19.3 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 746

Sayın Devlet BAHÇELİ MHP Genel Başkanı ANKARA

0

Siyasete ve siyasetin içinde de, MHP ne dair bazı görüş, düşünce, tespit ve analizlerimi acizane bir araya getirmeye çalıştım. Bunları Zat-ı alinize de aktararak paylaşmak istedim. Bahis konusu metni aynı zamanda camiamız mensupları ve kamuoyu ile paylaşmayı da düşünüyorum. Dolayısıyla bu metni bir AÇIK MEKTUP olarak değerlendirebilirsiniz. Selam ve saygılarımla. Şevket Bülend YAHNİCİ Eski MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü 21. Dönem Ankara Milletvekili Türkiye’miz 1 Kasım 2015 gecesi itibariyle yeni bir sürece, yeni bir dönemece girdi. Bu yeni sürecin adına 2.AKP DÖNEMİ dersek yanlış bir iş yapmış olmayız. Aslında Türk halkı/seçmeni 1.AKP DÖNEMİ diyebileceğimiz ve 3 Kasım 2002 de başlayan sürece 7 Haziran 2015 tarihindeki seçimle bir son vermek istemişti. Halkımızın bu amaçla yazdığı mektup, sandık üzerinden gönderdiği mesaj, siyasilerce ve özellikle de muhalefetçe iyi okunup algılanamadı ve değerlendirilemedi… Bu açık ve tarihi bir hakikattir. Zaten, aksi vaki olsa, AKP bugün tek başına iktidar olamazdı, yeniden iktidar olacağının rüyasını dahi göremezdi. Türk halkının deyip de, siyasilerin ve özellikle muhalefetin algılayamadığı, değerlendiremediği 7 Haziran 2015 tarihli mesajda -herhalde- şunlar yazılıydı: A) Ben tek başına bir AKP iktidarından ve sergilenen bu başına buyrukluktan ürküyorum. B) Başkanlık tartışmalarından, talebinden, hatta anayasa bahaneli tartışmalardan sıkıldım. C) Sayın Erdoğan, saray içi sınırlara çekilmelidir. D) Muhalefet, iş ve el birliği ederek Meclisi çalıştırmalı, ”yasama yönetimi” bu doğrultuda oluşmalı; yolsuzluklar için Meclis harekete geçmeli, 17-25 Aralık’ın hesabı sorulmalıdır. E) AKP’nin yapmaya çalıştığı anayasa değişiklikleri, yasa düzenlemeleri zapt-u rapt altına alınmalıdır. 7 Haziran’ın siyasi mesajı ve halkın siyasi iradesi bu doğrultuda idi ve çok netti. ”Aksini anladım” diyenin aklından endişe edilmez mi? Halkımız AKP dışındaki muhalefeti bu anlamda denemek istedi, yokladı, bir şans verdi… AKP’nin iştahını frenleme isteği, saray etkisinin azaltılması talebi, Meclis’in başına buyruk ya da bir iktidar organı gibi çalışmaması ve mutlaka ama mutlaka yolsuzlukların araştırılması gibi bir beklentiye girmiş bulunan halkımız baktı ki, muhalefet bir meclis başkanını seçmeyi bile beceremedi ,o zaman ”7 Haziran irademi/mesajımı geri çekiyorum” dedi ve 1 Kasım 2015 sonuçları tecelli etti… Bunun anlamı açıkça ”sizden bir cacık olacağa benzemiyor’ ‘demekti… Netice… YİNE YENİDEN AKP oldu… Olmakla kalmadı, AKP yeniden, yine aldı başını gidiyor… 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin bir arada müştereken değerlendirilmesinin en doğru okunuşu ve çıkarılacak sonuç, budur… Sözün bu notasında 1 Kasım 2015 neticeleri üzerine 3 Kasım günü itibarıyla özellikle MHP açısından işin bir değerlendirmesini yapmaya çalıştığım; dostlarla, milliyetçi camiayla, kamuoyuyla paylaştığım açıklamayı burada yeniden hatırlatarak sizleri bir kere daha beraberce düşünmeye davet ediyorum. 2 ”…1960’lı yıllardan beri, yani adının Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi olduğu yıllardan bu yana gönül verdiğim, her seviye ve ortamda aldığım görevler ile hizmet gayretinde bulunduğum siyasi hareketin adresi olan Milliyetçi Hareket Partisi, 1 Kasım seçimlerinden oy, puan, sandalye kaybıyla çıkmıştır. Gün itibariyle milliyetçi camia, cenaze çıkmış ölü evi gibidir. 2002’de Ülkeyi seçim macerasına sürükleyen irade ile bugün, 7 Hazirandan 1 Kasım seçimine sürükleyen irade aynı kafa yapısıdır. 3 Kasım 2002’de AKP’ye tepsi içinde iktidar sunan irade, bugün de 1 Kasım 2015 ‘de yine AKP’ye tek başına iktidar kapısını açmış ve iktidarı sunmuştur. 2002’de %18’den % 8’e düşen Milliyetçi Hareket Partisi oyları sayesinde AKP iktidarının zemini hazırlanmıştı. Bugün de %16,3′ den % 11,9′ düşen ,% 4,4 puan ve iki milyona yakın kayıp oyu AKP’ ye sunarak tek başına iktidar şansı getirilmiştir. Siyaset, “ol” dediğini oldurabilme, “olmaz” dediğini oldurmama sanatı ve kabiliyetidir. Yönetimleri altında Milliyetçi Hareket Partisi, neye “ol” dediğini oldurmuş; neye “olmaz” demiş oldurmamıştır? Ama öte yandan “olmaz” dedikleriyle hep AKP’ye yol açmıştır. 2002 ve 2015′ de tek başına AKP iktidarından tutunuz, Sayın Gül ‘ün Cumhurbaşkanlığı, Sayın Yılmaz’ın Meclis başkanlığı vb. bir sürü olay, hep Milliyetçi Hareket Partisi nin “olmaz” ları arasında gerçekleşmiştir.1 Kasım akşamı Milliyetçi Hareket Partisi genel merkezince yapılan açıklamada “Türkiye’nin içinde bulunduğu hazin tablo” sözleri kullanılmıştır. Anlaşılıyor ki MHP yöneticileri, hala Milliyetçi Hareket Partisinin içinde bulunduğu hazin tablonun farkında değillerdir… İki milyona yakın, %4,5’u bulan seçmeninizi kaçırtacaksınız, ama halinizin farkında olmayacaksınız. Dünyayı okuyamayacaksınız, Türkiye’yi okuyamayacaksınız… Etrafta olup biteni göremeyeceksiniz… Gördüğünüzü anlamayacaksınız, algılayamayacaksınız… Sonra da yenilgiyi algı operasyonları ile izaha kalkacaksınız. Parti yöneticilerinin,” algı operasyonu ile Türklüğün geri düşürülmesi,” yollu açıklamasından dolayı, başarısızlık ve beceriksizliğe nasıl bir kılıf hazırlandığı anlaşılmıştı.”… Olup biteni anlayamayan ve algılayamayan bir siyasi hareketin, tespit, teşhis, analiz ve üretim kabiliyeti olamazdı. O zaman ürettiklerinizi ve başarılarınızı değil; tükettiklerinizi ve başarısızlığı paylaşırsınız. Netice budur… Okuyamayanların, anlayamayanların, anlatacakları bir şey olamaz. Siyaset anlatma sanatıdır. Ama önce kendiniz anlayabilmelisiniz… Siyaset, aynı zamanda kendisi ile ilgili ” muhasebe yapabilme sanatıdır.” 1 Kasım akşamı yapılan açıklama böyle bir muhasebenin yine yapılmayacağını göstermektedir. YAZIK… Yenilginin adresi, “algı operasyonları” ve “kurulan tuzaklar ” mış… YAZIK… Gönül verdikleri siyasi hareketin düşürüldüğü halden utanan, başı önüne düşmüş insanların karşısına çıkıp “kadrolarımızla dimdik ayaktayız” diyebilmek bu işleri ve insanları hafife almaktır; insanlar ile alay etmektir. Cüretkâr bir tavırdır. Sandıkların açıldığı saatlerden bu tarafa televizyonlarda ve sokakta yapılan konuşmalardan, sarf edilen sözlerden; gazetelerdeki alaycı yazılardan Milliyetçi Hareket Partililer elem ve üzüntü içindedir. Genel Merkezin, bu hüzne bile ortaklık etmeyeceği anlaşılmıştır. Becerisizlik ve başarısızlık bu kadar kolay bahane bulunarak, geçiştirilemezdi. 1997’den beri on sekiz senedir yönettiğiniz bir siyasi partinin on sekiz günlük(!) “algı operasyonu” ile çözülebilmesi bile affedilebilir değildir. Nerede sizin on sekiz yıllık algınız! … Oğuz Kaan, Bilge Kaan, Mete Han, Cengiz Han gibi bozkır geleneğinin büyük devlet adamlarının otağlarından eksik etmediği Türk geleneği “bey divanı” idi. “meşveret meclisi” idi. Türk milleti İslam ile teşerrüf ettikten sonra da muhteşem devlet hayatının ve medeniyetimizin idare etme sanatının değişmez öğesi istişare müessesesi olmuştur. On sekiz senedir bu gelenek, Milliyetçi Hareket Partisi’nde çiğnenmiş; keyfiliğe, şahsa ve şahsın anlık hezeyanlarına dayalı olarak şekillenen yönetim tarzı benimsenmiştir. Yanlışlara ses çıkarmayan, keyfilikleri, zilleti kabullenerek, beceriksizliği ve başarısızlığı 3 paylaşmaya talip “yol arkadaşları ” ve “yöneticiler” de işin tuzu biberidir. Gelinen nokta budur. Dedikodunun; fitnenin, birbirinin kuyusunu kazmanın, işine gelmeyeni ve lafını beğenmediğini “ajan” deyip ihraç etmenin, birbirini sevmemenin, dışlamanın esas hale getirildiği anlayış Milliyetçi Hareket Partisi’nin kaderi olmamalıydı. Birbirlerine karşı sevgi yerine, şüphe ve güvensizlik ile yaklaşan insanlar topluluğuna dönüştürülen camia, nasıl olup da, halka hizmet verebilecektir. Birbirlerini saymadıkları ve sevgi duymadıkları dışardan çıplak göz ile anlaşılan camianın hep birlikte ” Milleti sevme” lüksü olabilir mi! Hal budur. Seçim kampanyanızı ürettiğiniz ve üreteceğiniz fikir ve projeler üzerine değil de, çıktığınız bütün televizyon kanallarında “dedi, demedi, dedim, demedim, demediler, vs.” gibi basitlikler üzerine kurarsanız, netice maalesef böyle olur. Parti yönetici ve sözcülerinin halka bir şey anlatabilmesinin ilk şartı; önce konuşulacak olan konuyu kendilerinin anlamasından geçer. Milliyetçi Hareketin fikrini temsilde, inançlarını ifadede, hareketin duygu ve düşüncelerine tercüman olmada velhasıl bütün bunlara bağlı olarak “liderlik etmede” çok büyük boşluk yaşadığı gerçektir. Demir dağı eriten iradenin yerinde yeller esmektedir. Bugün Milliyetçi Hareket tarihi bir dönemeçtedir. Milliyetçi Hareket camiası, bu kadar ezilmeyi ve itibar kaybını hak etmemiştir. Yanlışlarda ısrarı devam ettirecek bir yol tercihi Milliyetçi Hareketin siyasi tarihimizde telafisi zor bir noktaya gelmesine sebep olabilir. Milliyetçi Hareket Partisi, her seçimde baraj korkusu ve endişesi ile yaşayan bir parti olmaktan kurtarılamamıştır. 3 Kasım 2002’de dışarıya giden %10 oyu, 1 Kasım 2015’de kaybedilen % 4,5 oyu dikkate alacak olursak, Milliyetçi Hareket Partisi bugün itibari ile “alabildiği oy, alamadığı oydan eksik kalmış bir parti konumuna gelmiştir”. Milliyetçi Hareket Partisi % 25-30’ ları hedefleyerek siyaset yapması gerekirken, ne acıdır ki, var oluşunun hesaplarını yapmak durumuna düşürülmüştür. Genel Başkan ve yönetim başta olmak üzere; bütün, Milliyetçi Hareket camiasının Necip Fazıl’ın deyimi ile ” nefs muhasebesi” ne, feraset ile düşünmeye ve davranmaya ihtiyacı vardır. Bu sözlerim; siyasi davranış gayreti, muhalefet yapma isteği veya herhangi bir kişisel beklentinin ifadesi değildir. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ‘ nden bu tarafa, çizgi, tavır ve parti değiştirmeden içinde bulunduğum siyasi hareketin yol ayrımındaki tarihine bir not düşme gayreti ve gereğidir. Türk milliyetçisi olarak, bu sözleri ifade etmeyi zaruret görmekteyim. Saygılarımla, Şevket Bülend YAHNİCİ…” 3 Kasım 2015 tarihinde yapmış bulunduğum, yukarıda tekraren sunulan basın ve kamuoyu duyurusu ile naçizane görüş ve düşüncelerimi milliyetçi camia ve kamuoyumuzla paylaşmaya çalışmıştım. Çünkü iki seçim arasındaki beş aylık süreden iki milyona yakın seçmenini, yüzde 4.5 civarı oyunu ve kırk milletvekilini kaybederek çıkan bir MHP gerçeğiyle karşı karşıyaydık. Durum, MHP açısından elim ve vahimdi. Bu açıklamamızda kullandığımız ifadeler bir kısım arkadaşlarca hoş karşılanmadı. MHP için ”cenaze çıkmış ölü evi” tarzındaki benzetmemizi hoş bulmayan arkadaşlarımız oldu. Keşke onlar haklı, biz haksız olsaydık. Keşke, 1 Kasım akşamı Sayın Bahçeli’nin kazanılan zafer ve elde edilen başarı sebebiyle yapacağı bir ”balkon konuşması”nın şahidi olabilseydik. Keşke 1 Kasım’dan elde edilen başarı sonucu o gece MHP ”cenaze evi” gibi değil de, önünde davul zurna çalınan ”düğün evi” gibi olabilseydi… 7 Haziran 2015 ile 1 Kasım 2015 aralığındaki algı değişikliğinin sonucu nasıl Türkiye’miz açısından bir 2.AKP döneminin sebebi olduysa maalesef MHP açısından da kötü günlerin, geriye gidişin başlangıcı olmaktaydı. AKP’liler meclis başkanını seçtikleri gün itibarıyla 1 Kasım sandığına emin adımlarla yürüdüler… Hikâyenin özeti budur ve hikâyede ki sebep sonuç-ilişkisi çok nettir. Bu noktada, değerlendirmelerimize devam etmek istiyorum. 4 Biz 3 Kasım tarihli duyurumuzda sadece ve sadece milliyetçi camianın yaşamakta olduğu derin elem ve hüznün tercümanı olmaya çalışmıştık. 3 Kasım tarihli açıklama metninde de belirttiğimiz gibi; şahsen herhangi bir siyasi gelecek, ikbal arayışında olmadığımın ısrarla altını çiziyorum. Parti içi muhalefet gibi bir düşüncem de yoktur. Ancak, Türk milliyetçiliği ideolojisi ile tanışıklığı 1966-67 yıllarına dayanan; ideolojik ve siyasi çizgisini yönünü değiştirmeden yol yürüyen bir kişi olarak, içimizin yangınını dile getirmeye çalışıyoruz. CKMP mensubiyeti çizgisinden gelip aralıksız, kesintisiz aynı yolu yürüyen arkadaşlar bütün Türkiye sathında birkaç kişiyizdir, herhâlde… Paltomuzu CMKP vestiyerinde soyunmuş idik, parti yöneticisi yapılan, dönemlerce bedavadan milletvekili seçtirilen bazı arkadaşlar gibi ikbal kapılarında dolanıp da dönmedik, başka vestiyerlere gidip gelmedik; en yok zamanlarda oyumuzun %1, %1,5 olduğu anlar da dahil olmak üzere, ilmek ilmek, ilçe ilçe, il il ”Hareket”in varoluşu derdiyle çalıştık. Doğruluk ve dürüstlükle elinden geleni yapma gayretiyle hizmet yolunda bulunmuş bir kişi olarak, elimizde büyüttüğümüz bir evlat gibi gördüğümüz siyasi oluşumun haline ve geleceğine dair duygu ve düşünceleri dile getirmeye çalışmaktayım. Çabamız, TARİHE NOT DÜŞME olarak değerlendirilmelidir. Bu anlamda TARİHE NOT DÜŞME hakkım olduğuna inanıyor ve bu hakkımı kullanmak istiyorum. Bu halisane tavrı bile tahammülsüzlük ile karşılayıp, bir düşmanlık tavrı olarak camiaya aksettirmeye çalışan her gayret sahibini ise -varsa eğer- GAFLET VE DALALET uykusunda gördüğümü ifade etmek istiyorum. Bugün ortalığa dökülerek, TV kanallarında boy gösterip MHP ile ilgili ahkâm kesen birçok kişinin geçmiş yıllar içinde olan bitenle ilgili olarak, bugün tenkit ettikleri hususlarda tek laf ettiklerini duymadık. Beceriksiz, başarısız yönetim dönemlerinin ve vaki başarısızlıkların ortağı olup da, bugün ortalıkta “muhalif” diye dolanmanın tuhaflığını anlamış değilim, böylesi pişkinliği de hayretle izliyorum. 1 Kasım 2015 den, bu yana oldukça büyük bir zaman geçti. MHP açısından bugün bulunulan, içinde yaşanılan halin, maalesef 1 Kasım 2015 şartlarından daha da geriye gitmiş olduğu gözlemleniyor. Anketlerin veya sokağın sesinin baraj altı iddiaları maalesef çok yaygın… Gelinen noktada; ”Türk milliyetçiliği ideolojisinin siyasi temsil ve aksiyon yeri” olarak tarif ettiğimiz MHP hakkında yapmaya çalıştığımız âcizane ve naçizane durum değerlendirmesi sonucunda karşı karşıya bulunulan ve çözüm beklediğine inandığımız problemleri camiamızla paylaşmak isterim. Milliyetçi Hareket’in karşı karşıya bulunduğu ve mutlak çözüm isteyen problemleri herhalde bütün camianın da hemfikir olacağı şekilde şöyle sıralanabilir: 1) 7 Haziran ile 1 Kasım aralığında alınan oy 7.5 milyondan 5.5 milyona , %16.5 dan %12 ye düşmüş, milletvekili sayısı da 80 den 40 a inmiştir. Bu hayatın bir gerçeği olarak görülüp; dışarıdan tesir, muhtelif bahane ve bir sürü sebep arayışını bırakarak, en azından MEVCUT HALİ MUHAFAZA gayretine bir an önce girişmek… Kuluçkada yatan tavuk bile yirmi bir günde civciv çıkmayınca terk edip gider. Kurultay için verilen tarih 2018 dir. 1997’den 2018’e yirmi bir yıl eder. Tuhaf bir numaralojik benzerlik… MEVCUT HALİ MUHAFAZA ile neyi anlatmak istediğimiz açıktır. İnsanların tahammülsüzlüğü ve beklentilerine cevap bulamama hali, elde kalanın da kayıp gitmekte olacağının göstergesidir. 