22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 744

Türk – Ermeni İlişkilerinde Tarihi, Siyasi ve Hukuki Gerçekler

0

Emekli Kurmay Albay Ömer Lütfi Taşçıoğlu, Kurmay Subay Adayı olarak Harp Akademileri eğitimine başladığı 1981 yılında, 30 yaşındaydı. Yazmış olduğu değerli eserinde; bu tarihe kadar Ermeni meselesi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını belirterek söze başlıyor.

Aynı zamanda “itiraf” olarak da yorumlanabilecek bu ifade, Türkiye’nin yüzde yüz değil yüzde bir milyar defa haklı olduğu bir meselede, nasıl olup da dünya ülkeleri ve insanlarının yüzde altmış’tan fazlası tarafından ‘suçlu’ düşürüldüğünün en mükemmel açıklamasıdır.

Istırap verici bu durum sebebiyle hiçbir Türk ferdi kınanamaz. 1980 yılına gelinceye kadar Türkiye’de Ermeni meselesi hakkında yayınlanmış kitapların sayısı, iki elin parmakları sayısını geçmiyordu. Ermenilerin iddialarını destekleyen kitapların sayısı ise binlerle ifâde edilebiliyordu.

Ülkemizde hâlâ, ‘Tarihimizle yüzleşmeliyiz‘ gibi masum görünen ifadenin altında Ermenilere karşı suç işlediğimizi îma eden sözde aydınlarımız, ‘1,5 milyon Ermeni’yi katletmişiz, özür dilemeyiz…’ diyen mahutlarımız, Ermenilerin acılarını paylaşan gafillerimizin sayısı hiç de az değildir.

Vahim durumun sorumlusu, 27 Ocak 1973 tarihinden itibaren Türkiye’yi yöneten kadrolardır. Bilindiği gibi bu tarihte Ermeniler, Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ile Konsolosumuz Bahadır Demir’i, ABD’nin Kaliforniya Eyaleti’nin Santa Barbara şehrinde adi bir cinayetle ve alçakça katlettiler. Hemen ardından, Ermeni terör örgütü ASALA, ‘Türk diplomatlarını, Türkiye’nin Ermenilere haklarını vermediği için öldürdüklerini‘ bildiri ile açıkladılar.

Kalleş cinayetlere en büyük tepkiyi, Ermeni vatandaşımız Artin Penik, kendisini Taksim Meydanı’nda yakmak suretiyle gösterdi.

Başka?

Başkası… suyuna tirit beyanlar…

1973’ten 2016’ya…43 yıl boyunca, haklı olmanın verdiği rahatlıkla hareket ettik. Ermeni iddialarının asılsız olduğunu belgeleriyle ispat eden kitaplar yazan Justin McCarthy, Stanfod Shaw, Guenter Lewy gibi ilim adamlarını, dünya kamuoyunu bilgilendirmek maksadıyla, belli ülkelere göndermeyi düşünmediğimiz gibi, Ermeni tezini çürüten ilim adamlarımızı, bulundukları görevlerden aldık. Yetmedi, ‘Ermeni Diasporasının, düşman diasporası olmadığını‘, tertip ettiğimiz davette açıkladık. Ermenilerin cevabı, Türk bayrağını çiğneterek üzerinde öğrencileri yürütmek oldu. ‘Sınırdaş ülkelerle sıfır problem…’ uğruna sesimizi çıkarmadık.

Ermeni mesnetsiz iddialarını çürütme işi, vatansever insanlarımız tarafından cansiperâne çalışmalarla devam ettiriliyor. Vatanseverlerimizden biri de Ömer Lütfi Taşçıoğlu’dur. 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı, siyah-beyat fotoğraflarla zenginleştirilmiş 404 sayfalık kitabı, sahasında yazılmış en ciddî eserlerden biridir.

Sayın Taşcıoğlu eserine Ermenilerin kökeni ve tarihi ile başlıyor. Ele aldığı ve okuyucuda en ufak bir tereddüt bırakmayan açıklamalar ve belgelerle dopdolu kitaptaki başlıklardan bâzıları:

*Türk-Ermeni İlişkileri: Selçuklu dönemi, Osmanlı’nın kuruluşundan Tanzimat’a kadar, Ermenilerin Osmanlı Devleti içindeki nüfusu…

*Ermeni İsyanları: Erzurum isyanından Van bölgesindeki ikinci isyana kadar tam 28 adet ayaklanmanın teferruatlı bilgileri ve belgeleri ile uğradığımız kayıplar, şehit edilen Müslüman Türkler…

*Nakil ve Yerleştirme Kararı: Kararın alınmasına sebebiyet veren hâdiseler, Ermenilerin Türklere tatbik ettiği katliam hakkında Genelkurmay ve Başbakanlık arşivlerinden alınan belgeler, raporlar, yeminli ifadeler, yabancı gözlemcilerin nakil işlemleri sırasında mahallinde tuttukları raporlar…

*Ermenilerin Türk topraklarında bağımsız devlet kurma çalışmaları: Batılı ülkelerin verdiği destekler…

*Katliam ve soykırım iddialarının hukukî ve siyâsî açıdan incelenmesi: Târifler ve müeyyideler…

*Ermenistan’ın Türkiye ile ilişkileri: Suikastler, Halaçoğlu ve Perinçek davaları, Ermeni-PKK işbirliği…

*Netice: Bu bölümde, eserin geniş bir özeti ile cereyan eden hâdiseler hakkında yerli ve yabancı diplomatların yorumları, mahutların Ermeni tezine verdiği destekler, fotoğraf ve belgelerle birlikte veriliyor.

Yedinci ve son bölüm,Ermenistan’ın ve dış ülkelerin Türkiye’ye yönelik faaliyetlerinin etkisiz kılınması için alınması gerekli tedbirler‘ başlığını taşıyor. 8 sayfa boyunca, müspet neticeler alınmasını sağlayacak tatbiki kolay teklifler sunuluyor.

Sonraki 16 sayfada, kitabın hazırlanmasında faydalanılan kaynaklar, son 21 sayfada ise ‘Ekler’ başlığı altında; Ermeni Devleti Nizamnâmesi, Ermenilere ait mal, mülk ve arazi haklarının ve kültür varlıklarının korunmasına dâir 10 Haziran 1915 tarihli kararname, General Friedrich Bronsart Von Scellendorf’un Deutsche Allgemeine Zeitung Gazetesi’ne gönderdiği mektup, 26.9.2004 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilen soykırım kavramını tarif eden  5237 sayılı kanun ve Ermeni diasporası başlıklı İngilizce metin bulunuyor.

Ömer Lütfi Taşçıoğlu, eserinin arka kapak yazısında, kitabın yazılış maksadını şöyle açıklıyor:

Türk-Ermeni ilişkilerinde mecbûrî göçe sebep olan olayların ve sonuçlarının incelendiği bu kitabın maksadı; yaşanan olayların araştırılarak gerçeklerin belgeler ışığında ortaya çıkarılmasıdır. 1. Dünya Harbinin 100. yılında yabancı devletlerin de desteğiyle Ermeni iddialarının Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılma gayretleri dikkate alındığında kitabın önemli bir boşluğu dolduracağı ve hem Türk milletine hem de Türkiye Cumhuriyeti yönetim kadrolarına söz konusu baskılara karşı tâkip edilmesi gereken politikalar konusunda yol gösterici olacağı umulmaktadır.

Farklı yaklaşımları ile dikkati çeken ve daha önce ortaya konulmamış bilgi ve belgeleri de ihtiva eden kitapta Birinci Dünya Harbi öncesinde kendi devletine karşı isyan ederek düşman tarafına geçen ve kurdukları silahlı çetelerle sivil halkı katletmeye başlayan Ermenilerin tâbi tutulduğu mecbûrî göç uygulamaları ve göç ettirilen Ermenilerin akıbetleri detaylı olarak ortaya konulmuştur.

Kitapta daha önce yeterince ortaya konulmamış olan, Rus işgali ve Ermeni katliamları sebebiyle topraklarını terk ederek göç etmek mecbûriyetinde bırakılan Anadolu’daki ve Kafkasya’daki Müslüman halkın durumu ile Rus ve Ermeniler tarafından katledilen Müslümanların durumları detaylı olarak incelenmiştir. Bu kapsamda özellikle yabancı kaynaklara dayanılarak iki tarafın kayıpları karşılaştırılmıştır.

Ümit ediyoruz ki bu çalışma sömürgeci batının ve onların uzantılarının sözde soykırımın 100. yılında Türkiye’ye soykırımı kabul ettirmek üzere yürüttükleri çalışmaların arka planının aydınlatılması ve alınacak tedbirlerin belirlenmesinin yanı sıra, Ermenistan’ın ve Diaspora Ermenilerinin yalanlarıyla kandırılmış olan Ermeni vatandaşlarımızın bilgilendirilmesi yoluyla sosyal barışa da katkı sağlayacaktır.

NOBEL AKADEMİK YAYINCILIK EĞİTİM DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ:

Mithatpaşa Caddesi Nu: 74/4 Kızılay Ankara. Telefon: 0.312-418 20 10 Belgegeçer: 0.312-418 30 20

e-posta: nobel@nobelyayin.com www.nobelyayin.com

Dr. Ömer Lütfi Taşcıoğlu

13 Nisan 1951’de İstanbul’da dünyaya geldi. 1970 yılında Kara Harp Okulu’ndan, 1983 yılında Harp Akademileri’nden mezun olmuş ve 1974 yılında Birinci ve İkinci Kıbrıs Barış harekâtlarına katılmıştır.

Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli birliklerde ve Genelkurmay Plan Prensipler Başkanlığında vazife gören Ömer Lütfi Taşcıoğlu Birinci Körfez Savaşı döneminde Amman Askeri Ataşeliği vazifesini icra etmiştir.

1991-1995 yılları arasında terörle mücadelede vazifelendirilen Taşcıoğlu 31 yıl hizmet yaptığı Türk Silahlı Kuvvetlerinden 30 Ağustos 2001’de kadrosuzluk sebebiyle emekliye sevk edilmiştir.

