19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 747

Allah – Kâinat – İnsan (1)

Allah – Kâinat – İnsan veya Mâbud (Kendisine İbadet Edilen Allah) – Mâbed (Allah’a İbadet Edilen Yer) – Abd (Allah’a İbadet Eden Kul) mefhum ve kavramları birbirine girift, iç içe dairelerdir. Bu üç küllî / kapsamlı mefhumu açıklamaya çalışacağım. Çünkü bunların her biri; birbirini tedai ettiriyor / çağrıştırıyor.

Tıpkı eserin Usta’dan haber vermesi gibi. Eser varsa, Usta’sı muhakkaktır. Usta varsa eseri olmaması muhâl / imkânsız. Çünkü her cemâl / güzellik ve kemâl / olgunluk sahibi görünmek ve bilinmek ister.

Bu istek kendisinde mündemiç / var olan kabiliyetlerin zuhûrunu / ortaya çıkmasını gerektirir. Bu zuhûrat; bu güzellikleri görecek, beğenecek gözlerin varlığını da arzu eder. “Küntü kenzen mahfiyyen. / Mahlûkatı yarattım ki, bana bir âyîne / ayna olsun ve o âyînede cemalimi (güzelliğimi) göreyim.” Hadîs-i Şerîfi’nin sırrını düşünelim.

Tabir caizse / demek yerinde ise, işte birbirinden kopup ayrılmaz olan üç mefhum: Allah – Kâinat – İnsan. Başka bir ifade ile: Usta – Eser – Seyirci.

Velhasıl, bu üç lâfzın her biri okyanus vâri ilimlerin bir hülâsası / özeti, özlü bir toparlaması, ifade ettikleri bilgilerin çekirdeği hükmündedir. Çözüldükçe daha çok çözülmeleri kaldıracak, neticede, kitaplar ortaya çıkartacak kadar veciz ifadelerin yer aldığı; çok yönlü, çok yüklü, çok mânalı bir fikirler demeti, ilimler buketidir.

Bizim anladığımız, daha doğrusu anlayabildiğimiz; devede kulak kabilinden şeyler. Bunları tam manasıyla açıklamak seviyemin çok üstünde. Söyleyeceklerim Hakk’tan mülhem / Hakk’tan ilham aldığım şahsî hakikat arayışının kırıntıları ancak. Kısaca isabetlerim Hakk’tan, hatalarım bendendir.

Mahlûk / Yaratılan, Hâlıkı / Yaratanı ihata edemez / kuşatamaz. Zihnen, fikren, hayâlen ve tasavvuren kavrayamaz. Çünkü Zât’a yol yok. Zira ne düşünse, ne tasavvur etse mahlûk cinsinden. Nitekim “(Her özelliği ile sınırlı olan insana ait) Gözler; (her özelliği ile sınırsız olan) O’nu (Allah’ı) (kuşatıp) idrâk edemez. Halbuki O, gözleri (ve onların gördüklerini kuşatıp) idrâk (ve ihata) eder. O (her şeye nüfuz eden) Lâtif, (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir.” (En’am: 103). Kaldı ki “İnsan ne düşünürse, Allah; onun başkasıdır.” (Hadis meali). Evet “O’nun (eşi) benzeri (dengi olan veya olabilecek) hiçbir şey yoktur.” (Şura: 11).

Balık, hava âleminden uzak. Balığa, elden ayaktan bahsedemeyiz. Hatta Sudan bile. İki Balığı, Su hakkında konuşuyor kabul etsek; biri: “Su diye bir şeyden bahsediyorlar, ne dersin?” diye soracak olsa, diğeri: “Ben öyle bir şey görmüyorum. Bunun için Su diye de bir şey kabul etmiyorum!” diye cevap verecektir. Hâlbuki Suyun görünmeyişi, Balığın Suyu göremeyişi, Suyun varlığının şiddetinden, her yanı kuşatmasından dolayıdır. Akvaryumdaki durgun ve hareketsiz Supya baktığımızda, sanki Su yok ve Balıklar boşlukta duruyor gibi sanırız.

Farzı muhâl Tahta’dan, Ustasını soracak olsak, Tahta’nın aklına Meşe ağacı vs. gelir. Çünkü dünyası; ağaçlar âleminden ibarettir. Hayvanlardan Rabbini soracak olsak, onların aklına Fil veya Arslan gelir. Kuş’un aklına, bu hususta Kartal’ın geleceği gibi. Serçe kuşu, İnsan’ı ne kadar tarif edebilir?

İnsan’ın yaptığı da, İnsanı idrak edemez / algılayamaz. Daha doğrusu, Yapılan Yapanı ihata edemez / kuşatamaz. Zira Yapılan Yapanın cinsinden değil. Buzdolabı; İnsanı, parçalarından birine benzetebilir ancak. İnsan da Rabbini cisim olarak düşünecek olsa, ancak İnsan olarak düşünebilir.

Nitekim Yunan İlâh ve İlâhelerinin İnsan olarak düşünülmesi, öyle sanılması ve kadın erkek heykelleri olarak güya benzerlerinin yapılması. Vahiy ışığından mahrum kalblerin Yaratıcıyı ancak cisim olarak düşünmelerine yol açar. Çünkü Kâinat’ta İnsan’dan daha muhteşem, daha mükemmel ve kabiliyette, başka bir mahlûk yoktur.

Kaldı ki “Ahsen-i Takvim” / En güzel şekilde yaratılmış olan İnsan’dan başka mahlûk olmadığından; Yunanlılar, Allah’ı ancak İnsan olarak düşünmek zorunda kalmışlar, var edişleri İnsan’ın eline vermişlerdir. İran’da iki Tanrı’nın, İyilik ve Kötülük diye zuhuru da, yine aynı düşüncenin farklı bir tezahüründen / görünüşünden başka bir şey değildir.

 

 

Yarım Elmayı Paylaşmanın Anatomisi!

Toplumun ve o toplumun fertlerinin her birinin, ruhsal direnme seviyesini belirleyen noktaları vardır.

Ruh; bilgi ile beslenir ve olgunlaşır. Yada tam tersi olur. Yani bilgisizlikle zayıflar ve basitleşir.

Her birimiz için, insan hayatı kolay değildir. Acılar, sevinçler, hüzünler, duygu yoğunlukları hepimizin hayatında önemli yer tutar.

Bu açılardan bakınca, insan ruhunu doğru bilgi ile besleyip duygusal yakınlıklarla olgunlaştırmamız, ardından da her bir acıda, sevinçte, tasada birbirimizi yalnız bırakmamamız gerekir.

Bunun önemini bilip anlayanlar, yaşama kendi renklerini vururlar. Bunu bilseler de yapamayanlar yada bilmeyenler; toplumu etkileyemezler ve de dolaylı olarakda olsa, topluma ve toplumu oluşturan her bir ferde zarar verirler.

Böyle bir olgunun, ülkemizde yaşananlarla doğrudan ilgisi vardır.

Türkiye’nin üzerine oturduğu topraklar ile çevresindeki coğrafya, binlerce yıldır amansız kanlı bir mücadelenin sürdüğü alandır.

Türk Milleti, bu süreç zarfında bahsettiğimiz coğrafya da olabildiğince mertçe, yiğitçe, kahramanca ve insan haklarına saygı içinde, adaletli bir yaşam sürmeye çalışmaktadır.

Karşısındaki güçler de, bunu akamete uğratmak için elinden geleni yapmaktadır.

Bu amansız mücadelenin sadece savaş alanlarında olduğunu zannederseniz, büyük bir yanılgıya düşersiniz.

Bahsettiğimiz mücadelenin bir de insani ve insani olduğu kadar cemiyet hayatını da oldukça yakından ilgilendiren bir yönü vardır.

Siz ne kadar bilgi ile donanımlı olursanız olun, ne kadar doğru fikirleri ifade ederseniz edin, bunların insan ve toplum nezdinde vücut bulmasına sebep olmadığınız sürece, etkiniz sınırlı kalacaktır.

Günümüzde Türk Milleti ve Türk Devleti, çok haklı bir varlık mücadelesi vermektedir. Ancak bu mücadelenin, toplumca ve toplumu oluşturan insanların büyük çoğunluğunca anlaşılabildiğini görmek mümkün değildir.

Ancak burada topluma bir kabahat bulmak, çok anlamsız olur. Çünkü Türk Milletine karşı mücadele veren güçlerin, insanımızı ruhen ve fikren kazanmak için yürüttüğü, çok kuvvetli faaliyetler vardır, ve bunda da başarılı olmaktadırlar.

İnsan, doğumundan ölümüne kadar, her birimiz için büyük benzerlikler taşıyan, bir çok olay yaşar. Bu olaylar sırasında birlikte olmak; sevgi, saygı, vefa, fedakarlık, samimiyet, feragat gibi insani duyguların fertler arasında oluşmasına ve kökleşmesine neden olur.

Böylelikle insan hayatında, bir takım şeyler kendiliğinden inşa olur. Bunlar iyi manada kullanılırsa fayda, kötü mana da kullanılırssa zarar verir. Ülkemiz de ise bu terazi daima, Türk Milletinin aleyhine tartar vaziyettedir!

Siz ne kadar ruhunuzu bilgi ile donatıp olgunlaştırsanız ve de  toplum için faydalı fikirleriniz olsa bile, toplumsal yaşamın içinde fertlere dokunmuyorsanız, etkiniz sınırlı olmaya mahkumdur!

Hani hep diyoruz ya: “anlatıyoruz, anlatıyoruz hep gidip yine bildiklerini okuyorlar” diye! İşte bunun nedeni, ruha dokunamamaktan ileri geliyor. Yoksa insanımıza “çalıyorlar ama çalışıyorlar” dedirtmek mümkün olurmuydu? Yada başımıza gelen onca felakete rağmen, felaketlere sebep olanlara bunca destek verilirmiydi?

Vatandaşa elmanın bütününün paylaşılabileceğini hissettirerek, yüzde birle yetinmelerini sağlamak, emin olun büyük bir insani operasyondur. Çünkü geçmiştekiler bunu bile yapmamışlardır…

Onun için bir çocuk doğduğunda, okuldan mezuniyet olduğunda, kazalar yaşandığında, ölümle karşılaşıldığında, evlilikler oluştuğunda, gençlere burs-yurt-iş arandığında, askere gidildiğinde ve buna benzer olaylarda, sıcak bir dost eli arandığını unutmadan yaşamak gerekir.

Bugün Türk toplumunda, yanlışların vatandaş eli ile yapıldığını, desteklendiğini ve övüldüğünü görüyoruz. Çünkü insanlarımız bunların doğru olduğuna inandırılmış durumda. Aksini ona ispat edemediğiniz ve yaşamda onun yanında olmadığınız sürece de, bu durum değişmeden devam edecek.

Mualesef Türk Milletinden yana olduğunu söyleyenler, toplumsal yaşamın içinde değiller. İnsanlarımıza dost yüreği ve şefkat eli ile dokunmuyorlar. Biz Türkler, cephe gerisindeki bu ruhsal ve psikolojik savaşın farkında değiliz ki: farkında olmadığımız için bu savaşta da, hep yenik düşüyoruz.

Oysa kandıranların ve kandırılmış olanların, bıkmadan yılmadan yaptıkları insani mücadeleyi (!) görsek, emin olun ya utanır ya da kara kara düşünürüz.

Benim bir Türk olarak, en büyük eksikliğim, gerektiği kadar toplumun içinde yaşamamak, insanlarımızla hayatı paylaşmamak ve samimi bir insan yüreği ile onlara elimi uzatmamak… Ya sizin?

 

 

Eğitim Sistemi ve Toplumsal Vicdanımız

Her yıl lise seviyesi okullardan 1 milyona yakın mezun veriyoruz. Bu öğrencilerimizin bilgi seviyesi dünyadaki yaşıtlarıyla kıyaslandığında son derece gerilerde.

65 OECD ülkesi arasında 15 yaş öğrenciler arasında yapılan PISA testlerinde Fen Bilimleri, Matematik ve kendi dilinde okuduğunu anlama ve kendilerini ifade etme becerisi bakımından 42.-43. Sıralardayız. Bırakın fen ve matematiği kendi dilimizi, Türkçeyi dahi çocuklarımıza öğretemiyoruz.

Yeni yapılan YGS (Yüksek Öğretime Geçiş) sınavlarında benzer bir sonuç ortaya çıktı. 12 yıllık ilk-orta ve lise eğitiminden sonra bu sene 2 milyon çocuğumuz YGS’ye girdi.

