24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 740

Bir Kore Gazisinin Ardından

Kore Gazisi İsmail Atiman Amcayı İzmit Lisesi Tarih ve Kültür Kulübü olarak davet ettiğimiz okul bahçesindeki açık hava konferansında binlerce liseliyi coşkulu anlatımıyla etkilemesiyle ve yapılan sevgi tezahüratlarıyla tanıdım. Bu tanışıklık bir düzine yıl boyunca da devam etti.

O bir Kore Gazisi olmaktan öte gönüllü bir Kore Savaşı muhabiri, yazarı hatta misyoneri ve millî meselelerimizin sevdalı bir takipçisi idi. Konferanslar, ziyaretler, dosyalar, köşe yazıları ve Kore Kahramanlarının isimlerinin eğitim kurumlarında yaşatılması gayreti vefatına kadar hiç eksilmedi.

II. Dünya Savaşı bizi girmiş kadar etkiledi. Sonrasında bir yandan Sovyetler Birliği’yle âmiyane tabirle papaz olduk, diğer yandan yeni tesis edilen ABD eksenli statükoya dâhil olmaya çalıştık. NATO’ya girişimiz bile 3 yıl gecikmeli olmuştur.

Kore Savaşı 1950 yazında başladı, biz de sonbaharda 4.500 kişilik bir askerî birlikle savaşa dâhil olduk. 1953 yazına kadar tugay seviyesindeki birliğimizde değişmelerle birlikte 20 bin askerimiz fiilen savaşa girmiştir. 892 şehit verdik, 2.147 de yaralı.

İster Osmanlı gibi uzak diyarlarda zalimin mazluma zulmünü engelleme savaşı olarak görün, ister Boğazlardan üs ve Kuzeydoğu Anadolu’muzdan toprak isteyerek sınırımıza askerî yığınak yapan SSCB’ye karşı dolaylı vatan müdafaası sayın; şehidimiz şehittir ve gazimiz de gazi.

Savaştaki kodumuz “Kutup Yıldızı”, muharebe zaferlerimiz “Kunuri” ve “Kumyang-jangı”, madalyamız “Mümtaz Asker”, komutanlarımız “Tahsin Yazıcı – Celal Dora – Namık Arguç – Nuri Pamir”, Suwon’da Koreli yetim ve öksüz çocuklar için açtığımız okulumuz “Ankara”, şehitliğimizin bulunduğu liman “Pusan”.

Gazi İsmail Amca hem bunları her ortamda tekrarlamaktan hem de kahraman komutanlarımızın adlarının Kocaeli’ndeki okullara verilmesi için yoğun bir diplomasi yürüttü. Bunun için valilik, belediye, millî eğitim, basın, sendika, dernek demeden hepsine ulaşmaya ve dosya ulaştırmaya çalıştı.

Bu arada Seul’e davet edildi ve Kore’ye gitti. Güney Kore Cumhurbaşkanı’nın elinden minnettarlık beratı ve madalya aldı. TRT programlarına konuk oldu, yeni konferanslar verdi. Mütercim mühendis olmanın avantajıyla ABD’de hazırlanan sözde Ermeni Soykırım Tasarısı’na karşı İngilizce mektuplar kaleme alarak ilgili yerleri uyardı.

Bazen Çanakkale, bazen Kıbrıs için bilinçlendirme çalışmaları yaptı. Ve bazen Kore’de beraber savaştığımız Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye üzerindeki yüzyıllık hesaplarına dikkat çekti. Bazen de “Andımızın kaldırılmasının yanlışlığını vurgulamak için ABD Okul Andı’nın çevirilerini yayınladı:

“I pledge allegiance to the flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with Liiberty and Justice for all.” (Bağlılık için and içiyorum; Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve onun simgelediği Cumhuriyet’e, Allah’ın gözetiminde bölünmez tek Ulus için, herkes için Özgürlük ve Adalet’le..)

O kahraman bir gazi, bilinçli ve duyarlı bir birey ve millî meselelerde inisiyatif alabilen beyefendi bir kişilikti. Hem rahmetli babası hem merhum eşi hem de son günlerinde ona sahip çıkan yeğeni birer eğitimciydi ve o en çok eğitimi-eğitimcileri severdi. İzmit’teki bir eğitim kurumuna isminin verilmesi belki en çok ona yakışır.

Minnet duyguları içerisindeki rahmet niyazıyla.

 

 

Prof. Dr. Zekeriya Beyaz Hoca ile Türkçülük – Milliyetçilik ve İslamiyet ilişkilerini konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hucurat Sûresi’nin 13. Âyeti ve bu Âyet’i yorumlayan Hadis-i Şerif’lerde yasaklanmış olduğu belirtilen kavmiyetçilikle; ‘Türkçülük’, ‘Milliyetçilik’, ‘Türk milliyetçiliği’ olarak adlandırılan düşünce sistemi arasında bağlantı-ilişki var mıdır? Varsa, neden, yoksa hangi sebeplerle?

Prof. Dr. Zekeriya Beyaz; Fıtrî (1) olan İslâm dini insanların yaradılışlarında mevcut olan bütün kabiliyet ve hususiyetleri müsbet ve faydalı yolda tatmin etmek ve en güzel şekilde geliştirmek maksadıyla gerekli bütün hükümleri sînesinde taşımaktadır. İslâm, insanın tabiatında -fıtrat ve kabiliyetinde- var olan özelliklerin dejenere edilmesine, zararlı hâle gelmesine, dolaysıyla kısa zamanda sönüp gitmesine karşıdır. Binaenaleyh insan hareketlerine bazı sınırlar koyan İslâm’ın maksadı, insanın bir kısım kabiliyet ve istidatlarının korunması içindir, zararlı hâle gelmesinin önlenmesi içindir. Tersine insanın kendine âit maddî ve manevî özelliklerinin yok olup gitmesi için değildir.

İnsanların belki de, en büyük manevî özelliklerinden birisi olan, aile fertlerinden başlayarak, akrabalarına, soydaşlarına ve bütün milletine karşı ruhlarında bulunan derin sevgi ve şefkat duygusunu İslâm, reddetmek bir tarafa, onları, geliştirmek ve faydalı hâle getirmek için birçok hüküm getirmiştir. Hayvanlarda dahi, cins ve hısımlık itibariyle birbirine yakın olanlar arasında candan bir sevgi ve şefkat hissinin bulunduğunu dikkate alırsak, insanlardaki bu duygunun en mükemmel ve en yüce seviyede olması gerektiğini kabul etmek mecburiyetinde kalırız. Binaenaleyh insanların akraba ve soydaşlarını, kavim ve milletlerini son derece sevmeleri, onlara karşı derin bir şefkat hissi beslemeleri normal olduğu kadar da İslâmî ve insanî bir fazilettir.

Durum bu kadar normal olmasına rağmen, ‘İnsanın kavim ve soydaşını sevmesi ile asabiyet ve ırkçılık arasında bir münasebet var mıdır?‘ Diye zihinlere bir soru gelebilir. İşte böylesi bir sual ashâb-ı kiramdan (2) bir zatın da zihnini işgal etmiş olacaktır ki, bizzat Hazret-i Peygamber (S)’e bu yolda bir soru sormuştur. Ashabın sorduğu suali ve Peygamberimizin verdiği cevabı, İmam-ı Ahmed ve İbn Mâce’nin (*) naklettikleri bir hâdis-i şerîfden görelim:

Ashâbdan bir zât sorar:

İnsanın kendi kavmini (soydaş ve milletini) sevmesi asabiyetten -ırkçılıktan- mıdır Ey Allah’ın Resulü?’

Hz. Peygamber cevaben:

Hayır! Fakat asabiyet -ırkçılık- insanın zulüm görmekte olan kavmine yardım etmesidir.’ buyurmuştur.

Yani insanın kavim ve soydaşını sevmesi, ona karşı şefkat gösterip çeşitli meşru yardımlarda bulunması, İslâm’ın yasakladığı asabiyet ve ırkçılık değildir. Bilâkis bu türlü bir davranış, insanî bir vazife, İslâmî bir fazilettir. Hattâ Allah’ın emridir. İslâm’ın yasakladığı asabiyet, başkalarına zûlm etmekte olan ırkdaşına yardım etmektir. Onun zulmüne ortak olmaktır. Başkalarının hak ve hayatlarını çiğnemek, cemiyetin huzur ve asayişini bozmaktır. Diğer bir ifâde ile soydaşlık gayretini kötüye kullanmaktır. Hak ve adalet prensibinin yerine soydaşlık bağını hâkim kılmaktır. Değilse insanın kendi kavmini sevmesi, ona karşı şefkat ve yakınlık göstermesi İslâm’ın emirleri cümlesindendir.

Burada bir ilim haysiyeti ve vicdan borcu olarak şu gerçeği ifade etmek gerekir ki, bugün memleketimizde ‘ırkçılık‘ olarak suçlanan fikir ve davranışların hemen hemen tamamının İslâm’ın yasakladığı asabiyet ile bir ilgisi mevcut değildir. Yapılan değerlendirme ve suçlamalar ilmî kıymetten ve İslâmî gerçeklerden uzak, indî ve hissî beyanlardan ibarettir. Türk Milliyetçiliği, yâni Türk Milleti’nin maddî-manevî varlığını korumak ve geliştirmeye, yüceltmeye çalışmak azim ve irâdesi hiç bir zaman İslâm’ın yasakladığı asabiyet ve ırkçılık değildir. Bilâkis İslâm’ın emir ve

teşvikleri dahilindedir. Ne zaman Türk Milliyetçileri, soydaşlık adına bir başka Müslüman ve mâsum millete zulüm ederse, hak ve adalet ölçülerinin yerine ırkdaşlık gayretini hâkim kılarlarsa, başka bir mâsum kavmi kendi zulmü altına alan Türklere yardım ederek zulümlerine ortak olurlarsa, işte o zaman Türk Milliyetçileri asabiyet ve ırkçılık ile İslâm’ın yasakladığı bir işi yapmakla suçlanabilir.

Günümüz dünyasında Türkler maddeten ve mânen zulüm ve esâret altındadırlar. İslâm’a göre suç olan bir ırkçılık fiili işleniyorsa, ancak, Müslüman Türk kavmine zulüm ve esâreti revâ gören zâlim emperyalistler tarafından işleniyor. Bir suçlu varsa, ezilen değil, ezendir; mazlum değil zâlimdir, esir Türkler değil, vahşî emperyalistler ve Türklerin haklarına tecâvüz eden kavimlerdir. Müslüman Türklere zulüm edenler; yakın tarihimizde Komünistler, günümüzde ise emperyalistlerdir, Siyonistlerdir. Türk Milliyetçiliği bir emperyalizm ve zulüm aracı olarak değil, meşrû hak ve hürriyetlerini korumak için meşrû müdafaa hareketi olarak doğmuştur. Binaenaleyh Türk milliyetçiliği ırkçılık değildir.

