruz. Farsça “Yenigün” anlamına gelir. NevruzAzerbaycan‘da Novruz, Kazakistan‘da ve Tacikistan‘da NavrızmeyramiKırgızistan‘da Nooruz,Kırım Türklerinde NavrezBatı Trakya Türklerinde Mevris, Arnavutluk’ta ise Sultan Nevruz olarak kullanılır.

 

Nevruz, aynı zamanda “yılbaşı” kabul edilmiştir. Büyük Selçuklu hükümdarı Celalettin Melikşah‘ın yaptırdığı takvimde bu yılbaşı eski martın 9. gününe (bugünkü martın 22. gününe) rastlar. İranlıların takviminde de yılbaşı, aynı zamanda baharın ilk günüdür. Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Bazı topluluklar bu bayramı, 21 Mart’ta kutlarken, diğerleri Kuzey yarımkürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart’ta kutlarlar. Bu gün aynı zamanda, hem Zerdüştler, hem de Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır.

Nevruz, Çin‘den Avrupa içlerine kadar kuzey yarımküre insanlarının ortak bayramıdır. Tarihte özellikle eski Mısır, İran, Safavi, Moğollar, Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve Osmanlılarda bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır.

 

Nevruz’a Yüklenen İslâmî Anlamlar

Nevruz, Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. Nevruz, Türk kavimleri tarafından M.Ö. VIII. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart‘ta kutlanır. Oniki Hayvanlı Türk Takvimi ve Melikşah‘ın Celali Takvimi‘nde yılbaşı olarak belirlenen 21 Mart, ilk sözlük ve ansiklopedimiz kabul edilen DivânüLügati’t-Türk‘te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Kürtler de, Nevruz bayramının Kürt mitolojisindeki Demirci KawaEfsanesi’ne dayandığına inanırlar.

Türklerinİslamiyeti kabulünden sonraki dönemde, Nevruz’abazı  yeni anlamlar yüklenmiştir. Bu anlamları şöyle özetleyebiliriz: Tanrı yeryüzünü Nevruz gününde yaratmış olup, Hz. Adem çamurdan yine o gün yaratılmıştır. Cennetten dünyaya sürülen Hz. Ademile Hz. Havva o gün Arafat’ta buluşmuşlardır. Hz. Nuh tufandan sonra ilk defa o gün karaya ayak basmıştır. Hz. Yusuf o gün atıldığı kuyudan kurtarılmıştır. Hz. Musa Kızıl Denizi o gün geçmiştir. Bir balık tarafından yutulan Hz. Yunus o gün karaya bırakılmıştır.

 

Ayrıca Alevi-Bektaşi kültüründe Nevruz; Hz. Ali‘nin doğum günü, Hz. Ali ile Hz. Fatıma‘nın evlilik günü veya Hz. Ali‘nin Hz. Muhammed tarafından Müslümanlara vasi olarak tayin edildiği gün, Hz. Hüseyin‘in doğum günü, dargın olanların barışması için Hz. Ali tarafından bayram olarak ilan edilen gün olarak kabul edilmektedir.

Nevruz’un Edebiyatımıza Yansımaları

Selçuklular ve Osmanlılarda milli bayram olarak kutlanan Nevruzda, “Nevruziye” adlı şiirler okunur, «Nevruziye» denen ve insanı o yıl hastalık ve sakatlıklardan koruyacağına inanılan bir macundan yenilir ve şenliklerde ziyafet verilirdi.Nevruz geleneğinin edebiyatımıza yansımalarını, Divan ve Halk Edebiyatımızın değerli şairlerinin Nevruz münasebetiyle yazdıkları,“Nevruziyye” adı verilen şiirlerinde görüyoruz. Bunlaraörnek olmak üzere önceNef’î‘nin “Nevruz” redifli gazelinden bir beyit okuyalım:“Erişdibahâr oldu yine hemdem-i nevruz/ Şâd etse n’ola dilleri câm-ı Cem-inevruz”.

 

Râmi Paşazade Refet Bey‘in, Damat İbrahim Paşa’ya yazdığı “Nevruz” redifli kasidesinden de birkaç beyite göz atalım: “Hayat-ı taze verüpdehremakdem-i nevruz/ Hoşâ irişti meşâmm-ı demedem-i nevruz / Dağıttı leşkeri sermâyı sahn-ı gülşenden / Kurunca bârgâhın şâh-ı ekrem-i nevruz… Açıldı bahtı yine siyah-ı dilin / Olup karîn-i atâya-yıhürrem-i nevruz / Harîm-i bağ o kadar cilverîz-i şevk olmuş ki / Görse bâğ-ı Behişt ola mahrem-i nevruz”.

 

XVI. yüzyılın büyük halk şâirlerindenPîr Sultan Abdal da,”Nevruziyye”sinde şöyle diyor: “Sultan Nevruz günü canlar uyanır / Hal ehli olanlar nura boyanır / Muhib olan bu gün ceme dolanır / Himmeti erince Nevruz Sultan’ın…  Âşık olan canlar bu gün gelürler / Sultan Nevruz günü birlik olurlar / Hallâk-ı cihandan ziya olurlar/ Himmeti erince Nevruz Sultan’ın”.

III. Ahmed döneminde, elçilikle İran’a gönderilen Dürrî Efendi “Sefaretnâme”sinde, yine bir Türk devleti olan Safevîlerde de Nevruz’un kutlandığını şöyle ifade ediyor:“Birkaç gün sonra Nevruz-ı Sultanî hulûl edecek. Onlar nevruza gayet itibar ederler ve ıyd-i ekber(büyük bayram) diye isimlendirirler”.

 

Türk musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ıBayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Sebamakamları ilegirmiştir.

 

Cumhuriyet ve Nevruz

 

Nevruz Bayramı, II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında milli bir mahiyet kazanmaya başlamıştır. 19. Yüzyılın başlarından itibaren meydana gelen olaylar, önceOsmanlıcılık, daha sonra da İslamcılık siyasetlerinin gündemden düşmesine yol açmıştır. Bunların yerine önem kazanan Türkçülük düşüncesi, toplumda milli şuurukuvvetlendirmek amacıyla milli sembolleri ön plana çıkarmaya başlamıştır. Bu sembollerden biri olan “Ergenekon Destanı“ndan hareketle de, Nevruz Bayramının“Ergenekon Günü” olarak kutlanmasına başlanmıştır. II. Meşrutiyet sonrasında özellikle Türk Ocaklarının öncülüğünde “Ergenekon Nevruz Bayramı” kutlamaları yaygınlaştırılmış ve iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu bayramı bir devlet töreni haline getirmiştir.

 

30 Ekim 1918’de MondrosMütarekesi’nin  imzalanmasından sonra, Anadolunun İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlılar tarafından  işgal edilmeye başlanması ve buna karşı Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattıkları Milli Mücadele,  Ankara TBMM Hükümeti tarafından “İkinci Ergenekon“a benzetilmiştir. Mustafa Kemal Paşa,Sakarya Zaferi’nden sonra 4 Mart 1922 tarihinde cepheye gitmiş, hazırlıkları yerinde incelemiş ve bütün okullardan “Nevruz Ergenekon“unmilli bir bayram olarak en üst seviyede kutlanmasını istemiştir.