Fen bilimlerinde 750 bin aday 40 sorudan bir tek soruyu dahi doğru cevaplayamamış. En fazla 3 soru cevaplayan 500 bin adayı daha ekleyin. Durumun vahametini düşününüz.

Matematikte de yaklaşık aynı sonuçlar. 40 sorudan en fazla 3 soru cevaplayanların oranı yarıdan fazla.

Sınava girenlerin dörtte biri yani 500 bin aday 10 üzerinden 3,6 nın altında kalmış.

Bu niteliksiz gençlikle Samsung, iphone üreten ülkelerle nasıl yarışacağız? Bu kadar kötü yetişen nesille sağlam bir ekonomi ve sosyal yapıyı nasıl kuracağız?

********************************************

kamu kaynaklarındaki kayıp kaçaklar

Su kaynaklarından barajlarda toplanan suyun tüketicinin musluğuna gelinceye kadar bir kayıp kaçak oranı vardır. Dağıtım şebekesinde eskime, bozulma sonucu delinme ve çatlaklar olur. Bir de bir kısım kaçak kullananlar da eklenince önemli bir oranda kayıp-kaçak meydana gelir.

Bu oran Türkiye’de ortalama yüzde 40-50 mertebesinden daha aşağılara düşürülemiyor. Gelişmiş ülkelerde yüzde 10’un altında, geri kalmış ülkelerde de kayıp- kaçak oranı yüzde 70-80 lere kadar çıkabiliyor. Bu bakımdan su için yapılan yatırımların en ucuzu ve en verimlisi kayıp kaçakları azaltmak için yapılan yatırımlardır.

Kamu kaynakları yani milletin para havuzu için de aynı hal söz konusu. Milletin vergileriyle, vatanın doğal kaynaklarından elde edilen paraların önemli bir kısmı vatandaşa hizmet olarak dönmüyor. İşte bu kayıp- kaçak oranına genelde etik değerlere aykırı davranışlar sebep oluyor.

Kamu görevlilerinin konusu suç teşkil eden yasadışı eylemleri kadar “yasal kılıf” içerisinde kalmakla birlikte,

  • Görev ve yetkilerini şahsi menfaat sağlamak amacıyla kullanması
  • Hediye alma ve menfaat sağlama yasağına uymaması
  • Kamu malları ve kaynaklarının kullanımında kamu yararını gözetmemesi
  • Adalet, eşitlik, tutumluluk, şeffaflık, liyakat ilkelerine uymaması

 

suretiyle “etik ilkelerin” çiğnenmesi barajdaki suyun belki de yarısının boşa akmasına yol açıyor.

Etik değerlerin çiğnenmesine karşı mücadelede toplum vicdanı en etkili unsurdur.

Buna dair toplumda güçlü bir kanaat oluşması gereklidir.

Toplum vicdanının, etik kuralların çiğnenmesinden rahatsız olması hatta öfkeye dönüşebilecek bir tepki vermesi lazımdır.

Ben yüksek ahlaki değerlerin yansımasını bulduğu bir toplumsal vicdana sahip olduğumuzdan pek emin değilim.

***************************************

Yabancı Devletlerde Etik Sebeplerle İstifalar

ABD’de Washington Eyalet Başkanı hediye olarak 5 adet maç bileti aldı diye görevden ayrılmak zorunda kaldı.

Makedonya Ulaştırma ve İletişim Bakanı, gölde tekne faciası sonucu 15 turist hayatını kaybedince, “Etik sebepleri göz önüne alarak” diye belirtip istifa etti.

Japonya Dışişleri Bakanı yabancı kaynaklardan yasadışı bağışlar aldığı yönünde iddialar yükselince istifa etti.

Letonya Başbakanı, bir alışveriş merkezindeki çatının çökmesiyle 54 kişi hayatını kaybedince, “Benim de sorumluluğum var” deyip istifa etti.

İtalya Altyapı ve Ulaştırma Bakanı yaptıkları ihalelerde yolsuzluk yaptığı ve bir işadamından 10.350 euro değerinde saat aldığı ortaya çıkınca istifa etti.

Ülkesindeki Amerikan üssünü kapatma sözüne sadık kalamadığı ve parti üyelerinden birinin yolsuzluğa karışması sebebiyle Japonya Başbakanı istifa etti.

Mısır Ulaştırma Bakanı 49 kişinin öldüğü tren kazası sonucu istifa etti.

Güney Kore Sağlık ve Refah Bakanı vaat ettiği yaşlılık maaşını uygulamaya geçiremediği için istifasını verdi.

Bulgaristan Başbakanı Elektrik faturalarının kabarık gelmesi ülke genelinde protesto edilince istifa etti.

***

Her ülkede yolsuzluk, hırsızlık olur. Ancak özellikle gelişmiş ülkelerin vatandaşları kendilerini yönetenlerin dürüst ve ahlaklı olmasını talep ediyor.

Bizde böyle bir toplumsal vicdan var mı, böyle bir vicdanın yansıması olarak kitlesel bir dürüstlük talebi var mı?

Yoksa “benim hırsızım iyidir” veya “çalıyorlar ama çalışıyorlar” savunmasına mı sığınılmaktadır?

Demek ki Eğitim sistemimiz (fen, matematik ve Türkçemizi öğretemediği gibi) bir toplumsal vicdan oluşturmayı da başaramamış.

Burhan Özfatura’nın ifadesiyle, “Her toplum lâyık olduğu  yönetim ile idare olunur. Toplumun ahlâki değerleri dumura uğramışsa; tembellik/ beleşçilik/ köşe dönmecilik/ çıkarcılık esas olmuşsa, yönetim de aynı kumaştan olacaktır.

“Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” gibi bir durum var. Toplum siyasetçiyi, siyasetçi toplumu kötü etkilemek suretiyle bozuyor. Toplumsal dokumuz çürümeye devam ediyor.

*********************************************

Nevzat Doğan Salonu Neden Terk Etti?

Sabancı Kültür Merkezinde sahnede Hasan SağındıkÇırpınırdın Karadeniz” şarkısını söyledi. Şarkının herkesin bildiği ilk üç kıtasını seslendirdikten sonra şarkıyı bitirdi. Ancak salonda bulunan dinleyicilerden yarıya yakın kısmı ayağa kalkarak ve elleriyle bozkurt işareti yaparak, 4. kıtayı gür bir sesle okudular.

“Türk eşine, Türk eşine/ Kıyar mı hiç Türk eşine/ Bütün dünya kurban olsun/ Türk’ün Başbuğ Türkeş’ine” sözlerinin yer aldığı 4. kıta ile “Başbuğ Alpaslan Türkeş”e saygılarını ifade ettiler. Öğrendik ki Alpaslan Türkeş’i ölüm yıldönümünde böyle saygı ile anmak istemişler.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Konseri izlemek üzere gelen İzmit Belediye Başkanı Dr. Nevzat Doğan hızla salonu terk etti.

Bütün bunlara şahit oldum. Çünkü İzmit Yesevi Ocağı Derneği “Ahmet Yesevi’yi Anma” etkinliği düzenlemişti ve bu etkinliğe beni de davet ettikleri için ben de salonda ve Nevzat Doğan’a yakın bir koltukta idim.

Yesevi Ocağı, yönetiminde genç ve uyumlu bir ekibin olduğu ve güzel faaliyetler yapan, başarılı bir dernek. Bu defa Unesco’nun 2016’yı Ahmet Yesevi yılı ilan etmesi vesilesiyle bir etkinlik düzenlemişti. Birinci bölümde Ahmet Yesevi Üniversitesi öğrencileri Türk Dünyasından ortak kültürümüzü yansıtan müzik eserlerini çok başarılı bir şekilde icra ettiler. (Malum bu üniversite Türkiye ve Kazakistan Cumhuriyetlerinin uluslararası, özerk statüye sahip, ortak devlet üniversitesidir.)

İkinci bölümde ise Hasan Sağındık solist olarak sahne aldı. Sağındık üçüncü şarkısı “Çırpınırdın Karadeniz“i söyledikten sonra, ülkücü gençlerin Alpaslan Türkeş‘e ithaf edilen kıtayı okumasıyla, Dr. Nevzat Doğan salonu alelacele terk etti.

Bu etkinliği Yesevi Ocağı ile İzmit Belediyesi ortaklaşa yaptığı için Belediye Başkanı Nevzat Doğan bir bakıma ev sahibi sayılırdı.

“Ev sahibi” Nevzat Doğan’ın bu tavrı salonda “kaçtı” şeklinde yorumlara açtı ve soğuk bir rüzgâr estirdi.

Ben açıkçası Nevzat Doğan’ın bu tavrını anlamakta zorlandım. Çünkü

  • Nevzat Doğan AKP içinde milliyetçi cenaha en yakın isimlerin başında gelir. Şehitlerimizi unutturmamak adına yaptığı eserler ve etkinlikler, Muhsin Yazıcıoğlu’nun adını bir parka vermesi AKP’lilerden çok milliyetçi kesimin takdirini kazanmıştır.
  • Alpaslan Türkeş sağ olsaydı Nevzat Doğan’ın “siyasi ortamda bulunmamak gerekçeli” tepkisi belki anlayışla karşılanabilirdi. Salonda merhum Necmettin Erbakan lehine slogan atılsa idi, Nevzat Doğan’ın salonu terk gibi bir tepki göstermesi mümkün değildi.
  • Merhum Alpaslan Türkeş’in ülkemize hizmetleri inkâr edilemez. Türkiye’nin Türk Dünyası ile alaka ve ilişkisinin artması O’nun attığı tohumların yeşermesinden ibarettir. Doğan’ın Muhsin Yazıcıoğlu’na gösterdiği saygıyı Alpaslan Türkeş’e göstermemesinin makul bir sebebi olamaz.
  • Bir ihtimal, Nevzat Doğan partisi AKP içinden bir kesimin “sen Türkeş isminin öne çıktığı bir salonda neden bulundun?” şeklinde bir baskısından çekinmiş olabilir. Böyleyse Başkanın kendisini toplum içindeki kutuplaşmayı artıracak bu zihniyete prim vermek zorunda hissetmesi endişe vericidir. Ayrıca konser arasındaki konuşmasında birlik-beraberlik vurguları yapan Nevzat Doğan’ın parti tabanlarının arasında sosyal ve ruhsal bölünmeyi besleyecek bir tutuma girmesi bir çelişki olarak değerlendirilir. Doğan’ın “parti ayrımını bir yana bırakalım, birlik olalım” çağrısı, “siz de bizim partimizin yanında saf tutun” şeklinde anlaşılır, çağrı cevapsız kalır.
  • Oysaki AKP bugünlerde MHP’lilerle bir yakınlaşma ihtiyacı içinde. Başbakan Ahmet Davutoğlu, Alpaslan Türkeş’in oğlunu Başbakan Yardımcısı yaptı. Yakınlarda Türkeş’in kabrine gelip Fatiha okudu.

Yine yakın tarihte Recep Tayyip Erdoğan da “AKP ile MHP’nin asgari değil azami müştereklerinin olduğunu” vurguladı. AKP siyasetinin bugünkü çizgisi içinde Doğan’ı böyle bir tepkiye itecek bir zorlayıcı unsur bulunmuyor. Tecrübeli bir siyasetçi olarak Nevzat Doğan’ın bu hali doğru okuyamamış olması benim için çok düşük bir ihtimal.

  • Bu sebeplerle ben İzmit Belediye Başkanı Nevzat Doğan’ın Türkeş’in ölüm yıldönümünde ülkücü gençlerin hissiyatını yansıttıkları “Bütün dünya kurban olsun, Türk’ün Başbuğ Türkeş’ine” seslendirmesinden rahatsız olup, salonu terk etmesini anlayamadım.

Sayın Başkan açıklarsa hep birlikte öğrenmiş oluruz.

 

 

Nevruz Şarkısı

0

 

“Geçmiş baharların şarkısıyla gel

Nevruzu karşılar eski bir selam

Yada bir baharın hançeresi ol

Ben bu güzelliği kaldıramam”

 

Selam var eski zamanlardan, geçmiş diyarlardan ve de gelecek güzel günlerden. Selam var yeşil Tuna’nın sakin sesinden.. Estergon Kalesi’ndeki yitik Mehmetlerden.. Macar Ova’larını, deli toynaklı atlar üzerinde ezip geçen Atilla’nın yoldaşlarından.. Kuman, Kıpçak ovalarından.. Avrupa’nın bağrında diri diri gömülen Aliya İzzetbegoviç’in diyarından.. ‘Yiğidin iyisine deli’ denilen Deliorman’dan. ‘Selanik, Selanik viran olasın’ türküsüyle ciğerimizi yakan hüzün şehrinden. Sarı saçlı,  mavi gözlü rüzgârın gezdiği sokaklardan. Selam var Adalar Denizi’nden. Rüyalar şehri Bahçesaray’dan, Kırım’dan. Özgürlük ateşinin her daim yandığı Kazan’dan.. Ateşler ülkesi, Hazar’ın mavi köpüklü kardeşi, can Azerbaycan’dan. Taşkent yaylalarından, dik başlı Altay’lardan.. Azın özgür yüreği Çeçenistan’dan, Dicle’den ve Fırat’tan, başı dumanlı rüyalar şehri Trabzon’dan, Süphan göğüslü yiğitlerin diyarı Van’dan.

