22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 15, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 743

HÖH/DPS’nin Sofya’daki Kongresindeydik!

Nerede bir Türk topluluğu yaşıyorsa orada boş siyasi çekişmelerin yaşanmasını kanıksamak artık olağan bir şey oldu.

Bulgaristan Türkleri, Osmanlı – Türk Devletinden ayrılmalarından bu yana büyük sıkıntılar çekiyor.

93 Harbi ve Balkan Savaşlarında maruz kalınan katliamlar ve ardından gelen baskılar, isim değiştirmeler, asimilasyon ve göçler çektikleri acıların başlıcaları…

Kısaca diyebiliriz ki; 2016 yılı itibarı ile bir AB ülkesi olan Bulgaristan’da, Türklere yönelik insan hakları ihlalleri, demokrasi ayıpları ve hukuk karşısındaki eşitsizlik bütün hızıyla sürüyor.

Buna karşılık, Bulgaristan Türkleri bazı siyasi güçler tarafından devamlı bir suni çekişme içinde tutuluyor. Yani HÖH’çülerin deyimi ile bu bir “laboratuar” çalışması sonucu oluyor.

Siyasi çekişmenin nedeni, Bulgaristan Türklerini içeriden ve dışarıdan , buna Türkiye’de dahil bölme çalışmalarıdır. Bölünsünler ki, daha da zayıflayıp, yok olsunlar!

İnşallah, bu laboratuar çalışmalarına karşın yine bölünmezler ve bir arada kalırlar.Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) adına davetli olduğumuz kongrede, stk’lar adına yaptığım konuşmada buna değindim ve bir soydaşları olarak, onlardan oyunları boşa çıkarmalarını istedim.

Kongrede dikkat çekici bir husus ise ana muhalefet partisi CHP’nin, milletvekilleri ve belediye başkanları ile kalabalık bir grupla orada olmasıydı. MHP’de temsil edildi. Ayrıca Bulgar siyasetinin neredeyse tamamı, AB Parlementosu’nun liberal kanat temsilcileri ve Sofya’daki bir çok yabancı misyon üyesi orada hazır bulundu. Buna karşılık AKP ve Türkiye’nin Sofya Büyükelçisi kongrede yoktu. Halbuki Bulgaristan Türkleri, Türkiye’deki siyaset tarafından, her şeyin üstünde tutularak , milli bir beraberlik sergilenmeliydi diye düşünüyorum. Mualesef bu eksik kaldı!

Eğer bahsettiğim siyasi çekişmenin tarafları samimi iseler, gelsinler bundan sonraki ilk seçimlerde Türklerin ağırlıkta siyaset yaptığı partiler olarak bir koalisyonla seçime girerek, Bulgaristan Türkleri ile Bulgaristan’ın diğer halklarının ümidi olsunlar.

Meraklılarına bir not ileteyim. İzlediğim her iki kongrenin havasına bakarak, HÖH/DPS’nin yine onca bölünme çabasına rağmen şaşırtıcı bir sonuç alacağını söyleyebilirim. Çünkü partinin bugüne kadar hiç bu kadar kenetlendiğini ve onursal başkan Ahmet Doğan’a destek verdiğini görmedim.

 

 

MHP Yönetimi Panikte

Devlet Bahçeli ve yakın ekibinin son açıklamalarını okuyup, dinleyince  “MHP yönetimi fena paniklemiş” demekten kendimi alamıyorum.

Mümkün olduğu kadar partilerin iç işlerine ve genel başkanlarına yönelik yazı yazmamaya özen gösteriyorum. Ancak Milliyetçi Hareket Partisi‘nde bugünlerde olup bitenler parti içi ilişkiler boyutunu çoktan aştı.

“Türkiye’nin beka meselesi yaşadığı” bir dönemde MHP’nin güçlü bir parti olması önemli.

MHP’nin parti içi mücadeleyi demokratik bir düzlemde başarıyla yapıp, fikri temellerini muhafaza ederek, iktidar adayı olabilecek bir tadilatı ve hatta yeniden yapılanmayı gerçekleştirmesi Türkiye’nin geleceğini şekillendirebilecek.

Ancak Genel Başkan Devlet Bahçeli ve yakın ekibi anlaşılması güç bir tavır içinde.

Daha düne kadar TBMM Başkan Vekilliği, Genel Başkan Yardımcılığı, milletvekilliğini yapmış genel başkan adaylarına demediklerini bırakmıyorlar.

Bahçeli,paralelci” olmakla suçladığı, rakiplerine “Yolumuza kim çıkarsa ezip geçeriz” diye gözdağı verdi. Diğer taraftan da Meral Akşener’den sonra diğer Genel Başkan adayları Sinan Oğan ve Koray Aydın’ı da partiden ihraç için düğmeye bastı.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Yalçın da “trajikomik” iddialarını kamuoyu ile paylaştı. Genel Başkan adayları arasında diğer adaylardan birkaç adım önde gözüken Meral Akşener’i “paralel yapının avladığını”, eşi Tuncer Akşener’in eski Dev Sol’cu olduğu, kurultay sürecini açan kararı veren Ankara 12. Sulh Hukuk Hâkimi’nin paralel yapıdan olduğu, dolayısıyla Mahkeme kararının Dev-Sol ruhuyla paralel yapı ruhunu bir araya getirdiğini iddia etti.

MHP Genel Başkanlığına Meral Akşener’in aday olmasını “Pentagon- Pensilvanya ortak- üst akıl operasyonu” olarak tanımladı.

Oysaki Sulh Hukuk Hâkiminin, olağanüstü kurultay talebi için gerekli oy sayısının iki katı delegenin imzası olduğunu tespit ettikten sonra, başka türlü bir karar vermesi hukuken mümkün değildi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tamamını kendisinin seçtiği en yakın on çalışma arkadaşına kurulan kaset komplosunda bile bu kadar antiparalelci olmamıştı. Partinin itibarını zedeleyen kasetzede arkadaşlarına da bu kadar ağır suçlama ve hakarette bulunmamıştı.

İnsaf…

Ey akıl, ey vicdan, ey insanlık neredesin?

*****

Komployu Bırak, Ülkücü İradeye Bak

Hiç komplo teorilerine lüzum yok. Ülkücüler “olağanüstü kurultay” toplanmasını istiyor. Bu talebin gerekçeleri de anlaşılabilir ve makul şeyler.

  • MHP’nin yüzde 11-18 arasında oy oranı bandına sıkışmış halde. Özellikle de son seçimde yüzde 4 oy kaybı ile milletvekili sayısı 80’den 40’a düştü.
  • MHP yönetimi HDP’nin de gerisine düşüren bu ağır seçim yenilgisi için bir özeleştiri yapmadığı gibi yetkili kurullarda tartışılmasına bile izin vermedi. Hatta bu çöküşü başarı olarak nitelemeye çalıştı.
  • Devlet Bahçeli 1997’den beri yani 19 senedir MHP’nin başında. Bu kadar uzun süre partisinin başında kalan, hele hele bu kadar seçim kaybettikten sonra devam eden bir siyasi parti lideri hiçbir gelişmiş demokrasi ülkesinde yok.
  • “Türkiye bugün bir beka sorunu içinde.”MHP iktidar alternatifi olamadığı sürece kendi programında savunduğu fikirlerin hiçbiri gerçekleşemeyeceği gibi, ülkücülerin kabul edemeyeceği fakat AKP’nin programına aldığı bütün olumsuz projelerin uygulanmasının önüne geçemeyecek.
  • MHP kitlesi fikirlerinin iktidara gelmesini istiyor. MHP yöneticilerinin ise iktidar olmak istemediği kanaati hâkim. Siyasi partiler iktidara gelerek fikirlerini hayata geçirmek ister, kendisine gönül verenlerden oluşan kadroları yetkili makamlara getirmeye çalışır. MHP yönetiminin böyle bir hedefi olduğuna dair en ufak bir işaret yok.
  • MHP kitlesi partileri iktidara gelemediği için en mağdur olan kitle. AKP’nin koyu partizan tavrı ülkücü kadroların devlet ve özel sektörde bırakın önemli makamlara gelmesini, iş bulması bile mümkün olamıyor. Terörle mücadelede verilen şehitler genelde fakir barakalarda yaşayan ailelerden yetişmiş ülkücü gençler. Görünen o ki, işsiz kalan ülkücü gençler son çare olarak uzman çavuşluğu seçmişler. Bir kısmı da köle düzeninde çalışan taşeron işçi konumundalar.
  • AKP’nin partizanlığı sebebiyle ülkücü iş adamı, bürokrat, bilim adamı, yazar, sanatçı, hatta esnaf olmak ağır bedeller ödemek demek.
  • Milliyetçi sivil toplum kuruluşları dahi iktidarın gücü karşısında etkisizleştirilmiş halde.

