24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 741

Kol Kanat Olsam

Şu  dağ  yamacında  akan  gözeden ,

Süzülüp te gelen, damlacık  olsam.
Pencereme  konan  beyaz  güvercin,
Keşke  senin  gibi  duyarsız  olsam!
*
Uçup  gitsem  tepelerden, dağlardan,
Özgürlüğün  kanadına  tutunsam
Vatan da Türk, Türk’te vatan olup ta,
Gönülden  gönüle giden yol olsam.
*
Yusuf  yüzlülerin güzergahından,
Gelip  geçen  gönül adamı  olsam.
Vatan  için  ıssızlarda  dertleşen , 
Bozkurt  yüreklere, kol  kanat  olsam!

 

 

Bir Başka Açıdan Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma (3)

Elbette doğum yeri özlenir ama faaliyet oluşta ve doluştadır. Nitekim Dünya’da BAB, NATO, CENTO, Üçüncü Dünya Ülkeleri Bloku, dağılan Varşova Paktı Üyeleri’nin birliği doğuşla değil, oluşla alâkalı bir husustur.

İster istemez fert veya cemiyet, takdire rıza gösteriyor, reddedemiyor. Yani içinde bulunduğu oluşun verdiği imkânlar ölçüsünde vaziyet alıyor, ancak oluşuna göre oluş çerçevesinde kendisine çeki düzen veriyor. Tıpkı insanın milliyetini, bir bakıma konuştuğu lisanın / dilin tayin etmesi gibi.

Atatürk, öyle bir şahsiyet ki, her devrin adamı olabilecek evsafı hâiz yani vasıfları var. Herkesin kendisinden alabileceği veya herkesin az çok kendisini onda görebileceği bir kültür ve fikir zenginliğiyle donatmış zihin ve dimağını.

Bu bakımdan herkesin kendisini, kendisinde görebileceği, bulabileceği çok zengin bir yönlülük arzeder. Nitekim her görüş sahibi, fikrini istinad ettirebileceği sözleri, onun konuşmalarında rahatça bulabilir.

Atatürk, çok yönlü bir devlet adamı, çok yönlü bir kişilik sahibi. O, daha çocukluğundan beri baş olmayı, başa geçmeyi kafasına koymuş biridir. Eşref Edip merhum, bizzat bana; O’nun Millî Mücadele’deki müspet katkısından ve lider seçilişindeki isabetten ve O’nun asıl dehasının kumandanlıktan ziyade, teşkilâtçılıktaki hüner ve mahareti olduğundan söz etmiş. Ve şayet seçilmeseydi, başka bir İslâm Ülkesi’nde zuhûr edebileceğinden bahsetmiştir. Nitekim Kuzey Afrika’da, bu teklifi yapar: “Bana şu kadar meblağ para tedarik edin. Sizin istiklâlinizi ilân edeyim.” der. Evet bu hakikat; Eşref Edib’in bizzat bana söylemiş olduğu sözlere dayanmaktadır.

(“Eşref Edip Fergan: Gazeteci, yazar (Serez 1882-İstanbul 1971). Sırat-ı Müstakim’i çıkardı (14 Ağustos 1324). 182. sayıdan itibaren ismini Sebilü’r-Reşat olarak değiştirdi. İttihat-ı İslâm fikriyatının önderleri arasına girdi…Millî Mücadele’nin başlangıcında Mehmed Âkif ile Balıkesir’e gitti (1920). Âkif’in vaazlarını bastırarak halka dağıttı. İstanbul’a dönüşünde Sebilürreşat idarehanesini Anadolu ile bir irtibat bürosu hâline getirdi. İstanbul’un işgali üzerine Âkif’le beraber Kastamonu’ya, oradan da Ankara’ya geldi…I. ve II. İnönü muharebelerinden sonra vukubulan Eskişehir ve Kütahya bozgunları üzerine Kayseri’ye geçerek halkı mücadeleye davet eden neşriyata devam etti.” Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. 3 Dergâh Yayınları, İstanbul-1979, s. 193)

Velhasıl Atatürk, herkes için tükenmez bir malzeme ve kaynaktır. Herkes O’nda kendine uygun sözler bulup, onu kendi safında gösterebilir. Çünkü Atatürk, nerede, ne zaman ve kime karşı nasıl, ne şekilde ve ne muhteva ve içerikte konuşması lâzım geldiğini çok iyi bilen bir kişiliğe sahiptir.

Evet Atatürk çok yönlü bir şahsiyet. İlk talebelik yıllarından itibaren kendisini bilhassa arkadaşı Ömer Naci’nin teşvikleriyle hitabet sahasında yetiştirmesini bilmiş. Daha o zamanlarda arkadaşlarını karşısına alıp onlara nutuklar vermeye başlamıştır. Hatta bu konuşmalarında, onların hayal bile edemiyecekleri, sonradan gerçekleştirmeyi kafasına ta o zamanlarda koyduğu hususlardan onları haberdar etmiş ve onları şaşırtmıştır.

(“Ömer Naci, Türk asker ve siyaset adamı (?1880-Kerkük 1916). Harbiye’yi bitirdi (1901). Daha sonra İttihat ve Terakkî’ye dönüşen Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı (1906). Kovuşturmaya uğrayınca Paris’e kaçtı, sonra Kafkasya’ya, ardından da İran’a geçti. İran’da tutuklandı. 1908 Devrimi’nden sonra İttihatçıların araya girmesiyle serbest bırakıldı. Trablusgarp ve Balkan Savaşları’na gönüllü olarak katıldı…Birinci Dünya Savaşı’nda bir gönüllü birliğin başında İran’da savaşırken tifüsten öldü. İttihat ve Terakkî’nin önde gelen üyelerinden biri olan Ömer Naci hatipliği ile ün yapmıştı.” Büyük Larousse C. 15, İstanbul-1986, s. 9030)

Bu gelişmeler sonucu konuşma san’atında öyle merhale ve mesafe katetmiştir ki, artık nerede, ne zaman, kime karşı nasıl konuşması lâzım geldiğini takdir eder bir duruma ulaşmıştır.

Bu çok yönlü taraflarıyla Atatürk, herkesin dikkatini kendi üstünde toplamasını bilmiş. Herkes az veya çok onda biraz kendini bulmuştur. Bu çok yönlülük Atatürk’ün lehinde ve aleyhinde olanlara bol miktarda malzeme sağlamıştır.

 

 

İsmet Binark Armağanı

0

Armağan kitapları; üniversitelerin, resmî veya özel kuruluşların emekli olan mensuplarına mesai arkadaşlarının kadir-kıymet bilirlik ve teşekkür ifadesi olarak hazırladıkları kitaplardır. Adına armağan kitabı hazırlananlar, mutlaka üstün başarılarıyla temayüz etmiş şahıslardır.

Bu hareketin temelinde, Türk kültüründeki; ‘Marifet iltifata tâbidir‘ şeklindeki güzel sözün yönlendirici tesirinin olduğu düşünülebilir. Kadirbilirlik vasfına sâhip insanlarımız arasında; ‘Güzel işlerin değeri takdir edilmezse onu yapanların şevki kırılır‘ düşüncesi yaygındır.

Rûhî-i Bağdâdî;

Mâ’rifet olmayacak bir kişide ey Rûhî /

Câhilin başı göğe erse, yine câhildir.’

Diyor.

Muallim Nâci, ‘Müşterisiz metâ zâyidir.’ Vecizesiyle,  iltifat görmeyen mârifetin kaybolacağını belirtiyor.

İnsanoğlunun fıtratında vardır:  iltifatlardan, takdir edilmekten, başarılarının söylenmesinden hoşlanır. İltifat görürse, marifetlerine devam etmek, çoğaltmak için çalışır. Çünkü takdir edilmek, iltifat görmek, insanların ruh gücünü, çalışma ve üretme isteğini ve hatta fizikî gücünü artırır. Böylece iltifat edilen marifetin sahibi daha mükemmel marifetler gerçekleştirmeye teşvik edilmiş olur. Marifetlerin iltifat gördüğüne şâhit olan diğer insanlar da marifette bulunmak, takdir edilecek işler yapmak için gayret sarfederler.

Marifet‘ten kastedilen; Kendine has ustalık, bilgide ilimde inkişaf, yeni bir buluş, faydalı iş, mukaddes sayılan değerlere sadakatle bağlı kalarak hizmet dönemini tamamlamak… gibi düşüncelerdir.

Tasavvufî mânâda mârifet; varlıkların hakîkatini ve ilahî sırları; tefekkür, keşif ve ilham yoluyla kavrama, gerçeği bilme, irfan, Allah (Suphanehu Teâlâ) Hazretlerine erişme yolundaki, ‘şeriat, tarikat, hakîkat, mârifet‘ olarak isimlendirilen dört makamdan biridir. Cenab-ı Allah’ın ‘ehassü hâssi’l-havâs‘ denilen has kullarının eriştiği makamdır. Bu; kulun Hak’la aynîleştiği, Hak’la bütünleştiği makamdır.  Hallac-ı Mansur’un ‘Ene’l Hak‘ dediği durumdur.

Mârifet kelimesi, hoşa gitmeyen, garip ve/veya tuhaf karşılanan, kınanan durumlar için de kullanılır. Kelimenin bu mânâsı mevzuumuzun dışındadır.

Mârifet iltifata tâbidir‘ ifâdesinin ‘iltifat mârifete tâbidir‘ şeklinde olması gerektiğini ileri sürenler de vardır. Onlar, sâdece iltifat görmek için mârifet sergilemenin ‘gösteriş maksadına mâtuf olabileceği‘ görüşünden hareket ediyorlar ki, doğrudur. Doğru olmasına doğrudur da… kimin gösteriş için uğraştığını, kimin insanlığa hayırlı işler yapmak için çalıştığını anlamak, bir başka ifâde ile ‘niyet okumak’ mümkün olmayabilir. Aksi sâbit olmadıkça her insanın samimiyetine inanmak gerekir.

*  *  *

İsmet Binark; meydana getirdiği eserler ve elde ettiği üstün başarılarla devlete, millete ve kültürümüze bir ömür boyu ihlas ve sadâkatle hizmet etmiş mümtaz bir şahsiyettir. Hizmetlerini, tasavvuf ehli olmakla da taçlandırmıştır.

O’nun bu hususiyetlerini bilen dostlarından İshak Keskin, Ş. Nihal Somer ve Nizamettin Oğuz; ‘İSMET BİNARK ARMAĞANI’ adı ile bir kitap hazırlamışlar. Kitap;  16,5 X 24 santim ölçülerinde,  birinci hamur kâğıda basılı 460 sayfa hacimli şık bir eser olarak Türk Edebiyatı Vakfı tarafından 2015 yılında İstanbul’da yayımlandı.

İsmet Binark Beyefendi, müstesna şahsiyeti, hayatı boyunca sebil cömertliği ve zenginliği ile aziz milletimize sunduğu, hâlen de kalemi, yüreği, üretkenliği ve güçlü fikir adamlığı ile devam ettirdiği hizmetler sebebiyle böyle bir armağanı fazlasıyla hak etmiştir.

Hak ettiğini, takdir edenlerle birlikte, eserin kitap hâlinde yayınlanmasını sağlayan, yakın zamanlarda Rahmet-i Rahman’a yolcu ettiğimiz, sadece bilenlerin-tanıyanların değil, Türk kültürünün de serveti olan Servet Kabaklı da milletimiz tarafından elbette takdir edilecek, sağlık ve rahmet dualarıyla dâima anılacaktır. Çünkü onlar; bir hizmet ehlini tanıtmakla, mârifet sâhiplerinin çoğalmasına vesile olmuşlardır.

