22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 745

100. Yılında Ermeni Sorunu

0

Patoloji Uzmanı Emekli Prof. Dr. Tabip Kıdemli Albay İbrahim Öztek, aynı zamanda sporcu, yazar, fikir ve kültür adamıdır. Hayat hikâyesinde belirtildiği gibi sivil toplum kuruluşlarında faal görevler üstlenmektedir.

100. Yılında Ermeni Sorunu adı ile hazırladığı eseri kendi yayını olarak okuyucuya sunmuştur. 17 X 23 santim ölçülerinde, binci hamur kâğıda basılı 172 sayfalık kitap, bol miktarda renkli ve siyah-beyaz fotoğraflarla dopdoludur ve kolay okunan-anlaşılan ifadelerle kaleme alınmış, 2015 yılında yayımlanmıştır.

8 Bölümden meydana gelen eserde gafleti sebebiyle Ermeni Meselesi’ne destek verenler kınanmakta, haksızlık ve ihanet ederek Türk Devletini suçlayanlar, küçük düşürenler ağır bir dille takbih edilmektedir.

Eserini; Balkanlarda, Kafkaslarda, Arap çöllerinde, Çanakkale’de, Anadolu’da, bugünkü Rusya ve Çin coğrafyasında, Irak’ta, Suriye’de ve dünyanın daha birçok bölgesinde soykırıma uğratılmış olan yüce milletimizin aziz şehitlerine ithaf eden yazar; sayfalar boyunca, derin tahlilleriyle dikkat çekiyor ve isabetli teşhisler ortaya koyuyor. Mevzuya vukufiyetini ilk daha ilk sayfalardan anlamak mümkün:

‘Selçuklular Anadoluyu’yu Bizans’tan; Osmanlılar ise Akkoyunlular ile Karakoyunlulardan almışlardır. Bölgede, başka devletlere bağlı küçük prenslikler hâlinde ve geniş bir coğrafyanın dağınık bölgelerinde küçük gruplar hâlinde yaşayan Ermeniler; önce Rusların, sonra da İngiliz ve Fransızların tahrik ve desteğiyle, 1800’lü yılların ilk çeyreğinde, asırlardır birlikte, huzur ve refah içerisinde ‘Sâdık millet’ ifâdesiyle anılarak yaşadıkları Osmanlı’ya karşı baş kaldırmışlardır. Buna rağmen, kendileri tarafından düzenlenen sahte belgelerle, sahtekârlıkla uydurulmuş asılsız beyan ve çirkin iftiralarla ‘3 T’ rümuzu ile arsızca isteklerde bulunmaktadırlar:           Beni Tanı, bana Tazminat öde, bana Toprak ver!

Yazar, bu arsızlığa’Osmanlı tokadı‘ gibi cevap veriyor:

‘Biz seni zaten tanıyoruz. Uçaklar haftada 6 sefer yapıyor. Kapılar kapalı olsa da pencereler açık. Otobüsler Ermenistan’dan İstanbul’a yığınla insan taşıyor.

Biz senin Türkiye’de çalışan, Türk çocuklarına dadılık yapan 70-80.000 kadar kadınına ödediğimiz paralarla Ermenistan’da yaşayan 500.000 insanın ekonomilerine çok büyük katkı sağlıyoruz.

Bu tazminat yetmiyor mu?

İstediğin torağa gelince: İstediğin o toprağın Türk’ün mukaddes vatan toprağı olduğunu unutma!’

Yazarın ilim adamlığından kaynaklanan nezâketi, asker kökenli olmasından kaynaklanan vakarı sebebiyle söyleyemediği şu sözlerle, Osmanlı tokadına bir de yumruk ilave edilebilir:

İstediğin toprakları, biz ne şartlarla; kaç şehit, kaç gazi ve ne kadar kan dökerek aldıysak, şimdi o toprakları, daha fazlasını göze alarak muhafaza etmeye azimliyiz. Kendine güveniyorsan gel de al…!

*  *  *

Prof. Dr. Öztek ilmî titizlikle, Kafkasların ve Anadolu’nun M.Ö. 3000’li yıllardan itibâren tarihini ve sâhiplerini açıklıyor. Ermeni kelimesinin bir ırk, bir millet adı değil, bir bölge adı olduğunu, Ermenilerin kendi târihçilerinin bile, kendileri hakkında verdikleri bilgilerin çelişkili olduğunu delilleriyle ispat ediyor ve bir Osmanlı tokadı daha aşkediyor: ‘Türk düşmanlığı Ermeni diyasporasının hayat iksiridir.’

Bu sözü, ‘Ermeni meselesi’ ile alakalı mücâdelede tek kişilik ordu gibi çalışan, Albay Öztek’in ‘Cengâver‘ olarak andığı Şükrü Server Aya, biraz farklı bir tarzla ifâde ediyor: ‘Türk düşmanlığı bâzı Ermenilerin geçim kaynağıdır!’

1915 Olaylarını Anlamaya Doğru‘ isimli kitabın yazarı Kimya Y. Mühendisi Dr. Necati Saygılı ise ‘Hıncak ve Taşnak örgütlerinin teröristleri Rusya’nın oyununa gelerek, bir ham hayal uğruna kendi halklarını perişan etmişlerdir.’ Teşhisini koyuyor.

Meseleye kim hangi taraftan bakarsa baksın, hepsinin ardında Ermeni sahtekârlığı sırıtmaktadır.

*  *  *

‘Sayın Öztek’in akıl ve mantığa dayalı çözüm teklifleri var:

Şayet Ermenistan devlet olarak çözümden yana ise, fakirlikten ve yalnızlıktan kurtulmak istiyorsa, dünyaya açılmaktan yana ise, hatta kurulabilecek ‘Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan-Ermenistan Kafkas Kalkınma ve İşbirliği Paktı‘nda yer almak istiyorsa;

1-Diyasporanın değil, kendi sesini dinleyecek.

2-Türkiye ve Azerbaycan’a karşı düşmanlıktan vazgeçecek.

3-ABD, Rusya ve AB’nin sahte önerilerine kulak asmayacak.

4-Karabağ ile ilgili tutumunu değiştirip, Karabağ’ın Azerbaycan toprağı olduğunu kabul ederek, tehcire uğramış bir milyondan fazla Azerbaycan Türkünün topraklarına dönmesini kabul edecek.

O zaman Güney Kafkasya, insanlarının kardeşçe yaşadığı, mutlu, hayat şartları yüksek, zengin, dünyanın gıpta ile bakacağı, bir câzibe merkezi hâline gelecektir.’

Prof. Öztek, Türkiye yönetimine de mantıklı tavsiyelerde bulunuyor: “Türkiye, ‘Oldu bittilere pabuç bırakmayız, şiddetle kınıyoruz, büyükelçimizi geri çağıracağız’ gibi boş  sözlerle, zaman kaybetmemeli, köklü çalışmalar yapmalıdır.” Diyor.

Ermeni Meselesi hakkında yazılmış en tesirli kitaplardan biri olan ‘100. Yılında Ermeni Sorunu‘ isimli eserin 4. Bölümünde; Ermeni çeteleri ve ihânetleri, 5. Bölümde Doğu Cephesi ve Kafkas İslam Ordusu, 6. Bölümde Hocalı Soykırımı, 7. Bölümde Soykırım Yalanları ve Önlemler, 8. Bölümde Ermeni oyunlarının içyüzü, yine fotoğraflarla ve belgelerle gözler önüne seriliyor.

Eser, kesin delil kabul edilecek bine yakın fotoğraf ile ‘fazla söze ihtiyaç yok‘ dedirtiyor.  Yazarın çalışmaları öylesine kapsamlı ki, Ermeni yalanlarından utanç duyan tarihteki ve günümüzdeki Ermeni toplum önderlerinin beyanları ve fotoğrafları da ihmal edilmemiş.

Kitabı okuyan herkesin, yazarına teşekkür borçlu olduğunu idrak edeceği eser manifesto tesirli seslenişle son buluyor:

*EY TÜRK DÜŞMANINI SAKIN UNUTMA!

*TÜRKLER SON DERECE ŞEFKATLİ, SEVECEN VE MERHAMETLİ BİR MİLLETTİR. *TÜRKLERİN KROMOZOMLARINDA SAVAŞ DIŞI ÖLDÜRME, KATLİAM VE SOYKIRIM UYGULAMA GENLERİ MEVCUT DEĞİLDİR.

*TÜRKLERİN YÜKSEK HOŞGÖRÜLERİ VE ASÂLETİ SÂYESİNDE BÜTÜN ERMENİLER, RUMLAR VE BALKANLAR HIRİSTİYAN KALMIŞLARDIR.

*TÜRKLER İSTESELERDİ HEPİNİZ BUGÜN TÜRK VE MÜSLÜMAN OLURDUNUZ.

*BU SEBEPLE BUGÜN TÜRKLERİN SİZE DUYDUKLARI İNSANLIK, SAYGI, SEVGİ, HOŞGÖRÜ, ŞEVKAT VE MERHAMETE KARŞILIK TÜRKLÜĞE HAKARETTEN VAZGEÇİN.

*GELİN HER YIL “TÜRK’E ŞÜKRAN GÜNÜ” DÜZENLEYİN

*BU SİZİN VAROLUŞ BORCUNUZDUR.

Kitabın temini için iletişim kanalları:

Koşuyolu Sağlık, Muhittin Üstündağ Caddesi Nu: 31 Kadıköy, İstanbul Telefon: 0.532-277 92 72,

Telefon ve Belge Geçer: 0.216-345 53 84 e-posta: ibrahimoztek@hotmail.com

İBRAHİM ÖZTEK:

İLMÎ: • Emekli Prof. Tbp. Kd. Alb.

  • GATA Haydarpaşa Eğt. H. Kurucu Patoloji Direktörü (1985-1996) 4
  • GATA Haydarpaşa Eğt. H. Baştabip Yrd. (1994-1996)
  • Türk Patoloji Cemiyeti Yönetim Kurulu Üyesi (1986-1994)

• Tema Eğitmeni

• Amerikan Anjioloji Koleji Bilimsel Konsey Üyesi (1992)

• Zürih ve Cenevre üniversitelerinde Staj (1991-1992)

  • Koşuyolu Kalp Araş, ve Y. İh. Hst. Etik K. Üyesi (2004-2010)

• Bir Kısmı yurt dışında basılmış 360 yayın

  • Amerikan Dermatoloji yıllığında bölüm yazma

• Dört ayrı Kalp Transplantasyonu kitabında bölüm yazma

  • Dünyadaki en kapsamlı akciğer kanseri ilmî araştırması
  • Dünya birinciliği kazanmış bir ilmî araştırma, 1992
  • Dünya 3.lüğü kazanmış bir ilmî araştırma, 1993
  • Türkiye’de dereceler kazanmış pek çok araştırma
  • 10 ADET TÜBİTAK TEŞVİK ÖDÜLÜ
  • Türkiye Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesi
  • Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı

SPORTİF

  • 20 kez Türkiye Şampiyonu. Milli Judocu,
  • Judo’da 8. Dan, 5. Kademe, Millî Hakem.