Emekli olduktan sonra Genelkurmay Stratejik Araştırma Merkezi (SAREM)’de de vazife üstlenen yazarın; ‘Ermeni Meselesi ve Çözümü İçin Alınacak Tedbirler‘, ‘İngilizce Askerî Terimlerde Anlam Başkalaşması’, ‘ABD’nin Küreselleştirme Politikaları – Ortadoğu’da Türkiye’ye Biçilen Rol‘ mevzularını incelediği eserleri vardır.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan Yazar ‘Belgelere Göre Türk Ermeni İlişkilerinde Katliam ve Soykırım İddiaları’ mevzuunda Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Milletlerarası İlişkiler Bölümü’nde hazırladığı doktora tezini, 2014 yılında tamamlamıştır.

 

DERKENAR:

Süleyman Nazif

Bugün birilerinin çalmak suretiyle elimizden almaya çalıştığı kadim şehrimiz Diyarbakır’ın asil evladı, Türk milletinin iftiharı Süleyman Nazîf Bey, Türkçemizde bir kelimenin bile yanlış söylenmesine, yanlış yazılmasına tahammül edemezdi.

Bir gün, bir edebiyat sohbetinde, genç bir yazarla Süleyman Nazîf arasında bir münâkaşa oldu. Genç adam o münakaşadan perişan bir hâlde çıkınca evine gittiğinde, öfkesini yenemez, oturup Süleyman Bey’e uzun bir mektup yazar:

Sizi düelloya dâvet ediyorum. Silâhınızı alıp gelin! İstediğiniz yerde vuruşalım!

Süleyman Nazîf, mektubu okuduktan sonra, genç yazara 3-5 cümlelik bir cevap vermiş:

Evlâdım! Bizim cezâ kanunlarımız vatandaşlarımıza düello hakkı vermiyor. Kanunlarımız bize böyle bir hak tanımış olsaydı, senin kabadayılığına güler geçerdim. Fakat bana gönderdiğin mektupta iki kelimeyi yanlış yazmışsın. İşte, Türkçemize karşı takındığın bu saygısız, bu dikkatsiz tavır yüzünden seni öldürebilirdim!

(Türkçe sevdalısı, değerli ilim adamı Yesevîzâde Alparsan Yasa’nın, bu sayfayı hazırlayana gönderdiği özel mektuptan…)

KUŞBAKIŞI:

 

Cihannümâ:

 

 

“ Ne Zulüm Ne Merhamet; Yalnızca Adalet ”

Pakistan‘ın Millî Şairi ve İslam Dünyası’nın 20.yy.daki en derin düşünürü  Muhammed İkbal 1877’de Pencap’ta doğdu, 21 Nisan 1938’de Lahor’da rahmet-i Rahman’a kavuştu. Yeni Türk Devletinin kurucusu ve akıl önderi Mustafa Kemal Atatürk‘le çağdaştır. Önce gelen önce gitti; 68 yıldır cisimleriyle değil ama eserleriyle ayaktalar ve çok da günceller.

Bizim Millî Şairimiz Mehmet Akif‘le de adaş ve derttaştırlar. Her ikisi de Müslümanlığın geçen yüzyıldaki kronik problemlerine kafa yormuşlardır. Fakat İkbal tespit, teşhis ve tedavide çok öndedir. O, Yaşar Nuri‘nin deyişiyle “20’nci asrın büyük vicdanı“dır ve “Kur’an Dininin vicdan adamı“dır. Şu analizlerine ne dersiniz:

“Her saçını uzatan kendini derviş sayıyor

Ne kadar lanetli varsa dindar kesildi
Bu din satan tüccarlardan el aman!”

Akif‘in, İstiklal Marşı’na “Korkma!” diye başlangıç yaptığı Kur’an ayeti “Lâ tehaf!“ın dinî ve dünyevî alanda şiirsel tefsirini yaptı. Emperyalizmle ve meskenetle hem mücadele etti hem de yazdıklarıyla / yaptıklarıyla bu mücadelenin öncülüğünü yapanların yanında oldu. 100 yıl öncesinden günümüz Doğu (İslam) Dünyasının ve Batı Emperyalizminin fotoğrafını çekti: “Bizi Frenk büyüsü bağlamış”

Yabancılaşmadan kurtulup fıtrata dönmeyi ve Kur’an edebiyle edeplenmeyi tek çıkış olarak ortaya koydu: “Bizim vücudumuz evrende sessiz harflerden ibarettir /  Risalet onları seslendirdi / Ve bir şiirin mısraları haline getirdi”. Kimi zaman halkı Eflatun hakkında uyarır: “O insan kılığına giren bir koyundur.” Kimi zaman da “Fertlerin imanı milletlerin yükselmesinin sermayesidir” diyerek terakkinin hammaddesini ifşa eder.

O bir yol işaretçisidir aynı zamanda.. Ümmetin kangren olmuş yaralarına ve kronik hastalıklarına mısralarıyla reçete yazar: “Biz hepimiz toprağız,  Kuran’sa gönüldür / Öylesine topraklaş ki secde seninle birleşsin”

Müslümanlık adına Kur’ansız, iz’ansız ve vicdansız yaşantıyı yaşam olarak kabul etmez. “Puthaneler ihtiras putlarıyla dolu” diyerek Müslüman gönüllerde ‘Lâ ilâhe illallah‘ haricindeki yabancı cisimciklere dikkat çeker. Ve der ki Eğer bir kılıç Allah’ın yolunun dışında çekilmiş ise çekenin göğsüne saplanmalıdır. Belki orada uyur ve rahatlar“.

Ne var ki yüzyıl sonra yine onun bıraktığı yerdeyiz. Nerdeyiz: “Bugün İslâm’a yapabileceğimiz en büyük iyilik, bizim onu temsil etmediğimizi söylemektir.

“Allah Resulü kıl değil akıl bıraktı. Kitabı, aklı ve akletmeyi bıraktık. Kıla, sakala, cübbeye kutsiyet atfeder olduk. İslam Ümmeti hikâyeler içinde boğuldu gitti. Hakikat, efsaneler içinde kayboldu gitti.” diyen Allâme İkbal’e Mevlâ rahmet eylesin ve bize izini kaybettirmesin. İlk söz vardı, sonunu da söz ile bağlayalım. Ezcümle özetle;

Kaç Müslüman’dan, sığın İslâm’a!

 

 

Başarı Tesadüf Değil

Azeri şivesiyle konuşan iki Paşa’yı, Mustafa Kemal Atatürk ile Kazım Karabekir‘i gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın.

Erzurum Kongresinin toplanmasından Cumhuriyet’e giden yolun önemli olaylarını. Dönemin tarih yapan diğer kişilerinin de yine aynı lehçeyle anlattığı bir tiyatro oyununu hayal edin.

“Böyle bir oyun ancak Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tarafından yapılan veya desteklenen bir proje olabilir. Bu projeye göre Atatürk önderliğinde kazanılan İstiklal Harbimizin Azerbaycanlı kardeşlerimize anlatılması için, Azerbaycan’da sahnelenmesi planlanmış olabilir” diye düşünürsünüz.

Böyle bir hayali gerçekleştirmek için çalışan devletinizin Kültür Bakanlığı ile de gurur duyarsınız, değil mi?

Evet, böyle bir proje var ve uygulanıyor. Hem de çok başarılı bir şekilde. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının bunda bir dahli, katkısı yok.

Bu hayal Azerbaycan’ın Devlet Dram Tiyatrosu tarafından hayata geçiriliyor. Hem de sadece Azerbaycan’da değil, Türkiye’de yaşayan Türklere de kendi tarihinin hakikatlerini anlatmak için.

Bir yıldan beri Azerbaycan’da sahnelenen “Cumhuriyet’in İlk Sadası” isimli tiyatro oyunu Türkiye turnesine çıktı. Azericeye çevrilmiş senaryo Türkiyeli iki Türk öğretim üyesinin, Demet Çizmeli ve Pınar Çelebioğlu‘nun eseri.

Atatürk adının silinmeye, Cumhuriyet’in kurucu iradesini oluşturan O’nun ve arkadaşlarının getirdiği ilkelerin unutturulmaya çalışıldığı,23 Nisanların, 19 Mayısların bayram olarak kutlanmaması için bahanelerin üretildiği bir zaman diliminde Türkiye’ye geldiler. 13 ayrı ilde 16 oyunla Cumhuriyetin ilk sedasını Türkiyeli Türklere hatırlatmaya çalışıyorlar.

Tamamen Azerbaycanlı sanatçıların oynadığı eser 16 Nisan Cumartesi günü de İzmit’te sahnelendi.

İzleyiciler olarak çok karmaşık ve farklı duygular yaşadık.

Can Azerbaycan’ın gerçekten Türkiye’nin ruh ikizi olduğunu bir kere daha anladık.

*****************************************************

Duygu ve Ülkü Birliği Lehçe Farkından Önemli

Azerbaycanlı kardeşlerimiz Türkçenin farklı bir şivesini kullanıyor. Dilimizdeki ayrılıklar, lehçede olduğu kadar fazla değil. Fakat Onlar bizim kullanmadığımız bazı harfleri, kelimeleri, bazı ekler ve takıları kullanıyor. Bazı kavramları farklı anlamlarda kullanıyoruz.

Ama gördük ki tiyatro eserini baştan sona izlerken izleyicilerin dikkatleri bir an olsun eksilmedi.

Çünkü eserde anlatılan her şeyi herkes anlıyordu.

Çünkü sanatçılar ve izleyiciler arası iletişim sadece kelimelerle değil, duygularla da kuruluyordu.

Mehmet Akif’in “Ezelden aşinanım ben / Ezelden hem-zebanımsın (hem-zeban=aynı dili konuşan) / Beraber ahde bağlandık/ Ne yapsan yar-i canımsın” mısralarıyla tarif ettiği hal zuhur ediyordu.

Bu hal sahnede en başköşeye asılan “Bir millet iki devletiz” sözünün ispatı gibiydi.

******************************************************

İyi ki Varlar Dediğim İki İnsan

Azerbaycan Tiyatrosu’nun Türkiye turnesi projesi dostluğuyla gurur duyduğum iki büyük insanın eseri. Oyunu sahneye koyan Azerbaycan Irevan Devlet Dram Tiyatrosu’nun direktörü İftihar Piriyev. (Halen Ermenistan’ın başkenti olan Erivan eski bir Türk şehri olup, Türkçe adı Irevan’dır. Bir Azerbaycan toprağı olan Irevan/Revan Türk Hanlığının arazisinde bugün yapay Ermenistan Devleti kuruludur.)