*  *  *

Eser, İshak Keskin’in ‘Sunuş’ yazısıyla başlıyor. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet Arşivi Dâire Başkanlığından Ârif Avcı, 24 sayfalık makalesinde; ‘Biyografisi ve Bibliyografyası ile‘ İsmet Binark’ı tanıtıyor. Araştırmacı-Yazar Âkif Usluy, tanıdığı İsmet Binark’ı anlatıyor.

Kitabın 39. Sayfasından sonraki bölümünde; araştırma-inceleme türünden ilmî makaleler yer alıyor. Şebnem Alanya Tosun, Alptekin Tosun, Orhan Yalçın, Nazan Düdükçü ve Beyhan Tulgar’ın müştereken hazırladıkları makalenin başlığı: ‘Giresun Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına Başvuran Hastaların Kadına Yönelik Şiddetle İlgili Görüşlerinin Değerlendirilmesi.

Ülkemizde son yıllarda ciddî bir sosyal problem hâline gelen kadına şiddet uygulamalarının önlenmesi hususunda tedbir almak durumunda olanlara mühim bir imkân sunuluyor. ‘Kadına şiddet‘ yüce dinimiz İslam’a aykırı olduğu gibi Türk’ün karakterine de terstir. Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor: ‘İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmediğiniz müddetçe de iman etmiş sayılmazsınız.’ Cezâların caydırıcılık özelliğinin zayıflığı ve eğitim noksanlığından kaynaklanan müessif hâdiselerin önlemesi için bu tür araştırmalara devam edilmesine ihtiyacımız var.

Selma Alpay Aslan, ‘Dünden Bugüne Ermeni Ülküsü ve Tehcirle İlgili Bilgi Kaynaklarının Yeterliliği Üzerine‘ başlıklı makalesinde millî bir problemimizi inceliyor. Yazıda; İsmet Binark’ın, alakalı konuda hazırlanan en mükemmel eserlerden biri olan ‘Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezâlim ve Soykırım’ın Arşiv Belgeleri‘ isimli kitabına atıfta bulunuluyor.  Makale, aynı zamanda bir ‘Ermeni Meselesi Bibliyografyası‘ hüviyetine sâhiptir.

Hakan Anameriç, ‘Esâreti Hafifleten İki Arkadaş‘ olarak ‘müzik’ ve ‘kitab’ı tavsiye ediyor.

Kürşat Yıldırım, ‘Kadim Pamir Yolu Hakkında Bâzı Malûmatlar‘ sunuyor. Kenan Yıldız ve Mustafa Birol Ülker müştereken kaleme aldıkları yazıda İSAM Kütüphânesi’ni anlatıyorlar.

Titizlikle seçilerek ‘İsmet Binark Armağanı‘ isimli kitaba alınan makalelerin hepsi, Türkiye’nin meselelerine alaka duyan, çözüm arayan her kesimden insana başucu kaynağı mesâbesindedir.

Zinnet Âmil Altınkılıç, Bilgin Aydın, Murat Candemir, Orhan Murat Çolak, Yaşar Demir,  Ceyhan Güler, Hamza Kandur, Mehlika Karagözoğlu-Aslıyüksek, Esra Gökçen Kaygısız, Özgür Külcü, H. İnci Önal, Özhan Sağlık, Ş. Nihal Somer, Lorans Tanatar Baruh, Ümran Merve Ütücüler, Yusuf Yalçın, Malik Yılmaz, Murat Yılmaz… muhteşem armağan kitabının diğer yazarlarıdır.

Kitapta,  Hüseyin Odabaş; iki makalesi, İshak Keskin-Muhammet Hanefi Kutluoğlu ve Mustafa Morina-Niyazi Çiçek ise müşterek çalışmaları ile yer alıyor.

Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları:

Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-527 50 32 Belgegeçer: 0.212-513 27 49

www.turkedebiyati.com.tr e-posta: tedev30@gmail.com

İsmet Binark:

Türkistan’dan gelip Elazığ’a yerleşen bir ailenin ferdi olarak 28 Şubat 1941 târihinde İstanbul’un Fâtih ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu İstanbul’da, liseyi Ankara’da bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil-Târih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun oldu.

 

Kısa bir süre Devlet İstatistik Enstitüsü’nde çalıştı. Askerliğini yaptıktan sonra 1967 yılında Millî Kütüphane’de memuriyet hayâtına başladı. 1971 yılında İngiltere ve Finlandiya’da kütüphanecilik eğitimi gördü. Dâvet üzerine, 1975 yılında Başbakanlık bünyesinde Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etti. Başbakanlık tarafından İngiltere ve Fransa’ya arşivcilik eğitimine gönderildi. Kurduğu Cumhuriyet Arşivi’nde görevlendirilen personelin arşivcilik eğitimini de üstlendi. Burada Genel Müdürlük makamına kadar yükseldikten sonra emekli oldu.

Buradaki görevi sırasında İslam Konferansı Teşkilatı’nda görevlendirildi, Hacettepe ve Gazi üniversitelerinde dersler verdi. Türk Kütüphaneciler Derneği, Türk Ocakları, Ankara Aydınlar Ocağı gibi sivil toplum kuruluşlarında görevler üstlendi. Türk ilim, kültür ve fikir hayâtına yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya Bir Vakfı, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Kültür ve Sanat Akademisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Türkiye Yazarlar Birliği, Altay Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı ve Hacettepe Üniversitesi Arşivcilik Bölümü başta olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşlarca başarı armağanlarına lâyık görülmüştür.

 

İsmet Binark Armağanı isimli kitapta, Ârif Aşçı imzasıyla yer alan ‘İsmet Binark Biyografisi‘nde kendisi hakkında şu bilgiler bulunmaktadır:

 

Diri bir inanç ve ilim ikliminin hüküm sürdüğü güçlü bir muhitin terbiye ve tefekkürünü hazmederek yetişmiş olan Binark, yetişkinlik ve olgunluk çağlarında bu terbiye ve inancın getirdiği karakteristik bir irâdeyi, bulunduğu zamana ve zemine yansıtmış; söylediği sözü, yazdığı satırı, ikmal ettiği görevi bu inanç ve şuur içerisinde şekillendirmiş, hayata geçirmiştir.

 

Binark, daha gençliğinin ilk yıllarından itibâren yetiştiği çevrenin tesiriyle Türk ve İslam kültürünün birçok alanına ilgi duymuş ve ilgi duyduğu konularda yazmaya bilhassa büyük gayret göstermiştir. Üniversitede aldığı kütüphânecilik eğitimi ile hat, tezhip, cilt, sahaf, matbaa, kitap, kütüphâne gibi temel konular üzerinde araştırmalar yaparak meslekî bilgilerini geliştirirken; inanç ve ilim dünyasından birçok şahıs hakkında yazarak bibliyografyalarını hazırlayarak da, mesleğini kültürün ve bilimin hizmetine sunma yolunu tutmuştur.

 

Üniversitede aldığı kütüphânecilik eğitimi ile başladığı ilmî yazı hayatının ilk önemli çalışması 1964 yılında hazırladığı ‘Fâtih Devri Kitap Tezhibleri ve Ciltleri‘ adlı üniversite bitirme tezidir. Tez çalışması ile kütüphânecilik alanında verilen ‘Emily Dean’ birincilik ödülünü almıştır. Binark’ın bu çalışmayı tâkip eden yıllarda yazdığı eserleri arasında bulunan 1967 yılında hazırladığı ‘1928-1965 Yılları arasında yayınlanan ‘Türkiye’de Basılmış Bibliyografyaların Bibliyografyası’ adlı eseri dikkat çekmektedir.

Kitap olarak basılmış eserlerinden bâzıları:

1-Türk Sefer ve Zaferleri Bibliyografyası: Ankara 1969. 2-Yunus Emre Hakkında Bir Bibliyografya Denemesi:* Ankara 1970. 3-Doğumunun 95. Yıldönümü Münâsebetiyle Ziya Gökalp Bibliyografyası:* Ankara 1971. 4-Selçuklu Târihi, Alparslan ve Malazgirt Bibliyografyası: Ankara 1971. 5- Basın-Yayın Bibliyografyası:* Ankara 1972. 6-Türk Atasözleri:* 2 Cilt. İstanbul 1971. 7-Fârâbî Bibliyografyası:* Ankara 1973. 8-Mevlâna Bibliyografyası: Ankara 1975. 9-Eski Kitapçılık Sanatlarımız: Ankara 1975. 10-Fevziye Abdullah Tansel Bibliyografyası:* Ankara 1975. 11-İstanbul, Fâtih, Fetih ve Fâtih Devri Hakkında Yazılmış Kitaplar Bibliyografyası: * İstanbul 1977. 12-Arşiv ve Arşivcilik Bibliyografyası: Ankara 1979.  13-Arşiv ve Arşivcilik Bilgileri: Ankara 1980. 14- World Bibliography of Translations of the Meanings of theHoly Our’an, Parti: Exclusively Printed Translations:* İstanbul 1984. 15- Worl Bibliography of Translations of the Meanings of theHoly Qur’an, Printed Translations 1515-1980:* İstanbul 1986. 16-Türk Arşivlerinin Kısa Târihçesi, Önem ve Değeri: Ankara 1991. 17-Temel Arşivcilik Bilgileri ve Arşiv Mevzuat Düzenlemeleri: İstanbul 1993. 18-Türk Arşivlerinin Kısa Târihçesi ve Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün Faaliyetleri: Ankara, 1994. 19-Ermenilerin Asılsız Soykırım İddialarına Cevap: Ankara 1998. 20-Türk-Yunan Münâsebetlerinin Dünü ve Bugünü: Ankara 1998. 21-Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyası: İstanbul 1999. 22-Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası: İstanbul 1999. 23-Asılsız Ermeni İddiaları ve Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezâlim: (Yazılı Arşiv Belgeleri ve Fotoğraflarla) Ankara 2001. 24-Ermeniler’in Türklere Yaptıkları Mezâlim ve Soykırımın Arşiv Belgeleri: Ankara 2001. 25-Meclis-i Mebusân / Türkiye Büyük Millet Meclisi /Millî Egemenlik / Anayasa ve Anayasa Hukuku Bibliyografyası.* Ankara 2002.  26- Sâmiha Ayverdi’nin Mektupları: İstanbul 2002. 27-Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanları ve Meclis Konuşmaları: Ankara 2002. 28-Türk Parlamento Târihi: (TBMM 6. Dönem (3 Nisan 1939-15 Ocak 1943). 4 Cilt) Ankara 2004.  29-Dost Kapısı – Ezel ve Ebed Arasında: Ken’an (Rifâî) Büyükaksoy: İstanbul, 2005. 30-Bir İhlâs Abidesi İlhan Ayverdi: Ankara 2006. 31- Bay Efendi: Ankara 2007. 32-Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası: İstanbul 2007. 33-Sâmiha Ayverdi’nin Fikir ve Gönül Dünyâsından Seçmeler: Ankara 2009. 34-Türk Parlamento Târihi: 7. Dönem (8 Mart 1943-5 Ağustos 1946). Ankara 2009. 35- Türk Parlamento Târihi: TBMM 10. Dönem (14 Mayıs 1954 – 1 Kasım 1957). Ankara 2010. Küreselleşmenin Din ve Toplum Yapısı Üzerindeki Etkileri. İstanbul 2015,  Kültür ve Din / Dinin Toplum Bütünleşmesindeki Yeri. İstanbul 2015,  Vakıf Medeniyeti / İslamiyet’te ve Türklerde Vakıf ve Yabancı Gözü İle Osmanlı Vakıfları. İstanbul 2015.