Bugün dünyamızda hangi ideolojinin, hangi fikir sisteminin hâkim olduğuna dair bir sual ortaya atılsa, buna vereceğimiz cevap tek kelime ile ‘milliyetçilik‘ olacaktır. Evet, bütün dünyada uygulanmakta olan bir numaralı ideoloji milliyetçiliktir. Dünyada milliyetçilik fikir sistemi hâkim durumdadır.

Demokrasi, sosyalizm, liberal ekonomi gibi kavramlar milliyetçilik ideolojisinin araç ve yöntemleridir. Milliyetçilik bir milletin madden ve mânen korunması ve geliştirilmesi olduğuna göre, bu amaca ulaşmak için çeşitli zamanlarda çeşitli yöntemler ve araçlar kullanılmaktadır. Dolayısıyla demokrasi, sosyalizm, liberal ekonomi ve benzeri sistemler amaç değil, araç ve metoddur. Asıl amaç milletin korunması, geliştirilmesi, yüceltilmesi, milletin inançlarının, millî kültürünün, hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesidir.

Milliyetçilik, milleti maddeten ve mânen korumak ve geliştirmek idealidir. Bu ideal aynı zamanda dinî bir anlam da ifâde ettiği için, milliyetçiler aynı zamanda Allah’ın rızasını kazanma yolunda da çalışmış olmaktadırlar. Zaten milliyetçiliği geniş anlamda açıkladığımız zaman konu aynı zamanda İslâmî bir anlam da kazanmaktadır. Tabii bu anlam Müslüman milletler için geçerlidir. Türk milliyetçiliğinin İslam ile içice olduğu bir gerçektir.

Dünyada bütün millî devletler, yani Birleşmiş Milletlere kayıtlı 182 devletin tamamı resmen ilan etseler de, etmeseler de, uygulamakta oldukları sisteme demokrasi veya bir başka şey deseler de esas uyguladıkları ideoloji, milliyetçiliktir. Bu gerçeği devletlerin iç ve dış politikalarında kesin ve katı biçimde görmek her zaman mümkündür.

İçişlerinde milliyetçilik: Devletlerin ve milletlerin iç siyasetlerinde ulaşmak istedikleri amaçları, yapmak istedikleri icraatı bir an için düşünelim. Neler yapmak istiyorlar, hangi gayelere ulaşmak istiyorlar? Her devlet öncelikle ve özellikle kendi milletini kalkındırmak istiyor. İktisadî bakımdan halkını refaha ulaştırmak istiyor. Sağlık açısından bütün fertlerini sıhhatli kılmak, herkesi sağlık sigortasına kavuşturmak istiyorlar.

Şehirleşme yönünden bütün devletler halklarının ev edinme ihtiyaçlarını çözmek istiyorlar. Milletinin fertlerini modern şehirlerde mutlu olarak yaşatmak istiyorlar.

Millî kültür ve manevî değerler yönünden bütün devletler ve milletler kendi değerlerini korumak ve geliştirmek için çalışıyorlar. Güvenlik için polis teşkilatı, adalet için mahkemeler kuruyorlar.

Bütün bu hareketler, milletini sevmek, milletini kalkındırmak isteğinin gerekleridir ve milliyetçilik düşüncesinin uygulamalarıdır.

Çetinoğlu: İbn-i Haldun(*) kavmiyetçiliği; kan ve akrabalık bağlarından oluşan ‘nesep kavmiyetçiliği’ ve kavmini sevmek, kavmini yükseltmek düşüncesi temeline oturtulmuş ‘sebep kavmiyetçiliği’ olarak iki gruba ayırır.

Sizin görüşünüze göre, Türk milliyetçiliği düşüncesi, hangi gruptandır?

Görüşünüzü ve görüşünüzü oluşturan sebepleri açıklar mısınız?

Beyaz: Türk milliyetçiliği, bu tasnife göre hiç şüphe yok ki sebep milliyetçiliğidir. Daha doğru bir sınıflandırma ile kültür milliyetçiliğidir. İslam’ın emrine uygun milliyetçiliktir. İslam dini, meşrû

yollarla kişinin kendi soydaşlarını korumasını, müdafaa etmesini ve ona maddî-manevî her türlü yardımda bulunmasını emir ve teşvik eylemektedir.

Maide Sûresi, 2. Âyet’te; ‘İyilikten ve (kötülükten) korunmada birbirinizle yardımlaşınız, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayınız.’ Buyruluyor.

Sosyal hayatın en önemli ve en güzel prensiplerinden biri olduğunda şüphe olmayan Kur’ân-ı Kerîm’in bu emri, bütün Müslüman milletlerin kendi içlerinde ve diğer milletlerle olan münasebetlerinde, yardımlaşmalarında temel esas olarak alınmalıdır. Bu esas dâhilinde Müslüman kavimler birbirleri ile maddî-manevî her türlü yardımlaşmalarda kusur etmemelidirler. Hem de her Müslüman millet önce kendi ferdleri arasında gerçek yardımlaşma teşkilâtı kurmalı, günün şartları ve imkânları dâhilinde birbirlerini ve toplumlarını korumalı ve geliştirmelidirler. Her Müslüman millet kendi fertlerini sosyal güvenliğe kavuşturmalıdır. İkinci derecede olmak üzere her Müslüman millet, diğer Müslüman millet ile maddî-manevî yardımlaşmadan geri kalmamalıdır.

Her hangi bir Müslüman kişinin veya milletin soydaşları bir zulme uğrasa veya bir felâkete maruz kalmış bulunsa, bu durumda, onu korumak ve kollamak, o Müslüman millet ve kişiye İslâmî bir vecîbe haline gelir. Bu davranış hem İslâmî, hem de insanî bir ödevdir. Bu vazifeyi layığı ile yapan, yâni zor zamanlarda soydaşlarına meşru yolda yardım ve müdafaada bulunan kimseler Peygamberimiz (S) in beyanlarına göre hayırlı Müslümanlardır.

Türk milliyetçiliği bu prensipler üzerine kuruludur.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz (sav); ‘Ben Arap’ım’ buyurmuşlar. Bir Türk olarak bizlerin de ‘Ben Türk’üm’ demesi İslamiyet’e aykırı mıdır?

Beyaz : Âlemlere rahmet olarak gönderilen, bütün müminlere, hattâ bütün insanlara derin bir şefkat gösteren Hz. Peygamber’in kendi kavmine, soydaşına daha müstesna bir şefkat ve merhamet duygusu beslediklerini, onları koruyup himâye ettiğini, kaynakların incelenmesi açık olarak ortaya koymaktadır. Müslümanlar için bir örnek olan Hz. Peygamber’in bu davranışının gayet normal ve güzel olduğunu söylemeye bile hâcet yoktur. Çünkü Peygamber olmasına rağmen, O da insandı, O da beşerî sıfatları hâiz bir beşerdi.

Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: ‘İnsanlar arasında iki şey vardır ki, onlar için küfürdür: Soyuna sataşmak, dil uzatmak ve ölü üzerine niyâhat (3) eyleme.’

Soyunu inkâr etmek veya kötülemek gibi davranışlar ve soyuna sataşmak, küfür sayılır.  ‘Küfür‘ kelimesi, lügat itibariyle ‘örtmek‘ ve ‘kapatmak‘ manâlarını ifâde ederken, kullanılıştaki manâsı ‘hakikati örtmek, nankörlük etmek ve dinden çıkmak‘ şeklinde ifâde edilmektedir.

Bir Türk’ün, ‘Ben Türk’üm‘ demesi hem bir hak, hem de görevdir.

İnsanları çeşitli milletlere ayıran bizzat yüce Allah’tır. Bugün dünyada her milletin, bir kimlik adı, bir soy adı vardır. İngiliz, Yunan, Arap ve Türk gibi… Bu adlar hemen bütün ülkeler için üç anlam taşımaktadır. Soyadı, kültürel bütünlüğün adı ve vatandaşlık bağı.

Arap kelimesi bir ırkın, bir soyun adıdır. Arap denildiği zaman, öncelikle Arap ırkına mensup olan kimseler hatıra gelir.

İkinci olarak soy itibariyle Arap olmadığı halde Arap kültürü ve dili içinde yoğrulan, yetişip büyüyen ve kendisini Arap sayan kimseler de Arap’tır. Kültürel açıdan Arap sayılan bu kimselere sonradan Araplaşma anlamında, ‘Müstarep‘ denilir.

Üçüncü olarak ırken ve kültür açısından Arap olmayan fakat Arap vatandaşı olan kimselere de, vatandaşlık itibariyle Arap denilir…

Bu sosyolojik gerçek bütün milletler gibi biz Türkler için de geçerlidir. O halde, Türk kelimesi öncelikle bir soy adıdır, bir ırkın adıdır. İkinci olarak ırken Türk olmadığı halde, kültür itibariyle Türk kültürü içinde yetişip büyüyen, Türk kültürünü, Türk’ün bayrağını ve bütün maddî ve manevî değerlerini benimseyen, kendisini Türk hisseden kimseler de Türk’tür. İsterse babası ve anası Türklüğe düşman olan bir başka millete mensup olsun. Üçüncü olarak soy ve kültür itibariyle Türklüğe bağlı olmayan, fakat vatandaşlık bağı ile Türk milletine bağlı olan kimseler, Türk vatandaşıdırlar. Diğer Türkler gibi kanun önünde eşit haklara sahip olurlar. Dolayısıyla ‘Türk kelimesi bir soy, bir ırk adı değildir.’ Gibi görüşler yanlıştır, tutarsızdır ve bilim dışıdır. Türk kelimesi öncelikle bir ırkın adıdır sonra bir kültür zenginliğinin adıdır ve daha sonra da bir vatandaşlık bağının ifadesidir.

Bir insanın kendi kendisini beğenmesi, aynaya baktığı zaman kendisine çekidüzen verip kendi kendisi ile mutlu olması tabii, fıtrî bir olaydır. İnsan kendi kendisini beğenmediği zaman ruhen çökmüş; demektir. Öylesi kimseler aşağılık duygusuna kapılırlar. Aşağılık duygusu insanı intihara kadar sürükleyebilecek bir çeşit ruhî hastalıktır. İnsan ne durumda olursa olsun aşağılık duygusuna düşmemeli, kendisine sevgi ve güven duymalı, kendi varlığını beğenmelidir.

Görülüyor ki bir Türk’ün, bir Arap’ın bir İngiliz’in insan olarak kendi kendisini beğenmesi, kendi kendisi ile şeref duyması her şeyden önce tabii bir olaydır, hatta sağlık belirtisidir, kötü olan kibirdir, böbürlenme ve başkalarını hor görmedir.

Kaldı ki Türklük bir kültürü de ifade eder, bir millet topluluğunu da ifade eder, bir tarihi de ifade eder ve böylece bir yüce medeniyeti ifade eder. Kendi asil milletimizle, şeref duymamız kadar tabii bir şey olamaz. Yüksek kültürümüzle iftihar etmemiz, şanlı tarihimizle öğünmemiz niçin kötü olsun? Niçin günah olsun?

