22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 742

Hukuki Yanlışlarımız

Terör ve karmaşa her alana sıçrıyor. Spor ve özellikle futbol bundan nasibini aldı. Bazı taraftarlar tuttukları kulüple kendilerini o ölçüde özdeşleştiriyorlar ki, yapılan bir haksızlık veya yanlış bir hakem kararı taraftarı saldırıya geçiriyor. Aslında bu onlara göre savunmadır. Taraftarı bu şekilde davranışa etkileyen faktörlerin başında, spor basınındaki bazı haber ve yazılardaki kontrolsüzlük ve sorumsuzluk, tiraj arttırma veya taraftarın sanki avukatı rolüne soyunma, yanlış beyanda ısrar eden kulüp yöneticilerivardır. Taraftarın bir kısmı belki hayatta başka beklentisi kalmamış; birçok şeyini yitirmiştir. “… Senden başka benim neyim var” şeklindeki haykırış veya hıçkırık şeklindeki tezahürat taraftarın toplumda yalnızlaştığını gösteriyor. Çözüm yalnızlaşan insanı sosyalleştirmek, topluma aidiyet hissini uyandırmaktır. Sosyal bağların güçlendirilmesi, ilişkilerin geliştirilmesi şarttır. Maddeci ve faydacı ilişki düzenine tepkide spor adeta vasıta oluyor. Bizim sorunumuz topluma ve Türk milletine mensubiyet şuurunu güçlendirmektir. Oysa hala yeni anayasa adındaki kumpasta küreselleştirmenin liberal rüzgârları doğrultusunda insanı merkez yapmaktan bahsediliyor. Anlaşılan hala ağacın farkına varanlar, ormandan habersizdirler.

Artık yeter! Türk milleti nasırlaşmış bir takım tartıştırma ve çatıştırma örnekleri ile meşgul edilmemeli; yapay gündemlerle kilitlenmemeli; asıl sorunlar göz ardı edilmemelidir. Herkes kalitesini ortaya koyuyor. Akıl ve mantık fevri hareketlerin ve şuur altına yerleşmiş kamplaştırıcı kötü örneklerin yerine geçmelidir. Bu ülkenin hala kısırlaiklik tartışmalarına ihtiyacı yoktur.

Milli mutabakatlarını sağlayamayan ve kararsız toplum manzarası çizen ülkeler, başarılı ve geçerli ne eğitim ve kültür politikaları uygulayabilirler; ne de kararlı ve başarılı bir dış politika izleyebilirler. Yeni anayasa ve ondan çok farklı olan anayasa değişiklikleri de buna dâhildir.

Bizde her nesil kendinden öncekileri yetersiz bularak dünyayı yeniden keşfetmeye çalışıyor. Yasa ve anayasalarda o ülkenin toplum yapısına ve milletlerarası hukuka göre neler yapılmalı sorusunun cevabını aramak yerine; eskiyi rafa kaldırır, yeninin peşine düşeriz. Konulara tarihi metottan istifade etmeden yaklaşırız; çelişkiler ve sorunlar sürer gider. Bazı aydınlarımız ve hukukçularımız kendi sınırlı bilimsel ilgi alanlarını tek kabul ederek diğer bilim dalları ile dirsek teması kurmaya ihtiyaç duymaz. Fikir alışverişi ve istişareden kaçınılır. Bir meslek veya belirli bir bilim dalının adeta asabiyeti öne çıkar.

Sorun ne bilgi eksikliğindedir; ne de hukuk tekniği konusundaki yetersizlikte… Sorunun temeli metodolojiktir ve yanlışlar sürekli tekrar edilir. Bir kısır döngüdür gider. Önemli bazı yanlış ve sosyal hastalıklara da sebep olunur: Tepki anayasacılığı… Aslında tepki anayasacılığından şikâyet edilir; ama ona varmada maalesef gerekenler yapılır.

Hukukun, iktisadın ve tarihin aşırı siyasileştirilmesi, objektif bakışı doğru tespit ve çözümü önlemektedir. Bu durum bilim adamını da köreltiyor ve kısırlaştırıyor; kolay kamplaşmalara sürükleyebiliyor.

Bir sosyolog olarak anayasalarımızı incelemeye çalıştık. Her bir anayasa ister istemez hazırlandığı dönemin izlerini taşımaktadır. Bunu engellemek mümkün değildir; ancak o dönemlerin izlerinin temel veri olarak ele alınması, geleceğin anayasasını hazırlamayı engellemektedir. Anayasalar 10-15 sene gibi dönemler için değil; çok daha uzun dönemlerde fonksiyonel ve geçerli olabilecek şekilde düzenlenmek durumundadırlar. Tabii ki zaman zaman değişikliklerde yapılacaktır. Ancak, geçmişi ve Devletin varlığını inkâr edici, Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarıcı tuzaklar da kabul edilemez. Türkiye Cumhuriyeti dışlanarak anayasa yeniden yazılamaz; zaten yasal olarak da suçtur. 1982 Anayasası bu imkânı vermiyor.

Bir dikkat çeken nokta da; ideal bir anayasa ile reel olanı birlikte düşünememe eksikliğidir. Bir anayasa çok ideal olabilir; ama o anayasa elbisesi topluma uymayabilir ve fonksiyonel de olamayabilir. Dış dayatmalar ve içerde marjinal bazı çevrelerin gürültüleri, küreselleştirmenin milletsiz ve devletsiz fert ve insan merkezli tuzakları aşılmalıdır.

Prof.Dr.M.Fuad Köprülü‘nün tarihçiliği üzerinde duran ve kendisine sosyoloji tarihinde de yer ayıran rahmetli hocam Ord.Prof.Dr.Z.F.Fındıkoğlu sosyal müessese ve disiplinlerden sadece birine hapsolmayı ve o alanı dogma haline getirmeyi yanlış bulurdu. O bakımdan, sosyal gerçekle olması gereken bağ ihmal edilmemeli, araştırmalara dayanmayan, tepeden inmeci, organik bir gelişmeyi esas almayan anayasacılık oyunlarından vazgeçilmelidir.

Ord.Prof.Dr.Z.F.Fındıkoğlu’na göre, yapacağı kanunlarla toplumun dertlerine ve ıstıraplarına çare aramak yolunda çalışan kanun vaaz edici, bir sanatkâr gibi toplum ile hemhal ve hemdert olmadıkça soyut olmaktan kurtulamaz. Böyle bir hemhallik olmazsa, soyut olmaktan kurtulamaz. Tatmin ettiği şey toplumun derdi değil; ancak kendi fantezisidir. Hukuki metinler ve yasalar deneme tahtası olmaya açık hale getirilmemelidir. 

 

 

Türkler üzerinden siyaset

(Bulgaristan Türklerini Bugün Gündeme Taşıyan Yalçın Bayer’e ve Hürriyet Gazetesi’ne Teşekkür Ederim!-Özcan Pehlivanoğlu)

AY başında Bulgaristan’da HÖH’den koparılanların kurduğu Lütfi Mestan’ın liderliğindeki Dost Partisi’nin kuruluş kongresini izleyen Av. Özcan Pehlivanoğlu bu kez hafta sonu yapılan Türklerin ağırlıklı olduğu HÖH Genel Kurulu’nu izledi ve şu notları yazdı:

“Nerede bir Türk topluluğu yaşıyorsa orada boş siyasi çekişmelerin yaşanmasını kanıksamak artık olağan bir şey oldu. Bulgaristan Türkleri, Osmanlı-Türk devletinden ayrılmalarından bu yana büyük sıkıntılar çekiyor.

93 Harbi ve Balkan Savaşları’nda maruz kalınan katliamlar ve ardından gelen baskılar, isim değiştirmeler, asimilasyon ve göçler çektikleri acıların başlıcaları…

Kısaca diyebiliriz ki; 2016 yılı itibari ile bir AB ülkesi olan Bulgaristan’da Türklere yönelik insan hakları ihlalleri, demokrasi ayıpları ve hukuk karşısındaki eşitsizlik bütün hızıyla sürüyor.

Buna karşılık, Bulgaristan Türkleri bazı siyasi güçler tarafından devamlı bir suni çekişme içinde tutuluyor. Yani HÖH’çülerin deyimi ile bu bir ‘laboratuvar’ çalışması sonucu oluyor.

Siyasi çekişmenin nedeni, Bulgaristan Türklerini içeriden ve dışarıdan, buna Türkiye de dahil bölme çalışmalarıdır. Bölünsünler ki, daha da zayıflayıp, yok olsunlar!