Bu durumda baraj altında da kalsa, 40 milletvekili alsa da MHP etkisiz kalmaya mahkûm. Çünkü seçmen kitlesindeki eskiden aktif ve etkin olan gruplar küçüldü ve pasif halde.

Geçmiş dönemlerin en güçlü kadrolarına sahip olan MHP’nin son kadroları da tasfiye olursa MHP devleti ileride nasıl yönetecek?

Kadroları tasfiye edilen MHP iktidar olmaktan korkar hale gelmez mi?

MHP’nin hemen ve derhal iktidar olma projesini gerçekleştirmekten başka çaresi kalmış mıdır?

Bütün bu durumun hesabını vermek durumunda olan Devlet Bahçeli ve ekibinin Paralel- Pentagon komplosu zırvalarıyla kamuoyu önüne çıkması utanç verici.

*****

Lekelemeye Çalıştığın Kişiler Senin Kadron

Bugün için Genel Başkan adayı olarak çıkan isimler Meral Akşener, Sinan Ogan ve Ümit Özdağ toplumda karşılığı olan lekesiz, şaibesiz, iyi yetişmiş, değerli isimler.

Bu isimlerin yanında yer alan kamuoyunda tanınmış arkadaşlarını da bir yana bırakın, geride ne kalır? Genel Merkezde varlıklarını Bahçeli’ye borçlu, kamuoyunda hiçbir karşılığı olmayan küçük bir grup.

En demokratik haklarını kullanarak genel başkan adayı olan bu ülkücüleri partiden ihraç et. Kurultay talep eden il teşkilatlarını kapat.

Kalan enkazda Genel Başkan olsan ne yazar?

Seçimi kiminle kazanacaksın?

Tayyip Erdoğan’a nasıl “diktatör” diyebileceksin?

Parti içi demokrasinin zerresini işletmeden, ülke için Demokrasi istemeye yüzün kızarmayacak mı?

Diyelim ki Meral Akşener “paralelci” imiş, eşi Tuncer Akşener de “Dev-Solcu” imiş ve sen de bunu yeni fark ettin.

Kızını diri diri toprağa gömen, Hazreti Peygamberi öldürmeye giderken 32 yaşında Müslüman olan Hazreti Ömer’i Halife yapan bir dinin mensubusun. 17 yaşında solculuktan ülkücülüğe geçen bir dava arkadaşını kırk küsur sene önceki fikriyle suçlayıp, O’nun üzerinden rakibin olan eşini vurmak hangi dine, hangi ahlaka sığar?

Ne olurdu kurultayı toplasaydın? Üst kurulda seni seçen insanlarla istişare etsen, hesap versen, “Partiyi en iyi ben yönetirim” iddiasında isen yeniden aday olsaydın.

Kamuoyuna ve delegelere -öyleyse- “kandırıldım, aldatıldım” deseydin ve “O’na değil bana oy verin” diye delegeleri ikna etseydin ya.

Ne olurdu, diğer adaylarla beraber yarışsaydın? Kazanırsan güven tazelemiş olarak devam etsen, kaybedersen görevi seçilen arkadaşına devredip, partiye nefer olabilseydin.

Hani “önce ülkem, sonra partim ve en sonra ben” idi?

Şimdi neden “hep ben, sadece ben” demektesin?

Hatta daha ötesini yapıp, ülkücüleri hainlikle suçladın, ülkücü terbiyesini tartışmaya açtın ya?

Yazık… Çok yazık…

 

 

Asıl Mesele (2)

Bazıları kendi şahıslarında Türkiye’yi batıracak, yıkıcı faaliyetler içinde bocalayıp duruyorlar.

Büyük yanılgı; işte burada yani yaptıklarının sırf kendilerini ilgilendirdiğini sanmalarındadır.

Yukarıda zikredilen örneklerden anlaşıldığı üzere, gemide açılan bir delik; bütün geminin batmasına.

Yıkılan bir direk bütün binanın çökmesine sebep olacağı gibi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir köşesinde; mahallî / yerel olarak zuhur edecek bir çatlak; bütün Türkiye’yi ilgilendirir.

Mesele o yörenin değil; artık bütün Türkiye’nin meselesidir.

Tıpkı halının bir köşesinde ortaya çıkan bir söküğün; ta merkeze kadar ucunun dayanacağı gibi.

1980 sonrası, …PKK’nın ortaya çıkarılması.

1994 yılında ABD temsilcisinin; globalleşmeyi devletleri parçalayıp küçültmek olarak tarif etmesi.

CİA’nın Türk yöneticilerine Fırat’tan öteye Federasyon yoluyla bölmeyi tavsiye etmesi.

ABD’nin, el altından küçük devlet yöneticilerine, Anayasa ve Kanunları (Bölücüler lehine) düzenletmesi. (a. g. makale)

Kıbrıs Rum Kesimi’nde tertip edilen “Anadolu Halkları Toplantısı”nda…

Meselelerin Kürt, Ermeni, Arap, Antakyalı, Laz ve Anadolu’nun ‘mozaik’ topluluklarıyla birlikte göğüslenmesi gerektiğinin kararlaştırılması. (Mim Kemal Öke, Türkiye, 13 Nisan 1995, 8)

Vb. sayısız daha birçok sebeplerden açıkça görülen şu ki, İngiliz – Amerikan (Anglosakson), Fransız, Alman, Rus güç merkezlerinin aleyhimizde birleşmiş olmalarıdır.

(Dr. Agâh Oktay Güner, Türkiye, 11 Nisan 1995, 15)

X

İşte Rusya, Avrupa ve Amerikasıyla tüm Batılı devletler ve Türkiye’ye tahammülsüzlük yolunda, onların uyduları hükmünde olan çoğu komşu devletçikler; kim, hangi unsur, bu emellerine yardımcı olabilecek nitelikte ise, onlara kancayı takmakta ve onlara kucak açmaktadırlar.

Görünüşte onların, aslında kendi menfaatları doğrultusunda onları kullanmaktadırlar.

Bu menhus ve uğursuz tezgâhın oyuncuları olduklarını.

Buna âlet olanlar çok iyi bilmektedirler.

Fakat “Ya göl maya tutarsa!” beklentisi içinde oldukları için “Bile bile lades!” anlayışından kendilerini -yazık ki- alamamaktadırlar.

X

Elbette

Göl

Maya

Tutmayacak.

Bu devlet;

İnşâallah

İlelebet

Pâyidar

Olacaktır.

ABD,

AB,

İsrail

Ve bilumûm

Türkiye Cumhuriyeti’nin

Gizli – açık

Düşmanlarına

Rağmen.

 

 

Yeni Anayasada Çokkültürlülük Tuzağı

Her Türk çocuğu vatanı ve mukaddes değerleri için seve seve hayatını verir. Bunun son örneklerini Güneydoğu’da fazlası ile yaşıyoruz. Türkiye’nin sorununun bir etnik sorun olmadığını gösteren örnekler var. Kürtçe ve Zazaca ağıt yakan aileler var. Yaralandığı yere tekrar dönerek gönüllü olarak çarpışan özel harekâtçı Kayserili Şehit Hüseyin Danacı ve yine gönüllü çarpışan ve şehit olan Kilisli Abdullah Delibaş ve diğer şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Böyle evlâtlar yetiştiren ana ve babalar sayesinde Türkiye ayakta duruyor. Bu şehitlerimizin isimleri kalıcı kılınmalıdır.

Sayın Başbakan Türkiye’yi dönüştürmek üzere hazırlanan Yeni Anayasa’dan bahsederken “Milletin değil, Devlet’in Anayasası“nı hazırladıklarını açıklıyor. Devlet ve Millet birbirinden çok mu farklıdırlar ki böyle bir ayırıma gidiliyor? Bizim bildiğimiz Türk Devleti, Türk Milletinin teşkilâtlanmış şeklidir. Devlet için hazırlanacak anayasa milletle ters düşebilir mi? Devlet-Millet geleneği ortadan mı kaldırılmak isteniyor?

1982 Anayasası yapılan değişikliklerle 12 Eylül ve Evren Anayasası olmaktan çoktan çıkmıştır. Halk oylamasında %93 oy aldığına göre, hala halkın da anayasasıdır. Şimdi tekrar halkın anayasasının yapılacağından, halkın karar vereceğinden bahsediliyor. 12 Eylül’ün tekrarı bir çelişki değil midir? Acaba halk anayasa uzmanı hukukçuların toplamı mı? 1982 Anayasası bir dayatma idi ise; bugünkü de bir dış dayatma ve terör baskısının sonucu değil mi?