 

Cumhuriyetin ilk yıllarında,ülke içinde siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapıdaki sorunların artması ve 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın patlaması üzerine, 21 Mart itibariyle kutlanmaya başlanan Nevruz,“çiftçiliğe kıymet ve ehemmiyet bayramı” yani “Toprak Bayramı” olarak değerlendirilmiştir.Roma’daki Milletlerarası Ziraat Enstitüsü’nde Bulgar murahhasının teklifi üzerine bütün dünyada her senenin 21 Mart’ı “Toprak Bayramı” olarak kabul edilmiş ve bunun üzerine çiftçi memleketi olan Türkiye de, bu karara uyarak 21 Mart’ı Toprak Bayramı olarak ilan etmiştir.1938 yılı Kasımıyla birlikte Atatürk’ün vefatından sonra yarı resmi nitelikte Nevruz kutlamaları devam etmiştir. Nevruzla başlayan bu ay, halk arasında  “Ekin Ayı” olarak kabul edilmekteydi.21 Mart’ın girişiyle birlikte köylü, bir gün toprağı dinlenmeye bırakırdı.

 

1951 sonrasından 1980’li yılların sonuna kadar ülkemizdeki Nevruz kutlamalarına uzun dönem ara verilmiştir. 80’li yıllarda tekrar canlanan Nevruz kutlamaları yeni bir sürece girmiştir. Nevruz’un “Newroz” adıyla anıldığı bu yeni dönemde bayram kutlamalarına yeni siyasi bir anlam yüklenmiştir.Bugün  Türk Cumhuriyetleri‘nde resmî bayram olarak kutlanan Nevruz,  1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından da, bayram olarak kabul edilmiştir.

 

28 Eylül – 2 Ekim 2009 arasında Abu Dhabi‘de  hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, Nevruzu, “Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi“nedahil etmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da, 2010 yılından itibaren 21 Mart’ı “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul etmiştir.

 

Nevruz Duası

Nevruz Bayramı, Türk topluluklarında bir aksakalın yaptığı Nevruz Duası ile başlar. Biz de bugün ülkemizin içinde bulunduğu koşullara uygun bir Nevruz duası ile Nevruz Bayramımızı kutlayalım.

“Ey hanlar hanı, ey yüceler yücesi, her şeye kâdir Tanrım!

Ak yüzümüze kara çalınmasın. Yeşil umutlarımız kırılmasın.Bizleri namerde muhtaç etme.Malımız çok, düşmanımız yok olsun.Bölücüye, yıkıcıya aman verme.Evimiz yıkılmasın, ocağımız sönmesin.Yiğitlerimiz ölmesin.Vatanımız  bölünmesin.Milletimizi ereksiz, yiğitlerimizi yüreksiz bırakma…

Halkımız dilde, fikirde, işde birlik olsun.

Geleceğimiz aydınlık ve mutlu olsun.Gönüllerde hoşluk olsun.

Barış olsun, birlik olsun, dostluk olsun.Ey tanrım!

Üstte mavi gök basmayıp, altta yağız yer çökmeyince 
İlimiz, töremiz bozulmasın…

Türk dünyasının, Ergenekon’dan çıkış bayramı,

Nevruz yeni gün bahar bayramı

Kutlu olsun…”

 


 

 

Türkiye Muharip Gaziler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Emekli Kıdemli AlbayAhmet Kendigel Beyefendi ile Muharip Gazilerimizi ve Meselelerini Konuştuk.

İkinci Bölüm

Gazilerimiz…

 

Türk tarihinde İslam öncesi ve sonrası şehitlik ve gaziliğin şerefli bir yeri vardır. Her Türk de bu şerefli konuma erişmek için vatanı, milleti, bayrağı, millî marşı, soydaşları ve mukaddes değerleri için savaşır. Çünkü millî hasletimizde olan bu duyguların, Türk milleti ve her ferdi için vazgeçilmez bir anlamı ve önemi vardır.

Türk Milleti bunun en güzel örneğini Atatürk’ün önderliğinde verilen “Kurtuluş Savaşı”nda yaşamıştır. “Ya istiklal, ya ölüm!” demiştir. Türk tarihi böylesine “kahramanlık günleri” ile doludur. Kahramanlık günlerini şehit ve gazilerimize borçluyuz. Destanlar yaratan şehit ve gaziler tek tek birer şeref âbidemizdir.

Vatanı uğruna ölümü göze almış kahraman Türk Ordusu, daha sonra dünya barışını korumak için görev üstenmiştir.

1950-1953 yılları arasında barış için Kore’de savaşmıştır. 1974 yılında soydaşlarımızı yok olmaktan kurtarmak için, “Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmiştir. Yine Mehmetçik barışı korumak için, Bosna-Hersek, Somali ve Kosova’ya barış gücü olarak Birleşmiş Milletler kararıyla gitmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda Kore Savaşı’nda ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nda birçok askerimiz şehit oldu, bir kısmı da gazi olarak geri döndü. Devletimiz bir kanun ile şehit yakınlarına “Şeref Madalyası” vererek şehitlik maaşı bağlar. Yine gazilere de madalya ile aylık maaş verir ve tedâvi, ulaşım gibi hizmetlerde, ücretsiz kartı gibi imkânlar tanır. Türk milleti için, “şehitler nurlanmış” ve “gaziler şereflenmiş” kişiler demektir. Bunların en başında da; Başkomutan, Gazi, Mareşal ve Millî önder Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir.

19 Eylül tarihi, Atatürk’e 1921 yılında Mareşallik rütbesi ile gazilik unvanının verildiği gündür. Bu sebeple, yurdumuzda her yıl 19 Eylül “Gaziler Günü” resmî olarak kutlanmaktadır.

Aynı gün diğer bir deyimle “Kahramanlık Günü” olarak da kutlanmaktadır. Mahalli kurtuluş günleri de gazilerimiz ve kahramanlarımız için birer anma günüdür. Şehitlerimizin ruhlarını huzurlu kılmamız için, savaş arkadaşları gazilerimizi hak ettikleri değeri vererek, onları her yerde ve her zaman onurlandırmalıyız.

Oğuz Çetinoğlu: Derneğinizin adı: Türkiye Muharip Gaziler Derneği İstanbul Şubesi. Genel Merkez Ankara’da. Türkiye’nin hangi şehirlerinde şubeler var?