İnşallah, bu laboratuvar çalışmalarına karşın yine bölünmezler ve bir arada kalırlar. Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi (RUBASAM) adına davetli olduğumuz kongrede, STK’lar adına yaptığım konuşmada buna değindim ve bir soydaşları olarak, onlardan oyunları boşa çıkarmalarını istedim.
Kongrede dikkat çekici bir husus ise anamuhalefet partisi CHP’nin, milletvekilleri ve belediye başkanları ile kalabalık bir grupla orada olmasıydı. MHP de temsil edildi. Ayrıca Bulgar siyasetinin neredeyse tamamı, AB Parlamentosu’nun liberal kanat temsilcileri ve Sofya’daki birçok yabancı misyon üyesi orada hazır bulundu. Buna karşılık AKP ve Türkiye’nin Sofya Büyükelçisi kongrede yoktu. Halbuki Bulgaristan Türkleri, Türkiye’deki siyaset tarafından, her şeyin üstünde tutularak, milli bir beraberlik sergilenmeliydi diye düşünüyorum. Maalesef bu eksik kaldı! Eğer bahsettiğim siyasi çekişmenin tarafları samimi iseler, gelsinler bundan sonraki ilk seçimlerde Türklerin ağırlıkta siyaset yaptığı partiler olarak bir koalisyonla seçime girerek, Bulgaristan Türkleri ile Bulgaristan’ın diğer halklarının ümidi olsunlar.

Meraklılarına bir not ileteyim. İzlediğim her iki kongrenin havasına bakarak, HÖH/DPS’nin yine onca bölünme çabasına rağmen şaşırtıcı bir sonuç alacağını söyleyebilirim. Çünkü partinin bugüne kadar hiç bu kadar kenetlendiğini ve onursal başkan Ahmet Doğan’a destek verdiğini görmedim.”

(Not: AKP ille de ‘Müslüman Türk partisi’ istiyor; eski rejimin kalıtımsal uzantısı Ahmet Doğan ise buna karşı direniyor. Suikast girişiminden Sonar Partisi’nin başına yeniden geçti. Yeni kurdurulan Dost Partisi genel başkanı Lütfü Mestan, Ahmet Doğan ile kader birliği yapmış, aynı yolun yolcusu olarak kabul ediliyor. Dost’un güçlü bir parti olma hesaplarının tutmadığı anlaşılıyor. Son olarak şunu söyleyelim: Atatürk 1930’larda Türk partisi kurmak isteyen 17 Türk milletvekiline ne demişti? Bulgaristan yazılarına devam edeceğiz. Bekleyiniz…)”

 

 

Oyuncak Bebek mi? Truva Atı mı?

Yunan mitolojisinde anlatılır…Truva’lı bir Prens olan Paris’in Sparta Kralı Menelaus’un karısı Helen’i kaçırması ardından AkalarınÇanakkale’deki Truva kentine saldırması sonucu büyük bir savaş çıkar. Fakat Aka askerleri Truva surlarını bir türlü aşamazlar. En sonunda devasa bir at maketi inşa ederler ve ordularını gece gizlice içine saklarlar ardındanda savaş tazminatı olarak bu maketi Truvalılara hediye ettiklerini söyleyip geri çekilirler. Zafer sarhoşu olan Truvalılar, dev maketi kale içine alıp bütün gece kutlama yaparlar. Hepsi sarhoş olduktan sonra Aka askerleri atın içerisinden çıkıp kale kapılarını dışarıda hazır kıta bekleyen Aka ordusuna açar ve bütün kent,tabi başta Helen ve Paris olmak üzere, kılıçtan geçirilir.

* * *

Uçkur düşkünlüğünün çok dramatik ve ironik bir öyküsüdür Truva Savaşı. Ama hepsinden önemlisi de savaşın sembolü haline gelmiş olan Truva Atı, binlerce yıldır savaş sanatının en uç örneği olarak sürekli betimlenir durur.

Geçen gün ülkemizin önemli ve mütedeyyin marketlerinden birinde gezerken oyuncak reyonunda gözüme ilişen bir set, aklıma Truva Atı hikâyesini getirdi.

Bosna Hersek’in kurucu Cumhurbaşkanı Aliağa İzzetbegoviç’in “Düşmana benzediğimiz zaman savaşı kaybetmiş oluruz” sözünü hatırladım.

* * *

Millî Güvenlik Dersi’nden hatırlarsınız, harp çeşitleri vardır; ekonomik, kültürel vb.

Kendi öz kültürünüzü koruduğunuz ve gelecek nesillere aktarabildiğiniz sürece varsınızdır. Bu kültür aktarımının kesildiği noktada, savaşı kaybetmişsiniz demektir. Yurdunuz ve evlâtlarınız yabancı kültürce işgal ve iğfal edilmiş olur.

Gelelim oyuncak setine…

Yandaki resimde de gördüğünüz gibi; setin adı “Bu tarz benim, Düğün Günü.”

Bir kere, olabildiğince israfı ve toplumun genel anlayışı dışı bir giyim şeklini özendiren bir yarışmayı +3 yaş işareti konulan bir oyuncak için isim olarak seçmek, başlı başına bir hata. Çünkü o yarışmanın kendisi bile + 3 yaş izleyici kitlesinin çok üzerinde olarak RTÜK tarafından işaretleniyor.

Haydi, onu geçtik, işin isim hakkı ve telif kısmı filan da yapımcı firmayı ilgilendirir, onu da geçtik.

Ya Hu kardeşim, “Düğün Günü” seti adlı oyuncakta; gelin olur, damat olur. Tamam, da o ortadaki çocuk da ne oluyor?

+3 yaş sınırı konulan bir oyuncakla minik zihinlere, “siz evlenmeden çocuk yapabilirsiniz” mesajı mı veriliyor?

Öyle formalite işlerle uğraşmayın, bir ara nikâhı aradan çıkarırsınız mı deniliyor?

Bunun başkaca nasıl bir izahı olabilir?

Hani ‘aile seti’ dese, anlayacağım. Çekirdek aile ana, baba ve çocuklardan oluşur diyeceğim.

Ama oraya anlı şanlı ‘Düğün Günü’ yazıp, ardından da setin içine 4 -5 yaşlarında bir çocuk maketi koyunca maksadınız, sanırım tam olarak ortaya çıkıyor.

Truva atının modern şekli olarak, direkt bilinçaltına mesaj vererek körpe zihinleri işgal ediyorsunuz demektir.

Barbie, Sindy, Winx, Fulla veya Rezzan ne ad verirseniz verin, bu tip oyuncakların küçük kız çocuklarının psikolojisi üzerinde oluşturduğu kalıcı hasar üzerine yazılmış yüzlerce bilimsel makale var.

Sayın aileler lütfen bu makalelere bir göz atın. Nerelerden oyuna geliyoruz görün…

(Not: Bu arada merak edenlere, gelinin elbisesi, paket içerisinde aşağı kaymış bu nedenle üstü çıplak görünüyor. Paketi açmamak için düzeltmedik. Ancak zaten rafta duran 8 setten 2’si hariç hepsinde de kızların üstü çıplaktı. Bu da başka bir detay.)

 

 

Bulgaristan Türklerine Böyle Seslendim!

Sayın Divan Başkanı,

 

Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin değerli onursal başkanı, eş başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları ve üyeleri,

Türkiyemizden teşrif ederek kurultaya katılan siyasi partilerimizin değerli milletvekilleri, belediye başkanları,

Türkiye ve Avrupa’nın dört bir yanından gelerek, Bulgaristan demokrasisine destek veren sivil toplum kuruluşlarının başkan ve yöneticileri,

Kongreye katılan tüm misafirler ve bize büyük bir misafirperverlikle gönlünü açan ev sahibi Bulgaristan Türkleri ve Bulgaristan’ın diğer halklarını,

Türkiye’den gelen sivil toplum kuruluşları adına, sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle üzerimizde bulunan Türk Milletinin ve Balkanlardan Türkiye’ye göç etmiş milyonlarca insanımızın muhabbet ve özlem dolu selamlarını sizlere iletmek istiyorum.

Kongreniz Türkiye’deki  tüm vatandaşlarımız tarafından ilgi ve dikkatle takip edilmektedir.

Bu sebeble biliniz ki; sizlere Bursa’nın, İzmir’in, Kocaeli’nin, Sakarya’nın, Çorlu’nun, Eskişehir’in, Tekirdağ’ın, Edirne’nin, Diyarbakır’ın, Van’ın, Iğdır’ın, Trabzon’un, Samsun’un, Erzurum’un, tabii ki İstanbul’un ve Ankara başta olmak üzere tüm Türkiye’nin kucak dolusu selamları var.

Aranızda olmaktan, Hak ve Özgürlükler Hareketinin kongresinde bulunmaktan büyük mutluluk içindeyiz.

Halen nehir deyince Tuna’yı, dağ deyince Balkan’ı anlayan insanların sizleri düşünmeden, hissetmeden yaşaması mümkün değildir. Bu nedenle aramızda ebediyen kopmayacak duygusal bağların olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Biz sivil toplum örgütleri de bu bağın her geçen gün daha da çok kuvvetlenmesi için, bir köprü vazifesi görmekteyiz.

Amacımız Türkiye ile Bulgaristan arasındaki sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi ilişkilerin gelişmesine katkı sağlamaktır.

Türk Milleti, Bulgaristan devletini dost, içine Türklerinde dahil olduğu Bulgaristan halkını kardeş bilmektedir.

Bunun başlıca sebebi, yüzyıllardır süren bir ortak tarih nedeni ile komşuluk içeren yakınlaşmalarımızdır.