1982 Anayasasının milli kimlik ile ilgili 66. Maddesi ne sosyolojik, ne de antropolojik bir tanım getirmiyor? Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olanları ayrıma gitmeden kavrayıcı, kucaklayıcı ve bütünleyici bir anlayış ile Türk kabul ediyor. Etnik veya mezhebe göre bir ayırım mı yapsa idi? Türk olabilmek için bir takım kısıtlamalar mı getirmeliydi? Hukuki bir tanım yerine; biyolojik esasların ele alınması mı gerekirdi? Bir kısım vatandaşlarımız haksız bir şekilde milli kimlik dışında mı tutulmalıydı?

Hala etnisiteile milliyet ve tabiyet maksatlı olarak birbirine karıştırılıyor. Bunlar rakip değil… Yeni anayasa tuzağını Türk milletinin önüne sürenler, bu karışıklığa güveniyorlar. Anayasa’da 66. Maddeye göre, Türk kabul edilenlerin varsa mahalli ve etnik sıfatları birden buharlaşıp uçuyor mu?

Almanya’da öldürülen Türklerle ilgili Neonazi davası nedeniyle dönemin başbakan yardımcısı “Türk basınına ambargo uygulanıyor” diye şikayet etmişti. Kendisi “Türkiyeli basın” veya “T.C vatandaşı basın” demediler. Bir devlet bakanımız Kıbrıs Rum Kesiminde Türk Bayrağının yakılması karşısında “Türkiye Bayrağı” veya “Türkiyeli Bayrak” demedi. Türk mutfağı, kahvesi, eyeri, sanatı, lokumu diyoruz. Türkiyeli değil. Şimdi Türk’e alerjisi olanlar “Türk tipi Başkanlık” dan bahsetmek durumunda kalıyorlar. Cumhuriyetle, milli devletle, kimlikle kavgalı olansağcı veya aşırısolcu bazı çevreler maalesef aynı hastalığa tutulmuşlar. Almanya’nın Stuttgart şehrinde 2013 yılında 8 Türk yangında hayatlarını kaybetmişti. Bunların tabiyet ve milliyeti öne çıktı; etnik ve mezhep özellikleri ile kemik yapıları değil.

Bu sapık anlayış içinde olanlar Yunan ve Ermeni tezleri ile işbirliğine hazır durumdadırlar. Terörün ve örgütün içten ve dıştan desteklenmesinde Türk düşmanlığı vardır. Selçukludan Osmanlıya kadar…

Yobazlığın ve taassubun her çeşidi kötüdür; buna etnik olan da girer. Asıl amaç, Anadolu’ya ve Balkanlara, coğrafyaya damgasını vuran Türk kültürü ve medeniyetinin egemen (dominant) kültür olmaktan çıkarılma zorlamasıdır.

Hazırlanacak dış tasdikliyeni anayasa ile çokkültürlülük tuzağına itilmek isteniyoruz. Hakim kültür ve kimliğin etnik gruplardan biriymiş gibi takdimi bundandır. Çokkültürlülük bir devletin zorlamalarla veya zorlamasız resmen vatandaşlarını ve farklı etniklikleri birbirine karşı hukuki ve siyasi anlamda ötekileştirmesidir. Dün yabancı kaynaklı nüfusu eriteceklerini düşünüp bu politikaya sarılan batılı ülkelerin bugün milli birlik ve bütünlükleri tehlikeye girmiştir.

 

 

 

Dibace İmiş

AKP yöneticilerinin ısrarla ve neden hâlâ Anayasa ile uğraştıklarını merak ettiniz mi?

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

Fikir, İnanç ve Kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere, Türk Milleti Tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

AKP’lilerin Dibace dedikleri, Anayasa’nın Başlangıç İlkeleri bunlar. NASIL?

 

 

Arşiv Uzmanı, Araştırmacı-Yazar İSmet Bİnark Ermeni Meselesini Belgeler Işığında ve Farklı Bir Bakış Açısı ile Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Neticesinde Lozan Barış Antlaşmasının imzalandığı Lozan Konferansı sırasında Lozan’da bulunan Ermeni heyeti, Ermeni meselesinin gündeme alınması için teşebbüste bulundu ise de  başarılı olamadı ve 2 Şubat 1923 târihinde, Lozan şehrini terk etti. Sonrasında neler oldu?

İsmet Binark: Lozan Andlaşması’nı müteakip hızı kesilen Ermeni meselesinin, İkinci Dünya Savaşı başlarken yeniden canlandırılmaya başlandığını görmekteyiz. Bu maksatla; Daşnakçılar Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Henri Truman’a, İngiltere Dışişleri Bakanı Mr. Bevin’e birer telgraf gönderdiler. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, ABD ve İngiltere Dışişleri Bakanlıklarına birer muhtıra verdiler. Stalin’e ayrıca bir telgraf gönderdiler. San Fransisco’daki Konferans’a iki muhtıra sundular. Ermeni Göçmenleri Merkez Komitesiyle, Ermeni Göçmenleri Meclisi Paris’te başkanları A. Çorbaciyan ve H. Samuel imzalarıyla: Dört Büyüklere birer muhtıra verildi. 1945’te de Mısır’daki Ermeni Cumhuriyeti eski Başkanı, Churchill, Stalin ve Truman’a birer telgraf gönderdi. 6 Eylül 1945’te, Daşnak lideri J.Missokian Londra’daki Beşler Konferansı’na bir muhtıra verdi.

Yine 1945’in Aralık ayında yeni Ermeni Katolikos’u bizzat Moskova’daki Dışişleri Bakanları Konferansı’na başvurarak ‘Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı sırasında uğradığı haksızlıkların (!) giderilmesini ve diyasporadaki Ermenilerin anavatana dönmelerinin teminini‘ istedi.

Çetinoğlu: Bir şeyler elde edebildiler mi?

Binark: İddialarına ve taleplerine karşılık verilmedi. 20 yıl sonra 1965’te bu defa dinî-siyâsî-kültürel bir havaya bürünerek meseleyi tekrar gündeme getirdiler. Dünyanın her tarafındaki Ermeni patrikhâne ve kiliseleri, eğitim-öğretim kurumları, siyasî kuruluşlar harekete geçmiş ve sözde Ermeni katliâmının 50. yıldönümü için bir kulp bulmuşlardır. ‘24 Nisan, 1915 Ermeni Soykırım Günü’ olarak ilân edilmiştir. 1965’ten itibaren de dünyanın her tarafındaki Ermeniler tarafından anılmaya, klasik iddialar tekrarlanmaya ve tabiî her Ermeni toplantısında olduğu gibi Türkler karalanmaya devam edilmiştir.

Çetinoğlu: Bu tezgâh nasıl kuruldu?

Binark: İkinci Dünya Harbi’nden sonra, Sovyet Rusya’nın Doğu Avrupa’yı işgal edip yönetimi altına aldığı ülkelere komünizmi yerleştirmesi, hür dünya için bir tehdit kaynağı olmuştur.

Bu ülkeler, Sovyet yayılmacılığını durdurmak için NATO askerî paktını, Sovyet Rusya da buna karşı Varşova Askerî Paktı’nı kurmuştur.

İkinci Dünya Harbi’ni müteakip, Türkiye’ye yönelik Sovyet tehdidi, Türkiye’nin NATO’ya girmesine yol açmıştır. Türkiye’nin NATO’ya girişi, Sovyet Rusya’nın Türkiye’nin iç istikrarını ve dışarıdaki itibârını bozacak bir takım tedbirler almasına yol açmıştır. İşte Ermeni meselesi, bu çerçevede 1950’li yıllardan itibâren yeniden gündemde yer almıştır.

1960’lı yıllar, bu meselenin teşkilâtlanma ve Büyük Ermenistan’ın kurulması talep ve hayallerinin yeniden ortaya atıldığı yıllardır.

Çetinoğlu: Diplomatlarımıza suikastlar tertip edildi.

Binark: Evet! 1973 yılında Ermeni terörü, Türkiye’nin yurt dışında bulunan büyükelçilerini, dışişleri mensuplarım hedef almıştır. Ermeni kurşunlarıyla şehit edilen diplomatlarımızın ve yurt dışı görevlilerimizin sayısı 20’yi aşmış; şartlandırılmış Ermeni katillerinin cinâyetleri çığ gibi büyümeye devam etmiştir.                                                                                                          Bu terör, cinâyet, katliâm ve bombalı baskınlarla 1985 yılı sonuna kadar devam etmiştir. 1973-1985 yılları, dünya insanlık târihine ‘Ermeni terörizmi‘ olarak geçmiştir. Bu on iki yıl içerisinde, Ermeni katillerinin terör ve cinâyetleri neticesinde yüze yakın mâsum, iyi yetişmiş, ülkesi için çalışan Türk vatandaşı hayatını kaybetmiş veya sakat kalmıştır.