2) 2002 de 2015 de %4.5 MHP oyu dışarıya gitmiştir. Referandumda kullanılan %57 yi bulan ”EVET’ ‘lerin içinde de çok ciddi manada MHP’li oyu olduğu açıktır. 1 Kasım’da aldığı oy %12 olan MHP’nin en basit hesapla %15’leri bulan bir seviyedeki oyu; şu veya bu zamanda dışarıda kalmıştır. Yine tersten bir hesaplamayla şu veya bu zamanda CMKP’den MHP’ye MÇP’den MHP’ye %25’e yakın insanımızın Milliyetçi Hareket’e oy verdiği açıktır. Biz, 1999 seçimlerinde ”TÜRKİYE HAREKETE GEÇİYOR” demiştik. Görülmektedir ki şu an da taşıdığı potansiyelin yarısından azını ”HAREKET’E” geçirebilen bir siyasetle karşı karşıyayız. Kendini sorgulama zamanı gelip geçmektedir. ”MÜSEBBİBİN, SEBEPTEN ŞİKÂYETE HAKKI YOKTUR.” (Mecelle Ahkâmı) Bu işlerin müsebbibi; şudur budur, filan kişidir, falanca kişilerdir yollu karşılıklı suçlamalara dayalı ve kahve dedikodusu hükmünden ziyade olmayan basitlikleri, bir kenara itme ve çözüm gayretine girme camianın önceliği olmalıdır. Aksi halde kayıp giden günlerin, daha da kayıp gitme ihtimali olan oyların ve yine kayıp giden Ülke ve Millet geleceğinin hesabını kimse kimseye veremez, bu vebal herkesi boğar. 5 3) Yarım asırdır MHP camiası içinde, feragat ve fedakârlıkla, millete hizmet idealizmi ile yetişen aydınlar dağınık, perişan, etkisiz ve organizesizdir. Bu insanları yeniden ”Hareket’e” kazandıracak bir büyük mutabakat olmaz ise perişan hal devam edecek demektir. ”Yıldız Savaşları’nın” sona ermesi, Sovyetlerin dağılması, yeni dünya düzenine geçiş, küreselleşme olgusu gibi çeyrek aşırı bulan bir zaman diliminde Türk Milliyetçiliğinin cevaplaması gereken bir çok soru ve bu soruları ihtiva eden imtihanın soru kâğıdı maalesef boş bırakılarak teslim edilmiştir. Bu hal sadece MHP’nin değil, bütünüyle milliyetçi camianın ve milliyetçilik ideolojisinin de problemidir. Liderlik iddiasında bulunan ve yönetime talip olan insanlar üretim kabiliyet ve fonksiyonu neredeyse ”HİÇ”e indirgenmiş, dağınık, perişan, etkisiz ve organizesiz diye vasıflandırdığım bu bahis konusu ”AYDINLAR KADROSU’ ‘nu da bir araya getirmek, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ doğrultusunda fikir üretimine yönlendirmek; bu konuda da önderlik yapmak mecburiyetindedirler. Bu imkân ve kabiliyete haiz olmayan hiçbir kişi veya kişiler bu camia için önderliğe ve yönetim kademeleri adaylığına soyunmamalıdır. Zira ne camianın ne de Türkiye’nin kaybedecek zamanı ve kaybetme lüksü yoktur. 4) Özellikle, 2007 yılında Demokrat Parti projesinin çökertilmesiyle DP, AP, ANAP ve DYP geleneğinden gelen bu partilere muhafazakâr, mütedeyyin, demokrat olma düşüncesiyle gönül ve oy veren insanlarımızın siyasi adres yoksunu haline geldikleri malumdur. İşte bu anlamda; yani yukarda dört başlıkta arza çalıştığımız anlamdaki beklenti özeti… A) Öncelikle 1969, 73, 77, 87, 91, 95, 99 ve sonrasında tercihini MHP’den yana kullanan ve belli ki, bugün mutsuzlukları ve düş kırıklıkları sebebiyle Milliyetçi Hareket Partisi’ne oy vermemekte olan insanımızı ”Hareket’le” barıştırmak… B) Dağınık, perişan, etkisiz ve organizesiz dediğimiz Türk Milliyetçisi aydınları ”Hareket”e geçirerek, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ adına üretir hale getirmek… C) Mutsuzluk ve düş kırıklıkları sonucu AKP’ye giden, bugün için MHP’nin almakta olduğu oy oranından daha fazla bir kitleyi temsil eden insanların yeniden nasıl kazanılacağını düşünmek… D) DP, AP, DYP, ANAP geleneğinden gelen, siyasi adres yoksunu hale düşmüş, büyük ihtimalle AKP’ye oy vermekte olan muhafazakâr, demokrat, mütedeyyin insanımıza hitap ederek, bunların siyasi beklentilerine kucak açabilmek… Görülmektedir ki saydığımız bu problemi çözebilmek hiç de kolay bir işe benzememektedir. Önümüzdeki gün ve yıllarda MHP’nin yönetimine talip olmanın nasıl büyük bir sorumluluk getireceğini ve bu sorumluluğun üstesinden gelebilmenin, hangi imkân ve kabiliyetlerle mümkün olabileceğinin herkes idrakinde olmak zorundadır. Milliyetçi Hareketin %25 leri %30 ları bulan ve aşan bir oy ve kitle iddiası sergileyebilmesinden bahsedilmektedir. 2007 2011 2015 seçimlerinin bu iş için bir fırsat iken kullanılamadığı, değerlendirilemediği açıktır. Kendi taban ve oy potansiyelini yakalayabilme iddia, gayret ve başarısını sergileyemeyen bir siyasi hareketin böyle bir işi başarması nasıl düşünülebilecektir? Fakat her şeye rağmen yukarıda arza çalıştığımız problemleri aşabilecek, hayata geçirebilecek ve böylece yol yürümeyi başarabilecek bir MHP’nin, bu büyük ve halen AKP oyları içinde konuşlanmış durumdaki kitle için de bir ümit ışığı olabilme şansı hala mevcuttur. Yeter ki MHP için yönetim talibi olan arkadaşlarımız bu işin üstesinden gelebilecek potansiyeli, imkân ve kabiliyeti bir araya getirebilsinler, bu büyük sorumluluğun idraki ile Milliyetçi Hareketi doğru yerde tutabilsinler. Biz bütün bu görüşlerimizi, inanç ve düşüncelerimizi camiamızla bir kere daha paylaşmayı doğru bir yol olarak görmekteyiz. Bunun sebebi tektir; Türk Milliyetçisi olduğumuz için ve bu ideolojinin siyasi temsil yeri ve adresi gördüğümüz için MHP ile ilgiliyiz. MHP ile ilgili görüş ve düşüncelerini açıklamak sadece yönetim mevkiindekilerin hakkı değil, bütün camianın hem hakkı hem de görevi olmalıdır… MHP hakkında yönetimin paylaşmadığı bir fikri öne süren kişileri veya yanlış bir iş yapıldığını ifade eden arkadaşlarımızı ”MİT’ÇİLİKLE”, bir takım çevrelerin projelerinin uygulayıcısı olmakla, saraya hizmet etmekle suçlamak doğru akıllı insaflı ve mantıklı bir davranış değildir. Aynı suçlamaları aynı şekliyle başta genel başkan olmak üzere, sokakta kahvede okulda, özellikle de adına ”SOSYAL MEDYA” denilen bir ortamda zavallılık boyutu çok yüksek bir tarz ve üslupla (kendilerini tatmin etmeye çalışan, çoğu adı sanı adresi belirsiz kişilerin dünyasında) parti yönetimi için de yapıldığını görüyoruz. O kadar acıdır ki, taksi esnafının dilinde ”BAHÇELİ RECEP BEYİ BAŞKAN YAPMADAN GİTMEZ” sözü son ve günlük dedikodudur. Bu iddiayı da ”her dara düştüğünde Bahçeli tarafından kurtarılması” yorumuna bağlamaktadırlar… 6 ”MİTÇİ” , ”AMERİKAN AJANI” , ”AKP PROJESİ” , ”KOLTUK DEĞNEĞİ” vesaire şeklindeki suçlamaları birbirlerine karşı insafsızca ve pervasızca sallayan bir camiaya kim niye inansın ve oy versin?. Bu suçlamalarda gerçeklik payı olduğunu düşünen insanlar bu camiaya karışmaya kalkışır mı?.. İnsanlar, ”bunların birbirine sevgisi saygısı yok, bizi nasıl sevip sayacaklar?” diye düşünmezler mi? Bu insanların teveccühünü beklemek hayal değil midir? Camiaya yakın internet sitelerine girip baksanız, bu sitelere atılan mesajları okusanız aklınız şaşar. Hep, söylüyorum, BİRBİRİNİ SEVMEYEN, BİRBİRİNİ SEVME BECERİ VE BAŞARISINI BİLE GÖSTEREMEYEN İNSANLARIN HEP BİRLİKTE MİLLETİ SEVMESİ NASIL OLACAKTIR? Böylesi bir görüntü sergilemekte olan camianın sağlıklı bir yapıya sahip olamayacağı, sağlıkla düşünmeyeceği endişesine kapılan insanlar, MHP’li iseler bırakıp kaçarlar, MHP’li değil iseler de bu hali görüp gelmezler. Yaşanan hal, gelinen nokta bu değil midir?.. (Akıl tutulması diye ifade edilebilecek bu hale sebep olan herkes kendini gözden geçirmelidir.) Karşılıklı ”AJAN” suçlamaları dünya solunun ve yerli solun iflah olmaz geleneği iken, şimdilerde bizim cenahın diline pelesenk oldu. Lider ”AJAN” , muhalefet ”AJAN” ihraç ettiğiniz ”AJAN” , geri aldığınız ”AJAN” … ”AJAN” iltifatları kol geziyor. Ortada ”AJAN” bolluğu… Vatandaş demez mi, ”BU KADAR ÇOK AJANIN YANINDA NE İŞİM VAR?” diye… Biraz insaf… Sonra ”AJAN”lık zor iştir, kabiliyet ister. Öyle herkesi kolay kolay ajan yapacaklarına inanmıyorum. Milliyetçi Hareket Partisi’nin önünde bugünden sonra aklın, insafın, mantığın, sosyoloji ve siyaset ilminin göstergeleri doğrultusunda tartışmasız iki yol olduğu ve çok önemli bir yol ayrımı ve tercihle karşı karşıya bulunulduğu çok açıktır. Birinci yol ve tercih şu olacaktır… Silkinme, ”kendine dönme, Ülke ve Millet meselelerine sahip çıkma iradesi ile (bağırıp çağırmadan, öfkelenmeden, ağır başlılıkla, akıl ve mantık süzgecini elden bırakmadan ve bu işlere uygun gayretli insanlarla)” üretme ve gayret sergileme yerine; küçük ve marjinal, tesirsiz, Ülkenin ve Milletin çözüme muhtaç devasa meseleleri karşısında duyarsız ve projesiz -ya da duyarlılığı sadece öfkeli çıkışlar boyutunda kalan- ; etkisi ve katkısı minimalize olmuş bir siyasi hareket olarak varlığını devam ettirme… Bu bir tercihtir, bu tercihe itirazı olmayan isyan etmeyen insanlar beraberce yol yürüyebilirler, yol arkadaşlığı edebilirler. Yukarıda arza çalıştığımız ve problem olarak ortaya koymaya çalıştığımız hususların hepsi göz ardı edilebilir. Tercihtir(!)… O zaman kan kaybının devamını da göze almışsınız demektir. Elli yıl bu harekete can ve kan vererek, emekleriyle ter dökerek ”SERDENGEÇTİ” bir hayatı yaşamaya çalışan insanların vebalinin ağırlığını ve müşterek geçmişe karşı müşterek sorumluluğumuzu düşünmek zorundayız… Merkezde, ilde, ilçede delegelikte görev yapan insanlarımız için de; Türk Milliyetçiliği ideolojisine gönül veren bütün camia mensupları açısından da, VEBALİ AZA İNDİRME VAKTİDİR… Diğer yol ve tercih ise şöyle ifade edilebilinir… Silkinerek ”KENDİNE DÖN” buyruğu ile ”HAREKET” e geçecek, canlanacak, yukarıdaki problemlerin halli için canla başla didinecek, Ülke ve Millet meselelerinin peşine düşecek; halkla ve insanlarımızla bütünleşecek, halka karışmayı bilecek, halkın içinde yaşayıp dolanacak; dedikodu değil, projeler üretebilecek bir yapılanmayla ülkede, millet hayatında, siyasette ”ben varım” diyen bir iddia, varlık ve ağırlık oluşturma… İktidar isteyen, iktidara oynayan, ekonomisi, iş ve çalışma hayatı, medyası, üniversitesi velhasıl her yönü ile her yanı ile toplum hayatının içinde olan bir insanlar topluluğu… Milleti sevmek, milletle barışık olabilmek için öncelikle birbirini sevmeyi, birbirine saygı duymayı, birbiriyle barışık olmayı öğrenen ve beceren bir camia… Böyle bir işe önderlik edebilmek zor iştir. Hayatın içinde varlığı ile yer alan, hissedilen, varlığını hissettirebilen bir camiaya önderlik gerçekten zordur. Kendini temsil ettirebilen, temsil kabiliyeti yüksek, her yer ve şartta varlığı aranılan, YOKLUĞU HİSSEDİLEN, VARLIĞINI HİSSETTİREN BİR SİYASİ HAREKET… Bunları becerecek güç, imkan ve kabiliyeti olmayan hiç kimse ve kimselerin bu önderliğe soyunmaya hakları yoktur. Zira bu camianın oyunla, oynaşla oyalanmaya tahammülü kalmamıştır. Bu yönde gayrete girme imkân ve kabiliyeti olmayan bu ağır yükü ve sorumluluğu taşıyamayacak olan her kim ise ya hiç ortaya atılmamalı, ya da hiç olmaz ise ehil olanların, olabileceklerin aranıp bulunması gayretine katkı sağlamalıdır. Duyulan hoşnutsuzlukların, yaşanan rahatsızlıkların yolda, belde evde kantinde kahvede büroda dile getirilme zamanı gelip geçmiştir. Zaten onun adı dedikodudur. Elli yıllık geçmiş içinde CMKP’den MHP’ye , MÇP’den MHP’ye oyunu ve gönlünü veren her insanın sesini yükseltmesi, hoşnutsuzluğunu, rahatsızlığını; doğru, hukuki zemine taşıması elzemdir, sorumluluktur ve haktır!.. Bu işi yapmaya çalışanları susturmamak, ezmemek aksine dinleyerek, kulak vererek, ”meşveret” ederek, ”istişare’ ‘yi medeniyetimizin ve geleneğimizin vaz geçilmez bir unsuru olarak yeniden hayata geçirmek şarttır. Bütün 7 bu işler içinse işi acele tutmak şarttır. Aksi halde, kamuoyu dikkati ve ilgisini kaybetmiş, Ülke gündeminden düşmüş, mutat Salı toplantıları bile medya ilgisinden mahrum hale gelmiş bir MHP’ nin başına kimin geldiğinin, bu Partiyi kimlerin yönettiğinin hiçbir önemi kalmamış olacaktır. Gösterilen inadın, sergilenen umursamaz tavrın devamı halinde daha da kötüye doğru sürüklenişin önüne geçilemez…2002 seçimleri sonrası Meclisi Partiden mahrum etmenin hesabı ne soruldu, ne de bu hesap verildi… Aynı tabloyu bu camiaya bir kere daha yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur. MAHKEME KADIYA MÜLK DEĞİLDİR… Bugüne kadar doğru, uygun, hukuki zemine taşınamamış; gıybet dedikodu tarzında sarf edilen her söz, her tepki laf-ü güzaf ölçeğinde kalmış; bu yolla organize bir çıkış sağlanamamış; çareye ve çözüme dönük bir gelişme ortaya konulamamıştır. Dedikodu yerine hep birlikte çözüm arayışı için ”Hareket’e geçmek ve el ele doğru ”hareket” camia için çözümdür. Aksi durum, hale rıza göstermek ve halden daha geriye gitme neticesi doğuracaktır. Fert fert bütün mensupları, hükmü şahıs olarak da Milliyetçi Hareket aklını başına toplamak zorundadır. Kayıp giden fırsat, göçüp giden gün geri gelmez… Her kayıp ve geçen her gün sadece Milliyetçi Hareketten bir şeyleri alıp götürmüyor; Ülkenin ve Milletin geleceğinden de nice değerleri kopartıp götürüyor. Milliyetçi Hareketin kendine dönmesi veya kendine gelmesi bu açıdan sadece kendini ilgilendiren bir keyfiyet değil, millet hayatını ilgilendiren bir zarurettir… Sözümüz birilerinin aleyhine olma, birilerini tutma, birilerinin gözüne girme, birilerinin gözünü çıkarma adına değildir. Endişemiz Millet ve Ülke adınadır. Bu Ülkenin evlatları, bu Milletin çocukları için Milliyetçi Hareket, millî birliğin, vatan bölünmezliğinin sigortası olarak görüldü… İnsanlar Milliyetçi Hareketçilerin içişlerinde neler yaşadıklarıyla ilgilenmeden, bunları bilmeden oy verirler, ya da vermezler… Bu sigortayı attıracak olursak vatan bütünlüğünün, millet beraberliğinin karşı karşıya kalacağı büyük tehlikenin de sorumlusu oluruz… BİR, İRİ ve DİRİ olmak Millete ait bir keyfiyettir ama Millete önderlik iddiasında olup da, bir, iri ve diri olmanın şuurunu ve tavrını sergileyemeyen insanların başarma şansı hiç mi hiç olamayacaktır. Bu ağaç değil ki, budadıkça gümrahlaşsın…Zira ağacı kesip ocakta yakmanın adı da budama değildir…Birbirlerini kesip kesip ocağa atıp ısınmadan medet uman bir camianın hali, izleyenleri için güven telkin edemez…AKLIMIZI BAŞIMIZA ALARAK BİRE-İRİLİĞE-DİRİLİĞE YÖNELME GÜNÜ VE HALİ GELİP GEÇİYOR…TARİHİN HESABINDAN VE VEBALDEN KORKMAK GEREKTİR… GÜN,TARİHE VERİLECEK HESABI HESAPLAMA VE BÜYÜYEN VEBALİ AZALTMA İÇİN GAYRETE GİRME GÜNÜDÜR…BELKİ,UZATMALARI OYNUYORUZ,BELKİ DE SON ŞANS ÖNÜMÜZDE… Görev, liderinden üyesine, merkez yönetiminden en ücradaki yönetici ve delegelerine, kanaat önderlerine, bütün oy ve gönül vermişlere düşen bir sorumluluktu.