Biz sivil toplum örgütleri, Türkiye ve Bulgaristan’ın daha da yakınlaşmasını ve işbirliğine gitmesini istemekteyiz.

Ancak bütün iyiniyet ve temennilerimize rağmen, bu konuda arzu edilen sonuçlara ulaşıldığı söylenemez.

Özellikle, Bulgaristan Cumhuriyeti’nin asli vatandaşı olan Bulgaristan Türklerinin bir çok sıkıntılarının olduğu bütün dünyanın bildiği saklanamaz bir gerçektir.

Bir Avrupa Birliği ülkesi olan Bulgaristan, özellikle insan hakları uygulamaları, demokrasi ve hukuk açısından AB kriterlerini süratle yaşama geçirmelidir.

Unutulmasın ki, Bulgaristan Türklerinin ana vatanı, Bulgaristandır. Bulgaristan Türklerinin, siyasi, kültürel, ekonomik nedenlerle Bulgaristan’dan göçüne bir daha rıza gösteremeyiz.

Öyle ise başta Bulgaristan Türkleri olmak Bulgaristan’ı oluşturan halklar arasında her konuda süratle “eşitlik” sağlanmalıdır.

Bir sözümüzde Bulgaristan Türk’ü olan soydaşlarımıza; unutmayın ki, Türkçe yaşarsa Türklük yaşar. Bugüne kadar ecdadınız Türkçe ile yaşadı diye siz böyle varsınız, bu nedenle Hak ve Özgürlükler Hareketi var.

Öyle ise çocuklarınıza Türkçeyi öğretecek, onların Türkçeyi, seçmeli ders olarak almasını teşvik edeceksiniz.

Asla Bulgaristan dışında bir yerde yaşamayı düşünmeyecek, ülkenizin birliği ve dirliği için çalışacaksınız.

Bunları yapabilmek için Bulgaristan’a verilecek olan en büyük katkı, siyaseten güçlü olmaktan geçer. Onun için siyaseten bölünmeyeceksiniz. Demokrasi ile kazandığınız hakların, gücün yitip gitmesine izin vermeyeceksiniz.

Geçmişte yaşananları unutmayacak ve aranıza nifak, fitne, fesat girmesine müsaade etmeyeceksiniz.

Bizlerde her zaman yanınızda olacağız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk’ün defaatle belirttiği gibi Türk ve Bulgar halkları kardeştir. Bir arada yaşamışlardır ve bundan sonra da böyle olacaktır.

Bizler sizlerin daima yanındayız. Dost ve müttefik Bulgaristan’ın daima yanındayız. Sizleri huzur, güven, mutluluk ve refah içinde görmek istiyoruz.

Bu düşüncelerle kurultayı selamlıyor, yeni seçilecek arkadaşlarımıza başarılar diliyor, hepinize teker teker saygılarımı sunuyor, aydınlık güzel günlerin Bulgaristan’daki Türklerin, Müslümanların ve tüm Bulgar halkının olmasını diliyor, hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

Bulgaristan’da sağ olunuz/ Bulgaristan’da var olunuz!

 

 

Tarihimize ve Milli Kuruluşlarımıza Kurulan Kumpaslar!

Milli hadiseler, Milletlerin sinir uçlarıdır. Sinirleriniz sağlam olduğu ölçüde vücudunuz dinamikliğini ve hassasiyetini korur. Yok, sinir tellerinizden birisi dumur’a uğramışsa, artık o sinirin hükmettiği organ felç olur ve duyarlılığını yitirir.

Kocaeli Selçuklu Düşünce Kulübü yöneticilerinin 27 Nisan 2016 günü akşamı Türk Eğitim Sen konferans salonunda ağırlamış oldukları Eskişehir Üniversitesi Profesörlerinden Sayın Hilmi Özden’i dinlerken kendi kendime sorular soruyorum ve acaba hocanın anlattıklarından Türk Milleti’nin yüzde kaçı haberdar demekten kendimi alamıyorum.

Çanakkale Zaferi’nin hemen ardından Irak-Kutül Amare’de Halil Paşa komutasındaki Türk askeri, (Halil Paşa kazandığı muhteşem zaferden dolayı soyadı kanunu çıkarken Kut soyadını alıyor) düşman’ı öyle bir hezimete uğratıyor ki, belki de İngilizler tarihlerinin en büyük yenilgisini burada tadıyorlar. Tam kırk bin İngiliz askeri öldürülüyor. 13 Bin 300 asker, 13 general, 481 de İngiliz subayı esir alınıyor. 29 Nisan 1916 tarihinde İngiliz askerleri Osmanlı Ordusuna teslim oluyorlar.  O tarihten sonra her 29 Nisan günü Nato’ya girdiğimiz 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanıyor. Tabi Nato’ya girdikten sonra İngiliz dostlarımıza! ayıp olmasın diye zamanın Menderes hükümet’i, bu bayramı ve tarihi zaferi tarih kitaplarından çıkarttırıyor.

***

Amerika, Türk askerinin Kore’de gösterdiği kahramanlığı yıllarca öve öve bitiremedi. Ama Irak işgalinde TBMM’den teskere çıkmayınca, Irakta askerimizin başına çuval geçirme hadisesi zuhur etti. İntikamlarını alamamış olacaklar ki, içerdeki işbirlikçileriyle birlikte, Genel Kurmay Başkanı dâhil yüzlerce general ve subayımız, sözde Ergenekon ve Balyoz suçlamalarıyla yıllarca Silivri zindanlarında tutsak edildiler.

***

1991 yılı genel seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi, Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi partisi birlikte ittifak kurup seçime girdiler ve toplam 62 Milletvekili çıkardılar. Bunun 17 si MHP milletvekili idi. O yıllarda Türk Cumhuriyetleri birer birer bağımsızlıklarına kavuşmuş, hükümetin başında Süleyman Demirel olmasına rağmen, dış Türklerce çok iyi tanınan ve sevilen Alpaslan Türkeş’i yanına almadan yurt dışına çıkmıyordu.

MHP’nin, gurup kuması için 3 milletvekiline ihtiyacı vardı ve bu konuda anavatan partili 3 vekilden söz alınmıştı. MHP, ANAP’tan 3 vekil beklerken bir de baktık ki, Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Kenger, Esat Bütün ve Saffet Topaktaş partiden ayrılıp, 29 Ocak 1993 yılında Büyük Birlik Partisini kurdular. Hem de Sıhhıye’de 7 katlı kendi parti binalarını satın alarak. O yıllarda MHP, eski bir binada kirada kalıyordu.

***

MHP’nin başına gelenler bununla bitmiyordu. 1999 genel seçimlerinde Bülent Ecevit’in Demokratik Sol Partisinden sonra ikinci gelen MHP, büyük bir rüzgâr yakalamıştı, bununla birlikte yurt genelinde il ve ilçelerin birçok yerinde belediye başkanlıkları da kazanılmıştı. O günlerde mecliste bulunan DYP, Refah ve ANAP liderleri,  hükümeti Sayın Bahçelinin kurması için teklif götürdüler. Bu teklife rağmen nedense Bahçelinin kendisi Başbakan olması beklenirken Ecevit Başbakanlığında üçlü bir koalisyon hükümetine ve başbakan yardımcılığına razı oldu. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşantısının büyük bölümünü MHP için harcayan Sadi Somuncuoğlu, C. Başkanlığına Aday oldu. Seçilmesi kuvvetli muhtemelken, nedense MHP yöneticileri tarafından kendi milletvekillerinin adaylığı kabul görülüp desteklenmedi Üstelik cumhurbaşkanlığına adaylık dilekçesini verirken tartaklandı ve hakarete uğradı.

Aslında bunları yazmak bizler için pekte kolay gelmiyor lâkin tarihi olayların karanlıkta kalmaması için birilerinin de yazması gerekiyordu.

Selam ve saygılarımla.

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 15

Başiskele Cephelerinde toplam 150 civarında milis mevcuttur. Bu sayı azami olup genelde 50 – 60 kişi civarında milis kuvvet cephede yer almıştır. Kış aylarında sayının 15 – 20 kişiye kadar düştüğü de söylenir. Milis gücünü oluşturanların çoğunluğunun savaş tecrübesi olduğu, bir kısmının 40 yaş üstündeki askerlik çağı dışındaki orta yaşlılardan, bir kısmının da 20 yaş altındaki delikanlılardan oluştuğu ifade edilebilir.

Güney (Servetiye) Cephesi’nde oluşturulan Milis taburunun kumandanlığını üstlenen Mahmut Bey, genelde Kuva-yı Milliye’nin asıl cephesi olan Geyve ve Avdan tarafında bulunmuştur. Kimi zaman da dağ yoluyla Bahçecik Cephesi’ne atla mermi sandığı getirmiştir. Ama asıl ve daimi cephe komutanlığını Mustafa Çavuş yapmıştır. Onun önderliğinde oluşturulan 15’erli, 20’li takımların başına da Şulumbur Mehmet (Şener) Çavuş, Kadem (Duran) Çavuş, Ali (Biçer) Çavuş, Hüseyin (Kartal) Çavuş, İsmail (Duran) Çavuş, Mecit (Karaaslan) Çavuş, Canfer (Kocatürk) Çavuş, Arif (Duran) Çavuş, Bakırcı Ahmet (Aktürk) Çavuş, Hacı Şakir (Özkaraaslan), Maryol’un Osman (Kaya), Hacı Aslan (Serim), Hidayet (Özay), Abdullah (Aydeniz), gibi kimseler getirilmişti.