Aziz dostum İftihar Bey, Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın desteğini aldığı proje hakkındaki bilgileri Prof. Dr. İbrahim Öztek’le paylaşıyor.

Prof. Dr. İbrahim Öztek İstanbul Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı, çok yönlü bir bilim, kültür ve spor adamı. Mesleğinde çok başarılı bir tıp profesörü. Dünyada birincilik, üçüncülük gibi dereceler almış ilmi araştırmaları var. Judoda 8. Dana,  Karate, Tekvando, Aikido, Vuşu dallarında 6. Dana ulaşmış dünya çapında bir sporcu. Bu dallar dâhil çok sayıda spor alanında federasyon başkanlıkları yapmış bir yönetici.

İbrahim Öztek Hoca Azerbaycan’da çok sayılan, sevilen bir isim. Ermeni Sorunu ve Karabağ Soykırımı üzerine yazdığı iki kitabı geçen sene Bakü’de yapılan törenlerle tanıtıldı.

İbrahim Hoca çeşitli illerdeki Aydınlar Ocakları yöneticileri ile irtibata geçerek tiyatronun Türkiye turnesini organize etti. Kocaeli ayağı için Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı olarak beni aradı.

Türkiye’deki Azerbaycan Derneklerinin çatı kuruluşu olan, bir başka deyişle “diaspora” olarak faaliyet gösteren TADF (Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu) Genel Merkezi Kocaeli’ndedir. Ben de bu organizasyon için Federasyon Başkanı Sayın Bilal Dündarile görüştüm.

Sonuçta, TADF Azerbaycan Devlet Tiyatrosunun “Cumhuriyet’in İlk Sadası“nı Kocaeli’nde (İzmit’te) sahneye koyması için organizasyonu üstlendi. Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın da destek olması konusunda mutabık kaldık. Böylece ilgi duyan İzmitliler bu önemli olaya şahitlik edebildiler.

***

Azerbaycan Irevan Devlet Dram Tiyatrosu‘nun bu tiyatro eserinin Sabancı Kültür Merkezi’nde sahnelenmiş olması tek başına çok önemli bir olaydır.

Sadece sanat değeri ile değil, aynı zamanda Azerbaycanlı kardeşlerimizin “ruh ikizimiz” olduğunu hissettiren, rollerinin hakkını veren samimi tavırlarını Türkiye Türklerinin izlemesi bu olayı daha da önemli kılmakta.

Böyle büyük ve önemli bir projeye katkı sağlamak bizim için gurur kaynağıdır.

Başkan Bilal Dündar’ın şahsında Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu’na teşekkür ediyorum.

***************************************************

Başarı Tesadüf Değil

Tiyatronun oyuncuları arasında alaylı olan yok. Hepsi üniversitede tiyatro eğitimi almış olan gençlerden seçilmiş.

Ekibin içinde Atatürk rolünü başarıyla oynayan Natig Heziyev Atatürk’ün hayatını çok iyi araştırıp okumuş. Kazım Karabekir rolünün çok yakıştığı Ehliiman Erşadlı da Karabekir Paşanın hayatını ve yaptıklarını incelemiş. Diğer rollerdeki sanatçılar da kendilerini rollerine iyi hazırlamışlar. Genç yönetmen Nicat Qarip yönetimi kadar, aynı zamanda oynadığı Rauf Orbay rolünde de başarılıydı.

Programdan sonra ekiple birlikte yemek yedik. Yemeği takiben İftihar Bey’in işaretiyle ekipteki sanatçılar bazen solo, bazen koro halinde mahnılar (türküler) ve marşlar söylediler.

Sanatçılar seçtikleri eserler ve yürekten, coşkuyla söyleyişleri ile içlerindeki vatan sevgisini, Türklük gurur ve şuurlarını yansıttılar.Eğlenmenin Türkçesi nasıl olur çok güzel ortaya koydular. Unutulmaz, müthiş bir gece yaşadık.

“Azerbaycanlı kardeşlerimizde gördüğüm milli duygu ve şuur yüksekliğini keşke bizim gençlerimizde de görebilsek” demekten kendimi alamadım.

Tiyatronun direktörü İftihar Piriyev rollerine uygun sanatçılar seçmekle kalmamış, iyi bir sanatçı, iyi bir ekip olmanın sırlarını da öğretmiş.

***

İstanbul’daki oyun öncesi Pazar günü ekip için Boğaziçi’nde tekne gezisi düzenlenmişti. Tiyatronun sanatçıları gördükleri güzelliklerden müthiş etkilendiler, adeta kendilerinden geçtiler. İki sanatçının ifadesi benim için unutulmazdı.

Biri coşkuyla ellerini semaya V şeklinde açarak “haykırmak istiyorum” derken, bir diğeri gözleri buğulanmış olarak “şükürler olsun ki bu güzel yerler Türklerin vatanı” dedi.

İçinde bulunduğumuz güzellikleri, şanlı tarihimizi, büyük bir millete mensup oluşumuz ve geniş bir coğrafyada aynı duyguları paylaştığımız kardeşlerimizin var olduğunu hatırlatan Azerbaycanlı kardeşlerimize binlerce teşekkür ediyorum.

Ve bize bu nimetleri veren yaratanımıza sonsuz şükürler olsun.

 

 

 

Kaliteli Yaşamda İnsan ve Maddiyat

İnsan ile maddiyatın ilişkisini, gemi ile denizin (okyanus) ilişkisine benzetebiliriz. Geminin deniz veya okyanus üzerinde sorunsuz yüzebilmesi için, birçok şartın yerine getirilmesine ihtiyaç vardır. Öncelikle geminin sağlam ve tekniğine uygun yapılması, usta ve donanımlı bir kaptan ile mürettebat tarafından yönetilmesi gerekir. Yolcularının her hal ve şartta gemi ve deniz hukukunun emredici yükümlerine uymaları lazımdır. Kaptan her konuda yetkilidir. Karaya çıkıncaya kadar yerine göre hakim, yerine göre hekim, yerine göre muhtar, yerine göre nikah memuru vb. dir. Kısacası bütün yetkiler kaptandadır.

Profesyonel bir kaptanla birlikte en iyi malzemelerden yapılsa bile, yakıt, hammadde – malzeme, yiyecek – içecek, personel huzuru, yükün veya yolcuların selameti de büyük önem arz eder.

İş, geminin yapısının, içinin, personelinin, yakıtının, kaptanının kalitesi ile bitmez. Denizin veya okyanusun sakin, sessiz, kavgasız, gürültüsüz, fırtınasız, dalgasız olması da gerekir. Kıyılara yanaşırken, adaların yakınından geçerken, deniz tarafından kucaklanmış veya kursağına alınmış, dağlar ve buzullarla kavga edilmemelidir. Belki okyanuslardaki ve derin denizlerdeki büyük çaplı balinalar ve köpek balıklarına dahi dikkat etmek gerekebilir.

Geminin belirli zamanlarda karaya veya tersaneye çekilerek gerekli bakımları yapılmalıdır. Özellikle denizin altında kalan kısmı, nasıl olsa görülmüyor diye asla ihmal edilmemelidir. Çapası, pervanesi, kuyruğu, direkleri, yelkenleri ve her türlü müştemilat sürekli gözden geçirilmelidir.

Dünyanın en gelişmiş teknoloji ürünü olan bir gemi dahi, açık denizlerde ve okyanuslarda her hal ve şartta güvenli olmayabilir. 1904 yılında dünyanın en büyük transantlantiği olan TİTANİK, bazı aymaz ve manadan bi-haberler tarafından, (Haşa); “Tanrı dahi gelse bunu batıramaz” demelerine rağmen, ilk seferinde buzullara toslayarak, iki buçuk saatte okyanusun derinliklerini boylamış ve yıllarca yeri dahi tespit edilememiştir.

Demek ki, insan ne kadar sağlam karakterli, düzgün, donanımlı, zengin ve güçlü olursa olsun, zapt edilemeyen bir kibir, (maddiyatın görünmeyen unsurlarının harekete geçmesi), insanı yerle bir edebilmektedir.

Geminin en küçük bir deliğinden su alması, diğer taraflarının ne kadar güçlü ve sağlam olmasını dinlemeyerek, okyanusun kendisine hücum etmesini önleyememektedir. Zaman zaman denizdeki azgın dalgalar, fırtınalar, olumsuz doğa olayları da, denizle bir olup gemiye karşı savaş açmaktadır. Burada kaptanın ve mürettabatın ustalığı, öngörüleri, aldığı ve alacağı tedbirler, büyük bir önem arz etmektedir.

Geminin yüzmek ve vazifesini icra etmek için denize ve okyanusa ihtiyacı olduğu gibi; bir diğer deyişle, deniz olmadan geminin hiçbir fonksiyon göremeyeceği gibi; insanın da hayatını idame ettirebilmesi için maddiyata ihtiyacı vardır. Hepimiz daha güzel bir hayat yaşayabilmek için para kazanmaya çalışırız. Parasız insan gereksiz insandır, çevresine yardımcı olamayandır. Acizdir, düşkündür ve başkalarına muhtaçtır.

Ancak para kazanılırken ve maddiyatla yoğrulurken oldukça dikkatli olmak gerekir. Öncelikle, kaliteli yaşamın da en azılı hırsızlarından olan, hırs; gemiyi buzullara toslatan en önemli faktördür. Dikkatli, özenli, tedbirli, sabırlı, kanaatkar, şükür sahibi ve tevekkül sahibi olmak gerekir.

Ayrıca, erdemli, diğergam, yardımsever, paylaşımcı, üretken ve çalışkan olmak gerekir. Çoğa tamah ederek, çalışanların hakkını yiyerek, çalışma şartlarını modernleştirmeyerek, personeli adam yerine koymayarak, aşağılayarak, değersizleştirerek, rencide ederek hareket edildiği zaman, iflasın ayak sesleri çok yakınlaşmıştır.

Dirençli kurtların yiyerek gemi çeperinde bir delik açması ihtimali gibi, zamanında kontrolleri ve bakımı yapılmayan elektrik tesisatlarının bir kalleşliği, trilyonluk fabrikayı 2 saatte küle çevirebilir. (Titanik gibi).

