19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 748

Reza’let

İran asıllı “hayırsever işadamı” Reza Zarrab (Rıza Sarraf) ABD’de FBI tarafından tutuklandı. Yandaş medya birkaç gün haberi görmezden geldi, nasıl davranacağını bilemedi, haberi vermedi.

Sonra strateji belirlendi, hep birlikte benzer şekilde bombardımana başladılar. Reza’ya sahip çıkıp ABD’li savcıya ve ne hikmetse Doğan grubuna saldırmaya başladılar.

Reza olayı, bazı muhalif yayın organları ile sosyal medyada ise ABD’li savcının açtığı davanın Tayyip Erdoğan’ın devrileceği hatta ABD’de tutuklanacağı bir dizi gelişmeye yol açacağı düşüncesiyle sevinçle karşılandı.

Yazımızın başlığı “REZA’LET” Star Gazetesi’ne ait.

İster “yarı resmi El Ahram” gibi, “Sarayın Sesi” gibi yayın yapan “yerli Pravdalar” gözüyle bakın. İsterseniz “öğrenilmiş çaresizlik” içindekilerin ABD yargısından medet uman ruh haliyle bakın.

Hangi taraftan bakarsanız bakınız, gerçekten olay ve tarafların olaya bakışı “Reza’let.”

******************************************

17/25 Aralık Başka ABD’de Açılan Dava Başka

17/25 Aralık “rüşvet ve yolsuzluk” dosyalarının baş aktörü Reza Zarrab hakkındaki iddialar hukuki idi. Cemaatin savcısı olduğu iddia edilen savcıların niyeti ne olursa olsun iddianameler çok kuvvetli suç delillerine ve somut hukuki gerekçelere dayanıyordu.

Fakat siyasi irade hukuka müdahil oldu. Rüşvet alan 4 bakan hakkında son derece güçlü deliller var olduğu halde, hem bakanlar ve hem de Reza yargılanmadan yakayı kurtardı.

Ayakkabı kutularındaki ve yatak odalarındaki çelik kasalarda saklanan paralar faizi ile iade edildi.

Rüşvet mekanizması da, yapılan hukuksuzlukların siyasi müdahale ile örtbas edilmesi de “Reza’let”ti.

Türkiye’deki hukukun bu şekilde işlemesi kamuoyu vicdanında ciddi rahatsızlığa yol açmış olmalı ki, Türk halkının bir kesiminden, ABD’li savcıya büyük bir sempati gösterisi ortaya çıktı. Adeta Türkiye’de göremedikleri adaletin bir yabancı yargı sistemi tarafından gerçekleşebileceği ümidine kapıldılar.

Fakat gözden kaçan husus şu ki, Zarrab‘ın ABD’de yargılanmasına sebep olan suçlamalar Türkiye’deki davadan farklı.

İddianamedeki dört suçlama şöyle:

ABD’ye karşı dolandırıcılık. Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlal etmek (İran’a yaptırımları ihlal yani Ambargoyu delmek).. Bankacılık sistemine karşı dolandırıcılık,, Kara para aklama…

Zarrab’ın asıl suçu ABD’nin isteği ile İran’a uygulanan Birleşmiş Milletler ambargosunu delmek. Zarrab İran ambargosunu, Türkiye’de kurduğu şirketler vasıtasıyla deldi ve AKP yönetimi buna göz yummakla kalmadı Halk Bankasını bu iş için kullandı. Görünen o ki hayali işlemler yapılmış ve bankacılık kuralları ihlal edilmiş.

Babek Zencani ve Reza Zarrab İran’ın ambargoyu delmek için kullandığı adamlardı.

İran mahkemesi, petrol satışından kazandığı parayı devlete 2.8 milyar dolar eksik teslim ettiği gerekçesiyle, Babek Zencani’yi idama mahkum etti.

Türkiye Zarrab’la işbirliği yaparken de bir takım hukuksuzluklar da oldu. 17/25 Aralık soruşturmalarında Zarrab’ın rüşvet verdiği 4 bakanın tapeleri, çikolata ve elbise kutularında gönderilen rüşvetlerin belgeleri, 700 bin TL’lik rüşvet saat ve Halk Bankası Genel Müdürünün evinde ayakkabı kutularında bulunan milyon dolarların kayıtları ortalığa saçıldığı halde kimse cezalandırılmadı.

***

ABD’nin Tavrı Siyasi

Türkiye İran’dan aldığı petrol ve doğalgazın parasını ambargo olduğu için İran’a ödeyemiyordu. Halkbank’ta bir hesap açıldı. Buraya yatırılan para karşılığı Zarrab İstanbul Altın Borsası’ndan altın alıp İran’a götürüyordu. ABD altın ticaretini de ambargoya dâhil ettirince Zarrab şirketleri vasıtasıyla Türk şirketlerinden ve diğer ülkelerden mal alıp, İran’a gönderiyordu.

Bu işin, legal yoldan çıkıp, illegal yollara sapınca türlü çeşitli kirli ilişkilere sebep olduğu anlaşıldı. Ancak Zarrab’ın İran’a konulan haksız ambargoyu delmesi ABD açısından suç teşkil etse de, bizim vicdanlarımızda O’nu suçlu yapmaz.

Emperyalist ABD’nin Zarrab’ı tutuklaması ve 75 yıl hapis talebiyle yargılaması kendi menfaatleri açısından geliştirdiği bir siyasi tutumdur.

ABD’nin bu siyasi tavrından “adaletin tecelli edeceği” beklentisine girilmesi de “Reza’let” tir.

********************************************

Asıl Hedef Erdoğan veya Türkiye mi?

ABD’nin bu siyasi tavrının asıl hedefi acaba İran mı, Türkiye midir? Ahmedinecad mıdır, Recep Tayyip Erdoğan mıdır? Bizi asıl ilgilendirmesi gereken husus budur.

Bu konuda her iki görüşü de savunanların kendilerine göre gerekçeleri var.

Mesela Sözcü Gazetesinde Soner Yalçın hedefin R. Tayyip Erdoğan olabileceğini söylüyor. Hatta “sakın Savcı Bharara, 29 Mart 2016’da ABD’ye gidecek Erdoğan’ı tutuklamasın!?” diye daha ağır bir ihtimalden bahsediyor.

Buna karşılık Milliyet yazarı Güneri Civaoğlu‘na göre, “olayın -belki- Türkiye’yi de kapsayacak artçı sarsıntıları olabilir ama depremin merkez üssü Tahran… ABD işbirliği yapmaya başladığı Ruhani’nin elini kuvvetlendirmek, bunun için de en güçlü siyasi rakibi olan bir önceki İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ı tam olarak saf dışı bırakılmak için Zarrab’ı kullanıyor.”

Ben, Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca‘nın bu konudaki görüşünü daha gerçekçi buluyorum.

“Bütün bunların arkasında Zarrab’ın itiraflarını kullanarak Türkiye’yi, tıpkı İran’a yapıldığı gibi, çok ağır tavizlerin isteneceği bir pazarlık masasına oturtma gayreti olduğu” ihtimalini düşünüyorum.

29 Mart 2016’da (yarın) ABD’ye gidecek olan Tayyip Erdoğan’ın önüne Türkiye’den istenecek taviz listesinin konacağı kanaatindeyim.

Ülkem adına endişeleniyorum.

********************************************

Zarrab Konuşursa Türkiye Sarsılır mı?

Zarrab Amerika’da konuşur, Türkiye’de verdiği rüşvetleri, yaptığı hukuka aykırı işlemleri ve işbirliği yaptığı siyasiler ve bürokratları anlatırsa çok önemli tesirleri olacağı belli. Bu ifadeler neticesinde 17-25 Aralık dosyaları uluslararası mahkemelere taşınabilir.