Bunlardan Arif (Duran) Çavuş, sıhhiye çavuşuydu. Mevlüt (Civelek) Çavuş da sıhhiye yardımcısıydı. İlk müdahale malzemeleri ise ustura ile keskin ekmek bıçağıydı. Milis karargâhı, Hacı Şaban’ın (Duran) Servetiye Karşı Köyü tepesinden Servetiye’ye ayrılan yolun altında bizzat düzenlediği bir binaydı. Mermi ihtiyacı ise kaçak yollarla sağlanmaya çalışılyordu. Yine Hacı Şaban’ın (Duran) oğulları; Kadem, Arif ve Mustafa İstanbul’dan Kavaklı İskelesi yoluyla mermi temin etmeye gayret ediyorlardı.

Daha ehemmiyetli olan Güney (Servetiye) Cephesi’ne Servetiye köylerinin haricinde; Tepecik, Aksığın, Serindere, Kazandere, Nüzhetiye (Y. Döşeme), Hasaneyn (A. Döşeme), Ferhadiye, Hamidiye, Yeniköy, Döngel, Yuvacık ve Bahçecik’ten milis takviyesi yapılıyordu. Cephenin yemek işleri ise Servetiye köylerindeki hanelere sırayla görev olarak verilmişti. Genelde karavananın kaynadığı yer ise Böcekhane Mahallesi idi.

 

c – )  İngiliz Uçağının Düşürülmesi

Savaş boyunca Yunan ve İngilizler; zaman zaman Kuva-yı Milliye aleyhine propaganda kâğıdı atmak, zaman zaman Milis güçlerini bombalamak, zaman zaman da keşif amacıyla uçaklarını kullanıyorlardı. Bunlardan bir tanesi Başiskele’nin Güney (Servetiye) Cephesi üzerinden Aytepe üstüne gitmiş, Eskiyayla’ya göç etmiş olan sivillere birkaç bomba atmış fakat ağaçlara çarpan bombalara halka bir zarar vermemişti.

Bu arada Cephe Komutanı Soytarı Mustafa Efendi tarafından yaylada bulunan bir sandık mermiyi almakla görevlendirilen 16 – 17 yaşlarındaki Lokman Dayı’nın Kadir (Tarı), uçağın geldiği gün o bölgedeydi. Elindeki mavzerle uçağa birkaç kez ateş eden Kadir, uçaktan bir parça düşürmeyi başarmıştı. Aynı gün o yaylada bulunan Değirmendüzlü Hamdi (Ata) ile Kemal’in İlyas’ta (Gürkanlı) uçağa ateş açarlar. Bunu gören başka kimselerin de açtığı ateşler sonucu İngiliz uçağı güçlükle hareket ederek Yuvacık Köyü’nün alt tarafındaki Dere Mahallesi’ne kadar gidebilmiş ve burada düşmüştü.

Bu olay üzerine halk şairleri de şöyle şiir süzmüşlerdi:

“İngiliz çıkardı tayyaresini

Millici kırdı pervanesini”

Belki İngilizlerin bölgeden pılısını pırtısını toplayıp erken ayrılmasında bu olayın da rolü olmuş olabilir. Ne diyelim; ‘Hiçbir şeyden çekmedi İngiliz, Bahçecik’ten çektiği kadar’.

 

d – )  Top Savaşları

Ali Üzmez, Bahçecik’in Güney (Servetiye) Cephesi’nin düşman deniz gücü tarafından bombalamasını yine gazilerin tanıklığıyla kitabına konu eder. Gazi Ali Candan’ın (Cibinoğlu lakaplı) ifadesine göre:

“Biz tepedeki karargâhta yemek yiyorduk. Aytepe üzerine giden düşman uçağının geri dönmesinin hemen ardından İzmit Körfezi’ndeki gemilerden cephemize doğru top atılmaya başladı. Atılan mermilerden biri yakınımıza, tepedeki okulun arkasında bir yere düşmüştü. Anlaşılan keşif uçağı yerimizin mesafesini doğru tespit etmişti. Peşinden meşe ağaçlarını harmanlayarak 35’lik bir top mermisi daha yakınımıza düştü. Herkes bir kenara çekilmiş, şaşkın ve çaresizdi.

Bu büyük top atışlarından sonra düşman gemileri, 15’lik toplarla Yuvacık sırtlarından Hüseyinağa – Binektaşı arasındaki tepeye kadar tüm cephe boyunu 50 metre aralıklarla dövmeye başladı. Durum oldukça ürkütücüydü zira bu son top mermileri hem sık aralıklıydı hem de nereye düşeceği belli olmuyordu. Sonra biz de Cemal Bey’e haber verdik. O da topuyla beraber yardımımıza geldi.”

Gazi Osman Kurdoğlu’ndan nakledildiğine göre:

“Böcekhane’nin üstündeki tepede taşlardan yapılan basit bir gözetleme yeri bulunuyordu. Düşman, denizdeki gemilerden bu gözetleme yerini keşfetmişti. Keşfeder etmez gemilerden 3 büyük mermi atılmış, üçü de gözetleme yerinin altına düşmüştü. Dördüncü mermi tepeyi aşınca Alartı (Eğreltiköy) Mahallesi’ndeki bir bahçeye düşerek patlamıştı. Merminin düşüp patladığı yere o mahalledeki çocuklar üşüşürken aynı istikamete beşinci top mermisi geldi ve çocuklar arasında patladı. Eyvah, çocuklar gitti derken dumanlar arasından çocukların sağa sola kaçıştığını gördük ve sevindik. Allah çocukları korumuştu.

Geyve Kuvâ-yı Milliye Kumandanlığı, bu durumu değerlendirerek İznik, Karamürsel, Orhangazi mıntıkasında önemli askeri hizmetler gören ve o sırada Osmaneli’nde bulunan meşhur Gökbayrak Taburu’nun kumandanı Milis Yüzbaşı Cemal Bey’i Bahçecik Cephelerine yardıma gönderir.

 


ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 61, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

Mahmut Nedim ERDEM, Milis (Fahri) Yüzbaşısı olarak görev yapmış olup Karahasanoğulları’ndandır (Hacıhaliller). Yada yerel ağızla Tikulaklar..

Soytarı Mustafa Efendi (TARI), Milis (Fahri) Teğmeni olarak takım ve bölük komutanlığı yapmıştır.

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 62, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

Ne de olsa her ikisi de askerliklerini sıhhiye çavuşu olarak yapmışlardı.

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 65, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

A.g.e., Sayfa 63.

Askerlere yemek dağıtmak için kullanılan derince bakır kap (DOĞAN, D. Mehmet, Büyük Türkçe SÖZLÜK, Sayfa 605, İz yayıncılık, 11.Baskı, İstanbul, 1996).

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 66, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

A.g.e., Sayfa 91.

A.g.e., Sayfa 91.

A.g.e., Sayfa 91 ila 93.

Sonradan Gökbayrak soyadını almıştır.

 

 

Eğitim ve Öğretim Üzerine ( 2)

‘Hiç Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur mu? ‘(Kuran’ı Kerim)

On ikinci Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayip Erdoğan eğitimle ilgili bir konuşmasında eğitim ‘Adam devşirme alanı ‘ olmamalıdır tespitini yapmıştı. Çok önemli ve yerinde olan bu değerlendirmeye bilimi-bilimselliği, yani çocuklarımıza Neden? Niçin? Nasıl? Sorularını sorup cevaplayabilen analitik bir eğitim sistemini uygulayabildiğimiz oranda, onların herhangi bir gruba devşirilmeden, iyi vatandaş olmalarını sağlayabiliriz.

Bir önceki yazımızda okul öncesi eğitimle ilgili düşüncelerimi aktarmıştım. İlköğretimde çocuk için artık öğretmeni rol model olmaktadır. Öğretmenin davranışları, söyledikleri,  öğrettikleri doğrudur ve o bilgiler çocuk için temel özellik taşır. Bu dönemde çocuğun okumayı, yazmayı, öğrendiği şeyin kendisine mutluluk verecek bir şekilde takip edilip paylaşılması eğitime olan sevgisini geliştirir. Bunun için ilköğretimin baş etkeni olan öğretmenin en önemli görevi çocuğa okumayı ve bilgi edinerek öğrenmeyi sevdirmek olmalıdır. Bu sevgi, çocuğun tüm öğretim dönemi dâhil, hayatı boyu başarısındaki en önemli etken olacaktır. Bundan sonra çocuğun hangi alanda ilgisinin ve kabiliyetinin tespiti gelir. Bu tespit istikametinde ikinci ve üçüncü dörtlük dönemlerde yönelişleri doğru yapılabilirse öğretim kolaylaşacak ve eğitim daha kaliteli hale gelecektir. Sosyal yönü kuvvetli bir çocuğun kendi alanına, fen-matematiği kuvvetli olan çocuğun bu alana, el becerisi ve kabiliyeti olanın bu alana v.s, yönlendirilmesi eğitimin kalitesini artıracak, çocuklarımızın daha iyi yetişmesini sağlayacaktır.