Ermeni terörünün görünen hedefi, dünyanın çeşitli ülkelerinde korku ve dehşet yaratarak, bu ülkelerin kamuoylarının dikkatini Ermeniler ve Ermeni iddiaları üzerinde toplamak, Türkiye’yi güçsüz bırakmak ve isteklerini kabule zorlamaktır.

1988 yılında Ermeni terörü yeniden ateşlenmiştir. Ermeni terör kuruluşları ve bunların yandaşları, bu defa yeni hedefler seçtiler.

Çetinoğlu: Azerbaycan…

Binark: Evet! Ermeni çeteleri, üç bin yıllık Türk toprağı ve ata yurdu olan, Karabağ’da yaşayan AzerbaycanTürkleri üzerine yönlendirildiler. Bölgede yaşayan Azerbaycan Türklerini siyasî ve ekonomik hayatta etkisiz kılmak, iktisâdî sıkıntılara mâruz bırakmakve bütün bunların neticesi olarak ata yurtlarını terke zorlamak maksadıyla harekete geçtiler. İki yüz bine yakın Azerbaycan Türk’ü üç yıl içerisinde çeşitli sıkıntılara mâruz kalarak Karabağ’dan Azerbaycan’ın diğer bölgelerine göç etmek mecburiyetinde kaldılar. Terör çeteleri, vatan topraklarını terk etmeyen Türklere karşı, 1915’te olduğu gibi, katliâm ve mezâlime giriştiler. Karabağ ve çevresini, Türk nüfusundan temizleme maksadına terörle ulaşmak istediler. Terör hareketlerini, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarına silâhlı saldırıları tâkip etti. Asıl soykırım budur!

Çetinoğlu: Bu hareketlerinin maksadı, seslerini duyurmanın ötesinde bir mânâ taşıyor muydu?

Binark: Büyük Ermenistan hayâlinin gerçekleşmesi yolunda atılan bir adımdır.

Ermeniler’in yaptıkları katliâm ve mezâlime, Azerbaycan Türklerinin çektiği acı ve sıkıntılara başlangıçta duyarsız ve seyirci kalan batı kamuoyu, yeni bir çağın eşiğinde Kafkaslar’da oynanan oyunların korkunçluğunu ve tehlikeyi anlamaya başlamış; bölge ve dünya barışını çeşitli tehdit ve tehlikeler altına sokabilecek çatışmaların ve sıcak savaşın neticelerini düşünerek milletlerarası müdâhale ve girişimler başlatmıştır.

İnsan haklarının dünya kamuoyu gündeminde ilk sırayı aldığı bir dönemde, Azerbaycan topraklarında Ermeniler’in yaptığı bu soykırım, şüphe edilmesin ki, târihe silinmeyecek bir şekilde damgasını vurmuştur.

Çetinoğlu: Günümüze gelirsek efendim…

Binark: Günümüzde, Ermeni meselesinde tartışmasız bir târihî gerçek de, Rusya’nın Kafkasları kendisine hayat sahası, bir başka ifâde ile arka bahçesi hâline getirmek istemesidir.

Ermenistan’ın, Kafkaslardaki yayılmacı politikasının arkasında, başta Rusya olmak üzere, Yunanistan, Suriye ve Kiliseler Birliği yer almaktadır.

Türkiye’ye ve Türklüğe yönelik Ermeni emellerinin ve terörizminin arkasında, milletlerarası siyasî dengeler bakımından, bâzı ülkelerin Türkiye’ye yönelik dış politik çıkarları yatmaktadır. Bu ülkelerin, bu konudaki inatçı ve bağnaz dış politika geleneklerini devam ettirmelerindeki inatçılıklarından vazgeçmeleri ve 21. yüzyılın eşiğinde, milletlerarasında ahlâkî unsurların ve dostluğun hâkim olduğu bir politika sergilemeleri, dünya barışı için kaçınılmaz olmuştur. Zirâ târih göstermiştir ki, kin ve nefrete dayalı politikalar iflâsa mahkûmdur. Devletlerin geleceği ve karşılıklı dostluk, dış politikanın esas unsurudur.

Bu politikalar çerçevesinde, Türkiye’deki Ermenilerin bugün de baskı altında tutuldukları konusunda asılsız iddialarda bulunulmaktadır.

Çetinoğlu: Maksatları nedir?

Binark: Ermeni propaganda çevreleri bu iddiaları, şu maksatlarla ileri sürmekte ve canlı tutmaktadırlar:

a) ‘Ermeniye zulmeden Türk imajı‘nı târih içinde kesintisiz olarak devam ettirmek,

b) Genç Ermeni kitlelerine, uğrunda mücâdele edilecek bir hedef göstermek,

c) Bu konuda yapılan propagandaya güncellik ve devamlılık kazandırmak,

d) Yabancı devletlere Türkiye’nin iç işlerine müdâhale imkânı sağlayabilmek.

Çetinoğlu: Karşı karşıya getirildiğimiz bu problemlerin bitmesi ihtimali var mı?

Binark: Ermenilerin asılsız iddiaları, Türkiye’ye dost veya düşman devletlerin iç politika malzemesi olarak maalesef zaman zaman gündeme getirilmektedir.

Ermeniler asılsız soykırım iddialarını 1998 yılında Fransız Millî Meclisinde onaylatmaya kalkışmışlar, o târihte Fransız Parlamentosu’nun ekseriyeti buna sâhip çıkmıştır. Sözde Ermeni soykırımının tanınması için Kanada’nın Montreal kentinde Ermeni soykırım anıtı açılmıştır.  Kanada Federal Meclisindeki Ana Muhalefet Partisi ayrılıkçı Bloc Quebecois’in 24 Nisan 1996 târihinde, sözde Ermeni soykırımın 81. yıldönümü vesilesiyle her yıl 20-27 Nisan târihleri arasındaki haftayı ‘İnsanın İnsana Zulmü Haftası‘ olarak anmayı hedefleyen yazılı bir teklif sunmuştur.  Ottowa Büyükelçimiz, Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanı Bili Graham’ı ziyâret ederek kararla ilgili üzüntümüzü ve ileriye dönük endişelerimizi dile getirmiş, Graham ise ‘kabul edilen kararı ayrılıkçı ana muhalefin marifeti‘ olarak ifâde etmiştir. Kararın ‘son  derece kirli, art niyetli siyasî bir dalavere olduğunu‘ da belirtmiştir. Amerika’nın California eyâletinde, eyâletin eğitim kurulunun, devlet okullarında sözde Ermeni soykırımını târihin bir parçasıymış gibi okutulmasını ve müfredata dâhil edilmesini oybirliği ile kabul etmiştir. Türkiye’nin aleyhinde olan bu tür teşebbüslere günümüzde de maalesef devam edilmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye’de yaşayan Ermenilerin tavırları hakkında neler söylenebilir?

Binark: Türk Ermeni Patriği Mesrop Mutafyan, gelişmelerden rahatsızlık duyduklarını belirterek, Ermeni meselesinin devamlı gündeme getirilmesinin hoş olmadığını söylemiş ve ‘Batılı ülkeler bu meseleyi kullanmak istiyor. Bundan hoşnut değiliz, rahatsızız …’ diye konuşmuştur.

Çetinoğlu: Ermeni meselesi hakkında uzmanlaşmış bir araştırmacı olarak görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Binark: Türk tarafının ve bâzı batılı târihçilerin ortaya koyduğu otantik belge ve bilgilerden anlaşılacağı üzere, Ermenilerin sımsıkı sarıldıkları soykırım iddiası koca bir yalandan başka bin şey değildir. Soykırım hiç bir zaman söz konusu olmamıştır.

Türk milletinin haklı insanların vakarı içindeki sükûtu, âdeta suçlu insanların sessiz kalışı gibi görülmek ve gösterilmek istenmiştir.

Görülen odur ki, asılsız Ermeni iddiaları, günün şartlarına göre, Türkiye’ye dost veya düşman devletlerce iç ve dış politika malzemesi olarak gündeme getirilecektir. Ermenilerin de, Türkiye aleyhine yoğun bir karalama kampanyasına devam edecekleri anlaşılmaktadır. İşte bu sebeple, Türk aydınına ve ilgililere, târihte Ermeni meselesinin ne olduğunu, dünya kamuoyuna açıklamak görevi düşmektedir.

İlgili devlet kurumları, üniversitelerimiz, Türk basını ve sivil toplum kuruluşları; İlmî ve târihî olduğu kadar, millî bir mesuliyetle yükümlü olduklarını unutmamalıdırlar.

Çetinoğlu: Neler yapılabilir?

Binark: Ermenilerin asılsız soykırım iddialarına karşılık, eksiksiz bir organizasyonla yürütülecek mukabil Türk kampanyasının başlıca iki cephesi olmalıdır: Biri dünya kamuoyu, diğeri de dünya parlamentoları…

Bu arada, üniversitelerimiz de bu konuda daha aktif rol oynamalı ve kendi uzman kadrolarını yetiştirmelidirler.