Bu konunun Ethem Sancak’ın gazetelerinde “darbe” manşeti ile verilmesi, ABD’li savcı hakkında “FETÖ’cü savcı” denilmesi bu cenahta ciddi endişe ve panik yarattığını gösteriyor.

Haksız da sayılmazlar. FBI Bölge Direktör Yardımcısı Rodriguez’in “Bugün ilan edilen suçlamalar, bu kişilerin gerçek ortaklarını gizlemeye çalışanlara bir mesaj göndermeli” demecinin maksadı böyle bir endişe yaratmak olmalı.

Ancak eğer bu hukuksuz işlemlerde dönen kirli para “Yeni Türkiye” siyaseti/ siyasetçilerinin finansmanında kullanılmamışsa endişeye mahal olmamalıydı.

Zarrab’ın eski ortaklarından Adem Karahan işin parasal boyutunu şöyle anlatmıştı: “Paranın yüzde 4’ü siyasilere, yüzde 4’ü ise Zarrab’a kalıyordu. Bir yılda 18 milyar liralık 200 ton altın, kuryeler vasıtasıyla Dubai’ye, oradan da İran’a taşındı. 2012-2013 yıllarında, günde bir ton altın çıkışı yapılıyordu.”

Gümrük Bakanlığı müfettişinin raporunda da, “Türkiye menşeili altınların ihraç edildiği, sonra aynı altınların yeniden ithal edildiği, yanlış beyanname verilerek bu işlemin 89 kez tekrarlandığı belirtiliyor, ayrıca, 2010 yılı ile 2013 yılı arasında, 26 aylık dönemde, 1 milyar 100 milyon dolar nakit paranın valizlerle taşındığı” anlatılmıştı.

ABD’li savcı Bharara‘nın elinde, Zarrab’ın itiraflarıyla desteklenecek, Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye’yi zor durumda bırakacak çok ve önemli belgeler olduğu kanaatindeyim.

Türkiye’nin bu dava üzerinden ciddi zarar görmemesini diliyorum.

 

 

 

Kıbrıs ve Düşündürdükleri (2)

Bütün bu mazlum milletler; eğer kuvvet bende deyip harekete geçebilirlerse, belki…

Ya da, onları himaye ve koruması altına alacak, Osmanlı Devleti gibi bir devlet zuhur edip, ortaya çıkarsa ne âlâ…

Yoksa, eski hâl olur, imkânsız ve muhal

Çaresiz olarak devam eder, yeni hâl

İşte Kıbrıs’ın da, bunlar gibi, eli kolu bağlanmak isteniyor. Kendi vatanlarında, vatansız gibi yaşasınlar deniyor. Tabii bu yaşamaksa eğer. Tabii, bu imkânı güvenilmez Rum, verirse şayet.

İşte Kıbrıs’ta, böyle bir komedi oynanıyor!

Galip; mağlup hâle sokulmuş, olmuş boynu bükük

Halka, haksızca yüklenmiş, nice bir onulmaz yük

Sözde mağlupsa da Rum, arsızlaştıkça arsızlaştırılıyor

Azdırılmış köpekler gibi Rum, hırladıkça hırlatılıyor

Bakın şu haddini bilmez Rum’a, nasıl da

Galip üstünde, yelteniyor zorbalığa

Zaman zaman, bunu gerçekleştirmiyor da değil hani!

Peki, bunun karşısında, benim devletim nerde sahi?

Pasif, pısırık ve haklılığının âdeta mahcubiyeti içinde kıvranan Türkiye; muhal ve olmayacak hayaller için, Kıbrıs’ın varlığını; hayali kalacak şekilde, hayalî kılacak tarzda tehlikeye atıyor ve hatta atmış gibi davranıyor.

Bu nasıl zillettir ki, tarih, utanıyor bu hâlden

Ama tarihte, çok defa çıkar zaferler, muhâlden

Çok yakın bir zamanda, Rum kuvvetleriyle Türk Ordusu

Kapışacak palikaryayla, ister istemez doğrusu

Kıbrıs, artık tamamiyle bizim olmalı

Türk askeriyle tüm ada, hemen dolmalı

Neylersin, Rum, rahat oturmuyor yerinde

Çünkü, kavak yelleri esiyor serinde

Bizlere, bu zaferi sunmaya hazırlanan, Rum’un ta kendisi

Barış gelmesi için adaya, Türk olmalı Rum’un efendisi

İşte o zaman, görecek hep beraber, neymiş insanlık, dünya

Şimdiye kadar, ey dünya, Rum’un ne mal olduğunu, gördün ya

Çünkü bu millet, istemiyor savaş mavaş, durup dururken

Fakat duramaz da, Rumlar, darbe üstüne darbe vururken

İnanın, olacak inşaallah, Kıbrıs’ın tamamı bizim, bu sefer

Bunu onlar istedikleri için, bizim olacak, büyük zafer

 

 

Milli Anayasa Kurultayı

Son yazımı, 27 Mart 2016 tarihinde Türkiye’nin 81 vilayetinden Ankara’ya gelerek “Yeni Anayasa“ya karşı “Milli Anayasa Kurultayı” toplantısına katılan binlerce milliyetçi-vatansever aydın’ın oy birliği ile kabul ettiği Kurultay sonuç bildirisini noktası ve virgülüne dokunmadan siz okuyucularıma aktarmak istiyorum. Çünkü bu bildiriyi çok önemsiyor ve bende altına imzamı atıyorum.

“Vatanımız ve Cumhuriyetimiz, uzun süreden bu yana büyük saldırılar altındadır. Ülkemizin varlığının tehdit edildiği bugünlerde, biz Türk vatandaşları, Yeni Anayasa yaptırarak Gazi Meclis’i anayasal düzeni ortadan kaldırma gibi ağır bir siyasal suç işlemeğe sürükleyenlere karşı, 27 Mart 2016 günü Ankara’da toplandık ve aşağıda belirttiğimiz tutumda birleştik. 

1. Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi bölünmez bir bütündür. Topraklarımız üzerinde birden fazla egemenlik alanı yaratılamaz. Bölgecilik yapılarak özerklik, federasyonculuk güdülemez. Ülkemizin bir karış toprağından vazgeçilmesi söz konusu dahi olamaz. 

2. Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenlik Türk Milleti’ne aittir. Çokkültürcülük adına etnik ayrılıkçılık, ümmetçilik adına mezhebi parçalanma yoluyla Türk Milleti’nin bütünlüğü bölünemez. Ulusun varlığı ve egemenlik hakları, hiçbir koşulda ortadan kaldırılamaz. 

3. Milli birliğimizin sağlamlaşarak sürdürülmesi, egemenlik ve bağımsızlık haklarımızın dokunulmazlığı için, 1919’dan sonra bir kez daha, tarihsel bir görev ile karşı karşıyayız. Bu görev’müdafaa-i hukuku milliye’ görevidir. Bu görevi üstleniyor, ulusal haklarımızı savunma mücadelesinden bir an bile geri durmayacağımızı ilan ediyoruz. 

4. Her türlü kültürel ve toplumsal özelliklerimizin red ve inkârına karşı olduğumuz gibi, bu özelliklerimizi Türk Milleti’ni etnik – mezhebi topluluklara bölme aracı yapan her türlü kimlikçiliği ve siyasallaştırmayı reddediyoruz. Etnikçi ve ümmetçi kesimlerle bunları destekleyen dış dünya aktörlerine, Türk Milleti’nin varlığına ve haklarına saygı göstermelerini hatırlatıyor ve bu yöndeki Yeni Anayasa girişimlerinden vazgeçmelerini ihtar ediyoruz. 

5. Anayasa’dan Türk Vatandaşlığı statümüzü silmeye ve egemenliği Türk Milleti’nden almaya yeltenen Yeni Anayasa saldırısına karşı, varoluşumuzu savunma ve direnme esasının meşru olduğunu ilan ediyoruz. 