Öğretim kurumlarımızın öncelikli hedefi insanlarımızın iyi birer vatandaş olmalarını sağlayan ortak değerlerimizi öğretmek olmalıdır. Bu,  sorumluluk bilinci, paylaşmak bilinci, adalet bilinci, vatanseverlik bilinci, çevre bilinci gibi hususlarda da bilgilendirilmeler yapılarak ve bu konularda da etkili olarak sağlanabilir. Kitabın ve okumanın sevdirildiği bir öğrenci zaten Türkçe, Matematik, Fen, Tarih, Coğrafya gibi müfredatındaki konuları çok rahat öğrenecektir.

Birinci 4 ve ikinci 4 yıllık eğitim dönemlerindeki önemli bir diğer husus çocukların kabiliyetlerine göre HOBİ sahibi olmalarını sağlamaktır. Bir spor dalı, bir müzik aleti kullanma, resim-heykel gibi bir el becerisi kazandırma, şiir yazma gibi bir kabiliyeti geliştirme, onların zamanlarını bu alanlarda geçirmelerini sağlayarak ruh ve beden sağlıklarının daha iyi olmalarına katkı verir. Bir diğer önemli konuda doğru dini bilgilerinin verilmesidir. Bu konuda yeterli ve yerinde bir din bilgisi, pedagojik eğitim de almış din öğretmenlerinden istifade edilmelidir. Din adamı olmak gibi özel bir hedef yok ise aşırıya gitmemeye dikkat edilmelidir. Din eğitimi vereceğim diye çocuklarımızın kişiliklerini yanlış etkileyecek bilgilerle kafaları karıştırılmamalı, çocuğun mesleki bilgi ve becerisini kazandıracak eğitim de ihmal ve ikinci plana atılmamalıdır.

Üçüncü 4 lük dönemlerde ya bir meslek lisesinden mesleki beceri kazandıran bir eğitim, ya da meslek yüksek okulu heves kabiliyetine uygun bir fakülte hedeflenerek öğretim sürdürülmelidir.

Okumayı sevmek, kitapları sevmektir. Okumayı severek yapan, bilmenin farklılığının zevkini alan öğrenci için okul angarya olmaktan çıkıp zevkle gidilen bir adres, sınıf ve arkadaşları ise geleceğin beraber planlanıp hazırlanıldığı bir yer haline gelir. Öğretmen artık öncelikle yönlendirici ve yol gösteren bir rehber konumundadır. Eğitim kurumları ise geleceğin halkını oluşturacak olan fertlerin daha bilgili, daha insani değerleri kazanmış ve faydalı olmasını sağlayan adresler olacaktır.

 

Bunu sağladığımız zaman başarı artacak, kalite artacak ve çocuklarımız her yönü ile çok daha iyi bir vatandaş olacaktır. Eleme imtihanlarındaki cevapsız veya 1- 2 doğru cevabın  %50-60 oranlarda verildiği, eğitimimiz için hiç de hoş olmayan, çok belirgin bir başarısızlık göstergesi olan durumlardan kurtulabiliriz

Öğretmenlerimizin bu konularda sorumlulukları büyüktür. Onlar toplumun geleceğini inşa eden insanlar olup, buda mesleklerine kutsallık verir. Bu sebeple de kurucu Devlet Başkanımız, birinci Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk  ‘ Öğretmenler Cumhuriyet sizin eserinizdir. Sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.’ demiştir.

İyi bir eğitimle,daha iyi bir vatandaş misyonu olan mutlu  bir gelecek dileğiyle.

 

 

Gerçeklerle Yüzleşmek!

0

Yönetimlerde olan arkadaşların az bir kısmı hariç, MHP nin şu an ki yönetim durumundan ve geleceğe dair alınan yol güzergâhında ümit var olan kimse kalmadı. Bu yapı ile seçime girildiği zaman MHP nin alacağı oy oranı %3-4 gibi gözüküyor. Sorumlu kişiler bir an önce halkla buluşup konuşmalı, halk yenileşme durumuna ne diyor, sorup soruşturmalı. Sonuçta köşeleri ve koltukları kapanların oyları ile iktidar olunamayacağına göre, gerçeklerle yüz yüze gelinmeli. Demokrasilerde partileri iktidara taşıyacak, oy verecek olan halktır.

*

Koltuklara yapışan ve nefis yapıp kimseye oraları bırakmak istemeyen kişiler ile iktidar olunmuyor . Lütfen durumu hala anlayamayanlar, MHP nin tamamen bitirilmesi planı gereği, yıllarca ezilen Ülkücülerin şaha kalkmaması için hedef saptırılıyor. Dün Ülkücü Hareketi, Devlet Bey’i boğmak isteyenler, bugün koro halinde şu anki MHP idaresini öve öve bitiremiyorlar. Şaşkınlık içindeyiz ve arkadaşlar bu durum üzerinde biraz fikir Jimnastiği yapmalılar, bu düşman cenah neden birden bire fikir değiştirdi acaba? Bu adamlar, Devlet Bey’i ve Ülkücüleri çok sevdikleri için midir bu sahte tamtamlık? Herkes biliyor da neyse . Devlet Bey’in MHP yi kendi elleri ile kongreye götürüp, kendi değerini bitirmeden Ülkücü Hareketi iktidara taşımada yardımcı olması en mantıklı yol olsa gerek. Devlet Bey’i hepimiz seviyoruz, kaçıncı denemedir. açıkça görülüyor ki , Devlet Bey’in söylemleri doğru olmasına rağmen ,yapılan bir kaç hata yüzünden halk MHP ye oy vermiyor.

*

Bu durumu görüp te şu günlerde müthiş bir halk hareketi ile sevgi, sempati seli ile umut olmaya doğru yol alan yenilikçiler ve özellikle Meral Akşener Hanımefendi, geleceğe damga vuracak gibi. Geçmişte Devlet Bey’in taa yukarılara taşıdığı, Meral Hanımı da meclis başkan yardımcısı yaptığı ,diğerleri de aynı konumda olan şu sıralar bu insanlara çeşitli iftiralar atılan ve Ülkücülüklerinden asla şüphe duymadığımız ,şimdi ise bu değerleri tukaka gösterme gayretleri ,sadece Türk düşmanlarının ve başta iktidardakilerin işine yarayacağı ortadadır. Zaten AKP ileri gelenleri ve köşeleri tutup malı götürenler de bu sıralar müthiş bir sessiz tedirginlik içinde oldukları açıkça görülmüyor mu? AKP nin tabanında rahatsız olan büyük çoğunluğu Meral Akşener’e doğru göz kırparken ,Akşener’in konuşmalarına karışan MHP lilerin haricinde çok AKP li ve CHP li olduğunu herkes biliyor. Bu durum akp kurmaylarını da kara kara düşündürmektedir.

*

Birisinin, dün başka – bugün başka konuşmaları ve dün söylediğini bugün böyle bir şey söylemedim demeleri, örneğin Dolmabahçe görüşme ve mutabakatları için böyle bir şey yok , demesi gerçekten de bu akşamki haberleri izlerken ,vayy anasını dedirtti bize yani! Son 14 yıl hükümet olanların , yıllardır pkk ile kankalıklarını bilmeyen var mı acaba ? Bu çözüm sürecinin tarafları ben miyim. MHP mi ,son 14 yıl hükümet olanlar mı ? Bunu oy veren %50 ye sormak lazım… Tv li bir odada kafes içindeki papağan kuşları dahi artık bunu bilir. Bu nasıl siyaset,bu nasıl İslami davranış modu! Bunlar mı imanlı gençlik yetiştiriyor? İnanın inanmak mümkün değil.

*

Şu 14 yılda açılan İmam Hatip okulu sayısı 5 kat arttı. Camii sayısı 100 bini aştı. Çok güzel. iftihar ederiz, çocuklarımız o güzel dinimizi öğrenecekler. İnşallah bu okullarda hile katmadan, birilerinin militanı yetiştirmeden çocuklarımıza iyi bir eğitim – öğretim verilir. Ancak son 14 yıl ki hükümetler döneminde fuhuş %1680, uyuşturucu %1700 , çocuk istismarı %697 , Boşanma % 40 larda , yolsuzluk %200 artmış vaziyette … Vaziyette ama hala sözde imanlı gençlik yetiştiriyoruz deyip , saf ve kültür zafiyeti olan insanlar rahatlıkla kandırılıyor .