 

Dinî ve meslekî… Her iki mânâda ‘Ehl-i Kitap’ olan İsmet Bînark’ın eserlerinin birçoğu ‘kitap’ üzerinedir:

Türk Kitapçılık Târihinde Tezhib San’atı, Türk Kitapçılık Târihinde Cilt San’atı, Türk Kitapçılık Târihinde Hat San’atı, Eğitim ve Kültür Politikasmızda Kitap ve Kütüphânenin Yeri, Eski Devrin Kitapçıları Sahhâflar, Eski Kitapçılık Sanatlarımız, Kitap Sevgisi ve Dostluğu Üzerine, Kütüphânecilikte İmla Kuralları, Türk Kültür ve Medeniyetinin Bir Buluşu Olan Matbaacılığın Târihçesi, Türkiye’ye Matbaanın Geç Girişinin Sebepleri Üzerine,

 

(*) işaretli kitaplar, müşterek çalışmadır.)

 

 

DERKENAR:

Türkçenin Çilesi

Bir kelimenin kökü mühim değil, telaffuzu mühimdir. Sesi ve mîmârîsi millî olduktan sonra kelimeler nereden alınırsa alınsın mademki lisâna girmiştir, şu halde Türkçe olmuştur. Bu, sâde bizim için değil, her millet için budur.

Faraza ‘hudut’ kelimesini Türkçeden sürüp atan câhil veya kasıtlı anlayış, yerine koyduğu ‘sınır’ın Latince ‘sinore’den, pamuk kelimesinin Farsça ‘pem buk’dan, ‘su’ kelimesinin Çinceden alınmış olduğunu ve daha buna göre ‘öz Türkçe, arı Türkçe’ damgası vurulan kelimelerin köklerinin Moğolca’ya Sanskritçe’ye, Trakça’ya dayandığını neden hesâba katmaz? Yeryüzünde başka dillerden alış veriş etmemiş hangi lisan vardır? Öz Türkçe tahtına oturtulmak istenen ve bu uğurda gösterilen mezbûhâne gayretle soysuzlaştırılan dilin de komşu harslerin yâdigârla-rıyla zenginleşmiş olması târihî tekâmülün bir neticesi değil de nedir?

Bir milletin geçmişini, hâlini ve geleceğini idâre etmiş ve edecek olan lisan müessesesi, o müesseseye üşüşme fırsatını ele geçirmiş haşerat tarafından nasıl har vurulup harman savrulur? Asırların süzgecinden geçmiş ve ancak ilmin buyruğuna tâbi olması gereken bu müessese, beş on fikir yobazının, üç beş satılmışın keyfine ve keyfinin çomağı altında yerlere vurulan çeliğe nasıl çevrilir?

Uyanalım artık.

SÂMİHA AYVERDİ: Millî Kültür Mes’eleleri ve Maârif Dâvâmız, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul 2014, s: 201-202

 

 

 

3 Mayıs 1944 Türk Milliyetçilerinin Onur Günüdür

0

Tarih, insanlık âleminin yaşadıklarının bir özetidir. Bu yüzden, tarihi olayları yaşadığımız günün değil, yaşandığı günün koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Böyle yapmazsak, değerlendirmelerimiz sağlıklı olmaz. Özellikle Cumhuriyetten sonraki tarihimizde, yaşanılan dönemin Türk ve dünya siyasetindeki gelişmelerine göre bazen solcular-komünistler, bazen milliyetçiler, bazen İslamcılar, bazen azınlıklar, darbe dönemlerinde de siyasetçiler çok ciddi sıkıntılar çekmişler, mağduriyetler yaşamışlardır. Yani konjoktürün kurbanı olmuşlardır. Yeni kuşakların bunları, ön yargılarla değil, bu şekilde objektif değerlendirmeleri gerekir. İşte 3 Mayıs 1944 tarihinde ve onu takip eden günlerde milliyetçilerin başına gelen olaylar ve “Tabutluk” adı verilen hücrelerde gördükleri işkenceler, İkinci Dünya Savaşı’nın değişen şartlarının bir sonucudur.

29 Ekim 1923’te Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, üniter yapıda bir milli devletti.  Bu devlet, “Türk milliyetçiliği ve çağdaşlaşma ülküsü” üzerine kurulmuştu. Atatürk, milliyetçilik konusunda Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi Türkçü düşünürlerden, medeniyetçilik konusunda da, Tevfik Fikret‘ten etkilenmişti.  Atatürk ölümüne kadar geçen on beş yılda, millî devletin kurulması, Türk kimliğinin inşası, Türk dilinin yabancı etkilerden arındırılması, Türk tarihinin köklerinin ortaya çıkarılması için önemli adımlar attı.  Türk insanının yüzyıllarca ihmal edilen eğitimine büyük önem vererek cehalete savaş açtı. Harf, hukuk, kıyafet ve sosyal hayatın çeşitli alanlarında devrimler yaptı.  Kadınların toplumsal ve siyasal hayata katılımının önünü açtı. Dinin anlaşılması için Kur’an’ın Türkçeye tercüme ve tefsir edilmesini, vaaz ve hutbelerin Türkçe olmasını sağladı.  Ekonominin Türkleşmesine, millî sermayenin oluşmasına önem verdi. Uzun süren savaşlardan çıkan Türk toplumunu, bu düzenlemeler sonucunda dünyada saygın bir konuma taşıdı.

Atatürk’ün vefat ettiği 10 Kasım 1938 tarihinde, dünyanın siyasi şartları oldukça karmaşıktı. Almanya’da Hitler‘in Cermen ırkının üstünlüğünü esas alan Nasyonal Sosyalist(Nazi) rejimi, İtalya’da Mussolini‘nin Faşist rejimi iktidara gelmişti.  Almanya, Avrupa’da büyük bir imparatorluk kurmayı amaçlıyordu.   Rusya’da ise 1917’de çarlık rejimini yıkarak iktidara gelen komünist yönetim, Deli Petro‘dan beri devam eden geleneksel “Boğazlardan sıcak denizlere inme politikası’nı yeniden gündemine aldı. Bu bağlamda Türkiye’den Boğazlarda egemen olma, Kars ve Ardahan’ı topraklarına katma gibi isteklerde bulunmaya başladı.

İşte dünya siyasetindeki bu karmaşık ortamda II. Dünya Savaşı başladı. Bu savaş, dünya milletlerinin çoğunun yer aldığı,40 milyonun üzerinde insanın hayatını kaybettiği, Yahudi Soykırımı gibi kitlesel sivil ölümlerin gerçekleştirildiği kanlı bir savaştır.1939’dan 1945’e kadar süren bu küresel savaşta taraflar, bütün askeri,   ekonomik, endüstriyel ve bilimsel güçlerini ortaya koydular, ilk defa nükleer silahlarını kullandılar. Savaşa, dönemin büyük güçleri olan Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD ve Fransa “Müttefik Devletler”; Almanya, İtalya ve Japonya “Mihver Devletler”olarak katıldılar.

II. Dünya Savaşı,  Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla başladı. İngiltere ve Fransa hemen Almanya’ya savaş ilan ettiler. Avusturya, Kanada ve Güney Afrika da onların yanında yer aldı. Almanya kısa sürede Norveç, Danimarka, Belçika, Hollanda, Lüksemburg’u ve ardından Paris’e girerek Kuzey Fransa’yı ve bütün Atlas Okyanusu kıyılarını, Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan’ı işgal etti. Alman orduları, 1941 sonunda Türkiye sınırlarına dayandılar. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Türk hükümeti, uzun yıllar savaşmış ve henüz kendini toparlayamamış Türkiye’yi savaşa sokmamak için büyük gayret gösterirken, iç politikada tereddütlere düştü ve bu yüzden bazı zikzaklar çizdi.

Avrupa’nın büyük bir bölümünü işgal eden Almanya’nın husumetini çekmeme ve onların hoşuna gitme düşüncesiyle dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu5 Ağustos 1942 tarihinde Meclis kürsüsünden yaptığı kabine programını sunuş konuşmasında;”Biz Türk”üz, Türkçüyüz ve daimaTürkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.” dedi. Bu konuşmanın yapılmasının bir nedeni de, Türkiye’yi sürekli tehdit eden Sovyet Rusya’ya karşı Almanların desteğini sağlamaktı.

II. Dünya Savaşı öncesi ve ilk yıllarında Türkiye’de aydınlar arasında iki akımın büyük taraftar bulduğunu görüyoruz. Bunlardan biri, sol-komünist akım, diğeri de Türkçü-milliyetçi akımdı. Atatürk’ten sonra özellikle resmi kültür, sanat ve eğitim kurumlarına sızmayı başaran sol-komünist düşüncenin temsilcilerinin faaliyetleri, Türkçü-milliyetçi camiayı çok rahatsız ediyordu. Bu kesim komünizmi, millet-din-devlet için tehlikeli buluyordu. 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra kendilerinin hamisiz ve sahipsiz kaldığı duygusuna kapılan Türkçü-milliyetçi camia, yeni yönetime muhalifti. Bunlar büyük tarihçi Hüseyin Nihal ATSIZ‘ın öncülüğünde çalışmalarını sürdürüyorlardı. Düşüncelerini (Bozkurt, Kopuz, Çınaraltı, Orhun) gibi dergilerde dile getiriyorlardı.

II. Dünya Savaşının kaderi, Almanya’nın 1941 Haziran’ında Rusya’ya saldırması ve ABD’nin Aralık 1941’de İngiltere, Fransa ve Rusya’nın yanında savaşa girmesiyle değişti.  1943 yılı ortalarında Rusya, Almanları geri püskürttü ve savaşta dengeler değişti. Savaştaki bu değişim, Türkiye’de de sol-komünist akımın güçlenmesine ve faaliyetlerini arttırmasına sebep oldu. Mevcut hükümet de, Rusya ile ilişkileri geliştirmek ve onların toprak taleplerini durdurmak için bu faaliyetleri destekledi.

Bu gelişmeler üzerine Atsız, çıkarmakta olduğu Orhun dergisinin 15. ve 16. sayılarında Başbakan Şükrü Saraçoğlu‘na hitaben“Türkçü Başvekil” diyerek iki “Açık Mektup” yayımladı. Bu mektupların ikincisinde Atsız, özellikle Millî Eğitim alanındaki komünist faaliyetlerini ve faillerini ele alıyor, onları sırasıyla tanıtıyor, o faaliyetleri destekleyen zamanın Maarif Vekilini istifaya dâvet ediyor ve bunlara “dur” denilmesini istiyordu. Atsız bir yazısında da,“komünist ve vatan haini” olarak suçladığı ve kısa zamanda yükseltildiğini iddia ettiği Devlet Konservatuarı öğretmeni Sabahattin Ali‘nin komünist faaliyetlerinden söz ediyordu. Atsız’ın bu açık mektupları ve Sabahattin Ali ile ilgili yazısı milliyetçi camiada coşku ile karşılandı.