Emekli Kıdemli Albay Ahmet Kendigel: Derneğimizin; Ankara Merkez, Adana, Alaşehir, Amasya, Antalya, Balıkesir, Batman, Bodrum, Bolu, Bursa Çanakkale, Çorlu, Denizli, Devrek, Diyarbakır, Düzce, Edirne, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Gönen, Hatay, Isparta, İstanbul / Pendik, İstanbul / Sirkeci, İzmir, Kahramanmaraş, Karabük, Karadeniz Ereğlisi, Karaman, Kars, Karşıyaka, Kastamonu, kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Konya Ereğlisi, Kütahya, Malatya, Manisa, Mardin, Mersin, Milas, Muş, Nazilli, Ordu, Osmaniye, Ödemiş, Sakarya, Salihli, samsun, Sarıkamış, Sivas, Soma, Şanlıurfa, Tarsus, Tekirdağ, Tokat, Trabzon, Tunceli, Uşak, Van, Yalova ve  Zonguldak’ta olmak üzere toplam 67 şubesi, Adıyaman, Afyonkarahisar, Akhisar, Aksaray, Avcılar, Babaeski, Bafra, Bandırma, Beyşehir, Biga, Burdur, an, Çankırı, Çatalca, Çerkezköy, Çivril, Çorum, Darıca, Datça, Demirci, Didim, Dinar, Doğubeyazıt, Eğirdir, Erbaa, Erciş, Ergani, Gölcük, Havza, Hayrabolu, İskenderun, Kadıköy, Karlıova, Kırıkhan, Kula, Malkara, Marmaris, Merzifon, Polatlı, Saray, Sarıgöl, Silivri, Silopi, Şırnak, Afyonkarahisar / Şuhut, Tatvan, Tavşanlı, Turhal, Ünye ve Viranşehir’de olmak üzere  50 temsilciliği vardır.

Çetinoğlu: Orduevleri, Astsubay orduevleri, uzman erbaş misafirhaneleri var. Oraların statüleri ile sizin statünüz arasındaki farklar nelerdir? Bu farkların oluşunu nasıl yorumluyorsunuz?

Kendigel: Orduevleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin subay ve astsubaylarının maaşlarından kesilen aidatlar ile ve emekli olanlarının yıllık ödediği bandrol miktarı ile yönetilen bir sistemdir. Kendi personeline yetebilecek miktarda kuruluşlardır. Bizlerin bu yerlerden yararlanması silahlı kuvvetlerin orduevleri yönetmeliğine uymadığından faydalanmamız mümkün değildir. Ancak bizlerin de bu yapıya benzer şekilde Ankara, İstanbul, İzmir bazı illerde mekânlara kavuşturulmamız hususunda talebimiz vardır.

Çetinoğlu: Devletten beklentileriniz nelerdir? Millî Savunma ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlıklarından, Devlet okul yüksek okul ve üniversitelerinden…

Kendigel: En önemli beklentimiz gazilerimiz için devlet tarafından verilen şeref aylıklarının eşit miktarda verilmesidir.  Şu an ki uygulamaya göre sosyal güvencesi olmayan gaziler asgarî ücretten diğer gaziler devlet memuru maaş endeksine bağlı olarak asgarî ücretin üçte biri oranında şeref aylığı ödemesi yapılmaktadır. Oysa erinden mareşaline kadar, hepsinin gazi olduğu bir ortamda şeref aylıklarının da bir olması gerekmektedir.

Çetinoğlu: Gazilerimizin ve yakınlarının hastalıklarında muayene/tedavi olmaları konusunda; ülkemizde mevcut resmî ve özel sağlık kuruluşlarının uygulamaları nasıldır? Bu uygulamalardan Gazilerimiz memnun mudur?

Kendigel: Gerek Kore gazileri gerekse Kıbrıs gazileri olarak bizlerde İstiklal Savaşı gazileri gibi bir madalya ile onurlandırılmayı arzu ediyoruz.

Diğer isteklerimizden bâzıları şöyledir: Son zamanlarda terörle mücâdele eden gazilerimiz için verilen haklardan, Kore ve Kıbrıs gazileri hâriç tutulmuştur. Devlet, gazilerimizin durumlarında iyileştirme yaptığını ve bâzı haklar verdiğini söylemektedir. Bu haklardan biz Kore ve Kıbrıs gazilerini faydalanamıyoruz. Bu durum bizi rencide etmektedir. Verilen hakkın gazilere değil terörle mücadele gazilerine verildiği açıkça ifâde edilmelidir.

Çetinoğlu: İstanbul halkından beklentileriniz nelerdir?

Kendigel: Gazilerimizi tanımalarını, bilmelerini, onların memlekete millete yaptıkları vazifenin ehemmiyetinin idaki içerisinde saygılı davranmalarını, hal-hatır sormak, gönlünü almak, toplu taşıma araçlarında yer vermek, gerektiğinde hoşgörü ile karşılanmak gibi medenî ve insanî davranışlardır. Gerçi bunların büyük bir kısmı, İstanbul halkının çoğunluğu tarafından yapılıyor. Bizler, azınlıkta kalan istisnaların da çoğunluğu uymalarını arzu ediyoruz. Genç nesil içerisinde, ‘gazi’nin ne olduğunu bilenlerin sayısı çok az. Anneler babalar, çocuklarına ‘gazi’nin kim olduğunu öğretsinler arzu ederiz. Son zamanlarda çarpık düşünceli bir takım yazarlar; ‘Şehitlik ve gazilik kavramlarının yüceltilmesi, yaşadığımız çağın şartlarına uygun değildir, barışı tehdit eden savaş çığırtkanlıklarıdır…’ gibi ve benzeri yazılar yazıyorlar. Bu yazıların yer aldığı kitaplar yayınlanıyor. Üstelik bu kitaplar kısa zamanda ikinci, üçüncü baskılarını yapıyor. Onlara mâni olmak elbette mümkün değil. Herkes düşüncesini söyleyecek. Fakat diğer taraftan da birileri çıkıp doğruları, gerçekleri, hakikatleri yazsın isteriz. Gaziliğin ve şehitliğin yüceltilmesine karşı çıkmak, düşman karşısında vatanı müdafaa edenler olmasın mânâsına gelir. Bunlar yakında gazilere emekli maşları dışında para ödenmesin de diyebilirler. Savaş elbette iyi bir şey değil. Fakat savaştan korunmanın en tesirli yolu, savaşa hazır olmaktır. Caydırıcı olmaktır. Bu gerçeklerin sık sık ve her zaman her yerde söylenmesi, milletimizin bu konuda bilincinin kuvvetlendirilmesi gerekir

Gaziler, her yerde gıpta ile karşılanan, sevilen, sayılan insan olmaya lâyıktırlır. Hak ettiklerinin verilmesi, bizleri fazlasıyla memnun ve tatmin edecektir. Gazi’nin ne demek olduğu hakkında bilgi sâhibi olmalarını ve gazilerle ilişkilerini bu bilgiler ışığında tanzim etmelerini arzu ederiz.  Taşıdığımız kıyafeti tanımalarını isteriz. Kıyafetimiz boz renkli kalpak, lacivert ceket, beyaz gömlek, lacivert kravat, gri pantolon, siyah ayakkabı ve siyah çoraptan ibârettir.

Çetinoğlu: Belediyelerimizden beklentileriniz nelerdir?

Kendigel: İstanbul büyük ve kozmopolit bir şehirdir. 39 ilçe belediyesi mevcuttur. Bu belediyelerin birçoğu gazilerimize gereken alakayı göstermekte, faaliyetlerine dâvet etmektedir. Sâdece gazilerimize özel bazı etkinlikler yaparak onları memnun etmeye çalışmakta ise de Büyükşehir Belediyesi’nden, bizleri memnun edecek tek bir faaliyet görememekteyiz. Buna rağmen, yine de kendilerine son zamanlardaki yaklaşımlarından dolayı şükranlarımızı sunarız.

