24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 739

19 Mayıs’çılar İle 29 Mayıs’çılar

Osmanlı’da mülk Allah’ın değildir, hanedanın malıdır. Mülk Allah’ındır diyenler bile hanedan reisi olan padişahın “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi / Zıllullah-ı fi’l-âlem” olarak mülkün yani vatan topraklarının tamamı üzerindeki tasarrufu tamdı.

Hâkimiyet / Egemenlik de mutlak olarak kaynağı ilahî ve kutsal kabul edilen sultanlara aitti. Yasama, yürütme, yargı; her ne varsa. “Hâkimiyet Allah’ındır” diyenler bunu ancak Cumhuriyet devrinde muhalefet olarak söyleyebildiler.

Hâkimiyetin millete ait olduğunun kabulü şunun şurasında 96 yıllık bir olgu. 23 Nisan’da şehit cenazeleri gerekçesiyle kutlamadığımız Millî Hâkimiyet / Ulusal Egemenlik buydu. Lâkin artan şehit cenazeleri Düğünlere engel değildi.

23 Nisan’ı sönük 29 Nisan’ı ise gösterişli kutladık. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa’dan çok Halil Kut Paşa’yı ya da Sakallı Nurettin Paşa’yı konuştuk. Biz de yapmıştık; sendika olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü yerine 20 Mart Türk Kadınlar Günü’nü kutlardık.

19 Mayıs yerine de on gün sonraki 29 Mayıs tercih edilir zira yönetici erkin eski bir alışkanlığıdır bu. Ve şimdiden bomba spekülasyonları sosyal medyada tartışılmaya başlandı. Neymiş; Anıtkabir’deki törenlerde şu olacakmış, bu olacakmış.

Olsun diye değil ama niye 29 Mayıs kutlamaları için bu senaryolar üretilmiyor. Teröristler için askerî anlamda kalpgâh olan bir mekân mı yoksa herhangi bir stadyum ya da kongre merkezi mi daha kolay hedeftir?

Allah 23 Nisan kutlayanların da, 29 Nisan kutlayanların da yardımcısı olsun. 19 Mayıs’ı kutluyacakları da, 29 Mayıs’ı kutlayacakları da Allah kötülüklerden esirgesin. Her iki bayramı birliktelik bilinciyle değerlendirenlerin sayısını arttırsın. Bayramlardan bile ikilik çıkaranları Allah ıslah etsin.

Osmanlı ile Cumhuriyet birbirinin düşmanı değil devamıdırlar. Kayı boyu Osmanlı’yı kurarken bir Selçuklu misyonunun uzatmalı temsilcisi olan Karamanoğulları gibi beyliklerle uzun süre çatışmıştır. Ama biz tarihte onları birleştirmişiz. Şimdi de yapılması gereken odur; ara bulmaktır, bütünleştirici olmaktır, hem Osmanlı’ya hem de Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır. Ve tabii ki hataları ayıklayan, yanlışları beyan eden bir bilinçle.

Bir tarihçi olarak en keyifli işlediğim konulardan biridir İstanbul’un Fethi. Fakat çok sonrasında da acıklı bir işgal var, 13 Kasım 1918’de. Hani “Fâtih Topkapı’dan şehre giriyor” diye mehter marşı yaptığımız, hani Ulubatlı Hasan’ı haklı olarak destanlaştırdığımız ‘Feth-i Mübîn’ 1915’te çeyrek milyon şehitle “Çanakkale Geçilmez” dememize rağmen 3 yıl sonra Çanakkale Boğazı’ndan geçen İngiliz – Fransız Donanması’nca resmen işgal edilmiştir. Yani 465 yıl sonra.

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başlayan Millî Mücadele / Ulusal Hareket başarıya ulaşmasa ve kurtulduğumuz için Kurtuluş Savaşı adını verdiğimiz ölüm – kalım savaşımız başarıya erişmeseydi bugün İstanbul’un Fethi kutlamaları yerine “Vay be! Bir zamanlar İstanbul’u bile almıştık” diye iç çekme seanslarından başka bir şansımız kalmayacaktı.

Allah’tan bir Türk Aklı varmış da Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi planlamış. Allah’tan I.Dünya Savaşı sonlarında bile kaybedeceğini anlayan bir ekibin stratejik hamleleri olmuş. Allah’ın da yardımıyla düşmanı denize dökmüşüz de İstanbulcuğumuza 4 yıl 10 ay 23 gün sonra tekrar kavuşmuşuz.

Cepheden cepheye Allah, Atatürk’ten ve silah arkadaşlarından razı olsun!

 

 

Türkiye’de siyaset ne kadar heyecanlı?

Türkiye’de siyaset ne kadar heyecanlı. Bir festival! Hani Hemingway’in Paris için söylediği gibi “portatif bir ziyafet”, mideniz sağlamsa.