Sabahattin Ali, kendisi hakkındaki yazısından dolayı Atsız hakkında hakaret davası açtı. Bu yüzden bu davanın adı, tarihe “Atsız-Sabahattin Ali Davası” adıyla geçti. Davanın ilk duruşması 26 Nisan 1944 Çarşamba günü, saat 10.00’da başladı. Fakat katılanların yoğunluğundan mahkeme heyeti salon penceresinden girdi,  Sabahattin Ali de, aşırı taşkınlıktan o pencereden çıktı.  İlk iddia ve savunmaların sunulmasından sonra yargıç Saffet Unan, “hakarete dair kelimeler,  ‘vatan haini’ kelimelerinden ibaret olduğuna göre vatan haini olduğunun ispat edilmesini isteyip istemediği sualinin” davacıya sorulmasına karar vererek duruşmayı 3 Mayıs 1944 tarihine erteledi.

3 Mayıs 1944 Çarşamba günü Ankara’nın milliyetçi gençliği ve büyük halk kitlesi, Ulus Meydanı, Anafartalar Caddesi ve o zamanki Başbakanlık binası çevresinde komünizm aleyhtarı büyük gösteriler yaptı. Güne, yapılan bu büyük yürüyüş ve gösteri damgasını vurdu. Daha sonra duruşmayı izlemek isteyen bu kalabalık, Ankara Adliye Sarayı’nın içini ve çevresini doldurdu. Bu ikinci duruşmada Atsız’ın avukatlarının, “soruşturmanın genişletilmesi” isteği reddedildi ve savcının son iddianamesini sunmasından sonra, duruşma 9 Mayıs 1944 tarihine bırakıldı.

9 Mayıs 1944 Pazartesi günü yapılan son duruşmada, avukatlarının savunmalarını okumalarından sonra, Atsız savunmasını yaptı ve “Başvekile yazdığım açık mektupta rejimi komünistleştirmek istediği için  Sabahattin Ali hakkında vatan haini sıfatını kullandım” dedi. Mahkeme “Mücerret olarak söylenen ‘vatan hâini’ tabirini ” hakaret” saymadı, “sövme” olarak kabul etti ve ona göre ceza verdi; o cezada indirim yaptı ve erteledi.

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 19 Mayıs 1944 Nutku‘nda “Turancılar” dediği milliyetçiler hakkında şunları söyledi: “Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları, aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır”.

Bu konuşmadan sonra hükümet bütün yurtta milliyetçilere karşı bir cadı avı başlattı. Başta Atsız olmak üzere onunla dostluğu olan, mektuplaşan, dergisine yazı yazan ve 3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayı’na katılan milliyetçi aydınlar toplanarak aylar boyunca en ağır zulümlere tabi tutuldular.  “Tabutluklar’a, işkence odalarına, zindanlara atıldılar. “Tabutluk” denilen işkence hücreleri, o dönemde İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bulunduğu Sirkeci’deki ünlü Sansaryan Han‘daydı.

Tutuklanan milliyetçilerin günlerce işkence gördüğü“Tabutluk” denilen hücreler, yarım metrekarelik bir yerdi. Yani 40 santim genişliğinde, 50 santim uzunluğunda, 2,5 metre yüksekliğinde beton duvar içerisine açılmış oyuklardı. İçine sokulan insan kapı kapandığında yere çömelemez. Bu oyuklara sokulanlar bellerinden ve kollarından demir prangalarla duvara bağlanıyordu. Ayrıca oyuğun tepesinde üç adet beş yüzer mumluk ampul bulunuyordu. Tabutluklara konulanlar burada iki üç gün aç ve susuz bırakılır, hatta doğal ihtiyaçlarını gidermesine bile izin verilmezdi. Daha sonra MHP’nin lideri olan merhum Alparslan Türkeş‘in bu tabutluklarda “ırkçı-Turancı olup hükümeti devirmek istediğini” itiraf etmediği için tırnaklarını söktüler. Bu işkenceler sonucu Reha Oğuz Türkkan bir gözünü kaybetti, doktor Mehmet Külahlıoğlu‘nun ciğerleri ağır hasar gördü, günlerce kan kustu.

Aralarında üniversite profesörü, öğretmen, subay, doktor ve üniversite öğrencileri bulunan 34 sanık, sorgulama adı altında çeşitli işkencelere maruz bırakıldıktan sonra, 7 Eylül 1944 günü yargılanmaya başlandı. “Irkçılık-Turancılık Davası” adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlandı ve Atsız 6,5 yıl hapse mahkûm oldu. Atsız, bu kararı temyiz etti ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi kararı esastan bozdu. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edildi.

Bu davada Nihal Atsız‘ın dışında şu arkadaşları yargılandı: Zeki Velidi TOGAN, Hasan Ferit CANSEVER, Hüseyin Namık ORKUN, Dr. Fethi TEVETOĞLU, Necdet SANCAR, Alparslan TÜRKEŞ, Reha Oğuz TÜRKKAN, Orhan Şaik GÖKYAY, Heybetullah İDİL, İsmet Rasim TÜMTÜRK, Cihat Savaş FER, Muzaffer ERİŞ, Zeki SOFUOĞLU, Hikmet TANYU, Said BİLGİÇ, Cemal Oğuz ÖCAL, Cebbar ŞENEL, Hamza Sadi ÖZBEK, Nurullah BARIMAN, Fehiman ALTAN, Fazıl HİSARCIKLI, Saim BAYRAK, Yusuf KADIGİL.Üç yıl süren duruşmalar sonucunda “Turancılık ve Irkçılık” suçlamasıyla karşı karşıya kalan tüm ‘Türkçüler’ beraat ettiler. 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinin 187 sayfa tutan beraat kararının gerekçesinde Turancılığın suç olmadığı belirtildi ve 3 Mayıs 1944 olayları hakkında; “Bu nümayiş (3 Mayıs 1944) milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir” denildi.

İşte bu nedenlerle 3 Mayıs tarihi, Türk milliyetçileri tarafından milliyetçiliğin onur günü olarak kabul edilmekte olup, her yıl Türkçüler Günü (Türkçüler Bayramı)olarak kutlanmaktadır. Türkçüler Bayramınız Kutlu Olsun.

 

 

Hıristiyanize Edilen Müslümanlık – I

Hz. Musa’nın Tur Dağı’na çıktıktan sonra başka yollara sapan ümmetine benziyoruz. Günlük hayatta dünya malına düşkünlük, servet biriktirme hastalığı ve Allah’a kendi özel işlerinin takipçisi muamelesi yapmak hususlarında Yahudileşmemiz de söz konusu.

Elbette Türklerin Müslümanlığı başta eski Göktanrı Dini ve Şamanlık, Maniheizm ve Mazdeizm, Arap ve Fars geleneği, Çin ve Hint düşünce felsefesi, Ortadoğu’da kendisinden önce var olan semavî dinler ve çağdaş uygarlığın inanç formlarından etkilenmiştir.

Fakat kurumsal olarak veya daha doğrusu kurumsallaşma merakı ve iştiyakıyla ilgili olarak asıl benzediğimiz alan Hıristiyanlık gibi görünüyor. Temelde Hıristiyanlık, İncil’in ve Hz. İsa’nın öğretilerinden uzaklaşarak ideolojik & mitolojik bir dine nasıl dönüştüyse bizde de gidişat o yöndedir.

Hıristiyanlar, dinlerinden çokça devlet ürettiler. Sonradan Hıristiyanlaştığı kabul edilen Roma kadar uzun ömürlü ve işleyişi ona benzer bir Haç İmparatorlukları var adamların. Bizantinik Vatikan ve dev eko-politik hareket alanları gibi. Bir de eski beri ‘de facto’ olarak var olan teo-politik ve teo-ekonomik merkezler..

Onların dünyayı yönlendirme kabiliyetlerine kızarak öykünmeyle geçti ömrümüz. Masonluk dedik, Malta Şövalyeleri, Tapınakçılar vs. dedik ve ancak Paralel Yapılar, IŞİD-Taliban-Nusra-Şebap-Boko Haram-İslamî Cihad gibi Don Kişot’lar, bir de -çılık / -çuluk noktasında idraklerimize deli gömleği gibi giydirdiğimiz tarikat ve cemaat -izm’leri çıkarabildik karşılık olarak.

Peygambere yaptığımız muamelede geldiğimiz nokta artık sakalının kılına perestiş olmuş. Az daha gayret etsek Hz. İsa’nın göksel üstünlüğü ve tanrısal ortaklığı noktasına varacağız hafazanallah. ”Abduhu / Kulu ve Resûlühü / Elçisi”nden ‘Âlemlerin Efendisi’ ve ‘Kâinatın Yaratılış Sebebi’ kısmına intikal.

Camilerimiz hızla kiliseleşiyor: Mekânların kutsanmasından para düzeneğine, dinin belli başlı ritüellere indirgenmesinden mikrofonla çizilen sınıfsal alanlara, Allah rızası yerine devlet aygıtının rızasına muvafık konuşmalardan seçimlerde -hâşâ- Allah’ın kime oy vereceğini bildirmeye kadar onlarca başlık.

Vereceğin paralar sana yol-su-elektik olmasa da Cennet’te muhtelif ebatlarda köşkler ve muayyen sayıda huriler olarak dönecek ey Müslüman. Beş’e beş katarak kazanabileceğin ebedî kurtuluşu yanlış partilere oy vererek Cehennem Kuşuna çevirmek istemezsin değil mi? Meraklısına Hıristiyan sahibinden ikinci el Endülüjans, Aforoz ve Engizisyon.

Bizim oralarda salâ taban fiyatları 20 TL, yâsin-tebâreke 100 TL. Tek fiyat uygulanamamasından doğan sıkıntıların laiklikten kaynaklandığı sanılıyor. Bu konuya el atan Meclis Başkanımız herhalde 1982 Anayasası’na Birlik Vakfı Başkanı olarak el attığı vaziyette şipşak fotoğraf çekebileceğini düşündü demek ki.

Düşünceliyim çünkü Kuran’ın yerini hadisin aldığı, hayat içerisinde Peygamber’in değil efendi hazretlerinin örnek alındığı, Hz. Muhammed’in İsalaştırıldığı, camilerin Kilisleştirildiği, din adamlarının ruhbanlaştırıldığı, para ile ibadetin sürekli yan yana anıldığı, Allah korkusunu unutanların ellerindeki resmî teoloji sopasıyla korku saldığı bir yapı ve İslam Dünyası’nın kanayan yaraları için ajitasyon yaparak para toplama seanslarından başka vakit ayıramayan ama kurucusu Atatürk’e her imkan ve fırsatta ‘Şeytan Taşlama’ operasyonları yapan bir kurum 5 yy. önceden Batılılaşmış ve Tanassur etmiş gözüküyor.

 

 

Bir Başka Açıdan Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma (2)

Atatürk de zekâvet ve taharrisinin / araştırmasının elverdiği ölçüde, elinin erişebildiği, gözünün görebildiği, kulağının duyabildiği nisbette muttali olduğu ve telâkkî ettiği / edindiği söz ve fikirleri, yeniden ve farklı bir açıdan bizlere sunmuş “Boyuna, başkalarının düşüncelerini alıp, kendine uydurarak benimsemiş” az rastlanır bir kişilik sahibidir. (Lord Kinross, ATATÜRK, Türkçesi: Necdet Sander, 9. Baskı, İstanbul – 1984, s.18)

Çağdaşlık taklit değil, kopya etmektir. Nitekim: “Japonya kendi gelenekselliği içinde Batı’daki teknolojik çağdaşlığı kopya ederek kazanmıştır. Taklit ederek değil. Kopya etmekle taklit etmek arasında; bir yazıyı kopya etmekle taklit etmek arasında ne fark varsa, o kadar fark vardır.” (Çetin Altan, 9 Aralık 1992 Sabah)

Taklit etmekte, hem ruh hem de şekil başkasının; kopya etmekte ise ruh başkasının biçim bizimdir. Taklitte biçime de benzemeye çalışmak vardır. Tıpkı bir tavuğun kendi uçuşuyla Şahin’in veya Kartal’ın uçuşlarını taklit etmesi gibidir ki, insanı gülünç bir kılığa sokar. Üstelik başkasının yürüyüşünü taklit edeyim derken, kendi yürüyüşünü unutturur.