Diğer taraftan, Türkiye’nin dış politikasının kendi menfaatleriyle çeliştiğini düşünen devletler, Ermeni meselesini her fırsatta yeniden gündeme getirip, Türk Hükümetlerini dünya siyâset sahnesinde güç durumda bırakmayı ve bu arada da bu kozu kullanarak, Türkiye’den istediklerini elde etme yoluna gitmeyi deneyeceklerdir.

Konuya bu hassasiyetle bakmadığımız takdirde, Ermeni dosyasının günümüzde niçin ele alındığının ve açıldığının izahı yapılamayacaktır. Bu sebeple, Türkiye, Ermeni meselesinde uzun vâdeli, akılcı, tutarlı ve aktif yeni politika ve stratejiler belirlemek durumundadır.

 

 

İSMET BİNARK:

Kütüphaneci-Arşivist. Araştırmacı yazar.

1941 yılında İstanbul’un Fâtih İlçesi’nde doğdu. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden diploma aldı.

1967 yılında Millî Kütüphane’de memuriyet hayâtına başladı. Sırasıyla Şef, Müdür Yardımcısı, Müdür ve Başuzmanlık görevlerinde bulundu.

İngiltere, Finlandiya ve Fransa’da kütüphanecilik ve arşivcilik eğitimi gördükten sonra 1975 yılında Başbakanlık bünyesinde Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etti. Sırasıyla, Dâire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı ve Genel Müdür olarak görev yaptı.

Genel müdürlüğü döneminde, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün seri hâlinde yayınlanan kitaplarıyla, Ermenilerin asılsız soykırım iddialarının târih önünde çürütülmesine öncülük etti. Aynı dönemde, Osmanlı Arşivindeki Türk dünyâsı ve Türk varlığı ile ilgili arşiv belgelerinin; Osmanlı fermanlarının, Mühimme ve Tapu Tahrir Defterlerinin tıpkı basımları ve transkripsiyonlu metinleri ile Osmanlı Arşivi kataloglarının neşri sağlanmış; çeşitli ülkelerin arşivlerinde bulunan Osmanlı arşiv belgelerinin örnekleri Devlet Arşivimize kazandırılmıştır.

1930’lu yıllarda Bulgaristan’a kilo ile satılan Osmanlı arşiv belgelerinin örneklerinin Devlet Arşivimize geri getirilmesi ve kataloglarının yayınlanması, Genel Müdürlüğü döneminde gerçekleştirmiş olduğu çok önemli hizmetlerdendir.

Arşivcilik eğitiminin Türkiye’de ilk defa üniversite seviyesinde başlatılmasına öncülük etmiş; Ankara, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde uzun süre arşivcilik dersleri vermiş, arşivci yetiştirmiştir.

1964 yılında yazı hayatına girmiş; kütüphanecilik, Türk kitapçılık târihi ve sanatları, Türk arşivcilik târihi ve modern arşivcilik, kültür târihimiz, Ermeni meselesi, yakın dönem Türk parlamento târihi, biyografi ve bibliyografya konularında 60’a yakın telif eseri yayınlanmıştır. Bu konularda 200e yakın inceleme yazısı, millî ve milletlerarası kongrelerde sunulmuş tebliği bulunmaktadır. Kitap ve makale olmak üzere, bâzı araştırmaları yabancı dillere de tercüme edilmiştir.

Kitap olarak basılmış eserlerinden bâzıları:

Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri,  Asılsız Ermeni İddiaları ve Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezâlim: Sâmiha Ayverdi’nin Mektupları, Dost Kapısı – Ezel ve Ebed Arasında: Kenan (Rifaî) Büyükaksoy, Bir İhlas Âbidesi İlhan Ayverdi, Bay Efendi, Sâmiha Ayverdi’nin Fikir ve Gönül Dünyâsından, Türk Parlamento Târihi, Mutasavvıf ve Mütefekkir Yazar Sâmihâ Ayverdi’nin Târihimiz ile İlgili Tesbit ve Tahlilleri. Gönül Dünyamızı Aydınlatanlar.

 

 

 

 

 

 

ERMENİ MESELESİ HAKKINDA                                                                                                                                           MERHUME SÂMİHA AYVERDİ HANIMEFENDİ’NİN                                                                                                                 1975 YILINDAKİ GÖRÜŞLERİ*

Bilindiği üzere, ‘Ermeni meselesi’ konjonktürel bir konu değildir. Asılsız Ermeni iddiaları, günün şartlarına göre, Türkiye’ye dost veya düşman devletlerce iç ve dış politika malzemesi yapılmaktadır. Önümüzdeki dönemlerde de gündemdeki yerini koruyarak sık sık Türkiye’nin önüne sürülecektir.

Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde, vatan coğrafyasında gayrimüslimlerle ilgili bir problem yaşanmazken, devletin zaman içerisinde zayıflayıp eski gücünü kaybetmesi neticesi, ‘Düvel-i Muazzama ‘ diye adlandırılan emperyalist Avrupa devletleri (Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya), azınlıkları kendi siyâsî, ekonomik ve dînî menfaat ve emelleri doğrultusunda yönlendirmeye başlamışlar, azınlık milliyetçiliği fikrini filizlendirmişler, ayrılık hareketlerini harâretle desteklemişler ve azınlık problemlerinin ortaya çıkmasına sebep ve vâsıta olmuşlardır.

Bu dönemde, emperyalist devletler, Osmanlı Devleti üzerinde siyâsî, askerî, ekonomik ve dînî menfaatlerinin hayâta geçirilmesi demek olan ‘Şark Meselesi‘ni gündeme getirmişlerdir. Bunun neticesi olarak, Ruslar Ortodoksları; Fransızlar Katolikleri ve Avusturya da Balkan Katoliklerini himâye etmişlerdir. Dış tahriklerin ve milliyetçilik akımlarının tesiriyle, Balkan milletleri ayaklanmışlar; neticede Yunan, Sırp, Romanya ve Karadağ devletleri ortaya çıkmış, 1860’ta Lübnan’a muhtâriyet tanınmıştır.

Ermeni meselesinin ortaya çıkış sebeplerinin, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde yaşayan Ermenilerin sosyal, ekonomik, siyâsî, kültürel, dînî ve idârî statülerinden kaynaklanmadığı; bu meselenin temelinde, yukarıda ifâde ettiğimiz, sunî olarak yaratılmış ‘Şark meselesi’ adı ile anılan milletlerarası bir emperyalist stratejinin, güçler dengesi politikasının yattığı bilinmelidir.

Şark Meselesi Nedir?

Avrupa büyük devletlerinin, Osmanlı Devleti’ni İktisâdi ve siyâsî nüfuz ve hükmü altına almak veya sebepler ihdas ederek parçalamak ve Osmanlı idâresinde yaşayan muhtelif milletlerin istiklâllerini temin etmek istemelerinden doğan târihî meselelerin tamâmıdır.’ Denilmektedir.*

Osmanlı Devletinin siyâsî çöküşünün hazırlandığı bir dönemde, batının Osmanlı Devleti üzerindeki hesapları bakımından sunî olarak ortaya çıkarılan Ermeni meselesi, ifâde edildiği üzere, emperyalist devletlerin, batının ekonomik, siyâsî, dînî ve kültürel menfaatlerinden kaynaklanmıştır.

Ermenilerin, Türk devletini ve milletini nesillerden nesile geçen bir kin, nefret ve intikam duygusu ile peşinen mahkûm edip, kanına ve canına kastediş sebebinin, Rus ve İngiliz menfaatlerinin hazırladığı bir siyâsî komploya kurban oluş ve körü körüne bir aldanış olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

Ermeni meselesinin ortaya çıkışını hazırlayan sebeplerin başında Rusya, İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Devleti’ne ve Ermenilere karşı tâkip ettikleri siyâset gelmektedir. Bu siyâsetin seyrini hülâsaten tespit etmek yerinde olacaktır:

Sıcak denizlere inmek, Akdeniz ve Orta Doğuda hâkim güç olmak emelini, Osmanlı Devleti’ni parçalamakla gerçekleştirebileceğine inanan Rusya, bu maksatla Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Erzurum – İskenderun hattını ele geçirmeye teşebbüs etmiştir. Böylece Rusya’nın Osmanlı Devleti’ndeki Ermeni kilisesiyle temâsı ve Ermeni komitacılarını, terör unsurlarını desteklemesiyle başlamıştır.

İngiltere’nin Ermenilere ilgi duyması, Rusya’nın İngiliz çıkarlarını tehdit edecek şekilde güneye sarkması ve güçlü bir Karadeniz devleti olmasıyla alâkalıdır.