6. Siyasal ümmetçilik güdenlerin ortadan kaldırmak istedikleri milli devlet, bireysel ve sosyal özgürlüklerimizin güvencesi olan laikliğin koruyucu zırhıdır. Laikliği ortadan kaldırarak bireysel hak ve özgürlüklerimizi cemaatlere devredecek, halkımızı mezheplerin, inanç gruplarının iktidar savaşlarına mahkûm edecek bir Yeni Anayasa’ya karşı, yurttaşlık haklarımızı ve özgürlüğümüzü savunma ve direnme esasının meşru olduğunu bildiriyoruz.

7. Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesinde temel olmuş hükmetme biçimi, kaynağını meclisten alan parlamenter hükümet sistemidir. Bunu ortadan kaldırmak, basit bir hükümet işleyişi değişikliği değil, egemenliğimizin kullanılış tarzını değiştirmek anlamı taşır. Egemenlik hakkımızı, hiçbir partizan hedefe ve hiçbir kişisel hevese kurban etmeyeceğimizi açıklıyoruz.

8. Yeni Anayasa, etnik bölücülükle 2008 yılından bu yana yapılan hukuk dışı “müzakere”lerin nihai halkasıdır. Yeni Anayasa ısrarıyla bölücü çevrelerin taleplerini müzakereye açmak, bölücü teröre karşı yürütülen savaşa ciddi zararlar vermektedir. Şimdiye kadar yapılmış yasa dışı sözde “müzakere ve mutabakatlar”ın Yeni Anayasa hüllesiyle anayasal düzen haline getirilmesi, hiçbir koşulda kabul edilemez. 

9. Yeni Anayasacılığın ana damarı dışarıdadır. Yeni Anayasalar, dünyada ve bölgemizde yeniden bir paylaşım savaşı yürüten küresel emperyalizmin saldırı aracıdır. Ülkemizde sözde çokkültürcülük, etnikçilik, mezhepçilik peşinde sürüklenenleri, çağımızın bu çıplak gerçeğini fark ederek, bu gayrımilli saldırganlığa alet olmaktan vazgeçmeleri için uyarıyoruz. 

10.    Büyük Ortadoğu Projesi temelinde Kuzey Afrika ülkelerinde, komşularımız Irak’ta, Suriye’de tanık olduğumuz gerçek, milli varoluşların ortadan kaldırılmasından ve ülkelerin kabile – aşiretlere, etnisite – mezheplere ayrıştırılmasından, parçalanmasından ibarettir. Ulusal varoluşları ve hakları yok edilmeye çalışılan komşularımızın, tüm dünya uluslarının ve insanlığın kutlu geleceği için, küresel emperyalizmin tam karşısında olduğumuzu duyuruyoruz. 

11.    Milli Anayasa Hareketi, karşı karşıya olduğumuz Atatürksüz, Türksüz, bölücü gayrımilli anayasacılık saldırısına karşı, ulusal varlığımızı, milli birliğimizi, vatanımızın bütünlüğünü ve bu değerlere ilişkin tüm haklarımızı savunma ve direnme kararlılığını ifade eder. Aynı iradeye sahip bütün siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerini, toplulukları ve kişileri, hiçbir ayırım gözetmeksizin, bu iradeyi yükseltmeye çağırır.”

 

Vasiyetini Basın Toplantısı İle Açıklaması Sebebiyle Bozkurt İlham Gencer İle Röportaj

GİRİŞ:

Hepimiz ölülerin çocukları veya torunlarıyız. Geçici olan bu dünyada ömrümüzü tamamladıktan sonra göçeceğimiz cennet veya cehennemde ebedî kalmak üzere yaratıldık. Zamanı belli olmamakla birlikte gidişi kesin olan bir yolun yolcusuyuz. En büyük hakikat olan ölümün en az ilgiyi görmesi, en az hazırlık yapılması şaşırtıcıdır. Ölüme ilgisizlik insanın kendini aldatmasından başka bir şey değildir.

 

Yüce dinimiz İslamiyet, ölüme hazırlanmayı emreder. Ölüm hakikatini görmek için inançlı olmak da gerekmez. Ölüm, herkesin ortak kaderidir. Ancak onun için gerçek hazırlığı mü’min yapar. Diğerleri sâdece korkmakla yetinirler. Gerçekte ölüm korkulacak bir vak’a değildir. Hazırlık yapılacak bir hâdisedir.

 

Ölüm için yapılacak en önemli hazırlık, onu yok saymamakla başlamalıdır. Bu birinci basamaktır. İkinci basamak da onu uzakta görmemektir. Ölümü, yaşlılara, hastalara daha uygun görmek, ona karşı hazırlıktan kaçınmaktır.

 

Ahirete hazırlıklı olmanın en basit işaretlerinden biri, ölümden sonrası için vasiyet bırakmaktır. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber (sav) Efendimizin hadislerinde yer alan vasiyet mevzuu, günümüz insanlarının bildiğinden daha ciddî tutulmuş, tavsiye edilmiştir. Günümüzde yaşayan Müslümanların, eski zamanlara göre vasiyet bırakma gerekliliği daha fazla olduğu halde, ihmal edilmektedir. Bu ihmalin sebebi sünnet bilgisinden mahrum olmak veya ölümü uzak ihtimal olarak görmek, onu yaşlılara, ağır hastalarla daha yakın zannetme gafletidir.

 

Yılların eskitemediği, yaşayan efsâne Bozkurt İlham Gencer ülkemizde (muhtemelen) ilk defa, vasiyetini bir basın toplantısıyla açıkladı.

 

Kendisiyle, bu hareketinin sebeplerini konuştum.

 

Bütün Müslümanlara örnek olması niyazı ile iyi okumalar efendim.

 

Oğuz Çetinoğlu: 19 Ekim 2015 Pazartesi günü; kızınız, iki oğlunuz, ailenizden ve yakınlarınızdan bazı kişilerin katlımı ile İstanbul’un Kuruçeşme semtindeki bir otelde, basın toplantısı düzenlediniz ve vasiyetnamenizi açıkladınız. Böylece (bildiğim kadarı ile) Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdiniz.

Sizi, bu kararı almaya ve vasiyetnamenizi basın toplantısıyla açıklamaya sevk eden sebepler nelerdi?

Bozkurt İlham Gencer: Tecrübe, zamanla kazanılan bir özelliktir. Tecrübe sahipleri, bu özelliklerini aile fertleriyle ve yakın çevresiyle paylaşmakla, onlara hizmet etmiş olur. Bu hizmeti hayatın her safhasında gerçekleştirebileceği gibi, yolun sonuna yaklaşıldığında yapılırsa daha tesirli olur. Bilindiği gibi vasiyetlerin; İslam’a, hukuka, toplumun örf ve âdetlerine aykırı olmayan bölümlerinin yerine getirilmesi, geride kalanlar için ‘mecburiyet‘ olarak kabul edilir.

Hayat boyunca, doğruyu göstermek maksadıyla söylenen sözler tavsiyedir. Tavsiyeler unutulabilir veya dikkate alınmayabilir. Vasiyetnameler ise unutulmaz, tatbik edilir.

Bizim insanlarımız bu konuda hassastır. Ben, vasiyetimi açıklamakla hassasiyetlerimizin gereğini yaptığım kanaatindeyim.

Beni tanıyanlar bilirler: Hayatımın hiçbir döneminde mal-mülk-para peşinde koşmadım. Çocuklarıma bırakacağım bir servet yok. Onlara ancak, hayat boyu faydalanabilecekleri tecrübelerimi, temiz bir aile ismini, örnek alınacak bir mazbut hayat tarzını bırakıyorum. İnanıyorum ki onlar da vasiyetimin gereklerini yapacaklar, kendi çocuklarına şerefli bir isim bırakacaklardır.