 

 

Türk’ün Hesabı

Bu yurdun öz sahibi Türklerdir efendiler,

Oluk oluk akıyor şehit kanları beyler.

Sizinle kavgamız var ”Türkiyeli” diyenler,

Hesaba hazırlanın Türk’e kin besleyenler.

*

Bu yurt Türk ‘ün yurdudur bunu anlayın yeter,

Yedi düvel anladı, sizde bilin sefiller.

Sabrımız da taşıyor hain oğlu hainler,

Hesaba hazırlanın Türk’üm diyemeyenler.

*

Türk’e kin besleyenin defterini dürerler,

Bunu anlamalıdır, bize ırkçı diyenler.

İslamın kılıcıdır Müslüman Türkler Beyler

Hesaba hazırlanın soyguncu

 

 

Ne Yazım Kardeşim

Gazeteden sürekli arıyorlar ve abi, bugün de bir yazı yazar mısın diye ricada bulunuyorlar.

Ben de onları kırmayıp yazmaya gayret ediyorum, bütün yoğunluğum içerisinde.

Yani, artık, haftada bir değil, iki-üç yazı yazmak durumunda kalıyorum.

Tamam da.

Artık!

Kandan başka ne yazim kardeşim.

Şehit’den başka ne yazım kardeşim.

Gözyaşından başka ne yazım kardeşim.

Her gün aynı şeyi mi yazım.

Yine kan, yine Şehit, yine gözyaşı, yine acı, yine ağıt.

Bunların dışında ne yazım, gazeteci arkadaşlarım.

Bunların dışında neyin önemi var, değerli okurlarım.

Bunların dışında ne düşünebilirim, Yüce Türk Milleti.

Başkanlık konusunu mu yazım ben de, çözüm ihanetini yapanlar gibi.

ABD’nin bize ne dediğini mi yazım, her gün fikir değiştirenler gibi.

Kanın, gözyaşının, acının, ağıtın olduğu yerde yazacak, konuşacak ne olabilir ki?

Evimizde her gün ağlamaktan, gözyaşlarımız sel oluyor.

Artık, her gün, çift rakamlı Şehit haberlerini duymaktan kahroluyoruz.

Bu gözyaşının, acının, ağıtın içerisinde bir kişinin ve yalakalarının kendi iktidarlarını devam ettirmek için, insanlarımızı kandırmaya nasıl devam ettiğini mi yazım?

Hâlâ, gelinen noktayı görmeyen, görmek istemeyen insanlarımızın varlığından mı şikâyet edim?

Akil insanlar(!) yutturmacasına karşı bizler, terörün azmasına neden olacaksınız diye çırpınırken, siz kandan besleniyorsunuz diyenlerin, bugün, benden fazla teröre karşı görünme soytarılığından mı bahsedim?

Ne yazim, kardeşim?

Ne yazarsam yazim, ocağı sönenlerin içindeki ateşe merhem olabilir miyim?

Ne yazarsam yazim, ülkenin şu anda içine düştüğü ağır bunalım halinin artık çözülemez bir noktaya geldiğini değiştirebiliyor muyum?

Ne yazarsan yazim, ülkeyi idare ettiğini iddia edenlerin, yerlerinden kımıldamalarına neden olabiliyor muyum?

Ne yazarsam yazim, ülkeyi bu hale getirenlere desek verenlerin durumlarında, düşüncelerinde, görüşlerinde, bağlılıklarında değişiklik oluyor mu?

Ne yazarsam yazim, Türk Silahlı Kuvvetleri, Tük Polisi inisiyatif alıyor mu?

Ne yazarsam yazim, giden vatan evlatlarını geri getirebilir miyim?

Ne yazarsam yazim, anayasa değişikliği, başkanlık sistemi isteklerine engel olabiliyor muyum?

Kaç kişi Şehit olursa, bu tartışmalar bitecek?

Kaç kişi Şehit olursa, şahsî istekler tatmin olacak?

Kaç vatan evladı Şehit olursa, insanları kandırma gayretleri son bulacak?

Kaç kahraman toprağa verilirse, birileri koltuğundan, makamından, yolsuzluğundan vazgeçecek?