Çetinoğlu: Vilâyet erkânı ile ilişkileriniz nasıl?

Kendigel: Yukarıda sıraladığımız taleplerimizin ışığında gerek devlet gerekse halkımız arasında birinci maddede de belirttiğimiz gazi tarifine uygun olarak statüye kavuşturulmamızı arzu etmekteyiz. Halkımızın ve devletimizin bilinçlenmesi yönünde gazi kavramını açıklayan, onların nerelerde gazi olduğunu ifade eden ve hangi kıyafeti taşıdıklarını belirten bir kamu spotu yapılarak halkımız bilinçlendirilmelidir.

Çetinoğlu: Sağlık tesislerinde gazilere yapılan muamelelerden memnun musunuz?

Kendigel: Gazilerimizin ve yakınlarının hastalıklarında muayene ve tedavi son yıllarda memnuniyet verici bir ilerleme kaydederek iyi uygulamalar yapılmaktadır. Ancak bir sıkıntımız vardır: O da özel hastanelerin hastanın yatması icap ettiğinde otelcilik hizmeti altında gazilerimizden almış olduğu yatak ücretlerinin aşırı derecede yüksek olduğu gözlenmektedir. Ele alınarak bir düzenleme daha yapılmak suretiyle bu meblağların gazi ve yakınları için daha düşük seviyede tutulması sağlanmalıdır.

Çetinoğlu: Gazete, dergi çıkaranlardan, kitap yayınlayanlardan ve yazanlardan, özel ve resmî radyo ve televizyonlardan beklentileriniz nelerdir?

Kendigel: Gazete, dergi, özel ve resmi radyo televizyon kuruluşlarından, bizlerle ilgilenmeleri, bizleri tanıtıcı programlar yapmaları, gaziler gününde de olsa gazilere yönelik yayın yapmalarıdır. Bizimle röportaj yapan, durumumuzu devlete ve kamuoyuna duyurmak için aracılık yapan ilk siz oldunuz. Müteşekkiriz.

Çetinoğlu: Üyelerinizin sizden beklentileri nelerdir? Bu konuda bir anket düzenlediniz mi?

Kendigel: Üyelerimizin bizden beklentileri konusunda herhangi bir anket yapılmadı. Her gün kendileriyle berâberiz, yüzyüze görüşüyoruz. İsteklerini biliyoruz:  En önemli beklentileri haklarının tâkibi ve iyileştirilmesi yönünde gayret göstermemizdir.

Çetinoğlu: Bu röportajda, sorularla sınırlı kaldığınız için söyleyemediklerinizi öğrenebilir miyim? Kendigel: Devletimizden ve devlet büyüklerimizden beklentimiz şudur: En gencinin yaşı 62 olan Kore ve Kıbrıs gazilerinin sivil kıyafetli olarak ta gazi olduğunu belirtecek dernek amblemleri dışında, bakıldığında vatandaşlar tarafından anlaşılabilir tarzda bir sembol belirlenerek gazilerimize verilmesini ve bu sembolün gazilerimizi ifâde edecek tarzda yayınlar yapılarak halkımıza tanıtılmasını önemle talep ederiz.

 

 

Gazilerimize

 

 

Vatan aşkı yüreğinde,

Dalgalanmış, bayrak olmuş.

Dile gelmiş, dağlar, taşlar,

İnancınla hayat bulmuş.

 

Çıktın yola, haykırarak:

“Vatan için aksın kanım,

Ya şehitlik, ya gazilik,

Bu yurt; benim canım, kanım.”

 

Düşmanlara karşı durdun,

İman dolu göğsün ile.

Güzel vatan, şanlı bayrak,

Senin ile gelir dile.

 

Güzel yurdum senden bize,

Ne değerli hediyedir.

Sana sonsuz minnettarlık,

Hepimizin gönlündedir.

 

Şanlı gazi, sana selam!

Selam sana ey şüheda!

Vatan için bizlerin de,

Canlarımız olsun feda!

 

Rıfkı Kaymaz

 

Kahraman Gazilere

 

Ey ölümü hiçe sayan Koçyiğit

Bu vatanın bayrağında kanın var

Atan gibi durma sende yürü git

Asırlara sığmayan bir şanın var

 

Vatan darda denilince koşarsın

Yılmak bilmez her engeli aşarsın

Gürleyen bir şimşek gibi coşarsın

Damarında ne asil bir kanın var

 

Zaman geçmiş hazan düşmüş yaprağa

Neden gözün dalıp gider şu dağa

Bir yanını bedel verdin toprağa

Gazi’m senin ne tükenmez canın var

 

Seferberlik var deseler durmazsın

Bilen bilir boşa hayal kurmazsın

Aman dileyene asla vurmazsın

İşte senin böyle de bir yanın var

 

Ataların önce vatan buyurdu

Sesimizi tüm cihana duyurdu

Ölümüne sevmişsiniz bu yurdu

Şimdi senin eşsiz bir vatanın var

 

İbrahim Yavuz

AHMET KENDİGEL:

1952 İstanbul doğumludur. İlkokulu Eyüp İlçesi’nde İslambey İlkokulu’nda ve aynı ilçedeki  Eyüp Lisesi ortaokul kısmında okuduktan sonra Kuleli Askeri Lisesi’ni 1970 yılında bitirip Kara Harp Okulu’na girdi. Buradan 1973’de mezun oldu. 1973-1974 yılında İstikam Okulu’nu bitirip çektiği kura sonucu Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde göreve başladı. Kırıkhan’da 2 gün kaldıktan sonra Kıbrıs Barış Harekâtı’na katıldı.

1975 yılında sona sırasıyla Çorlu, Artvin, Malatya, İstanbul, Afyon, Erzincan, İstanbul illerinde çeşitli görevlerde bulunarak 2004 yılında, Selimiye’de bulunan Birinci Ordu Komutanlığı’ndan emekli oldu.

2006 yılında Gazi Mehmet Akten, Gazi Rahmi Begtoran, Gazi Yılmaz Dişler, Gazi Selçuk Eker, Gazi Cem Çalış, Gazi İsmail Argun ile birlikte Muharip Gaziler Derneği İstanbul Şubesi yönetimine seçildi. Başkan olarak bu görevine devam derneği yönetimine talip olup seçilerek bugüne kadar dernek başkanlığı yapmıştır.

Ahmet Kendigel evli ve bir çocuk babasıdır.

 

 

Nevruz Duası

0

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYAN ALLAHIN ADIYLA…

EY HANLAR HANI EY ULULAR ULUSU…

KÂDİR TANRIM…

SEN YÜCELERDEN YÜCESİN,

KİMSE BİLMEZ, NİCESİN?

NİCE CAHİL SENİ GÖKTE ARAR, YERDE İSTER,

SEN BÜTÜN İNANANLARIN GÖNLÜNDESİN…

SEN ANADAN DOĞMADIN,

SEN ATADAN OLMADIN,

HER YERDE TEKSİN,

YÜCELERDEN YÜCESİN!