Hava ve hevese uyularak, bitmeyecek zannedilen paraların çarçur edilmesi esnasında, iş yerine yeterince özen ve ehemmiyet gösterilmemeye başlanması, kalenin surlarındaki köşe taşlarının birer birer denize düşmesi demektir.

Biraz fazla gibi gözüken bir kazanca tav olarak, gözünü maddiyat bürüyerek dikkatsiz yapılan iş anlaşmaları ile, dolandırıcıların ve tefecilerin ağına düşmek çok zor değildir. Hiç kimse parasını bedavaya kimseye vermez…

Haksız yere elde edilen ve dinimizce haram olan şans oyunlarından elde edilen yüklü miktardaki ikramiyeler, okyanusun görünmeyen yerlerindeki gemi düşmanı kayalar ve buzullar niteliğindedir. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, piyangolardan büyük çaplı ikramiye kazanan kişilerin en fazla üç yılda ocaklarına incir ağacı dikilmektedir.

On sekizlik dilberlere takılarak nice lebi-i derya sermayelerini kaybedenleri hepimiz hatırlamaktayız. Yine güzelliğinden kendini alamayıp sevgi sürecini iyi yönetemeyerek, sevdiğinin hunharca canına kıyıp, bütün sülalesini ülkenin yüz karası haline getirenlerin durumu, hepimizin hatıralarında daha tap taze…

Devenin üzerinde bö’nün soktuğu zamanlar da olur elbet. Buna kaçılmaz kader diyebiliriz belki ama;  necasetli paçamızda akrebi devenin üzerine kendi ellerimizle çıkardığımız zaman, kimseye diyecek bir şeyimiz kalmaz herhalde…

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

‘Ermenilerin asılsız iddiaları hileli yönlendirmedir.’ Kimya Yüksek Mühendisi Dr. Necati Saygılı Ermeni Asılsız İddialarını Çürütüyor.

Oğuz Çetinoğlu: Ermeniler, ‘Beynelmilel sahtekârlık’ olarak isimlendirilebilecek asılsız iddiaları ile 1915 hâdiselerini ‘soykırım’ olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar.

1915 olayları hakkında kitap yazmış bir araştırmacı olarak, Ermeni asılsız iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Necati Saygılı: ‘Soykırım’ kelimesi 1915’ten çok sonra; İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Partisi’nin iktidarda olduğu Almanya’da Adolf Hitler’in ‘âri ırk’ yaratma projesi kapsamında, ‘holokost‘ da denilen Yahudilerin toplu kıyımını tanımlamak üzere kullanılmaya başlamıştır. Kelimenin icatçısı, Polonya Yahudisi Hukukçu Raphael Lemkin’dir. İngilizce adı; ‘genocide‘ olan bu kavram, ‘bilerek ve isteyerek, bir etnik gurubun veya milletin kökünün kazınması; yok edilmesi‘ anlamını taşır.

Savaş sonrası, Ekim 1945’te kurulan Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesinde Alman Nazi Partisi üyelerinin yargılanmaları vesilesiyle gündem oluşturmuş; 9 Aralık 1948’de insanlık suçu olarak tanımlanarak Birleşmiş Milletler hukukî mevzuatına girmiştir.

1915 Olayları ile bağlantılı olarak; Ermenilerin tehcirinde yaşananlara da bu ad yakıştırılmak istenmektedir. Hâlbuki Birinci Dünya Savaşında ölen 20.000.000 insan içinde Osmanlı Devleti topraklarında yaşayan Türklerle birlikte bir grup Ermeni de, planlı-programlı ve kasıtlı olarak değil, savaş döneminin çok ağır şartlarının neticesi olan, yokluk, gıdasızlık, ilaçsızlık ve tıbbî imkânların yetersizliği gibi istek ve kasıt dışı sebeplerle hayatını kaybetmiştir. Ermeni ırkını yok etme gibi bir niyet yoktur. İddiaların gerçekliğini gösteren bir belge bulunmamaktadır. İddialar yakıştırma ve tam bir manipülasyondur; hileli yönlendirmedir.

Çetinoğlu: Hileli yönlendirme‘ kavramını açıklar mısınız?

Dr. Saygılı: Ermeni Taşnak Örgütü’nün Kuruluş Beyannamesinde takip edecekleri yöntemler yazılıdır. ‘Abartılı haberler yayarak, Türkler aleyhinde kamuoyu oluşturmak‘ belli başlı yöntemlerinden biriydi.  Bu yöntem, ‘hileli yönlendirmedir.

Türkler, Ermenilere soykırım yapmışlardır.’ Diye suçlandı. Böylece omuzlarındaki felâkete sebep olma suçu, Türklere yansıtıldı.

Çetinoğlu: Omuzlarındaki suç‘tan kastınız nedir?

Dr. Saygılı: 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesini fırsat bilen Taşnak Partisi mensupları veya ‘taşnaklar‘ diye anılan Ermeni Komitacılar, batılı güçlerin ‘Eğer Ermeniler Türklere karşı bizim yanımızda savaşırlarsa, galip gelmemiz hâlinde kendilerine bağımsızlık tanıyıp toprak vereceğiz‘ vaadine kapıldılar.  Azınlıkta ve dağınık olarak fakat huzur içerisinde yaşamakta olan Ermenileri bir araya getirdiler. Osmanlı-Rus Savaşı devam ederken silahlı çeteler öncülüğünde Doğu Anadolu vilayetlerinde yaygın ayaklanmalar başlattılar. Tarihi bağımsızlık emelleri doğrultusunda Ermeni ahaliyi teröre ortak edip, bölgede Ermeni nüfus çoğunluğunu sağlamak üzere çeteler eliyle, Müslüman ahaliyi katlettiler ve/ya yaşadığı toprakları terke zorladılar. Bu durum, kaçınılmaz olarak karşılıklı öldürmelere yol açtı.

Ermenileri kışkırtan batılı devletler, savaştan galip çıkmalarına rağmen vaatlerini yerine getirmediler.  1800’lü yılların ortalarına kadar Osmanlı Devleti’nin vatandaşı olarak huzur ve güven içerisinde yaşayan Ermeni topluluğu, Taşnakların ihtirasları sebebiyle zarar gördü. Taşnaklar, meydana gelen durum sebebiyle suçlanmaktan ve cezalandırılmaktan korktukları için suçu Türklerin üzerine yıkmak istediler.

Çetinoğlu: Söylediklerinizle ilgili kaynaklar hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Saygılı: Amerikalı Profesör Justin McCarthy’nin araştırmalarına göre; Ermenilerin Müslümanları katletmesi ve Müslüman köylerin yok edilmesi iki zaman kesitinde, birincisi savaşın başlangıcında (1914-1915), diğeri sonunda (1917-1918) meydana gelmiştir.

McCarthy, gerek Ruslarla yapılan savaşın, gerekse isyanlarla gelişen Ermeni-Müslüman çatışmalarının en yoğun yaşandığı Doğu Anadolu vilayetlerindeki (Vilayet-i Sitte) Müslüman nüfus kayıplarını 1.050.000 olarak hesaplıyor! En büyük Müslüman ölümlerinin ise, nüfusunun %62 sini kaybetmiş olan Van ve Bitlis vilâyetlerinde meydana geldiği sonucuna varıyor.

Birinci Dünya Savaşı ortamında hayatını kaybeden Ermenilerin sayıları abartılarak göklere çıkarılırken; Ermeni isyanlarının sebep olduğu sivil Müslüman halktan ölümlerin sayısı milyonu geçtiği halde ağızlara bile alınmamıştır. Manidar olan şu ki, bu gerçekler yok sayılarak; 1950’lere kadar kısık sesli sözlerle ve imalı yazılarla sadece Ermeni ölümlerinden bahsedilirken; olayların 50. yılına denk gelen 1965’ten itibaren seslerin yükseltildiği görülür.

1920’lerde 300.000 Ermeni’nin öldürüldüğünü söyleyenler, 1965’ten sonra sayıyı 1,5 milyona çıkarmışlardır. Yaşayanların çoğalması tabiidir de; ölenlerin sayısının artışı, bu operasyonun icatlarındandır!

Şimdi bir düşünün. Osmanlı Ordusu sadece Ruslarla değil; kendi vatandaşı Ermenilerle de savaşmak zorunda kalmıştır. İki halktan da ölenler-öldürenler olmaktadır; yâni Müslümanlar da ölmektedir. Ermenilerin canı kutsal da onların öldürdüğü Müslümanların canı kutsal değil mi? Bunu görmezden gelme tavrı, düpedüz arsızlık değil de nedir?

Bu arsızlık zamanla, mâhiyeti ve sonuçları itibariyle olayların çarpıtılması ile soykırım yalanı için fabrikasyon deliller üretme boyutuna vardırılmıştır. Bu, ABD ve Fransa merkezli diaspora Ermenilerinin yalanlarına inanmaya hazır batılı kamuoylarında merhamet dilenciliğine malzeme üretme sektörü hâline dönüşmüştür. Gerektiğinde tehdit ile topladıkları paralarla yürüttükleri kampanyalar yoluyla devam ettirilmiştir. Yüksek meblağlara ulaşan yardım paralarıyla, kitaplar yazdırılmış, politikacıların seçim kampanyaları desteklenmiş, iddialarının yayılması için destek sağlanmıştır.

Çetinoğlu: Ermeni iddialarının düzmece olduğunu, sahte belgelere dayandırıldığını söylüyorsunuz. Gerçek belgeler nelerdir?

Dr. Saygılı: Önce iddianın adıyla başlayalım. Soykırım iddiaları, tehcir olayı ile ilişkilendirilmekte ve Osmanlı Hükümetinin tehcir kararı ile ‘Ermenileri, sırf Hıristiyan oldukları için yollarda öldürülmek üzere, Suriye çöllerine sürgün ettiği ve bu sürgün sırasında, 1.500.000 Ermeni’nin hunharca öldürüldüğü‘ varsayımına dayandırılmaktadır.

Soykırım iddiasının da, o iddianın dayandırıldığı gerekçelerin de hakikatla hiçbir alakası yoktur; boş iddiadan ibâret, dayanaksız bir yalandır. Dayanaktan mahrum oluşu, Malta Soruşturması ile ortaya çıkarılmış olmasına rağmen, papağan ezberli yalan masallarını anlatmaya devam ediyorlar.