İnsanı sevmek başka, beğenmek daha başka bir şeydir. İnsan her zaman zâtı için sevilir olmaz. Bazan ona karşı sevgi ve saygımız, sıfat veya san’atı yahut yaptıkları içindir. Demek her bir kişinin, her bir sıfatı beğenilmesi gerekmediği gibi, her yaptığının da doğru olmadığını söylemek ve reddetmek aynı şekilde yanlıştır.

Bundan dolayı kendisini sevmediğimiz birinin, doğru olan bir sıfatını, güzel bir san’atını beğenip, onu benimsemek ve iktibas etmek / almak yanlış olmasa gerek.

Bir binanın farklı açılardan ve yerlerden yüzlerce değişik fotoğrafı çekilebilir. Çeken niyet ve isteğine göre binayı güzel de, çirkin de gösterebilir.

Atatürk de çok yönlü olması hasebiyle ve hemen her konuda fikir beyan etmiş olmasından ötürü, kendisine çeşitli zâviye ve açılardan bakılabilecek nâdir kişilik taşıyan biridir.

Binaenaleyh herkes O’nu kendi âyinesinin rengine göre şöyle veya böyle görebilir ve gösterebilir.

Kaldı ki, Atatürk idealistti. Fakat realist davrandı. Yapmak istediklerini zamanı gelinceye kadar saklı tuttu ve ifşa etmedi. Ancak yapabileceğine kaani olduğu zaman, önce fikrî zemini hazırladı sonra icraata koydu. Yani realist oldu.

Zaten bütün büyük zâtlar, idealist değil; realist oldukları için muvaffak olabilmişlerdir. İşte Mustafa Kemal bunlardan biridir. Nerede ne zaman nasıl konuşması gerektiğini çok iyi takdir edebilen, nâdir bir şahsiyettir. Nitekim Adana konuşması, mecliste başgösteren “Kürtçülük” cereyanını, maharetle, müspet şekilde yatıştırması, İstanbul’da “Yoldaşlar” diye başlayan hitabesi bunun somut örnekleridir.

İdealde doğru olan, realitede doğru olmayabilir. İdealist olmak herkesin kârı, realist olmak ise basîret ve feraset sahiplerinin işidir. İdealist olmak kolay, realist olmak ise zordur. Asıl olan ise realistliktir.

Çünkü zâtında doğru olan bir şey, muktezayı hâle yâni zemin ve zamana uygun düşmeyebilir ki, meselâ aslında, ideal ve güzel bir fikir olan adem-i merkeziyetin / yerinden idarenin bizim bünyemize gitmeyeceği gibi. Çünkü bizim bedenimize uymayan bir libas / elbisedir. Zira adem-i merkeziyet, bizde Beylik ve Muhtariyet ve Özerkliğin öncüsü olarak, ancak parçalanıp dağılmayı netice vereceğinden yâni fiiliyatta kötü bir sonuç doğuracağından, realitemize ters düşmektedir.

Çağdaş düşüncede doğuş değil, oluş asıldır. Çünkü insanlar, doğuşlarıyla değil, oluşlarıyla birlik teşkil ederler. Sendikalar, dernekler, okul aile birlikleri, taburlar, bölükler bunun somut örnekleridir. Demek ki, aynı yeri, aynı zamanı ve aynı maksadı paylaşmak bir sınıf muhabbeti doğuruyor ki, bir araya gelmekte asıl temeli de bu oluşturuyor. Doğulan yer değil, doyulan yerde yaşar insan. Şeyh Sâdî merhum bir gazelinin makta’ında / son beytinde: ” ‘Ey Sâdî, vâkıa (Hubbü’l-vatan mine’l-iman) yâni Vatan muhabbeti imandan gelir hadîsi sahihtir. Lâkin ben burada doğdum diye insanın tevellüd ettiği / doğduğu yerde hakaretle ölmesi doğru değildir.’ demiştir.” (Mesnevî, Terceme ve Şerheden: Tâhir-ul-Mevlevî, 2. Baskı, İstanbul (Tarihsiz) C. 1, s. 55)

 

 

Tömbüldekde Arabacığa Binenler El Kaldırsın

Çocukluğumuz olan 60-70’li yıllarda maceralarımız anlatmakla bitmez. İlçemiz Bucak’ın Yörükler  mahallesi ile Çavuşlar mahallesini birbirinden ayıran, Hökez dağının koca boğazının başındaki dağ kuyudan aşağıya doğru inen, Oğuzhan ilk okulunun doğusundaki kart pınarında son bulan müthiş yokuşa, mahalli dilde “tömbüldek” veya “tümbüldek” denirdi.

Bu gün daha modern yol malzemeleriyle bezenmiş olan tümbüldeğin o günlerdeki yapısı doğal taşlı ve topraklı haldeydi. Özellikle aşırı yağmurlarda harap olur Halıcı Memiş (Dembel) dayının evinin önünde kuzey-doğudan, güney batıya doğru kama yarası gibi bir derinlik oluşurdu.

Çocukluğumuzun en önemli aktivitelerinden birisi de tümbüldekde arabacığa binmekti. Şimdiki gibi o zamanlarda da ilçemizde bol miktarda hizar atölyeleri olurdu. Dört veya altı tekerlekli ön iki tekeri sağa sola dönebilen bir dingilden oluşur, arka tekerlekler ise oturma mekanizmasına sabitlenerek kullanıma hazır hale getirilirdi.

Arabacığın yapımı öyle zannedildiği kadar kolay değildi. Özellikle tekerlerinin yapılması, onlara matkapla delik açılması, dingilinin yapılması, arka dingil ile ön dingili birbirine bağlayacak okun, oturma bölgesiyle uyumlaştırılması epeyce emek ve ustalık isteyen bir işti. Tabi hizarı olanlar veya tanıdığı hizar atölyesi olanlar bu konuda daha şanslılardı.

Arabacık yapıldıktan sonra hiç binilmeden ilk yapılması gereken iş, tekerlerinin sadeyağ ile yağlanması olurdu. Tabi ki iyi ve hızlı gitsin diye…

İki dingillilere genellikle tek kişi veya arkasına da bir kişi bindirilirdi. Üç dingilli “tır” sınıfına girenlere ise büyüklüğüne göre üç kişiden 12 kişiye kadar binilirdi. Özellikle üç dingillilere kaptanlık yapanların işi çok zor olurdu. Zira bu arabacıkların gerçek anlamda iş görebilecek fren sistemleri yoktu.

Okun ortasına bir kazık çakılır ve arabacık hızlanınca bu kazığın üst ucundan yukarı çekilerek, alt ucunu yere sürttürerek güya fren yapılırdı. Tahmin edebileceğiniz gibi hızlanan bir arabacığa bu sistemin hiç fayda etmeyeceği kesindi.

İkinci fren sistemi ise, ayakların yere sürtülmesi idi. Tabi hızlanan bir arabacıkta ayakların yere sürtülmesi halinde, aracın durması yerine, ayakkabıların ve de ayakların savaştan çıkmış hale döneceğini tahmin etmek hiç de zor değildir.

Alim Allah hızlanan bir arabacığın önüne gelen her hangi bir cisim veya mahlukun yara almadan kurtulma ihtimali hiç yoktu. Hiçbir arabacık ve yolcularının imam hatip lisesinin arkasına kadar sağ salim gidebildiğini hatırlamıyorum. Tömbüldeğin yarı belinde aşırı hızlanan arabacık ye takla atar, ya dingil kırar, ya sağ veya sol bahçelerden birine dalardı.

Yokuşun ilk başlarında zevkli gibi görünen arabacığa binme işi, herkesin çok hoşuna giderdi. Kimse hızlanınca ne olacağını düşünmez, arabacığın istiap haddini zorlayarak, kulağına kuyruğuna herkes binerdi. Bir kısmı da yavaş giderken kaptanın haberi olmadan arabacığa sonradan atlayarak dengeyi bozardı.

Peki, hızlanınca, duvara çarpılan üzüm salkımı gibi,  yolcuların her birisi ayrı bir macera ile yolda şapır şapır dökülürlerdi. Yola dökülenler arkadan gelen arabacığın altında kalır, arkadaki şöför, önde düşene çarpmamak için doğa üstü yeteneklerle manevralar yaparak; ya çarpmayı ya da başarı! ile devrilmeyi seçerdi.

Kazaya belaya uğramadan giden arabacıklar bir süre sonra, olanca bir hıza kavuşur ve yönetilmesi imkânsız bir hal alırdı. Bu süreçte arkada oturanların çoğu korkarak daha da hızlanmadan yaralanmayı göze alarak arabacıktan atlarlardı. Çoğu zaman da yağmurdan kaçarken doluya yakalanırlar; bu defa da arkadan gelen arabacığın altında kalırlar veya onu yoldan çıkararak büyük bir kazaya sebebiyet verirlerdi.

Yarış esnasında dingili kırılarak saf dışı olanlar, aşırı hızlanınca korkup bahçelere dalanlar, yükü ağır olup da yolda dökülenler; başarı ile tümbüldeğin aşağısına inen kaptanların karşısında, savaş kaybetmiş komutan hüznüne bürünürlerdi.

O yıllarda genellikle oyun oynayan çocuklar büyükler tarafından çeşitli yöntemlerle taciz edilirdi. Ama arabacığa binenlerin taciz edildiğine dair hiçbir sözlü ve yazılı belgeye rastlanmadı bu güne kadar…

Elbette sebebi var, arabalar Karavaların üstündeki dağ kuyunun oradan hep birlikte iniş aşağı sefere koyuldukları zaman, bırakın müdahale etmeyi, önüne çıkan bir canlının sağ kurtulma ihtimali, Mohaç meydan muharebesine katılan neferlerin şansı kadardı.

Arabacık serüveni yüzünden yapılamayan okul ödevleri, iştirak edilemeyen ahır, çiftçilik ve ev işlerinin geri kalmasının sonuçlarını burada anlatmaya dilim varmıyor. Bu eylemlerin en önemli sonuçlarından birisi de, öfkelenen baba tarafından eve getirilen arabacığın nacakla yarılarak soba odunu haline getirilmesiydi.

Bu serüvenin olumsuz sonuçları bu kadarla da kalmıyordu. Ayağı dingile sıkışanlar, düşerek kafayı kolu kıranlar, arabacık kazası sonucunda öfkesini kontrol edemeyen sürücü ve muavinlerin meydan muharebeleri sonucu, ortaya çıkan ciddi sağlık problemleri..

Ama her türlü olumsuzluklarına rağmen güzeldi be bizim çocukluğumuz.

Selam sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Gemerek Mahkemesi MHP’de Değişimi Durduramaz

Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’nce MHP’de tüzük kurultayına gidilmesi için görevlendirilen 3 kişilik çağrı heyetinin yetkilerini kullanması, yerel mahkemeler (Sivas Gemerek ve Tosya Asliye Hukuk Mahkemeleri) tarafından ihtiyati tedbir kararıyla durduruldu.

“Yarı resmi Saray medyası” “Fetö’nün MHP kumpasını 5 mahkeme bozdu” diye sevinçle haber verdi. “FETÖ desteğini arkasına alarak MHP’de operasyon yapmayı planlayan parti içi muhalefet şokta” diye adeta zil takıp oynadılar.