*

Beyşehir’de görev yaparken İmrenler Kasabasında bir Ali Şenyurt ağamız vardı, bir gün motorunun yamacına beni aldı, kasabanın içinde ilerlerken, Ali Ağam dedim yahu sen nasıl adamsın , herkese bir parmak bal çalıyorsun , millet peşine kırılıyor, Ali Ağam aşağı , Ali Ağam yukarı … Ali Ağa ”Hocam, eyy Laz oğlu bir yerde meselenin ucundan yakalayacaksın, yakalayıp sıvazlayacaksın, bırakmayacaksın, bizim insanımız %90 kör alıcıdır, düşünmez, din iman dedin mi bu insanlar durur ,teslim olur,sen sıvazlamayı iyi bilecen ,paraysa para , söz ise söz , saz ise saz ! Ben çok iyi anladım ki maneviyatı kullananlar bu halkın sırtından asla inmezler. Biz ölür gideriz de sağ kalanların vay haline! ”Yani ucundan yakalamayı iyi bilecen dedik ya ,birilerini göstererek ,bak dedi Ali Ağam ” işte şunlar yakaladı ucundan ,malı götürüyorlar . Şenyurt’u tanıyanlar bu cümlelere mutlaka güleceklerdir .” Sizin gibi vatan ,millet , devlet , bayrak diyenler ise bu ülke için ancak ölürler , onlarda bu milleti din adına kaz gibi yolarlar . ”Ali Ağa ‘nın dedikleri aynen zuhur etmiş vaziyette. Ali ağaya Allah rahmet eylesin …

*

Gelelim MHP ‘nin durumuna: Yıllardır konuşulan ve CHP li dostlarımızın da dediği gibi ne olacak bu Fener’in (CHP nin ) hali ,şu an MHP ‘de yaşanıyor.MHP kurmayları işin içinden nasıl çıkar bilemem ,ancak bildiğim ,gördüğüm en dikkat çekici ve bu yazıyı bana yazdırtan sebep ,neden olmasın dediğim şey ,halkın Meral Hanım’a olan teveccühüdür ! Eğer şu kısacık yazdıklarımıza inanmıyorsanız, buyurun yarın elinize bir ses cihazı alın halka bir kaç soru sorun, gram aklınız varsa durumu anlayıp doğruları göreceksiniz . Kalkın hemen halkla bir konuşun . Ben konuştum. Rast gele biraz olsun tanıdığım, merhaba ettiğim ,sadece 6 kişisi MHP li olan 26 kişiye bir haftalık süre içinde, köşe yazısı yazmak için bir kaç soru sordum :

-Şu teşkilat yapısı ile MHP ye oy verecek misiniz ? Mhp li olan 2 kişi evet ,diğerleri hayır dedi.

-Ortaya çıkanlardan kime oy vermek istersiniz,sordum : 26 kişiden 4 kişi Sinan Ogan ,1 kişi Koray Bey, gerisi Meral Hanım ,dedi.

-MHP li olmayanların 2 tanesi Sinan Oğan ,geri kalanı Meral Akşener dedi.

Sizlerde böyle yoklama yapabilir durumu anlayabilirsiniz. Ali Ağa’nın dediği gibi yolunmak istemiyorsanız, Türk’e Türk ülkesinde düşman olmayan vatan ,millet,bayrak ,hak ,hukuk,adalet diyenlerin , dini kullanmadan kolları sıvayanların önünün açılmasını istiyorsanız girişimde bulunmalısınız … Zaman çok kötü, ülke çok zorda, her gün gelen şehitlerin acısını da artık kimse duymuyor . Ateş sadece düştüğü yeri yakıyor, o kadar!

Saygılarımla…

 

 

Yüz Yıllık Kut’lu Bir Zafer

İngilizleri önce Çanakkale Cephesi‘nde durdurduk; Mart 1915‘te denizde, Çanakkale Boğazı‘nda ve sonrasında karada, Gelibolu‘da. Irak Cephesi‘nde önce Kasım 1915‘te Selman-ı Pak‘da İngilizleri yendik ve sonra Nisan 1916‘da Kut’ül-Amare‘de toptan esir ettik.

Çanakkale kara savaşları tam 8,5 ay sürmüştü; Kut’ül-Amare harbi ise tam 142 gün. Bugünkü Irak‘ın orta güneyindeki Kut Şehri civarında öyle bir zafer kazanıldı ki kabil-i kıyas değil. 23 bin kayıp verdirilen İngilizlerin kalan 13.800 askeri de esir alındı. Bu alınanların 500’ü subay, bu subayların da 13’ü general olmak kaydıyla.. Ve bu zaferin karşılığında biz de 350’si subay olmak kaydıyla 10 bin şehit vermişizdir.

İngilizler ilk havadan ikmal denemesini gerçekleştirmesine ve 3 deniz uçağını 1 ay boyunca kullanmalarına rağmen hezimetlerini engelleyememişlerdir. Alınan esirlerin en önemlisi de İngiliz Ordu Komutanı Tümgeneral Charles Ferrers Townshend‘dir. Karşısındaki kahraman Türk Ordusu’nun kahraman komutanı ise Mirliva / Tuğgeneral Halil Paşa‘ydı.

Mustafa Kemal Paşa‘dan 1 yaş küçük olan Halil Paşa, Cumhuriyet‘in ilanından sonra bizzat Atatürkçe verilen KUT soyadını aldı. Irak‘ın Vâsıt İli’nde kalan Kut, eski Türkçeden kalan bir kelime; ilâhi / tanırsal yönetim gücü manasında. Amare de başlık anlamında..

Enver Paşa‘nın kendisinden yaşça küçük amcası olan Halil Paşa, Kurtuluş Savaşı‘nda da yurt içinde ve yurt dışında ciddi yararlılıklar göstermiştir. 1957 yılına kadar yaşayan bu Kahraman Paşa’mız 1952 yılına değin 29 Nisan‘ın “Kut Bayramı” olarak kutlanılmasına şahit olmuştur. NATO üyeliğimiz sonrası İngiltere’yi gücendirmemek adına tarihin bu şanlı sayfasını yok saymışız.

23 Nisan‘ı unutan Millî Eğitim Bakanlığımız 100 yıl sonra Kut Zaferi‘ni hatırladı. Buna da şükür.. İçinde Mustafa Kemal Atatürk‘ün geçmediği bir zafer aradılar herhalde.. Neticede tarihin bu şeref sayfasının 64 yıllık bir fasıladan sonra hatırlanması geç kalınmış ama doğru bir iş.

Ne diyor Halil Paşa: “Bugüne Kut Bayramı namını veriyorum. Ordumun her ferdi, her sene bu günü tesit ederken (kutlarken) şehitlerimize Yâsinler, Tebârekeler, Fâtihalar okusunlar. Şühedâmız, hayat-ı ulyâtta (ahirette), semevâtta (göklerde) kızıl kanlarla pervâz ederken (uçarken), gâzilerimiz de âtideki (gelecekteki) zaferlerimizle nigehbân (gözcü) olsunlar.”

Çanakkale Zaferi nasıl Millî Mücadele için bir temel teşkil ettiyse muhteşem Kut Zaferi de yukarıdaki sözde olduğu gibi yakın gelecekteki ölüm – kalım savaşımızın muvaffakiyetini de ilham ettirmiştir. Kurtuluş Savaşı‘nda Yunanlıları maşa olarak Süper Güç İngiltere‘nin bizimle doğrudan savaş girmeyi göze alamayışı ve Lozan‘ı kabullenmesi biraz da bu kuyruk acılarının derinliğindendir.

Orda bir Kut var, Irak‘ta; 50 şehitlik anıtmezarıyla.. Burda bir Zafer var ortada; tam 100 yıllık.. Bir asra bedel bir 29 Nisan; Kut’lu olsun!

 

 

Sözde ‘Büyük Ermenistan’: Olgular ve Kanıtlar

0

Azerbaycan Türklerinden Sabir Şahtahtı,14,5 X 20,5 santim ölçülerindeki 192 sayfalık eserinde; Ermeni Meselesi’nin dünü – bugünü ve Ermeni terör örgütlerinin işledikleri organize suçlar hakkında kısa ve kolay anlaşılır bilgiler veriyor. Söze; ‘Ermeni Meselesi, Ermenilerin değil, Osmanlı Devleti ile çıkarları çatışan İngiltere ve Rusya’nın dâvâsı olarak ortaya çıkmıştır. Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve İtalya Ermenilere destek vermiştir.’ Cümleleriyle başlıyor. Ermeni meselesinin; Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında ve topraklarının pay edilmesinde menfaatleri olan büyük güçlerin oyunu olduğunu belirtiyor. Bu oyun, belirtilen devletlere hiçbir şey kazandırmadığı gibi Ermenileri de perişan etmiştir. Ermeniler, adı geçen ülkelerin (âmiyâne tâbiriyle) dolduruşuna öyle kanmışlardır ki, gerek terör örgatlerinin elebaşıları gerekse, din görevlileri, çok açgözlü davranmışlardır. Yazar bu hareketleri, ‘hastalıklı Ermeni hülyâsı‘ olarak vasıflandırıyor. Yazdıkları, kuru birer iddiadan ibâret değildir. Eserinin 155’ten169’a kadar olan sayfalarında kapak resimlerini de verdiği kitaplardan iktibaslar bulunuyor.