 

*Türkiye’nin Ermeni Meselesi: Kubbealtı Neşriyatı. İstanbul 2014 s: 13-15

 

**Cevdet Küçük: Şark Meselesi Hakkında Önemli Bir Vesika. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Dergisi, Mart 1979, S: 32, s: 607-638

 

 

Polis ve Askerlerimize Gönderilen Mektuplar

Eşsiz vatanımıza göz diken hainler, insafsızca, akla hayale gelmeyen kalleşliklerle, namertçe yöntemlerle yöredeki Kürt kardeşlerimize her türlü zulmü yapmaktadırlar.

 

Bu vahşetlerine,”dur” diyen kahraman Mehmetçiklerimize ve Polislerimize de, insanlıkla bağdaşmayacak çirkin tuzaklarla pusu kurmakta, kalleşçe şehit etmektedirler.

 

Her gün şehit haberleriyle evlere ateş düşmekte, anaların bağırları yanıp, eş ve çocukların gözleri yaş dolmaktadır.

 

Böyle bir ortamda, kimilerimiz rahat mekânlarımızda çaylarımızı yudumlayarak, maç ya da filim izlemekteyiz. Olup bitenlerin vahametini, acısını, ıstırabını duymadan. Ve bu rahatı, bize kimlerin canı pahasına sağladığını bilmeden.

 

İşte terörle mücadele eden, bu kahraman asker ve polislerimizi unutmayan, kalpleri onlarla atan, şehitlere gözyaşı dökerek hatim indiren, acılarına ortak olan sevgi membaı yürekler de az değil.

 

İşte bunlardan örnekler:

-Kahramanmaraşlı öğrenciler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde görev yapan asker ve polislere moral için; “Kahraman Şehir’den Kahramanlara Mektup Varadını verdikleri mektup etkinliği başlattılar.

 

-Diyarbakır’ın Sur, Hakkâri’nin Yüksekova ve Şırnak’ın Cizre ve İdil ilçelerine gönderilen mektuplardan birinde, bir çocuk şunları yazmıştır: “Kıymetli vatan evlatları; her birinizin adını teker teker bilmiyoruz. Ama siz “Mehmet’siniz, “Ali’siniz, “Ahmet’siniz… Çünkü hepiniz bu vatanın evlatlarısınız.Biz sıcacık yatağımızda yatarken siz dağlarda, tepelerde operasyon yapıyorsunuz. Çünkü hepsi bizim mutluluğumuz ve refahımız için.

-Diyarbakır ve bölgede terörle mücadele eden asker ve polislere batı illerindeki çocuklardan resim, şiir ve çikolatanın yanı sıra bin adet mektup gönderildi.

Öğrenci mektuplarından birinde: “Sevgili polis amca, ben sizi tanımıyorum ama sizleri çok seviyorum.Kötü insanlardan, hırsızlardan, suçlulardan, vatana ihanet edenlerden hava soğuk bile olsa sizler bizi koruyup kolluyorsunuz”denilmektedir.

 

-Diyarbakır’da terör örgütü PKK‘ya yönelik operasyonlarda görev alan güvenlik güçlerine;İstanbul, Eskişehir ve Aksaray’daki okullardan öğrenciler mektup, şiir, resim ve çikolata gönderdi. Bir öğrenci, mektubunda;“Sevgili polislerimiz Diyarbakır’da masum insanları korumak için yaptığınız fedakarlıktan dolayı sizlere minnettarız” ifadelerinde bulundu.

Bir başka öğrenci ise mektubunda şu ifadelere yer verdi: “Bizim için yaptığınız tüm fedakarlıklar için size minnettarız. Nereden anlayacaksınız diye düşünmeyin sakın. Yaşımız belki fazla değil ama vatanımız, milletimiz için ne kadar büyük sıkıntılara girdiğinizi empati kurarak anlayabiliyoruz. Biz burada sıcak sınıfımızda ders işlerken yatağımızda mutlu mutlu uyurken rahat edebiliyorsak sizin gibi ağabeylerimize, cesaretli askerlerimize borçluyuz.”

 

-Malatya’da,öğrencilerin yazdığı yaklaşık 30 bin mektup, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde terörle mücadele eden kahraman asker ve polislere gönderildi.

 

-Antalya’dan 15 öğrenci ‘Umut Mektupları’ adıyla Şırnak ve Diyarbakır’da terörle mücadele eden polis ve askerlere yazdıkları mektuplarda; arkalarında kocaman bir aile olarak bulunduklarını unutmamalarını” söylediler.

 

-Sivas’ta anaokulu öğrencileri tarafından Diyarbakır’ın Sur İlçesi ile Şırnak’ın İdil İlçesi’nde terörle mücadele eden asker ve polislere gönderilmek üzere yardım kampanyası başlatıldı. 205 öğrenci bir haftalık sürede kuruyemiş, çay, çikolata ve kışlık çorap gibi çeşitli malzemeler topladı.Öğrenciler, mektuplarında askerlere ve polislere duydukları sevgileri dile getirdiler.

 

-Kocaeli ve Konya‘daki ortaokul öğrencileri, öğretmenler ve velilerin Mardin‘in Nusaybin, Dargeçit ve Derik ile Diyarbakır‘ın Sur ilçelerinde teröristlere karşı sürdürülen operasyonda görev yapan polis ve askerlere gönderdiği mektuplar duygulandırdı.

Bir öğrenci mektubunda;“Biz burada otururken, siz orada can veriyorsunuz. Biz de düşündük ki siz tek değilsiniz. Siz bizim kalbimizde yaşıyorsunuz., Dualarımız hep sizinle. Allah sizi eşinize, çocuklarınıza ve Vatana bağışlasın, size ne kadar teşekkür etsek, size ne kadar dua etsek azdır. Annem bana hep der ki, sen dua et küçüklerin duası kabul olur. İnşallah dualarım kabul olur.”Dedi.

Başka bir öğrenci asker ve polislere teşekkür ettiği mektubunda şu satırları yazdı: “Cesur Türk askerlerimiz ve polislerimiz, size ne kadar teşekkür etsek azdır. Daha çok küçüğüm, sizlere mektup yazarken o kadar çok gurur duyuyorum ki, yanlış bir şey yazarım diye korkuyorum. Bu satırları yazarken ellerim titriyor. Size dürüst, cesur, saygılı demekle gurur duyuyorum.

Başka bir öğrenci şöyle dedi: “Ne tehlikeler atlatıyorsunuz bize iyi bir gelecek hazırlamak için. Geceleri siz mücadele verirken, biz gece programları izliyoruz, eğleniyoruz, uyuyoruz. Sizin de anneniz, babanız, eşiniz, çocuklarınız ve arkadaşlarınız var. Eminim onlar da sizin için çok endişeleniyor, üzülüyor, ağlıyorlar. Siz de onları çok özlüyorsunuz. Biz de onlar kadar olmasa da sizin için korkuyoruz. Ama şunu bilin ki biz sonuna kadar sizin arkanızdayız.” “Hiç Tanımadığınız Kişiler Sizin İçin Gözyaşı Döküyor”

-Aksaray’da lise öğrencileri, Mardin’in Nusaybin ilçesinde terörle mücadele eden polis ve askerlere moral vermek amacıyla 400 mektup gönderdi.Öğrencilerden biri; güvenlik güçlerine manevi destek vermek istediklerini dile getirerek, “Mektuplarımızı okudukça daima yanlarında olduğumuzu bilecekler” ifadesini kullandı.

 

Çok az bir kısmına yer verdiğim, bu anlamlı desteklerin daha da artarak tüm ülkeye yayılmasını umuyor ve temenni ediyorum. Bu vesileyle, terörle mücadele eden polis ve askerlerimize moral ve destek için;

– Harçlıklarını ve mektuplarla yüreklerini göndererek, biz büyüklere büyük dersler veren sevgili öğrencilerimize ve vesile olan öğretmenlerine,

-Şehitlerimize saygılarından ötürü, çalgı çaldırmamak için düğününü erteleyen duyarlı genç çiftlere,

-Şehitlerin acısını, yakınları kadar yüreğinde hissederek, gözyaşı dökenlere, hatim okuyanlara,

-Terörle mücadele eden; asker ve polislerimizin sağlığı için duyarlılık gösterenlere, dua edenlere,sonsuz teşekkürler ediyorum.