• Kuraş’da 10. derece, 5. Kademe, milletlerarası hakem.

• Karate, Tekvando, Aikido, Vuşu dallarında 6. Dan

• 25 defa judo millî

  • Türkiye Judo ve Karate Federasyonu Başkanı (1984-1990)
  • Avrupa Karate Federasyonu Asbaşkanı (1985-1989)

• Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Üyesi (1986)

  • Türkiye Judo, Kuraş, Aikido, Vuşu Fed. Başkanı (1996-2004)

• Türkiye Judo, Kuraş, Aikido,Vuşu Der. Bşk. ve Şeref Bşk. (2000)

• Dünya Kuraş Akademisi Üyesi (2000-2004)

  • Dünya Kuraş Birliği Asbaşkanı (2001-2005)

• Avrupa Kuraş Konfederasyonu Başkanı (2001-2004)

  • Balkan Judo Federasyonu Başkanı (2000-2004)

• Karadeniz Ülkeleri Judo Federasyonu Başkanı (1998-2004 )

• Avrasya Tekvando Federasyonu Yön. K. Üyesi (2000)

• Türkiye Olimpiyat Der. Gen. Sek., 2. Başk. ve Eşbaşkanı. (2003-2012)

• Türkiye Olimpian Derneği Başkanı (2012)

• Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Eden Sporcular Fed. Şeref Başk.

• Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Kurucu Eşbaşkanı

• Yazılmış 18 Kitap ve sayısız sportif makaleler.

 

KUŞBAKIŞI:

12 EYLÜL İHTİLALİ:

80’li yılların Türkiye’si… 12 Eylül Askerî Darbesi’nin öncesi ve sonrası… Kamplara bölünmüş Türkiye… Kurtarılmış bölgeler… Paylaşılmış sokaklar… Bölünmüş aileler… İşkence, acı ve ihanetler… Tam dizi film gibi yıllar…

Neden Cumhuriyet tarihinin neredeyse üçte ikisi sıkıyönetim, askerî yönetim altında geçti? Ülkemizde demokrasi neden gelişmiyor? Niçin Türkiye bir türlü kalkınamıyor? Neden darbeler oluyor? Ve neden insanlığın 21. Yüzyıla yaklaştığı, ‘uzay çağı’nın açıldığı bir sırada biz hâlâ gelişmiş ülkelerin çoktan hallettiği Orta Çağa has ilkel problemlerle uğraşıp duruyoruz?

Bütün bu soruların karşılıkları verilmeden, Türkiye’nin 12 Eylül’e nasıl geldiği anlaşılamaz.

Ali Kuzu’nun eseri, 14 X 20 santim ölçülerinde 296 sayfa olarak 2010 yılında yayınlandı.

KARİYER YAYINCILIK:

Klodfarer Caddesi Nu: 16 Fırat Apartmanı Daire: 4 Sultanahmet, Eminönü İstanbul. Telefon: 0.212-516 99 84 Belgegeçer: 0.2312-616 99 80 e-posta: kariyer@kariyeryayinleri.com http://www.kariyeryayinleri.com

 

CENGİZ HAN:

Tarihî roman yazarı M. Turhan Tan, Moğol kabilelerini bir araya getirerek dünya tarihine yön vermiş koca bir imparatorluk kuran Cengiz Han’ın hayat hikâyesini anlatıyor.  Yazar, hayatında hiçbir savaşı kaybetmemiş olan Cengiz Han ve etrafındaki kişilerin dünyasına giriyor. Savaşların sıradan bir hal aldığı, kanın oluk-oluk akıtıldığı bitip tükenmez kahramanlık destanlarının yazıldığı bir dönemin perdesini aralıyor.

14 X 21 santim ölçülerinde 326 sayfalık eser, Ağustos 2015’te yayınlandı.

KAPI YAYINLARI:

Ticarethâne Sokağı Nu: 53 Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0 212-511 53 03

e-posta: bilgi@kapiyayınlari.com / www.kapiyayinlari.com

Dem Bu Demdir BOZOKNAĞME Yozgat’a Güzelleme:

Aşk estetiğine dair bir dilbeste olan Türk kültürü, mukaddes bir medeniyet dâiresinde şekillenerek, medrese, tekke, konak selâmlıkları, köy odaları ve şifahî mahsullerden nasiplenerek sohbetin nâmütenahî huzurunda gönüller yapmış ve ufukları kuşatmıştır. Üslûp ise aziz bir nasip olarak gönül mülkünü tezyin etmiştir.

Böylece gelenek, has evlâtlar yetiştirerek yeni şeylerin söylenmesine ruhsat vermiştir. Fakat bu kemâl devrinin ardından, zeval, pek yaman gelmiş ve ikbâli idbara döndürmüştür. Gelenek, direnerek varlığını sürdürmekle birlikte, yoz bir hâlete tercih edilmiş ve bizi millet kılan varlık şartnamesi içinde yer alan naîf unsurlar sûikasde uğratılmıştır.

Osmanlı Türkiye’sinin dillere destan güzelliğe sâhip son şehri Yozgat dahi, ziyâde nasipliler ve bahtlılar arasındayken, heyhat ki, hazana dönen ömür bahârı gibi guruba yüz tutmuş, yüksek bir kültürle birlikte târihî dokusu zedelenmiştir.

Yozgat, hayli zamandır, bir rüyâdan arta kalmanın hüznü içindeki şehirdir!

Bu bakımdan Yozgat, kayıp şehirdir!

Yozgatlılar ise yatağına kırgın ırmaklar misâli kaybettiklerinin melâli andıran hasreti içindedirler! Yozgat, artık sâdece hâtıralarda ve kuyûd-ı kadîmenin evrâk-ı perîşânı arasında yaşamaktadır!

Burhanettin Kapusuzoğlu, kültür ve sanat konularının entelektüel seviyede konuşulduğu sohbet meclisi, geleneği ve kütüphânesi olan geniş bir aile ocağında yetiştikten sonra İlâhiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur. Bir kamu kuruluşunda çalışmaktadır. 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 378 sayfalık eserinde; Selçuklulardan günümüze, Bozok’tan Yozgat’a… şehrin tekkelerini, zâviyelerini, medreselerini, sohbet meclislerini, folklorunu, hâfızlarını, türkülerini, ağıtlarını, bozlaklarını, anlatıyor. Maksadı, kültür tarihi araştırmalarına -kendi ifâdesiyle- mütevazı bir katkı yapabilmek, ‘keşkülde birikenlerden bir kısmını’ geleceğe intikal ettirmek…

Yozgat’ın nağmelerdeki ahengini ve imanımızın nağmelere akseden saltanatını başarı ile sayfalara, satırlara aktarmış.

Edebiyat, Kültür Sanat Araştırmaları Derneği ESKADER’in 2015 yılı ŞEHİR KİTABI dalında birincilik kazanan ‘Bozoknağme‘ bu hâliyle, hiç geçmeyen geçmişin, eskimeyen yeninin yâni geleneğin kapısını aralıyor ve okuyucuyu hâfıza tazelemeye dâvet ediyor!

Bozoknağme’yi takdim eden yazısından anlaşıldığına göre, günül gözü açık, tahlil kabiliyeti yüksek bir kültür adamı olan yazar, derinlikli bir şehir kültürü tarihi sunuyor. Candan aziz vatanımızın her şehrinde nice Burhanetin Kapusuzoğlu’lar vardır. Anadolu zengindir, bağrında nice cevherler barındırır. O cevherlerin ürünleri ile müeddep, gönlünü iman nuru ile tezyin etmiş, sözü müfit, sohbeti tatlı, yaratılanı Yaradandan ötürü seven mümtaz şahsiyetler çoğalacak, herkes iyilikte güzellikte ve insanlığa hizmet etmekte yarışacak…  Asr-ı Saadet’teki gibi…

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

(Arka kapak yazısından faydalanılmıştır.)

DERKENAR:

TAHSİN BANGUOĞLU DİYOR Kİ…

Son yıllarda Türkiye’nin yetiştirdiği değerli dil doktoru, Sayın Tahsin Banguoğlu, işi ciddîye almış, Dünya Gazete-si’nde bu sel ve sal hikâyesini 4 gün müddetle yazmıştır. Halbuki Türkiye’de dil dâvâsı bir ilim dâvâsı değildir. Bir zamanlar reîsi olduğu cemiyet, ‘Biz ilim cemiyeti değiliz!’ (?) nakaratlı, nidâyı onun yüzüne karşı da haykırmıştır.

Türkiye’de dil dâvâsı apaçık bir politika dâvâsıdır. Hele şimdi daha çok meydana çıkmıştır ki buna dâvâ, üstelik bir sol politika dâvâsıdır.

Bunun böyle olduğunu Sayın Banguoğlu bizden daha iyi bilir ama ne yapsın? Serde dil doktorluğu, dil âlimliği var, iyi niyet var, belki bu ölüme sürüklenen hastaya bir devâ bulurum diye kaleme sarılıyor. Nitekim yazısında, ‘sel’ ve ‘sal’ yerine kullanılmasını tavsiye ettiği ve örneklerini gösterdiği, pek çoğu gerçekten güzel ve hâlis Türkçe ekler var. Ancak ne yapalım ki uydurmacılar bunları kullanamazlar. Çünkü o zaman Türkçe güzelleşir, anarşiden kurtulur; yeniden millet yapan, millet kalkındıran dil olur.

Türkçeye musallat olanların şimdi daha çok cemiyet dışında ve toplum içinde çalışan birçokları, işte buna mezûn değildirler.

NİHAT SÂMİ BANARLI: Türkçenin Sırları. Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1998, s: 267, 268.

KISA KISA… KISA KISA…

1-1930’LARDA ANKARA Avusturya Büyükelçisinin Gözüyle: Norbert Von Bischoff – Derleyen Necip Azakoğlu / Tarihçi Kitabevi

2-EDEBİYATTA VE SANATTA KISKANÇLIK: Peter Toohey – Begüm Kovulmaz / Doğan Kitap

3- AL SANA BAHAR: Hüsnü Mahalli / Destek Yayınları

4- GENÇLER İÇİN FOTOĞRAFLARLA ATATÜRK – NUTUK: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

5- GENÇ BİR KADININ İÇ DÜNYASI: Mehmet Rauf / Kırmızı Kedi Yayınları.

 

 

Sofya’da Mazi İle Oyalandık!

Hafta sonunu Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da geçirdik. Gidiş amacımız yeni kurulan “Dost Partisi”nin kuruluş kongresine Genel Başkan Lütfi Mestan’dan aldığımız davetti..

Türkiye’den arkadaşlarla yola çıktık… Yolda Balkanları ve Bulgaristan’ı nasıl kaybettik, bugün Türkiye’de yaşananların geçmişte Balkanlarda yaşananlarla bir alakası var mı? Türklük dünyanın her yerinde niye böyle perişan bir halde ? Bulgaristan Türklüğü siyaseten bölünüyor mu? tartışıp durduk..