Bu iktibaslardan bazıları şöyledir:

Jorj de Malevil, 1915’te Ermeni Faciası, Bakü 1990, s:77-95:

…1914 yılı savaşının arifesinde Osmanlı yöneticileri Ermenilere karşı zerre kadar ırkçı tavır sergilemiyorlardı… Kindar teşvikçiler ne kadar iddialarda bulunsalar da, Osmanlı Devleti’nde ‘dinde ırkçılık’ anlayışı mevcut değildi. Osmanlı’nın dayandığı şeriat, yâni Kur’an nizamı bu gibi durumların aleyhindeydi… Ermenilerin gönüllülerden oluşan silahlı çeteleri sivil Türklerin soykırımına başlamak için 1916 veya 1918 yıllarını beklemiyorlardı. Onlar bu politikayı 1915, hattâ bâzı yerlerde 1914 yılı sonlarından itibâren uygulamaya başlamışlardır.

Tsertsvadze F., Ermeni Millî Birliği, New York, 2009, s:71,72

29 Kasım 1914’te Osmanlı Devleti’nin Van bölgesinde Ermeni gönüllülerinden ‘Doğu Anadolu’ silahlı birliklerinin oluşturulmasına başlandı… 1915 yılının başlarında Ermeni gönüllüleri Rus ordusu bünyesinde savaşlara katıldılar… 1915 yılının Mart ayında Ermeni silahlı birlikleri 40 binden fazla Müslüman’ı kurşuna dizdiler… 1915 yılının Mayıs ayında Ermeniler Müslüman Türklere karşı geniş kapsamlı soykırımlar gerçekleştirdiler. Öldürülenlerin çoğu yaşlı, çocuk ve savunmasız masum insanlardan ibaretti.

Talibi R., 1915 Senesi-Müslümanlarla Ermeniler Arasındaki Gerilimin ve Müslüman Soykırımlarının 8 Asırlık Tarihine Bakış. Tahram 2009, s: 329, 339, 365 (Farsça)

Ermeni Patriği Narses 1876 yılında Vatandaşlık Meclisi Şurasına sunduğu mektubunda şöyle yazıyor: ‘Şâyet günümüze kadar Ermeni Milleti, millet olarak korunduysa ve inancını, kilisesini, dilini, târihî ve kültürel değerlerini muhâfaza ediyorsa, bütün bunlar Türk hâkimiyetinin Ermeni milletini himâye etmesi sâyesindedir…’ Amerikalı târihçiler millî arşivlerde yürüttükleri araştırmalar sonucu şöyle bir kanaate varmışlardır: ‘Rusya’nın Kafkasya’daki ordusunda çok sayıda gönüllü Ermeni askeri vardı. Onlar iki gün boyunca Van’da yerli halkı, yâni Türkleri vahşice katletmişlerdir.’

Şahtahtı Sabir, Hazal Oldu Hocalı’nın Hazangülü, Tahran 2012, s: 15-17, 40, 89 (Farsça)

Hocalı’da esir düşün Azerbaycan Türklerinin dehşet uyandıran ifadeleri:

Emirova Hazangönül: ‘Ermeniler rehin aldıkları babamı gözümün önünde ağaca bağlayıp diri diri yaktılar…

Memmedova Temaşa: ‘Ermeniler gözlerimin önündü oğlumu ve damadımı kurşuna dizdiler. Kurda kuşa yem olmasın diye baş örtümü açıp oğlumun cesedinin üstüne serdim.’

Kahramanova Entige: “Ermeniler damadıma, ‘Karabağ sizim mi yoksa bizim mi?’ Diye sordular. Tevekkül de ‘Bizim’ cevabını verdiği için O’nu ağaca bağlayıp diri diri yaktılar.”

Ermeni Terörü, Bakü 2005, s: 14,133-140

Terör yöntemleri, 1885 yılında kurulan Armanekan, 1887 yılında kurulan Hınçak ve 1890 yılında kurulan Taşnaksutyun gibi Ermeni partilerinin programlarının temelini teşkil ediyor. 1989-1994 yıllarında Ermeni devleti Azerbaycan’da ağır sonuçlar doğuran çok sayıda terör eylemi gerçekleştirmiştir… 1885 yılından itibaren çeşitli ülkelerde kanlı terör eylemleri yapan Ermeni terör örgütleri faaliyetlerini devam ettirmektedirler.

Eser, Türkiye’de 2015 yılında yayınlandı.

Araz Yayıncılık:

Acıbadem Mahallesi, Nazifbey Sokağı Nu: 41/3 Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0.536-633 71 74

e-posta: info@arazyayincilik.com www.arazyayincilik.com

 

 

SABİR ŞAHTAHTI: 1968 yılında Azerbaycan’da; Nahçivan’ın Şahtahtı köyünde doğdu. 1993 yılında Azerbaycan Devlet Petrol Akademisi’ni, 2007 yılında Devlet İdarecilik Akademisi’ni bitirdi.

İlk yazıları 1983 yılında Azerbaycan Devlet Televizyonu’nun Ozan programında seslendirildi.

2007 yılının Nisan ayından 2014 yılının başlarına kadar Azerbaycan Devlet Haber Ajansı ve Azerbaycan Televizyonu’nun İran’daki resmî temsilcisi görevlerini üstlendi. 2014 yılında Azerbaycan Televizyonu’nun Türkiye ve Suudi Arabistan temsilciliğine tâyin edildi.

Basılmış Eserleri: *Tanrı Sevgisi, *Azerbaycan: Takvimde Dört Kara Gün ve *Hazal oldu Hocalı’nın Hazangül’ü.

 

Siyâsî bilimler doktoru olan yazar, Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin üyesidir.

Alman Cihadı ve Ermeni Sürgünü

Kerem Çalışkan Ermeni meselesini Almanya ekseninde inceliyor. Bilinmektedir ki Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın teşvikiyle girdi. Yazar, Sultan İkinci Abdülhâmid Han döneminde Osmanlı ordusunu modernleştirmek ve güçlendirmek maksadıyla dâvet ettiği Alman generallerin, Birinci Dünya Savaşı sırasında da siyâsî ve askerî yönetimde söz sâhibi olduğunu belirtiyor.

Biz yapmadık, Almanlar yaptı…’ bahânesinin ardına sığınmamıza kapı açmaması lâzım geldiği gerçeğini önemle belirterek, Ermenilerin nakil ve yerleştirme plânları Alman generallerin projesidir. Bu generaller, Colmar von der Goltz Paşa’nın yetiştirmesidir ve O’ndan emir almaktadırlar. Nakil ve iskân projesi ile Almanlar hem kendileri için tehdit unsuru olarak gördükleri Rusya’nın sıcak denizlere inmesini engelleyecekler hem de uzun vâdeli planları arasında bulunan Mısır ve Hindistan’a hâkim olacaklardı. 93 Harbi sırasında Almanya’daki fabrikaların ürettiği silahları Osmanlı’ya satmak da Goltz Paşa’nın vazifeleri arasındaydı.

Almanya, Ermenilerin nakil ve yerleştirme planının gerçekleşmesi sırasında hiçbir siyâsî, askerî sorumluluk üstlenmemiş, projenin bu cihetini tamamen Osmanlılara yüklemiştir.

Almanya’nın başka bir hedefi daha vardır: Anadolu’da Kürtleri güçlendirmek… Ermenilerin nakledilmesiyle sempati (!?) duydukları Kürtlere; fırsatlar, imkânlar sunuluyordu.

Kerem Çalışkan, Ermeni meselesini inceleyen diğer kitaplarda hiç ele alınmayan veya kısaca temas edilen bu hususları bütün teferruatıyla anlatıyor.

O Goltz Paşa, 12 yıl gibi uzun hizmet döneminden sonra ülkesine dönünce yazdığı ‘Türk İmparatorluğu’nun Güçlü ve Zayıf Yönleri‘ başlıklı makalesinde; ‘Osmanlı, zâten yönetemediği ve isyan hâlindeki unsurlarla dolu Avrupa topraklarını terk etmelidir. Rumeli ve Balkanlardaki Müslüman ve Türk nüfusu, Anadolu’ya taşıyarak kendisini Anadolu ve Arabistan’da sağlamlaştırmalıdır. Osmanlı yönetimi, yozlaşmış başşehri İstanbul’u da bırakarak, merkezini Konya veya Şam’a taşımalıdır.’

Goltz Paşa bu yazıyı yazdıktan 12 yıl sonra, 1912’de Balkan Savaşı patlak verdi ve Rumeli ile Balkanlardaki Müslüman Türk nüfus,  Hıristiyan Avrupa topraklarından, 600.000’i öldürülerek 1.500.000’i de mecburî göçe zorlanarak kovuldu.