HANİ ÖĞDÜĞÜMÜZ BEYLER, ERENLER?

DÜNYA BENİM, DİYENLER?

ECEL ALDI, YER GİZLEDİ,

FANİ DÜNYA KİME KALDI?

GELİMLİ GİDİMLİ DÜNYA

SONUCU ÖLÜMLÜ DÜNYA

ALLAH ALLAH DENMEYİNCE İŞLER ONMAZ.

KÂDİR TANRI VERMEYİNCE ER BAYIMAZ.

ECEL VADE GELMEYİNCE KİMSE ÖLMEZ.

EN NİHAYET UZUN YAŞIN UCU ÖLÜM,

SONU AYRILIK!

YERİMİZ BU KARA YER…

HER ŞEYE KÂDİR TANRIM, BİZİ EN SONUNDA

ARI İMANDAN AYIRMASIN…

AK PÜRÇEKLİ ANALARIMIZIN YERİ UÇMAK OLSUN,

AK SAKALLI ATALARIMIZIN YERİ CENNET OLSUN…

CÜMLE GÜNAHLARIMIZ DERLENİP TOPLANSIN,

ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA AŞKINA

BAĞIŞLANSIN…

EY GÖZDEN UZAK, GÖNLE YAKIN,

HER ŞEYE KÂDİR OLAN YÜCE TANRIM…

KARŞI YATAN KARA DAĞIN YIKILMASIN

GÖLGELİCE AĞAÇLARIN KESİLMESİN

KARLI BUZLU AKAN GÖRKLÜ  SULARIN KURUMASIN

EKTİĞİMİZ GÖVERSİN,

DİKTİĞİMİZ YEŞERSİN…

ÇEVREMİZ BİÇİM BİÇİM AĞAÇ, RENK RENK ÇİÇEK DOLSUN…

ALTIN PERÇEMLİ OĞULLAR, SIRMA SAÇLI KIZLARIMIZ OLSUN..

BOZKURT SOYUMUZ ARTSIN, ÇOĞALSIN…

DÜNYA DURDUKÇA DÜNYAYA YAYILSIN…

UZAYAN KOL BİZDEN OLSUN

GÖRKLÜ TANRIM,

AK YÜZÜMÜZE KARA ÇALINMASIN…

YEŞİL UMUTLARIMIZ KIRILMASIN…

BİZLERİ ELSİZ VE AYAKSIZ BIRAKMA

BİZLERİ NAMERDE MUHTAÇ ETME…

MALIMIZ ÇOK, DÜŞMANIMIZ YOK OLSUN…

HASTALARIMIZA ŞİFA EYLE,

DÜŞMANLARIMIZA CEFA EYLE,

SOYUMUZU REHA EYLE…

VATANIMIZ  BÖLÜNMESİN…

AYIMIZ GÜNÜMÜZ DÖNMESİN…

BÖLÜCÜYE, YIKICIYA AMAN VERME…

ONLARI KAHRET, YER İLE YEKSAN EYLE…

EVİMİZ YIKILMASIN OCAĞIMIZ SÖNMESİN…

YİĞİTLERİMİZ ÖLMESİN…

ÜSTTE MAVİ GÖK BASMAYIP, ALTTA YAĞIZYER ÇÖKMEYİNCE
İLİMİZ, TÖREMİZ BOZULMASIN…

ALNIMIZA KARA YAZI YAZILMASIN…

DARDA KALIRSAK, ELİMİZDEN TUT, KALDIR…

MİLLETİMİZİ EREKSİZ, YİĞİTLERİMİZİ YÜREKSİZ BIRAKMA…

MEYDANLARIMIZI PEHLİVANSIZ,

VATANIMIZI KAHRAMANSIZ BIRAKMA EY TANRIM!…

EY HANLAR HANI EY YÜCELER YÜCESİ…

HER ŞEYE KÂDİR TANRIM…

ÇİN DENİZİNDEN ATLANTİK’E, KUZEY BUZ DENİZİNDEN AKDENİZ’E,

BALTIK’TAN HAZAR’A, YEDİ DENİZ, YEDİ İKLİMDETÜRK DÜNYASI,

HEM DİLDE, HEM FİKİRDE, HEM DE İ

ŞDE BİRLİK OLSUN…

GÖKYÜZÜNDE PARILDAYAN GÜNEŞİN DAİM BİZİ ISITSIN, IŞITSIN,

AYDINLATSIN, SÖNMESİN…

AY YILDIZLI AL BAYRAĞIM,NAZLI NAZLI GÖKLERDE DALGALANSIN,

BİR AN YERE İNMESİN…

EZANIMIZ, DÜNYA DURDUKÇA OKUNSUN, GÖKKUBBEDEN HİÇBİR

VAKİT DİNMESİN…

KIZIL ELMA, HAYAL DEĞİL, GERÇEK OLSUN…

BİR OLALIM, İRİ OLALIM, DİRİ OLALIM…

GELECEĞİMİZ AYDINLIK VE MUTLU OLSUN…

NEVRUZ TEPSİSİNDE BOLLUK OLSUN..

GÖNÜLLERDE HOŞLUK OLSUN…

BARIŞ OLSUN, BİRLİK OLSUN, DOSTLUK OLSUN, 

BEŞBİN YILLIK KÖKLERİYLE, ERGENEKON GELENEĞİYLE,

TÜRK’ÜN KADİM KÜLTÜRÜYLE…

TURAN ELİNİN, TÜRK DÜNYASININ,

ERGENEKON’DAN ÇIKIŞ BAYRAMI,

NEVRUZ YENİ GÜNBAHAR BAYRAMI,

NEVRUZ TOYUKUTLU OLSUN…

ULU TANRIM! TÜRK MİLLETİNİ KORUSUN VE YÜCELTSİN…

“BÜYÜK TÜRKLÜK” DÂVASINA ÖMRÜNÜ FEDÂ EDENLERİN

ALLAH YARDIMCISI OLSUN,

BU UĞURDA ÇALIŞIRKEN VEFAT EDENLERİN

RUHU ŞÂD, MEKÂNI CENNET OLSUN…

ÂMİN… ÂMİN… ÂMİN…

EL-FÂTİHA…

 

 

Terörün Sebepleri ve Ne Yapılmalı?

Başkent Ankara’da beş ay içinde üç defa büyük çapta terör saldırısı ile karşı karşıya geldik. Türkiye bu noktaya neden geldi ve getirildi? Bir yazım “Ankara Bağdatlaştırılmamalı” adını taşıyordu. Endişelerimizi çeşitli yazılarımızda ve son yayınladığımız “Yeni Türkiye ve Etnik Pazarlama” adlı kitabımızda dile getirmiştik. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyoruz. Böyle önemli ve acılı günlerde Türk Milleti olarak biriz, beraberiz ve kenetlenmiş durumdayız.

 

 

Türkiye Muharip Gaziler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Emekli Kıdemli Albay Ahmet Kendigel Beyefendi ile Muharip Gazilerimizi ve Meselelerini Konuştuk.