Soykırım iddiasını tekrar edenlerin, art niyetli olduklarını göremeyenler; Malta Soruşturması ve yargılamaları gerçeğinden habersizdirler.

Çetinoğlu: Neden böyle…

Dr. Saygılı: Yalan ticâreti yapan Ermenilerin acındırma becerilerine kanarak o asılsız iddiaları doğru kabul eden parlamento mensupları için üç ihtimal söz konusudur: Ya cahildirler, ya ‘Türklerin yaptığı söyleniyorsa doğrudur‘ ön yargısı ile şartlanmışlardır veya bu işten çıkar temin etmektedirler. Bu iddialar doğruymuş gibi yazıp çizenler için de aynı ihtimalleri saymak mümkündür.

Herkes biliyor: 1914-1918 arasında Türkler, Doğu Cephesi’nde sâdece Rus ordularıyla değil, Ermenilerle de savaş hâli yaşıyordu.

Çetinoğlu: Ermeni iddialarının düzmece-sahte belgelere dayandırıldığını söylüyorsunuz. Gerçek belgelerden de söz eder misiniz?

Dr. Saygılı: İlmî mânâda tarih yazımı, olaylarla ilgili şüphe uyandırmayan gerçeklikte arşiv belge ve bilgilerine dayanır. Konumuzla çok yakın ilgisi olmasına rağmen Ermenilerin Arşivleri, araştırmacılara kapalıdır. Taşnak Ermeni diasporası, diğer ülke arşivlerine girmiş kaynakları kendi aleyhlerine olabilecekse ya bilmezden gelir veya buna ait belgeleri, kütüphanelerden bir yolunu bulup yok ederler ve/ya tahrif ederler. Sâdece işlerine gelen, çarpıtılmış bilgilerle dolu yayınları öne çıkarırlar.

Gerçekleri yansıtan ve iddia edilenlerin dayanaksız olduğunu ortaya koyan Ermeni belgelerine rastlamak tesadüflere kalmıştır. Her şeye rağmen yalanlara itibar etmeyen, dürüst kişilik sâhibi; tarafsız bakış açısıyla raporlar, belgeler ve kitaplar yazan, değerlendirmeler yapanlar da var.

Çetinoğlu: Nelerdir?

Dr. Saygılı: Sayayım:

1-Yakın Doğu Yardım Komitesi (ACRNE)’nin 31.12.1921 tarih ve 192 Sayılı Raporu.

2-Yüzbaşı Emory Niles ve Arthur Sutherland’in 16 Ağustos 1919 Tarihli Raporu.

3-Reno Evening Gazetesi.

4- Kaçaznuni’nin itirafları.

5-İsveçli Binbaşı Hjalmar Pravitz’in Hâtıraları.

Çetinoğlu: Bu belgelere ulaşmak mümkün mü?

Dr. Saygılı: Elbette! Fotokopileri ve internet adresleri ‘1915 Olaylarını Anlamaya Doğru‘ isimli kitabımda var.

Çetinoğlu: Bir dönem Ermenistan Başbakanlığı yapan Kaçaznuni neler söylüyor?

Dr. Saygılı: Kaçaznuni 1867 yılında, günümüzde Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Ahıska’da doğdu. İhtilalci Ermeni Federasyonu’nun (Taşnak Partisinin) kurucuları arasındadır. 1918de kurulan Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti Devlet’nin ilk Başbakanıdır.

Kaçaznuni, Taşnak Partisinin Nisan 1923’te Romanya’da toplanan Kongresinde bir konuşma yapar. Lozan Konferansı’na kadar olan 1914 sonrası dönemde, Ermeni Meselesinin hangi aşamalardan geçerek nereye geldiğini anlatır. Bununla bağlantılı olarak, kendisinin de üyesi olduğu partinin ne yaptığı, ilerde ne yapması gerektiği üzerine derinlikli uzun bir analiz yapar. Konuşmasını hemen o yıl ‘Taşnak Partisinin Yapacağı Bir Şey Yok’  başlığıyla Ermenice kitap olarak yayımlatır. 1927 yılında Rusça olarak basılır. Sonraki yıllarda Türkçe ve kısıtlı içerikle İngilizce’ye de çevrilir.

Söz konusu rapor-belge tek başına, bütün yalan iddiaları çürütecek güçte bir belgedir. İlgi çekici fakat aynı zamanda beklenebilecek bir durum, bu rapor Ermenistan’da yasaklanmıştır!

Taşnak Partisi kurucuları, 1890’da, Doğu Anadolu’da, otonom / bağımsız bir ‘Türkiye Ermenistan’ı’ ülküsüne kapılmış milliyetçilerdi. Kaçaznuni de onlardan biriydi. Ancak o topraklarda nüfus çoğunluğuna sâhip olmamalarını, maksatları açısından önemli bulmuyorlardı. Dindaş oldukları büyük güçlerin kendilerine destek olacağına inanmaktaydılar. Nasıl ki, Balkanlarda dindaşlarına bağımsızlık kazandırdılarsa; Ermenilere de kazandırırlardı. Gerçekçi olmayan bu hayaller peşinde 25 yıl (1890-1914) terör aracını kullanarak kendi soydaşlarını, birlikte yaşadıkları Müslümanlara düşman etmişler ama maksatlarını gerçekleştirememişlerdi. Üstelik onbinler mertebesinde Ermeni ve Müslüman/Türk ölmüştü.

‘Büyük güçler’in kamuoylarında, ‘Barbar Türkler, mâsum Hıristiyanları katlediyor!’ yaftalı yalanlarla para toplamayı başarmışlar; ama hayalleri nedense (!) bir türlü gerçek olamamıştı. Daha çok terör yaparak; asırlar süren birliktelikle kurulmuş dostlukları düşmanlığa dönüşmüş Türklerden / Müslümanlardan intikamlarını almalıydılar(?). İşte fırsat da çıkmıştı!.. Hayalleri de nihayet gerçekleşecekti. 1. Dünya Savaşında güçlülerden yana olup savaşmayı seçmişlerdi. Nüfus meselesi de bu arada halledilebilirdi!..

Ne var ki, sonuç umdukları gibi değil; tam tersine bir felâket olmuştu.

Kaçaznuni, bütün bunları yaşamıştı. Geldikleri noktada ellerinde parçalanmış, darmadağın olmuş bir halk; kan ve gözyaşından başka bir şey olmadığını görerek geçmişiyle yüzleşmeyi seçmiş birisiydi. Taşnak liderlerinden birisi olarak o kongrede, 1914 sonrasının olaylarını özetleyip anlatmıştır. O konuşmasında belli başlı şu tespitlerde bulunmuş:

-Dünya Savaşı öncesinde gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hatâydı.

-Rusya’ya kayıtsız şartsız bağlanmışlardı.

-Türklerden yana olan güç dengesini hesaba katmamışlardı.

-Türkiye, savunma içgüdüsüyle hareket etmişti, nakil ve yerleştirme kararı maksada uygundu.

-1918 İngiliz işgali Taşnakların ümitlerini yeniden canlandırmış, Ermenistan’da Taşnak diktatörlüğü kurmuşlardı.

-‘Denizden denize Ermenistan‘ projesi gibi emperyalist isteğe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.

-Müslüman nüfusunu katletmişlerdi.

-Ermeni terör eylemleri, batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.

Çetinoğlu: Kaçaznuni’nin yazdığı kitabı bulmak mümkün mü?

Dr. Saygılı: Mümkün. Kaynak yayınları arasında 2006 yılında çıktı. Ayrıca; İngilizce Tercümesi http://www.turkishpac.org/pdfs/KachaznuniEnglish adresinden okunabilir.

Çetinoğlu: Ermeni asılsız iddialarının içyüzünü bilen batılılar var mı?

Dr. Saygılı: Var. İsveçli Binbaşı Hjalmar Pravitz…

İsveçli Binbaşı, 20 Ekim 1915’de İstanbul’dan trenle yola çıkarak kâh trenle, kâh kağnıyla, zaman zaman da at sırtında bir yıl süren yolculuğu sırasında tehcirin yaşandığı aylarda o coğrafyada bulunmuş ve gözlemlerini not etmiştir. 1917 Nisanında İsveç’e döndüğünde eline geçen iki kitapçıkta yazılanlara ve gazetelerde yer alan haberlerdeki ‘zavallı Ermeniler‘, ‘barbar Türkler‘ benzeri ifâdelere şaşırır. O yörelerden geçip gelmiştir. Bu ifâdeler, gördüğü gerçeklerle çelişmektedir. Bunun üzerine tehcirin yaşandığı topraklardan geçerken gördüklerini anlattığı bir yazı kaleme alır. Bu yazısı Nya Taglight Allehanda adlı İsveç Gazetesinin 23 Nisan 1917 tarihli sayısında H. J. Pravitz imzasıyla yayınlanır. Bu makalesinde o günlerde batı kamuoyuna pompalanan propaganda haberlerini de tekzip etmiş olur.

 

Söz konusu gözlemlerini ayrıca, 1918 Ekim ayında Majör Hjalmar Pravitz imzasıyla Stockholm’de basılmış olan ‘Frân Persien, I Stiltje Och Storm – İran Seyahati Anılarım‘ başlıklı kitabının 215-218. sayfalarına aktarmıştır.

Tuhaftır… o ülkede, 1915 Olaylarının 100. yılında Pravitz’in yazdıklarım görmezden gelerek soykırım yalanına kucak açmış yayınlar ve haberlere rastlanabilmiştir. Bizler bunu şartlanmışlık veya peşin yargılı olmakla nitelesek de; asıl açıklamayı yapmak, hak ve adalet savunuculuğunu elden bırakmayan o medeniyetin insanlarına düşer.

Pravitz’in kitabı Şükrü Server Aya’nın kütüphanesinde vardır.  Kitabın bâzı bölümleri İngilizceye çevrilmiştir. Ayrıca http://www.tallarmeniantale.com/swedish-eyewitness.htm adresinden okunabilir.  Kitabın bâzı bölümleri Türkçe olarak adını verdiğim kitabımda vardır.