AKP’den ve Saray güdümlü medyadan bu kadar destek almak MHP yönetimi için yüz kızartıcı olmalı.

***

Kumpas Bunun Neresinde?

Kumpas” hikâyelerine sığınmaya lüzum yok.

Olay çok açık: MHP’li delegeler son seçim yenilgisinden sonra demokratik bir talepte bulundular.

Bu üst kurul delegeleri Devlet Bahçeli’yi başkan seçen delegeler.

Genel Başkan adayı olan Meral Akşener, Sinan Ogan, Ümit Özdağ, Koray Aydın (Devlet Bahçeli’nin onayı ile) önemli görevlerde bulunmuş, partide ve toplumda karşılığı olan değerli ülkücüler. Hepsi mevcut yönetimle birlikte çalışmış eski arkadaşları.

Normal olan prosedür şu idi: Devlet Bahçeli talepleri kabul edip, seçimli kurultay yapar ve “kim seçilirse hepimiz O’nun liderliğinde devam edeceğiz” derdi.

Kendisi de aday olurdu. Seçim sonucu oluşacak “ülkücü iradeye” de herkes saygı duyardı. Hepsi bu.

Kumpas bunun neresinde?

***

Bu Rüzgârı Hukuk Hileleri Durduramaz

Hukuki durum tartışmalı.

Parti içi muhalefetin görüşüne göre, ihtiyati tedbir kararı veren (Gemerek, Tokat gibi) “yerel mahkemelerin kararları yok hükmündedir. Olağanüstü kurultay yapılacaktır.”

Mevcut MHP yönetiminin ve AKP yandaşı havuz medyasının görüşü ise kurultay süreci Yargıtay’ın karar vermesine kadar durmuştur.

Bana göre ihtiyati tedbir kararı veren yerel mahkemeler yetkisiz olup verdikleri karar hukuka aykırıdır. Ama nihayetinde bir Mahkeme kararıdır.

Kargaşaya son vermek Yargıtay’ın elinde. Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesinin kararı MHP yönetimi tarafından temyiz edildiğinden Yargıtay süratle dosyayı inceleyip kararını vermelidir.

Şimdilik hukuki tartışmayı bir yana bırakalım.

Önceden açıklandığı gibi 15 Mayısta kurultay salonuna 1200 üst delegeden mesela 800-1000 kişi ile izleyici olarak on binlerce MHP’li gelirse ne olacak? Bu delegeler toplanıp, kurultayı yapıp tüzüğü değiştirirse ve mevcut yönetimin gitmesi için iradelerini açığa vurursa ne olacak?

Milliyetçi Hareket Partisinin en yetkili ve gerçek sahiplerinin bu iradesine karşı “bu kurultay hukuka aykırı yapılmıştır, geçersizdir” denebilecek mi?

Mevcut genel başkan Devlet Bahçeli ve ekibi böyle bir çoğunluk iradesi karşısında koltuklarında oturmaya devam edebilirler mi?

Bana göre kitleleri arkasına alan hiçbir siyasi hareket ve lider durdurulamaz.

Kitlelerin desteğini kaybetmiş hiçbir siyasetçi de hukuk hileleri ile ayakta kalamaz.

Devlet Bahçeli olağanüstü kurultay talebine karşı tavrı ile bunca yılda edindiği itibarını sıfırlamaya doğru gidiyor. İş bu noktaya giderse kendisine yakışmayan bir son olur.

****************************************************

Güçler Dengeli ve Denetlenebilir Olmalı

Türkiye’de işçiler “grevli toplu pazarlık” hakkını ilk defa 1963 yılında kazandı.

1980 öncesi işçi sendikalarının çok güçlü olduğu, bu gücün sorumsuzca ve kontrolsüz bir şekilde kullanıldığı bir dönemdi. İşverenler yaptığı yatırımın finansı, işletmesi, rekabet, tahsilat gibi meselelerini düşünmekten önce işçilerin (çoğu siyasi nitelikli) eylemlerini düşünmek zorundaydı.

Bu olumsuzlukların yanında sendikaların ciddi faydaları da oldu. Sendikalı işçiler önemli işçi hakları elde ettiler. Sendikalı işçiler insanca yaşama şartları, sosyal ve ekonomik haklar bakımından sadece sendikasız olanlardan değil, memurlardan da daha iyi duruma geldiler.

Bu sebeple 1980 yılına gelindiğinde sendikalı işçi sayısı 6 milyona yaklaştı.

1980 sonrası dışa açılan Türkiye ekonomisi verimlilik bakımından rekabette zorlanınca, maliyetlerin düşürülmesinin kolay yolu olarak işçi ücretlerinin düşürülmesi akla geldi.

İhtilal sonrası işçi sendikalarının kontrolsüz güç kullanımını engelleyen düzenlemeler yapıldı. Bu arada önemli işçi kazanımları da geri alındı. İlk yapılan düzenlemelerden biri, istifa halinde de alınabilen kıdem tazminatının sadece haksız çıkarılma durumunda verilmesine dairdi.

İhtilal şartlarına rağmen sendikalı işçi oranı 1984’de yüzde 56 idi. 1994 yılında sendikalı işçi oranı tarihimizin en yüksek değerine yüzde 69,3’e ulaştı.

AKP iktidarları başlangıcında yüzde 57 olan sendikalı işçi oranı bugün yüzde 12′ nin altına düştü. Sendikalı işçi sayısı bugün sadece 1,5 milyon kişi. Bunların çoğu da “sarı sendika” üyesidir.

Bu dönemde işçi haklarında çok büyük gerileme oldu. Modern kölelik şartlarında çalışan vatandaşlarımızın sayısı ve oranı ürpertici boyutlara ulaştı. İş güvenliği bir maliyet unsuru olarak görüldüğü için batı ülkelerinde görülmeyen iş kazaları -daha doğrusu iş cinayetleri- yaşıyoruz.

Modern ve gelişmiş ülkelerde patronlar veya onların atadıkları profesyonel yöneticilerle işçilerin “birlikte yönetişim” modellerine geçtiği bir dönemde biz temel işçi haklarını tartışıyoruz.

Ömrümün iki senesini sendikasız bir işyerinde, 27 senesini ise ülkemizin en büyük iki kuruluşu olan Petkim ve Tüpraş‘ta, yani güçlü sendikaların olduğu işletmelerde, sendikalı olamayan (kapsamdışı personel/ yönetici) olarak çalıştım.

Bütün bu tecrübelerimin ışığında kanaatim çok nettir: “Kontrolsüz güç kullanımı sınırlanmış” bağımsız, güçlü işçi ve memur sendikaları son derece lüzumlu ve faydalıdır.

İşveren ile çalışan arasında “silahların eşitliği” ilkesinin hayata geçirilmesi, çalışanların insanca çalışma şartlarına kavuşması ve modern demokratik bir ülke olmamız açısından şarttır. Bu da ancak bağımsız sendikalar vasıtasıyla olabilir.

Çünkü işveren ve işçinin güçleri;

İktidar ile muhalefetin güçleri;

Yasama, yargı ve yürütme güçleri

Siyasi partilerin “seçilmiş krallarının” güçleri dengeli ve denetlenebilir olmazsa…

Hukuk da olmaz, ekonomik ve sosyal gelişme de olmaz, toplumda huzur da olmaz

 

Karar!

Devlet, üniversite, parti, dernek, hatta şirket… Bütün kurumlar müşterek değerler üzerinde yükselir. Toplumlar da. Hiçbiri müşterek değerlere dayanmadan yaşayamaz.

Değerler dediğimiz, İbni Haldun’un asabiyesiyle ilişkilidir. Haldun’a göre devleti asabiye kurar. Asabiye kuvvetliyse devlet yaşar. Asabiye zayıflarsa asabiyesi kuvvetli olan, zayıf asabiyeliyi devirip devletin başına geçer. Nevzat Kösoğlu’nun “iman” adını verdiği kavramın Haldun’un asabiyesi ile örtüştüğü noktalar var.  Bugünün toplum bilimlerinin yeniden icat ettiği “toplum sermayesi”  diye çevirebileceğimiz “sosyal kapital” sözü de bu kavramlara kardeştir.

Sosyal kapital millet fertlerinin birbirlerine karşı duydukları tabii sevgi ve bağlılık ve bu hislerin sonucunda teşekkül eden karşılıklı güven ve toplumun iç iletişimindeki yoğunluktur. Bunlar bizim uhuvvet, dayanışma kavramlarımızla akraba anlayışlar.

Müşterek değerlere bağlanan insanlar birbirlerine de sevgi ve güven duyar. Camiasının diğer mensuplarına kuşkuyla bakmaz. Dikkatleri yaptıkları işe, dış dünya ve başarıya odaklıdır. Müşterek değerlere bağlılığın azaldığı, lâfta kaldığı camialarda güven tükenir, insanlar bir birine potansiyel rakip ve hain gözüyle bakar. Mesai ve gayret yekdiğerini alt etmeye, olmazsa kontrol etmeye harcanır. Artık mensuplar hissettiklerini, düşündüklerini değil, güvenli olanı, yukarıdakilerin duymak istediklerini söyler. Giderek onların istediği gibi düşünmeye başlarlar. Yahut hiç düşünmemeye… En emniyetlisi de budur; hiç düşünmemek. Slogan söylemek… Ahlâk dibe vurur.

***

3 Mayıs 1944’te başlayıp bugüne kadar uzanan zincirde iktidarlar, Türk devletinin üst değerlerini tahrip etti. Bu tahribatın sebebi güvensizlik ve korkudur. O gün, Türk Milliyetçileri’nin çok sevdiği, kaleminden çıkan her satırı dikkatle okuduğu Nihal Atsız, Sabahattin Ali’nin aleyhine açtığı davanın ikinci duruşmasında bulunmak üzere Ankara’ya gelmişti. Bir sevgi patlamasıyla karşılandı. Ankara sokakları gençlerle doldu. Bu gösteri kendiliğindendi. Planlanmamış, düzenlenmemişti. Binlerce ve binlerce genç insan bir yerlerden Ankara’ya taşınmamıştı. Bu hal siyasî iktidarı korkuttu. Bunlar mutlaka gizli emeller beslemekteydiler. Çok da iyi organize olmuşlardı, çünkü hafiyelerin bu gösteriden haberleri yoktu. Aslında gösterinin hazırlığı olmadığı için hafiyelerin haberi olmamıştı ama arkasından iktidarın bulunmadığı ve tertip edilmemiş bir gösteri İnönü rejimi sırasında duyulmuş şey değildi. Mutlaka rakiptiler, mutlaka muhaliftiler, mutlaka hükümeti devireceklerdi.

Diktatörler vesveselidir.

Gerisi tarihtir… İşkence edildiler, yargılandılar, mahkûm oldular, temyiz mahkûmiyeti bozdu ve namuslu hâkimler Türkçüler’in tamamını beraat ettirdi. Fakat diktatör paranoyası bir kere tetiklenmişti. Artık iktidarın “Irkçı-Turancılar” diye bir düşmanı vardı. Bu düşmanlık 1940’larda bitmediği gibi, 20. asrın sonuna kadar, 21. asrın başına kadar da devam etti. Hâlâ sürüyor.

Garip olan şuydu: Korkulan şey Türk Milliyetçiliği idi ve Türk Milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu temel taşıydı. Bindiği dalı kesme hikâyesine bundan acı örnek bulamazsınız.