Çetinoğlu: Vasiyetnamenizi ‘manevi bir talep‘ olarak vasıflandırıyorsunuz…

Bozkurt Gencer: Evet! Vasiyetnamemde maddiyatla ilgili hiçbir hüküm yoktur. Hepsi, inancımızın, kültürümüzün gereği olan manevi hususlardır.

Çetinoğlu: Vasiyetnamenizde açıkladığınız hususların, ‘kesin istek’ olmadığını, ‘talep’ olduğunu söylüyorsunuz…

Bozkurt Gencer: Evet! Emir değil, sadece bir taleptir. Taleplerim yerine getirilirse,  isteklerimi yapanların şahsına ve içerisinde bulunduğumuz topluma faydalı olur.

Çetinoğlu: Nasıl faydalar umuyorsunuz?

Bozkurt Gencer: Taleplerime bakalım:

Allah’tan başka ilah olmadığına, O’nun, Bir, Mutlak ve Ortaksız olduğuna, mülk ve hamd’ın O’na mahsus olduğuna mutlaka inanılmasını talep ediyorum.

Bu talep bize yüce dinimizin emridir. Talebimin kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim’in Allah (cc) sözü olduğunda hiç şüphe yoktur.  Kur’an-ı Kerim ayetleri, insanların muhtaç olduğu bilgileri beyan eder. O bilgilere sahip olanlar ve o bilgilere göre yaşayanlar, Cenab-ı Allah’ın sâlih kullarıdır. Allah, sâlih kullarını geçici olan bu dünyada başarılı kılar ve mutlu eder. Sevilen, üstün tutulan bir konuma eriştirir. Kalıcı olan âhirette Cenneti ve Cemâliyle şereflendirir. Bu ne büyük saadettir…

Çetinoğlu:Ölülerimizin hayırla anılmasını‘ istiyorsunuz.

Bozkurt Gencer: Bir insanın, ölüleri için yapacağı en iyi ve tek hizmet, onları hayırla yâd etmek ve onlar için dua etmektir. Çünkü onların artık ve başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

Kabir ziyareti elbette çok önemlidir. Mutlaka yapılmalı. Fakat her zaman veya sık sık mümkün olmayabilir. Dua, her zaman ve her yerde ve mutlaka yapılmalıdır. Ölüler için hatırlandıkça bir Fatiha okunmalıdır. Allah (Subhanehu ve Teâla Hazretleri) duayı da okunan Fâtiha’yı da mutlaka muhatabına ulaştırır. Dua ve Fâtiha, iadeli taahhütlü mektup gibidir. Âhiretteki yakınımızın ihtiyacına göre serinlik veya ılık bir esinti, gönderene ise görevini yapmış insanların huzurunu bahşeder. İki taraflı memnuniyet ve mânevî kazanç sağlayan bu işlerin hiçbir mâliyeti, külfeti yoktur.

Çetinoğlu: Her türlü günahtan kaçınılmasını tavsiye ediyorsunuz…

Bozkurt Gencer: Her insan, ölebilecek yaştadır. O halde ölüme hazır olunmalıdır.

Çetinoğlu:Ölüme hazır olmak‘ sözünü nasıl yorumluyorsunuz?

Bozkurt Gencer:Ölüme hazır olmak‘ demek, her işini dürüst ve ölçülü yaparak, ölüm sonrası Allah’a verilecek hesaba hazırlanmaktır. Bu da ancak Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmakla mümkün olur. Mutlaka hesaba çekileceğimizi asla unutmamalıyız. Allah (cc) tarafından hesaba çekilmeden önce, bizler kendimizi hesaba çekmeliyiz. İlahî emirlere aykırı işlerimiz için tövbe etmeli, Allah’tan bağışlanma talep etmeliyiz. Allah bağışlayıcıdır. Tövbe edip, işlediğimiz o hatâyı bir daha tekrarlamaz isek, o hatayı, o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz oluruz. Ölümün ne zaman geleceğini bilemediğimiz için her zaman temizlenmiş bir vaziyette olmalıyız.

Milletimiz; ‘Kefenin cebi yok. Öbür dünyaya para götürülemez, mal-mülk hepsi bu dünyada kalacak.’ Der. Ahrete, ancak ve ancak bu dünyada yaptığımız ibadetlerin, iyiliklerin, hayırlı işlerin sevâbı ile gidebiliriz. Bu dünya, ahretin tarlasıdır. Ne ekersek, ahrette ancak onları biçeriz.

Bizler; hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, hemen ölüverecekmiş gibi ahiret için çalışmakla emrolunduk. Ne mutlu bu emrin gereklerini yerine getiren insanlara…

Çetinoğlu:Vatan, bayrak, ülkü ve insan sevginizden kat’iyyen taviz vermeyin!’ Diyorsunuz.

Bozkurt Gencer:Vatan sevgisi imandandır.’ Sözünün hadis olmadığı iddia edilse bile, vatanını sevmek, inancımıza aykırı değildir. Peygamberimiz (sav) Efendimiz de vatanını seviyordu. O halde vatanı sevmek sünnettir. İnsanoğlu, evini ve vatanını sevmeli. İnsan, hür bir vatanda yaşamıyorsa, dinî vecibelerini rahatlıkla yerine getiremez. Hür bir vatanda yaşamanın en belirgin göstergesi bayraktır. Semalarımızda ay-yıldızlı bayrağımız dalgalanmıyorsa, hürriyetimiz yok demektir. Esir insanlar -Allah korusun- Allah’ın değil, kendisi gibi bir insan olan efendisinin emirlerini yerine getirmek mecburiyetindedir. Kula kul olmak, bir insan için çok alçaltıcı bir durumdur.

Çetinoğlu:Ülkü‘den bahsediyorsunuz.

Bozkurt Gencer: Umumî manada ülkü; gaye edinilen, ulaşılmak istenen hedef ve ideal demektir. Ancak insanlara mahsus bir duygudur. Hayvanların ülküsü yoktur. Olamaz. Onlar ancak içinde bulundukları anı yaşarlar. O an aç iseler, karnını doyurmaktan başka bir düşüncesi yoktur. Diğer düşünceleri de hep o an içindir. Yakın ve uzak bir gelecek için hiçbir şey düşünmezler, düşünemezler.

Ülkü; insanı, duygular dünyasının üstüne yükselten ve erişilmesi, ulaşılması kolay olmayan veya her zaman gerçekleşemeyen, buna rağmen gerçekleşmesi, ulaşılması için fedâkârlık ve ferâgatte bulunulmaktan da çekinilmeyen üstün düşüncedir.

Ülküler; ‘duygularla pekiştirilmiş, kuvvetli istek hâline getirilmiş sosyal düşünceler‘ şeklinde de târif edilebilir. ‘Mefkûre‘ olarak da anılmaktadır. Milleti meydana getiren insanlarda ülkü yoksa, milletin ve milleti meydana getiren insanların ilerlemesi yükselmesi mümkün olamaz.

Ülkücü; Herhangi bir ülküye inanıp bağlanan kişidir. Türkçede bu kelime daha çok ahlakî mânâda kullanılmakta ve bir fikre, bir dâvâya bir kurum, kuruluş veya hizmete, düşünce sistemine, belli ahlak telakkilerine samimiyetle ve yürekten inanarak bağlanan kişinin durumunu ifâde etmektedir.

Ülkü, insan olmanın mühim bir şartıdır. Ülkü, insanın gelecekle ilgili düşünceleridir. Ülkü, insanı yücelten bir değerdir. Değerli olmayan insanlar, değer üretemezler. Değer üretemeyen insanların, kendiliğinden yetişen ve kimseye faydası dokunmayan çalı-çırpıdan farkı olamaz.

Bütün bu sebeplerle; ‘Her insanın bir ülküsü olmalı ve ülküsünden asla tâviz vermemeli.’ Diyorum.