Bu gün Nevruz; ağaçlara su, dallara çiçek, toprağa çimen, yüreklere can yürüyecek. Bu gün Nevruz; çift başlı kılıçlara su, bileklere kuvvet, yiğit yüreklere güç, özgür yüreklere cesaret, acılara bulanmış ülkeme sabır yürüyecek. Sevda tepesinde bayraklara rüzgâr,  taş yüreklere sevgi yürüyecek. Baharın evreni kuşattığı şu günde insanlar ellerini birleştirecek horonlarla, halaylarla, barlarla. Artık omuzlar değil yürekler yan yana gelecek. Tüm sevgilerin acıyla yoğrulmuş diyarı, bereketli ülkemden tüm insanların yüreğine yaşama sevinci yürüyecek.

Bugün, cesur ve genç yüreklerin özgürlüğe, gelecek güzel günlere kanatlanma zamanıdır. Ülkemin aydınlık şafağını ellerinde, bileklerinde, gönüllerinde taşıyacak yiğit yürekli gençlerin zamanıdır. Nevruz, özgür yürekli, sarı saçlı yiğidin soluğu, beyninde kabaran sizlerin / gençlerin aydınlık yolundaki koşusunun başlama zamanıdır. ‘Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir’ deyip tüm mazlum milletlerin önderi olma zamanıdır. Emperyalizme baş kaldırma zamanıdır.

Nevruz, yeni sözler söyleme zamanıdır. Yıldızları hedef alıp, geleceği nabızlarında taşıma zamanıdır.  Medeniyet denilen, mazlum insanları öğüten makineleri durdurma zamanıdır. Bu gün barış, demokrasi, insan hakları, evrensel barış kavramlarının arkasındaki sömürüyü bitirme zamanıdır.

Başka testilerden su içmiş, aşına haram katmış olanlarla soframızı ayıracağız. Medeniyetin sahte çocuklarıyla fikir, düşünce ve eylem birliği etmiş olanlarla yollarımızı, fincanlarımızı, sokaklarımızı, yollarımızı, yüreklerimizi ayıracağız.

Nevruz, ümit, heyecan ve yeniden diriliş, Türk’ün Ergenokon’dan çıkış günüdür. Herşey yeni başlıyor. Türk varsa maç hiçbir zaman bitmez. Geleceğimiz Nevruz kadar aydınlık olsun.

“Çocuklar inanın, inanın çocuklar

Güzel günler göreceğiz, güneşli günler

Motorları maviliklere süreceğiz

Çocuklar inanın, inanın çocuklar”

 

 

Dostluk ve Mehmet Akif Ersoy

Dostluk öldükten sonra da devam eder ve ahiret kardeşliği olarak bir sonraki nesillere örnek olarak aktarılır. İslam Peygamberi dostluğun ve bunun devam etmesi hususunda şöyle diyor “Dostluğu sürdürmek imandandır. Dostlukta kıdem de esastır-Ömer Nasuhi Bilmen(1882/1971) Büyük İslam İlmihali”

Bizim neslin çok iyi tanıdığı insan mühendisi merhum Fethi Gemuhluoğlu(1923-1977) da hep Dosta Dair’dir söyledikleri ve eylemleri. “Sen hiç aşık oldun mu?” sorusundan başka derdi ki “Önce refik, sonra tarik!.” Yani evvelen dost, sonra güzergah, yani yol! Dost ve dostluk sıralamada birincidir. İsyan Ahlakı’nın teorisyeni sosyolog rahmetli Nurettin Topçu(1909-1975) ise dostluk ve ahlakı birbiriyle örtüştürür. “Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada barınamazlar.” diye hatırlatır.

ABDULLAH EFENDİ GÖREVDEN ALINIYOR VE HASAN TAHSİN’İN ÜÇ EVLADI

İstiklalimizin ve istikbalimizin şairi Mehmet Akif Ersoy(1873-1936) ise dostluk konusunda Safahat’ının ve hayatının satır aralarına bakalım neler sığdırmış?

Abdullah Bey, İkinci Meşrutiyet yıllarında(1908-1920) İstanbul Baytar Müdür-i Umumisidir ve yardımcısı da Baytar Mehmet Akif Ersoy’dur. Aynı zamanda İstanbul Halkalı Baytar Mektebinden de sınıf arkadaşıdırlar bu iki isim. Haksız bir şekilde Abdullah Bey görevinden alınınca Mehmet Akif Ersoy da bütün ısrarlara rağmen görevinde kalmak istemez, o da istifa ederek ayrılır.

Baytar Mektebi’nden bir başka sınıf arkadaşı da  Hasan Tahsin Beydir. Daha öğrenci iken iki arkadaş aralarında şöyle bir söz keserler:

-Kim erken vefat ederse, geride bıraktığı çocuklarına bakacak!

Hasan Tahsin Bey daha önce hayata gözlerini yumar. Üç evladı yetim kalır. Akif’in “hamasi şairimiz” dediği Mithat Cemal Kuntay(1885-1956) bir gün üstadın evine gider. Bahçesi çocuk yuvası gibi cıvıl cıvıldır. Çocuklar oyun oynuyorlar. Önce dikkatini çekmez. Ancak bir sonraki ziyaretinde  aynı durumda karşılaşınca sorar. Mehmet Akif ısrarla bahçede oynayan sekiz çocuğun da misafir değil, ısrarla kendi evlatları olduğunu anlatmaya çalışır. Gerçekten de Mehmet Akif Ersoy yetim bu üç çocuğu kendi evlatları Cemile, Feride, Suat, Emin ve Tahir’den hiç ayırt etmez. Öyle ki bu çocuklardan Süheyla Hanımı 1927’den itibaren beş dönem milletvekilliği yapacak olan Hayrettin Karan(1890-1964) ile evlendirir. Bu ne muhteşem bir dostluk ve sözünü yerine getirmedir.

SOFRA DOSTLUĞU.. KOMŞU DOSTLUĞU

Yine meşrutiyet günleri.. Dahiliye Nazırı Mehmet Akif’in görüş ve yazılarından rahatsız. Bunu söylemek üzere görevlendirdiği biri Sebilürreşat yazıhanesine geliyor. Mehmet Akif o sırada bir kağıt üzerine serdiği peynir ekmeğini yemekle meşgul. Görevli tehditkar bir ifade ile başlıyor konuşmasına ve kendisine çeki düzen vermesi gerektiğini anlatıyor Akif’e. Mehmet Akif de dayanamıyor konuşuyor bu tehdide karşı “Git nazırına söyle, ben böyle peynir ekmeğe razı olduktan sonra nazırın kendisine çeki düzen versin!”

Mehmet Akif Ersoy ekmek ile sofra ile dost. Nimet ile dost.

Sanatçı, şair Mehmet Akif Ersoy dostsuz yapamaz, evini değiştirirken bile dostlarına yakın olmasını ister. Ankara’da Burdur milletvekili iken en yakın dostlarından bir suikastta öldürülen Trabzon Mebusu Ali Şükre Bey’e (1884-1923)de yakın otururdu. Özellikle de tercih etmişti.

İstanbul günlerinde ise Kandilli Rasathanesinin kurucusu Hoca Mehmet Fatin Gökmen’e(1877-1955) yakın olmak için Beylerbeyi’nde kirada oturdu. Bir gün Akif, Fatih Hoca’nın evinde uluşmak üzere sözleştiler. O gün de öyle bir yağmur başladı ki yolları sel götürdü. Gök gürledi, şimşek çaktı. Hava erken karardı. Akif zor mevsim şartlarına rağmen Fatin Hoca’ya yürüyerek gitti. Kapıyı vurdu. Karısı, Fatin Hoca’nın evde olmadığını söyledi. Akif gönül koydu ve “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülür” diyerek Beylerbeyi’ne o kışta kıyamette geri döndü. Gönül koydu. Fatin hoca ise “Böylesi mevsim şartlarında evinden kimse çıkmaz” diye aklından geçirdiği için Akif’i beklememiş meğer. Ancak iki dost daha sonra yine hep beraber oldular.

KARŞI TAVRI İSLAH İLE KARŞILAMAK

Çok aziz ve kadim dostu hukukçu, gazeteci, yayıncı Eşref Edip Fergan’a (1882-1971) “Sebilürreşat’ın mührünü al, milli mücadele için Anadolu’ya geçiyoruz” diyerek birlikte İstiklal Savaşı’na katıldı.

Azab-ı Mukaddes’in müellifi, sanatçı, taşlama üstadı Neyzen Tevfik( 1879- 1953) Kolaylı alkol müptelasıydı aynı zamanda. Vazgeçemiyordu. Ancak Akif’in dostu idi. Neyzen Tevfik Akif’e ney öğretirdi. Akif de şiir. Mehmet Akif son olarak gittiği Mısır’da(1925- 1936) bulunduğu süre içinde Neyzen o günün şartlarında bile Akif dostunu hiç ihmal etmedi, Kahire’ye gitti. Bir gün Akif abdest almış, kurulamak üzere havlusunu alacaktı ki, Neyzen ondan önce davranıp havluyu Akif’e uzattı. “Elimi yeni yıkadım” diyen Mehmet Akif havluyu almayarak Neyzen’e ve herkese güzel bir dostluk dersi vermişti. Akif Neyzen’den Neyzen de Akif’ten vazgeçmeyen bir dostluk kurmuşlardı. Herkese dost elini uzatmış ve gönlünü vermişti İstiklal Marşı Şairi.

Mehmet Akif Ersoy, hiciv ustası, yolsuzlukların üzerine cesaretle giden Şair Eşref’in bir dizesinden aldığı “Kişi hissettiği nispette yaşar” adını verdiği şiirde kendisine “beyni sağır, göz kör” diyen Robert Kolejli bir gence kendisine yakışır bir olgunlukla cevap vermiştir;

Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren

Bırak tahsili evladım, sen ilkin bir haya öğren!”

İŞTE DOSTLAR, İŞTE DOSTLUK

Mehmet Akif’in dostlarına ve dostluklarına bakıyorum tümünde birer nişanesi mevcut. Bir kısmına şiir ithaf etmiş. Bir kısmına hayatında yer vermiştir. İşte dostları Akif’in;

Mehmet Ali, Ulemadan İbrahim Bey, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır (1869-1937), TBMM Kurucu Milletvekili Hüseyin Avni Ulaş(1887-1948), Ali Şevki Efendi, milletvekili ve müfessir Hasan Basri Çantay(1884-1964), Şerif Ali Haydar Paşa, Sami Paşazade Sezai(1860-1936), Şair Süleyman Nazif(1870-1927), Şairi azam Abdülhak Hamit Tarhan((1852-1937), Şerif Ali Haydar Paşa, Hanedan-ı Hilafetin erkanı muazzamasından, son Halife Abdülmeci’tin oğlu Ömer Faruk Efendi( 1898-1969), “Akif her zaman bir Abbas Halimbulur fakat, ben birAkif bulamam” diyen Emir Abbas Halim Paşa (1866-1934), “Kardeşim” dediği Binbaşı Ömer Lütfi Bey, Safahat’ın Asım bölümünde adı zikredilen, Mısır Apartımanımükimi “Kardeşim” diye hatırlattığı Fuat Şemsi İnan, Fahr’n Nisa Emire Hatice, mütefekkir Mahir İz(1895-1974), Üstadı Hakim diye vasıflandırdığı Ferit Bey, Şairi Hakim Arif Hikmet Bey, İbnül Emin Mahmut Kemal (1871-1957), Hersekli Arif Hikmet Bey, Abdulvahap Azam(1894-1954), Filozof Şair Rıza Tevfik Bölükbaşı(1869-1949), Mısırlı Abulillah, “Enisi ruhum Akif’e” diyen dini ve felsefi musahabeleri olan Ferit Bey, Edremitli Ruhi, öğrencisi Ali İlmi Fani Bey. 4 yaşında vefat eden hemşirezadesi Selma Hanımı da dostluğundan istifade ettiriyor şiiriyle. Kalıcı kılıyor. Dostluğunu arkadaşlarının vefatı sonrasında da devam ettirmiştir. Her kesimden ve herkesten idealizmi içinde dostu olmuştur, dost olmuştur. Zaten gerçek dostu olmayanın kötü bir yalnızlık içinde olacağını en iyi fark eden ve yansıtan bir sanatçımızdır Mehmet Akif.