Bir başka garabet, sadece ve sadece bir Türk Milliyetçisi olan Atatürk’ün adının, Türk Milliyetçiliği’ne karşı kullanılmasıdır. Türk Milliyetçiliği’nden korkanlar Türk Milliyetçiliği’nin başına iki hece eklediler, Onu “A-ta-türk Milliyetçiliği” yaptılar. Atatürk milliyetçiliğinin ne olduğu belli değildir. Ama Türk Milliyetçiliği olmadığı açıktır; çünkü öyle olsaydı, Türk Milliyetçiliği denirdi, değil mi? Bazıları Türk Milliyetçiliği zararlı iken Atatürk Milliyetçiliği onun bu zararlı unsurlarından temizlenmiş hâlidir sandılar. Bazıları Türk’e değil de Atatürk’e bağlılık zannettiler. Atatürk sağ olsaydı, herhalde ilk yapacağı Atatürk Milliyetçilerine hadlerini bildirmek olurdu.

1944’ten yıllar sonra sivil asker, devlet memurları her yıl, Türkçülüğün ne kadar tehlikeli bir şey olduğu konusunda eğitildiler. Seneler sonra, ta bugüne kadar, çevrelerindeki Irkçı-Turancıları tespit edip amirlerine bildirmeleri emredildi.

Atatürk’ün kurduğu CHP’nin altı okundan biri “Milliyetçilik” idi. O ok bu yeni şartlarda batıyordu. Ona da bir izah bulunmalıydı. Yeni CHP’nin programındaki Milliyetçilik maddesini açıp okuyunuz. İki sayfa sürüyor ve içinde bir kere “Türk” kelimesi geçmiyor! İki sayfada ne anlatılıyor: Milliyetçiliğin ne olmadığı… Yani iki sayfa boyunca o oktan ötürü özür dileniyor.

Onuncu yıl marşını hatırlar mısınız?

Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri…

Son derece tehlikeli ve CHP’nin milliyetçilik anlayışıyla uzak yakın ilgisi olmayan lâflar. Bunlar yerine Atatürk Milliyetçisiyiz biz. Bu marş Atatürk’ten mi kalma? Hadi canım sen de!

Devletin temelindeki taş çekilince, diğer dayanaklar da tek tek çöktü. Göğsümüzü siper edecek bir şey kalmamıştı. Üstelik bunlar aşırı şeylerdi. Türk’ün yararına çalışmak, Türk’ün yararını düşünmek… Irkçılık-Turancılıktı,  kötüydü. Peki, ne düşünülecekti?

İnsanların aşkın değerlere ihtiyacı vardır. Bürün topluluklar temel değerleri üstüne oturur. Önce ne için, kimin için sorusuna cevap vermek gerekir. Bu ne ve kim sorusunun cevabı “Türk Milleti” değilse, herkes kendi cevabını verecektir. Onun için aydınımız, bürokratımız, öğrencimiz, gencimiz; bazen de ihtiyarımız rüzgârda ipi kopmuş balonlar gibi savrulup durdu. Önlerine konan her değere iştahla uzandılar. Önce bilimsel sosyalist olmaya kalktılar. Olmadı. Şimdi siyasi ümmetçiliğe davranıyorlar.

Türkçülük kötü olduğu için Ata-Türkçüler 1944’ten beri yeni temel değerler belirlemeye çalışıyor. 1980’den sonra bu tespiti yapacak kurumlar da inşa edildi. Ata-Türkçülük ilkelerini bulduklarında bize de haber verecekler, eminim. Türk Devletinin ömrü vefa ederse…

Ne demişti Haldun? Asabiyesi zayıf toplulukları, asabiyesi güçlü topluluklar yönetir.

 

 

 

Dergi editörü Hüseyin Altuntaş ile Editörlük hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’nin en kaliteli edebiyat dergisi Dil ve Edebiyat’ın editörüsünüz.

Türkiye’de ‘editör’ kelimesiyle alakalı olarak bir kavram karmaşası, mana kayması olduğu kanaatinin varlığı hissediliyor. Sizinle bu mevzu hakkında konuşmak istiyorum. Talebimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Editör kelimesinin etimolojik tahlilinden başlayalım: Kelime nereden geliyor ve nasıl bir tarihî gelişimden akarak günümüze ulaşmış?

Hüseyin Altuntaş: Öncelikle dergimize yakın ve sıcak bir alaka gösterdiğiniz için size ve gazetenize çok teşekkür ediyorum. Editörü olduğum dergide yayımlanmış çok değerli bir yazıdan alıntılayarak ifade edersem, şunları söyleyebilirim: Güvenilir bir sözlük, editör kelimesi için ‘kitap basan veya bastıran kimse, yayımcı, naşir‘ karşılıklarını veriyor. Diğer bir güvenilir lügat, ‘editör‘ kelimesini ‘yayımlayıcı, naşir, basımcı, tâbi‘ şeklinde açıklıyor. Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde yer alan açıklama ise şöyle:  1- Yayımcı, 2- Yazıları yeniden düzenleyerek yayıma hazırlayan kimse.

Bütün bu tanım ve nitelemelerin varıp dayandığı husus, editörün yazma ve yazılanı basma işiyle iç içe olduğudur. Editör, kendisine verilen organizasyon yetkisiyle kitap veya dergi metinlerini gözden geçiren, tashih ve redaksiyon aşamalarını takip eden, basıma gidecek yazıların son halini görerek gerekli gördüğü son düzeltme ve düzenlemeleri yapan kişidir. Ancak okuyucular editörün arka plandaki bu işlevini yeterince bilmez.

Çetinoğlu: Türkiye’de editörlük faaliyetleri geniş bir sahada yürütülüyor: Kitap editörlüğü, dergi editörlüğü, gazete editörlüğü, internet editörlüğü, radyo ve televizyonda haber editörlüğü.  İlk akla gelenler.

Çalışma sahanız itibariyle, dergi editörlüğünü konuşalım. Dergi editörünün vazife ve sorumluluk sahasında hangi işler var?

Altuntaş: Önce editörlüğün genel görev ve sorumluluk alanından bahsedelim ki, dergi editörlüğünün ayırt edici görev ve sorumluluklarını daha belirgin hale getirebilelim.

Editörün, okuyucuya arz edilecek yazılı ürünün her bakımdan olabileceğinin en iyisi nitelikte olmasını gözetmek, yazılı ürün kendiliğinden bu özelliğe sahip değilse, gerek yazarıyla görüşerek gerekse doğrudan tasarrufta bulunarak ürünün diline, imlasına müdahale etmek, her halükarda okuyucunun memnuniyetini sağlamak gibi bir sorumluluğu vardır. Editörün bu sorumluluğu öncelikle metnin yazarına değil, o metni okuyacak olan okuyucuyadır. Bir ürünün daha edebî ve sağlam bir metne kavuşturulması işlemi, o yazının yazarına bir yardım olarak görülmemeli, okuyucuya saygının bir gereği kabul edilmelidir. Yazara olan sorumluluk, yayımlanmaya değer olan metni yayımlamak, değer olmayanı yayımlamamaktır. Ancak yayımlanmaya değer görülenlerin sağını-solunu toparlamak ve kusurlarını en aza indirmek, okuyucu için yapılması gereken bir işlemdir.

Dergi editörünün de öz itibariyle sorumluluğu aynıdır. Kitap yayıncılığında bir yazarla ve bir metinle yaptığı çalışmayı dergide çok sayıda yazar ve onların çok sayıdaki metinleriyle yapmak durumundadır. Her yazıyı ayrı ayrı gözden geçirmek, yayımlanabilir nitelikte olup olmadıklarına karar vermek, yayımlanmaya değer bulduklarının hata ve eksiklerini gidermek uzun zaman alan bir uğraştır.

Çetinoğlu: Söyledikleriniz belli bir kıstasa bağlı mı, yoksa dergi yönetimlerine göre değişiyor mu? Altuntaş: Bir dergi editörünün yetki sahasını genellikle o derginin yayın kurulunun çizmiş olduğu sınırlar belirler. Mesela editör çok güzel yazılmış diye dini bir dergide plastik sanatlarla ilgili bir yazının yayımlanmasına karar veremez. Ancak her işte olduğu gibi yayıncılık alanında da temel çalışma kuralı istişare ve iyi niyettir. Editörün genel yayın yönetmeni veya yayın kurulu karşısında özerk bir yönetim sergilemeye kalkması çok cazip görünen bir işleyiş gibi görünse de, okuyucu memnuniyetini sağlamak çok hassas, esnek ve işbirliğine dayalı bir ekip çalışmasını gerektirir.

Çetinoğlu: Bu durumda editörlük, meslek olarak kabul edilebilir mi?

Altuntaş: Editörlüğün bir meslek olarak kabulü, ona verilen anlama bağlıdır. Bir yayın ekibinin iş dağılımını ve yapılacak işlerin zamanlamasını yönetme anlamında editörlük, yayın yöneticiliğidir ve bu işleviyle meslek sayılmaz. Ancak yayımlanacak metinler açısından bakıldığında, herhangi bir profesyonel yöneticinin kotaramayacağı spesifik çalışmalar bakımından editörlük bir meslek sayılır.

Çetinoğlu:Basın yayınla ilgili eğitim öğretim kuruluşlarında editörlük dersleri var mı?

Altuntaş: Bildiğim kadarıyla üniversitelerimizin herhangi bir bölümünde doğrudan editörlük eğitimiyle ilgili bir birim bulunmuyor. Resmî tek bir kurumun bu konuyla ilgili bir çalışması olduğunu hatırlıyorum. O da saygın bilim araştırma kurumumuz olan TÜBİTAK’ın yayıncılarla işbirliği yaparak bazı üniversitelerin ev sahipliğinde ilmî yayın kalitesinin artırılması amacıyla gerçekleştirdiği editörler ve yazarlar için mahallî eğitim seminerleri… Bunun dışında, resmi kurumların değil daha çok özel sektörün düzenlediği editörlük ve yazarlık kursları var.

Çetinoğlu: Üniversitelerde, yüksek okullarda editörlükle alakalı bölümlerin bulunmamasını nasıl yorumluyorsunuz?

Altuntaş: Kitap okuma oranlarının oldukça düşük olduğu toplumlarda, kitapla, yazıyla, yayınla ilgili mesleklerin rağbet görmesi, en azından bu alanda çok sayıda eleman yetişmesi cihanşümul  arz ve talep yasasına uygun görünmüyor. Kitaba olan talep arttıkça kitap yazma ve yayımlama sürecinde görev alacak baş ve ara eleman ihtiyacının editörlüğe olan ilgiyi ve talebi de artıracağına inanıyorum.

Çetinoğlu:İstanbul’da veya başka bir şehirde editörler kendi aralarında resmî sıfatı olan bir vakıf, dernek veya birlik kurdular mı? Hiç değilse bir grup oluşturdular mı?

Altuntaş:İnanın, bu konuda hiçbir fikrim yok. Bu yönde bir çalışma olduğunu da sanmıyorum.

Çetinoğlu:Editörlük işinin belli esaslara bağlanmasının, vazife ve mesuliyet alanlarının tespit edilmesinin faydalı olacağını düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız birkaç misal verebilir misiniz? Ne gibi faydalar sağlanabilir?