Bİrinci Bölüm

Dilimize Arapçadan gelen ‘gazi‘ kelimesi, ‘savaşan / gazâ eden‘, ‘düşmanla yapılan savaşa katılıp da ölmeden / şehid olmadan evine-yurduna sağ olarak dönen kişi‘ mânâsında bir unvandır. Bu unvan Müslüman Türk kültüründe öylesine benimsenmiştir ki, perçok aile, çocuklarına isim olarak koymuştur. ‘Gazi helvası‘ adlı tatlımız, ‘gazi yarısı‘ adlı ziynet eşyamız vardır.

 

Ülkemizde; Gaziantep, Gazipaşa, Gaziemir, Sultangazi, Gazibeyli, Gaziemir gibi pek çok yerleşim bölgesi, bulvar, cadde ve sokak ismi bulunmaktadır. İlk ve ortaokullarda, liselerde, üniversitelerde ve enstitülerde ‘Gazi’ kelimesi çok kullanılır.

 

Gazi unvanına hak kazanan kişi kadın ise, ‘gazi bacı‘ veya ‘gaziye‘ olarak anılır. Başlıca kadın gazilerimiz: Nene Hâtun, Kara Fatma, Ayşe Gazi, Tayyar Rahmiye, Gaziye Hatice Hâtun, Tarsuslu Kara Fatma, Karafatma Şimşek, Nazife Kadın, Asker Sâime Hanım’dır.

 

Tarihe mal olmuş ‘Gazi‘ unvanlı kahramanlarımız vardır: Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Orhan Gazi, Gazi Evrenos Bey, Gazi Hüsrev Bey, Melik Gazi,  Dânişmend Gazi, Gazi Çelebi, Gazi Giraylar, Gazi Mihal  ve diğerleri…

Türklerde Gazilik

 

Selçuklu hanedanına adını veren Selçuk b. Dukak, gayr-i Müslim Oğuzlarla yaptığı cihad sebebiyle ‘el-Melikü’l-Gazi‘ unvanını almıştır. Gazneliler devrinde Hindistan’a yapılan seferlerde gaziler de önemli rol oynadılar. Sultan Mesud zamanında Sâlâr-ı Gâziyân Abdullah Kara Tegin gazilerin sevk ve idaresinden sorumluydu.

 

Türk gaziler, 11. yüzyılda Anadolu’ya yapılan Türk hücumlarına öncü olarak katıldılar. Alparslan’ın Bizanslılara karşı kazandığı Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’nun fethinde etkili rol oynayan Emir Dânişmend, Emîr Mengücük,  Birinci Süleyman Şah, Gazi unvanıyla birlikte anılırlar. Dolayısıyla Anadolu’nun fethine katılan emirlerin hepsi gazâ geleneğinin temsilcisi olmuşlardır. Selçuklu Devleti’nin, Bizans ile sınırı olan bölgelerine yerleştirilenlerin ‘Uç Türkleri‘ diye anılan gaziler topluluğu olduğu belirtilir. Bunlarda gazilik, babadan oğula geçen ocak hükmünde bir statü idi. Ancak oğulun evvelâ kendini iyi bir cengâver olarak ispatlaması gerekirdi. Âşık Paşa, alperen (gazi) olabilmek için güçlü bir yürek, cesâret, pazu kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir elbise, yay, iyi bir kılıç ve süngü ile uygun bir arkadaşa sâhip olunması gereğinden söz eder.

 

Bazı kaynaklarda unvan olarak geçen ‘alp’ kelimesi, gazinin Türkçe karşılığı olarak kabul edilebilir. Türklerin İslamiyet’e girmesinden sonra bazan ‘alp gazi‘ biçiminde söylenen bu kelime, tasavvuf cereyanlarının tesiriyle ‘alperen‘ şeklinde de kullanılmıştır. Gazneliler Devleti’nin kurucusu Alp Tegin, Selçuklu Devleti’nin ikinci hükümdarı Alp Arslan, gibi Osman Bey’in dedesi Gündüz’ün unvanı da ‘Alp‘ idi. Osman Gazi’nin arkadaşları arasında hem Abdurrahman Gazi gibi ‘gazi‘, hem de Konur Alp gibi ‘alp‘ unvanlı kumandanlar bulunuyordu.

 

13. yüzyılda Moğol baskısı sonucunda başlayan göç dalgaları ile Anadolu’ya bazı derviş zümreleri de geldi. Dervişler gazilere manevî destek ve heyecan veriyorlardı. Bu hareket, 14. yüzyıl başlarında Anadolu beyliklerinin teşekkülüne kadar devam etti. Anadolu beyliklerinde gazilik geleneği vardı. Fütüvvetin (*) askerî kolunu temsil eden Anadolu gazileri şehirlerden ziyade uçlarda yerleşmiş ve varlıklarını, din uğrunda cihad etmek şeklinde duyurmuşlardı.

Anadolu gazilerinin mânevî önderi olan Seyyid Battal’ın adı, Türk edebiyatında ‘Gazi‘ unvanıyla birleşmiş ve onun adı etrafında âdeta bir edebî tür ortaya çıkmıştır. ‘Battal Gazi Destanı’ Türk gaziliğinin ruhunu yansıtır.

 

Gaziler; Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması için Anadolu insanını tekkelere kapanmaktan çok düşmanla cihad yapabilecek yerlere sevk etmiştir. Bu sebeple teşkilatlanan zümreye ‘Gaziyân-ı Rum‘ (**) veya ‘Alperenler‘ denilmiştir. ‘Alp‘ kelimesi yiğitliği, kahramanlığı; ‘Eren‘ kelimesi ise Müslümanlık inancını ve iman kavramını ifâde etmektedir. ‘Gaziyan-ı Rum‘ veya ‘Alperen‘ olarak anılan insanlarımız, Osmanlı Devleti’nin kurulmasında büyük rol oynamışlardır.

 

Osmanlı Beyliği’nin ortaya çıktığı 13. yüzyıl sonları ile 14. yüzyıl başlarında Anadolu uç boylarında yaşanan çatışmalarda, Türkmen beylikleri ve derviş toplulukları arasında hem moral verme, şevklendirme hem de İslamiyet’i yaymak, Müslümanların yönetimindeki toprakları yahut nüfuz alanını genişletmek gibi gayretler uğruna akınlara katılmak ve cenk etmek, ‘cihad‘ olarak kabul edilmiştir.

 

Türk milleti bunun en güzel örneğini Atatürk’ün önderliğinde verilen Çanakkale Savaşları’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda yaşamıştır; ‘Ya istiklal, ya ölüm!’ demiştir.

 

Birinci Dünya Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda Kore Savaşı’nda ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nda birçok askerimiz şehid oldu, bir kısmı da gazi olarak evine, yurduma döndü. Devletimiz bir kanun ile şehid yakınlarına Şeref Madalyası vererek şehidlik maaşı bağladı. Gazilere de madalya ile taltif edilerek aylık maaş bağlandı ve tedâvi, ulaşım gibi hizmetlerde ücretsiz imkânlar tanıdı. Türk milleti için; ‘şehidler nurlanmış‘ ve ‘gaziler şereflenmiş‘ şahıslar demektir. Bunların en başında da; Başkomutan, Gazi, Mareşal ve Millî Önder Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir.