VATAN DOSTU

Mehmet Akif Ersoy, sanatçı, bestekar Şerif Muhitten Targan’ı (1892-1967) “Şarkın tek dahii sanatçısı” diye anlatır. Şerif Muhittin Bey New York’ta iken iki dönem ABD Başkanlığı yapan Theodure Roosevelt’in(1882-1945) oğlunun sanatçımız Şerif Muhittin Bey’e karşı gösterdiği dostluk, mihmandarlık,  sanatseverlik üzerine San’atkar adlı şiirini “Mister ArchibaldBullok Roosevelt Cenaplarına” diye ithafta bulunmuştur. İki yönlü bir dostluk göstermiştir.

Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’taki dramalarının tümü sosyolojik bir vak’a olarak dostluk üzerinedir. Halkalı Ziraat Mektebinde geçen olayı dramatize eden Akif  Hasta şiirinde bütün hastaların dostudur. Meyhane’de bütün reisleri sarhoş olan fakir, mağdur ve mazlum ailelerin de dostu kalmıştır. Küfe’de çocukların ve fakirlerin. Kocakarı ve Ömer’de adaletin, adil yöneticilerin dostu olmuştur. İstiklal Marşı ve Çanakkale Destanı başta olmak üzere  Safahat’ta milletin ve devletin örnek aydın sorumluluğu içinde dostu olarak bayraklaşmıştır. Asım ile gençlerin ve istikbalin dostudur. Sözcüsüdür. El Cezire Kumandanı Nihat Paşa’yla görüşmeden dost oluyorlar. Çünkü Akif Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği ve Sebilürreşat’ta yayınladığı vaazında halkın moralini artırarak istiklal savaşına çağırıyor. Bu aynı zamanda bir itibar ve güvenin yansımasıdır. Nihat Paşa da bu vaazı Diyarbakır’da çoğaltarak bölgede dağıtıyor ve Akif”e de çektiği telgrafla teşekkür ediyor, bilgi veriyor. Sadece bir vaazdan fışkıran bir dostluk ve bir yurtseverlik örneği bu. Hemen akabinde ise  Ali Fuat Cebesoy Paşa (1882-1968)  başkanlığında mebusların da içinde bulunduğu bir heyetle büyük savaş öncesinde cepheleri dolaşarak vatan dostu olarak bir başka fedakar dostluğunu gösteriyor.

DOSTLUK NEYİ GEREKTİRİR?

Kahire Üniversitesi’nde Mehmet Akif Ersoy öğrencilerine ders verirken bir olayı hatırlatıyor. İskenderiye’deki SeydülbeşirKuveysna Osmani Usera-i HarbiyeKampında 15 bin Osmanlı Cihan Devleti esiri bulunmaktadır. İngiliz Komutan ve esir kampının ermeni doktoru bit kırma bahanesiyle krizol maddesi attıkları havuzlara attıkları askerlerin tümünün gözünü kör ediyor.(1918-1920) Havuzda başını suya sokmak istemeyen askerlerin ise kafalarına dipçikle vurarak mecbur ediyorlar. Havuza giren Türk askerlerinin tümünün gözü kör oluyordu.

Mehmet Akif Ersoy Milletvekili olarak Edirne Saylavı(mebusu) Şeref Aykut ve Faik Bey ile birlikte bir önerge vererek(25 mayıs 1921) olayın araştırılmasını talep ediyorlar. Ancak yeni  kurulan bir cumhuriyetin bir çok sorunu olduğundan önerge kadük oluyor. Öte yandan daha sonra Myamar (Arakan) Müslümanları olarak tarihte yerini alacak olan  başka İngiliz  kamplarındaki Osmanlı esirleri ise tren ve gemilerle Hindistan ve Pakistan’a götürülerek çiftliklerde amele olarak çalıştırıyorlar. Uluslararası toplum sus pus. Akif coğrafyaya, insanlığa, tarihe, barışa, ıslaha dost. Yeni katliamlar, ihanetler, yangınlar, sürgünler, göçler, facialar olmasın istiyor.

Dostluk da zaten bunu gerektirmiyor mu? Böyle bir şey değil mi?

 

 

Son 900 Yılın En Kurak Dönemi; Peki Ya 900 Yıl Önce?

Amerikan Uzay Bilimleri Merkezi NASA açıklamış; Ortadoğu’da son 900 yılın en kurak dönemi yaşanıyor diye…

Açıklama şöyle: “NASA Türkiye’yi de içine alan  KKTC, İsrail,  Filistin, Ürdün, Lübnan, Irak ve Suriye’yi kapsayan Doğu Akdeniz bölgesinde 1998 yılında başlayan kuraklığın son 900 yılın en kötüsü olduğunu açıkladı.Amerikan Jeofizik Birliği’nin ‘GeophysicalResearch-Atmospheres’ dergisi tarafından yayınlanan araştırmada ABD’nin New York kentindeki NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nden iklim bilimci BenjaminCook ve ekibi 9 asırlık verileri inceledi.

Araştırmaya göre Türkiye’nin de yer aldığı Doğu Akdeniz’de 1998 – 2012 yılları arasında görülen kuraklık, son 500 yılın en kurak döneminden % 50 oranında daha şiddetli geçti. Son 900 yıla göre ise en kurak dönemden % 10 – 20 arası daha kuraktı. Kısaca son 9 asır boyunca yaşanmadığı kadar şiddetli bir kuraklık yaşanıyor.

Benjamin Cook, ‘İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin önemi ve büyüklüğü, doğal iklim değişkenliğinin boyutlarını anlamamız gerektiğini gösterdi. Asırlar süren doğal değişkenliğin dışında kalan  olaylara ve anormalliklere bakınca bunlara insan kaynaklı iklim değişikliğinin sebep olduğunu görebiliriz’ ifadesini kullandı.”

*  *  *

Sayın Abdulkadir Duru’nun ve Onk. Dr. Hâluk Nurbaki’nin eserlerinde namaz vakitleriyle ilgili bilgi verilirken sabah namazının, dünya üzerinde su dengesinde, insanlar arasında da sevginin yaygınlaşmasında etkili olduğunu belirtirler. Tabi bu açıklamanın ardından bölgemizde sabah namazına vaktinde kalkıp kılanlar son 900 yılın en az sayısına düştü anlamı çıkarabilirsiniz. Ama elbette bunu demiyorum.

Namaz var, namaz var… Ben belki de “o namazdan” bahsediyor olabilirim…

Ama esas konumuz, bu kadar basit değil…

*  *  *

Hatırlarsanız 2’nci Bush’un iktidarı döneminde 11 Eylül’deki Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan terör saldırılarının ardından Oğul Bush televizyonlara çıkıp teröristlerle büyük bir mücadeleye girişeceklerini söylerken, düzenleyecekleri operasyonları “Bu bir Haçlı Savaşıdır” diye tanımlamıştı.

NASA’nın “Son 900 yılın en kurak dönemi” ifadesini okuyunca doğal olarak aklıma şu geldi:

–          Acaba 900 yıl evvel ne olmuştu?

Wikipedia’yı açtım…

–          Aaa, o da ne? Bingo!

Aynen şu yazıyordu:

“Haçlı Seferleri ya da Haçlı Akınları, 1096-1272 yılları arasında, Avrupalı Katolik Hristiyanların, Papa‘nın talebi ve çeşitli vaatleri üzerine, genellikle Müslümanların elindeki Ortadoğu toprakları (Kutsal Topraklar) üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için düzenledikleri akınlar.”

Vay, vay, vay…

Demek Oğul Bush, boşuna söylememiş “Bu bir Haçlı seferidir” diye.

2016 – 900 = 1116 yani 1100’lü yıllar.

Haçlı seferlerinin Anadolu’da ve Arap Yarımadası’nda terör estirdiği dönemler…

Aynen günümüzdeki gibi milyonlarca insanın katledildiği, hiçbir günahı olmayan masum çoluk-çocuk ve kadınların hedef ayrımı gözetilmeden kanının akıtıldığı yıllar…

Sevginin eksi değere düştüğü, nefretin tavan yaptığı ‘kuraklık’ dönemleri.

Hatta öyle ki, Fransız tarihçiler şöyle der:

“Askerlerimiz şehirde müthiş katliamlar yaptılar. Müslüman, Yahudi veya kendi mezheplerinden olmayan Hıristiyanlara büyük katliamlar tatbik ettiler. Mescidi Aksa’ya sığınan yaklaşık 70 bin Müslüman’ı hunharca katlettiler. Mescidin içi kanla dolmuştu.  Atları ile Mescidi Aksa’ya girdiler. Atları ile Mescidi Aksa’ya girdiklerinde, atlarının dizleri hizasına kadar Müslüman kanına battığını…”

Yaşanan vahşetin bugünden pek bir farkı yok gibi değil mi?

Çoluk-çocuk masum insanlar otobüs durağında beklerken, ya da tren istasyonu önünden geçerken birden bir canlı bomba kendini havaya uçuruyor, her tarafa et ve iç organ parçaları dağılıyor…

Vahşetse aynı vahşet…

Ölen insan sayısı yine milyonlarla ifade ediliyor.

Ölenler yine Müslüman, öldükleri yer yine aynı…

Ama bir fark var!

Bu kez ‘güya Müslümanlar, zavallı Müslümanları’ öldürüyorlar.

Bazen dini yaşayış şeklini beğenmedikleri için, bazen mezhebini beğenmedikleri için, bazen farklı lehçe konuştukları için, bazen de farklı ideolojik kamplara dâhil oldukları için mütemadiyen birbirlerini öldürüyorlar…

Bunların birbirini öldürmelerine yardımcı olmak için de ABD’si, Rusya’sı, İngiltere’si, Fransa’sı havadan sürekli bombalıyor.

Bence bu kuraklık 900 yıl öncekini geçer, size şimdiden söyleyeyim.

O dönem Yıkıcı ile Yapıcı’nın bir savaşı vardı. Bir tarafta papalık, şövalyeler, yağmacı Avrupalılar varken, diğer yanda Kılıçarslan, Selâhattin Eyübî gibi Yapıcı tarafın efsanevî karakterleri vardı.

Şimdi ise bir de bu kahramanların yadigârı olan adlarını da kirli emellerine alet edip, uydurma bir tarihle milyonları manipüle ediyorlar…

İşimiz gerçekten zor…

Çünkü “İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin” çözümü yine insan kaynaklı olmak zorunda…

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 11

İngiliz ve Yunan askeri makamları 1921 Mart’ında Bahçecik – Servetiye Yolu’nun onarım ve genişletme çalışmalarına girişmişti. Çünkü Servetiye hattından hem İznik’e hem de Geyve ve Pamukova’ya ulaşmak mümkündü. İlki; Servetiye Karşı Köyü – Binektaş – Menekşe – Kırıntı – Elmalı – İznik yoluydu. İkincisi; Servetiye Cami Köyü – Katırözü – Kemaliye – Geyve yoludur.

Bu yollar zaman zaman Geyve’deki Kuva-yı Milliye Kumandanlığı’ndan yapılan cephane ve asker takviyesi için de kullanılmıştı. Halit (Deli) ve Nurettin Paşalar bu güzergâhtan yer yer Kocaeli’nin güney cephesindeki Milli kuvvetleri denetlemeye geliyordu. Gökbayrak Taburu topçusu bu yolları kullanarak Bahçecik Cephelerini takviyeye gelmiş, Kara Fatma Müfrezesi de bu yolları kullanarak İzmit’e ve Bahçecik’e giriş – çıkışlar yapmıştır. Zira İstanbul ile Adapazarı arası neredeyse tüm ova kesimi düşman kontrolü altındaydı.

Bu bakımdan Bahçecik Cepheleri jeostratejik bir öneme sahipti. Nitekim bu cephenin arkası (güneyi ve güneydoğusu) Milli kuvvetler tarafından Katırözü, Elmalı, Kırıntı gibi dağ köylerinde daimi askeri birlik ve müfrezelerle tahkim edilmiştir. Ayrıca Kuva-yı Milliye’nin gizli organizatörlerinden Karakol Cemiyeti de Kocaeli Menzil Teşkilatı vasıtasıyla bazen doğu bazen de güney hattından Milli Mücadele’yi öncü isimlerle takviye ediyordu.