Sofya’da yapılan genel kurula, Türkiye’den de Akp, MHP ve Chp temsilcileri katılmıştı. Türk Büyükelçisi de protokoldaydı.. Çok sayıda bizler gibi misafir vardı. Ancak herkes birbirine “bundan sonra ne olacak?” sorusunu soruyordu.

Bana göre iyi olmayacak… Çok akıllılar yine Türk’ü çırak çıkaracak tezgahlar peşindeler. Ama onların hesabı varsa Allah’ın da mutlaka bir hesabı vardır. Alma Türk’ün ahını çıkar aheste aheste!

Ayın 23-24’ün de yapılacak olan Hak ve Özgürlükler Partisi’nin genel kuruluna da davetliyim… İnşallah oraya da gideceğim.

Sonra da gelişmeleri izleyip, sizlerle izlenimlerimi ve değerlendirmelerimi paylaşacağım.

Ancak kısaca şunu söylemek isterim ki; Türkiye’deki siyaset Balkanları ve Balkan Türklüğünü anlamada ve siyaset geliştirmede son derece başarısız. Sebebi ise bilgisizlik ve teslimiyet!

O zaman “Her Türk bir devlettir” diyerek hepinizi Türk Dünyası ile bizzat ilgilenmeye davet edelim. Çünkü soydaşlarınız mazlum ve mağdur!

 

 

 

Yakın Târih Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cevdet Küçük Açıklıyor: ‘Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere tatbik edilen hukukî sistem, Ermeni iddialarının asılsız olduğunu ispat etmeye kâfidir.’

Oğuz Çetinoğlu: Türkler, hâkimiyet kurdukları Orta Asya, Afrika ve Avrupa’da çeşitli ırktan ve renkten, farklı dinden ve inançtan toplumları asırlarca nasıl yönetmişlerdir?

Prof. Dr. Cevdet Küçük: Türk kültüründe, benzerlik ve aynılık yerine farklılık esastır. Toplum modeli de, inanç farklılıklarına göre biçimlenmiş ve yasalarla korunmuştur. Türkler, yönettikleri toplumların farklılıklarını ortadan kaldırmak veya asimile ederek homojen hâle getirmek yolunda bir politika tâkip etmemişlerdir. Batılıların yaptığı gibi, çeşitli topluluklar arasındaki farklılıkları ve problemleri kullanarak ve onları birbirlerine düşürerek dolaylı bir düşmanlık ve çatışma alanı yaratmamışlardır. Aksine toplumlararası meseleleri çözmeyi daima aslî görevleri saymışlardır. Hattâ batılı emperyalist güçlerin tahrikiyle her topluluğun kendi devletini kurmaya çalıştığı son zamanlarda bile, milletleri asimile ederek problemlerden kurtulma yönüne gitmemişlerdir. Aksine bir takım yeni reformlarla çeşitli toplulukları ‘Osmanlılık’ üst kimliği altında birleştirmeye çalışmışlardır. Gerçekleştirdikleri ‘birlikte yaşama kültürü’ ile toplumlar arasında asırlardır devam eden tarihî zıtlaşmaları ve sürtüşmeleri ortadan kaldırmışlar ve barış içinde birlikte yaşama imkânı sağlamışlardır. Kısacası Türkler, farklılıkları ve çeşitlilikleri bir siyâset ve yönetim sanatı hâline getirmişlerdir.

Çetinoğlu: Birlikte yaşama kültürünün dayandığı temel prensipler nelerdir? Bu konuyu biraz açar mısınız?

Prof. Dr. Küçük: Türklerde birlikte yaşama kültürü, hükümdarların veya devlet adamlarının iyi niyetinden veya hoşgörüsünden doğmuş bir sistem değildir. Kaynakları eski Türk devlet geleneğinde ve İslam dininde bulunan bu sistem, bütün insanları sevmeye ve bütün dinleri eşit görmeye ve onların varlığını kabul etmeye dayanır.  Kaynağı Göktürklere kadar giden ve Orhun Kitâbelerinde ifâdesini bulan ‘insanı yücelt ki devlet de yücelsin’ anlayışı, târih boyunca bütün Türk devletlerinde değişmez düstur olmuştur. Osmanlı devletinin manevî kurucusu Şeyh Edebalı Osman Gazi’ye vasiyetinde, ‘oğul insanı yücelt ki devletin yücelsin‘ derken, Fatih Sultan Mehmed de Ayasofya vakfiyesine, ‘kâinatın özü insandır, bu sözüm insan içindir diye yazmıştır.

Türklerdeki insan sevgisine ve hoşgörüye dayanan bu anlayış, İslamiyet’in getirdiği yeni değerlerle de birleşerek cihanşümul bir boyut kazanmıştır. İslâm, kendisini vahiy dinleri içinde öz itibariyle aynı saydığı için dışlayıcı değil kuşatıcı bir özelliğe sâhiptir. Bu yönüyle özünde tarihî evrensellik taşır. Özellikle ‘Ehl-i Kitab’a diğer toplumlardan farklı bakar. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın da aslında İslam olduğunu kabul eder. Onun için Yahudi’ye veya Hıristiyan’a yapılan kötü muameleyi Müslüman’a yapılmış sayar. Bütün kültürleri ‘ezeli hikmet’ çerçevesi içinde değerlendirir. İslamiyet, Hıristiyanlığı ve Museviliği semavî ve ilahî din olarak kabul ettiği halde, Hıristiyanlık ve Musevilik Müslümanlığı aynı gözle görmez. Bilhassa Batı Hıristiyanlığı, değil başka dinleri, kendi dininden olduğu halde başka mezheplere de yaşama hakkı tanımaz. Nitekim Katolik İspanya, Müslümanlarla birlikte Yahudilere de yaşama hakkı tanımadığı için, Museviler 15. Asırda Osmanlı Devleti’ne göç etmişlerdir. Aynı şekilde Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşama hakkı verilmeyen Yahudilerle Katoliklerin katliamından kurtulabilen Protestanlar da Türkiye’ye sığınmışlardır.

Çetinoğlu: Ermenilerin ve diğer gayrimüslim toplulukların Türk idâresindeki statüleri neydi ve nasıl yönetiliyorlardı?

Prof. Dr. Küçük: İslam hukukuna göre sürekli olarak İslam ülkesinde yaşayan gayrimüslimler, Müslümanlarla eşit vatandaşlar sayılırlar. Kendilerine ‘Allahın ve peygamberin zimmesi‘ verilir. ‘Zimme‘ himâye etmek  (korumak) ve sâhip çıkmak anlamlarına gelir. Zimme verilen kimseye de ‘zimmî‘ denilir. Geniş mânâda hukukî bir himâye hakkı olan ‘zimme‘ ile bu insanların maddî ve manevî hayatları devlet tarafından garanti altına alınır. Zimmîler hür insanlar olarak kabul edilirler ve savaş esiri veya köle muamelesine tâbi tutulmazlar. İslam ülkesinde devamlı oturan zimmîlere ‘gayrimüslim tebaa‘ veya ‘gayrimüslim reaya‘ denilir.

İslam devleti, her türlü iç ve dış tehlikelere karşı zimmîlerin canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını, dinî hayatlarını ve mâbetlerini korumayı ve emniyet altında tutmayı Allah adına taahhüt eder. Müslümanlar da, Allah’ın emirlerine uyarak, zimmîlere canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını koruyacaklarına dair söz verirler. Buna karşılık zimmîler de, devletin egemenliğini tanımayı, kamu düzenini bozacak davranışlardan kaçınmayı ve şeriatın öngördüğü vergileri ödemeyi kabul ederler. Böylece zimmîler, devletin ve dolayısıyla Müslümanların üzerine zimmetlenmiş olurlar.

Çetinoğlu: ‘Eşitlik’ kavramından bahsedilebilmesi için bunlar yeterli mi sayılıyordu?

Prof. Dr. Küçük: Bu antlaşmadan sonra uyulması gereken kural, artık Müslümanların lehine olan şeyleri zimmîlerin lehine, Müslümanların aleyhine olan şeyleri de zimmîlerin aleyhine saymaktan ibârettir. Buna göre zimmîler de, tıpkı Müslümanlar gibi bir takım haklara sâhiptirler ve yine tıpkı Müslümanlar gibi bir takım yükümlülükleri vardır. Sâdece devlet başkanlığı, ordu komutanlığı veya hâkimlik gibi doğrudan doğruya hükümranlıkla ilgili üst seviyedeki görevler gayrimüslimlere verilmez. Ancak devlete karşı düşmanlıkları görülmeyen zimmîlerin devlet hizmetinde çalıştırılmalarında bir mahzur görülmez. Nitekim Ermeniler, başta baruthâne olmak üzere devletin en stratejik görevlerinde bile çalıştırılmışlardır.

Çetinoğlu: Başka ne ibi haklar veriliyordu?

Prof. Dr. Küçük: Gayrimüslimlerin çalışma, diledikleri yerde oturma, seyahat etme ve toplanma hürriyetleri vardır.

Eğitim ve öğrenim haklarına, inanç ve ibâdet hürriyetlerine dokunulmaz. Her türlü sosyal ilişkilerde hiçbir ayırım gözetilmez. Devletin himâyesini gören ve kamu hizmetlerinden yararlanan zimmîler mecbûrî askerlik hizmetinden muaf tutulurlar. Buna karşılık askerlik çağına gelmiş sağlıklı erkeklerden ‘cizye‘ adı verilen bir vergi alınır. Bunu ödeyecek gücü olmayan mükelleflerden cizye alınmaz ve herhangi bir cezâî müeyyide de uygulanmaz. Müslümanlar tarım ürünleri için ‘öşür‘ vergisi, zimmîler de buna karşılık ‘haraç‘ adı verilen bir arazi vergisi öderler.

Çetinoğlu: Zimmî hukuk sistemi ne zaman başladı, Osmanlı Devletinin son dönemlerine kadar devam ettirildi mi?

Prof. Dr. Küçük: İslâm’ın getirdiği zimmî hukuk sistemi Osmanlılar döneminde geliştirildi. Bilhassa Fatih Sultan Mehmed Han zamanında en yüksek seviyeye çıkarıldı. Fatih, İstanbul’un fethinden sonra, fonksiyonunu yitirmek üzere olan Fener Rum Ortodoks Kilisesine Bizans İmparatorlarından daha geniş haklar tanıyarak ihya etti. Aynı şekilde Musevilere de kendi havralarına sâhip olma hakkı tanıdı.

Çetinoğlu: Ermeniler, Hıristiyan olmakla birlikte, çoğunluktaki Hıristiyanlardan farklı mezheplere mensup idiler. Bu farklılık, onların haklarını kullanmalarında kısıtlamalara yol açıyor muydu?