Gazilik; Osmanlı Cihan Devleti düzeninde, mutlak mânâda unvan olarak kullanıldığı takdirde, padişah tarafından n3adir kumandanlara resmen tevcih edilen pâyedir. Bu pâye, büyük bir zaferden sonra pâdişaha da verilirdi. O sebeple Osmanlı pâdişhlarının çoğu ‘gazi’ unvanını da taşırlar. Son olarak Çanakkale Zaferi üzerine Sultan Bşini Mehmed Reşâd Han’a verilmiştir. Kendisi de bu unvanı taşıyan Sultan İkinci Abdülhâmid Han, bu unvanı sâdece üç müşir (mareşal)e vermiştir: Gazi Osman Paşa, Gazi Ahmed Muhtar Paşa ve Gazi Edhem Paşa.

 

Vatanı uğruna ölümü göze almış kahraman Türk Ordusu, daha sonra dünya barışını korumak için görev almıştır.

1950-1953 yılları arasında barış için Kore’de savaşmıştır. 1974 yılında soydaşlarımızı yok olmaktan kurtarmak için, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmiştir.

 

Bugün candan aziz vatan topraklarında bağımsız bir millet olarak yaşayabiliyorsak, vatan ve millet için, İ’lâ-yi Kelime-t’ullah için şehit olmayı göze alıp, bir gül bahçesine girercesine cepheye koşan Alp-eren ruhlu insanlarımıza borçluyuz. Onların bir kısmı şehit bir kısmı gazi oldular. Şehitlerimizi rahmetle anarken, gazilerimize sağlıklı ve huzurlu uzun ömürler diliyoruz. Onları saygı ile selamlıyoruz.

 

İyi okumalar…

(*)Fütüvvet: 12. yüzyılın başlarından itibâren İslam ülkelerinde resmî bir devlet kurumu hâline gelen, Selçuklular zamanında da faaliyet göstermiş olan, mânevî esaslara bağlı meslekî birlik.

(*)Rum: Türkler Roma için ‘Rum’ demişlerdir. Burada ‘Roma Ülkesi, Romalı’ anlamına gelmektedir.

ÇETİNOĞLU

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza, ‘Gazi’ kavramının tarifi ile başlayabilir miyiz Albayım? Mevzuatımıza göre kimlere ‘gazi’ deniliyor?

Emekli Albay Ahmet Kendigel: Dinî veya millî bir maksatla savaşa girip düşmanla çarpışan kişiye ‘gazi‘ denir. Savaşa katılan kişi erkek de olabilir bayan da. Bir unvan olarak Hz. Peygamber devrinden beri kullanılmaktadır. Kişinin katıldığı savaşın kazanılması veya kaybedilmesi neticeyi değiştirmez.

‘Gazi’ unvanının hangi şartlarda ve kimlere verileceği yönetmeliklerde belirtilmiştir.

Çetinoğlu: Gazi kavramının sınıflandırılması hakkında da bilgi verir misiniz?

Kendigel: Mevzuatımızda savaşa katılıp düşmanla çarpışan herkes ‘Muharip gazi’dir. Savaşa katılan şahsın yaralanmış olması şart değildir. Zâten savaşa girip de yaralananlar veya bedenî uzuvlarından birini veya bir parçasını kaybedenlere ‘malul gazi‘ denilmektedir.

Ayrıca; İstiklal Savaşı gazisi, Kore gazisi ve Kıbrıs gazisi gibi isimlendirmeler de vardır.

Terörle mücadele ederken bir uzvunu kaybetmiş veya yaralanmış kişiler ise  ‘terör gazisi’ olarak anılmaktadır.

Çetinoğlu:İstiklal Savaşı Gazisi‘ dediniz. Son İstiklal Savaşı Gazisini 11 Kasım 2008 tarihinde, 105 yaşında iken ebedî âleme uğurladık. Diğer gazilerin her bir gurubundan ne kadar üyeniz var?

Kendigel: İstanbul Şubemizin; Kore gazisi: 276, Kıbrıs gazisi: 1972, gazilerin dul eşi olarak 550 olmak üzere 2804 üyemiz vardır.

Çetinoğlu: Subay, Astsubay, erbaş ve er sınıflandırmasına göre sayıları da verebilir misiniz? Gazi General üyeniz var mı?

Kendigel: Biri Kore, diğerleri Kıbrıs gazisi olmak üzere General rütbesinde 6, subay rütbesinde 202, Astsubay rütbesinde 131, Erbaş ve er gazilerimiz ise 1.915 kişidir. Bunlara merhum 550 gazimizin dul eşlerini ilâve ettiğimizde üye sayımız 2.804 olarak belirleniyor.

Çetinoğlu: Yaş sınıflaması itibariyle durum nedir?

Kendigel: Derneğimizin en genç üyesi 60 yaşında olup 90 yaşında olan gazilerimiz de vardır. Kore gazileri ağırlıklı olarak 1930-1933 arası doğumlu gazilerdir. Kıbrıs gazileri ise 1952 – 1954 arası doğumlu gazilerdir.

Çetinoğlu: Üyelerinize ne gibi hizmetler sunuyorsunuz?

Kendigel: Üyelerimizin, kanunen verilmiş olan haklarını tâkip etmek, üyelerimize ulaştırmak ve gelişmelerini sağlamak. Diğer hizmetlerimizi de şöylece özetleyebiliriz:

-Sağlık problemlerinin çözümü için devletle olan bağlantılarını sağlamak

-Her türlü devlet törenine ve kurtuluş programlarına katılmak.

-Anneler günü, babalar günü gibi sosyal etkinlikleri topluca yapmak.

-Konferanslar düzenleyerek gazilerimizi bilgilendirmek. -Gaziler gününü, gazilik kavramının benimsenmesine vesile olur düşüncesiyle gereği gibi kutlama faaliyetleri düzenlemek ve resmî protokollere katılmak.

-Müzikli eğlenceler yaparak morallerini düzeltmek.

Çetinoğlu: Gazi çocuklarına, torunlarına öğrenim bursu verebiliyor musunuz?

Kendigel: Derneğimizin gazilerden toplanan aidat dışında herhangi bir geliri olmadığı için, öğrenci bursu verilememektedir.

Çetinoğlu: Üyelerinize resim, ebru, kaligrafi, oymacılık, gibi beceriler kazandırabiliyor musunuz? Kendilerinin el emeği – göz nuru ürünlerinin sergilenmesi, kermes düzenlenerek satışının yapılması vs. hizmetler var mı?

Kendigel: Aynı sebeple gazilerimize becerilerini arttırma gibi herhangi bir kurs ve ya faaliyetimiz yoktur.

Çetinoğlu: Muharip Gaziler İstanbul Şubesi olarak kullandığınız bu mekân kendi mülkünüz mü? Binanız hakkında bilgi verir misiniz?