Eğer Türk tarihinin, Türk kültürünün, Türk medeniyetinin ve Türk atalarının beğenilecek ve onlarla övünülecek bir şeyini görmeyeceksek, onları çocuklarımıza nasıl sevdiririz. Çocuklarımızı nasıl atalarının yoluna sevk edebiliriz? Gençlerimize kendi millî örf ve âdetlerimizi, güzel ahlakımızı, maddî ve manevî bütün değerlerimizi benimsetmenin ilk ve temel şartı, o değerleri beğenilen ve onlarla övünülen şeyler olarak kabul etmemizdir. Bütün milletler için de durum böyledir.

Dolayısıyla soyumuzla, tarihimizle, kültürümüzle ve atalarımızla şeref duymamız, onlarla öğünmemiz, bütünü ile Türklüğümüzle ve millî varlığımızla mutlu ve bahtiyar olmamız en tabii hakkımız, hatta görevimizdir.

İslam milletlerin millî değerlerini tevhid inancının(*) özüne ters düşmedikleri sürece meşru ve muteber görür. İslam, getirdiği temel esaslara aykırı olan millî değerleri ise, çirkinliklerden, yanlışlardan temizleyerek muteber kılar. İslam, güzel ve yararlı millî değerleri, olduğu gibi kabul ederek meşru ve muhterem görür.

Son yıllarda İslam adına millî değerlere karşı düşmanca bir tavır takınma eylemleri en hafif tabiri ile İslam’ı doğru anlamamak şeklinde değerlendirilmelidir. Böylesi bir davranış bilinçli biçimde yapılıyorsa, bunun anlamı da İslam’ı yanlış yorumlamak, hatta İslam’a iftira etmek şeklinde görülebilir. Hangi sebepten olursa olsun İslam adına millî değerlere düşmanlık yapmak, hem İslam’a, hem de Müslümanlara zarar verir.

Çetinoğlu: Vatanı ve milleti için yaptığı fikrî ve amelî çalışmaları ile tanınan ve bu yönleri ile topluma mal olmuş insanların, inançlarındaki eksiklik sebebiyle kınanması ve ötekileştirilmesi dinî açıdan nasıl değerlendirilebilir?

Beyaz: Müslümanlar arasında kardeşlik ve sevgiyi, barış ve güvenliliği emreden İslam dini; insanlarda kusur ve noksanlık aramayı, gıybeti, iftirayı, fitne ve fesadı da şiddetle yasaklamaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Müslümanların huzur ve güvenliğini bozan, can ve mal emniyetini tehlikeye düşürenler ve bu türlü bozguncu davranışlar haram kılınmıştır.

Dolayısıyla milletin birlik ve bütünlüğünü bozan, Müslümanları birbirine düşman kamplara bölenler, fitne ve fesat çıkaranlar, anarşi ve terör hareketlerine katılanlar veya onlara yardımcı olanlar Allah katında büyük vebal ve günah altına girmiş olurlar. Hatta İlahi lanete uğrarlar.

Vatanı ve milleti için fikrî ve amelî çalışmalar yapmak Türkçülüktür. Türkülük, aynı zamanda İslamcılıktır.

Türkçülük düşüncesinin ideologu olan Ziya Gökalp, inanç eksikliği ile suçlanan vatanseverlerden biridir.

O; 20. asırda Türk Milliyetçiliği şuûruun uyanmasında, dolayısıyla çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin enkazı üzerinde millî bir Türk devletinin kurulmasında fikir, yazı ve şiirleriyle büyük hizmeti geçmiş bulunan, ünlü ilim ve fikir adamlarımızdan biridir. Kısaca ‘Türkçülük‘ dediği Türk Milliyetçiliğini İslâm dini ile bir ve beraber görenlerin başında yer almaktadır.

Tamamen kültür milliyetçiliğini savunan Ziya Gökalp millet fertlerini birbirine bağlayan ve milleti meydana getiren milliyet esaslarının başında dil ve din birliğini görmektedir. Gökalp, ‘Türkçülüğün Esasları’ isimli kitabında milleti şöyle tarif etmektedir:

Millet lisanca, dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yâni aynı terbiyeyi almış ferdlerden mürekkep bulunan bir zümredir. Türk köylüsü onu; (Dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder.’

Günümüzde Müslüman olmayanlar da dahil, bir çok kimse İslâm ile Türklüğü bir ve aynı manâda kullanmaktadırlar. Almanya’da Müslüman olup da Türk işçileriyle evlenen Alman kızlarından bahsedilirken ‘Müslüman oldu.’ Yerine ‘Türk oldu.’ Cümlesi kullanılmaktadır.

Kısaca ifâde etmek gerekirse, milliyetçilik bir bakıma, ırk ile dînin birleşmesi şeklinde özetlenebilir.

Vatanı ve milleti için yaptığı fikrî ve amelî çalışmaları ile tanınan ve bu yönleri ile topluma mal olmuş insanlar, aynı zamanda İslamiyet için çalışmışlardır. Şâyet var ise inançlarındaki noksanlığın hesabının sorulması, kul sıfatındaki kimseye verilmemiştir. Dolayısıyla onların kınanması ve ötekileştirilmesi dinen haramdır.

Çetinoğlu: İlahiyatçılar ve din adamları, ‘Bir insanın kavmine olan sevgisinin mâkul ölçüde olanı faydalıdır. Aşırısı gereksiz ve zararlıdır.’Diyorlar.

Bu cümleyi yorumlar mısınız? İlgi ve sevginin ölçüsünün sınırları nasıl çizilmelidir?

Beyaz: Sınır meşruiyettir. Meşru ve güzel olan bir şeyde sınır söz konusu değildir. Zararlı ve çirkin olan her şey zaten haramdır.

İslam, şahsî kibirlenme ve böbürlenmeleri, yersiz iftiharları yasaklamıştır. Hele bir başka Müslüman’ı horlayarak, kendi şahsında var saydığı bir takım faziletlerle büyüklenmek, böbürlenmek, diğer bir Müslüman’ın izzet-i nefsini rencide eylemek, ona karşı küçültücü söz ve davranışlarda bulunmak İslâm’ın asla hoş görmediği, kesinlikle yasakladığı bir davranıştır. Bu çeşit hareketleri İslâm’ın meşru ve güzel gördüğü millî iftihar ile ve kavim kavramına olan sevgi ile birleştirmek, bunları birbirine karıştırmak hem yanlış, hem de zararlıdır.

Kavmine mensup eski atalarının çirkin halleri ile iftihar edilmesi, kavim sevgisinin aşırı olanıdır.

Müslüman olmayan ataların güzel ve meşrû olan, İslam tarafından güzel görülen hal ve hareketleri ile iftihar edilebilir mi?’ Diye sorulacak olursa, Cevap; ‘Evet‘tir. Güzel hal ve hareketlere imrenmek ve özenmek demek olan iftiharın, İslam’a aykırı bir tarafı yoktur.

İslam, millî onur ve iftihar, hatta şahsî şeref ve iftiharı, güzel ve meşru saydığı halde, kavminin iyi ve güzel hareketleri sebebiyle oluşan sevgiyi ve iftiharı, kibir ve böbürlenme hâline getirmeyi bu sebeple diğer Müslümanları horlamayı, onlara hakaret ve zulüm eylemeyi şiddetle yasaklamıştır.

 

 

(1) fıtrî: yaratılıştan, doğuştan, tabii.

(2) ashab-ı kiram: Hazret-i Muhammed’i görmek ve sohbetine ermek şerefini kazanmış kimseler.

(3) niyâhat: ağıt, ölü üzerine iyiliklerini sayıp dökerek ağlamak.

 

 

Unutanlar, Unutturulanlar Veya Hatırlayamadıklarımız Kıbrıs 20 Temmuz 1974 / ve Sonrası

0

Kıbrıs adası resmen 1924’de Türkiye’nin kuruluş anlaşmaları olan Lozan Barış Antlaşması ile İngiltere’nin toprağı olmuştu.

1950’lerin sonlarında bağımsızlık hareketi başladı ve milletlerarası anlaşmalara dayanan bir Türk-Rum Ortak Devleti kuruldu. Fakat Rum Kesimi böyle bir Ortak Devlet’e razı olmadı. Kıbrıs’ın bütün yönetimine kendileri el koyma yoluna gittiler; milletlerarası anlaşmaları çiğneyerek, Türklere saldırılarda bulunarak, Rumlar 1963 yılında ortak devlet’i yıktı. Bununla da iktifa etmedi, Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan’ın asker, silah ve para desteğini alarak Türklere saldırdılar. Çocuk ve yaşlı ayırımı yapmadan katliam yaptılar.

5 Temmuz 1974’te Türkiye, Yunanistan ve İngiltere dışişleri bakanları Birinci Cenevre Konferansı çalışmalarına başladı. Fakat netice alınamadı. Bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Kıbrıs’taki duruma müdâhale etme kararı aldı.

Türkiye Zürih Anlaşması’nın 3. Maddesi gereğince İngiltere ve Yunanistan ile birlikte, üç garantör devletten biri olarak, Kıbrıs’ta yaşayan ve Ada’nın aslî ve yerli halkı olan Türklerin can ve mal emniyetini korumak maksadıyla 20 Temmuz 1974 günün sabahında Kıbrıs’a asker çıkardı. Bu harekât, milletlerarası hukuka ve Türkiye –  İngiltere – Yunanistan arasında imzalanan Londra ve Zürih Anlaşmaları’na uygundur.

Atina Yüksek Mahkemesi 21 Mart 1979 tarihinde aldığı kararla Türkiye’nin müdahalesinin, Garanti Anlaşması’nın ilgili maddesine göre hukukî olduğunu tasdik etmiştir. Avrupa Konseyi de 29 Temmuz 1974 tarihinde almış olduğu 873 sayılı karar ile Türk müdahalesinin yerinde olduğunu kabul etmiştir.

Üst teğmen rütbesiyle Kıbrıs Barış Harekâtında Bölük Komutanı olarak görev alan Emekli Yarbay ve Kıbrıs Gazisi Atilla Çilingir, duygu dolu ifâdeleriyle fakat gerçekçi bir görüşle Kıbrıs Barış Harekâtı‘nı anlatıyor. Bol miktarda fotoğraflarla ve belgelerle zenginleştirilen kitap; Mehmetçiğin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Kıbrıslı Mücâhitlerin ve topyekûn Türk Milleti’nin gurur tablosudur.

Birinci ve İkinci basımı Ağustos 2004’te yapılan 14,5 X 21 santim ölçülerinde, mahallinde çekilmiş fotoğraflarla değeri artan 290 sayfalık kitapta ayrıca 80 sayfa gazete kupürlerinin fotokopileri bulunmaktadır.

Kitapta Türk askerinin komutanına bağlılığı, cesâreti ve fedakârlığı, ölüm anında bile vakur tavırları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapın subayların Yunanlı esirlere yaptığı insancıl muameleler, Kıbrıslı ve Yunan Rum askerlerinin vahşi davranışları ve cinâyetleri, Papazların kin ve intikam duygularıyla dolu kendi kendilerini aşağılayıcı düzenbazlıkları, savaşın acı yüzü, zaferin gurur ve sevinci millî duyguları zirveye taşıyan duygu yüklü kelimelerle anlatılıyor.