Prof. Dr. Küçük: Osmanlı coğrafyasında, Yahudiler ve büyük Hıristiyan mezhepleri yanında bir takım farklılıklar arz eden çeşitli küçük mezhepler de bulunuyordu. Mesela Katolik oldukları halde, Ermeni Gregoryenler, Marunîler ve Keldânîler Doğu kilisesi usulüne göre, Melkitler (Rum Katolikleri)  ve Süryaniler ise Batı kilisesi usulüne göre ibâdet ediyorlardı. Bu farklılıklar yüzünden Kendi aralarında sık sık çatışmalar yaşanıyordu.

Çetinoğlu: Millet sistemi Osmanlı gayrimüslimleri açısından ne getirdi?

Prof. Dr. Küçük: Fatih Sultan Mehmed tarafından gerçekleştirilen ‘millet sistemi’ ile din, dil, ırk ve renk farkı gözetmeksizin ve asıl unsur olan Türklere diğer unsurlar arasında üstün bir mevki vermeksizin ‘cihanşümul devlet’ olma iddia ve teşebbüsleri Osmanlılara hâkim olmuştur. ‘Millet Sistemi’ sâyesinde dinî, ırkî, hukukî ve kültürel eşitlikler Osmanlı toplumunda her dönemde mümkün olabilmiştir. Osmanlı tebaası gayrimüslimler sâhip oldukları bu geniş imtiyazlar sâyesinde zenginleşirken, Müslüman komşuları onların ilerlemelerini kıskanmamışlardır. Aksine onlar sâyesinde ülkenin iktisadî hayatının gelişmesinden memnun olmuşlardır. Bu sistem sâyesinde toplumun çeşitli kesimleri bir araya geldikleri halde, asla kendi kimliklerini kaybetmemişlerdir. Aksine kendi dillerini, dinlerini, kültürlerini ve hayat tarzlarını koruyabilmişlerdir.

Çetinoğlu: Millet sistemine göre dinî cemaatler Müslümanlarla aynı haklara sâhip idiler.’ Diyorsunuz. Bu açıklamalarınızdan; ‘Ermenilerin, Osmanlı Devleti aleyhine isyan, ayaklanma, protesto hareketi, baskın, suikast… ve mer’i kanuna aykırı herhangi bir hakarete tevessül etmelerini mâzur gösterecek bir haksızlık söz konusu olmamıştır.’ Hükmüne varılabilir mi?

Prof. Dr. Küçük: Bu konuda hiçbir şüpheye mahal yoktur. Ermeni hareketlerinin mâzur örülebilecek hiçbir tarafı da yoktur.

Osmanlıların gerçekleştirdiği bu millet sistemi sâyesinde, uzun süren bir ‘Pax Ottomanica /  Osmanlı Barışı) dönemi yaşandı.

Çetinoğlu: Osmanlı barışının bozulmasında bu yarı bağımsız millet sisteminin de payı var mıdır?

Prof. Dr. Küçük: Osmanlı Barışının bozulmasının en önemli sebeplerinden biri batı emperyalizminin Osmanlı ülkelerine girmesidir. Avrupa ülkelerine birbiri ardına verilen kapitülasyonlar ve buna bağlı olarak Osmanlı askerî gücünün giderek zayıflaması sonucu batı emperyalizminin Osmanlı ülkesine girmesine mâni olunamamıştır. Batı tesiri, Osmanlı gayrimüslimlerini misyoner faaliyetleri yoluyla, batı diplomatları kanalıyla ve Akdeniz ticaretinin gelişmesinin yarattığı sonuçlarla etkilemiştir.

Çetinoğlu: Bu tatbikatın neticesi nasıl oldu?

Prof. Dr. Küçük: Batı tesiri bu yarı otonom bölgeye daha kolay ve daha erken girme imkânı bulabilmiştir. Papalık ve Fransa tarafından desteklenen Katolik Misyonerleri 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı ülkesi Orta Doğu’da yoğun bir propaganda faaliyetine başlamışlardır. Cizvit misyonerlerini bütün Osmanlı ülkesine yayan ve pek çok yerde kolejler açan Fransa’nın asıl maksadı, dinî olmaktan çok ticarîydi. Osmanlı ülkesini ve özellikle de Orta Doğu’yu kendisi için ticarî nüfuz sahası olarak seçmişti.  Yapacağı ticarette dayanabileceği bir ticaret erbabına ihtiyacı vardı. Bu da ancak Osmanlı tebaası Katolikler olabilirdi.

Fransa, faaliyetlerini bu yönde yoğunlaştırdı. Osmanlı devletinden elde ettiği ticarî kapitülasyon haklarına dinî cemaat haklarını da ilave ettirmeyi ihmal etmedi. Özellikle 1673 kapitülasyonlarından sonra, Osmanlı tebaası gayrimüslimler arasında Katolikliğe geçenlerin sayısı hızla arttı. Artışın en önemli sebebi, Fransa’nın Osmanlıdan elde ettiği ticarî imtiyazlardan Osmanlı tebaası Katolikleri de yararlandırmasıydı. Fransa’nın Osmanlı tebaası Katoliklere uyguladığı bu himâyeci siyaset ve sağladığı geniş ticarî imtiyazlar Osmanlı tebaası gayrimüslimlere çok câzip geldi. Fransa’nın desteğiyle açılan matbaalar ve okullar aracılığıyla propaganda faaliyetine girişildi. Misyonerlerin esas hedefleri şüphesiz Osmanlı gayrimüslimleriydi. Çünkü şeriata göre Müslümanlıktan ayrılan bir kişiye ölüme kadar varan cezalar verildiği için Müslümanlardan cemaat çalmaları mümkün değildi. Cemaat çalabilecekleri en büyük kaynak kadim Hıristiyan cemaatleriydi.  Bunların içinde de en kalabalık olanı Ermeni Gregoryen cemaatiydi.

Papa ve Fransa’nın gönderdiği Katolik Misyonerleri tarafından 1698’de İstanbul’da açılan Ermeni matbaasında, çok sayıda Ermenice Katolik propaganda risalesi bastırılarak dağıtıldı. Katolik misyonerlerinin bu faaliyetleri yüzünden asırlardır kiliselerde hüküm süren huzur ve asayiş bozuldu. Osmanlı tebaası gayrimüslimler arasında yeniden kanlı çatışmalar başladı. Ermeni Gregoryen Kilisesi ile Rum Ortodoks Kilisesi Patrikleri, Osmanlı hükümetine müracaat ederek, misyoner faaliyetlerine karşı gerekli tedbirlerin alınmasını ve bu kargaşaya bir son verilmesini istediler. Hükümet, patriklerin ısrarı üzerine Misyonerlerin propaganda amacıyla kurdukları matbaaları 1701 yılında kapatarak yayınlarını da toplattı. Misyonerlerin bir kısmı yakalanarak yurt dışına sürüldüler. Yurt içinde de çok sıkı bir kontrol mekanizması kuruldu. Yine patriklerin ısrarıyla, Osmanlı tebaası gayrimüslimlerin mezhep değiştirmelerini yasaklayan bir kanun çıkarıldı. Fakat alınan bütün bu tedbirlere rağmen misyonerlik faaliyetleri gizli olarak devam etti.

Çetinoğlu: Kapitülasyonlar hakkında kısa bir bilgi lütfeder misiniz Hocam?

Prof. Dr. Küçük: Kapitülasyon hakları, ilk defa Kanunî tarafından 1535’te Fransa’ya verilmişti. Dış ticareti canlandırmak maksadıyla tek taraflı olarak verilen bu ticarî imtiyazlar her an aynı yolla tek taraflı olarak kaldırılabilirdi. Ancak Kanunî’den sonra gelen padişahlar, çeşitli iç ve dış sebeplerle yeni haklar ilave ederek kapitülasyon hakları vermeye devam ettiler. Nihayet 1740’ta Fransa’ya verilen yeni bir imtiyaz andlaşmasıyla, o zamana kadar Fransa’ya verilmiş olan bütün ticarî, iktisadî, dinî ve hukukî imtiyazlar teyit edildi. Buna göre şimdiye kadar Osmanlılar tarafından verilmiş olan kapitülasyon hakları,  artık kaldırılamaz ve değiştirilemez devamlı muahedeler hâline getirilmiş oluyordu. Ayrıca 1620’de bir fermanla Fransa’ya verilmiş olan dinî haklar genişletiliyordu. Diğer milletler de, Fransa imparatorunun himâyesi altında olmak şartıyla, Kudüs’teki Katoliklere ait mukaddes yerlere serbestçe ziyâret edebilecekler ve oralarda ticaret yapabileceklerdi.

Bundan sonra, Ermeni Gregoryen Kilisesinden Katolikliğe geçenlerin sayısı arttı. Katolik Ermenilerle Gregoryen Ermeniler arasındaki çatışmalar da şiddetlendi. Gregoryen kilisesinin papazları mezhep değiştiren Ermenilerin cenâzelerini kaldırmayıp ortada bırakması büyük bir problem oldu. Nihayet Babıâli, Fransa’nın baskıları karşısında 1829 yılında Ermeni Katolik Kilisesini tanımak mecburiyetinde kaldı. Böylece Ermeni Gregoryen kilisesi yanında bir de Ermeni Katolik kilisesi kurularak, Ermeni toplumu birbirine düşman iki ayrı cemaat hâline gelmiş oldu.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti bu ayrışmadan nasıl etkilendi?

Prof. Dr. Küçük: Fransa, Katoliklerin hâmisi olduğunu ileri sürerken Rusya da Ortodoksların koruyuculuğuna soyundu. 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Andlaşması’yla Rusya’ya da Kudüs’te kilise açma ve Rus vatandaşlarının Osmanlı ülkesinde bulunan mukaddes yerleri serbestçe ziyâret etme gibi bazı dinî imtiyazlar tanındı. Ruslar, Osmanlı tebaası bütün Ortodoksların hâmisi olduklarını ileri sürüyorlardı. Önceleri Katolik propagandasına karşı Osmanlıları destekleyen İngiltere, daha sonra ‘Himaye Sistemi’nin sağladığı siyasî ve ticarî haklardan faydalanmak bu faaliyetlere katıldı. İngiltere ve Amerika tarafından desteklenen Protestan misyonerleri de, 19. yüzyıl başlarından itibâren Osmanlı ülkesinde propagandaya ve kolejler açmaya başladılar. Daha sonra Almanya, Hollanda ve diğerleri de bu kervana katıldılar. Çünkü Osmanlı gayrimüslimlerinin ticaretle uğraşmaları, dil bilmeleri, bölgeyi iyi tanımaları, halkın gelenek ve göreneklerini iyi bilmeleri, onları Avrupalılar için vazgeçilmez tabii bir ortaklık mevkiine yükseltmişti.