Çetinoğlu: Taviz verilmemesini istediğiniz bir başka husus da insan sevgisi…

Bozkurt Gencer: Peygamber Efendimiz buyuruyor: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmediğiniz müddetçe de iman etmiş sayılmazsınız.’ İnsanlar birbirlerini sevmezlerse, yaşadıkları ortamı cehenneme çevirmiş olurlar. IŞİD ve diğer terör örgütlerinin mensupları, kendileri gibi Müslüman olan insanları sevselerdi, bulundukları bölgeleri kan gölü hâline getirmezlerdi. İnsanı sevmeyenden, Allah’tan korkmayandan korkulur.

Çetinoğlu:Yalandan, riyâdan, haramdan sakının!’ Diyorsunuz…

Bozkurt Gencer: Yalan, herhangi bir kişi, topluluk veya kuruma, yanıltmak maksadıyla yapılan rol veya doğru olmayan herhangi bir ifâdedir. Daha sâde bir anlatımla yalan, yanlış olduğu (doğru olmadığı) bilinmesine rağmen, üçüncü kişinin veya muhatabın doğru olarak algılamasını hedefleyen bir hareket veya ifâdedir. Yalanın kısa zamanda ortaya çıkmamasının sebebi karşılıklı güven olarak ifâde edilebilir. Ancak unutulmamalı ki, söylenen yalan günün birinde mutlaka ortaya çıkar.

Bunun içindir ki atalarımız yalancının bir gün, hem de çok geçmeden foyasının, yalanının ortaya çıkacağını anlatmak için: ‘Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.’ Demiş. Yalancıya kimsenin güvenmeyeceğini anlatmak için de: ‘Yalancının evi yanmış hiç kimse inanmamış.’ Denilerek, yalan ve yalancılığın iyi bir şey olmadığı, özlü bir şekilde belirtilmiştir.

İnsanlar; suçlarının, kusurlarının ve noksanlıklarının anlaşılmaması için yalana başvurdukları gibi, muhataplarını aldatmaktan çirkin bir haz duydukları için de yalan söylerler. Yalanın bolca kullanıldığı toplumlarda haklının yerine haksız, haksızın yerine haklı geçer. Birçok ocaklar yalan dolayısıyla söner, servetler mahvolup gider, insanlar arasındaki karşılıklı güven, sevgi ve saygı duyguları yerlerini şüphe, kin ve düşmanlığa bırakır. Bu yüzden kanlar dökülür, cinâyetler işlenir.

Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde yalan ve yalancılık kötü huyların ve günahların en büyüklerinden biri olarak belirtilmiştir.

Riya; inandığı, düşündüğü gibi olmamak demektir. Sözle ve hareketle riya yapılabilir. Halk arasında ‘ikiyüzlülük‘ olarak bilinir.

Haram; Cenab-ı Allah’ın; kullarının yapmasına, söylemesine, yemesine, içmesine izin vermediği ve aksine davrananların cezalandırılacağının Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtildiği işlerdir.  Haramdan sakınmamak, Allah-ü Teâla’nın emirlerine karşı gelmektir.

Toplumumuz; yalan, riya ve haramdan sakınmayan insanları dışlar ve aşağılar.

Çetinoğlu: Vasiyetini basın toplantısı ile açıklamak suretiyle insanlarımıza örnek oldunuz. Çok faydalı öğütler verdiniz. Cenab-ı Allah sizden râzı olsun.

Bozkurt Gencer: Vazifemi yapmaya çalıştım. Allah’ın rızâsını kazanmaya vesile oldu isem ne mutlu bana…

Mesajımın daha geniş kütlelere ulaşmasına katkı sağladığınız için size teşekkür ediyorum.

 

BOZKURT İLHAM GENCER:

1925 yılında İstanbul’un Bakırköy ilçesinde dünyaya geldi. Annesi ve babası,  ilk çocuklarının adını, ‘İlham Osman ‘ koydular.

 

Babası İbrahim Ethem Bey ile annesi Nihal Hanım, İlham Osman üç aylık bebek iken ayrıldılar. İlham, annesi ve dedesi Halil Nail (Öget ) tarafından yetiştirildi.

 

1932 yılında Şişli’de ilkokul tahsiline başladı.

 

21 Haziran 1934 tarihinde soyadı kanunu çıkınca babası, ‘Gencer ‘ soyadını aldı ve ‘İlham Gencer ‘  olarak anılmaya başlandı.

 

1942 yılında  Şişli Terakki Lisesi’nin Orta kısmından mezun oldu. Daha ortaokulda iken ana dili gibi Almanca biliyordu. 1944 yılında babası vefat etti. 1948 yılında Atatürk Erkek Lisesi’nden diploma aldı. Bu tarihten sonra müzisyenliği meslek edindi.

 

Annesi Nihal Hanım, uzun yıllar Almanya’da tahsil görmüş, Almancayı ana dili gibi konuşan, bunun yanında Fransızca ve İngilizceyi de iyi bilen bir hanımefendi idi. Çocuklara piyano dersleri veren Nihal Hanım, cam içi süsleme dalında iyi bir sanatkârdı. Birçok sergiler açmıştır. Ondaki sanat yeteneği, oğlu İlham Gencer’e intikal etmiştir.

 

Babası İbrahim Ethem Bey, ilk eşi Nihal Hanım’dan ayrıldıktan bir süre sonra ikinci evliliğini gerçekleştirdi. Bu evlilikten İlham Gencer’e bir kız kardeş geldi. İlham ve Semra Gencer kardeşler arasında sevgi ve saygı ağlarıyla örülmüş ve halâ devam etmekte olan dostluk bağları oluştu.

 

Henüz 5 yaşında iken annesinden aldığı derslerle piyano çalmayı öğrenmişti. 1949 yılında, 24 yaşında iken İstanbul Radyosu’nda; ‘İlham Gencer’le Cumartesi Geceleri ‘ isimli programla profesyonel müzik hayatı başladı. Sahneye ilk defa, yine 1949 yılında Sarıyer’de, sonradan adı Urcan Restaurant olarak değişen Sarıyer Canlı Balık Lokantası’nda adımını attı.

1953 yılında Ayten Alpman ile evlendi. Bu evlilikten 1954 yılında,  ‘İlhan ‘ adını verdikleri oğulları, 1955 yılında da ‘Ayşe ‘  adını verdikleri kızları dünyaya geldi. İlham Gencer’in Ayten Alpman ile evliliği, anlaşmazlık sebebiyle 1960 yılında dostça son buldu. 1964 yılında Necla Hanım ile evlendi. Bu evlilikten 1965 yılında ‘Bora ‘  adını verdikleri oğulları dünyaya geldi. Her üçü de baba mesleğini seçtiler, çok başarılı oldular.

 

Çocukluk yıllarında başlayan ve gelişen milliyetçi düşüncelerinin ışığında, 1967 yılında siyasetle ilgilenmeye başladı.

 

İlham Gencer, 1991 yılında, çok sevdiği eşi Necla Hanım’ı bir trafik kazasında ebedî âleme yolcu etti. O tarihten bu yana mutlu günlerinin hâtırâları ile yaşıyor.

 

Kadim dostu Sami Coşkun, İlham Gencer’in hayat hikâyesini bütün detayları ile, ‘Sanatta ve Siyasette İlham Gencer ‘ isimli kitapta topladı. Kitap, Fosil yayınları arasında, 2009 yılının Ocak ayında kitapçı vitrinlerindeki yerini aldı.

 

İlham Gencer; 2009 yılının ilk ayında YAŞAYAN ÇINAR isimli müzik albümünü hazırladı.  Albüm Mart ayında CD şeklinde İlham Gencer hayranlarına ulaştı. CD’de, başta kendi bestesi olan Yavuklu Binnaz olmak üzere  22 adet şarkı yer alıyor.