 

Bizlere vefa duygusunu ve sorumluluklarımızı hatırlattılar.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 14

a – )  İngiliz Generalinin öldürülmesi

 

Gazi Ali Candan’ın (Cibinoğlu) ifadelerindeki ayrıntılar:

“Bir Perşembe günü dereden karşıya geçtik. Mezarlık tepesinin altındaki ön mevzide 6 kişiydik. Ben, Gürgenli Hasan (Serim), Hamdi (Ata), Kemal’in İlyas (Gürkanlı), Temel’in Mustafa (Temel), Cirtoğlu Osman. Mevziler 2’şer 2’şerdi. Ben ve Gürgenli Hasan en öndeki mevzideydik. Uzaktan düşmanı gördük. Aşağıdan ırmağın karşısından geliyor, yukarı çıkarken çevreyi emniyet altına almak için yakın tepeleri makineli tüfekle tarıyor, alttan askerini yürütüyordu. Düşman, birazdan ırmağı geçip karşımıza çıkacaktı. Hasan’a dedim ki:

–     Hasan, benim 35 mermim var. Mesafe uzak, boşuna atmayayım. Sonra düşman

gelince ne yaparım.

–     Doğru söylüyorsun Ali. Buradan oraya mermi tesir etmez.

Hasan bir ara yan tarafta tuvalete geçmişti. Birden İngiliz kumandanı önümüzde

belirdi. Aramızda 20 metre mesafe vardı. Hasan seslendi:

–     Ali! Geldi..

Ben hazırlanana kadar o ayakta bir tane patlattı, İngiliz komutan boş çuval gibi yere

yığıldı. Yunan kumandanı da meğer yakına gelmişti. Aramızda 50 metre vardı. Temelin Mustafa yan tarafımızdaydı, sordu:

–     Ali, o kim? Acaba bizden midir?

–     Tam Yunan; şapkasından tanıdım.

Der demez bir tane de ben attım. O da düştü. Arkadan Yunan askeri geldi. Düşmanın

arkası bulut gibi geliyordu. Büyük çatışma başladı. Bizim arkamızda ve yukarıdaki mevzilerde bulunan arkadaşlar da Yunan askerine ateşe başladılar. Biz iki ateş arasında kalmıştık. Onlar bize, biz onlara 1 saat geçti. Bir de baktım ki harmanlıkta makineliyi kurdular, o taraftan bizi makineliye tutuyorlar. Biraz sonra düşman tepeyi dolaşarak arkamıza geçti. Hasan’a dedim ki:

–     Geri kaldık.

–     Doğru söylüyorsun. Arkadaşlara haber verelim.

Hasan’ın 2 amcası; Hacı Maksut’un (Serim) oğulları Gürgenli Yakup ve Hacı Aslan

yukardaki tepedeydi. Onlar hem bizi hem de düşmanı görebiliyorlardı. Gürgenli Yakup (Serim) yukardan bağırdı:

–     Hasan! Böyle gelin, düşman sizi alıyor.

6 kişi tepeye çıktık. Oradaki 15 kişi de mevzilere dağılmıştı. Düşman, Mevlüt Çavuş

(Civelek) tarafındaki harmanlıktan bize doğru 3 defa hücuma kalktı, üçünde de geri

püskürttük. Dağılan arkadaşlar toplandı, Tepecik’liler de yardıma geldi. Birlikte hücum ettik, tepeyi geri aldık.

O gün düşman bozulunca biz düşmanı Bahçecik’e kadar kovaladık. Düşman, bizi makineliye tutarak askerini tepeden aşağı bozgun halinde geri çekiyor, biz de yan ateşimizle düşmanı kovalıyorduk. Biz Bahçecik’e indiğimizde Bahçecik’teki sivil Ermenilerin de Yunanla beraber kaçmış olduğunu gördük. Kaçamayıp da Bahçecik’te kalan birkaç Ermeni kocakarısı, Yunan askerinin ölü ve yaralılarını sedye ile İzmit yönüne doğru götürdüklerini söyledi.

Burada hemen bir arşiv vesikası sunalım:

 

  • H. Tarih: 11/Z/1338 (1920), Dosya No: 43, Gömlek No: 34, Fon Kodu: DH.EUM.SSM

Haydarpaşa’dan İzmit’e hareket eden Sâlib-i Ahmer (Kızılhaç) treninin İngiliz ve Yunan yaralı askerlerini alarak geri döndüğü ve Bahçecik ile Ovacık (Yuvacık) arasındaki müsâdemede (çatışmada) öldürülen İngiliz generalinin İzmid’e götürülerek defnedildiği.

 

Bu olay belgeye göre 27 Ağustos 1920 – Cuma günü gerçekleşmiş. Dolayısıyla çatışma bir gün önce, yani 26 Ağustos 1920 – Perşembe günü gerçekleşmiş olmaktadır. Bu da şahitlerin anlattıklarını doğrulamaktadır. Yalnız Bahçecik’liler, öldürdükleri düşman komutanının general rütbesinin ve onun öldürülmesinin etkilerinin pek farkına varamamışlardır. Bu olayların akabinde İngilizler, Eylül ayı sonlarında İzmit ve havalisini tamamen boşaltarak bölgenin askeri kumandasını Yunanlılara terk etmişlerdir.

Aynı ay (Eylül) içerisinde İtilâf Devletleri, Kocaeli mıntıkasını harp sahası ilân ederek İstanbul Hükümeti’ne bağlı nizamî birlikleri bölgeden çıkarmışlardır. Yunanlılar da ‘Manisa Tümeni’ adını verdikleri 11.Tümenlerini takviye olarak İzmit’e 5 nakliye gemisiyle Derince Limanı tarikiyle (yoluyla) getirmişlerdir. Bu tümenin bir alayı da Derbent – Çuhahane – Bahçecik hattındaki Yunan kuvvetlerine eklenmiştir.

Burada söylenmesi gereken bir başka husus da Yunan birlikleri ile Ağustos (1920) sonu itibariyle yaşanan bu çatışmanın bir ‘ilk‘ olmasıdır. Kocaeli’ye yeni yeni yerleşen Yunanlılara karşı ‘ilk kurşun‘ Bahçecik Cephesi’nde atılmıştır.

b – )  Muhacirlik  ve  Mücahitlik

Muhacirlik hem Türk tarihinin hem de İslam tarihinin kader dairesinde sık kesişim noktalarından biridir. Bilhassa Bahçecik; Kafkasyalısı, Karadenizlisi ve Rumelilisiyle tam bir muhaceret beldesidir. Savaşın şiddetli bir şekilde patlamasıyla yine muhacirlik başlamıştı. Hatta o seneye (Hicri 1338) ‘Muhacirlik Senesi’, o sene doğan çocuklara da ‘Muhacirlik Çocuğu’ denecekti.

Guruplar halinde yaşlılar, kadınlar, çocuklar, hayvanlar, eşya ve yiyecekle birlikte yola düşülmüştü. Bazı ailelerin telaştan küçük çocuklarını mahallede unuttuğu, sonra geri dönerek aldıkları, bazılarının da çocuk yada hayvanlarını yolda kaybettiği anlatılır.

Bahçecik’in Güney (Servetiye) Cephesi’yle içli dışlı olan mahalleler ayrı ayrı yerlere göç ederek boşaltılır. Servetiye Camii Köyü tarafı Aytepe ile Menekşe üstündeki Eskiyayla ve Kurudere’ye, Servetiye Karşı Köyü tarafındaki Araboğulları ile Hacıhaliller Mahallesi Parsık ve Erciva yaylalarına, Hasanağalar, Hüseyinağalar Mahallesi ise Hamidiye sırtlarına hicret etmişlerdir. Nüzhetiye (Döşeme), Sakarbıçkı ve Ferhadiye köyleri ise Kırıntı’ya geçici iskân olmuşlardır.

 


Servetiye Cami Köyü’nün doğu tarafındaki komşu köy.

ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, Sayfa 303 ila 305, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

www.devletarsivleri.gov.tr/katalog/ (Osmanlı Arşivi Rehberi)

Hem de İngiliz.. O zamanın Süper Gücü İngiltere; İngilizler maşa varken kendi ellerini ateşe sürmezler.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde KOCAELİ, Sayfa 136, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

A.g.e., Sayfa 136.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 112, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 94, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

A.g.e., Sayfa 60.

A.g.e., Sayfa 60.

A.g.e., Sayfa 60.

Kemâl ULUSOY Röportajı, Ağustos 2009.

 

 

Vizesiz Avrupa Yalanı!

Türkiye’nin kara bulutlarla kaplı gündemini dağıtmak için yapılan son psikolojik operasyonlardan biri, “AB Ülkelerine Vizesiz Seyahat” açıklamaları oldu.

Bu konuda ilk bakmamız gereken şey, Türkiye’de kaç kişinin pasaportu olduğu ve pasaportu olanların kaçının yurtdışına ve de özellikle Avrupa’ya seyahat ettiğidir.

78 milyonluk bir nüfusa sahip koca Türkiye’nin, onda biri yani 7.5 milyon civarında insanımız pasaport sahibidir.

Buna yurtdışına işçi statüsünde gidenler ile Hac ve Umre ziyaretleri için pasaport almış olanlarda dahildir.