Kaç fidanın ocağı sönerse, birilerinin kişilere tapması törpülenecek?

Kaç, kaç, kaç?

Kaç asker, polis Şehit olursa, ülkede SIKIYÖNETİM ilan edilecek?

Kaç Asker, Polis Şehit olursa, teröriste idam yeniden gelecek?

Kaç asker, Polis Şehit olursa, Mecliste pkklılar olmayacak?

Bu ülkenin hiç mi sahibi kalmadı?

Bu ülkenin hiç mi yöneticisi kalmadı?

Bu ülkenin sahibi olduğunu iddia eden iktidarda veya değil, kurumlar nerede?

Damarlarımızdaki asil kana ne oldu?

Peki, acaba, SİVİL olsun, ASKER olsun, sadece Şehit olanlar mı toprağa gömülüyor?

Yoksa, Hepimiz, toptan, bir ülke olarak, bir Millet olarak mı toprağa gömülüyoruz?

Heyhat, heyhat!

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 12

Yunan Ordusu, 1921 yılı baharında Sakarya’yı işgal ederek Bilecik tarafına gitmek için bu Karaçam Boğazı’nı zorlamış ancak başarılı olamamıştı. Allah’a şükür ki olmamış eğer olsaydı, Bursa – Bilecik eksenindeki askerlerini takviye ile savaşın seyrini değiştirmede etkili olabilirdi. Dolayısıyla 1920’de olduğu gibi 1921’de de Bahçecik havalisinden bu bölgeye peyderpey askeri ve milis güçler kaydırılmıştır.

Bahçecik’in kaza/ilçe olma ayları da hareketli olaylara sahnedir. Asker/tarihçi Yusuf Çam, askeri arşivlerle yukarıda Rahmi Apak’ın Bahçecik’le ilgili anlattıklarını teyid eder. Şöyle ki:

“12 Temmuz’da (1920) İstanbul Hükümeti’nin İzmit Mutasarrıfı olarak hareket eden İbrahim Bey (Çerkez İbrahim), Kazıklı İskelesi’ne çıkarak civar köy muhtarlarını ve ihtiyar heyetlerini yanına çağırtmış ve Kuva-yı İnzibâtiye, Ermeni ve Rum çetelerinin yardımıyla Bahçecik’e gidip hükümeti teşkil edeceğini bildirmiştir. Nitekim 3 gün sonra (15 Temmuz 1920) Kürekçi Aslan Çetesi’nin Bahçecik’te teşkilat yapmaya başladığı haber alınmıştır. 15 Temmuz’da teşkilatlanan Ermenilerin kuvvetleri 100 kişiyi bulmuştu.

Durumun vahameti İznik’te bulunan Karamürsel Kaymakam Vekili ve Karamürsel Bölüğü Kumandanı Mehmet Kemal tarafından 24.Fırka’ya (Tümene) bildirildi. İzmit Jandarma Alay Kumandanı Binbaşı Tahsin Bey de Bahçecik ve Mesruriye civarında İngilizlerin silahlandırdığı 20 kişilik bir Rum – Ermeni çetesinin bulunduğunu, İngilizlerin Bahçecik’te mühim miktarda Ermeni ve Rum’u silahlandırdıklarını bildiriyordu.

Bu faaliyetler sürerken tekrar Karamürsel’e giren Millî Kuvvetler, Mestan İbo’nun hempalarından (yoldaşlarından) Yüzbaşı Boylama Mehmet’i yakalamışlardı. Boylama Mehmet, arkadaşlarının az zaman önce Bahçecik’e doğru firar ettiklerini söylemiştir. Böylece Bahçecik birçok muhalif unsurun toplanma merkezi haline gelmeye başlamıştı.

Mehmet Kemal Bey, bu unsurların her geçen gün fazlalaştığını, elindeki kuvvetlerle etkili olamadığını ve teşkilat yapmaya başladığını bildirmiştir. Durumdan anlaşıldığına göre Karamürsel’e yalnızca Gökbayrak Taburu’nun süvarileri girmiş ve onların asıl kıtalarına dönmeleri üzerine bölgede yeniden teşkilatlanma ihtiyacı doğmuştur.

Bahçecik Kaymakamı (Abanozoğlu Süleyman Bey), 16 Temmuz’da Derbent’e gelmiş ve İngilizlerin ileri harekât sebebiyle zayıf bıraktıkları Bahçecik’i geri alması için hazırlık yapması emredilmişti. Kaymakam’ın emrine 30 kişi verilmiş, ertesi günü 40 kişinin daha verilmesi Milli Alay Kumandanı tarafından Ada Taburu’na bildirilmişti. 18 Temmuz (1920) günü Bahçecik’in kurtarılması kararlaştırıldı. Fakat Karamürsel, İznik ve Derbent cephelerinde gittikçe kuvvetlenen Kuva-yı İnzibâtiye’yi canlandırma teşebbüsünü önlemeye yetecek kadar kuvvet toplanamadı.

Bahçecik’teki faaliyetler Değirmendere’ye doğru genişleme istidadı gösterince Karamürsel’deki Kuva-yı Milliye teşkilatı zor duruma düştü. Teşkilatı kuvvetlendirmek için İznik’te bulunan Yalova Mal Sandığı’ndan para tedarik edilmek (sağlanmak) istendi. Fakat Gökbayrak Tabur Kumandanı, makbuz mukabilinde bütün parayı çektiğinden para kalmadığı anlaşıldı.

Nihayet 26 Temmuz’da (1920) Bahçecik’e girildi. Millî çete reislerinden Şeyh Mustafa Nuri Efendi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’ya müracaat ederek Bahçecik’te millî teşkilat kurmak için selahiyet (yetki) verilmesini istedi.”

Şeyh M. Nuri Efendi’nin Atatürk’ten yetki alıp alamadığını bilmiyoruz; muhtemelen alamamıştır. Fakat kesin olarak bildiğimiz şudur ki Bahçecik 2 ayrı kez düşmandan kurtarılmış ve 2 defa ayrı ayrı teşkilatlanma yapılmıştır. İlki, 26 Temmuz 1920 esnasında ve öncesinde; ikincisi ise 29 Haziran 1921 öncesinde.

Bahçecik’in ilk kurtarılışı başlangıcında 60 kişilik bir Rum – Ermeni çetesi 200 kadar İngiliz askerinin de desteğiyle Çepni Köy’de (Suadiye) halka işkence yapmış, akabinde de Serindere’ye çıkmak istemişler fakat Millî kuvvetler tarafından tard edilmişlerdir (kovulmuşlardır). Yine bu sıralarda Bahçecik ve Karamürsel’de Kuva-yı İnzibâtiye’yi canlandırma teşebbüsleri olmuştu.

İri kıyım, pala bıyıklı ve kızıl sakallı Gürcü Aslan adındaki şahsın liderliğinde 70 kişilik bir Kuva-yı İnzibâtiye birliği Bahçecik’te kurulmakla kalmayıp Karamürsel tarafını teşkilatlandırmak için de Karamürsel Meydanı’na konuşlanmıştı. Bu kişileri te’dip (cezalandırma) ve Bahçecik’ten Akhisar’a (Pamukova) giden yollarlı tutmakla görevlendirilen Söğütlü Taburu, 30 Temmuz’da yaptığı Arslanbey baskınıyla bunlardan 120 tanesini temizlemiştir.

1920 Ağustos’unda İngilizler yavaş yavaş yerlerini Yunan birliklerine bırakmaya başladılar. Bu sırada Bahçecik, Ovacık (Yuvacık), Arslanbey ve Ermişe (Akmeşe) Ermenilerinden 300 kişi Yunan Ordusu’na dâhil oldular.

Azınlık çeteleri Bahçecik’teki Jandarma Karakolunu basmışlar ve karakol komutanına karşı ‘Senin artık hükmün kalmadı. Kafanı pencereden çek, yoksa beynini dağıtırız’ şeklinde tehditler savurmuşlardı. Olayı duyan Türk kuvvetlerden 30 – 40 kişi, Servetiye’den Bahçecik’e intikal ederek Ermeni çetecilerinin tard edilmesinde rol oynamıştı.

 

 


ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, Sayfa 299, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

Şimdiki Kavaklı (Gölcük).

Bazı kaynaklarda Gürcü Aslan olarak geçer.

İznik bu esnada İzmit Sancağı’na bağlıdır.

Başiskele’nin batı ikametindeki ve şimdi Gölcük’e bağlı bir muhacir (93 Harbi) köyü.

Eşkıya çetesi elebaşlarından

Daha önce İngilizlerin Döngel’de tutukladıkları kişi.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 84 – 85, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

A.g.e., Sayfa 91.

Belgelerde Kürekçi Aslan olarak da geçer.

ÖZDEMİR, Erdoğan, Karamürsel’in Kurtuluş Hikâyesi – Karşı Yakanın Beyleri, sayfa 51, KBB Kültür Yayınları, İzmit, 2009.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 92, İzmit Rotary kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

SELVİ, Yrd. Doç. Dr. Haluk, Ermeşe (Akmeşe) Manastırı ve Ermeni Olaylarındaki Yeri, ASAM Kongre Tebliği, Sayfa 8 ( www.satemer.sakarya.edu.tr/pdf/ermese.pdf ).

ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, Sayfa 296, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

 

 

Benim Evlerim ve Şehirlerim

Kilis’te  Camii Kebir Sokak’taki babaerkil ailemizin oluşturduğu evimizde doğmuşum. Dedemler, amcamlar ve biz aynı evde oturuyorduk. Esasında bu ev dedemin amcazadeleriyle aynı mekan imiş, ancak aile bireyleri çoğalınca ortadan kesme taş ile ikiye bölünmüş, duvara bitişik yerden de bir mini pencere açılarak iletişim sürdürülmüş. Diğer evin giriş kapısı da bir başka sokağa Sıcancık’a açılmış.

Burası birlikte yaşadığımız ilk evimizdi. Yıl 1950.

Evimizin bahçesi de duvarları gibi kesme beyaz yontma taş döşemeliydi. Ekinliklerinde bir turunç ağacı, üç üzüm asması, bir nar ağacının yanında kırmızı, sarı, pembe güller, yaseminler, hanımelleri, zakkum, hatmi ekilmişti. Asma gülü dediğimiz ve katmer katmer açan gül ağacının kokusu etkileyiciydi. Saksı çiçeklerimizin sayısı bir hayli fazlaydı. Her odanın önünde kullanılmış tenekeler, kırılmış testiler ve miadını doldurmuş kaplara renk renk sardunya, lokiyye, küpe çiçeği ve fesleğen çiçekleri ekilmişti. Filli dediğimiz fulya yarı ağaç gibi olur ama beyaz çiçeği her yanıyla kokardı. Öyleki güzel kokusu için annemler su testisinin içine koyarlardı. Zakkum ise tartışılan bir çiçekti. Zehir olduğunu iddia edenler olduğu gibi, uzun boyu, güzelliği, yeşilliği ve renkli çiçekleri dolayısıyla tercih eden evler de olurdu. Bizim ve bütün arkadaşlarımın evi birer çiçek bahçesi gibiydi.

Evimiz kale gibi duvarlarla çevrilmişti. Kapı taşları ise araya yarı yarıya siyah kaya taşı konularak dizayn edilmişti. Giriş kapımız çift kanatlıydı. Kerestesinin üzerine kapımızda renkli ince saç döşenmişti. Bunun üzerine de iri başlı çivilerle şekiller yapılmıştı. Bu da vazo içinde güller ve karanfiller biçiminde gelirdi bize. Kapı üzerinde biri aşağıda halka, diğeri yüksekte el şeklinde iki tokmak vardı. Halka tokmak gelen hanım konuklar içindi.  İnce ve tiz bir ses çıkarırdı çalınınca. Ev sahibi de gelenlerin hanım olduğunu bildiğinden baş örtüsü falan takmak ihtiyacı hissetmezdi. “Buyurun” diye seslenirdi. El şeklindeki tokmak ise daha sert ve tok bir ses çıkarırdı. Böylece gelenlerin erkek olduğu anlaşılır ve ona göre mahremiyete bürünülürdü. Evin kapısının bitişiğinde bir metre yükseklikte bir demir halka daha bulunurdu. Bu halka gerek evin, gerekse haneye eşya taşıyan hayvanların bağlanması içindi. Burası bir nevi otopark hizmeti verirdi. Her evde de mutlaka olurdu. Hacca gidenlerin evlerinin üzerine dua ve besmele yazılır, Kabe resmi çizilirdi. Yeni evlenenler için ise çömçe damat-gelin resmi yapılırdı. Herkes de bu evlerin hacı ve güveyi evi olduğunu öğrenmiş olurdu.

Kapı Dille Açılıyor

Evin kilidi bir karış büyüklüğünde demirden “dil” denilen bir aletti. Açılıp kapandığındaki sesi duyardınız. Evin kapısının tek kanadı arkadan portatif demir çubukla sabitlenirdi. Kapının arkasında yarım oda büyüklüğünde abdesthane veya hela dediğimiz  tuvaleti bulunurdu. Şehre üç günde bir su verildiğinden helalarda mutlaka dolu bir ibrik hazır olurdu. Hacetler çömelerek giderilirdi.

Evimizin girişinde bir kısa dehliz bulunurdu. Dehliz boyunca da duvara bitişik arık ile de havış dediğimiz bahçe yıkandığında kirli suların tuvalete yönlendirilerek akması sağlanırdı.

Dehlizin bitip, havışın başladığı yerde çöp zembili olurdu. At arabalı çöpçüler geldiğinde çöpleri buradan alabilirilerdi. Evden rahatlıkla tabut çıkabilecek genişlikteydi dehliz.