 

İlham Gencer, kendi buluşu orijinal kültür fizik hareketleri yapıyor, yüzme ve yürüyüş olarak günlük sporlarını aksatmıyor.  ‘Sanatçının emeklisi olmaz.’ Düşüncesiyle müzik çalışmaların devam ediyor. ‘Berrak  ve güçlü bir hâfıza, gür bir ses ve sağlıklı, sportmen bir vücut.’ Günün İlham Gencer’ini bu cümlelerle tanıtmak yanıltıcı değildir.

 

 

 

 

Hâlâ Anayasa ve Başkanlık’mı

Aslında, hiçbir gündeme girmemek ve sadece ŞEHİTLERİMİZE ağıtlar yakmak istiyorum, ama her konu birbiri ile ilgili olduğu için hepsinin toplamı olan konulardan bahsetmek gerektiğine de inanıyorum.

Artık, her gün 5-10 Şehidimiz var ve normal hale geldi.

Yazıklar olsun!

Analar ağlamasın diye açılım, saçılıma destek verenlere yazıklar olsun.

Bugün, sanki öyle dememişler gibi, teröristlere benden fazla düşman görünenlere hayret etmemek mümkün değil.

Ülke, kan gölüne dönmüş, bizim yönetici olduğunu iddia edenlerimiz ve onların destekçileri hâlâ, anayasa, başkanlık gibi konularla meşguller.

Vallahi de, billahi de bu kadarını beklemiyordum.

Biraz susarlar, bir dönem susarlar diye ümit ediyordum.

Yanılmışım.

Susmuyorlar.

Ülkede ne olursa olsun, ne kadar insanımız boş yere ölürse ölsün, ne kadar Şehidimiz olursa olsun, ülke isterse kan deryasına dönsün, susmuyorlar.

Sadece, kendileri var, sadece oturmaya devam etmek istedikleri koltuklar var, sadece kendilerinin menfaatleri var.

İnanılmaz, inanılmaz, inanılmaz.

Yahu, biraz susun bari bir süre susun bari.

Yahu, sizleri kim yetiştirdi?

Yahu, sizler nerede yetiştiniz?

Yahu, sizler nasıl yetiştiniz?

Aynı topraklarda, aynı ortamlarda, aynı inanışlarda, aynı tarihlerde yetişmedik mi?

Nasıl birbirimizden bu kadar uzağız?

Siz neye inanıyorsunuz?

Şu anda ülkenin anayasa değişikliği gibi bir konu ile ilgili sıkıntısı mı var?

Anayasa değişikliği, başkanlık gibi konular, size destek verenler dâhil kimin, ne kadar umurunda?

Neden ısrar ediyorsunuz?

Ülkede, insanlarımız bir travma yaşama durumuna gelmişler.

Evimizde, çevremizde insanlara korkmayın telkinlerinde bulunmak zorunda kalıyoruz.

Yazılarımızda, sürekli topluma moral vermeye çalışıyoruz.

Ama siz çıkıyorsunuz, anayasa, başkanlık gibi gündemin en son konularını öne alarak, bütün yaptıklarımızı yıkıyorsunuz.

Ve sonra da, birlik olalım, teröre karşı omuz omuza olalım diye yalvarmaya başlıyorsunuz.

Allah rızası için biraz susun!

Neye inanıyorsanız onun adına biraz susun!

İnanın, yazmak istediğim o kadar çok konu var ki, bu şekilde yazmak zorunda olmaktan dolayı utanç duyuyorum, üzülüyorum.

Yorulduk!

Biz yorulduk, tüm toplum yoruldu, tüm ülke yoruldu!

Size nasıl destek verilebildiğini anlamaya çalışmaktan yorulduk!

Yaptıklarınızın toplumun bir kesimi tarafından nasıl görülmediğini, görülemediğini düşünmekten yorulduk!

Enerjimizi, bu konulara harcamaktan yorulduk!

Allah rızası için, normalleşin, biraz susun!

Bu durum hepimizi içine çeken bir anafora dönüştü.

Yarınımızı düşünemez, geleceği göremez olduk. Dolayısıyla, müthiş bir istikrarsızlığın içinde kıvranıyoruz.

Gittiğim hiçbir yerde, görüştüğüm hiçbir kimsede, ülkenin içine düştüğü karanlıktan başka konu yok.

Buna nasıl dayanılır?

Böyle nasıl, nereye kadar yaşanır?

Bugüne kadar, felâket tellallığı yapmamak için hep moral verme gayretinde olduk. Kötü durumların geçeceğini söyleme çalıştık, dilimiz döndüğünce.

Ama artık inandırıcılığımızı kaybettik gibi.

Olsun, yine de son söz olarak söyleyeceğim:

Her gecenin bir sabahı vardır.

 

 

Bu Bir “3.Dünya Savaşı’dır!

Belçika’da meydana gelen saldırı ne ki! Dünya da o kadar çok olay ve ölümler var ki; Belçika’da olan patlama ve ölümler bunların yanında hiç kalır…

Uzun yıllardır dünyanın dört bir köşesinde, henüz adı konulmamış bir savaş yaşanıyor. Kimilerinin adını koymaya dili varmasa da, bu bir dünya savaşıdır.

Dünyaya hâkim olma ve insanları hem sömürüp hem de köleleştirme siyaseti güdenler, planlarını her daim değişik versiyonlarla uygulamaya koymaktadır. Bu kez de bunun adı “terör” olarak karşımıza çıkmıştır.

Yani adına “terör”dediğimiz bu savaş, aslında bir post modern olgu olarak karşımızdadır.

Dünyada ki, bütün ilişkilerin temelinde para yani ekonomik güç kullanımı ya da maddi çıkarlar yatar. Hal böyle olunca, bu terörün kendiliğinden oluşmadığı sonucuna kolayca varırız.

Aslında terörün parasal kaynakları, insanlık alemine bir açıklanabilse, her şey tüm çıplaklığı ile anlaşılacaktır. Ancak bu temennimiz terörü yaratan ve besleyen küresel imparatorluğun, işine gelmeyeceği için, henüz imkansız gibidir.

Türkiye’de olan bitene şöyle bir sakin kafa ile bakın!

Pkk denilen bölücü ihanet kaç ülkeden maddi ve manevi destek almaktadır? diye soracağımız soruyu cevaplayınca nutkunuz tutulur. Hatta son aylarda ülkemiz topraklarında pkk safları içinde bize karşı Rus, Ermeni, Alman, Yunan, Sırp, Amerikalı, Suriyeli, Iraklı savaşıp durmaktadır! Son dört günde 16 şehit verişimizi eğer bu savaş değilse biri bana izah etsin… Savaş ama pkk taşeronluğunda, 7 düvele karşı bir savaş!

Hele pkk’nın, Türk devletine karşı kullandığı silahların gücüne ve gelişmişliğine bakınca, bu baldırı çıplakların bu silahları nasıl bulduğuna akıl erdiremezsiniz!

Aslında her şey  çok anlaşılır vaziyette… Üç maymunu oynayan devletler ve onların arkasındaki baronlar, adına terör dediğimiz bu savaşı bize ve diğerlerine karşı finanse etmektedir.

Dünya üzerindeki hâkimiyet santrancı artık “terör” üzerinden oynanmaktadır. Onun için, bir kitap bile okumamakla övünen Türkiye’nin idarecileri, terörle “Kurtuluş Savaşı Ruhu” ile mücadele edilmesi gerektiğini söyler hale gelmiştir. Tabii bu durumda artık sadece “günaydın” denir!

Dünya adına “terör” dediğimiz bu “3.Dünya Savaşı” ile yeniden tanzim edilmek ve yeni çizilecek sınırlarla farklı hâkimiyet bölgeleri oluşturulmak istenmektedir. Bu planın içinde ne yazık ki; Türkiyemiz de vardır.