Çetinoğlu: Ermeni meselesinin Lozan’dan sonraki gelişmeleri hakkında da bilgi verir misiniz?

Dr. Saygılı: Mondros Sözleşmesi’ne göre galip devletler barış yapılıncaya kadar 30 Ekim’deki cephe çizgisinden ileri gitmeyeceklerdi. Ne var ki, çeşitli bahanelerle buna uymadılar. Gürcüler ve Ermeniler, sınır tecavüzlerine devam ettiler. Yunanistan İzmir’i işgal etti.  Kurtuluş Savaşı başlatıldı.

30 Ağustos 1922 zaferi ile 9 Eylülde Yunanlılar Anadolu’dan çıkarıldı. 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi ve zorlu geçen Lozan Müzakereleri sonunda; 24 Temmuz 1923’te yeni Türk Devleti’nin kuruluş senedi olan Lozan Barış Anlaşması imzalandı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edildi.

Bu mücadele, haklının mücadelesiydi; fedâkârlık ve kararlılıkla kazanıldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın önderliğinde Batı Bloğu ile Sovyetler Birliği’nin önderliğinde Doğu Bloğu oluştu. Türkiye Batı Bloğu içinde yer aldı.

Türkiye, Kıbrıs Meselesi sebebiyle sıkıntılı bir döneme girince Ermeniler, âdi cinâyetlerle diplomatlarımızı katletmek suretiyle meselelerini gündeme getirdiler.  Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ASALA cinâyet örgütünü susturdu, bu defa PKK terör örgütü, dost bildiğimiz batılı ülkeler tarafından devletimizin-milletimizin başına musallat edildi. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, Türkiye; Kürtlerin toprak, Ermenilerin toprak ve tazminat talepleriyle karşı karşıya bulunmaktadır.

 

Dr. NECATİ SAYGILI

1944 Polatlı doğumlu; Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nden Kimya Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu ve oradan Doktora Derecesine sâhip. Fransızca ve İngilizce bilir; evli; biri erkek, biri kız iki çocuk babası ve üç torun dedesidir.

Meslek hayatına 1966 yılında Ankara Nükleer Araştırma  Merkezinde araştırmacı olarak başladı. On yıllık araştırmacılık kariyerinde Nükleer Tekniklerin Bilimsel ve Endüstriyel Uygulamaları ile ilgili çalışmalar yaptı.

1975 Yılında Özel Sektöre intisap etti. 25 yıl süreyle aynı sanayi şirketinin değişik kademelerinde, görev aldı ve yönetti. 2000 yılında, Şirketin Genel Müdürlüğü görevindeyken emekli oldu ve profesyonel iş hayatından ayrıldı. 2006 yılına kadar, serbest piyasada yönetim ve enerji yatırım danışmanlıklarında bulundu; ürün geliştirme çalışmaları yaptı.

40 Yıllık meslek hayatını noktaladıktan sonra vaktini,  İstanbul Çağdaş Çözüm Beyaz Nokta Gelişim Derneği ve Beyaz Nokta® Gelişim Vakfı’nın müşterek Sosyal Sorumluluk Projelerinde değerlendirmeye devam ediyor.

 

 

 

Dostça Bir Uyarı.

1 Kasım 2015 Genel Seçimleri’nden sonra ülkenin ümidi olan MHP’deki tartışmalar, Türkiye’nin milli birlik ve bütünlüğünden yana olan, önce Türkiye diyebilen, iç ve dış ihanetleri fark edebilen herkesi üzmekte ve düşündürmektedir.

Farklı siyasi partilere oy vermiş ama milli hassasiyete sahip vatandaşlarımız, ülkenin demokratikleşme ve çözüm süreci tuzaklarıyla nereden “nerelere” getirildiğini, açılımlarla nerelere açıldığımızı, maalesef neleri tartışır hale getirildiğimizi fark etmek durumunda kalmışlardır. Geleceğe olan güven sarsılmış, kötümserlik yaygınlaşmış; yavaş yavaş ülkemizin Türkiye olmaktan çıkarıldığı, Yeni Türkiye ve Anayasa ambalajı altındaki kumpasların kurulduğu ve Anayasa ihlallerinin var olduğu görülmüştür.

Bu düşündürücü ve üzücü ortamda ülkenin birlik ve bütünlüğünden yana olan başta siyasi partilerin iç çalkantılardan uzak, istikrar ve kararlılık içinde ve yasalara saygılı olmaları beklenir. Tuzaklar ve engeller ancak birlikte aşılabilir. Bu kargaşa ortamı, ülke aleyhine çözümleri;  Kıbrıs’ta, Ege’de, AB üyeliği sürecinde, terör ve ırkçı bölücülükte bizi zor bir sürece sokmaktadır. Orta Doğu ve Türkiye, sözde dost ve müttefiklerimizin istediği gibi şekillendirilmeye zorlanıyor. Sevr özlemi artmıştır. Bize silah bırakmamış, başarısız iç savaş denemelerine kalkışmış, halktan beklediği desteği bulamamış, cami bombalayan katiller sürüsü ile tekrar mütareke ve pazarlık masalarında buluşma teklif ediliyor.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın beyanları ile Başbakan’ın bazı açıklamaları birbiriyle çelişiyor. Türkiye’nin; Türkiye’yi Türkiye yapan değer ve ilkelere, sembollere, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine sadakatle bağlı olanlara ihtiyacı vardır.

Milli irade, Milli Kurtuluş Savaşı’nı yapan, ona katılan ve onu Cumhuriyet ile taçlandıran iradedir. O irade dışlanarak, ondan rövanş alınarak demokrasi güçlendirilemez. Bölünerek, ufalanarak demokrasi yaşatılamaz. Bazıları zaten demokratik parlamenter rejimi rafa kaldırmakla meşguldür. Demokrasi, milletleşmiş toplumların rejimidir; kalabalık, sürü olanların ve etnik tuzaklara esir düşenlerin değil…

Böyle bir ortamda herkese düşen sorumluluk artmaktadır. Herkes fedakârlık yapabilmeli, yanlış beyanlarla iç çatışmayı tahrik etmemelidir. Şahıslar gelip geçicidir; ama Türkiye Cumhuriyeti ve ona gönülden bağlı olan parti ve kuruluşlar süreklidir. Artık doğruluğu test edilmiş milliyetçi tezlere bağlı olanlar, birbirini tamamlayabilirler, rakip değillerdir.

Nefislerimizi terbiye etmeyi öğrenebilelim. “Biz” merkezli davranalım. İç sahada top oynama kolaylığını ve hizipçiliği aşalım. İstişareyi, kendi insanına sahip çıkmayı, tevazuyu unutmuşa benziyoruz. Gurur ve kibiri bırakalım. Aristokrat siyasetçinin başarı şansı yoktur. Şehirli olmanın olumlu taraflarını yakalayalım. Dedikodulara dayalı hain üretmekten uzaklaşalım. Birbirimize karşı kullandığımız uslûba dikkat edelim. Hizmeti geçen herkese karşı saygılı olalım. Konuştuklarımıza ve yazdıklarımıza biraz dikkat edelim. İleride istenmeyen ve üzücü olayların sorumluları olmayalım. Düşman göstermelik dost olmuş; onları sevindirmeyelim.

 

 

Allah – Kâinat – İnsan (4)

Vücûd, Hakk’ın tecellî ettiği yer, arş, meydan. Vücud, rûh’un bir mânevî uzvu mesabesinde ve yerinde olan vicdanın aks ettiği âyîne. Öyleyse her nesneye mâna-yı harfiyle / başkasını göstermesi hesabına bakmak ilim. Mâna-yı ismiyle / kendi hesabına bakmak cehl-i mürekkeb / tam bir cehalet. Nitekim resme bakıp ressamı hatırlamak ve övmek, ressamlığını takdir etmek ilim. Sadece resmi beğenip, ressamı hiç anmamak ve akla getirmemek; resimdeki san’atı resmin kendisine ve içindekilere vermek tam bir cehalettir.

Çünkü esbâb / sebepler dairesinden Hâlıkıyete yükselememiş oluruz. “Her şeyi maddede / sebebte arayanların / görenlerin akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.” Çünkü bir de basîret denen mâna, akıl, kalb ve feraset gözü vardır.

Maddeyi gören baş gözüyle, mânayı gören kalb gözü işbirliği yapmadıkça; dıştan gelen duyum ve görüşler kalbin tasdikinden geçmedikçe; görüşler rûhsuz, bakışlar yavan, anlam mânadan yoksun kalır. Hikmetten / İlâhî gaye ve maksattan uzak bir mâlûmat edinmiş oluruz ki, bu ilim değildir. Çünkü Yaratana işaretten mahrum bir biliş; ilim değildir. Zira ilim sahibinden beklenen: Her şeyde O’na yâni Allah’a işareti ve her şeyin O’nu gösterdiğini görmesi ve göstermesidir.

Madde, Mâna ile. Vücûd, Rûh ile. Dünya, Çekim Kanunu ile ilişkilidir. Önce mâna, sonra madde. Ama önce madde zuhur ediyor. Mimarın kafasında önce tasavvur, tahayyül, plân yani kader var. Zuhurat sonra. Kader’in plân, Kazâ’nın tatbik yani plânın gerçekleştirilmesi demek olduğu gibi. Ama biz sonrakini yâni maddeyi ve oluşumu gördükten sonra; önceki hususa yâni var oluş gaye ve maksadına varıyor ve hikmetini anlıyoruz. Âdeta mâkûsen mütenasip / ters orantılı bir durum.

Halbuki her şeyden önce; sonra anlıyabileceğimiz; o şeyin yaratılış gayesi vardı. Her madde / her var oluş; önceliği olan gaye / hedef ve maksadı muhtevi / içeren mânasından dolayı meydana getirilmiştir. Mânasız bir madde yoktur. Ama gözümüz hep maddeyi görmekte, ortaya çıkmasında baş rolü oynayan hikmetini / varlığa çıkartılış nedenini / sebep ve mânasını; çok zaman ihmal etmekteyiz.

Çekim kanunu maddenin dağılmasını; Rûh, vücûdun çözülmesini önlüyor. Harç misali. Her ikisi de karışım olan maddeyi, terkip halinde tutuyor. Kum – Kireç – Çimento – Demir vs. yığını karışım olup, en ufak bir rüzgârda dağılmaya mahkûmdur. Beton kalıbı ise terkip; yâni yeni bir oluşumdur. Kendisini meydana getirenlerden farklı bir durum arz eder. Bu yüzden asla dağılmaz.