Böylece kendilerini dünya düzenini kurmakla görevli sayan Osmanlıların toplumlararası barışı sağlamak maksadıyla kurdukları millet sisteminin karşısına, dünyayı sömürmek isteyen batılı emperyalist devletlerin sırf kendi çıkarları uğruna Osmanlı birliğini yıkmak için oluşturdukları himaye sistemi ortaya çıkmış oldu

Çetinoğlu: Himaye sisteminin millet sistemine etkileri ve imparatorluğun dağılmasındaki rolü nedir? Prof. Dr. Küçük: Emperyalist güçler, 19. yüzyılda Türkiye üzerinde mücâdeleye girişirlerken kendilerine verilmiş olan bu himâye haklarına dayanarak ortaya çıktılar. Hem kendi sermayelerinin güvenliği ve hem de ticarî ortakları olarak gördükleri Osmanlı tebaası gayrimüslimlerin refahı için her vesileyle Osmanlı devletini sıkıştırarak çeşitli imtiyazlar koparmaya çalıştılar. Yayılmacı politikalarını himâyelerine aldıkları dinî cemaatleri kullanmak suretiyle uygulayan batılı devletler, açık pazar olarak gördükleri Osmanlı Devleti’nde serbest ticareti engelleyen kanunların değişmesini ve ticarî temsilcileri olarak gördükleri gayrimüslimlerin siyasî ve sosyal haklarının genişletilmesini istiyorlardı. Osmanlı devletinde ortaya çıkan kötü yönetim uygulamaları bütün topluma aynı şekilde yansıdığı halde, bunu özellikle gayrimüslim unsurların ezilmeleri şeklinde değerlendiriyorlardı.

Batı emperyalizminin ticarî, siyasî, askerî ve kültürel alanlarda Ortadoğu’ya sarkmış olması, Osmanlıların buralarda gerçekleştirmeğe çalıştıkları dinî-siyasî ‘cihanşümul’ devlet olma fikrini temelinden sarstı. Dış müdâhaleler yüzünden Müslümanlarla gayrimüslim unsurlar birbirlerine düşman hale geldiler. Türklerin, eski ihtişam dönemlerinde başardıkları çeşitli milletleri kaynaştırma ve aralarında çıkar birliği kurma imkânları ortadan kalktı. Dış tehditlere, içeride de batının himayeci politikaları sâyesinde zenginleşen gayrimüslim toplulukların bağımsızlık hareketleri eklendi.

Çetinoğlu: Ermeni ayaklanmalarının içyüzünü çok mükemmel bir şekilde açıklamış oldunuz. Teşekkür ederim Efendim.

Prof. Dr. CEVDET KÜÇÜK:

1946 yılında Manisa’nın Soma ilçesinde doğdu. İlk, orta ve yüksek tahsilini İstanbul’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Yakınçağ Târihi Kürsüsünden 1969’da mezun oldu.

 

1970 yılında aynı bölüme asistan olarak tâyin edildi. 1976’da ‘doktor’ unvanına hak kazandı. Goethe Enstitüsü’nce sağlanan burstan yararlanarak 1976 yılında Almanya’ya gitti. Üç aylık kurstan sonra bir ay süreyle Alman, 1981’de İngiliz kütüphane ve arşivlerinde ilmî araştırmalarda bulundu.

 

Yakınçağ ve Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalındaki kadrosuna Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. 1983 yılında ‘Doçent’, unvanını aldı

 

1989 yılında ‘Kuveyt Üzerinde Osmanlı-İngiliz Nüfuz Mücadelesi 1896-1913‘ konulu tezle aynı Anabilim dalında Profesörlüğe yükseltildi.

 

Osmanlı Çağdaşlaşması, Osmanlı Gayrimüslimleri, Ortadoğu ve Adalar konularında çeşitli araştırmaları bulunmaktadır. Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı 1878-1897, konulu araştırması, bu konuda yapılan ilk akademik çalışmadır. 1984 yılı Türkiye Milli Kültür Vakfı birincilik armağanına layık görülen bu araştırmada Ermeni meselesinin ortaya çıkışı belgelerle anlatılmaktadır.

 

Fakülte Kurulu ve Fakülte Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulunmuştur. Türk Tarih Kurumu Asli Üyesidir.

 

 

Sadece MHP Değil Türkiye Değişecek

“MHP’nin siyaset ve toplum hayatında işgal ettiği yer en az iktidar partisininki kadar önemli ve güçlüdür” diyor  (yandaş Akşam Gazetesinde yazan) Kurtuluş Tayiz.

Bu tespit bazılarına göre abartılı gelebilir. Ama ben de bugünkü siyasi dengeleri değiştirebilecek tek parti olarak MHP’yi görüyorum. Bunun için -Tayiz’in diğer görüşlerine iştirak etmesem de- bu cümlesi ile benzer görüşteyim.

MHP çok yakın zamanda bir seçim olsa ve mevcut yönetimi ile seçime girecek olsa çok büyük bir ihtimalle baraj altında kalacak.

Buna karşılık lider ve yapısal değişimi gerçekleştirir, “öğrenilmiş çaresizlik içindeki kitlelere umut olabilecek bir vitrin ve vizyon ile seçime girecek olursa mevcut oy oranını ikiye katlayacak.

Mesela “Meral Akşener başkanlığında seçime girse” diye yapılan anketlerde MHP’nin oy oranının ilk seçimde yüzde 25 olacağı görülüyor.

*******************************************

Mahkeme kararı ile değişim başladı

Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi olağanüstü kurultay kararı verdi. MHP’de Kurultayın yapılması için “543 delegenin imzaladığı olağanüstü kongre çağrısı yapma” talebini kabul etti. “Tüzük değişikliği amacıyla toplantı yapmak üzere” kurultay talebini yapan muhaliflerin gösterdiği 3 üyeyi görevlendirdi.

Hani “bir şey değişecek, her şey değişecek” diye bir slogan var ya, tam da bu hali izah eden bir cümle gibi.

Çünkü yapısal restorasyonunu tamamlamış, güçlü bir kadro ile vitrinini yenilemiş, profesyonel bir ekip çalışmasını uygulamaya geçirmiş bir MHP‘nin oy oranının üst limitinin ne olacağını kestirmek kolay değil. Ancak birinci parti olmasının hiç de sürpriz olmayacağını düşünüyorum.

MHP’nin bir cazibe merkezi haline gelmesiyle AKP’ye kaptırılmış ülkücü oylar yuvaya dönerken, “alternatif yok” diye AKP’ye oy veren merkez sağ oylar da MHP’ye yönelir. Bu gelişmeden en çok AKP zarar görür.

Bu demektir ki MHP ilk seçimde iktidar, bir sonraki etapta ise tek başına iktidar hedefine ulaşabilir.

İşte bu sebeple 8 Nisanda Mahkemenin verdiği olağanüstü kurultay yolunu açan kararı sadece MHP için değil, Türk siyasi hayatı için bir dönüm noktası olabilir.

Bu karar öyle görünüyor ki, bir tsunaminin ilk öncül dalgasıdır. Türkiye’nin bütün iç siyasi dengeleri değişebilir.

Türkiye bir normalleşme dönemine girer. İnsanların “benden ve diğerleri” olarak ayrılmadığı, bir kişinin ağzından çıkanın kanun olmaktan çıktığı, hainlere, hırsızlara hesap sorulabildiği, hukukun üstünlüğü ilkesinin hayata geçirilmeye başlandığı bir dönem başlayabilir.

Hatta komşularla bozulan ilişkilerimizin tamiri, bölgede dış politika dengelerinin değişmesi gibi devasa sonuçlara yol açabilir.

*****************************************

Olağanüstü Kurultay Olacak mı?

Devlet Bahçeli ve ekibi Mahkemenin kararını temyiz ederek zaman kazanma hesabında. (Ne için zaman kazanacaklarsa?)

Peki, temyiz olağanüstü kurultayın yapılmamasını ve hatta geciktirilmesini sağlayabilir mi?

CHP ve SP için mahkemelerin geçmişte aldığı benzer kararlara bakarsanız bunun mümkün olmadığı görülüyor.

Anayasa Mahkemesi CHP’de beşte bir imzayı geçerli görmüş, kurultayı toplaması için süre tanımış ve kararına uymazsa Hazine yardımını keseceğini bildirmişti.

Saadet Partisinde ise 2010’da tam da bugün MHP’de yaşanan süreç yaşanmıştı. Mahkeme 3 kişilik heyet görevlendirmişti. Heyet, kurultay salonunu tutmuş ve Çankaya İlçe Seçim Kurulu’na başvurarak kurultay hazırlığına başlamıştı.

Bu arada SP Genel Merkez Yönetimi konuyu Yargıtay‘a taşıyarak temyiz etti. Aynı zamanda Çankaya İlçe Seçim Kurulu’na başvurarak kurultayın iptalini istedi.

Önce İlçe seçim kurulu başvuruyu reddetti. Bu sefer Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK‘ya) gittiler. YSK’nın cevabı da aynı oldu, kurultay yapıldı.

Yargıtay da (3 yıl sonra) yeterli sayıda delege imzası toplandığı için kurultayın toplanması gerektiği yönünde karar verdi.

Eski Adalet Bakanlarından, yetkin bir hukukçu olan Prof. Dr. Hikmet Sami Türk de “temyiz süreci kurultayın toplanmasına engel değildir, toplanır ve delege özgür iradesiyle kararını verir” görüşünde.

Yani hukuki açıdan olağanüstü kurultayın toplanması kesin gibi.

Bu durumda Mayıs ayında tüzük kurultayı toplanacak, gerekli olan en az 601 delegenin çok üstünde bir delege onayı ile tüzük değiştirilecek. Sonra da seçimli kurultaya gidilecek.

***********************************************

Baskın Seçim Hesabı

Diyelim ki eski kararların aksine olarak temyiz kararının beklenmesi kararı çıktı. Yargıtay’ın karar vermesi için yasal süre en fazla üç ay. Yani Temyiz Mahkemesi, yasal süreye uyarsa, kararını üç ay içinde verebilir.

Nasıl olsa eninde sonunda kurultay yapılacak. Yönetimin kendilerini seçen kurultay delegelerinin yeniden güvenini almaktan kaçması başlı başına bir demokrasi özürüdür. Bugüne kadar yaptıkları iyi işleri de unutturacak bir siyasi hatadır. Bu tavır akıbeti değiştirmez ama gidenlerin bıraktığı izlerin kötü olmasına sebep olur.

Dahası, ya bu arada AKP ve Erdoğan MHP’deki durum tam netleşmeden önce bir “baskın seçim” kararı alırlarsa… Yaz aylarında veya sonbaharda bir baskın seçim yaparsa…

Saray’da bu konunun ciddi ciddi tartışıldığı konuşulup, yazılmakta. Bu haberlere göre, bir baskın seçimde (değişimini gerçekleştirememiş) MHP ile (PKK ile arasına mesafe koymayan) HDP’nin baraj altında kalabileceği, böylece 330 milletvekili sayısını aşarak gelen AKP’nin Başkanlık sistemine geçişi sağlayabileceği hesapları yapılmakta imiş.