Evimizin bütün odaları bahçeye bakar ve güneş görürdü. Mutfak dehlizin hemen bitişiğindeydi. Yemekler odunla tutuşturulan ocağımızda pişerdi. Kap kacak kül ile yıkanırdı. Mutfağın içinde ayrıca taştan oyulmuş küllük dediğimiz bir su deposu vardı. Küllük sürekli dolu tutulur, boşaldıkça  bahçenin ortasındaki su kuyusundan takviye edilirdi. Yahut Ulu Cami’den su taşınırdı. Banyo da burada yapılırdı. Küllüğün üzerinde “tahta daraba” dediğimiz keresteden çerçeveli bir pencere vardı. Sadece banyolarda kapatılırdı. Elektrik de üç günde bir verildiğinden mutfakta önceleri lamba, sonraları fennüs , en sonunda da lüks lambası kullanılmaya başlanmıştı. Ta ki elektrikler gelene kadar.

Evlerdeki Kara Davut

Mutfağın bitişiğinde dedem ve babaannemin odası vardı. Eşikten içeri girilir ve ayakkabılar burada çıkarılırdı. Hemen giriştetazar dediğimiz su testilerinin veya  zaruri ihtiyaçların konulduğu mermerden yapılmış yüksekçe bir divan yerleştirilmişti. Altındaki boşluk ise ocak gibi bir görev yapardı. Genelde boş olurdu. Odanın bütün pencere ve dolapları işlemeliydi. Nakış nakış bunları görmek mümkündü.

Yüklükte onlarca yorgan ve çarşaflar sıralanırdı. Dolaplara giysiler ve çamaşırlar korunurdu. Mis gibi sabun kokardı  bu dolabın etrafı. İç çamaşırları evin hanımları dikerdi. Odanın kocaman bir aynası hepimizi içine alırdı. Bazı dolaplar vitrin gibiydi. Babaannemin fazla olmayan çeyizinden kalanlar sergilenirdi. Işıl ışıldı çocuklar için. Duvarda  kılıfı içinde bir Kur’an-ı Kerim’i sürekli muhafaza edilirdi. Bir rafta ise babaannemin her zaman okuduğu Ahmediye, Muhammediye, Kara Davut, Caber Kalesi Fethi, Battal Gazi kitaplarını dün gibi hatırlıyorum. Kitapsız hiç bir ev ve odamız yoktu.

Bu oda kışın mangal ile ısıtılırdı. Zaman zaman tandır dediğimiz, toprak ve kilden yapılmış içine kömür ateşlerini yerleştirebilecek şekilde bir ağzı olan, yanlarında bir kaç da deliği bulunan mangaldan başka ısınma aracımız yanları açık küçük bir masanın içine yerleştirilir ve üzerine bir yorgan atılarak hane halkının üşümesine mani olunurdu. Yorganın altına ayaklarımızı ısıtarak büyüklerimizin anlattığı masalı dinlerdik.  Zaman zaman da babaannem Yusuf ile Zaliha hikayesini anlatırdı bize. Dualar belletirdi. Namaza kalktığında ise secdeye varır varmaz sırtına binerdik. Babaannem duasını yüksek sesle okuyunca mesajı anlayan annemler gelip bizi babaannemin sırtından indirerek ” günah işlediğimizi” hatırlatırlardı. Akabinde ise seccadede babaannemin yanına oturarak ellerimizi açıp duaya varırdık.

Mağaradakiler

Odanın içinde bir de ambar dediğimiz işlemeli büyük sandıkta zahirelerimiz korunurdu.Kışın bütün aile bu odada toplanarak yemek yerdik. Hayatı burada sürdürürdük.  Evimizin bahçesinde taştan oyulmuş bir curun bulunurdu. Burada mevsimine göre ayaklarla çiğnenerek biber ve domates salçası yapılır,  sirke ve üzüm suyu çıkarılırdı. Posası da atılmaz, bir torbaya doldurularak, üzerine bir büyük ve ağır taş konarak son kez bir kere daha suyu alınmaya çalışılırdı. Büyüklerin elbisesi ters yüz edilerek çocuklara dikilirdi. Ayakkabılara pençe vurulurdu. Bahçenin ortasındaki kuyumuzun suyu sadece mutfakta ve banyoda kullanılır, içmek için Ulu Cami’den testi ve kovalarla su taşınırdı. Kurban Bayramı yaza denk gelmişse ve eğer kavurma yapılmamışsa etler kuyuya sarkıtılarak korunmaya çalışılırdı. Havışta bir de tel dolabımız vardı ki burada havaya temas etmesinde fayda görülen yiyecekler muhafaza edilirdi.

Mağaramıza gelince, havıştan birkaç taş merdivenle inilirdi. Bir voleybol sahası kadar büyüktü mağaramız. Tahıl ambarlarımız buradaydı. Buğday, mercimek, nohut, pirinç, bulgur, un ambarlarda korunurdu. Lazım oldukça tahta kapağı açılarak alınırdı. Buğdaylar değirmene gönderilerek çuvalla un yapılırdı. Ayrıca peynirler, salçalar, yağların muhafazası için en ideal yerler de mağaralarımızdı. Tavanında direkler vardı. Buraya da korumak için kavun ve üzüm gibi meyveler bir çiviye asılır, kışın sofraya çıkarılırdı. Mağaramız öyle güzel kokardı ki insanın midesi kaşınır ve acıkırdı. Evimizin en serin yeri burasıydı. Aşırı sıcaklarla savaşanlar bazı gün ve haftalarda ya mağarada yatar ya da dama çıkarlardı.

Dam deyip geçemeyiz. Odalarımızın üzeri saman ve toprak karışımından oluşurdu. Kış gelmeden enine dönebilen, silindir şeklindeki loğlarla bu damlar bir ileri bir geri gidilerek sertleştirilirdi. Aynı günümüzdeki yeni asfaltlardaki silindirler gibi. Kışın akan suların burada birikmemesi için taştan yapılmış ve içinde arkı olan çörtenlerle tahliye edilerek bahçeye akıtılırdı. Çörtenler bazen aslan ağzı, bazen kuşburnu, bazen düz biçimde şekillendirilerek işlenirdi. Altında da duvar içine oyulmuş “kuş tagaları” vardı. Bu mini pencerelerde kuşlar yiyecek bulur, korunur ve yuvalanırdı.

Merdivenin Tırabzınları

Beş odalı evimizin sadece ikisi bize aitti. Güneye bakardı ve birkaç merdivenle çıkılırdı. Merdiven altları kömür ve odunluk olarak görev yapardı. Amcamlarınki ise tam karşıda ve daha fazla merdivenli iki ayrı odaydı. İkinci kat gibiydi ve sokağa bakan bir de penceresi vardı. Pencereler sokakların görselliğini bozmasın diye en iyi demircilere desenli biçimde işletilir, bazen geometrik, bazen ikiz, bazen gül ve karanfil biçiminde şekillendirilerek yapılırdı. Merdivenlerimizin trabzınları da öyleydi. Bugün için antika olan dövme demirden yapılırdı.

Amcam güvercin meraklısıydı. Kilis’te kuşçuluk bir meslekti. Bazı kuşların fiyatları ile ev alınabilinirdi.  Bir merdiven altını amcam kuş kümesi yaptı. Bir damı da kuş uçurtmak için planladı. İkindi üzeri bütün Kilis kuşçuları elindeki güvercinleri semaya uçururlardı. Gökyüzü bir anda güvercin ordusu gibi görünürdü.

Evimizin her taşı bir hizmete vasıta olurdu. Cuma günleri bahçemizden hudar dediğimiz karışık mevsimine göre meyve-sebze gelir, havışa bırakılırdı. Sütlü kaymaklı ekmekler ise  kaplarla elden teslim edilirdi. Buğday ve salçalar kaynatıldığında, ceviz sucuğu yapıldığında havışımız çamurla sıvanarak dev halle dediğimiz kazan içindekiler yakılan odun ateşinde kıvama getirilmeye çalışılırdı. Bu çalışmaya komşular da yardımcı olurdu.  Sonra patlıcan, kabak, domates, biber ve acur kurutulması, şehriye dökülmesi de dayanışmanın bir başka yansımasıydı. Evin sabunlarını şehrimizin ünlü sabuncuları eve gelerek yapardı. Eğer bir komşu evimize yemek pişerken gelip o kokuyu hissettiyse mutlaka bir sahan yemek o eve “bir yeri şişmesin” diye gönderilirdi.

Evlerin Mahalleyle Örtüşmesi

Evimizin iki yanındaki tarihi Ulu ve Şıhlar Camileri üç beş adım yanımızdaydı. Ezanlar duyulurdu, selalar işitilirdi. Karşımızda ise evimizin mahseresi vardı. Mahsere zeytinyağı ve pekmez imal edilen yerlerimizdi. Ayrıca onlarca at, katır, eşek ve davarımız da mahserenin ahırında barınırdı. Tek ulaşım ve taşıma araçları onlardı. Naylon araba dediğimiz atlı arabalara henüz geçilmemişti.

Sokağımızda belediye başkanı, eczacı, öğretmen, çiftçi, değişik esnaf temsilcileri bakkal, terzi, hudarcı, iğneci ve memurlar oturuyordu. Onların çocuklarıyla arkadaştık.Çelik çomaktan birdirbire,muraharaldan saklambaca, futbola kadar oynardık. Bitişiğimizdeki Eşref Kasteli Çarşısı’nda esnaf öğle vakti namaz ve yemek için dükkanının önüne bir şal örterek kapalı olduğunu bildirir ve kilitlemezdi. Evimiz komşularla, çarşıyla, camiyle, sokakla ve her canlı ile örtüşmüştü.

Daha Fazla Çok Para Kazanmaya Endekslenmiş Bir Yapı

Beş yaşından üçüncü çeyreğe geldiğimde artık İstanbul’da oturuyorum; Şerifali’de. 24 yıl da İstanbul solumuş, İstanbul yaşamışım. Çok sayıda müteahhit arkadaşım var. “Keşke haberimiz olsaydı ev aldığından” dediler. “Sizin yapılarınızda odalar güneş görüyor mu, çocuk ve yaşlılar için lavabo var mı, tuvaletler evin içinde mi, girişinde mi, yatak odasında ayaklar kıbleye doğru mu uzanıyor? Yeşil alanlarınız mevcut mu? Çarşı ve yol sorun mudur?” diye sordum bu açıklama üzerine. Dediler ki “Hepsi mümkün ama güneyden ev alırsan daha pahalı olur. Fakat güneş görür. Kuzeye bakanlar ucuzdur. Farkı alınırsa lavabolar değişebilir. Bahçeli evler biraz tuzludur. Çarşıya ve yola yakın istersen de öyle.” Bunu arkadaşlarım anlattı. İçim cızz etti. Türkiye’de inşa edilen gökdelenler ve AVM’ler batının 1980 yılındaki inşaatların kötü ve ilkel bir kopyası. 12 Eylül öncesi Singapur’da görmüştüm bu yapıları. Bize yansıması ise hala kimliksiz. Yerel özellikleri bile yok. Oysa inşaat günümüzde birinci sırada yer alan bir sektör. Ancak içinde bize ve yarınımıza ait  bir şey bulmak zor.Teknoloji bile dışardan. Emekçi endişesi de taşınmıyor, inşaat iskele ve asansörlerinde emekçiler düşerek hayatını kaybediyor. Bu çözülme durdurulmalı. Türkiye yeni ve çağdaş, yerelliğiyle örtüşen, bölgesiyle bütünleşen, insana  ve topluma endekslenmiş sorumluluk taşıyabilen marka müteahhit, mühendis ve mimarlarını yetiştiremezse vay halimize.

 

Ankara’da ilesam genel kurulunda öğrendim; Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal kendisini ziyaret eden sivil toplum kuruluşlarıyla tertiplediği toplantıda “Şehir ve kültür konusunda proje üretin, öyle görüşelim” demiş. Ne dersiniz?

 

 

Allah – Kâinat – İnsan (2)

İnsan küçük bir kâinat, kâinat büyük bir insan. İnsanın maddesi; kâinatın maddesinden / şehadet âleminden. İnsanın mânası; gayb âlemlerinden haber veriyor. Hafızamız Levh-i Mahfuz’dan, hayâlimiz Âlem-i Misâl’den, aklımız Akl – ı Küll’den haber verdiği gibi. Fakat ne hâfıza, ne hayâl, ne de akl’a; akıl erdiremiyoruz! Varlığını biliyor, mahiyetine / içyüzüne yol bulamıyoruz.

Demek ki, mahiyetini bilmemek, varlığını inkârı gerektirmiyor.

“İdrâk – i maali bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”

Hükmünce, rûhun bu fonksiyonlarında ruha yol bulamadığımız gibi, gayb âleminin varlığından da onların zâtına, dolayısıyla Allah’ın zâtına asla yol bulamayacağımızı idrak ediyor / anlıyor. İdrâksizliğimizi idrâk etmenin idrâkine varıyor. Ulvî / yüce bir hazla gaşyoluyor / kendimizden geçiyor. Mahiyetine geçemeyeceğimizin anlayışı içinde “Süphanallah.” demekten başka çare göremiyoruz.

Fakat bazan anlamamanın, anlıyamamanın da ilim olduğunu derk ediyor / kavrıyor “Elhamdülillah.” diyoruz. Evet bâzan “Bilmiyorum.” demek ilmin ta kendisi oluyor. Ne mutlu, yerinde ve zamanında “Bilmiyorum.” diyenlere. İnsan kendisini aşamaz! Mahlûkıyet mertebesinden, Halıkıyet / Yaratıcılık makamına çıkamaz. İşte bunu farkedişi en büyük idrâk oluyor.

“Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu.” / “Nefsini bilen Rabbini bilir.” hükmünce Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratmış. “Vekil asıl gibidir.” fehvasınca, Allah her şeyinden bir nebze de olsa, bir şey insanın mahiyetine dercetmiş / koymuştur.

Ta ki, eserden ustaya yol bulabilsin. Nefsinden, Allah’ın zâtına -keyfiyet ve varlığına değil- varabilsin. Tıpkı “Kün feyekün.” ün de şahsında; ibda / ilk ve yoktan yaratış ve inşa / ilk yaratılan maddeden yeni şeylerin tedrîcen yaratılmasının mündemiç / mevcut olduğunu farketsin. Nefsine konulanlardan; onları koyana yükselebilsin.