Altuntaş:Her işte olduğu gibi editörlüğün iş tanımımın da belirgin bir çerçeveye kavuşturulması, bu işi meslek olarak benimseyeceklere, kendilerine lazım olacak donanımları kuşanma mecburiyetini getireceği için yararlı olur diye düşünüyorum. Yayınevi sahibinin editör, düzeltmenliğin ve redaksiyonun editörlük sanıldığı bir toplumda bu işin çerçeve ve sorumluluğu iyi anlaşılamaz. Eğer editörlüğün bir süreç yönetimi olduğu, süreci doğru yönetmenin ise sürecin tüm aşamaları hakkında yani yazma, düzeltme, redaksiyon, matbaa, kâğıt, mizanpaj, fotoğraf, şekil, font ve sair konular hakkında bilgi ve donanım sahibi olmakla mümkün olacağı kanısındayım.  Böyle olduğu takdirde kitap ve dergilerimizin daha iyi basılacağını, basım öncesi işlemlerin daha titizlikle yapılacağını, dolayısıyla ortaya bugünkünden daha iyi basılı ürünler çıkacağını söyleyebilirim.

Çetinoğlu:Farz edelim ki siz, bir derginin editörü değil de; Türkiye’nin en kaliteli, en çok okunan, bol reklam alabilen, çok geniş imkânları olan bir derginin sahibi veya her türlü salâhiyete sahip en üst seviyedeki yöneticisisiniz. Dergiye editör olarak tayin edeceğiniz şahısta hangi özelliklerin bulunmasını arzu edersiniz? Kendisinden ne tür hizmetler beklersiniz? Bir başka ifade ile editörün vazife ve mesuliyet sahasını nasıl tespit edersiniz?

Altuntaş:Böyle bir konumda olan yöneticinin nasıl davranacağını öngöremem ama bana öyle geliyor ki, ben de dergime bir önceki soruya verdiğim cevapta saydığım özelliklere sahip bir editör atamak isterdim.

Türkçeyi iyi bilip doğru kullanmasını, edebiyat akımlarını bilmesini, edebiyattaki trendleri takip etmesini, ayrıca bir işletmeci gibi ekibini iyi yönetmesini isterdim. Ama yine de ideal editör, yazardan önce okuyucuya karşı sorumludur. Öncelikli görevi, okuyucunun önüne nitelikli yazılar çıkarmak; özgün mesajı, edebî derinliği olan fakat dil ve yazım kusurları bulunan yazıların bu kusurlarını gidererek yayımlamaktır. İkinci derecedeki görevi ise genç yazarlara rehberlik etmek, onları yazmaya, yazdıklarını yayımlamaya teşvik etmektir.

Çetinoğlu:Vazifesini hakkıyla yapan mükemmel bir editörde bulunması gereken vasıflar neler olabilir? Bu vasıflara sahip bir editörün dergiye kazandıracakları nelerdir?

Altuntaş: Bir editör olarak mükemmel bir editörün niteliklerini saymak, ya kibirli bir bakış açısıyla bu niteliklere sahip olduğum ya da kendimin dahi bu niteliklere ulaşamadığımı itiraf ettiğim şeklinde değerlendirilebilir. Oysa ne ben mükemmel bir editörüm ne de başkaları… Hepimiz iyi bir şeyler yapmaya gayret ediyoruz. Hatalarımızdan ders alıyor, dergimizi daha fazla sayıda insanın okumasını sağlamaya çalışıyoruz.

Çetinoğlu: Bir dergide; genel müdür, genel yayın yönetmeni, genel koordinatör, editör, yazı işleri müdürü, reklam müdürü, satış müdürü gibi vazifelilerin protokol sıralaması veya tabir yerinde ise emir-komuta zinciri nasıl oluşmalı?

Altuntaş: Her kurumun kendine göre bir yönetim hiyerarşisinin olması tabiidir. Bu hiyerarşinin nasıl yapılanması gerektiğini o kurumun kendince önemsediği öncelikler belirler. Bazı kurumlardaki görevler dikey değil yatay yapılanmaya uygundur; bazı kurumlar ise ancak keskin bir dikey yapılanma ile verimli yönetilebilir. Dergilerin içeriği ve idaresi gibi birbirinden farklı iki yönü vardır. Bu iki farklı alanın verimli bir şekilde yönetilebilmesi, doğru bir yapılanmayla mümkündür. Bu da bazı alanlarda dikey yapılanmayı bazı alanlarda ise yatay yapılanmayı gerekli kılar. Dergiyi içerik olarak ele alıp hazırlayacak ekibin başında editör olmalıdır. Ancak abone bulmak, reklam almak, telif ücreti ödemek gibi konularda editöre sorumluluk ve yük getirmeyecek, editör ve ekibinin sırf işin sırf ilmî ve sanatla ilgili kısmında çalışmasını mümkün kılacak yatay bir yapılanmaya ihtiyaç vardır. Bu işlere bakan bir birimin editöre değil, genel yayın yönetmenine bağlı olması hem daha rasyonel hem daha verimli sonuç doğurur. Bunu hastanelerde uygulanan yapılanmaya benzetebiliriz: Editör konumundaki hastane başhekimi doğrudan tıbbi konularla ilgilenirken, yatay konumdaki hastane müdürü de kurumun diğer ihtiyaç ve sorunlarıyla ilgilenir.

Çetinoğlu:Sizce Türkiye’de editörlük mesleği itibarlı bir iş midir? Bir başka ifade ile editör, derginin can damarı, temel direği midir?

Altuntaş: Buna da yine dergimizde yayımlanan bir yazdan alıntılayarak cevap vereyim: Editörlük şüphesiz çok mühim bir meslektir. Batı ülkelerinde kitap okuyucusu, alacağı kitabın yazarına değil editörüne bakar. Türkiye’de yayıncılık ‘herkesin yapabileceği bir iş‘ olarak görüldüğünden, editörlük ‘itibarlı bir meslek‘ hâline gelemedi. Büyük denilen yayınevlerinin editörleri varsa da, ekseriyeti teşkil eden küçük ve orta ölçekli yayınevi sahipleri, iyi bir editörün kendilerine neler kazandırabileceğinin farkında değildir.

Bütün bunlara rağmen editörün derginin can damarı, temel direği olduğunu söylemek fazlaca iddialı olur. Bunun yerine, editörün bir dergi ekibinin orkestra şefi olduğunu söylemeyi tercih ederim. Virtüözler ise o derginin şairleri, yazarları ve en önemlisi de bu müzikali dinleyen okur kitlesidir. Dergi editörü, güzel bir besteyi kötü idaresiyle berbat edebileceği gibi, vasat bir besteyi de eksiğini, gediğini hissettirmeyecek bir idari yetenek sergileyerek dinleyicinin (okuyucunun) gönlünü hoşnut etmeyi başarabilen adamdır.

Çetinoğlu:Türkçemizde bir söz vardır: ‘Bir işin birden çok sahibi varsa, o iş sahipsiz demektir. Geniş bir kadro ile çalışan bir derginin çok satamamasının, sahibi tarafından tespit edilen; abone, satış ve reklam geliri gibi hedeflere ulaşamamasının mesulü kimdir?

Altuntaş: Mesulü şudur deyip işin içinden çıkılabilir. Ne var ki, sorunlar bu bakış açısıyla tahlil edildiği takdirde sebepler yanlış teşhis edilmiş olur. Mesul sayılmak için maddî ve idarî tüm yetkilerin mesul şahsın elinde toplanmış olması gerekir. Oysa diğer cevaplarda da ifade ettiğim gibi, her şey dikey bir hiyerarşi içerisinde olmamalıdır. Bazı sorumluluklar yatay konumlardaki görevliler arasında paylaşılmalıdır. Bu paylaşımın koordinasyonu ve sonuçların değerlendirilmesi genel yayın yönetmeninin yetkisinde olmalıdır. Yetkiler paylaştırıldığı için de elde edilen sonuçların tek bir kişiye fatura edilmemesi gerekir. Genel yayın yönetmeninin de tek sorumlu sayılması gerçekçi olmaz. Çünkü başarının tek unsuru kurum içi koordinasyon olmadığı, dolayısıyla başarı veya başarısızlık çok sayıda kurum içi ve dışı nedene bağlı olduğu için o da tek sorumlu sayılmamalıdır. Kısa bir örnekle açıklamak gerekirse: Halkın nabzını, beğenisini, iltifatını neden yakalayamadığının bir türlü anlaşılamadığı bazı durumlar vardır.  Çok sofistike bir nedenler tablosunun olduğu böyle durumlarda suçlu/sorumlu aramak yerine, o işin veya durumun mahiyetinden kaynaklanan psikolojik, sosyal, hukuki ve kültürel etkenlere bakmak ve sorumlu değil, süreçlerdeki hataları aramak yarar sağlar. Anlatılır ki, bilgisayar programlarının yazıldığı Microsoft’ta aksayan bir programın hatasını bulmak için bütün yazılım uzmanları dizlerinin üzerine eğilip metrelerce uzunluğundaki kâğıt çıktılara bakıp matematik şifreler içerisinde yer almış bir zihin kusuru hatayı birlikte ararmış. Bu da öyle bir iş… Dergi denen nesne, tarladan fırına uzanan buğday ekmeği macerası gibi yalın, berrak ve düz bir süreçte değil, çok sayıda bileşeni olan karmaşık bir süreçte ortaya çıkan bir kültür ürünüdür.

Çetinoğlu:İşinizi seviyor ve önem veriyor musunuz?

Altuntaş: Evet, hem seviyor hem de çok önemli buluyorum. Edebiyatı seven insanların önüne, zevkle okunabilir, kolay ve rahat anlaşılabilir, doğru sentakslı, düzgün anlatımlı makaleler, denemeler, hikâyeler ve diğer yazı ürünleri koymaya çalışmak beni son derece mutlu kılıyor. Ayrıca kendilerine öneri ve tavsiyelerde bulunarak yetişmelerine katkıda bulunduğuma inandığım genç yazar adaylarının memnuniyet mesajları beni daha da şevklendiriyor. Ancak şunu da söylemeliyim ki, Türkiye bilim ve teknoloji süreçlerinde nereye kadar ilerlemişse, söz sanatlarında da ancak benzer bir gelişmeyi gerçekleştirebilmiş durumda. Bu sadece dergilerin değil, edebiyat ve sanatı yatırım yapılması gereken bir alan görmekte zorlanan devlet ve toplumun da bir kusuru… Bunun yavaş yavaş anlaşılıyor olması, gelecek için umut vaat eden bir durum. Bir gün hangi uzun menzilli füzeyi gerçekleştirebilirsek, o ayarda bir ekonomimiz, o ayarda bir hukuk sistemimiz ve o ayarda bir sanat ve edebiyat vizyonumuz olacak.  Bileşik kaplar yasası sadece fizik dünyada değil, etkilerini kültür ve sanat alanında da gösteren bir yasadır.

Çetinoğlu:Teşekkür ederim.

Altuntaş: Ben de size teşekkür ederim.

 

HÜSEYİN ALTUNTAŞ

Trabzonlu bir ailenin çocuğu olarak 1957’de Amasya’nın Taşova İlçesi’nde doğdu. 1974’de Trabzon İmam-Hatip Lisesini, 1978’de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. İstanbul’un değişik bölgelerinde öğretmenlik yaptı. Yayımlanmış birkaç romanı olan Altuntaş, 2011 yılından beri Dil ve Edebiyat dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yayımlanmış Kitapları: İbrahim İmanı Öğreniyor (İşaret Yayınları 1995), Ahmet Bey ve Öğrencileri (Beyan Yayınları, 1996), Şebnem (İşaret Yayınları 1999), Kül Rengi Kolye (İşaret Yayınları 2000), Eski Yara (Pınar Yayınları 2006)