Kitap, kelimelerle hazırlanmış bir gurur tablosudur. Görev üstlendiği her dönem ve mekânda tarih yazan Mehmetçiğin şanının nesiller boyunca bilinmesi ve devam ettirilmesi gereken hasletlerini en mükemmel ve gerçekçi bir şekilde anlatıyor.

Otopsi Yayınları

Salkım Söğüt Sokağı Nu: 8 Keskinler İş Merkezi 604-605 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-519 68 48                        Belgegeçer: 0.212-519 68 49 e-posta: otopsiyayinevi@hotmil.com

 

Atilla Çilingir:

12 yaşındayken Selimiye Askerî Orta Okulunda başladığı askerlik mesleği sırasında Teğmen rütbesiyle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na katıldı. Gazi unvanı ile taltif edildi. 1985 – 1987 yıllarında tekrar Kıbrıs’ta görevlendirildi. Güneydoğu Anadolu’da terörle mücâdele etti.  Yarbay rütbesinde iken çocuklarının tahsili sebebiyle ve kendi isteğiyle emekli oldu. 25 yıldan beri Türkiye Sigorta Sektöründe yönetici olarak çalışmaktadır. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Yayınlanmış eserleri:

Yayınlanmış Eserleri:

*Kırılmadık Ne Kaldı? *10’ların İzleriyle Türkiye, *Sigortalı Hayatın Gerçekleri, *Tarihten Gelen Çığlık, *Andımız Olsun ki O Topraklar Bizim, *Elveda Kıbrıs, *Unutanlar-Unutturulanlar-Hatırlayamadıklarımız, *Girne’den Doğan Güneş, *Özgürlük Nefesi.

 

 

KUŞBAKIŞI:

Memleketten ve Memleketin Solundan İnsan Manzaraları ‘Hikâyeler’

 

Kitabın yazarı Dumrul Ölçen, Yüksek Mühendis Dr. Ali Nejat Ölçen’in oğludur. Ali Nejat Ölçen; 1946 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Su Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. 1960 yılında ‘İktisat Doktoru’ unvanına hak kazandı.  4. ve 5. Dönemde İstanbul milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. 1976-1978 yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkan Vekili görevini üstlendi. 17 adet kitap yazıp yayınladı.

Bu sayfada Annesi, (28 Ağustos 2015 tarihinde ebedî âleme intikal eden) Makbule Ölçen Hanımefendi’nin ‘Özürlüler Yokuşu’ ve Babası Dr. Ali Nejat Ölçen’in ‘Kendini Yok Eden Osmanlı’ isimli kitabının tanıtımı yapılmıştı. Demem odur ki ‘Dumrul Ölçen, düşünen, düşündüğünü ustalıkla yazan, kalem erbabı bir ailenin ferdidir. Anne ve babasından bu özellikleri aynen tevârüs etmiştir.’

‘Kendini Yok Eden Osmanlı’ ve özellikle ‘Özürlüler Yokuşu’ isimli kitaplar Türkiye’yi tanımak isteyen herkesin okuması gereken kitaplardır. Hele ‘Özürlüler Yokuşu’; bir annenin evlat sevgisini en üst seviyede anlatan bir taç eserdir. Eserde, topluma hizmet maksadı ile giriştiği mücâdeleleri dâima başarı ile neticelendiren ve bu özellikleriyle efsâne kahramanı olmayı, irâdesinin gücü, yüreğinin cesâreti ve şahsiyetinin asâleti ile hak eden annenin kaleminden anlatılan, herkesin bilmesi gereken olaylar zincirinin hakîkaten yaşanmış hikâyesidir.

Dumrul Ölçen kısa adı ile ‘İnsan Manzaraları’ adı ile anılabilecek olan eserini lütfedip adıma imzalamış ve 2015 yılının başlarında adresime göndermişti. Kitabında her Türk vatandaşının bilmesi gereken olaylar zincirini ‘amatörce ‘ denilebilecek samimiyetle, kendi ifâdesi ile söylemek gerekirse ‘içtenlikle‘ anlatıyor.

Kitapta anlatılan olayların kahramanı yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) mensuplarıdır. Bakanlık seviyesindekilerle, milletvekilleriyle, belediye başkanlarıyla il genel ve belediye meclisi üyeleriyle, il ve ilçe teşkilatı başkan ve üyeleriyle ve hatta ister delege olsun ister, yalnızca parti üyesi ve hattâ siyasî bir sıfatı olmaksızın yalnızca taraftarları ile bütün bir siyâsi parti kadrosu…

Hikâyelerin kahramanları beceriksizliklerde de, entrika çevirmekte, yalancılıkta ve atlatmacılıkta da pek bir mahâret sergiliyorlar. Kitapta olayların kahramanları, isim ve şâhitler de zikretmek suretiyle naklediliyor.

Doğru mu yapılıyor, intikam mı alınıyor? Buna okuyucu karar verecektir. Şu var ki, kitabı okuyan her kademedeki siyasîler, ister güneşin altında olsun, ister ay ışığının… isterse de insanoğlunun keşfi olan aydınlatma araçlarının altında cereyan etsin… hiçbir olayın gizli kalmayacağını, unutulmayacağını, unutturulamayacağını bir kere daha anlamış oluyorlar. Ders alanlar kârlı, ders alabilenlerin yönettiği bir ülkede yaşayanlar ise mutlu olma şansını elde edebiliyorlar.

Düşünülmeli ki o CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ün, mutlak hâkim olduğu 1920-1938 dönemi hâriç, 1938’den 1950ye kadar 12 yıl kesintisiz, sonraki dönemlerde de kesintili olarak Türkiye’nin kaderi üzerinde söz sahibi olmuş bir siyasî partidir. Azınlıkta olsalar bile ihmal edilemeyecek bir seçmen kütlesinin ümidi olma vasfına sâhiptir.

Bu siyasî parti, neden asil ve necip Türk milletinin çoğunluğunun teveccühünü kazanamamış, neden kendi gücüyle meşru bir iktidar olamamıştır?’ sorusunun cevabını Dumrul Ölçen, yazdığı kitapta bütün içtenliğiyle anlatıyor. ‘Yazdıklarımı okuyup anlayabilen her bir seçmen, CHP bu tarzını devam ettirdiği müddetçe ve, hayatı boyunca her bir seçimde bir milyon oy kullanma hakkına sahip olsa bile, bir taneciğini bile CHP’ye vermesinler…’ Dercesine…

Ne denilebilir ki? CHP’yi sevemeyenler, kalbî teşekkürlerini, şükran duygularıyla yazara sunarlar.

Ümit edilir ki CHP’liler de yukarıdan aşağı ve soldan başlayıp, sağa asla geçmemek şartıyla ortanın soluna kadar kendilerine çeki düzen vermek ihtiyacını hissederler.

13,5 X 19 santim ölçülerinde, 206 sayfalık kitap, Ankara’da 2013 yılında, (anlaşıldığına göre) yazarın kendi yayını olarak okuyucuya sunulmuştur.

DERKENAR:

Başkalarının Hatâlarını Görmek ve Yaymak.

İnsanoğlu kendini temize çıkarmak, ayıplardan ve kusurlardan yana temiz olduğunu göstermek ister. İnsanın kendi ayıp ve kusurlarını görmesi ve onlardan arınması nefse zor gelir.  Kolay olan tercih edilir ve kusur hep başkalarının üzerine atılır. Veya herkesin kusurlu-ayıplı olduğunu iddia eder ki, kendi kusur ve ayıpları normal karşılansın.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, insanların gizli hâllerini araştırmayı yasaklamıştır. Bu emir, ‘Müslüman’ım’ diyen herkesedir.  İki cihan serveri örnek ve kâmil insan; Müslümanların ayıplarını, gizli hâllerini araştırmakla, fesat (*) çıkarılmış olacağını belirtir.

Ancak peygamberler kusursuz insanlardır. Bizlerin, hepimizin hatâları, kusurları ve günahları vardır. Herkes kendi kusuruyla meşgul olsa ve onları düzeltmeye çalışsa başkalarının ayıplarını araştırmaya fırsat bulamaz. Zâten insanın kendisini düzeltmesi, başkalarını düzeltmesinden çok daha kolaydır. Herkes kendisini düzeltirse, kusur ve ayıplardan arındırabilirse, dünyada hatâlı insan kalmaz. Ayrıca ayıp ve kusurlarımızın affedilmesi için kendi hatalarımızla yüzleşmeli, kardeşlerimizin hatâlarını örtmeliyiz. Zira kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse, Cenab-ı Allah da kıyamet günü onun ayıplarını örter.

(*) fesat çıkarmak: insanlar arasında barış ve huzurun bozulmasına ve yok olmasına sebebiyet vermek. Bir mânâ da da ‘gıybet etmek‘tir. Gıybet ise; bir kimseden, kendisinin hoşlanmadığı sözlerle bahsetmektir. Kur’an-ı Kerim’de gıybet yasaklanmış,gıybet yapmanın, ölmüş bir din kardeşinin etini yemeye benzetilerek çirkinliği ortaya konulmuştur. Esâsen mevcut olan kusurun söylenmiş olması, fesat ve gıybeti ortadan kaldırmaz. Zâten o kusur, sözü edilen kimsede yok ise, yapılan ‘iftirâ ‘dır ki, kanunen de suçtur.

Oğuz Çetinoğlu

KUŞBAKIŞI:

 

Yol Ayırımı:

Eskiden rahmet yağardı, şimdi yağmur yağıyor. Eskiden kazancın öncelikle bereketli olması istenirdi, şimdi kazancın sadece bol olması isteniyor. Eskiden israftan kaçınılırdı, şimdi sınırsızca ve sorumsuzca harcamak yüceltilen ve özlenen bir hayat tarzı oldu. Eskiden mahrem olan şeyler örtülür ve orta malı olması önlenirdi, şimdilerde ise teşhir ediliyor, herkesin ilgi ve arzusuna sunuluyor. Eskiden çocukların iyi insan olması istenir ve çocuklar buna göre yetiştirilirdi. O zamanlar iyi insan olmak, hayırlı bir evlat, insanlara yararlı kişi, çevresine faydalı bir insan, Allah’a karşı sorumlu bir kul olmak… anlamlarına gelirdi. Şimdi maaşı yüksek bir iş sahibi olmak, güzel veya yakışıklı olmak anlamına geliyor. Nasıl elde edilmiş olduğuna bakılmaksızın şöhret sahipleri ise el üstünde tutuluyor.

Eskiden çocuklara Rabbin kim? Kimin ümmetisin? Ne zamandan beri Müslümansın? Diye sorulur ve böylelikle hayatlarını anlamlı ve değerli kılacak en önemli bilgilere sâhip olmaları sağlanırdı. Şimdilerde futbolcuların şarkıcıların, mankenlerin isimleri, vücut ölçüleri, sevgilileri soruluyor. Eskiden alın teri önemliydi, değerliydi. Şimdi en kısa zamanda köşe dönmek için çabalanıyor. Eskiden hak, adâlet, iyilik her yerde ve her işte idi, şimdi ise menfaat, bencillik, sorumsuzluk en itibarlı ölçüler oldu. Eskiden iyiliği emredip kötülükten sakındırmak Müslüman olmanın gerektirdiği bir sorumluluktu, şimdi ise haddi aşmak, üstüne vazife olmayan işe karışmak anlamına geliyor. Eskiden Allah her yerde ve her işteydi; hiçbir şey Allah’tan gizlenemezdi. Şimdi ise…

Celaleddin Vatandaş’ın 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 332 sayfa hacimle, 2015 yılında yayınlanan ve alaka ile, hüzünle okunacak kitabında ele alınan konulardan birkaçı bunlardır.