Kendigel: Binamız, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kışlası içerisinde bulunan yarısı erbaş ve er koğuşu olarak kullanılan bir kışla binası olup Millî Savunma Bakanlığı tarafından Derneğimize tahsis edilmiştir.  Millî Savunma Bakanlığı yönetmeliğine uygun olarak kira ödemesi yapılmaktadır. Çetinoğlu: Burası kamu yararına çalışan bir dernek. Devletin, kamuya hizmet eden dernekten kira alıyor olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Kendigel: Kamuya da hizmet etmiş olsa topluluğumuz dernek adı altında olduğundan, böyle bir yeri bir bedel olmaksızın verilmesi uygun olmayacaktır. Bu sebeple kira ödeyişimiz normaldir. Ancak; kiranın miktarı söz konusu olduğunda kamu yararı göz önünde bulundurularak düşük bedelli olmalıdır. Bugünlerde biz de yüksek bedelli kira talebi sebebi ile problemler yaşamaktayız.  Devlet kademelerinin hepsinin bu konu hakkında bilgileri vardır. Düzenleme yapma gayretinde olduklarını biliyoruz. Derneğimiz adına en yararlı düzenlemeyi yapmalarını temenni ediyoruz. Çetinoğlu: Burası kaç metrekare? Müştemilatı hakkında bilgi verir misiniz?

Kendigel: Dernek kullanım alanı 183 metrekare olup bir toplantı salonu, bir başkan odası, bir kütüphane, bir muhasip ve bir yönetim kurulu odası, bir çay ocağı, bir yemekhane ve tuvaletten oluşmaktadır.

Çetinoğlu: Kütüphane dediniz. Kaç kitabınız var?

Kendigel: Kütüphanemiz aynı zamanda müze olarak kullanılmakta olup kalabalık ziyaretçilerin kabul edildiği bir kabul salonu niteliğini de taşımaktadır

Kütüphanemizde dört cilt ansiklopedi ve 209 adet kitap mevcuttur.

Çetinoğlu: Roman, hikâye, şiir, tarih, din, araştırma, siyaset, kişisel gelişim şeklinde bir tasnif yapıldı mı hangi guruptan kaç kitabınız var?

Kendigel: Roman: 33, hikâye ve şiir: 20, tarih: 50, genel kültür 14, dinî kitaplar 5 adet, siyasetle alakalı 4 adet, kişisel gelişim mevzuunda kitaplarımız 20, araştırma dalında 43 adet kitabımız mevcuttur. Çetinoğlu: Bu kitapları nasıl temin ettiniz? (Satın alma, şahıslardan bağış,  resmî ve özel kuruluşlardan, belediyelerden bağış gibi.

Kendigel: Geçmişi bilinmemekle beraber, bağış yoluyla temin edildiği düşünülen kitaplıktır. Çetinoğlu: Üyelerinizin kitap okuma alışkanlığından memnun musunuz? En çok hangi gruptaki kitapları okuyorlar?

Kendigel: Üyelerimizin kitap okuma alışkanlığı maalesef yok denecek kadar azdır.

Çetinoğlu: En çok ne ile vakit geçiriyorlar?  Tavla, dama, satranç, okey, iskambil oyunları…  Paralı, parasız?

Kendigel: En çok okey oynamakla vakit geçiriyorlar. Bu oyunu sadece çayına oynuyorlar. Bundan da memnunuz.

Çetinoğlu: Gözlemlerinize göre üyelerinizin en çok ilgisini çeken nedir? Onları memnun etmek için neler yapılabilir?

Kendigel: Yapabildiğimiz etkinlikler gazilerimizi memnun etmektedir. Özel bir etkinlik talepleri bulunmamaktadır.

Çetinoğlu: Devlet, Muharip Gazilere çeşitli isimler altında nakdî, ayni veya sosyal yardımlarda bulunuyor mu? Mesela isteyen üyelerinize ücretsiz sinema, tiyatro bileti, müze giriş hakkı gibi imkânlar tanınıyor mu?

Kendigel: Devlet gazilerimize şeref aylığı adı altında nakdî yardımda bulunmakta olup, zaman zaman kaymakamlıklar nezdinde mütevelli heyetin vermiş olduğu kararlar çerçevesinde dinî bayramlarda da kendi ilçelerindeki gazilerimize bayram harçlığı verilmektedir. Ücretsiz sinema ve ya tiyatro talebi olmadığından girişimde bulunamamıştır.

 

MUHARİP GAZİLER DERNEĞİ

Dernek, 1984 yılında İstiklal Savaşı’na, Kore ve Kıbrıs savaşlarına fiilen katılan askerlere hizmet etmek maksadıyla 2847 sayılı kanunla kamu yararına çalışan dernek statüsü altında gelen merkezi Ankara’da olmak üzere 67 il ve ilçe şubesi,  50 il ve ilçede temsilciliği bulunan bir dernektir.

1984 yılında Emekli Kurmay Albay Sadık Atak ve Emekli Piyade Yüzbaşı Suphi Özden  dilekçe ile Ankara Valiliği’ne müracaat ederek, Türkiye Muharip Gaziler Cemiyeti’ni resmen kurmuşlardır.

Cemiyet, Sadık Atak’ın evinin alt katında faaliyete başlamıştır. Daha sonra bu cemiyetin adı ‘Türkiye Muharip Gaziler Derneği’ şeklinde değiştirilmiştir.

Türkiye Muharip Gaziler Cemiyeti’nin diğer kurucu üyeleri: Emekli Piyade Albay Osman Nuri Baştuğ, Emekli Topçu Albay İhsan Ali Alper, Emekli Piyade Albay Sait Bilgiç, Emekli Albay Fuat Ergül, Emekli Piyade Albay Sıtkı Akdeniz, Emekli Piyade Albay Hasip Rona.

Derneğin Maksadı: Madde 4

Dernek; yurt içinde veya yurt dışında savaşa fiilen katılmış olan, savaş ilan edilmiş olsun veya olmasın, işgal kuvvetlerine karşı milli mücadeleye katılmış bulunan eski askerlerin savaş ve askerliğe ait hâtıralarını yaşatmak,

Gazilerin ve dul eşlerinin tanışmalarını temin ve dayanışmalarını güçlendirmek, sosyal, ekonomik, kültürel ve manevî ihtiyaçlarının karşılanması ve toplumda hak ettikleri saygı ve sevginin sağlanması için gerekli çalışmaları yapmak,                                    Milletin bütünlüğü ve devletin bölünmezliği ile cumhuriyetin kurulması ve korunması yolunda vuku bulan mücâdeleleri, dökülen kanları, bu mücâdelede şehit veya gazi olan kahramanları yeni nesillere anlatmak; tarihe, millî gelenek ve göreneklere bağlılık, fedakârlık, dayanışma ve yardımlaşma hasletlerini güçlendirmek ve yüceltmek yolunda etkili faaliyete bulunmak,

Atatürk ilke ve inkılaplarına ve Türk milliyetçiliğine bağlı kalarak, milletimizin ülkesi, devleti, tarihi ve inançları ile beslenen millî kültürü ile sonsuza dek varlığını koruma çalışmalarına katkı sağlamaktadır.

DEVAM EDECEK.