Nitekim yandaş Akşam’da Kurtuluş Tayiz AKP’ye şu tavsiyeleri ile bu hesapların ipucunu veriyor:

“Yargı’nın ‘MHP’ye kayyum’ kararı, iktidar partisini de yakından ilgilendiriyor. Yeni anayasa ve başkanlık sistemine geçiş hazırlıkları yapan AK Parti’nin sayısal eksikliği, MHP‘nin içine yuvarlandığı bu krizden gelecek vekillerle giderilebilir.”

“İktidar partisi, MHP‘de olup biteni izleme yerine hızla harekete geçerek bu krizi ülke menfaatleri lehine çevirmeye çalışmalı.”

Devlet Bahçeli ve ekibi kurultay taleplerine direnerek böyle bir gelişmeye yol açtıkları taktirde Türk Milletinin ve ülkücülerin yüzüne bakamayacaklardır.

 

 

 

Taçlandırmalı

İyilik, güzellik, sevgi ve saygı,

Bunlar güzel şeyler, hep bulunmalı.

Vicdan ve merhamet satın almalı,

Yüreği imanla taçlandırmalı.

*

Vatan, millet, devlet ebed olmalı,

Yalan,riya ,hile, yetim kalmalı.

İnsan şu dünyaya çok tapmamalı,

Kalpleri sevgiyle taçlandırmalı.

*

Ne oldum delisi hiç olmamalı,

İnsan, insanlığı unutmamalı.

Zamanı, zemini hesaplamalı,

Ortamı saygıyla taçlandırmalı.

*

Her zaman sabredenlerden olmalı,

Hal hatır sormalı, gönül almalı.

Karıncayı bile incitmemeli ,

Gönül köprüsünü taçlandırmalı.

*

Göçenlere her an dua etmeli,

Yazıp okumalı, sorgulamalı.

Hakkı tutup, haktan ayrılmamalı

Şükür bahçesini taçlandırmalı.

 

 

Allah – Kâinat – İnsan (3)

Aslında bedenin bütün hareketleri, Rûh’un kıpırdatmalarından, O’nun tecellîlerinden / cilve ve ışıltılarından başka bir şey değildir. İslâm düşünce tarzında, bizzât Rûh’tan bahsetmeyip de İlm-i Ahvâl-i Rûh / Rûh Hâllerinin İlmi diye söz etmesinde, bu incelik var. Bundan dolayı “Psikoloji” / “Ruh İlmi” ifadesi yanlıştır. Zira Allah’ın zâtına yol olmadığı gibi, Emîr Âlemi’nden, Allah’dan olan Rûh’un da zâtına yol yok.

X

Cisim mânaya muhtaç, mânası olmasa olmayacak yâni yaratılmayacaktı. Vücud da mânaya yani Rûh’a muhtaç. Aynı şekilde Rûh da vücûda muhtaç. Vücûd olmasaydı görünemeyecek, kabiliyetlerini sergileyemiyecekti. Âdeta madde, mânaya âyine / aynadır. Zaten ayna göstermek için, yani kendisi için değil de, başkası için var edilmiştir. Nasıl aynayı kendisi için değil, başkalarını gösterdiği için ele alıyorsak; maddeye de, mânası için değer veriyoruz. Demek ki, her şey hikmeti; ondan beklenen gaye, hedef ve maksadı için vardır ve var edilmiştir.

“Hikmet, mü’minin kaybolmuş malıdır. Nerde görse almalı.” mealindeki hadîsten anlıyoruz ki, dünyanın neresinde ve hangi zamanında olursa olsun; iyi, güzel ve doğru Hakk’tandır. O’nun kalıntısıdır. “Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez.” / “İsmin değişmesiyle hakikat değişmez.” hükmünce; onlar bizim isimsiz olan, başka libas ve kisvelere bürünmüş bulunan öz malımızdır.

Bu her saha için geçerlidir. Kötü, çirkin ve yanlış ise beşerîdir. Nitekim bütün hukuklarda ve bütün çağlarda -bugün olduğu gibi- ırz, namus, can ve mal vb. gibi mefhumların mukaddes / kutsal oluşu; Hakk’tan olan öz ve ruhun dipdiri ayakta oluşunun göstergesidir. Zamanın ilcaati / geçmesiyle ayrıntılar mecrasından çıkmış. O asl’a farklı kalıplar giydirilmiş, değişik görüntü ve görünüşler kazandırılmıştır ki o başka mes’ele.

Yapılacak olan, onları aslî mecralarına oturtmak. Hakk olan gerçek kaynağını göstererek, bu mefhumları Hakk bilenlere; Hakk’ın yolunu ve Tevhîd’i göstermeye çalışmaktır.

Hakikat, uzaklarda değil. Her yanımızda. Ötelerde aramaya hacet yok. Hakikatin ta kendisiyiz. Mesaj yüklü maddeyiz. Maddemiz, vücudumuz gerçeğin ta kendisi. Eserin ta kendisi. Ustasını aksettiriyor. Seyircinin ta kendisi.

Bir düşünse. Bakan kim? Görülen kim? Gözlerinden gören kim? Hakikat ne? Bakılan, Bakan, Bakmak ne? Velhasıl dostlar! Gerçeği görenedir görene, köre ne?

Bir ve Tek olanın muhît / her şeyi kuşatıcı ilminden, şehadet âlemine. Gayb / görünmez âlemden görünen âleme. Mâna diyarından, madde dünyasına zuhûr ettirilmiş olan Yûnus’un: “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm.” mısraında, veciz ifadesini bulan. O’ndan olan fakat asla O olmayan. Bin bir varlıklarız biz. “Heme o’st.” değil, “Heme ezost”uz. Yani O’ndanız ama O değiliz. Santraldaki tek kaynağın şehirde bin bir şekil ve renklerde, çeşitli kalıplarda, ampullerde görünüş, oluş, bulunuş, tecellî edişleri misâli.

Bir göz hatırı için çok gözler sevilir. Çünkü bir olandan zuhûr etmiş çoklarız biz. Şehirdeki bütün ışıkların, bir olan santralden neş’et ettikleri / çıktıkları gibi. Bundan dolayı “Yaratılmışı severiz, yaratandan ötürü.” diyor. Muhabbet fedaileri olmanın, husumete zaman bulamamanın bilincine varıyor. Yûnus vâri:

“Ben gelmedim dâvi için

Benim işim sevi için.”

Düstûr ve prensibini şiar ediniyoruz.

X

İnsan yok olmayı, hiç olmayı, eskimeyi, bitmeyi, tükenmeyi istemiyor. Sevmiyor. Doğru bulmuyor. Demek ki “Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” hükmünce, tatile çıksa; biteceğini bilmek, zevkini alıp götürüyor. Ütü yapsa, kırışsın istemiyor. Yeni elbise alsa; eskisin, yıpransın istemiyor. Velhasıl insan ebed diyor. Ebed’i istiyor. Fâniyiz, fâni olanı istemem derken “Ebedî’nin sâdık dostu ebedî olacak.” müjdesi imdadına yetişiyor.

 

 

Eğitim ve Öğretim Üzerine

Bu konuyu yazmama kurucusu olduğum Çocuk Kasabası Anaokulu’ndaki bir gözlemim sebep olmuştur. Şöyle ki bir öğle yemeğinde bir grup 3 yaşındaki çocuk, başlarındaki öğretmenleri ile merdivenlerden sağdan yukarı çıkar iken, diğer bir grup ise aşağı inmekte idi ve hiçbir karmaşa yoktu. Sağdan yürüme uygulaması karmaşayı ortadan kaldırmış, herkes kendi hattında gideceği yöne gidebiliyordu. Bu gözlem beni 1990’lı yılında, Mekke’de kıl payı kurtulduğumuz, 3 binden fazla kişinin öldüğü tünel faciasını hatırlattı. Hayatımdaki unutamadığım bir facia olan bu olayda, hac ibadetinin önemli bir parçası olan şeytan taşlama gidişindeki tüneli ve köprüyü kullanan insanlar, böyle bir bilgi ve eğitim almış olsalardı bu olay yaşanmayacaktı. Böcek dahil hiçbir canlıya zarar vermeme şartlarının emredildiği ihramlar içindeki Müslümanlar, yönetim eksikliğinin de eklenmesiyle, birbirlerinin ezerek ölümlerine ve yaralanmalarına sebep olmuşlardı.

Eğitim biz insanların hayatındaki her adımının, iyi veya kötü olmasında etkisi olan bir husustur. Toplumları meydana getiren bireylerin eğitimindeki eksiklik ya da yeterlilik veya ilerilik sağlık, huzur ve refah seviyesini bizzat etkilemektedir. Eğitim konusunu doğru uygulamalarla hayata geçirebilenler ileri giderken, bu hususu eksik bırakanlar veya yeterince doğru kurum ve kurallara bağlayamayanlar, günlük yaşam kalitesi daha düşük bireylerin oluşturduğu bir toplum olmaktan kurtulamamaktadırlar.

Çocukların iyi eğitim almaları nedir? İnsanların özellikle çocukların eğitiminde görerek öğrenmek önemli bir yer tutar. Anne-baba ve kardeşin davranış biçimlerine, okulda öğretmenlerin ve arkadaşların davranış biçimlerine, mahalledeki komşu ve arkadaşların tavırlarına günümüzde birde oldukça yoğun bir şekilde televizyon ve sosyal medyanın etkileri eklenmiştir. Çocuğun doğru ve güzel bir karakter kazanması için ciddi bir eğitici gayrete ihtiyaç vardır. Bilinçli ve birbirini tamamlayan bir ilgi, onların iyiyi yakalaması ve onu benimsemesini sağlayabilir.

Bu sebeple anne-babaların çocuklarının eğitim ve öğretimdeki sorumluluklarını birinci planda tutmaları gerekir. İlk rol model olduklarını unutmadan, örnek alındıkları bilinci ile çocukları ile ilgilenmelidirler. Çocuklarının istediklerini alma ve yapmanın yeterli olmadığını bilerek onlarla daha çok zaman geçirmelidirler. Sokakta-okulda-televizyonda-sosyal medyada onları etkileyen-ilgisini çeken hususlar hakkında onlarla ilgilenilmeli, bilgilendirmelerle ilgilerini çeken hususları doğru anlamaları sağlanmalı, yanlış davranışlara geçmeleri önlenmelidir. Çocuk Kasabası Ana Okulumuz da gözlemlediğim üzere 3-4-5 yaşlarındaki küçüklerimizin doğru ve iyi yetişmeleri için uygulanan eğitim metotları vardır. Bu metotlar belirli bir disiplin içinde uygulanarak çocukların günlerini daha mutlu geçirmeleri sağlanmaktadır. Böylece iyi, doğru davranış ve alışkanlık biçimleri daha kolay kazandırılmaktadır. Burada da eğitim kurumu ile ebebeynin karşılıklı işbirliği önemlidir. Çocuklarımızdaki gelişmeler izlenerek olumlu-olumsuz davranışlar ilgili eğitimci ile paylaşılarak değerlendirilmelidir. Gerektiğinde ilgili rehberlerden de istifade edilerek çocuklarımızın sağlıklı bir gelişme süreci yaşamasını sağlamalıyız. Bu ilgi onların hayat boyu sağlık, başarı ve mutluluklarını etkileyecek olan bir imkanı hazırlayacaktır.