 

2 – )  BATI  CEPHESİ

Başiskele’in Batı Cephesi 3 kısma ayrılıyor. İlki; ilçenin kuzeybatı istikametinde bugünkü Yazlık Beldesi’nin güney sırtındaki Kadırga Tepesi düzlüğünden Taşocakları mevkiine kadar uzanan ve Yeniköy ile Bahçecik’e bakan Kadırga (Taşocakları) Cephesi’dir. Bu cephenin sorumluluğunu ve Bölük Komutanlığını Nüzhetiye’li (Y. Döşeme) Mülâzım-ı Sâni (Üsteğmen) Dilberoğlu Süleyman Bey üstlenmiştir. İkizoğulları’ndan Dişli Mustafa da cephenin takım komutanlarından biridir.

Anlatılanlara göre; Dilberoğlu Süleyman Bey bir ara Kadırga Cephesi’nde yoğun düşman ateşi karşısında sağ ve yaralı 3 kişi kalmış, buna rağmen elle doldurulan Hoşgiş adındaki makineli tüfeği bu 3 kişiye doldurtmuş, akabinde de düşman tarafında ceset üstüne ceset yığılmıştır.

İkincisi; ilçenin batı ve kuzeybatı istikametinde uzanan Panayır Tepesi’nin Bahçecik’e bakan hattı boyunca uzanan Panayır Cephesi’dir. Bu cephenin sorumluluğunu ve komutanlığını da yine Nüzhetiye’li (Y. Döşeme) Mehmet Nabi Efendi üstlenmiştir.

Meşhur Kara Fatma’nın yaralanmalarından biri de muhtemelen bu cephelerin birinde olmuştur. Bir defasında Yunanlılar Kara Fatma Müfrezesi’ni top ateşine almışlar, bir ara Kara Fatma da yıkılmış ama sonra kalkarak silkelenmiştir.

Üçüncüsü de ilçenin batı ve güneybatı istikametinde uzanan, bugünkü Ferhadiye’nin Bahçecik’e bakan üst kısımlarındaki Tartala Cephesi’dir. Bu cephenin genelde komutanlığını da İhtiyat Zabiti (Yedek Subay) Çitoğlu Tevfik Bey üstlenmiştir. Bu cephe için Ferhadiye ile Nüzhetiye (Döşeme) arasında Böcekli diye tabir edilen yerde karavana kaynatılmış, kadınlar ve çocuklarla iaşe taşınmıştır.

Komşu Ümmiye Köyü’nden Uzun Hasan, İstanbul’a deniz yoluyla tütün götürür dönüşte de kaçak mermi ve mühimmat taşırdı. Bir keresinde Zobuoğlu Hasan Bey’in talebiyle 7.5’luk 2 tane top getirmiş ve bunlardan biri Sakarbıçkı Köyü’ndeki mevziye konulmuştu. Tartala Cephesi’ni takviye için konula bu topun endaht (ateş) aşamasına girmesiyle Bahçecik’in Yayla Mahallesi’ndeki Yunan mevzileri susturulmuştur.

B  –  BAŞİSKELE’NİN    DÜŞMANLA    MÜCADELESİ

 

Başiskele havalisinin düşmanla mücadelesi İzmit’in Yunanlılarca işgal edilmesinden önce başlar. Zira tek düşman Yunanlılar değildi. Bir yandan İngilizler ve İstanbul Hükümeti organizeli Kuva-yı İnzibatiye birlikleri, öte yandan Rum ve Ermeni çeteler ile yerli çetelerin tedhiş hareketleri Bahçecik gibi kritik bir yerde milli teşkilat kurulmasını zaruri kılıyordu. Bu hususu kendisi de bir subay olan Rahmi Apak, “İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu?” adlı kitabında şu şekilde ifade eder:

“Milli Mücadele’de İzmit’in güneyinde, Körfezin karşı tarafında bulunan Bahçecik ve havalisi de Kuva-yı Milliye’nin aktif olduğu bir bölgeydi. Milli kuvvetler daha 27 Mayıs 1920’de Bahçecik’i ele geçirerek bir Müdafaa-i Hukuk teşkilatı kurmuşlar, ayrıca bir tabur kuvvet oluşturmuşlardı. Bahçecik Bucağı, kazâ haline getirilerek kaymakamlığa Hamidiye Köyü’nden Abanozoğulları’ndan Süleyman Bey getirilmişti. Böylece Bahçecik ve havâlisinin asâyişi 2 ay kadar sağlanmış, İzmit’teki İngilizler ve Kuvâ-yı İnzibâtiye ile başarılı bir şekilde mücadele edilmişti. Fakat Yunan Ordusu’nun Anadolu’da taarruza geçişi, İzmit Mutasarrıfı İbrahim’in yıkıcı propagandaları yüzünden Bahçecik ve havâlisindeki Millî kuvvetler dağılmış, kalanlar da Geyve Boğazı’na çekilmişlerdi.”

Geyve, Milli Mücadele’nin merkezi ve beyniydi. İleriki bölümlerde de görüleceği üzere asıl harp bu boğaza (Karaçam Boğazı) hâkim olmak içindi. Çerkez Ethem’den Anzavur İsyanı’na, Halifelik Ordusu’ndan (Kuva-yı İnzibatiye) Yunan işgal birliklerine kadar herkes bu geçidin sahibi olmak arzusundaydı. Zira Bilecik – Eskişehir istikametindeki kara ve demir yolları ile telgraf hatlarının tamamı bu boğazdan geçmekteydi. Araç ve malzeme ulaşımına uygun ikinci bir yol yoktu.

 


ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, Sayfa 301, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

A.g.e., Sayfa 300.

A.g.e., Sayfa 300.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 80, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

İlyas KUŞ’la Röportaj, Ağustos 2009.

Süleyman DİLBEROĞLU’na ileriki konularda ayrıca değinilecektir.

Yazlık’lı Mustafa İKİZ

İlyas KUŞ’la Röportaj, Ağustos 2009.

Lâzoğulları’ndan Mehmet Nabi ULUSOY

İlyas KUŞ’la Röportaj, Ağustos 2009.

Tartala; kapışılan, yağmalanan, üşüşülen yer manasında Gürcüce bir kelime (Kaynak: Mehmet Gökbayrak)

Nüzhetiye’li (Döşeme) Çitoğulları’ndan Tevfik AVDAN

İlyas KUŞ’la Röportaj, Ağustos 2009.

Ümmiye’li (Kanpara) Hasan UZUNER

YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 300, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007.

Eski Ermeni köyü, sonralarda Nüzhetiye (Döşeme)’nin Bahçecik’e bakan doğu mahallesi.

İlyas KUŞ’la Röportaj, Ağustos 2009.

Bahçecik Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla

Bahçecik İlçesi varlığını Ağustos 1920’deki Yunan işgaline dek sürdürmüştür.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığı da yapmıştır. Daha sonra talep üzerine Mudanya’ya gitmiştir. (Mehmet AYMAN Röportajı, Ağustos 2007)

Kuva-yı İnzibatiye’nin İzmit’teki karargâhı Vezirçiftliği ile Mehmetalipaşa arasındaki bataklık mevkideydi. (SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006)

Nâm-ı diğer İngiliz İbrahim veyahut Çerkez İbrahim Hakkı

APAK, Rahmi, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, Sayfa 142, TTK Yayınları, Ankara, 1942.

 

 

‘Ermeni Meselesi’ Söz Konusu Olduğunda: Hıristiyan Batının, Doğruyu Arayıp Bulma Gibi Bir Düşüncesi Yoktur. Konunun Uzmanı Şükrü Server Aya Ermeni Yalanlarını Açıklıyor:

Oğuz Çetinoğlu: Ermeniler ve Ermeni tezini destekleyenler nakil ve yerleştirme uygulamasından şikâyet ediyorlar. İhânetlerini ve cinâyetleri kabul etmiyorlar. İlk sorum şöyle Efendim:  Osmanlı vatandaşı olan Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’nda, düşmanla işbirliği yaptıkları gerçeği üzerinde şüphe uyandıracak bilgi ve belge var mıdır?

Şükrü Server Aya: İsyan fikri 1850’lerden beri Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından aşılanmış, 1910 Kopenhag Milletlerarası Sosyalist Kongresinde dağıtılan kitapçıkla alenîleşmiştir. Özellikle Berlin Konferansı’ndan (1878) sonra Ruslara tanınan ‘Hıristiyanları koruma’ hakkı ile resmîleşmiştir. İhtilâlci Cemiyetler (Hıncak ve Daşnak) Rusyalı genç Ermeniler tarafından kurulmuş ve arkasında Kilise olduğundan Türk Ermenilerinin önemli bölümü tarafından benimsenmiştir. Ermenilerin cinâyet ve ihânetlerini şüpheye düşürecek tek bir belge yoktur. Buna karşılık düşmanla işbirliği yaptıklarına dâir inkâr edilemeyecek kadar gerçek ve çok sayıda, değişik otoriteden yüzlerce ve belki binlerce belge vardır.

Çetinoğlu: Osmanlı yönetimi, Ermenilerin savaş dışındaki bölgelerde geçici olarak iskân edilmesinin dışında başka bir yöntem uygulama imkânına sâhip miydi?

Aya: Nakliye ve ikmal hatlarının ciddî akamete uğratılması ve binlerce askerin cephe yerine, savaş olmayan yerlerde meşgul edilişi sebebiyle, bölgelerin boşaltılması ve çetecilere sığınma-beslenme imkânı bırakılmaması… Askerî zaruret idi. Diğer çözüm, Rusların yaptığı gibi halkı düşmana doğru arkadan sürmek idi. Düşman ateş açarsa ölüm kaçınılmazdı.  Balkanlar’dan gelen muhacirlere de sığınma yeri temin etmek için, yurt içinde geçici iskân, zor ve masraflı çözüm tercih edildi.

Çetinoğlu: Ermeni ve batılı kaynaklar, yalnızca Osmanlı yönetimi tarafından Anadolu’dan alınıp da savaş dışındaki bölgelere yerleştirilen Ermenilerden bahsediyorlar. Oysa ki, Ruslar tarafından götürülen ve kendi rızâsıyla Anadolu’yu terk eden Ermeniler de vardı. Bu konuda bilgi lütfeder misiniz?

Aya: Rus orduları Anadolu’dan çekilirken, rivayetlere göre en az 200.000, vasati 300.000 Doğulu Ermeni kendi istekleriyle Rusya’ya hicret etmiştir. (Bir ABD belgesinde bu sayı 500.000’dir!)

Çetinoğlu: Sevk ve iskân, hangi bölgelerden başladı ve sevk edilenler nerelerde iskân edildi?

Aya: Sevk ve iskân Rus cephesine yakın ve Ermenilerin yoğun (% 10 – 15) olduğu vilayetlerden, Van – Erzurum – Sivas – Harput (Elazığ)- Trabzon vilayetlerinden başlamış, sonra ikmal yolları üzerindeki bazı sabotajlar nedeniyle,  batıya doğru başka bölgeler de (Konya – Bursa – Adapazarı) peyderpey katılmıştır. Resmî kurumlarda (Gümrük-Polis-Telefon vb) çalışan Ermeniler ve ailelerine dokunulmamıştır. Nakil işlemi başladıktan 2 ay sonra yollanan ‘Katolik ve Protestan’ Ermenilerin evlerine dönüşlerine izin verilmiştir. Neticede sadece Gregoryen Ermenilerin hepsi ayırım yapılmaksızın sevk ve iskâna tâbi tutulmuştur.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti, sevk ve iskân sırasında Ermenilerin mal ve can güvenliklerinin korunması hususunda ihmali görülen görevlilere nasıl davrandı?

Aya: 1916 başlarında  (sürgün yerleşim bölgesi kumandanı)  Cemal Paşa tarafından kurulan Harp Divanlarında 1600 kişiden fazlası yargılandı. 400 kadarı suçsuz bulundu, gerisi ağır hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldı, 67 kişiye idam cezâsı verildi. Can güvenliğinden çok, iltimas, rüşvet, hırsızlık, hatta askerin kumanyasını karaborsada satmak gibi suçlar vardı, Diyarbakır valisi gibi, üst kademelerde görev yapanlardan kusurlu görülenler de cezalandırıldı.

Çetinoğlu: Milletlerarası kuruluşlar tarafından ‘soykırım-jenosid’ kavramının tanımlaması yapıldı. Bu konuda bilgi lütfeder misiniz?