Ancak onların savaş ve savaş sonrası planlarında Türkiyemiz de vardır diye pes edemeyiz ve teslim olamayız.

Bunu yaklaşık yüzyıl önce de denediler. Mustafa Kemal Atatürk’ün etrafında toplanan Türk Milleti, bu saldırıyı püskürterek, onuru ile bağımsız yaşamayı, savaşın diğer tarafına zorla kabul ettirdi. Bu, bize oyunun zorla bozulabileceğini gösteren ve önümüzü aydınlatan en güzel örnektir.

Aksi olursa, nerede ise her gün verdiğimiz üç-beş şehidimiz ile bundan önce“vatan sağolsun” diyerek kara toprağın bağrına hiç çekinmeden koşanlar, bize haklarını iki cihanda da hiç bir zaman helal etmezler.

Bu yüzden Türk Milleti, bölücü ihanetin taşeronluğunu üstlendiği ve yahut yeni bitme İşid’in yaptığı işlere “terör” diyerek bakmamalıdır. Bu Türk Milletine ve İslam Dünyası’na karşı yürütülen bir post modern bir savaştır. Gereği de, bir savaşta üzerimize ne düşüyor ise ona göre yapılmalıdır.

Onun için Türk Milliyetçileri, “Biz Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yanındayız!” diye her gün bas bas bağırmaktadır!

Gelin; 11 Eylül saldırılarına, Fransa-Belçika ve Türkiye’de patlayan bombalara, Suriye ve Irak’ta akan kana, Filistin’e, pkk’ya, İşid’e, Arap Baharı’na, Büyük Ortadoğu Projesi’ne, Türkiye’de Ergenekon-Balyoz-Casusluk davaları, Kozmik Oda operasyonu ve diğerleri ile Türk Ordusuna karşı  yapılan saldırıya vs. bir de bu gözle bakın!

Dünya, ölümden korkmayan cesaretli insanların, yaşam ve hüküm sürdüğü bir alan. O yüzden her türlü cesareti ruh ikliminde sırtlanmış olan aziz Türk Milleti bu savaşı da, Allah’ın izni ile kazanacak. Şehitlerimiz rahat uyusun, nöbet her daim arda kalan Türk çocuklarında!

 

 

Bir Gören Olur

Kardeşçe yaşarız arılar gibi

Getir sen taşları bir ören olur

Nimetimiz çoktur darılar gibi

Alma yetim ahı bir gören olur

İncitme kardeşi bak dünya kısa

Sevgi sun kalplere gelmesin tasa

Söylüyorum yine bak basa basa

Aç gönülden kalbi bir giren olur

Ümitsizlik yapma sevgi yolunda

Bir kuş gibi çarpar sanki solunda

Yoğruldun mu candan sevda selinde

Garipsen yuvanı bir kuran olur

Niyetin halistir hedefin uzun

Baharla birlikte meleşir kuzun

Sabırla semaya açarsan yazın

Eline gülleri bir deren olur

Dünya hali çoktur değişir dili

Gözüne çekilse sevdanın mili

Uzak olsa bile yarinin ili

Hicranı yerlere bir seren olur

Ağlamasın kimse ıssız gecede

Ağıtlar yükselir her bir hecede

Çaresi bilinmez hangi ecede

Sabır helvasını bir karan olur

Tasaya mahal yok üzdüm diyerek

Temmuz sıcağında buzdum diyerek

Yâre nazlı mektup yazdım diyerek

Kırılan kalpleri bir saran olur

Mesafe nedir ki aşkın ağında

Mor sümbüller kokar yârin bağında

Uzakta olsa bile gizem dağında

Vuslatın yayını bir geren olur

Be hey kahpe rüzgâr ne esersen es

İstersen kalbimi ortasından kes

Uzaktan duyduğum yaralayan ses

Aşkımın mührüne bir siren olur

Sevgi giren gönül dağları aşar

Sevgiden yoksunlar düz yolda şaşar

Güzel insanlar hep coşkuyla taşar

Sevenler kavuşur bir tören olur

 

 

B a h a r (4)

Ya kim söyletiyor dersin, o cıvıl cıvıl, renk renk kuşları?

Ya kim yönetiyor, hislerini ifade eden duruşları?

Yağmurun şıpıltıları, bir düşünsen, manasız ses değil

Bak da bulutlara, boş bir gürültü yapmadığını bil

Bulutlardan sağılıyor, damla damla âb-ı hayât

Emziren ana gibi oluyor, bulutlar o saat

Yağmurdan gelen, biteviye, o şırıltı o gürültü

“Sizlere müjde, geliyoruz!” anlamına, bir uğultu

Bahar’da, göğe bakmanın, bambaşka ayrı bir zevki var

Bak göz kırpıyor bizlere, gökteki sayısız yıldızlar

Düşündürmek için, hep insan olmak isteyen insanı

Tefekkür, işte asıl yakalamaktır dostlar bu anı

Işıktan Ay’a cümle unsurlar bakılacak birer pencere

Bakamazsa kul, olur bunlar, onun için, büyük bir cendere

Hele Bahar’da hayat, bütün şaşaasıyla, eder tecelli

Unutur insan, nasılsa gelecek olan, o meçhul eceli

Her vakit görünen, yepyeni, varlık hayatları

Ruhlar ki, hayatların asılları ve zatları

Hele Bahar’da, meydana gelmeleri, birden ve hiçten

Değil elbette gönderilmeleri, ne Nil’den ne Meriç’ten

Güneşi tanımayan ve kabul etmeyen adam

Gündüzü dolduran ışığa da, vermez hiç makam

Böyle biri yeryüzünü, belki mazi ve istikbâli

Dolduran hayatları da inkâr etmeli, hatta hâli

Düşer yüz derece hayvandan da, çok çok aşağı

Olsa da görünüşü, insan sureti bayağı

Olur câhilin câhili böyle eden Tanrıyı inkâr

Bilmem ki, kimi insan, nasıl bulur, bu cehalette kâr

“Ve yuhyı’l-arda ba’de mevtiha.” âyet meâlen diyor:

“Yeryüzünü, ölümünün ardından nasıl diriltiyor!”

Sırrınca, hayat sahipleriyle dopdolu bu yeryüzü

Bahar’da, tanıklık eder Yaratana, hem eğrisi hem düzü

Geçince Bahar, gelir önceki Baharlar akla

Onlar; daha önceki, geçmiş Baharlardan sonra

Değil miydi a canım, beklenen, o eski Baharlar

Kafanda beliren, şüphe bulutlarını kovarlar

Böylece çıkıyor karşımıza, eski binlerce Bahar

Bu Bahar gibi, gelip geçmiş, kim bilir ne kadar

Ve onlardan, her Bahar, eder nice bir şehadet

Şu hazır Bahar’dan, daha çok, Allah’a delâlet

Çünkü bütün geçenler, mazi tarafına diye

Götürmüşler, görünüşteki sebepleri bile

Gelmiş, yerlerine, arkalarından biteviye

Kendileri gibi, başkalar yaratılmış yine

Bir Bahar mevsiminde garip, mütefekkir bir yolcu

Bir tepecik yamacında, sarıçiçekle buluştu

Bu çiçek dedi, kimin turrası, kimin ise sikkesi

Olmuş, o çeşit çiçekler mürîd, dünya ise tekkesi

Kalb gözüyle bakıp, kalb kulağıyla dinlesek, şu âlemi

Bahar denen hazinenin, buluruz biz de, nedir hâtemi?

 

 

 

RAP RAP Reza Zarrap

0

Reza Zarrab ABD de tutuklandı. 75 yıl hapsi isteniyor. şuçu, ABD yi dolandırmak, kara para aklama, banka dolandırıcılığı ve yaptırımları ihlal etmek. Bunların hepsini burada da yapmıştı.  Hatta bir de fazlası var, rüşvet vermek. Ancak beraat etti.  bakalım Türkiye’deki gibi kolay sıyırabilecek mi? bizde ki gibi ABD de uyduruk bir mahkeme tahsis edip, onu çıkaracaklar mı? Takip edeceğiz.