Yani kendisi zengin ama halkı fakir ve yoksul düşmüş olan Türkiye’nin, mahdut sayıda vatandaşı için kopartılan bir yaygaradır; bu Avrupa’ya vizesiz seyahat!

Ben bir yalan olarak nitelediğim Avrupa’ya vizesiz seyahat hayalini; 12 Eylül’den sonra, Kenan Evren’in Amerikalı General Rogers’le arkadaşlık muhabbetine dayalı olarak, Yunanistan’ın NATO’ya üyeliğine yeniden kabulünü koşulsuz onaylamasına  ya da 6 Mart 1995 tarihinde imzalanan ve Türkiye’yi tek yanlı yükümlülükler içine sokan “AB ile Gümrük Birliği Anlaşması”na benzetiyorum. Şimdi de Başbakan Davutoğlu, Avrupalı dostlarından bahsediyor ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinde bir takım garantiler veriyor. Bu söylemde, geçmiş ile büyük bir benzerlik görüyorum.

Vizesiz seyahat için, 72 faslın Haziran 2016 sonuna kadar ikmali halinde, bize Avrupa kapıları açılacak. Kime açılacak? Halkı, fakir ve yoksul bırakılmış Türkiye’de, bir kısım mutlu azınlığa! Çünkü daha %90’nımızın pasaportu bile yok…

Avrupalılar; yalancı, korkak, düzenbaz, ikiyüzlü, ırkçı, katil, soykırımcı bir karaktere sahiptir. Buna karşılık Türkler; dürüst, doğru, temiz ve saf insanlardır. Her şeye inanırlar! Eğer böyle olmasaydı, Avrupalılar bugün Güneydoğu Avrupa denilen Balkanlardan ve nihayetinde Anadolu’dan bizi kovmak için plan üstüne plan yaparlarmıydı?

Türkiye, AB ile Gümrük Birliğine girdiği günden bu yana bir sömürge haline gelmiştir. Avrupa’nın, diğer üyeler ile Türkiye arasında uyguladığı çoklu standarta bakılınca, bu çok rahat görülmektedir.

Biz; Kıbrıs ve Ege konularında AB’nin taleplerine evet diyeceksek, ülkemizin Doğu ve Güneydoğusunda ayrıcalıklı federatif bir statünün tanınmasını kabul edeceksek, Fener Patrikhanesi’nin Vatikanlaştırılarak bağımsızlaştırılmasını seyredeceksek, Gümrük Birliği’nin Türkiye’yi esirleştirmesine göz yumacaksak, Türk Silahlı Kuvvetlerini zayıflatacaksak, Ermenilerin sözde soykırım iddialarını tanıyıp, tazminat ve toprak davalarına ortam hazırlayacaksak; bırakın Avrupa’ya vizesiz seyahat etmeyelim… Cennet Türkiyemizi adım adım gezerek, birbirimizle kucaklaşalım…

Nitekim vizesiz Avrupa’ya seyahat yalanından sonra açıklanan AP İlerleme Raporu, bahsettiklerimize benzer şeyler içerdiğinden dolayı, Türkiye tarafından yok hükmünde sayılarak geri iade edilmiştir.

Türk Milleti, saf ve temizdir ama aptal değildir ve kimseninde onu aptal yerine koymaya hakkı yoktur.

Ancak ne talihsizliktir ki; içerinin ve dışarının birlikte oynadığı, siyasi tuluat nedeniyle; Türk Milleti yüzyıllardır yalanlarla oyalanmakta ve aldatılmaktadır.”AB Birliğine Tam Üyelik” ve şimdi de “Avrupa’ya Vizesiz Seyahat” yalanlarıda bunlardan biridir.

Amaç; mutlu olmayı Batı’da zanneden fakir ve yoksul insanlarımızı, umut dolu bir beklentiye sokmaktan ibarettir. Hem de ülkemizin bir bölümü cayır cayır yanarken ve şehit üstüne şehit gelirken! Birileri ne yazık ki; kafamızı karıştırmak istiyor.

Türk Milletine, bugüne kadar Avrupa ve Avrupa Birliği ile ilgili hep yalan söylendi. Örneğin, 1995’te Türkiye’yi AB’ye tek yanlı bağlayarak “tren kaçmasın” demişlerdi. Şimdi de sakın “Yeni Anayasa” ile AB’nin istedikleri yerine getirilirken “bu son şansımız” denmesin?İnşallah bu yalan, son yalan olur!

 

 

Asıl Mes’ele (1)

Okyanus’ta seyreden / giden onlarca kamarası, yüzlerce yolcusu olan bir yolcu vapuru düşünelim.

Yolculardan bazıları kamaralarında değişiklik yapmak için, dipte bir gedik açmak istese.

Ve başlasalar gemiyi delmeye.

Durumu fark eden komşu kamara sakinlerinin şaşkın bakışları arasında buna devam etseler.

Bazı yolcuların işin vahâmet ve tehlikesini anlayarak:

“Durun yahu, yapmayın. Bizi batırmak mı istiyorsunuz?” şeklindeki haklı tenkitlerine de aldırış etmeyerek, üstelik yüksek perdeden:

“Ne demek, kamara bizim değil mi? İstediğimizi yaparız! Size ne oluyor? İşimize karışmayın. Bu bizi ilgilendirir!” diyerek, biraz da tehdit vâri bir cevap verseler.

Çevre kamaradakilerin huzursuzluğu, nihayet kaptana kadar ulaşsa.

Tabii ki kaptan, duruma müdahale eder:

“Ne yapıyorsunuz? Bu yaptığınız yanlış!” falan derse de onlar, yine de bigâne ve kayıtsız kalarak:

“Efendim size de ne oluyor? Biz kendi kamaramızda, kendimize göre, kendi isteğimiz doğrultusunda değişiklik yapmak, özel kamaramızda şahsî bir tasarrufta bulunmak istiyoruz. Çekil git başımızdan, bizi rahat bırak!” gibi ilk bakışta sofiyane ve doğru gibi görünen, fakat aslında bütün gemiyi batıracak ve sulara gark edecek haksız, yersiz bir tasarrufta bulunan bu şaşkınlara karşı kaptan -ister istemez- hâkimâne bir tavır takınarak kükreyen bir sesle:

“Sizi gidi budalalar siziii! Sadece kendiniz -ona da rızamız yok ya- helâk olsanız neyse. Yahu bütün gemiyi batıracaksınız! Behey sersemler! Çekilin oradan, bırakın elinizdekileri! Sizi böyle bir tasarruftan men’ ediyorum. Oturun oturduğunuz yerde ve sadece kendinizin değil; başkalarının da hayatını tehlikeye atmaktan vazgeçin. Aksi takdirde, şimdiki rahatınızdan da yoksun kalacaksınız.” diyeceği ve derhal duruma el koyacağı muhakkaktır.

Bir misâl daha:

On katlı yirmi daireli bir apartman düşünelim.

Dâire sakinlerinden biri, dairesinden geçen ana direklerden birini, lüzumsuz görerek veya genişlik için yıkmaya kalksa, bütün apartman sâkinlerinin ayağa kalkacağı yine izahtan vârestedir.

Onun şahsî tasarruf masarruf diyerek itirazı kaale alınmaz.

Hemen bu sevdadan vazgeçmesi veya daireyi terk etmesi istenir.

Çünkü direği ortadan kaldırdığı takdirde tavan başına çökecek.

Diğer daireler de bundan nasiplerini alacak. Yâni topyekûn apartman, bir enkaz yığını hâlini alarak; sadece o daire sakinlerine değil, bütün apartman halkına mezar olacak.

Gelelim sadede:

Efendiler!

“Bugün Avrupalılar için ortada bir Kürt mes’elesinden ziyade (yâni Kürtçülüğe destek perdesi ardına sığınarak faaliyet gösteren ve Türk milletinin yücelmesinden, Türk devletinin yükselmesinden ve Türk istiklâl ve cumhuriyetinin varlığından ve parlak istikbalinden yersiz endişe içinde kıvranan Batı’nın mevhum ve vehmî) bir ‘Türk meselesi’ var.

“Daha doğrusu her zaman (aslında bu toprakları vatan edindiğimiz ve Hakk’ın kılıcı olduğumuzdan beri hep) bir ‘Türk Meselesi’ olagelmiş!”

(Altemur Kılıç, Türkiye, 13 Temmuz 1999, 12)

Evet, Türkiye’de Kürt mes’elesi yok. Türk Devleti ve Türkiye’nin beka mes’elesi var. İşte asıl mes’ele bu.

Nitekim:

“Dünya globalleşmeye doğru giderken Türkiye’nin gelecekte lider ve güçlü devlet olma ihtimalini hesap edenlerin (de bütün korkusu bu ya).”

(Dr. Seyfi Şahin, Ortadoğu, 29 Temmuz 1999, 6)