Aya: Bu konuda kesinleşmiş Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kuralları vardır. En önemli madde “öldürme – yok etme kastının”,   Din – ırk – milliyet gibi ayrımcılıkta var olmasıdır. Cemiyeti Akvam Genel Sekreteri Sir Drummond, 1.3.1920 tarihli resmî bir notada “vuku bulan olayların, <tamamen merkezî hükümetin kontrolü dışındaki çeteler tarafından işlendiği > beyan edilmiştir. Bu belge Türk hükümetlerini azat eder, fakat bunu 2 yıldır kitaplarımda, makale ve konferanslarımda söylememe rağmen duyuramadım, tedavüle girmedi.

Çetinoğlu: ‘Kurtla kuzu hikâyesi…’ veya ‘önce suçlu ilan ediliyor, sonra da isnat edilecek suç belirleniyor.’

Verdiğiniz bu tanımlamaya rağmen Türkiye’nin suçlu görülmesi başka türlü nasıl yorumlanabilir?

Aya: Yasalara göre Türklerin geçmişte ve günümüzde işlemiş olduğu her hangi bir suç yoktur. Savaş zamanında “kötülük yapmak ihtimali görülenler de tecrit, hapis hatta ölümle başka ülkelerde cezalandırılmıştır. Adamlar çok etkili bir şamata, yaygara ve organize tazyiki son 50 yıldır başarı ile uygulayarak, işin aslının tetkik edilmesini önlemişlerdir, zira ellerinde en ufak bir kanıt yoktur.

Çetinoğlu: Sizce; Türkiye – Ermenistan ilişkilerinin bozuk olmasının müsebbibi, aşağıdakilerden hangisi veya önem sırasına göre hangileridir?

08.1-Ermenistan Hükümeti

08.2-Türk Hükümeti

08.3-Ermeni halkı

08.4-Türk milleti

08.5-Moskova yönetimi 

08.6-Diaspora Ermenileri

08.7-Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İran ve İsrail gibi devletler

Aya: 1-Ermenistan hükümetinin olaydaki payının  % 15 olduğunu düşünüyorum.

2-Türk hükümetleri hâlâ teşhis koyamamıştır, kestirme yol çözüm arayışındadır.

3-Türkiye dışındaki Ermeni halkının % 95’i soykırım propagandasının fedaisidir! Türkiye’de bu konuyu “bazı yönleri ile doğru bilenlerin” sayısı 20-30 kişiyi geçmez.

4-Moskova yönetimi seyircidir, Ermenistan kendini tamamen kullandırmaktadır.   Ermenilerin Türkiye’yi tercih etmeleri için sağlanacak sulhun onlara ÇOK ÇOK BÜYÜK YARAR sağlaması şarttır.  Tünelde öyle bir ışık yok!

5-Diaspora Ermenilerinin Türkiye-Ermenistan ihtilafındaki payının % 80 olduğunu düşünüyorum.

6-Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, İran ve İsrail gibi devletlerin, Türkiye-Ermenistan ihtilâfından çok büyük bir yararları yoktur, fakat TC’nin yanında yer almaları, Hıristiyan’a karşı Müslüman’ı ve “Korkunç Türk’ten (?!)” yana açık tavır koymalarının onlara sağlayacağı bir yarar da yoktur. Doğruluğu arayan ve savunan da yoktur!

Çetinoğlu: Mesnetsiz Ermeni talepleri hakkında bilgi lütfeder misiniz? Ne istiyorlar, daha sonra neler isteyebilirler?

Aya: Hukuken olmasa da, siyaseten Türk’ü dünyada barbar olarak tescil ettirmek, ebedî karalamak,  soykırım tescil edilirse bununla  “para tazminatı koparmak, toprak istemek, olmazsa onun yerine de para almak” ve kendilerini MASUM-MAZLUM, Türk’ü de Katil-Barbar olarak dünyaya kabul ettirmek! Bizim hiçbir cevap vermeyişimiz sebebiyle dünyanın dörtte birini propagandaları ile inandırmışladır.

Çetinoğlu: Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geleceği hakkında, temennilerden arındırılmış tahminleriniz nelerdir?

Aya: Bu kadar haklı ve sağlam belgelere sâhip olmamıza rağmen, bu konuya ciddî eğilen “BİLGİLİ ve YETKİLİ” bir kurumuz olmadığı gibi, siyasetçiler de “sivilceden çıbana dönmüş olan bu enfeksiyonun KANGRENE dönüşeceğini” görmekten, sormaktan, öğrenmekten ve cehaletlerini en asgarî düzeyde telafi etmekten acizdirler.  Zamana oynamaktadırlar ve zaman aleyhimiz işlemeye devam etmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin, haklı olduğu bir konuda kendini savunamadığı kanaatinde misiniz?

Aya: Siz, konu ile ilgilenen bir kişi olarak, TC’nin “savunma yaptığına dair” ciddî bir emare veya delil gösterebiliyor musunuz?

Çetinoğlu: Türkiye, bundan sonra neler yapabilir?

Aya: Saldık zamana, bıraktık Rahman’a! Prensibiyle hareket ediliyor. Önce bundan vazgeçilmelidir.

Televizyonlardaki Cin-Melek-Yıldız falı – istiare veya nazara karşı kurşun dökmek gibi etkin çarelerimiz denenebilir.                                                                                                                            Çetinoğlu: İlave etmek istediğiniz bir sözünüz var mı Efendim?

Aya: Türkiye’deki Ermeniler, başta Kilise olarak dışarıdan bu propagandaların fayda yerine ZARAR vereceğinin bilincinde ve rahatsızlık içinedirler.  Bazı fanatik-şovenlerin olur olmaz yobazlıklarından da huzursuzdurlar. Ufak bir yerli kesim (AGOS, DUR-DE, İnsan Hakları vb) yerli “insanî âkil-câhil ve Kürtlerin de” bayraktarlığı ile artık kendi evimizde sempozyumlar düzenleyerek evimizin ortasında rahatlıkla def’i hacette bulunmakta ve nefret yayabilmektedirler. Yabancı devletler ve kurumlar (Başta Almanya İsveç, ABD Soros Vakfı) büyük moral ve mali destek vermektedirler.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir mesajınız var ise, lütfeder misiniz?

Aya: Bilinçli sorularınız, samimiyetle ve kanıtlara dayalı olarak cevaplandırılmıştır.

Teşekkür eder, bu zahmetinizin kör gözlere, sağır kulaklara erişmesini dilerim.

 

DERKENAR

 

TALAT PAŞA’NIN ERMENİLER TARAFINDAN KATLEDİLMESİ…

Taleyran adlı bir Ermeni, Osmanlı Devleti Sadrazamı Talat Paşa’yı Berlin’de sırtından kurşunlayarak öldürdüler. Taleyran muhakeme edildi ve Ermenilere destek veren İngiltere, Rusya ve Fransa’nın baskılarıyla beraat ettirildi.

 

Türkiye’de olup bitenleri bilen dürüst birkaç Alman subayı duruşma tarzının ve kararın aleyhinde yazılar yazdılar. Fakat bunlar, pek yoğun Ermeni propagandasının gürültüsü arasında kaybolup gitti.

Bunlardan biri olan Alman Generali Bronzat Schellendorf, mahkemenin kararına isyan eden yazısında şöyle demekteydi:

Teyleryan dâvasında dinlenen tanıklar, tahkik edilecek olayları başkalarından işitmiş olan kimselerdir. Gerçeği gören kimseler mahkemeye çağırılmamışlardır. Türkiye’deki Ermeni mezalimi sırasında bu vak’aların cereyan ettiği yerlerde hizmet eden Alman subayları neden dinlenmemiştir?

Ermeni isyanı için bir sebep mevcut değildir. Çünkü büyük devletler tarafından Türkiye’ye yaptırılan ıslahat, etkisini yeni yeni göstermeye başlamıştı. Ermeniler parlâmentoda mevki ve oy hakkına sâhiptiler. Hattâ nâzır bile oldular. Ele geçen vesikalardan, bildirilerden silâhlardan anlaşılıyor ki, isyan uzun zamandan beri hazırlanmış ve Rusya tarafından geliştirilmiş, finanse edilmişti.

Ermeniler, cephede Ruslar tarafından durdurulmuş olan Türk ordusunun yanlarına ve gerilerine tesir etmekle yetinmiyor, bu bölgedeki Müslüman halkı da silip süpürüyorlardı. Şâhidi bulunduğum Ermeni mezalimi, üstelik Türklere yükletilmek istenenden çok daha fecî idi.

Ermeni tehcirinin, Türklerin Hıristiyanlığı ezdiği şeklinde bir propaganda vasıtası yapılacağı evvelden düşünülmüş, her türlü sertlikten kaçınılmıştı.

Bu dâvada yalnız Talât Paşa’nın düşmanları söz söylemiş gibi görünüyor. Böylece Ermeniler mazlum, mağdur olarak gösteriliyorlar. Bu hususun düzeltilmesi lâzımdır.

Seferberlik sırasında Ermenilerde Rus tüfekleri bulundu ve Türkiye Ermenileri ile Rus ordusu Komutanlığı arasında kararlaştırılmış bir anlaşmanın metni Türk ordu komutanının eline geçti. Bu vesikaya göre, Ermeniler, sabotaj yapmayı ve Türk kıt’alarının gerilerine taarruz etmeyi kabul ediyorlardı.

İsyan, adı geçen belgelerde yazıldığı gibi uygulandı. Türkler, Ermenilerin isyan etmelerini haklı kılacak hiçbir haksızlık yapmadılar.  Bu yüzden olayların büyük kabahati Ermenilere aittir.

Bu olaylarda Türklerin tutumu takdir edilmelidir.

Katil Teyleryan’ı beraat ettiren hâkim doğuda anlaşılamayacaktır. Katilin aklî dengesinin tam olmadığına kimse inanmayacak ve cinayet, cinayet olarak kalacaktır.’

 

Bir komitecinin kurşunuyla can veren Talat Paşa’nın cenazesi, ancak yirmi iki yıl sonra, 1943’de yurda getirildi ve vatan toprağının sıcak koynuna bırakıldı.

Bir torba kemik yığını hâlinde…

ALTAN DELİORMAN: TÜRKLERE KARŞI ERMENİ KOMİTECİLERİ. Sayfa: 213 – 220

 

 

 

ŞÜKRÜ SERVER AYA

1930’da Romanya’nın Galati şehrinde dünyaya geldi.

Şehrin adı kale anlamına gelen Kuman Türkçesinden gelmektedir.  Ailesi ise 19. Yüzyılda Trabzon‘dan gelerek Tuna nehrinin Karadeniz‘e döküldüğü yerde bulunan bir liman kenti olan Sulina‘ya yerleşmiştir.  O zaman  Sulina çoğunlukla Türklerin yaşadığı bir yerleşim bölgesidir. Ağustos 1939’da Sovyetler Birliği‘nin bugün  Moldova olarak adlandırılan Besarabya bölgesini işgal etmesi üzerine babası tası tarağı topladı ve ailesi ile birlikte Türk bayraklı bir yük gemisi ile kaçarak anavatan Türkiye‘ye İstanbul‘a geldi.

İlk, Orta ve Lise öğretimini takiben bugünkü adı Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Koleje kabul edilir. Babasının 1951’de bir deniz kazasında hayatını kaybetmesi üzerine eğitimine ara verir ve ailesini destekler. Daha sonra tekrar okuluna döner ve 1953’de mezun oldu.

Mezuniyetten sonra şirketini kurdu, milletlerarası ticarete başladı ve yaklaşık 50 yıl hem dünyayı gezdi hem de para kazandı. Daha sonra yaşı ilerleyince işlerini tasfiye etti ve zorlu bir mücadeleyi seçti. Ermeni iddiaları konusundaki şüpheleri O’nun kafasını kurcaladığından 1915 olaylarının gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için araştırmalara başladı.

Dünyada bu konuda yazılan hemen bütün kitapları, makaleleri ve Ermenilerin ortaya attığı belgeleri taramıştır. Yıllarca süren bu zor ve yorucu çalışmalardan sonra Ermeni iddialarını çürüten, yalanlarını ortaya çıkaran pekçok bilgi ve belge toplamış ve bunlardan yabancı basında ve kitaplarda çıkanlarını referans göstererek 5’i İngilizce, 2’si Türkçe olan toplam 7 kitap yazmıştır.

Kitaplarında Anadolu’da yaşayan Ermenilerin bir bölümünün nasıl kandırılarak Osmanlı’ya karşı savaştırıldığını belgelere ve dış kaynaklardan topladığı bilgilere dayanarak anlatmaktadır.

Fanatik Ermenilerin olayları nasıl saptırdığını, dünyaya yaydıkları belgeleri; çeşitli ve özellikle dış kaynaklardan bulduğu belge ve bilgilerle çürütmektedir.