Eğitimin iyi ve faydalı insan yetiştirmek olduğunu, bunun da doğru davranış biçimlerini kazanmış, aklını, bilgisini ve becerisini kendisi, içinde yaşadığı toplumu ve çevresi için, öncelikle zarar vermeden, sonra da olabildiğince faydalı olmak  için  kullanabilen bireyler  yetiştirmek olduğunu, okul  öncesi eğitimin de bu hususta  önemli bir payı olduğu bilgisini paylaşmak istedim.

 

 

Vatandaş Nihat Ferah

Henüz 250. Sahifedeydim. “Tut Elimi Killize” adındaki romanımın son bölümünü yazıyordum. 1950’li yılların Kilis’ini anlatıyorum bu çalışmada. 27 Mayıs Darbesinde önce göz altına alınan, sonra tutuklanan Kilisli aydınları yazıyordum. Aykırı entelektüel Nihat Ferah olayını sonlandırmak üzereydim. Sanırım saat 16.00 falandı. Telefonum çaldı. Paris’ten Mahmut Kaçarlar arıyordu. Önce “Acaba Türkiye’ye döndü mü?” diye düşünürken merakımı giderdi. “Kahramanımızı kaybettik. Başımız sağ olsun” dedi. Sonra devam etti soluklanmadan “Yok hala Fransa’dayım. 13 Nisan günü Hanımı da alıp döneceğim.” dedi. Kaybettiğimiz kahramanımız kimdi ki? Benim haberimin olmadığını hemen anlamıştı:

-Nihat Ferah Hocayı kaybettik.  Rahmeti rahmana gönderdik.

Yüreğim daha hızlı çarptı üçüncü çeyrek asır içinde olan 58 yıllık dostumun, ağabeyimin, hemşehrimin, sanatçımızın, aydınımızın vefat haberiyle. Heyecanlandım bittabi. Hemen sordum.

-Ne zaman, nasıl olmuş?

-Ağabey facebook’ta dikkat etmedin  herhalde. Fotoğraflarıyla arkadaşlar yayınlamışlar.

-Benim facebook’um kapalı. Hala açılmadı. Korsanlar girmişti. Sen olayı anlat bana.

-Cumartesi akşamı saat 19.00’a doğru evinde oturduğu divanda birden bire kötüleşmiş. Hemen ailesi hastaneye kaldırmış. Meğer kalp krizi geçiriyormuş o sırada. Hastanede de vefat etmiş. Mekanı cennet olsun.

 

Bir Kanaat Önderi Hakka Yürüdü

Öyle bir şaşırdım ki, biran konuşamadım, sustum. Daha önceki hafta Kilis’te beraberdik. Aynı sofrayı paylaştık. Espriler yaptı. Hatıraları yad ettik. Şiirler okudu bize. Politik gelişmeleri değerlendirdik. Ah Nihat Hoca ah!

-Peki sonra?

-Pazar günü Kesik Minare Camii’nde öğleyin kılınan cenaze namazının ardından, Asri mezarlıkta defnedilmiş.

Sanki ailemizin bir ferdi vefat etmişti. Kültür hayatımızın, cemiyet hayatımızın, edebiyat hayatımızın, hatta örnek taşra hayatımızın önemli isimlerinden birini kaybetmiştik.

Dualar ettik, Fatihalar gönderdik Mahmut Kaçarlarla birlikte. Rahmet diledik hepimiz için. Telefonu kapatır kapatmaz. Önce taşra gazetelerine baktım. Hiç birinde rastlamadım habere. İstanbul’daki muhafazakar medyanın de böyle bir endişesi yoktu. Patronlar ihale alma peşindeydi.  Kilis Gazeteleri Pazar günleri yayınlanmıyordu. Önce Gazeteci Ahmet Ekinci’yi aradım. Meşguldü. Aklıma gelen diğer arkadaşlara ulaşamadım. En son Mehmet Evran’ı bulmaya çalıştım, başka biriyle konuşuyordu. Ancak az sonra kendisi aradı beni ve bilgilendirdi:

-Başımız sağ olsun. Rahmetli Pazar günü defnedildi. Kesik minare Camii’nde yer yoktu. Dışarıya kadar dolmuştu. Tatil günü böyle cemaat az bulunur. Hele bir hafta içine denk gelseydi, miting alanı gibi olacaktı Rahmetlinin cenazesi.

-Seveni, saygı göstereni çoktu her kesimden. Nurlar içinde yatsın. Önce Türkiye, sonra İslam coğrafyası önemli bir kanaat önderini kaybetti.

Sonra Mehmet Evran’a sordum “gazetelerde haber yer aldı mı” diye? Kilis’in sesi ilk gün vermiş haberi. Sahibi Mehmet Reyhanlı’yı arayarak alakasından dolayı teşekkür ettim, o da “Biz Nihat Hocayı severiz” dedi.

 

Peyami Safa’nın Taşradaki Devamı

Nihat Ferah ile ben ortaokulda(1958) iken tanıştım. Müthiş bir hafızası vardı. Okuduğu şiiri ezberlemekte zorlanmaz, makaleyi algılamakta sıkıntı çekmez, bir kitap kurdu, bir ayaklı kütüphane gibiydi benim için. Hele edebiyat ve musiki ile arasının iyi olması, gelişmeleri yakından takip etmesi benim için daha da kıymetliydi. Ortaokulda bir arkadaş grubumuz adeta Nihat Ferah’ın hem arkadaşı, hem öğrencisi olmuştuk. Hem milli, hem taşra örfünü gençlere iyi yansıtırdı. Bu açıdan kendisinden çok istifade etmiştir bizim nesil.

Nihat Ferah’ın önemli şiirlerinin bir araya geldiği güldestesi Divan-ı Nihat yayınlanırken 40 sahifelik önsözünü ben yazmıştım. Şimdi de romanıma konu ediyordum.

Şair Nihat Ferah Kilis’in Tırıklı Mahallesinde (29.05.1932) doğdu. Cumhuriyetin ele avuca sığdırılmaz evladını babası Ahmet Efendi ile annesi KüspeciMecid’in kızı Makbule Hanım önce Ketenciler Mahallesindeki Kur’anı ve dini bilgileri öğrenmek üzere Sitti Hoca’ya, sonra 7 yaşına basınca da Kilis’in kurtuluş tarihi olan 7 Aralık İlkokulu’na gönderdiler. Bu okul daha sonraları Çalık Camii’nin doğusundaki kap altında bulunan Kilis’in maruf ailelerinden Salih Salihoğlu’nun evine taşındı. 1944 yılında İkinci Dünya Savaşı devam ederken, Münire Törüner, Nermin Özdoğan, Kemal Kutlu ve Nuri Ertürk Öğretmenleri Nihat Ferah’ı mezun ederek orta mektebe gönderdiler. İkinci sınıfa kadar okudu, üçe devam edemedi.

Savaş yılları hayat pahalı, geçim sıkıntı var. Ahmet Efendi oğlunu okuldan alarak bağ bahçe işlerinde yanında çalıştırdı. Bir müddet sonra üç cami için açılan müezzinlik imtihanını kazanarak Hasan Attar’da göreve başlıyor(1947). Askerlik gelip çatınca(1953) Gelibolu’ya hizmete gidiyor. Sağ gözü özürlüydü. 210 gün sonra kendisini sakata ayırarak terhis ettiler. Dört beş sene yine babasının yanında çiftçilikle meşgul oldu. Bu sırada konjonktürü sadece takip etmekle kalmıyor, gazete ve dergiler alarak fikri hamulesini geliştiriyor. Parası oldukça edebi çok sayıda kitap sahibi oluyor. Kütüphanesini kuruyor. Dünya ve Türk klasiklerinden, günümüz edebiyatına kadar yakın takibe alıyor.Müzzenlik’e Şıh Camii’ndeki göreviyle yeniden başlıyor.

 

Darbeye Karşı Sivil Direniş Öncüsü

Mehmet Akif Ersoy’un hayatı ve şiirlerinin etkisinde kalıyor. Şair Hafız Kamil ve Ankara Müftüsü hemşehrisi Hacı Mahmut Öğütçü(Halipçi) ile sürekli temas ederek, görüşlerinden istifade ediyor. Sebilürreşat ve Serdengeçti ile Hüradam’a abone oluyor. Okuyor, okutuyor, ailesi diğer gözünü de kaybetmesinden endişe ediyor ama o yine okuyor. Demokrat Parti ve Başbakan Adnan Menderes’in bütün tasarruflarını inanarak sivil savunma hattı kuruyor. Kendisinin “eşkıya darbesi” dediği 27 Mayıs Darbesi’nde Öğretmen İhsan Kayabaş, Tıp Fakültesi öğrencisi Yaşar Akıncı ve Turgut Kurt ile birlikte tutuklanıyor. Gerekçe de “Halkın seçtiği kişileri savunun, hukuk devletini ve demokrasiyi sonuna kadar savunun” biçiminde yazarak astıkları 7 adet afiş. Kilis’te olay üzerine savaş uçakları gösteri uçuşu yapıyor. Çünkü bu olayın arkasında bir isyan hareketinin balamasından endişe ediliyor. Ancak yanılıyorlar. Bireysel bir tepki olarak tarihe geçiyor Nihat Ferah ve arkadaşları. Kilis’te 12 gün sürekli işkence görüyorlar. Kendisi ile son olarak görüştüğümde “4.5 saat ellerine ne geçtiyse vurdular. Bu günlerce devam etti. Sonra Malatya’ya gönderildiler. Daha sonra da buradaki diğer gözaltındakilerle birlikte Sivas Cezaevi’nde 8 ay  tutuklu kaldık.”

Sivas Cezaevi’nde ülkenin maruf ailelerinin temsilcileri, yazarları, şairleri, fikir ve siyaset adamlarıyla tanışıyor. Recep Onbaşı’nın “dönme, konuşma, bakma, dinleme” emrine uymadan günler geçiyor. 1940’lı yıllarda satılarak ticarethaneye dönüştürülen Hacı Derviş Camii’nin asli hüviyetine dönmesi için yapılan yürüyüşte yine Nihat Ferah’a hapishane gözüküyor.

 

Bir Aydının Yalnızlığı

Dosyasına “kırmızı potansiyel mürteci” olarak not düşülünce her darbe ve muhtırada tutuklanıyor. 8 defa yeniden cezaevine giriyor, 373 gün tutuklu kalıyor. Kitapları müsadere ediliyor.Dergi koleksiyonları hırpalanıyor. Ankara Cezaevinde Yılmaz Güney ve Muharrem Şemsek ile tanışıyor. Dostluk köprüleri kuruluyor. Kilis’te de en yakın dostlarından biri de; ailesinin reddettiği TİP İlçe Başkanı Avukat Nafiz Sanlı oluyor. Öyle ki Nafiz Sanlı’nın vefatında duasını Nihat Ferah gerçekleştiriyor.