Pınar Yayınları:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

 

Taraktaşskaya Trajedisi:

Kırım Türklerinden İbrahim Abdullayev’in hazırladığı monografi kitabında, Çarlık Rusya’sı döneminde Türklere uygulanan soykırımın yürek yakan hikâyesi anlatılıyor.

Kitapta; 1868 yılında idam edilen Taraktaşlı Seytoğlu Seydamet ve köydeşlerinin trajik hayat hikâyeleri yer alıyor. Bu kişilerin isimleri Kırım Türklerinin halk şarkılarında ve ağıtlarında da adı geçmektedir. Kitap, onların aziz hatırasına ithaf edilmiştir.

22 Ağustos 1866 tarihinde Kızıltaş manastırının papazı Parfeniye, herhangi bir iz bırakmaksızın kayıplara karışmıştır. Titiz aramalardan bir netice alınamamış. Rus Ortodoks kilisesinin şerefini korumak için Kilise idarecileri bir din adamının öldürülmesini komşu Taraktaş köyünün sâkinlerine yüklüyorlar.

Askerî mahkemenin açık celsede sözde yargılamasından sonra, Taraktaşlı köylüler, halkın gözü önünde idam edilmişlerdir. Bu katliamın yankıları Kırım’da günümüze kadar devam edegelmiştir.

Kitabın yazarı İbrahim Abdullayev, Kırım Muhtar Cumhuriyeti’nin devlet arşivindeki belgeleri araştırıp tetkik ederek ölüme mahkûm edilmiş Taraktaşlıların suçsuzluklarını kesinlikle ispat etmiş ve papaz Parfeniye ile Rus Ortodoks Kilisesi arasındaki sürtüşmelerin ve papazın görülecek olan dinî mahkemesinin arefesinde kayboluşunun sebeplerine ulaşmıştır.

Kırım Türkleri, Taraktaşlı evlâtlarının suçlu olduğuna inanmamış, onlar için ağıtlar yakmış, onların faciasını vatan Kırım’ın faciasının bir parçası olarak günümüze kadar kalbinde saklamıştır. Abdullayev, bu meselenin üzerine kitabıyla kuvvetli bir ışıldak tutmuş ve katliamı bütün detaylarıyla ortaya koymuştur.

Taraktaş köyü Sudak kasabasının 7-8 kilometre kuzeyindedir. Taraktaş’tan Sudak’a inerken yolun sağ tarafında, taştan dev bir kurbağanın bir kayaya tırmandığını görürler.

İbrahim Abdullayev, 18 Mayıs 1944 tarihinde sürgün edilen Kırım Türklerindendir. Özbekistan’da Tarih Fakültesi’nden mezun oldu.  Kırım ‘a döndükten sonra İstanbul’a gelip Osmanlı Arşivlerinde staj gördü. Tekrar Kırım’a döndükten sonra uzun yıllar belgeler üzerinde inceleme yapmak ve canlı şâhitlerle görüşerek bu eserini meydana getirdi. Eser, 2010 yılında, Kırım Muhtar Cumhuriyeti’nin başşehri Akmescid’de Kırım Türkçesi ile basıldı.

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- ÇERKES SOYKIRIMI: Ali Kasumov-Hasan Kasumov. Tercüme: Orhan Uravelli. Kafkasya Derneği Yayını

2- TÜRKİYE’DE ALEVİLİK BEKTAŞİLİK: Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı / Selçuk Yayınları.

3- AHİR ZAMAN GÜLÜŞLERİ: Fatma Barbarosoğlu. Profil Kitap:

4- ÇİNGENELER: Prof. Dr. Ali Arayıcı / Ceylan Yayınları.

5- TEKNONOMİ / TARİHÎ AÇIDAN TEKNOLOJİ-EKONOMİ İLİŞKİSİ: Yaşar Bülbül.

Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış

 

 

 

 

Güneş Ufuktan Doğmuştur!

0

Ülkücü : “Rehberi iki cihan güneşi Hz Muhammed (s.a.v); kaynağı, ilhamı düsturu Kur’an olandır. Semalarda dalga dalga yayılan ezan susmasın diyerek toprağın kara bağrına düşen canlardır.

Türk’ün töresini, Türk’ün ilmini, İslamla kaynaştıran, Ahmet Yesevi Ocağında kaynayan, pişen ve kavrulandır”.

(Alpaslan TÜRKEŞ)

Başbuğdan bu mesajı aldıktan sonra bugüne gelelim. Malum MHP bir çalkantı içinde, herkes eline bir keser almış, kimisi nalına, kimisi mıhına vurup duruyor. Yıllardır ülkeyi tehlikelerden tehlikelere atanlar, soyanlar, soydurtanlar MHP’nin yok edilmesi için gartlarını hemen almışlar, alıyorlar.

*

Durağanlıktan inişe geçen Ülkücü Hareket’in oy potansiyeli, Türk Milliyetçileri’nin düşmanlarının heveslerini artırdı. MHP yi yok etmeye çalışan iç ve dış Türk’e düşman güruhlar, Osmanlı’nın çöküşündeki gibi grup grup,fert fert Ülkücüleri köşeye sıkıştırmak için ekmeklerini dahi ellerinden almanın hesapları ile uğraşmaya başladılar . Bir çok Ülkücü makam ve mevkisinden, ekmeğinden, işinden gücünden edildi.

*

Lider Devlet Bahçeli ile MHP, Başbuğ zamanında dahi yapılamayan oy çıkışları ile parlamentoda önemsenir bir yere inişli çıkışlı da olsa gelmiştir. Ancak Devlet Bey’in etrafında kümelenen ekip, özellikle son üç seçim de görüldü ki,halktan kopuk , durağan ve tabanın isteklerinden habersiz , uzak hatta lideri de bazı kararlarda yanıltan, kısaca MHP inişe geçen bir hal ile, kendi içinde huzursuzluklarla , halktan , tabandan kopuk yönetimlerle , atamalardaki yanlış insanlarla trent aşağı düşmeye başladı . Sorduğunda , ”Bahçeli düzgün, söyledikleri de doğru, ama halktan uzak, bizimle iç içe değil ”, teşkilatlar kendi makamlarını düşünenlerle dolu, tabanın sesine dahi kulak verilmiyor, hezeyanları ile MHP teşkilatları gündeme sürekli geliyor. Madem yenilikçilerin, özellikle Meral Akşener kastedilerek , %30 civarlarında oy potansiyelleri var, yeni parti kursun diyen zevata ne diyelim? Bu camia özellikle 35-40 yaş üzeri nesil öyle bir çemberden geçti ki, bu cümleleri söyleyenlerin hayal bile edemediği badireler atlatanlar, Ülkücülüğü ve üç hilali, MHP ismini hayat biçimi olarak seçmişlerdir, sizler koltuk ve çıkar için bir yerlere gidebilirsiniz ama bizi bu yüce sevdadan ancak ölüm ayırır, demekten başka çaremiz ve sözümüz de yoktur!

*

Tüm bu gelişmeler olurken, MHP ‘de pek alışık olunmayan, bu düzen değişmelidir, parti ve hareket dibe çekiliyor babından ki, bu durum kesinlikle doğrudur, hezeyanları içinde, yenilik isteyen gündemde olan liderler ortaya çıkıyor… Hepsi de birikimli, meseleleri kavramış olan bu değerlere sağdan soldan, tıpkı Bahçeliye atılan, atılmak istenen,”Ülkücü değildir ”yaftaları atılmak isteniyor. Evet şu an hareket zordadır, devleti kullananların Ülkücü Hareket üzerindeki oyunları, MHP ye sürekli zararlar ve gruplaşmalara sebebiyetler vermiştir. Ancak öne çıkanlar ve Bahçeli onlara isnat edilenleri asla hak etmemişlerdir. İşin içinde halktan kopukluk, durağanlık, tabanla iç içe olamama, Ülkücülerin arz ve taleplerini karşılayamama, çoğu zaman beyanatlarla günü kurtarma ve en önemlisi halkı arkasına alamama vardır. Ama isnat edilen ihanetler babındaki suçlamaları ne Bahçeli, ne de diğerleri hak etmemişlerdir.

*

Şimdi görünen o ki, ortaya çıkan liderlerden Meral Akşener, önemli bir çıkış yaparak halkı arkasına almış, gördüğümüz kadarıyla Türk Milleti’ne umut olmuş vaziyettedir. Yapılacak olan Ülkücü terbiye ve Ülkücü tavırla genel merkezin de olumlu tutumuyla bu selin önünün kesilmemesidir. Bu selden korkanlar; hemen başbakan dahi değiştirerek bu hareketi önlemek için strateji değiştirmişlerdir. Dün Balgat’ı yerden yere vuranlar bugün Ankara’nın Balgat’ına ve halihazırdaki MHP’nin tutumuna sahip çıkmaktadırlar neden? Ülkücü Camia, ailelerini de yakinen tanıdığımız bu Ülkücü liderlere , saygı ile yaklaşmalıdırlar. Kendini yetiştirmiş, devlet ve Ülkücü terbiye almış özellikle rüzgarı arkasına almış, en öne çıkan Meral Akşenerle Ülkücüler, ABD ye, İsrail’e, AKP’ye rağmen iktidara yürüyeceklerdir. Halkın teveccühünde sorun yoktur, yeter ki Ülkücüler, Ülkücü tavır sergilesinler. Güneş ufuktan doğmuştur, bunu Ülkücüyüm diyen, gerçekten Ülkücülerin iktidar olmasını isteyen hiç kimse engellememelidir…

Saygılarımla…

 

 

Davutoğlu’nu Bırak Akşener’e Bak

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu bu makamlara anayasal kurallara uygun olarak veya parti içinde yarışarak gelmedi.

Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildiği günden itibaren anayasal kuralları bazen hiçe sayarak, bazen zorlayarak Cumhurbaşkanlığı yanında Başbakanlık ve Parti Genel Başkanlığı görev ve yetkilerini devam ettirdi. Göstermelik olarak bir Başbakan ve Parti Genel Başkanına ihtiyacı vardı. Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nu bu makamlara Erdoğan atadı.

Hatta parti içi temayülde, Abdullah Gül’e yüzde 76 destek varken, Davutoğlu’na yüzde 1 destek çıkmasına rağmen Erdoğan’ın tercihi ile atama gerçekleşti.

Bu defa atayan makam “gördüğü lüzum üzerine” Davutoğlu’nu görevden aldı. Üstelik “kendi tercihidir” diyerek insanların zekâlarını hafife alabileceği şartları oluşturarak.