Türkiye’de hemen bir hareketlenme acaba onunla  birlikte hareket eden  hükümetin ileri gelenleri  ne alemde?   RezaZarrab  acaba  itirafçı  olacak mı?  Olursa Türkiye’de bir devrinde  sonu olur mu?  Reza  ile  birlikte  hareket  edenler  üzülmüşlerdir    zahir. Sıra bize de gelir diye düşünmüştürler. Yüce divana verilemeyenlerin suçlu oldukları  biraz kafası çalışan herkesçe  biliniyor. Milletin vicdanında  bu adamlar suçlu. Allah’ın adaletine  güvenimiz sonsuz  ,bu ülkeyi soyan ,ülkeme ihanet eden herkese haklarımızı helal etmiyoruz.Bu  dünyada  olmazsa  diğer tarafta hesabın sorulacağı muhakkak.

14  yıldır  soyguncular  ne çok  zevk aldı ülkeyi soymaktan. Kendileri  yetmedi  gitti  İranlı ile ortaklık yaptılar.Zerrab’ın  şakıyan  hayat  adaşı da  üzüldü mü acaba? Tüm bunlar yazılıp çizilirken,hemen hemen  ülkenin  her yerinde  yandaş  belediyelerde ,yandaşlar  tarafından   araziler  birileri tarafından kapatılıyor. Şimdilik gündem Zarrap  ve terör  ,ancak onların umurunda değil, onlar el altından  malı götürüyorlar.Onların vatan devlet,din  meselesi  görüntüden ibaret. Onların asıl meselesi   ütmek. Seçimlerde  bir kaç dini terim kullanıp cahil cühelanın sırtına binip, yandaşlık hukukunu işletip,malı   götürmek.Yalan mıdır  efendiler !!!

*

Bilindiği gibi 17-25 Aralık rüşvet soruşturmasının bir numaralı ismi RezaZarrab idi. Zarrab eğer ABD’de itirafçı olur ise 17-25 Aralık yolsuzluk dosyası bu kez uluslararası bir hale dönüşecek demektir.

*

Gelişmeler böyle olursa, 17 Aralık dosyasını  aldıkları talimat sonrasında aklayanlar  kendilerini nasıl hisseder acaba?

Onların kendilerini nasıl hissedeceklerini bilemeyiz  de açık olan bir gerçek var. Birilerinin döndürmeye çalıştığı çark artık dönmez hale geldi  zannedersem .Türkiye’nin   yapamadığını   ABD yargısı  yapmış  olacak. Ne acı   değil mi? Güya  bizimkiler Hz Ömer  adaletinden dem vurup  bu  halktan oy almışlardı ama adaletini  maalesef uygulayamadılar. Adaleti uygulamak maalesef yine gavurlara kaldı.

*

Gelelim  sonuca;

Eğer, Zarrab’a tutuklama kararı veren Savcı Bharara, hükümetimiz tarafından   ıssız bir adaya    sürülmezse  yep yeni bir dönem  başlamış  olacak .Zarrabı  Türkiye’de kurtaranlar   ,  “Zarrab, dışarı giden paraları Türkiye’ye getirdiği için tutuklandı” diyerek  merak etmeyin safları  yine kandırabilirler.

 

 

“Öteki” Olma Durumu

“Bizden olmayan, diğeri” anlamında “öteki” veya “ötekileştirme” kavramı, ülkemizde özellikle son yirmi senedir literatüre giren bir kavram.

Ve literatüre giren pek çok kavram gibi bu da aslında Batıdan ithal.

Batıda “öteki” kavramının, daha güncel olarak, özellikle emperyalist politika uygulayan devletler tarafından, genellikle sömürgelerinden kendilerine göç eden insanları ifade etmek için kullanıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Zira onlar “Batı”lı değildir.

Dolayısıyla Batı’dan olmayan, “diğer”leridir.

Bu tanımlama kendini merkeze alan Batı’nın tarihinde “köklü” bir geçmişe sahiptir.

Ülkemizin tarihi geçmişine bakıldığında ise bizlerde ötekileştirme yerine bütünleştirmeye yönelik bir sistemin mevcut olduğu görülmektedir.

Yani “bizimle” yaşayan “bizdendir”.

O nedenledir ki bu sistem içerisinde mevcut düzenin temel taşlarına aykırı gelmemek şartı ile liyakat yani kişinin kabiliyeti ve donanımı doğrultusunda hemen her vatandaşın devlet sistemi içerisinde kendisine yer bulma imkânı söz konusu olabilmiştir.

Ancak son yirmi yıldır gündemde önemli bir yer edinen “öteki” kavramı ile milletimizin tarihsel geçmişinde yer alan bütünleştirme kültürünün de ciddi zarar gördüğünü düşünüyorum.

Çünkü bizde “öteki”leştirilmeye çalışılanlar, “bizden” olanlar.

Üstelik bu süreç kendi dinamiklerimizden ziyade bizim dışımızdaki etkenlerin tesiri ile ilerliyor.

Şöyle ki:

Dünya ekonomik sisteminin şirketler kapitalizmine dönüşmesi ve bunun sonucunda ulus devletlerin bu sistem için tehdit haline gelmesi, alt kültürlerin öne çıkarılmasını, söz konusu tehdide bir çözüm olarak doğurmuştur.

Ulus devletlerde alt kültürlerin öne çıkarılması demek o devletlerin “millet” tarifinin yeniden yorumlanması ve yapılması demektir.

Yeniden millet tarifi yapılması da o devletin temelinin dağılmasına giden sürecin başlaması anlamına gelir.

Son yirmi yıldır gündemde yer alan öteki kavramı ve bu ötekinin içine “kimlerin” girdiği mevzusunun, bizleri ülkenin doğusunda yaşanan hadiselere götürmesi gibi.

Üstelik ülkemizde öteki kavramına kimlerin girdiği meselesi, yönetimdeki siyasilerin düşüncelerine göre değiştiği için, burada kesin bir ayrım yapmak da söz konusu değildir.

Neticede bu kavram üzerinden devlet ile milletin arası açılmakta, milletin devletle olan bağı kopma noktasına gelmektedir.

Ancak:

Ülkemizde yaşayan her bir vatandaş kendini nasıl tanımlıyorsa tanımlasın, bu memlekette bir geçmişi olan herkesin, son zamanlarda ülkesinden kaçan göçmenlerin yaşadığı sıkıntılardan kendisine pay çıkarması gerektiği kanaatindeyim.

Yaşadığımız dünya düzeninde vatanını terk edenlerin kaderinde olağan (!) biçimde ya ayağına çelme takılmak veya önüne para atılmak suretiyle karşı tarafı eğlendirmek, ya da denizde boğulmak gibi sonuçların olduğuna hepimiz şahit oluyoruz.

Bu nedenle ülkemize sahip çıkmak çok daha önemli hale geliyor…

Zira yaşanan tüm sıkıntı ve zafiyetlere rağmen birlik olduğumuz takdirde, “öteki”nin hiç de “öteki” olmadığını, tarihi genlerimizin de yardımıyla, anlamamız mümkün olacaktır…

Bunu anladığımız an en önemli sorun çözülmüş demektir…

Ancak bölünme ve çatışma neticesinde “göçmen” olmaya başlarsak…

Daha doğrusu mecbur kalırsak…

Ve muhtemelen ilk tercih edilecek yer olan Batı ülkelerine “göçmen” olarak gidersek…

“Öteki”nin ne olduğunu işte o zaman “layıkıyla” tecrübe edeceğimizi unutmayalım…

Saygılarımla…