X

Görülenle gören arasında manevi bir irtibat / ilişki kurmak; yani görülenin ve görenin farkına varma hassası, sadece insana verilen bir meziyet. Hayvan bakar. İnsan ise görür. Yani farkeder. Zaten insanın bir vasfı da “Farkeden”dir.

İnsan bakıp da gören, işitip de duyan, bilip de anlayandır. Yoksa, papağanın da sözü insan sözüdür ama, özü insan değildir. Şüphesiz hayvanların kendine has birer dünyası varsa da, insan; hem kendi, hem dış ve dışındakilerin dünyalarıyla da alâkadar olan küllî / kapsamlı bir varlık.

Esma-i Hüsna’sında / Allah’ın güzel isimlerinde deveran, sereyan ve cevelan ediyor / dolaşıyor. Her bir ismin bin bir mertebesinde, basamak basamak esmanın tecellilerini müşahede ediyor. Mesela bin bir çiçekte, Allah’ın cemâl ve kemâlini görüyor.

Kendimizde mevcut akıl, vicdan, tefekkür, tahayyül, tezekkür ve tasavvurların; başkalarında olduğunun da farkına varıyoruz. Fakat bu varış, kendimizde olduğundan ötürüdür. Bu mefhumlar bizde olmasaydı, sadece başkalarından işittiğimizle kalsaydık, bunları kesin şekilde reddederdik. Uydurma ve hezeyan sanırdık.

İşte bu vicdanen bilişler, başkalarında var olduğu gerçeğine de bizleri ulaştırıyor. Tıpkı Allah’ın varlığını; ilimler vasıtasıyla zâtına, keyfiyetine, iç yüzüne yol bulamayacağımızı biliş çerçevesinde bir nebze anladığımız gibi. Eğer gözümüz olmasa Allah’ın basar / görücü, kulağımız olmasa Allah’ın semî’ / işitici vs. sıfatlarını anlayamayacağımız gibi.

X

Bedenin organları neyse, rûhun da uzuvları var. Fakat zuhuru için imkân ve meydana muhtaç. Tıpkı uçağın inmesi için hava alanına ihtiyacı olduğu, elektriğin tecelli için ampule gerek duyduğu gibi. Ruh da bir arşa / alana muhtaçtır ki o da bedendir.

 

 

Başbuğ Alpaslan Türkeş

0

O  gayet  beyefendi, davranışları  yerinde  ve  olgun,  tam  bir riyasız, Müslüman Türk ‘tü. Başbuğu  ortaokul  3. Sınıfta iken tanıdım. Rahmetli  eski il başkanlarımızdan  Osman  Yıldırım  Bey’in  (Dişçi) bürosuna  gelmişlerdi. 5-10  kişi  civarında  olan  ilkler  karşılamıştı  Başbuğu  Gümüşhane’de .  Büro  birinci  katta idi. Nasıl  dikkatimi  çekti  bilemiyorum, ben de  oraya gittim. Ezan okunmuştu, camiye gidelim dediler. O  hayır  dedi, şurada  abdes alıp  namazımı  kılayım dedi. Osman Amca’nın oğlu  Erhan  kardeşim, ibrikle  su  döktü  Başbuğ  abdestini aldı.  Bir namazlık getirdiler, orada  müsait  yer olan  köşede  namazını  kıldı . Ben de  pencere  camına  tırmanıp  onu izledim.

*

Oysa  cami uzak  değildi, o  çocuk  halimle  niçin  Erbakan  gibi  camiye gidip  insanlarla  tokalaşmadı, diye de düşündüm. Sonra sonra  tanıyarak anladım ki  İslamı  şahsi  çıkar  ilişkilerine katmayan bir  insan, lider ve Başbuğdu  o. Daha sonraki yıllarda  ocak  yönetiminde görev aldığımda, Şiran olayları olmuştu Ankaraya  ben  gittim . Küçük  Esat ta  Muhsin  Bey’in  Ocak  genel bşk  olduğu  zamandı, bir toplantıdan sonra  Gümüşhaneden  gelen temsilciler gelsin dendi. İltan Öğretmek Beyle birlikte  Başbuğun yanına gittik. Biz içeri girince  ayağa kalktı, elini öptük. Hoş geldiniz  dedi . Nasılsınız, aileleriniz nasıllar diye hal hatır  sordu. Benim bacaklarım korkudan  titriyordu. Lisede  birkaç  arkadaşım  sol görüşlü  idi, aynı sınıfta idik . Onların da  söylemleri ile  Türkeş  kaba kuvvetçidir , faşisttir , vurducu kırdıcıdır , o zaman ki propagandalardan dolayı o  etkiler  üzerimizde idi . Ancak  Başbuğun bir İstanbul beyefendisi gibi  bize karşı olan davranışları   bizi çok etkilemişti  . Sol  cenahın  attığı  iftiralarla tam tezat  bir  insan vardı karşımızda . Mevzuya gelindi  .

*

Evladım  dedi, sizler  neden  Bülent Ecevit’in  konuşma  yapması için  önlem  almadınız. Bülent Bey, büyük  bir partimizin genel başkanıdır. Rusya’dan gelmedi, önlem alsaydınız da bu olaylar olamasa daha iyi olmaz mıydı? Şiran da  Bülent Bey konuşurken Erzincan senatörü  bir çocuğun elindeki  Türk  ve  üç hilal bayrağını  yırtınca  halk  Ecevit ve ekibini  taşlamıştı, olaylar çıkmıştı. O  zaman  Şiran da  Ülkücü Hareket  zayıftı.  Efendim dedik  o  olayda  Ülkücüler yoktu. Biliyorum dedi. Ben size  Gümüşhane  gibi yerlerde  Milliyetçi duygular güçlüdür diyorum, neden  önlem alıp ta  Bülent Bey’in konuşmasını  sağlamadınız, diyorum  dedi. Benim aklımdan, yine  sol görüşlü  arkadaşların propagandaları gelirken, şuraya bak dedim içimden; sol  Başbuğa   faşist diyor,o  ise  ”neden önlem alıp ta  Bülent Bey’in  rahat konuşmasını sağlamadınız ”diye  bize  sitem ediyor.

*

Evladım  dedi  Başbuğ: Memlekete  gittiğinizde, il  Bşk  ve Ocak Bşk  nına selamımı  söyleyin  , teşkilattan  içeri girip te  , kim bu camianın bir ferdi oluyorsa  önce DEMOKRASİ VE  CUMHURİYET’in ne olduğunu onlara öğretsinler . İnsana saygıyı  öğretsinler  ”dedi.  Bize   karnınız aç mı?  Dönüp Muhsin Bey’e, misafirlerimizle ilgilenin, ihtiyaçlarını temin edin  ”  dedikten sonra elini öpüp ayrıldık .  Yanından  ayrıldığımızda, Başbuğun  dirayeti, inancı, imanı, kararlılığı  ve  alçak gönüllülüğü  beni iyice  kuşatmıştı. Gösterişsizliği, sadeliği , vatan , millet , bayrak  , İslamdaki  adalet  ruhu  ve  insan  sevgisi  onunla  bir defa dahi konuşsanız bile  anlaşılabiliyordu . Onu  unutmak, hele hele  şu  anki  ortamlarda  mümkün değil  .

*

Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Peygamberimize  komşu olur inş.

 

Saygılarımla…

 

 

Aramızdan Ayrılışının 19. Yıldönümünde Düşünce ve İnanç Adamı Türkeş

0

Milliyetçi Hareket Partisi‘nin kurucu genel başkanı olan Alparslan TÜRKEŞ, Cumhuriyet dönemi siyasi hayatımızın en önemli simalarından biriydi. Onun önemi, klasik bir politikacı olmasından çok, bir misyon adamı olmasından kaynaklanıyordu. O, Tanzimat’tan bu yana ilmî, fikrî ve edebî bir hareket olarak toplum hayatımızı etkileyen Türk milliyetçiliği düşüncesini, siyasi platforma taşımıştır. Bu yönüyle Türkeş, siyaset adamı olmasının yanısıra aynı zamanda bir düşünce ve inanç adamıydı.

25 Kasım 1917 tarihinde Lefkoşa’da dünyaya gelen ve 4 Nisan 1997 tarihinde Ankara’da aramızdan ayrılan Türkeş’in 79 yıllık hayatı, Türk milliyetçiliği düşüncesinin siyasi iktidara  taşınması mücadelesiyle geçmiştir. Bu mücadele sırasında sık sık yargılanmış ve hayatının değişiklik dönemlerinde mahkumiyetler ve sürgünler yaşamıştır. Bu süre içinde  1965-1969 yılları arasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, (1969 -1981) ve (1993-1997) yılları arasında Milliyetçi Hareket Partisi ve 1987-1993 yılları arasında Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığı yapmıştır. Ayrıca yine bu süre içinde 1965‘te Ankara, 1969 -1973 ve 1977’de Adana ve 1991’de Yozgat Milletvekilliği yapmıştır.

1878’den itibaren İngiltere sömürgesi durumunda olan Kıbrıs’ta 16 yaşına kadar çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçiren Türkeş, ilk milli duygularını, oradaki ilk ve ortaokul öğretmenlerinden aldı. Yabancı bir idare altında yaşamanın insan ruhunda oluşturduğu bunalım, onda Türklüğe, tek bağımsız Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Atatürk’e karşı yoğun bir sevgi ve ilgi uyandırdı. Bu, zamanla kendisinde Türk milletine, tarihine ve kültürüne mensubiyet şuurunu doğurdu. Bu şuur, genç Türkeş’i, daha Kıbrıs’ta iken romantik bir Türk milliyetçisi yaptı. Bu duygularla ailesi ile birlikte 1933 yılında Türkiye’ye, İstanbul’a döndü.

1933’te Kuleli Askeri Lisesine kaydolan Türkeş, 1936’da oradan, 1938’de Harp Okulu‘ndan mezun oldu. Bu arada Türkiye’de Türkçülük ve Turancılık düşüncesinin o dönemdeki en önemli temsilcisi Nihat Atsız ve kardeşi Nejdet Sançar’la tanıştı. Onların fikri çalışmalarını ve yayınlarını takip etti. 1944’te Isparta’da üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız‘a yazdığı bir mektuptan dolayı “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılandı. 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde ve bir süre de “Tabutluk” denilen hücrelerde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947’de beraat etti.

Türkeş’in hayatı okuma, düşünme ve fikir üretmeyle geçti. O,Türk ve dünya gerçeklerinden kopmayan bir idealistti. Bir özelliği de, öngörüsünün kuvvetli olmasıydı. “Irkçılık-Turancılık” davasının duruşmalarında yapılan “Türk Birliği” tartışması sırasında hâkime söylediği şu sözler onun öngörüsünün ne kadar kuvvetli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Meselâ, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1990’da, Rusya’da bir ihtilâl zuhur edebilir. O zamana kadar, Türkiye, harp endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur. Türkiye’nin de yardımı ile esir Türk devletlerinin birliğine doğru da yönelinebilir.” Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği, 1980’lerin sonunda dağıldı ve egemenliği altındaki Türk Devletleri bağımsızlıklarını kazandılar. Türkeş, Türkiye dışındaki Türklerle daima ilgilenilmesini, “dilde, fikirde, işde birlikyapılmasını, fakat bunları yaparken, kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti devletinin tehlikeye sokulmamasını istemiştir.

Türkeş, hayatı boyunca Türk milliyetçiliği ülküsünü siyasi hayatımıza hakim kılmaya çalıştı. Ona göre Türk milliyetçiliği, her çeşit taklitten arınmış, kendi cemiyetinin değerlerine bağlı ve o değerleri geliştirici bir düşüncedir. Türk milliyetçiliği, Türk milletine bağlılık ve sevgi, Türkiye Cumhuriyeti devletine sadakat ve hizmettir. “Her şey Türk milleti için, Türk milletiyle beraber ve Türk milletine göre” ilkeleri, onun milliyetçiliğinin özetidir. Türkeş, Türk milletini en ileri, en medeni ve en kuvvetli varlık haline getirme ülküsünü benimsemişti. Bu ülkü, Atatürk’ün “Türkiye’yi muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarma” hedefinden esinlenmişti. Türkeş,  Türkiye’nin bu ülküye ulaşabilmesi için kendine özgün bir milli doktrin oluşturdu.  “9 IŞIK” adını verdiği doktrininin  dokuz ana ilkesi şunlardı: “Milliyetçilik, Ülkücülük, Ahlakçılık, İlimcilik, Toplumculuk, Köycülük, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Gelişmecilik, Endüstri ve Teknikçilik”.

Türkeş, gençliğe çok büyük bir önem verirdi. Çünkü ona göre, “Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk milletinin teminatı ve istikbali gençliktir”. Bu yüzden, savunduğu Türk milliyetçiliği düşüncesini Türk gençliğine benimsetmeyi birinci amaç olarak benimsedi. Bu sebeple 1965 yılında siyasi hayata atıldıktan sonra sürekli gençlere yönelik konferanslar verdi. 1968’den sonra kurulan Ülkü Ocaklarında da, gençlere Türk milliyetçiliği, Türk tarihi ve kültürü ile Türkiye’nin meseleleri konularında seminerler verilirdi. Türkeş, etkili  karizmasıyla milliyetçi ve ülkücü bir gençlik grubunun yetişmesini sağladı. Gençlik, her zaman Milliyetçi Hareket Partisi’nin dinamik gücü oldu. O,bilinenin aksine, gençliğin birbiriyle çatışmasını değil, bozgunculuk, tembellik, ahlaksızlık, cehalet ve yalancılıkla savaşmasını ve sürekli kendilerini geliştirmelerini istemiştir.