Davutoğlu kendi yapmak istediği bütün olumlu yasal değişikliklerden ve uygulamalardan Saray’ın tepkisi üzerine vazgeçti. Saray çevresinden yapılan bütün istiskallere karşı dik durmayı, kişilikli, dirayetli bir tavır geliştirmeyi beceremedi.

Saray’dan gelen talimat ve telkinleri, Türkiye’ye ağır maliyetler ödeteceğini bile bile, harfiyen uygulamaya çalıştı.

Terörün palazlanmasına sebep olan, dış politikada yalnızlaştıran, yolsuzluk ve hırsızlık soruşturmalarını engelleyen, Türkiye’yi hukuk devleti olmaktan çıkaran bütün hata ve günahlara ortak oldu.

Buna rağmen yaranamadı.

Davutoğlu bilgi ve birikimine yakışmayan bir iz bırakarak siyasi hayatını sona erdirdi.

Bu yüzden “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anayasal bir suç işleyerek” bir “saray darbesi” yaptığına dair yazılanlar kamuoyunda pek yankı bulmadı.

AKP içindekilerin “bütün iradelerini, bir kişinin iradesine gönüllü olarak teslim ettiğini” ve AKP kitlesinin “bundan zerre kadar rahatsızlık duymadığını” gösteren bir rahatlık var.

Alıştıra alıştıra yapılan hukuksuzlukların kitlelerde bir umursamazlık veya tepkisizlikle karşılandığı bir süreç yaşanıyor.

“Anayasaya uymuyorum” dediğinde bir tepki almaması, fiili uymama hallerine adeta bir meşruiyet kazandırmış gibi.

Bütün bunlar demokrasimizin sağlığı bakımından bir darbeden daha endişe verici belirtiler.

Daha da kötüsü bu hastalığın tedavisi araçlarını etkisizleştiren bir mekanizma var.  Muktedirin güçlü propaganda makinesinin parçası olan sözde yazar ve uzmanlar görev başındalar. Yapılan hukuksuzlukları dile getirmek yerine “fiili duruma anayasayı uydurmak gerektiğine” dair yorumlarla toplumun bağışıklık sistemini çökertiyorlar.

**********************************************

Ahmet Hoca Lütufla, Meral Abla Söke Söke

Ahmet Davutoğlu sadece kendisine lütfedilen makamı korumaya gayret ettiği için lider olamadı. Hatta partisine genel başkan bile olamadı.

Buna karşılık Milliyetçi Hareket Partisi’nde bambaşka bir gelişme oluyor. Medyanın MHP’deki bu gelişmeye yakın ilgi duymasını birileri “komplo teorileriyle” izah etmeye çalışsa da gerçek öyle değil. Türkiye son zamanlarda unutulmaya yüz tutmuş bir demokratik mücadeleye şahit oluyor.

Olağanüstü kurultay talebinde bulunan parti içi muhaliflerin demokratik taleplerine sert tepki gösteren Devlet Bahçeli, genel başkan adaylarını hain ve paralelci olmakla suçladı.

Devlet Bahçeli’nin bu antidemokratik ve tuhaf tavrı MHP için bir fırsat yaratmakta.

Diğer adaylar Ümit Özdağ, Sinan Ogan ve Koray Aydın da değerli ve sevilen ülkücüler.

Ancak Meral Akşener üzerinde MHP genel merkezi ve AKP yandaşlarının birlikte ürettikleri iftira ve mantıksız ithamlar O’nun en ciddi genel başkan adayı olduğunu gösterdi.

Meral Akşener kurultayda oy kullanacak olan üst kurul delegeleriyle birebir görüşmeler yaptı. Bahçeli olağanüstü kurultay talebini bildiren teşkilatları kapatırken Akşener ve diğer adaylar il il, ilçe ilçe gezerek Devlet Bahçeli’yi seçen üst kurul delegelerinin çoğunluğunun desteğini almayı başardı.

Genel Merkezin hukuk hileleri ile kurultay yaptırmama gayretleri “Meral Abla‘nın” liderlik vasıflarının sınandığı bir ortam yarattı.

Diğer adaylardan birkaç adım önde gözüken Meral Akşener her yerde artık “Başbakan Meral” sloganlarıyla karşılanıyor.

MHP kitlesi asık suratlı, Balgat’a kapanmış genel merkez ekibi yerine halkın içinde, gülümseyen, halka dokunan “Meral Abla” ile iktidar olabileceğini gördü.

Meral Akşener Devlet Bahçeli ve ekibinin despot ve antidemokratik tavırlarına; AKP ve yandaş medyanın iftiralarına rağmen kendi inancıyla ve çabasıyla söke söke, tırmalaya tırmalaya yol alıyor.

Görünen o ki, seçildiğinde sadece genel başkan olmayacak, lider olacak.

***********************************************

İzmir Gündoğdu Mitingi

Sadece genel başkan değil, yakın geleceğin Başbakanını seçeceğini hisseden MHP kitlesinin heyecanı miting meydanlarına yansıdı.

En son İzmir’de dev mitinglerin yapıldığı Gündoğdu Meydanı’nda Akşener’in yaptığı miting müthişti.

Daha bir parti genel başkanı bile olmayan bir şahsın gerçekleştirdiği mitingin yapıldığı alan, birçok partinin hayal edemediği bir kalabalığa sahne oldu.

İzmit Perşembe Pazarı alanından daha büyük bir alan tıklım tıklım doluydu. (İzmit’teki alanı bugüne kadar sadece AKP’nin -müthiş para ve devlet gücü ile- tam olarak doldurabildiğini hatırlatalım.)

Bu heyecana bigâne kalamayan ve “Meral Abla” ile yola devam kararı alan MHP üst kurul delegelerinin sayısı Balgat’ın uykusunu kaçıracak bir orana ulaştı.

Akşener sadece MHP kitlesinde değil, AKP iktidarlarından kurtulmayı isteyen ancak “öğrenilmiş çaresizlik” içinde, ümidini kesmiş diğer parti seçmenlerinde de bir ümit yarattı.

Farklı partilere oy vermiş çok kişiden “Meral seçilirse oyum O’na” ifadesini işitiyorum.

************************************************

Tayyip’in Hesabını Meral Bozacak

Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın Davutoğlu operasyonunun arkasından planının bir baskın seçim olduğu yaygın bir kanaat.

Hesap açık. Yapılan anketlere göre, en geç Kasım ayında yapılacak bir erken genel seçimde, MHP’de bir yönetim değişikliği olmaz ve HDP seçime parti olarak girerse, bu iki parti baraj altında kalacak.

Sadece AKP ve CHP’den oluşacak bir Mecliste AKP’nin 400 civarında bir milletvekili kazanma ihtimali var. Bu da tek başına anayasayı ve rejimi değiştirme gücü demek.

Bu hesap tutarsa Türkiye (Türk tipi) Başkanlık sistemi denilen ve Erdoğan’ın yönettiği tek adam yönetimine resmen geçmiş olacak.

Bu hesabı bozabilecek tek faktör, MHP’de yönetim değişimi olması.

MHP’nin, özellikle Meral Akşener liderliğinde seçime girerse ilk adımda yüzde 25 civarında oy alabileceği görülüyor.

Bu durumda bırakın Başkanlık sistemine geçmeyi, AKP iktidardan düşebilir.

MHP’ye genel başkan seçimi Davutoğlu’nun başbakanlıktan uzaklaşmasından da, diğer bütün iç siyasi gelişmelerden de önemlidir.

Yargıtay’ın vereceği kararın demokrasi tarihimizde çok müstesna bir yerinin olacağını seziyorum.

Yargıtay’dan olumsuz bir karar beklemiyorum. (Kurultay yapılacaktır.) Fakat ben bu hareketin önünü kesmek için daha çok kumpasların kurulacağını tahmin ediyorum.

Buna rağmen bu rüzgârın durdurulabileceği kanaatinde değilim.

Etraftaki parazit sesler aklınızı karıştırmasın. “Bu kervan yürüyecektir.”

 

 

Tehlikeli Sapmalar

Mübarek Ramazanın gelişini müjdeleyen kandillerimizden geçmiş Miraç Kandilinizi ve 3 Mayıs Türkçüler Bayramınızı kutlarım. 3 Mayıslar T.C. Vatandaşı olsun veya olmasın; geniş ve dar anlamıyla Türk Milletine kendini mensup hisseden, Türk Kültürünü yaşayan herkesin bayramıdır. Bu bayram; doğum yeri, etnik gurubu veya mezhebi ne olursa olsun; milli kimliği Türk olanlarındır. Bu bayramla ismi özdeşleşmiş bütün büyüklerimizi saygı ve rahmetle anarım.

Türkiye’deki aydınların en önemli yanlış ve uzlaşılamayan konularından birisi, tarihe bir bütün olarak bakamamaktır. Osmanlı da, Selçuklu da, Cumhuriyet Türkiye’si de bizimdir. Her dönem kendi içinde ele alınıp değerlendirilebilir. Maalesef tarihe kopuk kopuk bakma çelişkisi hala sürmektedir. Hatta 1923 sonrasını inkıta (uzatma) ve ara dönem olarak kabul edenler, T.C.’yi açılıp da kapatılmayan bir parantez gibi görerek milli devlet ve Cumhuriyet düşmanlığına soyunmak çok basit ve yanlış bir yoldur.

Bir ara Ermeni sorunu ve iddiaları karşısında ” efendim, o iddialar 1923’ten öncesi idi; Osmanlı dönemi bizi ilgilendirmez; çağdaş Türkiye’yi suçlayamazsınız” diyebilen diplomalı cahiller de bir başka yanlış yolun yolcularıdır. Bu acınacak duruma düşenler 1923 öncesini reddediyorlardı. Aydınlarımızın görevi hata kaynaklarından uzaklaşmak ve Dünyanın önünde komik duruma düşmemektir.

Osmanlı imparatorluk benzeri, çok uluslu bir devlet idi. Kuruluş dönemlerindeki Osmanlı ile çöküş dönemindeki Osmanlı aynı değildir. Gerileme ve çöküş döneminde ve öncesinde kurucu asli unsurun aşağılanması ve dışlanması enderuni imtiyazlılığı ve devşirme egemenliği tabii ki kabul edilemez. Bunlara rağmen, resmi ve eğitim dili Türkçe olan, 1876 Anayasasında seçilme şartları içinde Türkçe bilmenin bulunduğu bir milletler topluluğu manzarası çiziyordu.

Ancak Osmanlı ile temas ile din ve vicdan hürriyeti, adalet anlayışı ve insan haklarının gelişebilmesi mümkün olmuştur. Batıda serf-senyör ilişkilerine dayanan feodalitenin büyük yara alması Osmanlı ile temas ile olmuş, zamanla hür köylü tipine geçilebilmiştir. Osmanlıya hakaret ederek ve dışlayarak Cumhuriyeti yüceltemeyeceğimiz gibi; Cumhuriyet ile elde edilen kazanımları ve Milli Mücadeleyi basit bir Türk-Yunan savaşı gibi ele alıp reddederek de Osmanlıyı yüceltemezsiniz. Zaferlerimize de bir bütün olarak bakalım ve ayırmayalım.

Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet, ne Osmanlıyı yıktı; ne de saraydaki padişahı bir ihtilalle devirdi. Çöken ve tarihe gömülen Osmanlı’dan milli devlete geçti. Bu geçiş Osmanlı’nın 1299‘daki kurucu iradesine dönüştür. Bir Anadolu ihtilali de yapılmamıştır. Kendilerini Türk Milleti içinde görenler milli devleti kurmuşlardır. T.C. izinle kurulan bir kavimler ve dinler ittifakı değildir. Sürü veya kalabalık hiç değil…

Osmanlı’nın çöküş döneminde önce Osmanlıcılık, daha sonra İslâmcılık tezleriyle Osmanlı’yı kurtaramadık. Son dönem Osmanlı Meclisinde etnik ve dini azınlıklar, Osmanlı kimliğine rağmen, etnik ve dini taassubu öne çıkardılar. Osmanlı’ya karşı ırkçılık yaptılar. II.Abdülhamit’in Meclisi tatil etmesi bundandır. Aman kendimize Türk demeyelim anlayışı bir işe yaramadı. Bugün de bundan farklı değildir. Osmanlı veya tuzak ismiyle Yeni Osmanlıcılık etnik ırkçılık önünde çözüm değildir. Bu milli devlet olmaktan çıkmak, yapay büyüyerek ufalmanın adıdır. Türk Milleti ve Türk kimliğini anayasadan çıkarmak da bir çeşit sapıklıktır.

Almanya’da veya Fransa’da bazıları Alman veya Fransız kimliğini reddediyoruz diye ortaya çıksalar; bu ülkeler açılımlar yapıp rejimi ve devletin yapısını mı değiştirirler?

 

 

80’ler

80’lerle ilgili 3-5 soru sorarak başlasak mı ki makalemize…

Darbeye haklı(!) gerekçeler hazırladıktan sonra, kendi çocuklarına perde diyenlerin  (your boys have done it — senin çocuklar işi bitirdi ) 82 anayasasının hazırlanış sürecinde bitaraf olmuş olabileceği düşünülebilir mi acep…

Yeni anayasa , yeni anayasa diye inleyenlerin ağzından ABD-AB-RUSYA veya emperyalizm karşıtı tek-bir samimi kınama duydunuz mu? Anayasadaki maddeler yenilenirken bir veya birden çok ülkenin uydusu olmaktan da çıkacak mıyız dersiniz… Yoksa bu maddeler bizi yörüngede daha da sağlamlaştırmak için mi çıkarılmış olacak? Birileri, çocuklarının isimlerini ve kisvelerini sürekli değiştirerek tam gaz yollarına devam ediyor olmasın sakın… (your boys have done it — senin çocuklar işi bitirdi )

Sovyet gökyüzünde yeşil şimşekler çaksın isteyenlerin, din dersinin zorunlu olmasından tutunda, anayasamızın tamamının hazırlanışında parmağı olabilir mi dersiniz… Ne yani;  zorunlu din dersinin konulmasının gerekçesini, ressamlığını çizdiği nü resimlerle ortaya koyan bir sanatçının(!) ahiretini kurtarma teşebbüsü olarak mı algılamalıyız yoksa…

Peki; dönemin ünlü çizerinin damadının akrabalarının kimler olduğu hakkında çok sayıda araştırma yapılmıştır da kamuoyunun ilgisini mi çekmemiştir dersiniz… (Maksut Göksu TKP ÜYESİ ÇIKTI haberine diklkat! ve Maksut Bey’i ilgililer araştırabilir… ) Eh ne bekliyorsunuz ki  Sabri Ülker’in torunuyla evlendikten sonra 2015 yılında boşanan Sayın Ahmet DAVUTOĞLU’nun kızı Sefure Davutoğlu’nun da ne evliliği ne de boşanması survivor kadar ilgisini çekmemişti zaten milletin… Niye çeksin ki, di mi… ( 1998- 2002 yılları arası Siyasal İslamcı kimliğiyle bildiğimiz Sayın Ahmet Davutoğlu’nun harp akademilerinde hocalık yapabilmesinde bir tuhaflık yok mu sizce…)

Darbe sonrası MİT’te istihbaratçı olabilmek veya terfi edebilmek için en önemli kriter ne olmuş olabilir sizce… Kan bağı ya da akraba ilişkileri mi dediniz…  Yok artık(!)… MİT’te istihbaratçılara yer yok tabirinin ne zaman çıktığına da bir bakılmasında fayda var sanırım…

NATO’ya tekrar girmek isteyen Yunanistan‘ın bu talebinin sürekli Türkiye tarafından veto edilişinin de darbe sonrası Cunta tarafından hiçbir şey istenmeden sonlandırılarak Yunanistan’a gümüş tepside sunulmasından sebep, bloklar arası çatışmayla 80 darbesini ilişkilendiriyoruz diye kınanır mıyız ki?

Yunanistan AB üyeliğimizi vefadan destekliyor da ben mi haksızlık ediyorum dersiniz…

Diyeceğim odur ki; aynı efendiye hizmet eden uşakların kavgasında taraf olmaktansa efendiye hasımlık ederim daha iyi…

 

Bir Başka Açıdan Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma (4)

Atatürk, herkesin fikirlerine katılmamakla beraber, onlarla olan ilişkilerini muhafaza etmeye ve sırasında, o kişilerden istifade edebileceğini hep hesaba katıyor ve kendi tayin ettiği bir noktaya kadar ilişkilerini müspet şekilde devam ettirmeye büyük önem veriyordu. Yani idealist değil realist davranmasını biliyordu.

Nitekim Millî Mücadele, adım adım nihaî zafere yaklaşırken, Mustafa Kemal yavaş yavaş kafasındaki tasavvurları da, birer birer gerçekleştirmenin yollarını arıyor. Yeni Türk Devleti’ni yepyeni bir çehreyle ortaya çıkarmanın dolaylı hazırlıklarını yapıyor. Osmanlı Hanedanı’nı tasfiye ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı büyük bir maharet ve başarılı bir siyasetle; yani asıl maksadını; Millî Mücadele’nin gayesi; işgâl altındaki vatanı kurtarmak, Hilâfet ve Saltanat hukukunu müdafaa ve temin etmek şeklindeki açıklamalar ve buna yürekten inanan askerî ve sivil kadrolarla gerçekleştireceğine bütün kalbiyle inanıyordu.

Nitekim: “Fiilen ‘bir halk devleti ve hükümeti’ oluşturmuş ve en yüksek yetkili organ olarak ulusun kaderini eline almıştı. Bu meclisin yaptığı anayasanın (Teşkilâtı Esasiye Kaanunu) birinci maddesinde egemenliğin ‘kayıtsız şartsız’ ulusun olduğunun açıklanması demokratik cumhuriyete yönelişin bir işaretiydi.

“Ayrıca Meclis kendi konumunu ‘milletin yegâne ve hakiki mümessili’ olarak tamamlıyordu. Devletin adı da ‘Türkiye Devleti’ olarak anılıyordu. Bunlar, uzun vâdede saltanatla bağdaşamayacak siyasal ilkelerdi ve Türkiye’nin İslâmî bir imparatorluktan ulusal devlete geçiş sürecinin kesin adımlarıydı.

“Bu süreç, askerî zaferin ardından cumhuriyet’in ilânı, daha sonra da hilâfetin kaldırılmasıyla noktalandı.” (Büyük Larousse, C. 12, İstanbul-1986, s. 7186)

“Osmanlı Padişahı Vahdettin ile sarayda üç kez görüşmesi (Kasım 1918). (Yine) sarayda dördüncü kez görüşmesi (15 Mayıs 1919).” (M. Orhan Bayrak, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk, İstanbul-1990, s. 112)

Daha sonra tasfiye edeceği hâlde, halkın Padişah’a merbutiyet ve bağlılığını bilmenin şuuru içinde realist davranarak “Balıkesir’de İstiklâl-i Osmanî (Osmanlı Devleti’nin 1299 yılında kuruluşunun yıldönümü)’nin kutlanması (1 Ocak 1920) ve Refet (Bele) Bey’in de orada nutuk vermesi” (a. g. e. s. 27) ve bunun Atatürk tarafından hoş karşılanması, hep O’nun realist ve çağdaş oluşunun somut örneklerinden biridir.

Mondros Mütarekesi’nin daha mürekkebi bile kurumadan, vatanın dört bir yandan işgale uğraması, İstanbul’un acz içine düşmesi, herkesin aklını başına getirmişti. Artık saadetimizi düşünse de, yerine getirebilecek bir İstanbul Hükümeti yoktu. Artık milletin kalbi İstanbul’da atamaz olmuştu. Artık halkın kendisi yerine akıl yürütecek bir İstanbul da yoktu.

“Başkasına itimat etmeyen, nefsiyle teşebbüs eder.” hükmünce iş başa düşmüştü. Bunun için milletin ittihadı, birlik ve beraberliği sağlanmalıydı. Bunun için de irtibat (ve bağ) kurulmalıydı. Çünkü irtibatsız ittihat mümkün değildi. Kaldı ki cehl ile de ittihat olmazdı. Öyle ise millet bilgilendirilmeli, vatanın istiklâl ve müdafaası uğrunda aydınlatılmalı ve bilinçlendirilmeliydi.

Vatanın işgal ve düşmandan kurtarılması yolunda, evvel emirde millete başvurması, Millî Mücadele’yi ona dayandırmak istemesi ve MİLLÎ Mücadele’yi Meclis’le başlatması, Mustafa Kemal’in tatbike koyduğu en güzel ve takdîre şayan düşüncelerinden başta gelenidir.

Nitekim “Amasya Tamimi’nde (22 Haziran 1919) vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini gene milletin azm u kararı kurtaracaktır. Milletin hâl u vaz’ını derpiş etmek ve sadâyı hukukunu cihana işittirmek için..bir heyeti milliyenin vücudu elzemdir…” (a.g.e. s. 131) demesi. “Erzurum Kongresi’nin 54 delege ile Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplanarak kararlar alması (23 Temmuz 1919).” (a.g.e. s. 18) “Sivas Umumî Kongresi’nde vatanımızın yekpâre, milletimizin yekvücut olduğunun lüzumu gibi ifade ve ispat edecek esasatın vazolunması..(4 Eylül 1919)” (a.g.e. s. 141) “Sivas Kongresi’nin 33 delege ile M. Kemal Paşa’nın başkanlığında toplanması (4 Eylül 1919).” (a.g.e. s. 20)

 

 

Benden Beklenen ve Ülke

Bugün, benden yazmamı beklenen konunun ne olduğunu biliyorum. Kaldı ki, baskı altındayım da.

Ama ülke yangın yerine dönmüşken, magazine dönük konularla, Şimdilik, uğraşmamam gerektiğine inanıyorum.

Yani, dedikoduya ayıracak vaktim yok. Türk Milleti, tarihinin ağır bunalımlarından birini yaşarken, küçük şahsî hesaplarla sen-ben kavgası yapmam bana yakışmaz. Hata da yapsa, hatasından dönmesini bilen her Türk Milliyetçisine ihtiyacımız var.