İşte bunu, vücuda giren değil de, onda tasarruf eden RÛH sağlıyor. Çekimin âhengi temin etmesi gibi. Nitekim rûh vücûttan çekilince; insanın yığılıp kalması. Kâinatın rûhu mesabesinde olan çekim kanunu, aradan çekilince de; insan-ı ekber / büyük insan olan Kâinatın başına Kıyamet’in kopacağı misali.

Hâsıl-ı kelâm, Kâinat mektup. Öyleyse kâtibi / yazanı var. Mektup ise gönderildiği kimseden; okunması istenen. Sonra gerekeni yapması beklenen. Sonunda mükâfat veya cezayı icap ettirecek mesajlar demetidir.

Kâtip Allah’a, Mektup Kâinat’a, Muhatap ise İnsan’a işaret ediyor. Aslında her şey mektup. Mektubu okuyabilen yegâne mahlûk olan insanın kendisi de bir mektup. Ama muhatap olmaya lâyık bir mektup. Dikkat edersek:

Kâtip; Mektup ve Muhatabı.

Mektup; Muhatap ve Kâtibi.

Muhatap; Kâtip ve Mektubun varlığını gerektiriyor.

Demek her biri, diğer ikisini lüzumlu kılıyor.

Bu örnekten Allah – Kâinat – İnsan mefhumları arasındaki ilişkiyi, insanın oluş keyfiyet ve yükümlülüklerini çok güzel anlıyoruz. Başa dönersek gerçekten:

Mâbûd: Kendisine ibadet edilen yüce Allah.

Mâbed: İçinde ibadet edilen güzel Kâinat.

Abd ise: İbadet eden sevgili İnsan olmuyor mu?

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 13

15 Ağustos 1920’de 16.Yunan Alayı’nın bir taburu Kullar’daki Çuha Fabrikası’na, takviyeli bir taburu da Bahçecik’e yerleşmişti. Seymen açıklarında Kılkış Zırhlısı vardı ve Seymen İskelesi’nden sürekli cephane ve malzeme takviyesi yapılıyordu. Akabinde Yunan işgali 3 tali bölgeye ayrılmıştı: Birincisi; Sapanca Bölgesi ki Bahçecik’e kadar olan güney hattında 1 dağ topçu gurubu ve 1’i takviyeli toplam 3 piyade taburu mevcuttu. İkinci bölge Akmeşe, üçüncü bölge ise İzmit’ti. Üç bölgenin ortak özelliği azınlık çetelerinin güçlü milis desteğine sahip olmasıydı.

Yunanlılar, 5 Eylül’de hem Yeniköy’e karargâh kurmuşlar hem de Türklerin elindeki silahları toplamışlardı. Bir yandan da işgal ettikleri bölgelere dışarıdan Rum nüfusu getirerek yerleştirmeye başladılar. Birçok tekneci – küfeci gibi işlerle uğraşan Rum, zorla alınan Türk evlerine ve camilere yerleştirildi. Ve Türk halkından toplanan silahlar Hıristiyan ahaliye dağıtıldı. Böylece bölgede yeni Rum ve Ermeni çeteleri teşkil edildi, onlar da Müslüman halkı sindirmek ve bölgeden kaçırtmak gayesiyle savunmasız Türk köylerine saldırmaya, katliam yapmaya, aynı zamanda yağmacılığa başladılar.

Müslüman Türkler de kendi başlarının çaresine bakma yoluna giderek bölgede yeni milis birlikleri oluşturmaya başladılar. Bunlar bilahare eski milis birliklerinin yanında mücadeleye katıldılar. Milli kuvvetlerin desteklediği milis birlikleri azınlık çetelerinin haricinde Yunanlılara karşı da yıpratma savaşı veriyordu. Bunların en etkililerinden biri olan Servetiye Milli Müfrezesi’nin kuruluşu Ali Üzmez’in kitaplarında savaşı birebir yaşayan gazilerin anlatım kayıtlarına dayanılarak şöyle tasvir edilir:

“1920 yılının Ağustos ortalarında Bahçecik Merkez Mahallesi’nin Ermeni muhtarı Hamparsum, Servetiye’ye çıkarak köyün ileri gelenleriyle görüşür. Bu görüşmede Hamparsum; Yunan askeri birliklerinin Bahçecik’te bulunduğunu, Yunanlıların Bahçecik’te 1200 askeri olduğunu, kendisinin işgal komutanı tarafından elçi olarak gönderildiğini, Yunan Komutanının herkesin silahtan arındırılmasını istediğini, köylünün elinde bulunan silahların tamamının teslimini şart koştuğunu, halkın malına – canına – ırzına dokunulmayacağını, aksi halde bir kişi bile karşı koysa tüm köyü yakıp yıkacaklarını, taş üstünde taş bırakmayacaklarını bildirir. İşgal kuvvetlerinin bu tehditleri karşısında köy ihtiyar heyeti ve kalabalık köylü gurubu Servetiye Merkez Camii’nin önündeki meydanda konuyu uzun uzadıya tartışırlar.

Köyün bazı yaşlıları; bir köyün tek başına bir devletle başa çıkmasının mümkün olamayacağını, Yunan askerinin arkasında İngiliz ve Fransız devletleriyle Rum ve Ermeni gibi azınlıkların olduğunu, kendilerinin arkasında devlet olmadığını, güçlü silah ve mühimmatlarının bulunmadığını, karşı çıkıldığı takdirde çoluk çocuğun da düşman tarafından öldürüleceğini, dolayısıyla halkın elindeki silahların tesliminin daha uygun düşeceğini öne sürerler. Özellikle köyün gençleri bu teslimiyet fikrine şiddetle karşı çıkarlar.

Evvela Halit’in Ahmet (Candaner) atılarak; ‘Ben İngilizlere esir kaldım, esareti bilirim. Bu gâvur bize her türlü kötülüğü yapar. Bir tek kişi kalsam bile silaha başvurarak namusumu koruyacağım. Direnmeliyiz’ der. Arkasından Hoca Halil Efendi söz alır: ‘Düşman vatanımızı işgal etmiştir. Dinimiz, namusumuz, bayrağımız tehlikededir. Cihattan başka yol yoktur. Kim bu savaştan kaçarsa vurun onu, günahı benim olsun.’

Bunun üzerine Soytarı Mustafa Efendi (Tarı) elindeki tüfekle işaret vererek; ‘Cihada karar verenler benim tarafa, karşı olanlar karşı tarafa geçsin’ der.

Ezici çoğunluk Yunan askerine direnmeye karar verir ve Oluşturulan savaş komitesinin başına da gözüpek Soytarı Mustafa Efendi’yi getirirler. Ardından olan biteni Yunanlılara anlatmak için Bahçecik’e doğru yola çıkan Ermeni muhtar Hamparsum’u yoldan çevirerek Servetiye’de gözaltına alırlar. Muhtar, ertesi gün endişe içinde atla köye gelen annesine teslim edilir. Böylelikle az da olsa zaman kazanılmış olur.”

Düşmanın yerel unsurları aracı olarak kullanarak Bahçecik havalisindeki diğer köylere de gözdağı vermeye çalıştığı ifade edilebilir. Bu meyanda önce Nüzhetiye’de Döşeme Milli Müfrezesi kurulur, arkasından Zobuoğlu Hasan Bey direkt silahlı mücadele safhasına geçerek müfreze kurar. Menekşe Yaylası’nda konuşlanan ve İznik – Bahçecik Yolu’nu kontrol altında tutan Cemal Bey’in Gökbayrak Taburu ile onun gibi daha önce kurulmuş olup da mücadeleyi sürdüren diğer Millî müfrezeleri de tekrar hatırlatalım: Mevlüt Efendi Müfrezesi, Değirmendere Müfrezesi, Karamürsel Taburu, Çepni (Müslüman Osman) Müfrezesi, Halit Molla Müfrezesi, Katırözü Müfrezesi, Kırıntı Müfrezesi ve Kara Fatma Müfrezesi.

Bu birliklerden en ilginci ve en bereketlisi Kara Fatma Müfrezesidir. Aslen Erzurum’lu, asıl adı Fatma Seher olan ve ‘Kara’ lakabı bizzat Atatürk’çe konulan bu yiğit kadın, hem I.Dünya Savaşı’nda hem de Kurtuluş Savaşı’nda durmaksızın mücadele etmiştir. İzmit’in Yunanlılarca işgali üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla Topkapılı Pire Mehmet ve Lâz Tahsin’le birlikte 15 kişilik bir çete kurarak Haydarpaşa’dan muhacir kıyafetiyle gizlice İzmit’e gelir. İzmit’in Kurtuluşu olan 28 Haziran 1921’e kadar Bahçecik, Değirmendere, Servetiye, Kaynarca ve Fındık Tepe civarında düşmanla savaşmıtır.

Bahçecik – Servetiye yoluyla Paşaköyü’ne giden Kara Fatma ve adamları burada karargâh kurmuşlardır. Bir defasında Bahçecik üzerinden İznik’e geçerken Servetiye’ye uğramış ve 30 kişilik çetesiyle bir gün dinlendikten sonra Menekşe Yaylası üzerinden Elmalı’ya geçmiş, hatta Elmalı Köyü’nde düşman tarafından idam edilmek üzere olan köylüleri kurtarmış, oradan da Avdan’a geçmiştir. Emrinde bulunanların sayısı kimi zaman 480’i bulan Kara Fatma, I. ve II.İnönü Savaşlarına da katılmıştır.

 


ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 45, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

Kılkış Zırhlısı: 1905 model, 13 bin ton, 17 mil sürat, 4 adet 305 mm.’lik top, 8 adet 203 mm.’lik top, 8 adet 177 mm.’lik top, 12 adet 76 mm.’lik top, 2 adet 530 mm.’lik sualtı kovanı (A.g.e., Sayfa 92)

ŞENEL, Volkan, Geçmişte ve Günümüzde YENİKÖY, Sayfa 60, Yeniköy Belediyesi Kültür Yayınları, İzmit, 2009.