Amerika’daki soykırım müzesinin nasıl politize edildiğini ortaya çıkarmakta ve Fanatik Ermenilerin kilise ile birlikte parasal kaynak sağlamak amacıyla dini nasıl kullandıklarını yine yabancı kaynaklardan bulup çıkarmaktadır.

Robert Kolej mezunu olan Aya’nın mükemmel İngilizcesi vardır.

Yayınlanmış Kitapları: *Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau (242 shf) -2013..İrlanda Athol Books (Büyükelçi Morgentahu’nun Mantık Dışı Çelişkileri) *Twisted Law Versus Documented History (98 shf) 2013 …İrlanda Athol Books (Çarpıtılmış Hukuk Belgelenmiş Tarihe Karşı) *The Genocide of Truth(702 shf)-2008…İstanbul Ticaret Üniversitesi *The Genocide of Truth Continues,but Facts Tell the Real Story (524 shf)- 2011… (Derin Yayınları    (Not: Bu kitap ekinde, önceki kitap cd si de vardır) *A Brief Hopscotch Stroll in the Ottoman History and Economy(156 shf cep kitabı) 2011,     aynı eser ayrıca elektronik ortamda, dvd olarak sesli kaydedilmişdir. *Osmanlı Tarihi ve Ekonomisinde Atlamalı Ufak bir Gezinti (156 shf cep kitabı ) 2011, aynı eser ayrıca elektronik ortamda, dvd olarak sesli kaydedilmiştir. *Soykırım Tacirleri ve Gerçekler-(496 shf) 2009…Derin Yayınları

Ayrıca; Milletlerarası Atıflı Akademik Dergilerde Şükrü Server Aya ve Prof. Dr. Ata Atun imzalarıyla yayınlanan 5 adet ilmî makalesi,

Yukarda bahsi geçen eserlerinin nerede ise tamamına ve ek olarak 300’ü aşkın makalesine                                            www. armenians-1915.blogspot.com  sitesinden erişip ücretsiz indirebilirsiniz.

 

 

Dede Korkut Kitabı

 

Dede Korkut Kitabı, ‘Kitab-ı Dedem Korkud Alâ Lisan-ı Tâife-i Oğuzan / Oğuzların Yüce Dili ile Dede Korkud Kitabı’ olarak da anılır. Kitapta; Oğuz Boylarında, söylene söylene destanlaşmış 12 adet hikâye bulunmaktadır. Hangi yıl, kim tarafından yazılı hâle getirildiği bilinmemektedir.  Çok temiz ve duru bir Türkçe ile yazılmıştır. Kitabın aslının; biri Almanya’nın Dresden şehrinde, diğeri Vatikan’da olmak üzere iki nüshası bulunmaktadır.

Esere adını veren Dede Korkut’un, Oğuz Türklerinden olduğu bilinmekle birlikte, yaşadığı döneme ait kesin bilgi yoktur. 100 veya 295 yıl yaşadığı söylenir. Dede Korkut, Oğuzların akıl hocasıdır ve bilge kişidir. Her hikâyenin sonunda, kopuzuyla Oğuz beylerine ve Boylarına dualar eder, şiirler okur.

Hikâyelerde Oğuz beylerinin mâcerâları ayrı ayrı anlatılıyorsa da her hikâye başlı başına bir bütündür. Hikâyelerin çoğunda aynı kişiler yer almakta ve hepsi Han’ın huzurunda anlatılmaktadır.  Böylece kitap, hikâyeler demetinden çok, 12 bölümden meydana gelen roman gibidir. Kanturalı ve Selcen Hâtun, Karaçuk, Uşun Koca Oğlu Segrek, Dirse Han Oğlu Boğaç gibi bâzı kahramanlar olağanüstü güce sâhiptir. Hikâyelerin bir başka ortak tarafı; sayfalar boyunca, temelinde İslam bulunan Türk kültürünün örf ve âdetlerinin, kuyumcu titizliğiyle oya gibi işlenmesidir.

Ahıska’lı Türklerden ilim adamı Dr. Yunus Zeyrek, Dede Korkut Kitabı’nın Dresden’de bulunan asıl nüshasını tekrar okuyup, günümüz Türkçesine en yakın bir dille sadeleştirerek okuyucuya sunuyor.

Hazırladığı kitabı, ömrü boyunca Dede Korkut Kitabı ile meşgul olan ve ‘Dede Korkut Oğuznâmeleri‘ adlı çok değerli bir eser bırakan rahmetli hocası, 10 Şubat 2005 târihinde Rahmet-i Rahman’a yolcu ettiğimiz Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu’nun aziz hâtırasına armağan eden Dr. Zeyrek, esere; destan şâirimiz Rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şiiri ile başlıyor:

BESMELE

Şol gökleri kaldıranın                                                                                                                               Donatarak dolduranın                                                                                                                                                           Ol deyince olduranın                                                                                                                                     Doksan dokuz adı ile.

Dilek

 

Sana dayadım belimi                                                                                                                                  Kudretinle tut elimi                                                                                                                                    Yoğuram ana dilimi                                                                                                                                     Anamın ak südü ile.

Ses vermez Oğuz illeri                                                                                                                                       Niye susmuş bülbülleri                                                                                                                                         Ko tutuşsun gönülleri                                                                                                                                  Ergenekon odu ile.

Tanrım Türk gönlümü yastan                                                                                                                         Kılıcımı kirden pastan                                                                                                                             Kurtarırsan ben bir destan                                                                                                                              Derim ağız tadı ile.

Kış günleri yaza ersin                                                                                                                                                   Kırk ince belli kız kilim sersin                                                                                                                           Bayındır Han şölen versin                                                                                                                                            Kırk devenin budu ile.

 

Hüküm


Dedem Korkut der ki, evet                                                                                                                               Vardır düğün dernek davet                                                                                                                              Fakat Oğuzlarda devlet                                                                                                                                     Olmaz dedikodu ile.

Kuşa misal can dediğin                                                                                                                                                         Suya misal kan dediğin                                                                                                                                        Bilenir iman dediğin                                                                                                                                       Ataların yâdı ile.

Er odur ki ün salası                                                                                                                                                   Kına girmeye palası                                                                                                                                          Oğul hey, bozkurt balası                                                                                                                       Büyütülmez dadı ile.

Pis sularda kir arınmaz                                                                                                                                      Sisli günde yol görünmez                                                                                                                              Düşman üstüne yürünmez                                                                                                                                    Casus ile cadı ile.

 

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Yunus Zeyrek, kitabının ‘Birkaç Söz‘ başlıklı sunuş yazısında şu hakikatleri dile getiriyor:

*Bu kitap, önce dilden dile söylenegelmiş, sonra yazıya geçirilerek yüzyılların ötesinden çağları aşıp günümüze ulaşmış eşi ve benzeri olmayan bir eserdir.

* Millî ve şerefli bir hayatın devam etmesi için bu hayatı besleyen kaynaklara ihtiyaç vardır. İşte Dede Korkut Kitabı, bir insanı ve hattâ bir milleti; millî ve insanî değerlerle (ki bu ikisine, İslâmî değerlerimizi de eklemek gerekir O.Ç.) donatmaya kâfi nâdir eserlerden biridir. Bu sebepledir ki genç olsun, yetişkin olsun her Türk, bu eseri bir defa değil, ömür boyu tekrar tekrar okumalıdır. Böylece ruhunu engin bir kaynaktan besleyecek, yaşadığı müddetçe içinde yer alacağı hâdiseler karşısında nasıl bir tavır almak gerektiğini önceden öğrenmiş olacaktır.

*Prof. Dr. Muharrem Ergin, ‘1000 Temel Eser‘ serisinin bir numaralı kitabı olarak 1969 yılında basılan kitabına yazdığı ‘Ön Söz’e şu ifâdelerle başlamıştır: “Türk edebiyatı târihinin en büyük âlimi Ord. Prof. Fuat Köprülü’nün, derslerinde söylediği bir söz vardır: Bütün Türk edebiyatını terâzinin bir gözüne, Dede Korkut’u da öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut Ağır basar.’ /   ‘Dede Korkut Kitabı, Türk çocuklarının ruh ve kafa yapısını tek başına sağlam tutacak kudrette ve karakterde bir eserdir. Bu kitabı okuyan ve hazmeden bir Türk’ün, kolay kolay yolunu şaşırmayacağı emniyetle söylenebilir.’

*Kitabın ilk neşrini yapan Kilisli Muallim Rifat Bey,  destanlarda işlenen konuların yiğitlik, ahlak, aile sevgisi ve Türkleri evlat yetiştirmeye teşvik etmek gibi genel özelliklerine dikkat çekmiştir. O’nun bu husustaki fikirleri fevkalade önemlidir. Bu sebeple buraya almakta fayda var: ‘Her Türk’ü kahraman yapmak için birçok kıymetli misaller getirilmiştir. Kitap bu noktada birçok hamâsetnâmelerin fevkindedir. Bundan dolayı kitaba ‘Kahramanlar Kitabı‘ yahut ‘Kahramanlık Kitabı‘ desek olabilir. Evet, her Türk için kahramanlığı gaye bilmek ve kahraman olmaya çalışmak bir vazifedir. Türk, öyle bir fikir beslemelidir ki, ‘kurda rast gelsem ağzını yırtarım‘, ‘karşıma arslan çıksa bir yumrukta kafasını ezerim‘ demelidir. Kitap, yiğitliği yalnız erlerde değil kızlarda da arıyor. Kahraman bir delikanlı kahraman bir kız arıyor; kahraman bir kız kendisine kahraman bir eş arıyor.

İkincisi, ahlâktır. Kitabın içinde ahlâka aykırı bir şey yoktur. Her muaşakayı (aşkı) kitap nikâhla neticelendiriyor.

Üçüncüsü, aile muhabbetidir. Kitap, bir ailenin efradını birbirine bağlıyor. Ve hepsini birbirine yardıma koşturuyor; kocasına bir felâket gelen kadın kılıç kuşanıyor, kocasına yardıma koşturuyor. Her kadın kocasını seviyor. Onun yoluna kendisini fedâ etmek istiyor.

Dördüncüsü, Türkleri evlât yetiştirmeye teşvik ediyor. Çocuğu olmayanlar çocuklu birisi kadar hürmet görmüyor. ‘

Günümüz bilginlerinden Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, ‘Hiç şüphesiz Dede Korkut mirası bütün Türk dünyasında yarınki nesilleri de beslemeye devam edecektir.’ derken Dede Korkut Kitabı’nın ebedîliğine işaret etmektedir.

*

Türk’ün edebî, ezelî ve ebedî kitabı Dede Korkut, yurdumuzda, ilki 1916 yılında olmak üzere, 20 defa günümüz Türkçesine çevrilmiş, ve yayınlanmış, nazım hâlinde yazılmış, tiyatro eseri olarak sahnelenmiş, Azerbaycan’da filme alınmıştır.

12 X 19,5 santim ölçülerinde 240 sayfalık kitabın, son baskısı Kasım 2015’te yapıldı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Dr. YUNUS ZEYREK

1956 yılında Ardahan’ın Posof ilçesinde dünyaya geldi. 1979 yılında Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak mesleğe başladı. 1988-1994 yıllarında Almanya’nın Münih şehrinde Türk Kültürü dersleri öğretmenliği yaptı. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Halk Edebiyatı Dalı’nda Yüksek Lisans öğrenimini tamamladı. 1997 yılından beri Gazi Üniversitesi Türk Dili Bölümünde ders vermektedir. 2004 yılından beri Ankara’da ‘Bizim Ahıska‘ dergisini yayımlamaktadır. Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı tarafından kendisine ‘Türk Dünyası Bilim Kültür ve Sanat Ödül’ verildi.

Dr. Zeyrek, halk edebiyatı, tarih, Ermeni meselesi, Kuzeydoğu Anadolu, Ahıska Bölgesi ve Acaristan gibi alanlarda araştırma ve incelemeler yapmaktadır. Basılmış kitapları şunlardır:

*Kafkas Yollarında – Hatıralar ve Tahassüsler: (Ahmed Refik’ten)/1981, 1984, 2001. *Posoflu Âşık Zülâlî/1986, 1988, 2004. *Bu Yolda (Şiir)/1998. *Sultan 4. Murad Han’ın Revan ve Tebriz Seferi Ruznâmesi/1999 (Farsça terc. Tahran, 2011). *Gürcistan Acaristan ve Türkiye/1999. *Yabancılar İçin Türkçe Dil Bilgisi-I, 2000. *Hanaklı Mazlumî/2001. *Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri/2001. *Acaristan ve Acarlar/2001. *Tarih-i Osman Paşa/2001 (Farsça tere. Tahran, 2009, 2012). *Ali Akış-Hayatı ve Faaliyeti/2003. *Posof’un Çizgileri/2004, 2013. *Ahıska Araştırmaları/2007. *Bu Dosyayı Kaldırıyorum (Ermeni Meselesi)/2007, 2011. *Amasya’nın Altın Tarihi/2009. *Posof-Kol Zaferi/2010. *Yunus’a Doğru/2013. *Erzurum’un Kara Günleri/2014. *Kitab-ı Dedem Korkut (Tıpkıbasım ve çeviri)/2014. *Ahıska Gül İdi Gitti/2015.