Ne dedik, Türk Milleti ve özellikle de Anadolu Türklüğü, Batı Türklüğü ağır bir bunalım içerisinde bulunmaktadır.

Daha da ağırı, Türk Milletine samimi olarak sahip çıkabilecek Güçlü bir kurum da maalesef görünmemektedir.

Recep Tayyip Erdoğan, kendi hesapları doğrultusunda ülkeyi istediği yöne sokmak için ne gerekiyorsa onu yapmaktadır.

Düşünebiliyor musunuz?

Kendi seçtiği bir Ahmet Davutoğlu’na çekil diyor ve o da kuzu kuzu çekilme kararı alıyor.

Bu bir darbe değil mi?

Ahmet Davutoğlu’na arka çıkacak değilim, elbette.

Ama, tek kişilik bir ülkenin nereye kadar gideceğini, nasıl gideceğini, sonunun nasıl olacağını anlamaya çalışıyorum.

Ne oldu Ahmet Davutoğlu, ne oldu Abdullah Gül, ne oldu Bülent Arınç, ne oldu Cemaatin adamları?

Hele, Cemaatin adamları ve basını, ETÖ(Ergenekon terör örgütü) diye Erdoğan’la beraber yırtınıyorlardı! Ne oldu sonunda?

Hepsi, önce desteklendi, bir yerlere getirildi, sırası gelip görevleri tamamlanınca atıldı, gitti.

Ne için?

Sadece, bir tek kişinin istekleri yerine gelsin diye!

Sadece, bir tek kişi ve ailesinin içine düştükleri açmazların çözülebilmesi adına!

Sadece, bir tek kişinin kamuoyundan gizlenen sırlarının ortaya çıkmaması için!

Sadece, bir tek kişinin gizli hesaplarının yürümesinden dolayı!

Böyle bir ülke olur mu? Böyle bir ülkeye Vatan denir mi?

Biz, bu yaşananların olacağını, başından beri söylemeye çalışıyoruz.

Bu yaşananları dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık, çalışıyoruz. Ama, sesimiz, toplumumuzun ciddi bir kısmının şahsî hesapları içerisinde görülmüyor, görülemiyor.

Yazık! Yazık! Yazık!

Bakın, artık, bıçak kemiğe dayandı’

Hele, bu şartlarda bir de erken seçim olma durumunu düşünün bakalım, ne olur?

Herkes, sağlıklı düşünme ortamını kaybetmeden olayları değerlendirmek zorundadır.

Geldiğimiz nokta, artık, sen-ben deme lüksümüzün, hakkımızın, imkânımızın kalmadığı noktadır.

Toplumlar, böyle dönemleri doğru değerlendirmezse tarihe çok acı gerçekler bırakırlar. Bu bırakılan gerçekler öyle gerçekler olur ki, tarih o dönemin sorumlularını affetmez.

Birazcık Vatan-Millet sevgisi olanlar, tarihin affetmeyeceği dönemin insanları olmak yerine, tarihin takdir edeceği dönemin insanları olmayı düşünmeli ve o şekilde davranmalıdırlar.

Son olarak şunu sormak istiyorum:

Recep Tayyip Erdoğan, bu tek kişilik yönetim gücünü kimden almaktadır?

Gerçekten, Türk Milletinden aldığını mı zannediyorsunuz? İyi ve doğru düşünün bakalım.

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 16

d – )  Top Savaşları (Devamen)

Gazi Mehmet Kotal (Demirci lakaplı) aktarır:

“Yunan askeri saldırısı sıklaşıp ağırlaşınca cephe komutanı Soytarı Mustafa Efendi, Cemal Bey’e haber gönderdi. Birkaç gün sonra Cemal Bey, katır sırtında bir top ile birkaç sandık mermi ve mühimmatla birlikte yanında da 25 – 30 Kuva-yı Milliye askeri olduğu halde Servetiye’ye geldi. Merkez Caminin yanında yükleri indirtti. Cemal Bey, Soytarı Mustafa Efendi’yle muhtarlık odasına geçerek durum değerlendirmesi yaptılar. 1 – 2 saat sonra çıktılar. Soytarı Mustafa Efendi beni çağırarak dedi ki:

–     Mehmet, sen şimdi bu Kuva-yı Milliye askerlerinden 15 kişi yanına alacaksın.

Buradan dereye, oradan Hasanağalar’daki Taşcami’den Topçuoğlu’nun koltuktan yukarı tepeye çıkarak bekleyeceksin. Biz, karşı tepedeki Yunan mevzilerine Duadüzü’nden top ateşi açacağız.

–     Mustafa Efendi, benim var 10 mermim. Bu mermiyle nereye giderim?

–     Ha, öyle mi?

Yan taraftan Cemal Bey bağırdı:

–     Onbaşı mermi sandığını getir.

Onbaşı bir sandık mermi getirdi. Cemal Bey ‘al’ dedi. Ben kalemliklerimi tıka basa

doldurdum. Sonra beraberime 15 askeri aldım, mezarlık sırtından Hasanağalar’ın dereye doğru tam inmeye başlamıştık ki düşman karşıdan bizi görmüş, bizi makineliye tutmaya başladılar. Hemen sipere geçtik ve yavaş yavaş dereye inmeye başladık. Sonra Hasanağalar’dan, Taşcami’den geçerek okulun batısındaki tepede mevzilendik. Yunan mevzileri ile aramızda 50 metre mesafe vardı. Duadüzü’nden bir top atıldı, mermi tepenin bizim tarafa bakan yüzünün yakınına düştü. Bir daha atıldı, tam Yunan mevzilerine düştü. Her taraf toz duman içinde kaldı. Ardından Yunan mevzilerine hücum ederek mevzileri geri aldık. Yunanlılar kaçarken mühimmatlarını da bıraktılar.

Ertesi gün Cemal Bey, topunu Duadüzü’nden söktürdü. Soytarı Mustafa Efendi’yle birlikte Gâvur Dağı’na geldiler ve Mevlüt Çavuş’un evinin arkasına Bahçecik’teki maşatlığı görecek şekilde topu kurdurdu. Sonra Mustafa Efendi seslendi:

–     Mehmet, açız. Bize yemek getir.

Bir koşu köye gittim. Bir şeyler hazırladık. Bir sepet anamın arkasında, bir sepet benim

arkamda olmak üzere geldik, sofrayı kurduk. Onlar sofraya otururlarken dedim şu topun aynasından (dürbününden) bir de ben bakayım. Bir de ne göreyim? Bağırdım:

–     Mustafa Efendi! Mustafa Efendi! Aynada bir yılan var.

Mustafa Efendi geldi. O da heyecanlı heyecanlı seslendi:

–     Cemal Bey gel! Cemal Bey gel!

Cemal Bey geldi, aynaya baktı ve dedi ki:

–     Yunanlılar Seymen İskelesi’ne gemiden asker boşaltıyor. Askerin bir ucu

iskelede, bir ucu sanki Bahçecik’in altında.

–     Hiç ellemeyelim. Daha yukarı yanaşsınlar, top menziline girsinler, tozlarını

attırırız.

Bir müddet bekledikten sonra Cemal Bey, Bahçecik maşatlığı tarafına 2 – 3 top attı.

Maşatlığın altını görüyorduk, büyük bir toz bulutu göğe yükseldi. Cemal Bey tekrar ayna ile baktı, Yunan askeri çil yavrusu gibi dağılmıştı.

O gün öğle oldu gelen yok, ikindi oldu gelen yok. Düşmanın sabaha karşı geleceğini tahmin ediyorduk. Mustafa Efendi yine beni çağırdı:

–     Mehmet, Böcekhane’deki (Kurdoğlu) Osman Dayı’nın evinin üstündeki tarlaya

git. Oradan Aksığın’a doğru 5 mermi at, neticeyi bana getir.

Denilen yere gittim, bir paçka mermi boşalttım. Aksığın tarafından da az sonra aynıyla cevap geldi. Benim attığım 5 mermi ‘Dardayız, yardım istiyoruz’ manasındaydı. Karşı taraftan gelen de ‘Tamam, geliyoruz’ manasındaydı. Bir zaman sonra baktık ki Tepecik’li Reşit Usta 15 delikanlı ile yardıma gelmiş. Gelen Trabzon’lu delikanlılar çakı gibiydi, 3 tanesi de Reşit Usta’nın oğluydu. O gün gelen takviye ile tüm cepheyi muhkemleştirdik. Ancak Yunanlılar tarafında yine çıt yoktu. Akşam saatlerinde bir de baktık ki Binektaş tarafından bir atlı süratle yanımıza geliyor. Atlı, indi. Cemal bey’e bir mektup verdi. Cemal Bey okudu, yüzü soldu. Başladı dövünmeye:

–     Şimdi ben ne yapayım! Şimdi ben ne yapayım!

Soytarı Mustafa Efendi yanaştı Cemal Bey’e:

–     Hayır, ola Cemal Bey, ne oldu?

–     Düşman, Müslümanları İznik’te camilere doldurup yakıyor. Acilen benden

yardım isteniyor.

–     Cemal Bey, sen git. Oradaki Müslümanlar daha dar durumdadır. Onlara

yardım et, biz bu cepheyi Allah’ın izniyle savunuruz.

Cemal Bey, topunu ve maiyetindekileri alarak akşam seferi Binektaş üzerinden İznik’e yola koyuldu. Giderken de dedi ki:

–     Ben yine gelirim. Allah size yardım etsin.

Ancak bir daha gelemedi.

Tahminen Eylül’ün (1920) üçüncü haftası gerçekleştiğini zannettiğimiz bu olaylardan sonra siperler arası çatışmalar şiddetlenmiştir.

 

e – )  Şehit Haberleri

Başiskele’de hangi aileye sorsanız geçmişinde mutlaka şehit vardır. Ya Balkan’dır, ya Çanakkale’dir, ya Sarıkamış’tır, ya Yemen’dir; gidenlerin dönmeme nedenleri de bellidir: ‘Din ü Devlet, Mülk ü Millet’. Sonrasında da Kurtuluş Savaşı cepheleridir. Orada da ‘Vatan ve Namus’ bayrağı ruhumuzun gönderinden indirilmesin diyedir.

Tâli bir cephe sayılan Bahçecik Cephesi’nde tahminen 14 – 15 kişi, savaşın asıl cephelerinden olan Avdan Cephesi’nde de bir o kadar şehit vermişiz. Yaralananların ve sivil kayıpların ise hadd-i hesabı yok. Cephenin ilk şehidi Halit’in Ahmet olarak bilinen Ahmet Candaner’dir.

 


Yarım vadi

Kütüklük de denir (Cephanelik)

Esentepe’deki Ermeni mezarlığı

5’li mermi bağı

Muhtemelen Reşit AY

ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, Sayfa 306 – 307, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

Osmanlı Devlet felsefesi ve savaş gerekçeleri hep şu 4 faktöre dayanırdı: Din ve Devlet, Ülke ve Millet.

Rahmetli Atilla İLHAN’ın şehit mezar taşlarından tespit ettiği çifte gerçek.

İkinci dereceden, yan cephe.

Merhum zahireci ve Bahçecik eski belediye başkanlarından Kazım CANDANER’in babası.