Türkeş’in milliyetçilik anlayışı, hiçbir zaman ırkçı olmamıştır. Türkeş,  Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan bütün insanları, Türk milletinin ferdi kabul eder. Kürt vatandaşlarımız konusunda da, çok yapıcı ve tutarlı bir politika izlemiştir. Hayatı boyunca Kürt vatandaşlarımızla bölücü terör örgütünü büyük bir özenle ayırmıştır. Her zaman Kürt vatandaşlarımıza sahip çıkmış ve “Kürtler bizim öz kardeşlerimizdir. Türkle Kürt etle tırnak gibi kardeştir. Biz ne kadar Türksek, onlar da o kadar Türk, onlar ne kadar Kürtse, biz de o kadar Kürdüz. Aynı kutsal kitaba sahibiz, aynı kıbleye yöneliyoruz. Laz, Kürt, Çerkez, Abaza Çeçen bir ağacın dallarıdır. Bu ağacın adı da, Türktür” demiştir. O, her zaman “ulus devlet” ve “üniter yapı”dan yana olmuştur.

Türkeş, hiçbir zaman taraftarlarını kin ve nefret duygularıyla kutuplaştırma yoluna gitmemiştir. Çünkü kin ve nefret dilinin, toplumu kutuplaştıracağını ve böleceğini biliyordu. O, her zaman Türk milletinin birlik, beraberlik ve bütünlüğünden yanaydı ve sürekli bu duyguları güçlendirmeye çalışırdı. Bunun en somut örneklerinden birini, son döneminde bir toplantıda milliyetçi kesimin “vatan haini” olarak gördüğü Nazım Hikmet’in, Kuvayı Milliye Destanı isimli kitabından “Dört nala gelip uzak Asyadan/ Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan/ Bu memleket bizim…” mısralarını okuyarak, bu şairimiz hakkındaki tabuları yıkmıştır. Onun ömrünün son yıllarında gerek merkez sağda, gerekse bazı sol muhitlerde ülkücü camiayı aşan bir saygı görmesi ve bir “siyaset bilgesi” kabul edilmesi, onun yapıcı ve birleştirici politikalarının eseridir.

Türkeş, kendisini tanımayan karşıt düşünceli kişiler tarafından sert ve kavgacı mizaca sahip bir kişi olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Halbuki o, yapıcı, uzlaştırıcı ve ılımlı bir politikadan yanaydı. Onu yakından tanıyanlar, ne kadar sağduyulu, hoşgörülü ve demokrat bir insan olduğunu çok iyi bilirler. 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapanlar arasında bulunmasına rağmen, “En kötü hukuk düzeni, en iyi ihtilal düzeninden daha iyidir” diyerek demokrasiden yana olduğunu ortaya koymuştur. İhtilali yapan Milli Birlik Komitesinin  Başkanı Cemal Gürsel ve arkadaşlarının, kendisini ve arkadaşlarını yurt dışına sürmelerine rağmen, hiçbir zaman onların aleyhinde konuşmamıştır. 12 Eylül 1980 İhtilalinden sonra “MHP Davası”ndan 4,5 yıl hapis yatmış, ama hapisten çıktıktan sonra bir gün bile Kenan Evren ve arkadaşları, özellikle de Türk ordusu aleyhinde hiçbir olumsuz söz söylememiştir.

Alparslan Türkeş, karşılaştığı sayısız olumsuzluğa rağmen, inandığı davadan ve ülküden dönmeyen, sabırla, tahammülle, cesaretle ve inatla hedefine yürüyen bir inanç ve dava adamıydı. Aynı zamanda inandığı davanın felsefesini oluşturan, dünya görüşünü belirleyen ve bu bağlamda Türk ve dünya meselelerine çözüm reçeteleri sunan bir düşünce adamıydı. Ülkesinin bütünlüğünü ve milletinin birliğini her şeyin üstünde tutan bir devlet adamıydı. Bu çok yönlü  kimliğiyle, politikaya atıldığı 1965’ten vefat tarihi olan 1997’ye kadar geçen sürede, Türk milletinin siyasi kaderini derinden  etkilemiştir. Alparslan Türkeş’i aramızdan ayrılışının 19. yıldönümünde rahmetle anıyoruz. 

________________________________________________________________________

Dr. SAKİN ÖNER (Kısa özgeçmiş)

1947 yılında Denizli’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Doktorasını da İstanbul Üniversitesinde yaptı. 1971 yılında Denizli Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak başladığı eğitimcilik hayatı, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Şehremini, Pertevniyal ve Vefa Liseleri ile İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünde yönetici olarak devam etti.  2012 yılında İstanbul Lisesi Müdürü iken emekli oldu. 2012-2016 yılları arasında İstanbul Kavram Meslek Yüksekokulu Müdürü olarak çalıştı. Halen aynı Yüksekokulda öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Lise ve üniversite yıllarında basın ve yayın hayatında çalışan Sakin Öner’in edebiyat alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.

te yıllarında basın ve yayın hayatında çalışan Sakin Öner’in edebiyat alanında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunmaktadır.

 

 

 

 

Yüzüncü Yılında 1915 Olaylarını Anlamaya Doğru (Bildiklerimiz ve Bilmediklerimiz Üzerine Söyleşi)

Nisan ayı ve özellikle 24 Nisan’ı içerisine alan hafta, Ermeni yaygaralarının ayyuka çıktığı dönemdir. Bu sebeple geçen sene olduğu gibi bu sene de Nisan ayı içerisinde yayınlanacak olan KİTÂBİYAT sayfalarında, ERMENİ MESELESİ hakkındaki kitaplara ağırlık verilecektir.

Kitabın yazarı Dr. Necati Saygılı, Kimya Yüksek Mühendisidir. Fransızca ve İngilizceyi iyi derecede bilmiş olmasının avantajını kullanarak Ermeni Meselesini yabancı kaynakları da incelemek suretiyle ve farklı bir üslupla, güzel ve faydalı bir eser meydana getirmiş.

Köklü bir târih şuuruna sâhip olan yazar, Ermeni Meselesi’ni, Ermenilerle birlikte ve onlar gibi 1915 olayları ile başlatanların suratına âdetâ bir ‘Osmanlı tokadı’ patlatıyor ve olayları incelemeye, 1915’in 80-90 yıl öncesinden başlıyor. Bilindiği gibi Çarlık Rusya’sının istila ettiği topraklarda Ermeniler vardı. Ruslar, 1800’lü yıllara kadar Ermenilerin belli bir bölgede toplanmalarına sıcak bakmamıştı. 1828 yılında Rusya ‘Ermeni Vilâyeti’ni kurdu… Ve Ermeniler, asırlardır ‘en sâdık millet’ olarak kendilerini huzur içerisinde yaşatan, aralarından yüzlerce, binlerce kişiyi devletin kilit noktalarında vazifelendiren Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmalar tertip etmeye başladılar.

Niçin?

Meseleye bu sorunun cevabını, inandırıcı açıklamalarla vererek başlamak, doğru neticeye ulaşmak için atılan isâbetli bir ilk adımdır. Diğer sorular ve cevapları, takviye güçler olarak yeri geldikçe cepheye sürülmektedir.

Ermenileri bir araya toplayan, onların siyasî teşkilatlanmasına destek veren Ruslar; aynı yıllarda Kırım Türklerini, Çerkezleri, Karaçayları, Kabartayları, Nogayları, Dağıstanlıları, Musevî olmalarına rağmen Karaimleri, Müslüman Gürcüleri, Çeçenleri ve Türk kültürüne yakın diğer milletleri soykırım sayılacak işkencelerle, ata yurtlarından kovuyor, sürgüne gönderiyordu. Gerekçe olarak ileri sürdükleri bahâneler belli idi: Bu unsurlar, Rusya’nın güvenliğini tehdit ediyor muş…

Osmanlı ise, güvenliğini değil, alenen saldırıya geçip, varlığını tehdit de değil, yok etmeye çalışan,  savunma imkânı bulunmayan ihtiyarları, çocukları, kadınları ve hatta ana rahmindeki bebekleri öldüren Ermenilere ilişmemeli imiş…

Mesele elbette; ‘onlar öldürdü, biz de öldürdük…’ noktasına indirgenemez. Ancak, Ermenilerin Türklere yaptığı katliam da yok farz edilemez. Mesele, nefs-i müdafaa meselesidir. Türkler müdafaa meselesini ‘kana kan, cana can!’ hırsıyla değil, en yumuşak, en âdil ve insancıl metodlarla çözmeye çalışmıştır.   Dr. Saygılı bu hususu,  yabancı kaynaklardan derlediği delillerle, belgelerle, hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Hangi dine, hangi millete, hangi kültüre mensup olursa olsun; akıl, mantık ve vicdan sâhibi hiçbir insanın mâkul ve mantıklı cevaplarla reddetmesi mümkün olmayan gerçeklerin dile getirdiği yüzlerce sayfadan kısa bir bölüm:

‘Ermenilerin, 19. yüzyılın (ırka dayalı) milliyetçilik akımlarına kapılıp özerk/bağımsız bir devlet kurmak istemeleri anlaşılır bir durumdur. Yanlış olan, istekleri ile gerçeklerin örtüşmediğine önem vermemiş olmalarıdır. Yetmiyormuş gibi bir de terörü araç olarak kullanmayı seçmeleridir. İki yanlış, bir doğru etmiyor. Taşnak Milliyetçileri sonuçta; geniş bir coğrafyada dağınık/seyrek yerleşimli bir halkı, dilleri/dinleri ve kültürlerini koruyarak yaşama hakkına sâhipken; üstelik Müslümanlarla sıcak komşuluk ilişkisi içinde bir arada yaşarlarken; bağımsız devlet sâhibi yapma ve kahraman olma heveslerine kurban etmişlerdir.

Daha net söylersek, Ermenilerin nüfus dağılımı otonom bir oluşuma izin vermiyordu. Keza büyük güçlerin Osmanlı Devleti’ni zayıflatmaya yönelik tahriklerine uyarak, Müslümanlarla Ermenileri birbirlerine düşman edecek bir yolu, terörizmi seçmelerinin de ters sonuç almalarında rolü büyük olmuştur. Birilerinin bunu Ermeni halkına açık yüreklilikle anlatması gerekiyor!..

Hınçak ve Taşnak önderleri, 1880’li yıllarda kuruldukları günlerden itibaren terörü/şiddeti araç olarak kullanmayı terk etmek istememişlerdir. O yüzden 1. Dünya Savaşında, kendi devletine ihanete sevk ettikleri soydaşlarını düşmanla aynı safta savaştırarak iki halk arasındaki barışçılığın son kalıntılarını da yok etmişlerdir. Bu suretle taraflar arasında sarsılmaz şekilde yer eden kin ve nefretle dolu, intikamcı kör düşmanlık, yüz binlerce masum insanın hayatına mal olmuştur. İşte o sebeple isyanlarda yaptıkları katliamlarla, göçlere, açlık ve sefalete yol açmakla; açıkça suç işlemişlerdir.

Yerinden yurdundan, canından edilen Müslümanlarınki gibi Ermenilerin hesabı da, Taşnaklar ile işbirlikçilerinden sorulmalıydı; sorulmadı. Açıkça bir riyakârlık örneği olarak, kendi suçlarını Türklere yüklemeye çalışmışlardır. Bu çalışmalarını yüzsüzce hâlâ devam ettirmektedirler.

Aslında Demokratik Ermeni Cumhuriyetinin ilk Başbakanı Kacaznuni, 1923’te Taşnak Parti Kongresinde, tâkip edilen yolu çeşitli yönleriyle eleştirirken kendilerini sorgulamayı başlatmış idi. Ama arkasından gelenler, o itirafların yazılı kayıtlarını, kütüphanelerden yok etmek de dâhil gözlerden saklamakla suçlarının ne kadar büyük olduğunu kabul etmiş oluyorlar.

Dünyanın dört bucağına göçüp-parçalanmış Ermenilerin ulusal kimliklerini yitirme tehlikesi var. Gerçekçi bir sorgulama başlarsa Kilise, Taşnak elebaşları ve onları destekleyenlerin de suçlanması ihtimal dâhilindedir! Şeytanî bir tuzak keşfederler: Ermeni halkı önünde güvenilirliklerini sorgulatmamak için suçlarını Türklere yüklemek! Kendilerini temize çıkarmakla kalmayıp, bir de bundan kazanç sağlama oyununu icat ettiler.’

Dr. Necati Saygılı, bütün bu gerçeklere rağmen, 1915 yılında yanlış ve çürük temellere oturtulan Ermeni iddiaları ile meydana gelen problemin, nasıl olup da 2015 yılına kadar çözülemediği sorusunun da cevabını veriyor.

Siyah-beyaz ve renkli fotoğraflarla, belge fotokopileriyle ve haritalarla zenginleştirilen kitap, mesele hakkında fikri olmayanları doğruya yönlendirecek, Ermeni tezine destek veren kendi insanlarımızı da düşünmeye sevk edecek güce sâhiptir. Yeter ki, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 286 sayfa olarak Aralık 2015’te basılan, kolay anlaşılması için söyleşi formunda hazırlanan eseri okusunlar…

BEYAZ NOKTA GELİŞİM VAKFI İKTİSÂDÎ İŞLETMESİ: Sedat Simavi Sokağı Çankaya Sitesi Nu: 29 Dâire: 63 Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312-442 07 60                                                          Belge Geçer: 0.312-442 07 76 e-posta: bilgi@beyaznokta.org.tr www.beyaznokta.org.tr

 

Dr. NECATİ SAYGILI

1944 Polatlı doğumlu; Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nden Kimya Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu ve oradan Doktora Derecesine sahip. Fransızca ve İngilizce bilir; evli; biri erkek, biri kız iki çocuk babası ve üç torun dedesidir.

Meslek hayatına 1966 yılında Ankara Nükleer Araştırma Merkezinde araştırmacı olarak başladı. On yıllık araştırmacılık kariyerinde Nükleer Tekniklerin İlmî ve Endüstriyel Uygulamaları ile ilgili çalışmalar yaptı.

1975 Yılında Özel Sektöre intisap etti. 25 yıl süreyle aynı sanayi şirketinin değişik kademelerinde, görev aldı ve yönetti. 2000 yılında, Şirketin Genel Müdürlüğü görevindeyken emekli oldu ve profesyonel iş hayatından ayrıldı.

2006 yılına kadar, serbest piyasada yönetim ve enerji yatırım danışmanlıklarında bulundu; ürün geliştirme çalışmaları yaptı.