Yaşadıklarını ve birikimlerini dizelerde dillendiriyor. Giyimini hiç ama hiç önemsemiyor. Eskiliğine, yeniliğine, tazeliğine pasına dikkat etmiyor kabına sımayan bu zeka. Çünkü yüreğinde iş, aş, insani ve medeni politik buhran taşıyor, adil olmayan, kul hakkını yemişlere öfkeyle yaşıyor. Dizelerinde bunu görmek mümkün. Dolayısıyla Şair Nabi’deki lezzeti bulabiliyoruz bu şiirlerde. Şair Eşrefteki otoriteye karşı ince mizahı yaşayabiliyoruz. Neyzen Tevfik’deki  “ağzından çıkarılacak bakla” için o heyecanı durduramayabiliyoruz. Orası öyle de sanatçımız nasıl ve ne ile geçinecek acaba? Her tutuklanmada toplum normalleşene, hakkı ve hukuku öne çıkarana kadar selam bile verilmeyen bir aydındır artık Nihat Ferah! Hurdacılık yapıyor nihayet ve Bağkur’dan da emekli oluyor zar zor.

 

“Odacıya Doktor Önlüğü Giydirmekle Hekim Olunmaz”

46 yaşında evlenmeye vakit bulabiliyor ve Nazmiye Hanım ile hayatını birleştiriyor. Ahmet ve Ayşe adında iki evlada sahip oluyor. Divanı 80 yaşına bastığında Yazar Mehmet Çetin ve bürokrat Mahmut Kaçarlar’ın gayretiyle yayınlanıyor. Nihat Ferah divanının teşvik ve tenkit görmediği için Kent Yazarı Ahmet Almalı’ya serzenişte bulunuyor. Oysa bir o kadar da daha neşredilmeyen şiirleri var kelime hazinesi zengin ve geniş Nihat Ferah Ustanın.Eleştirileri insanlıktan yana esasında. Bakın neler söylüyor ” Müstahdeme doktor önlüğü giydirmekle hekim olunmaz.” Ne deresiniz bu tespite?  “Öğretmenlik henüz öğretmen derecesine gelemedi!” Talebeler her halde bundan dolayı dershanelere gidiyor, ÖSYM’de sıfır puan alabiliyorlar. “Lisanı yok ki ilim yapsın” Bu herkes için bir hatırlatma. Hele hele üniversitelerimiz hem Türkçe ve hem de bir yabancı dil konusundaki sıkıntısı bir türlü çözülemiyor. YÖK bunları görmezden geliyor, Nihat Ferah görüyor. Yine akademilere bir yaklaşımı “Talep yoksa olmuyor işte.” Akademisyenlerin üretmek, paylaşmak, yaygınlaşmak gibi bir endişesi yok çünkü.  Yerel yönetimin de kültür, sanat ve medeniyet hareketi endişesi olmadığını “Belediye 60 yıldır bir şey yapmadı ki şimdi yapsın!” diye hatırlatıyor.

 

Bir Tahattur

Kendisi ile en son (13 Mart 2016) Kilis’te görüştüm. Dedi ki “Başbakan Davutoğlu

söz verdi. Kilis’e tren gelecek ve Çobanbey’e bağlanacak. Bu sözünü unutmasın. Siz de kendisine hatıratın. Kilis’in ekonomik gelişmesi için bu husus çok önemli.” Demişti. Nihat Ferah her yerde her zaman ülkesi, toplumuve insanı için çırpınan bir bilge adamdı, bir kanaat önderiydi. Balkanlarda, Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da veya dünyanın neresinde olursa olsun mağdur ve mazlum bir milletin veya bir insanın acısı varsa O’nun yüreğinde çarpardı. Nurlar içinde yatsın, rahmete gark olsun. Bana çerçeveleterek “Bir Ariza”sını göndermişti rahmetli. Kendisinden öğrendiğimiz hususları hatırlatıyordu:

Sadakatli, vefalı bir dostum bulunuyor,

Üstün gelmekte o’nun goncasına gazeli!

Kilis has bahçesinin solmayan bir çiçeği;

Var ol Muhammed Cemal, nur ol

 

Burnu Büyük Zavallılar

Kendini Kâbe sanıp, etrafında tavaf bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmak acıtmıyorsa canımızı, duygularını yitirmiş bir mutant olduğumuz düşünülebilir mi…

Herkesi cahil olmakla itham eden, sözüm ona “modern” kafalı cühelayı muhatap almıyoruz diye kıt akıllı olduğumuz söylenebilir mi…

Her fırsatta Milliyetçi olduğunu söyleyen Ulu Önder Atatürk’ün yolundan gittiğini söyleyenlerin, Milliyetçilik düşmanlığının, birde Atatürkçülük ile izahının yapılmaya çalışılması midemizi bulandırıyor fakat kusturmuyorsa , geniş mideli olmakla itham edilebilir miyiz acep…

Yıldızla gezegeni ancak güneşe özenenlerin karıştırabileceği dünyada, iki satır okumadan üç satır laf edenlerin yüzüne tükürmüyoruz diye korkaklık yaftası asılır mı ki boynumuza…

Bu ülkeyi mozaik sananları değil de “hep mutlu olacak ben Türküm diyen” Aşık Veysel’i kör sananların karşısında efendiliğimizi bozmuyoruz diye Vatan – Millet – İstiklal mevzularında ilgisiz ya da bilgisiz olduğumuz düşünülebilir mi…

Şahitlerin Şehit edilişine ses çıkarmayanların, Şehitlerden, korkaklıklarına şahitlik beklemek yerine şefaat bekliyor oluşlarını izlerken yüzümüzde beliren acı tebessümden ötürü delirdiğimiz düşünülür mü dersiniz…

Sodomluların (Sodome Halkı) omuzlarında yükselmekte olan Ramses’i piramidin sonunda-ucunda bekleyen acı sonu göremeyenlerle birlikte haşrolmak istemiyoruz diye aslı kum olan arenaya girmeyişimiz bizim savaşçılığımıza helâl getirir mi dersiniz…

Zaman her şeyin ilacı olsa da prospektüsüne uymayanların helak olacağı her akıl sahibinin malumuyken ısrarla zulümde diretenlere ne anlatacan di mi…

Neyse… Bırakalım da dilimizde tüy kalsın…

 

 

Anayasa Darbesi ve Milletlerarası Terör

Bir sivil darbe şekline bürünen yeni anayasa tezgâhı, eğer kabul edilirse; hangi sorunları yaratacağını göreceğiz. Yeni anayasa ülke ihtiyaçlarına cevap verecek bir değişikliği değil; rejim değişikliği ve demokratik parlamenter sistemi dışlayarak başkanlık sistemini getireceği açıktır. Yeni anayasa görüldüğü kadarıyla, millî kimliği ortadan kaldıracak bir sivil darbedir. Aslında anayasa darbesiyle terör, hedefleri bakımından örtüşmektedir. Türk Milletini yok farz ederek bir ortaklık devleti ve millî egemenliği ona buna paylaştırıcı bir derebeylik sistemi doğacaktır. Acaba Batının feodalite dönemine neden özenilir?

Türkiye’nin bir anayasa sorunu yoktur. Ülkemizin iktisadi sorunları, sermaye açığı, işsizlik, yolsuzluk, yoksullaşma, ahlaki değerlerde yozlaşma ve kamplaşma sorunları vardır. Bazılarının da kafalarında kimlik sorunu yer etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, Millî Mücadeleyi yapan, millî iradeyle kavgalı olanların sorunu vardır. Anayasayı uygulayabilecek ciddi devlet adamı açığı bulunmaktadır.

Hâlâ terörü bastırmak amacıyla tavizci ve etnikçi bir anayasa yapacaksak; bugün Mehmetçiğin terörle yaptığı başarılı mücadelenin, vatan savunmasının ne anlamı kalacaktır?

Kamu düzeninin sağlanamadığı, terör örgütünün silah bırakmaya mecbur edilemediği, millî mutabakatlarda birleşilemediği, hukuk devletinin işletilemediği bir ortamda yeni anayasacılık bir çözüm olamaz. Yeni anayasacılığın anlamı, halksız halk savaşçısı bölücülerin açık yenilgisine rağmen, demokrasinin teröre yenik düşürülmesidir.

Efendim, millî irade yeni anayasa istiyormuş. Neredeyse ilkokul gençliği de bunu istiyor denecek! Millî irade Genel Seçimlerde “Benim Türklüğümü sil, ülkeyi çorbaya çevir, kamplara böl, beni de millî kimliksiz kıl” mı dedi? Tersine Türk Milleti, ayrılıkçılığı, etnik yobazlığı değil; vatandaşlık bilincini, Türk Milleti’ne aidiyet şuurunu geliştirmekten, millî birlik ve bütünlüğü korumaktan, dış baskılara boyun eğmemekten, Kıbrıs dâhil millî davaların yabancı insafına bırakılmamasından yanadır.

* * *

Terörün milletlerarası boyut kazandığı nihayet anlaşıldı. Terör sınır tanımamaktadır. Oysa terörle mücadelede bazı devletler ise sınır tanımaktadır. Ankara, İstanbul ve Hatay’da patlatılan bombalar ile Brüksel ve Paris’te patlatılanları farklı değerlendirme yanlışı yapanlar; teröre köstek değil; destek oldular.

Terörü azdıran Batılı ülkelerin, yabancı kaynaklı nüfusu marjinalleştirmeleri, gettolaştırmaları, aşağılamaları ve Haçlı Seferleri’ndeki İslâm düşmanlığına bürünmeleridir. Batı toplumlarında ekonomik refaha rağmen doğan manevi boşluk, yabancılaşma, ırkçılık ve sanayileşmenin sosyal hastalıklarına karşı ortaya çıkan kitlesel tepki terörü tetiklemiştir. Batının var ülkeleri çıkarları için kamplaştırıcı, etnik ve mezhepçiliği tahrik edici tutumu, Sabancı cinayetinde olduğu gibi katillerin sığınağı olmaları, yabancıları bütünleştirici değil; eritici politikaları uygulamaları, Orta Doğu’da sınırların değiştirilmesi. Dünyayı yangın yerine çevirmiştir. Milletlerarası terör, küreselleştirmeye de bir tepkidir.

İslâm ilgisi sadece şeklen olan, tekbirle kafa koparan, sözde İslami terörü haklı çıkarma görevini üstlenen İŞİD; desteği başta Batılı ülkelerden ve onların vatandaşlarından almıştır. Bazıları Batıdan dışlandıkları için öyle kolay dolduruşa gelmişlerdir ki, intihar saldırılarının malzemeleri olmuşlardır. Bu intihar saldırıları aslında E. Durkheim’ın altruistik intihar (diğergam intihar) tanımına girmektedir.