A.g.e., Sayfa 46.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 135, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

A.g.e., Sayfa 142.

A.g.e., Sayfa 144.

Yunanlıların Bahçecik’e çıkışına göre 15 veya 16 Ağustos olabilir.

İlk şehitlerden

Karaaslan’ların (Karahasanoğulları) dedesi

Ali ÜZMEZ (Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 51 ila 57 –  Her Yönüyle Başiskele İlçesi, Sayfa 302)

Bu müfrezeler yalnızca İzmit’in güneyinde ve Bahçecik’le ilgili olan müfrezelerdir.

ŞENEL, Volkan, Geçmişte ve Günümüzde YENİKÖY, Sayfa 110, Yeniköy Belediyesi Kültür Yayınları, İzmit, 2009.

ORAL, Atilla, “Kocaeli’de Kahramanlık”, Ö.Kocaeli Gazetesi – Özgür Pazar İlavesi, Sayfa 6, 4 Haziran 2006.

Bugünkü Paşadağı Mahallesi

ŞENEL, Volkan, Fatma Seher Hanım’ın (Kara Fatma) İşgal Döneminde İzmit’teki Faaliyetleri, Kocaeli Gazetesi, Sayfa 7, 28 Haziran 2006.

ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, Sayfa 312, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

ORAL, Atilla, “Kocaeli’de Kahramanlık”, Ö.Kocaeli Gazetesi – Özgür Pazar İlavesi, Sayfa 6, 4 Haziran 2006.

 

 

Sayın Bahçeli’ye Açık Mektup: Artık Partinizin Önünü Açınız

0

Sayın Dr. Devlet Bahçeli, bu açık mektubu, 12.04.2016 Salı günü MHP Meclis Grubunda yaptığınız ve sizi başarılı bulmayanların muhalefetini, “Paralelcilerin partiyi ele geçirme hareketi” olarak deklare etmenizden sonra karar verdim. Sözün başında söyleyeyim, bu sizin kamuoyunda oluşturduğunuz “saygın, ciddi devlet adamı” imajına hiç yakışmadı. Biliyorum muhalifleri bu şekilde suçlayarak iki şey yapmak istiyorsunuz. Bir, muhalifleri susturmak ve savunmada bırakarak hızlarını kesmek, ikinci olarak, her başarısızlığında aynı suçlamayı yapan mahfile “düşmanımız aynı, bana sahip çık” mesajı vermek istiyorsunuz.

Şimdi önce şu tespiti yapalım. Size muhalif olan Genel Başkan Adayları, olağanüstü kongre için oy veren MHP Üst Kurul Delegeleri ve oy veren MHP’liler, bugüne kadar sizin hakkınızda bir defa bile “hırsız, ahlaksız, ajan, yabancı mahfillerin adamı” demediler. Bu muhalefetin sizin hakkında vardığı tek yargı var: “Bahçeli, 19 yıllık MHP Genel Başkanlığı döneminde girdiği seçimlerin hepsinde başarılı olamadı ve partiyi iktidara taşıyamadı”. Bu yüzden diyorlar ki, “Sayın Bahçeli,artık MHP’nin başından efendice çekilin ve Onursal Başkanımız olarak siyasete devam edin”.

Devlet Hocam, 1999 genel seçimlerinde MHP’nin aldığı yüzde 18 oyu, 16 yıl sonra yüzde 11’e indirdiniz. Bu sürede 5 genel seçim, 3 mahalli seçim, 2 referandum ve 1 cumhurbaşkanı seçimini kaybettiniz. Hele 7 Haziran’da yüzde 16 oy ve 80 milletvekili ile 3. parti durumunda olan MHP’yi,  5 ay sonra 1 Kasım seçimlerinde yüzde 11 oy ve 40 milletvekili ile bölücü partinin gerisine düşürerek 3. parti yaptınız. Bu başarısızlık karşısında MHP’lilerden ne bekliyordunuz? Ama MHP’liler sizden, partinin barajın altında kaldığı 2002 genel seçimlerinden sonra yapamadığınızı, hiç olmazsa 1 Kasım 2015 genel seçimlerinden sonra yapmanızı ve  kendi iradenizle çekilip partinizi olağanüstü kurultaya götürmenizi,tabanın seçeceği yeni Genel Başkana görevi devretmenizi bekliyorlardı. Ama siz, asaletinize yakışan bu davranışı yapamadınız.

Bunun üzerine tabanın değişim istediğini gören bazı MHP’li arkadaşlar, genel başkanlığa aday oldular. Olağanüstü kurultaya gidilmesini isteyen 543 delegenin  imzasını alarak önünüze koydular. Ama siz bu demokratik talebi de görmezden geldiniz, tanımadınız. Bunun üzerine genel başkan adayları ve 16 İl Başkanı,bu talebi Ankara 12’nci Sulh Hukuk Mahkemesinetaşıdılar. Mahkeme bütün polemiklere rağmen olağanüstü kurultayın toplanması talebinin önünü açtı. Şimdi de yardımcılarınızla birlikte, mahkemenin bu kararını temyize götüreceğinizi söylüyorsunuz.

Sayın Genel Başkan, son olarak 12.04.2016 Salı günü MHP Meclis Grubunda yaptığınız konuşmada: “Bizim Milliyetçi Hareketimizi, ülkücülüğü bilmeyenlere teslim edecek bayrağımız yoktur. 18 Mart 2018 sabırla beklenmelidir. Bunun dışında olağanüstü kurultay yoktur, yapılmayacaktır. Bizim Paralel’e teslim edecek partimiz yoktur” dediniz. İşte burada itirazım var. Genel Başkan Adayları Meral Akşener, Sinan Oğan, Koray Aydın 7 Haziran 2015 genel seçimlerine kadar, Ümit Özdağ ise halen MHP milletvekili değil mi? Altı ayda mı hepsi Paralelci oldular? Lütfen kimseyi bu gerçek dışı yakışıksız sıfatlarla yaftalamayınız, bazılarıyla aynı kulvara girmeyiniz Bunlar çok yanlış ve partiye, davaya zarar verecek söylemler.

Şimdi de 15 Nisan 2016 Cuma günü saat 15.00’te partinin Merkez Yönetim Kurulu Üyeleri ile tüm İl Başkanlarını olağanüstü toplantıya çağırdınız. Orada -büyük ihtimalle- İl Başkanlarına baskı yaparak, genel başkan adayları ve olağanüstü kurultay talepleri aleyhine bir bildiri hazırlatıp kamuoyuna deklare ettireceksiniz. Belki hepsi bu bildiriyi imzalayacak, ama inanın, 8 Mayıs’ta olağanüstü kurultay yapılırsa, çoğu muhaliflerin yanında yer alacak. Şu anda 20 Nisan’a kadar Yargıtay’a gidip olağanüstü kurultay kararını temyiz etme hakkınız var.Ama, sizden ricam, MHP’yi daha fazla mahkemelerde süründürmeyin.

Sayın Bahçeli, artık Ülkücü Hareket’in bir yol ayrımında olduğu gerçeğini kabul edin. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ülkücü Hareket, hem söylemleri, hem eylemleri, hem projeleri, hem de kadroları ile değişecek. Artık direnmeyin, “zararın neresinden dönülse kârdır” diyerek büyüklük gösterip partinin önünü açınız.  Ve lütfen bize giderken hizmetlerinize teşekkür etme kapısını kapatmayınız.

 

 

Ülkücülere Söylenenler

“Fatiha’yı bilmezler”

“Bunlar kandan beslenen vampirlerdir”

“Bunlar dürüst davranmazlar, en iyi yaptıkları iş, kışkırtmaktır, hırçınlıktır, terörize etmektir, kavgadır”

“Irkçılık yaptınız, kabilecilik yaptınız, kavmiyetçilik yaptınız, şeytanî olan anlayışa hizmet ettiniz. Ondan dolayı bu ülkede sıkıntıların hep kaynağı oldunuz”

“Sayın Bahçeli, bugün, Milliyetçilikten bahsediyor. Kime yutturacaksın sen bu Milliyetçiliği? Kafatası Milliyetçiliği ile Milliyetçilik olmaz”

“Sadece ırkçılık üzerinden Milliyetçilik yapanlar, bu topraklara ihanet içerisindedir”

“Türk Milliyetçiliğine de karşıyız”

“Kimse bize Türklükle de gelmesin”

“Sayın Bahçeli, sen Bozkurtlarla mı geziyorsun? Bozkurtların sana hayırlı olsun. Ben Bozkurtlarla dolaşmıyorum, Eşref-i Mahlûk olan insanlarla dolaşıyorum”

“Bizim gençliğimizin bugüne kadar hiçbir illegal eylemi olmamıştır. Ama senin geçmişinde bunlar var, bunları biliyoruz”

“Geçmişte sokaklarda sergiledikleri o kavgacı tarzı, şimdi, siyasette sergiliyorlar, Yüce Meclis’in içerisinde sergiliyorlar. Bunların biz Cemaziyelevvellerini iyi biliriz”

“İşte sivil Faşizm diye bir şey varsa, bugün, temsilcisi bu zihniyettir”

“MHP, memleketin en temel meselesinde bu şekilde ruhsuz, hamasî, boş konuşmalar yaparak kan akıtmayı teşvik etmekten başka hiçbir rol üstlenmiyor. İşte dün, BDP( bugünkü HDP)’li milletvekilleri, niyetleri ne olursa olsun, Çorum, oradan Sinop’a geçiyorlar ve Sinop’ta ne yazık ki bir provokasyonun içerisinde yer alıyorlar. Beğenirsin, beğenmezsin, bu gelenler, bu ülkenin seçilmiş milletvekilleri. Orada yapacakları toplantıyı izlemeye de mecbur değilsin, saygı duymak zorundasın. Ama bunların ruh kökünde bu tür organizasyonlara ve toplantılara saygı yoktur, saygısızlık vardır ve insanın huzursuzluğunda ne yazık ki bunların yeri vardır. MHP budur, kafa yapısı budur”

Daha böyle bu doğrultuda daha birçok laf ve hatta daha ağır birçok hakaret.

Kim bu sözleri söylüyor?

Recep Tayyip ERDOĞAN!

Ülkücüler, Türk Milliyetçileri bu sözleri unutmalı mı, yutmalı mı? Neden unutsun ve yutsun?