 

KUŞBAKIŞI

 

KUR’ÂN’IN SELEFİ YORUMU

Selefi düşünce; İslâmî hususları felsefi anlayışlardan tasfiye etmek, sufilik olarak klasikleşen anlayışta şahıs ve nesnelere kutsiyet atfetmekten sakındırmak ve dinî algıda hızla yaygınlaşan bidat ve hurafelerden uzaklaştırmak şeklinde tezahür ederek takipçileri tarafından sistemleştirilmiştir.

Özellikle yakın dönem âlimlerinden Şevkânî de, İbn Teymiyye anlayışında devam eden Kur an ve sünnetin selefi yorumu çizgisinde mihenk taşı konumunda olmuştur. Yakup Bıyıkoğlu bu eserinde, tefsir çeşitliliği bağlamında Selefi çizgide âyetlerin yorumunun görülmesini sağlayacak, böylece tefsir tarihi külliyatına farklı bir pencere sunmaktadır.

Ekim 2015’te okuyucuya sunulan kitap 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 416 sayfadır.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

 

DEĞMEZ:

Kitabın yazarı İsmail Güzelsoy; ‘Ölüm ile kesilen bir hayatın hiçbir anlamı yoktur. Değmez… Bütün bu çabalara, sağalmaya, hasta olmaya, iyileşmeye, çalışmaya, mülk edinmeye, çocuk yapmaya, âşık olmaya değmez. Lisan öğrenmeye, şiir okumaya, saz dinlemeye, mutlu olmaya değmez.’ Diyor.

Devam ediyor: ‘Ancak ölümsüzlük varsa bu dünya hayatının bir anlamı olabilir. Kendimi yeniden, sıfırdan üretmeyi istiyorum. Bunu yapacağım. Hakkım! Kadere teslim olacaksak mağaralara dönelim, haydi!..’

İnsan yalnızca bir kez “Değmez” diyebilir, ikinci kez bunu tekrarlıyorsa sahtekârdır. İlk söylediği anda kalemini kırmıştır zaten.

376 sayfalık, 12,5 X 19,5 ölçülerindeki kitap, 2015 yılında yayınlandı.

DOĞAN KİTAP:

19 Mayıs Caddesi, Golden Plaza Nu:1 Kat:10 Şişli 34360 İstanbul. Telefon: 0.212-373 77 00

Belgegeçer: 0.212-246 66 66  www.dogankitap.com.tr e-posta: satis@dogankitap.com.tr

 

 

DOKUZ IŞIK:

Alparslan Türkeş – Dokuz Işık ve Ülkücü Hareketin Tarihi’nden kesitlerin sunulduğu bu kitapta; tek hedefinin Türk Milliyetçiliğini yüceltmek olan bir liderin yaşadıklarıyla, suçları sadece Türk Vatanını sevmek ve korumak olan binlerce genç fidanın gördüğü insanlık dışı işkenceleri ve Türk Milliyetçiliği uğruna ölümle kucaklaşması anlatılıyor. Yine bu kitapta yıllardır saklanan bazı sırlar açıklanıyor.

Siyasî lider, kolay yetişmiyor. Yetiştiği zaman da, aslı yok edilemiyor. Kendisini destekleyenler için bir ‘efsâne’ olan Rahmetli Türkeş, mânen yaşamaya devam ediyor.

Ali Kuzu’nun yazdığı, 14 X 20 santim ölçülerinde, 636 sayfalık kitap, 2014 yılında yayınlandı.

KARİYER YAYINCILIK:

Klodfarer Caddesi Nu: 16 Fırat Apartmanı Daire: 4 Sultanahmet, Eminönü İstanbul. Telefon: 0.212-516 99 84 Belgegeçer: 0.2312-616 99 80 e-posta: kariyer@kariyeryayinleri.com http://www.kariyeryayinleri.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-AZATLIĞIN KÖŞE TAŞLARI: Hüseyin Adıgüzel. Orkun Yayınları.

2-KIZIL ELMA: Mâhir Ünlü. Bilgeoğuz Yayınları.

3-SURİYE İÇİN SAVAŞ 1918-1920: John D. Grainger. Tercüme: Özer Bostanoğlu. Tarih ve Kuram Yayınları               4-YENİLEME BİLİNCİ: Ebubekir Eroğlu. Timaş Yayınları.

5-ŞEHİR, HAYAT VE DERVİŞ: Bilal Kemikli. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

 

 

 

DERKENAR:

 

Duyuru ve Mesaj

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

1-Devrik cümle kullanmadan da edebiyat yapılabileceğini; roman, hikâye, deneme ve diğer kalem ürünlerinin yazılabileceğini ispat edenler,

 

2-Hikâye ile öykü arasındaki farkın ve ikincisinin neden tercih edilmemesi gerektiğini açıklayanlar,

 

3-‘Hatıra’ kelimesini sevip tercih edenler, ‘anı’ kelimesini çöp kutusuna atanlar,

 

4-‘Yaşam’ kelimesinde ‘hayat’ın zenginliğini, renkliliğini ve zevkini bulamayanlar,

 

5-Doğru yazılış şeklini bilmediği deyimleri kullanmayanlar. (Mesela: Lafıgüzaf / Laf-ı güzaf)

 

6-‘Umud’unu kaybedip ‘ümit’le bekleyenler

 

Mükâfatlandırılacaktır.

 

*  *   *

1-Özenti, cahillere yakışan bir harekettir. İyi bir eğitim-öğretim görmüş ve/veya kendini yetiştirebilmiş eli kalem tutanlar, entel-dantel takımına özenerek onların kullandığı uydurma kelimelerden medet ummadan, kendilerine has bir üslup oluşturabilirler.

 

Kitap adının veya hikâye / roman kahramanının adını batıdan almak veya kulağa hoş geliyor diyerek ne idüğü belirsiz isim koymak, özentinin dik alasıdır. Bu kabil özenti özürlülerine bâzı cahiller özenerek çocuklarına o isimleri koyuyorlar. Annelerin babaların çocuklarına bir ömür boyu gururla, şerefle, utanma duygusuna, aşağılandığı hissine kapılmadan taşıyacakları, manası sorulduğunda cevap verebilecekleri isimler koyma mecburiyeti vardır. Bu mecburiyeti, yazarlar; kitapları için de göz önünde bulundururlarsa kültürümüze ihanet etmemiş, insanlarımıza örnek olacak davranış sergilemiş olurlar.

 

2-‘Yoğun’ kelimesi, dilimizi fakirleştiren bir maymuncuktur.

 

-‘Yoğun alkışlar’ denildiğinde; sürekli, devamlı, coşkun, bol…

-‘Yoğun gündem’ denildiğinde; yüklü, ağır…

-‘Yoğun yağmur’ denildiğinde; şiddetli, bol, sağanak…

-‘Yoğun duygular’ denildiğinde; derin, içli, kuvvetli…

-‘İnsan yoğunluğu’ denildiğinde; kalabalık…

-‘Derslerin – işlerin yoğunluğu’ denildiğinde: çokluğu…

-‘Yoğun aşklar’ denildiğinde; büyük, kuvvetli, derin, sarsılmaz…

-‘Yoğun sorunlar’ denildiğinde; büyük, devâsa, çok problemler, dertler, meseleler…

-‘Yoğun trafik’ denildiğinde:  sıkışık…

-‘Yoğun sis’ denildiğinde; kesif, kalın sis tabakası…

-‘Yoğun hıçkırıklar’ veya ‘yoğun kahkahalar’ denildiğinde; biteviye, devamlı…

-‘Çalışmalarını Kurtuluş Savaşı üzerine yoğunlaştırdı’ denildiğinde; teksif etti…

-‘Demirin hacmine göre yoğunluğu fazladır’ denildiğinde kesâfet…

-‘Yoğun baskı denildiğinde ağır…

-‘Yoğun bakım’ denildiğinde özel, hususî…

 

Kelimeleri dilimizden atılıyor.

 

Yoğun kelimesi ayrıca; kalın, kaba, şişman, nezâketsiz, incelikten mahrum ve daha birçok kelimenin yerine kullanılıyor.

 

‘Yoğun’ kelimesi çok farklı mânâlar için, her yerde ve her durumda kullanılıyor. Tıpkı iskambil kâğıtlarındaki joker gibi… Bu uydurma kelimeyi kullananlar, tehlikeli bir dil kumarı oynuyorlar.

 

Türkçemizde 254.000 kelime olduğu söyleniyor. Bu sayıyı 254’e indirmeyelim. Tarih öncesi devirlerde yaşayan ilkel insanlar bile daha çok sayıda kelime biliyorlar ve kullanıyorlardı.

 

 

“ Çocuklara Kıymayın Efendiler! ”

O çocuklar ki beni anlayabilir

Fakat siz esirsinizdir çığlıklara,

Çağdaş günahları yıkanın bir bir

Ve teslim olun çocuklara.

Pakistan’da Taliban bomba patlatıyor, çocuklar parçalanarak ölüyor. Nijerya’da Boko Haram kız çocuklarını kaçırıyor, ya tecavüz ya işkenceye uğruyor. Suriye’de hem Esad hem ÖSO kimyasal gaz kullanıyor, çocuklar uyur gibi ölüyor. IŞİD denilen cinayet ve ticaret şirketi çoluk-çocuk demeden kafa kesiyor ve çocuklara kafa kestiriyor.

PKK anne kucağındaki çocukları kalaşnikoflarla tarayarak girmişti 1980’li yılların gündemine, 2010’ların ortalarında yine çocukları vurarak ve yakarak döndü. İmralı’daki Teröristbaşı’na ‘Bebek Katili’ denmesinin onlarca gerekçesi var.

İslamcı, sosyalist yada etnikçi; 1 milyar 600 milyonluk İslam Dünyasının başının belasıdır terör örgütleri. Bunların çoğu, bütün hak dinlerde ve kutsal kitaplarda ortak yasak olan insan öldürmeme prensibini din adına kutsayarak iş görürler. Bu dünyada bizim bilmediğimiz bir şiddet dini var anlaşılan.

Bir de son on yıldır duymaya alıştığımız şiddet dili: Münevver’den Özgecan’a garip bir vahşetle işlenen cinayetler, çocuğunu döve döve öldüren anneden en son ki Beratcan cinayetine kadar arka planda yer alan yozlaşma. Gayrimeşru ilişkiler, karmaşık işler ve televizyonun, internetin yan tesirleri. Dahası bonzai çocukları, ailece dilenen sığınmacılar. Daha daha taciz sapıkları, kurumlardaki resmî tecavüzler.

 

Akköpüklü atlar geçecek dörtnala

Toynakları gözbebeğimde yangın

Resmini çizin ve anlatın çocuklara

Demir yumrukları var ayrılığın

Dünyadaki teknolojik gelişmelerle ters orantılı yükseliyor insanın mutluluğu. Küreselleştikçe kıtalararası mesafelerin tuz-buz olduğu bir devranda herkes aynı şeyleri yapmaya, aynı şeyleri seyretmeye ve aynı şeyleri paylaşmaya başladı. Yani zihinsel ve ruhsal travma geçiren bir toplumun tüm fertlerinin davranış sarhoşu olması gibi.

Alev Alatlı’dan Sinan Canan’a dek bu hal içtimaî afazi / toplumsal sıyrıklılık olarak tarif edilegelir. Yani bütün renklerin aynı hızla kirlenmesi hikâyesi. Üstelik yükseliyoruz hissiyle ve yüceliyoruz hazzıyladır bu tefessüh.

Bazı hastaların hastalığı kabul etmemesi gibi ne fertler ne de topluluklar kabul etmezler yükseliş görünümlü çöküşü. İzmihlâl de budur zaten, farketmemektir. Etmeyin efendiler; bari çocuklara kıymayın!

 

Bir çocuk sesinde hissetmek ölümü

Ve teslim olmak bir çiçek açışına

Gözlerime söylemeyin bu bölümü

Ve çocukları gömmeyin gözyaşıma