Bilinmektedir ki Almanya, Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıksaydı, 8 Şubat 1919 günü, İstanbul’a beyaz atının üzerinde, Türk bayrağının üzerinden geçerek meydan savaşı kazanmış edasıyla giren Fransız Lois Franchet d’Esperey değil, Alman generallerden biri, belki de Goltz Paşa olacaktı. İstanbul’daki yönetim kadrosunu, Türk ve Müslüman unsurlarla birlikte Konya’ya nakletmek için… Kimbilir Goltz Paşa’nın hayal hânesini, Alman İmparatoru Türk ve İslam dostu İkinci Wilhelm’i doğum yeri olan Prusya’ya gönderip Alman Kayzer’i olmak düşüncesi de süslemekteydi…

Almanya’nın (İttihat ve Terakki yöneticileri aracılığıyla) Osmanlı’yı; İngiltere’nin Arapları; Rusya’nın da Ermenileri kullandığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Türk Kurtuluş Savaşı, Goltz Paşa’nın evdeki hesabını bozdu.  Ki o planın içerisinde, Almanya’nın tavsiyesi ile inşa edilen Bağdat Demiryolu sâyesinde, Berlin’den Basra’ya uzanan Alman İmparatorluğu düşüncesi de vardı.

Kerem Çalışkan, gazetecilikten gelme titiz araştırmacılığından aldığı güçle, kitabının 114, 115 ve 116. sayfalarında, (özetlenerek verilen) resmî tarih bağımlılarının gözlerini faltaşı gibi açtıracak şu bilgileri veriyor:

Ermeni araştırmacı Vahakn N. Dadrian, bütün kitapları Türkçeye çevrildiği halde, yazılışının üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen Türkçeye çevrilmeyen ‘Ermeni Soykırımında Alman Sorumluluğu‘ isimli kitabında açıklıyor:

Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı’nda 1914-1917 arasında Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüten General Bronsart von Schellendorf, Ermeni meselesinin baş sorumlusudur.  Bu sırada yaşanan olayları, Erzurum ve Halep’teki Alman konsoloslarının raporlarından detaylı olarak bildiği halde göz yummuştur. Diğer sorumlular: Albay Felix Guse, Albay Otto von Feldmann, Amiral Wilhelm Souchon, General Hans Friedrich Leopold von Seeckt, Albay Kont Eberhard Wolffskeel von Reichenberg, Alman Büyükelçi Hans Freiherr (Baron) von Wangenheim ve Deniz Yarbayı Alman Ataşesi Hans Humann…

Remzi Kitabevi: Akmerkez e3-14 Etiler, İstanbul. Telefon: 0.212-282 20 80 Belgegeçer: 0.212-282 20 90 e-posta: post@remzi.com.tr www.remzi.com.tr

 

 

 

 

KEREM ÇALIŞKAN

1950 Balıkesir doğumlu. 1970’de İstanbul Alman Lisesi’nden mezun oldu.

1977-1980’de Aydınlık gazetesi İşçi-Sendika servisinde, 1983-1992 arasında Cumhuriyet gazetesinde, 1992-1994 arasında Sabah Gazetesi’nde çalıştı. 1994-1998 tarihlerinde Yeni Yüzyıl gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.

1999-2001 yılları arasında NTVMSNBC internet haber sitesini yönetti. 2001-2005 arasında Tempo dergisi genel yayın yönetmenliğini, 2009’da Hürriyet yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Hâlen serbest gazetecilik yapıyor.

Bertolt Brecht’in  ‘Aşk Şiirleri’ ve ‘Tiyatro Şiirleri’ Wim Wenders’in biyografi kitabını Türkçeye kazandırdı. *100 Yılın Rövanşı *100 Yılın Darbesi-Babıâli Baskını ve *100 Yılın Örgütü-İttihat ve Terakki isimli kitapları yazdı.

 

KUŞBAKIŞI:

 

Türklerde Devlet Anlayışı

Târihleri boyunca planlı ve sistemli bir surette yaptıkları göçlerle eski dünyanın dört bir tarafına yayılan, muhtelif kültür ve medeniyetlerle münâsebet kuran Türkler; beylik, imparatorluk ve nihayet modern mânâsıyla devlet vasıflarını hâiz irili ufaklı pek çok müesses yapılar vücuda getirmişlerdir. Bu siyasî yapıları yalnızca zamana ve mekâna bağlı bir tesâdüfler zinciriyle vücut bulmuş teşekküller olarak değerlendirmek mümkün değildir. Dikkatlice incelendiği takdirde, söz konusu yapıların zaman ve mekân farklılıklarına rağmen müşterek bir devlet geleneğinin mahsûlü oldukları görülür. Bugün, modern Türk devlet düşüncesini incelenmek için bu târihî seyri, Türk devlet düşüncesine vücut veren siyâsî kaideleri, müesseseleri ve teşkilât yapılarını göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Ancak uzun bir mesai ve üstün birgayret gerektiren bu hususu sağlıklı bir biçimde değerlendirmek; Türk târihinin hareketli ve dinamik yapısını dikkate almak, bu dinamik yapıya karşılık devamlılığı sağlayan unsurları tespit etmek ve münâsebet kurduğu kültürleri, medeniyetleri bilmek ile mümkündür.

Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, engin vukufiyeti ve derin tarih bilgisiyle bütün bu şartları yerine getirmiş ve her Türk’ün okuması gereken bu bilgiler 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 368 sayfalık kitap olarak Ocak 2016’da okuyucuya sunulmuştur.

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Evliya Çelebi ve 17. Yüzyıl Osmanlı Toplumu

29 Mayıs 2008 tarihinde Rahmet-i Rahman’a uğurladığımız Yrd. Doç. Dr. Dilâver Cebeci, Osmanlı’nın görgü ve merakını temsil eden Evliyâ Çelebi’yi ve yaşadığı dönemi anlatıyor. Merhum Cebeci sadece büyük bir şair değil; aynı zamanda yaklaşık çeyrek asırdır ‘Seyyahı Fakir Evliyâ Çelebi’ imzasıyla yazdığı yazılarla, büyük Seyyahımızın üslubunu günümüzde yaşatan kalem üstadıdır.  Evliya Çelebi’yi ancak O, bu kadar mükemmel anlatabilirdi.

14 X 21,5 santim ölçülerinde 142 sayfalık kitabın 2. Baskısı 2009 yılında yayınlandı.

Bilgeoğuz Yayınları:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

Milliyetçiliğimizin Temel Fikirleri:

1917’de doğup 1973’te ebedî âleme intikal eden Câhit Okurer, eğitim ve kültür meselelerine gönül vermiş bir muallim, bir müellif ve fikir adamı olarak yaşadı. Mütevazı fakat gayretli ve ısrarlı bir hayatı vardı. Bu satırların yazarı da lise talebesiyken O’nun rahle-i tedrisinden feyz aldı. O’nun bir ders yılında kendisine verdiklerinin bedelini, yaklaşık yarım asırdır kültürümüze hizmet gayreti içerisinde olarak milletine vermeye çalışıyor. Borç hâla ödenememiştir…

Aziz ve muhterem hocamın yazıları eğitim başta olmak üzere milliyetçilik ve kültür, edebiyat ağırlıklıdır. Ayrıca tiyatro ile ilgilenmiş, metinler yazmış, tercümeler yapmıştır.

Milliyetçiliğimizin Temel Fikirleri isimli, 13,5 X 19,5 santim ölülerinde, 224 sayfalık kitabında bugün yazılmış gibi, günümüz meselelerini tahlil eden, yol gösteren deniz feneri mesâbesinde 40 adet makalesi yer alıyor.

Kitabın ‘Giriş’ kısmında Cahit Okurer’in hayatını veren bir metin ve vefatının ardından yakın arkadaşları, ağabeyleri olarak Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan ve Bedi N. Şehsuvaroğlu ile talebesi Burhanettin Muz’un yazıları var.

Beş bölümden oluşan, özellikle gençlerimizin okuması gereken bu seçkin eseri Ezel Elverdi yayına hazırladı.

2009 yılında kitabın basılmasını Cahit Okurer’in kurucuları arasında yer aldığı ve kütüphanesini bağışladığı Türkiye Millî Kültür Vakfı destekledi.

Dergâh Yayınları:

Merkez: Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi Nu: 3/20 Altan İş Merkezi Sultanahmet – İstanbul.

Telefon: 0.212-518 95 78  Belgegeçer: 0.212-518 95 81  e-posta: bilgi@dergahyayinlari.com www.destek@dergahyayinlari.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-SELÇUKLU DEVLETİNİN KURULUŞU: A. C. S. Peacock’tan tercüme eden: Zeynep Rona / İş Bankası Kültür Yayınları.

2-ERMENİ KAYNAKLARINDA TÜRKLER ve MOĞOLLAR: Hasan Oktay / Selenge Yayınları.

3- ÇALKANTI VE DALGA: Ebubekir Eroğlu. Timaş Yayınları.

4-TASAVVUF KİTABI: Cemil Çiftçi / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

5-GALAT-I MEŞHUR – DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR: Soner Yalçın / Kırmızı Kedi Yayınları.