40 Yıllık meslek hayatını noktaladıktan sonra vaktini,  İstanbul Çağdaş Çözüm Beyaz Nokta Gelişim Derneği ve Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’nın müşterek Sosyal Sorumluluk Projelerinde değerlendirmeye devam ediyor.

 

KUŞBAKIŞI:

TÜRK MÛSİKÎSİ NAZARİYATI VE USULLERİ / Kudüm Velveleleri:

Yayın dünyamızda, Türk mûsikîsi hakkında çok kıymetli eserler bulunmakla olmakla birlikte, sayısı çok azdır. Bunların en önemlilerinden biri, Merhum Yılmaz Öztuna tarafından hazırlandı. Bu çalışma, 1949 yılında Mûsikî Mecmuası’nın 15. sayısından itibâren ‘Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi ‘ adı ile ve fasiküller hâlinde okuyucuya sunuldu. Eser, 1969 yılında Millî Eğitim Bakanlığı Yayınevi tarafından ‘Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi ‘ olarak,  2006 yılında ise Orient Yayınevi tarafından iki cilt hâlinde, bu defa ‘Türk Mûsikîsi Ansiklopedik Sözlüğü ‘ adı ile yayınlandı.

Suphi Ezgi, Hüseyin Sâdeddin Arel, Râuf Yektâ Bey, Şefik Gürmeriç, Gavsi Baykara, Mahmut Râgıp Gazimihal, bu sahâda eser vermiş diğer mühim şahsiyetlerdir.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Türk Mûsikîsi Bölümü Öğretim Görevlisi İsmail Hakkı Özkan’ın muhteşem eseri ‘Türk Mûsikîsi Nazariyatı ve Usulleri / Kudüm Velveleleri ‘ 2015 yılında tashih edilmiş genişletilmiş sekizinci baskı olarak okuyucuya sunuldu.  16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 816 sayfalık eser, büyük bir boşluğu dirâyetle dolduracak, Türk mmîsikîşinasların çok mühim ihtiyacını karşılayacak vasıftadır.

1941-2010 yılları arasında yaşayan İsmail Hakkı Özkan’ın kitabının isminde geçen ‘Kudüm’, bir çift küçük davuldan oluşan vurmalı bir çalgı âletidir. Dinî müziğin önemli âletlerinden biridir. Ney ile klasik bir çift oluşturur. Dindışı ve mehter müziğinde ‘nakkare ‘ adıyla anılır. Velvele ise Türk mûsikîsinde, usûlün darp parçacıklarına ayrılarak vurulması demektir.

Mûsikîmizin dehâ ismi Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın takdirlerine mazhar olan eser; Temel Bilgiler, Basit Makamlar, Göçürülmüş Makamlar, Birleşik Makamlar, Türk Mûsikîsi Usulleri başlıkları altında 5 bölümle tamamlanıyor.

Mûsikî ve dil, kültürümüzün en mühim iki ana direğidir. Hoyrat eller ve zihinler, bâzı dönemlerde devlet desteğinden de güç alarak okul kitaplarına kadar nüfuz ettiler ve Türkçemizde, ana dilimizde büyük tahribata sebebiyet verdiler. Mûsikîmiz ise yasaklı dönemlere rağmen muhteşem yapısından hiçbir şey kaybetmeden; Alaaddin Yavaşça, Münip Utandı, Fatih Salgar ve Mehmet Güntekin’in titiz ve gayretli çalışmalarıyla yarınlara intikal edecek. Türk mûsikîsinin, yarınların ötesinde de bu günkü ihtişamı ile ayakta kalabilmesi için ona gönül vermiş yeni isimlere ihtiyacımız var. ‘Türk Mûsikîsi Nazariyatı ve Usulleri ‘ isimli eser bu ihtiyacın karşılanmasında mükemmel bir kaynaktır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

SULTAN ALPARSLAN

Sultan Alparslan, Anadolu’yu muhteşem bir zaferle Bizans işgalinden kurtaran ve ebedÎ yurt yapan büyük Sultan’dır!

O, ‘Turan’ fikrinin uygulayıcısı, ‘Türk birliği’ inancının çağlar ötesine sarkan sisteminin yayıcısı,  ‘Devlet-i Ebed Müeddet’ düşüncesinin mimarıdır.

Yunus Oğuz, Azerbaycan’ın son dönemlerdeki hür düşünce ortamından faydalanan en büyük yazarlarından ve tarihçilerinden biridir. O’nun kaleminden okuyacağınız Alparslan eseri ile Selçuklu Devleti’nin nasıl kurulduğunu ve nasıl imparatorluk hâline geldiğini görecek,  hiç bilmediğiniz Oğuz Dedelerini tanıyacak, onların şahsiyetlerinde gizlenen eski ‘Oğuz İlmi ‘nin ne olduğunu anlayacak, Oğuz töresine vâkıf olacaksınız. Aynı zamanda Hasan Sabbah’ı ‘Haşhaşileri’ onların düşüncelerini, yapmak istediklerini ve çalışma şekillerini görecek ve anlayacaksınız.

Bir tarihçi titizliği ve bir romancı üslubu ile meydana getirilen bu eseri okurken, Türklerin, dünya siyaset arenasında yer alabilmek ve hayatiyetlerini devam ettirebilmek için ne büyük zorluklarla mücâdele ettiklerini ve bu coğrafyada, hayata tutunmanın hangi güçlükleri beraberinde getirdiğini öğreneceksiniz…

Değişik bir tarzda, halden, yâni içinde yaşanılan zamandan geçmişe dönülerek anlatılan olaylar, bir felsefenin, ‘Türklerin Hayat Felsefesi’nin bütünüyle gözler önüne serildiği, karmaşık, fakat anlaşılır şekilde okuyucuya sunulmakta ve okuyucuyu o dönemlere götürmektedir.

Şimdiye kadar ‘Türk Tarihine Yeni bir Bakış ‘, ‘Attila ‘, ‘Nadir Şah – Tahmasib Şah ‘ ‘Emir Timur ‘, ‘Türklerin Gizli Tarihi ‘ ‘Eski Türkler ve Gumilev’in Eleştirisi ‘ isimli kitapları ile tanıdığımız Yunus Oğuz, bu kitabı ile gönülden bağlı olduğu ‘Türk Milliyetçiliği’ fikrini bu eserinde de ortaya koymakta ve Türk tarihinin yeni bir anlayışla, yeniden yazılması düşüncesini dile getirmektedir.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 191 sayfalık eser, Şubat 2016’da yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

TÜRK’ÜN KAYIP KİTABI / ULU HAN ATA: Türk Dil Kurumu eski başkanlarından Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili ve Edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçleri ve Edebiyatı uzmanıdır. Uzmanlık alanında yayınlanmış 20 adet kitabı vardır. Roman türünde eserler de vermektedir. Üçüncü romanı ‘Türk’ün Kayıp Kitabı / Ulu Han Ata‘ isimli eseri 2015 yılında yayımlandı.

Öncekilerde olduğu gibi bu romanda da efsânelerden yola çıkılıyor. Roman, 1310’larda Mısırlı Türk tarihçisi Ebûbekir’in naklettiği, Türklerin yaratılış efsânesine dayanıyor. Roman kahramanları, Ebûbekir ve arkadaşlarının 1310 yılında gördüğü kayıp kitabın peşine düşüyorlar. Mısır piramitlerinden başlayan mâcerâ, Ahlat’a ve oradan Hawai’ye uzanıyor. Yüzüklerin Efendisi gibi efsâne arayıcıları, Da Vinci şifresi gibi şifreler ve nefes kesen maceraların içinde Indiana Jones gibi kahramanlar…

Fakat kahramanlarımız Türk ve efsâne de Türklere ait. Ercilasun’un kahramanları, tarih ve efsânenin peşinde koşan, hayatı yaşayan, kendine güvenen, varlıklı gençler. Akı

cı bir macera üslubunun içine yerleştirilmiş destansı anlatımlar ve lirik tasvirler, okuyucuyu esere bağlıyor.   Eserde kayıp bir halk olan Bodalar da var ve Ercilasun’un yarattığı Boda dili de. Romanın sonunda yer alan üç ekte, Boda dilinin özellikleri ve sözlüğü, efsâne hakkında bir araştırma ve Ebûbekir’in naklettiği efsânenin tercümesi de var. Bunlar sâyesinde bir dil ve destan bilimcinin hâfızasına yolculuk edebilirsiniz.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki eser, 263 sayfa.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:,

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr

e-posta: akcag@akcag.com

DERKENAR:

DOĞRU VE GÜZEL TÜRKÇE İÇİN İPUÇLARI:

 

Bütün kelimeler Türkçe asıllı olmalıdır ‘ görüşü, yüz yıllık geçmişi olan ve bütün tutarsızlığına rağmen bugün de gündemde tutulmaya çalışılan bir görüştür. Bu görüş, Türkçedeki birçok kelime ve deyimin kaybolmasına yol açarak, Türkçeyi ifade gücü bakımından zayıf düşürmüş; bünyesine sokulan yanlış kelime ve terimler yüzünden kaideleri belirsiz bir dil hâline getirmiştir.’

 

Yukarıdaki cümleler, Ziya Gökalp’e aittir. Ziya Gökalp, daha o günlerde dilde oluşturulan keşmekeşi ve doğurduğu menfî neticeleri görerek, 1916 yılında kaleme aldığı ve ‘Yeni Hayat’ dergisinde yayımlanan Lisan manzumesinin bir dörtlüğünde

 

‘Uydurma söz yapmayız

Yapma yola sapmayız

Türkçeleşmiş, Türkçedir

Eski köke tapmayız.’

 

SEZAİ GÜNEŞ: Bizim Külliye Dergisi, 62. Sayı.

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-ALLAH’A KOŞUN: Uğur Koşar, Destek Yayınları. ,

2-GÜZEL: Selçuk Orhan, Doğan Kitap.

3-AYASOFYA’NIN GİZLİ TÂRİHİ: Pelin Çift – Erhan Altunay, Beyaz Baykuş Yayınları.

4-SİYAH YASEMİNLER: Hawa Djabali / Çeviren: Pınar Ercan, Güldünya Yayınları.

5-HASTALIKLAR ÖĞRETMENDİR: Elif Güveloğlu, Hayy Kitap.

 

 

 

 

Ha Karabağ, Ha Karaman

Her ikisi de Oğuz / Türkmen diyarıdır. Malazgirt Savaşı sonrası her iki diyarının Türkleştiği vakittir. 11’nci yüzyılın III.çeyreğinden 21’nci yüzyılın ilk çeyreğine kadarki 9,5 asırlık zaman..

Dede Korkut Hikâyelerinden Oğuzname’ye, Selçuklu tarihi başlangıcından Osmanlı tarihi bitişine kadar Karabağ & Karaman coğrafyalarının bölünmez kültürel bütünlüğü söz konusudur.

19 ve 20’nci yüzyıllardır Rusların Ermenileri Karabağ, Revan ve Nahcivan’a göçürterek Türkiye ile Azerbaycan arasında tampon bir Ermenistan kurma faaliyetleri.

Revan, IV.Murat’ın ikinci meşhur seferine çıktığı Revan.. Revan, Kaçar Türklerinin hanlık kurduğu Revan.. Revan; Farsların İrevan, Ermenilerin Erivan adını taktıkları Revan..

Karabağ’ın da Erivan olmamasıdır mücadele, geçen yüzyıldaki oldu-bittilerin ve acıların tekrar yaşanmamasıdır. Anadolu’nun ortasındaki Karaman ili büyüklüğünde bir diyarın Kafkasya’nın ortasında ve dünyanın gözü önünde hapır hupur yutulmamasıdır bütün iş.

Biz ki I.Dünya Savaşı sonrasında çifte cumhuriyet kurmuşuz. Mondros Mütarekesi sonrası bir İzmir’imizin Yunanlılarca işgali için miting yapmışız, bir de Azerbaycan’ınımızın tanınması için.

Atatürk’ün ‘Fikirlerimin Babası’ dediği Ziya Gökalp’in ” Türkleşmek – İslamlaşmak – Muasırlaşmak (Çağdaşlaşmak) ” üçlemesiyle kurduğumuz iki devlet vardır; biri biziz, diğeri can Azerbaycan. Azerbaycan Bayrağındaki üç renk; mavi-kırmızı-yeşil işbu üç kavramı simgelemektedir.

90’ların başlarında canlı şahidi olduğumuz Rus destekli Ermeni zulmünün faturasıdır 1 milyon kaçgın (mülteci) ve Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının 5’te birinin Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen işgal altında kalması.

Hankendi, Laçin, Kelbecer, Şuşa, Hocalı, Fuzuli, Ağdam, Cebrail, Hocavend, Tartar, Kubadlı, Askeran, Zengilan, Mardakert; ha Karabağın’ın ilçeleri ha Karaman’ın. Yunan’ı, İtalyan’ı, Fransız’ı, İngiliz’i Anadolu’dan çıkardık attık da Ermeni’yi mi Karabağ’dan sökemeyeceğiz?!

Kaybettiğimiz Birinci Cihan Harbi’nin sonunda Kafkas İslam Ordusu’yla Ermenileri ve dış destekçilerini Azerbaycan’dan atmayı bildiğimiz gibi Karabağ’ın Azatlığını da yakında göreceğiz inşallah.

Nuri Paşa başta olmak üzere 1 asırdır emeği geçenlerden ve başta Bakü Muharebeleri’nde şehit olan 1130 Mehmetçiğimiz olmak üzere 1 asırdır Türk vatanlarının bütünlüğü, Türk Milleti’nin dirliği için şehadet şerbeti içenlerden Allah razı olsun.

Son 2 gündeki şehitlerimiz olan 15 Azerbaycan Türkü ile 13 Türkiye Türkü’ne ve öncekilere minnet duygularıyla Mevlâ’dan rahmet diliyorum. Talış Köyü, Seysulan ve Lala Tepe’deki azatlığın tüm Karabağ’ı sarıp sarmalaması niyazıyla..

 

“Karabağ’da talan var
Beni derde salan var
Çek bayraktar bayrağın
Gözü yolda kalan var”