MHP Çağrı Heyeti’in tertiplediği kongreyi Ankara Valiliği polis marifetiyle engelliyor. Niçin? Kongre meşru değilmiş. Olmasın… Sizin vazifeniz, barış içinde yapılacak toplantılar hakkında, yapılmadan önce meşru, meşru değil diye hüküm verip beğenmediklerinizi polis marifetiyle engellemek midir? Böyle bir göreviniz ve hakkınız mı var? Barış içinde bir toplantı… Hele bir otelde, hele bir mahkeme kararıyla görevlendirilmiş bir heyetin çağrısıyla yapılan bir toplantı… Bırakırsınız yapılır. Size ancak toplantının emniyetini sağlamak düşer. Toplantı meşru ise ne âlâ. Meşru değilse, zaten geçersiz olur. Size ne?

Tabi, böyle bir toplantıyı engellemek İcra Dairesi’nin de Adalet Bakanı’nın da görev alanına girmez ama hürriyeti tahdit edici fiili onlar değil siz yaptınız, onun için önce size sorulur.

Yarın ben on arkadaşımla Tunalı Starbucks’da “MHP kongresi” adı altında bir toplantı yapacağım. Bu toplantı kesinlikle gayrı meşru ve geçersiz olacak. Buna da polis gönderecek misiniz?

Yarından tezi yok, Ak Parti’nin 22 Mayıs Kongresi’nin yapılmaması için mahkemeye başvuracağım. Tabiîdir ki mahkeme beni kapı dışarı edecek; sonra mahkemenin bu kararını Yargıtay’a götüreceğim. Yargıtay karar verene kadar Ak Parti kongresini polis marifetiyle engelleyecek misiniz?

Parti içi demokrasi

MHP’nin bugünkü yönetimini seçen delegeler -aynı delegeler- seçtikleri yönetimin devamını istemiyor. Şu satırlar yazılırken çoğunluğun bunu sağlayacak tüzük değişikliği için imza verdiği anlaşılıyor.

Normal demokrasi terbiyesine sahip bir yönetim, değil kendisini seçenlerin çoğunluğu, yüzde onu desteğini çektiğini söylese, bir durup düşünür. Yüzde on beni istemiyorsa ve ben haksız olduklarını düşünüyorsam… Kongreyi toplar, onları dinler, kendimi savunur ve güven tazelettiririm. Yüzde yirmi, otuz… İşin ciddiyeti artar. Artık istifayı düşünebilirim. Benim istifam kongreyi zorlayacaktır ve hâlâ beni isteyenler çoğunluktaysa kongre yine beni seçecektir. Yüzde elli, altmış… Direnmem acaba edep sınırları içinde midir diye düşünmeye başlarım.

Delegelerin çoğu casus, paralel ajanı, CIA ajanı, hain ise… Önce sorulacak şey “bu kadar haini ne zaman aranıza aldınız?”dır. Sonra da şu soru: “Bu casus, hain ve ajanlar veya onlara kolayca kanan aptallar sizi bir önceki kongrede seçenler değil mi?” Sizi bunlar seçtiğine göre lütfen kendinizden de biraz şüphelenir misiniz?

Siz eminiz ki demokrasiye çok bağlısınız. Fakat ilk muhalif davranışta, muhalifi yukarıda saydıklarımızla suçluyorsunuz. O muhalifi destekleyen teşkilâtları kapatıyorsunuz. Muhalifi ihraç ediyorsunuz. Geriye sadece sizi destekleyenler kalıyor. Yani muhalifler gidiyor, “muvafıklar” kalıyor. Sizi seçecekleri dikkatle seçeceksiniz, sonra onlar sizi seçecek. Bu demokrasinizin bir sıfatı var mıdır? Meselâ “samimî”, “ahlâklı”, “ulvî” demokrasi falan diyebilir miyiz? Çünkü dünyadaki diğer parti içi demokrasilere hiç benzemiyor… Mutlaka bir isim bulmamız gerekir. “Yerli ve millî” de olabilir. Bir deneyin.

Partiler arası ilişkiler

Beşiktaş kongre yapacak. İçlerinde bir muhalif grup var. Yönetimi değiştirmek istiyor. Aa! Ne görelim, birileri Beşiktaş’taki muhaliflere şiddetle karşı. Olabilir tabi… Bundan daha normal ne var? Hele durun. Beşiktaş kongresindeki muhaliflere şiddetle karşı olanlar Beşiktaşlılar değil, Galatasaraylılar!

Tuhaf değil mi?

İşin başından beri iktidar, MHP muhaliflerinin karşısında. Sadece iktidardaki parti ve hükümet değil, daha başka makamlar da basınıyla, televizyonuyla, zirvesiyle ‘iktidar’ın bütünü MHP muhaliflerine yükleniyor. Muhalefet partisi MHP’den de ‘iktidar’a destek mesajları gidiyor.

Eğer bir süredir Türkiye’den haber alamamışsanız, aklınız karışabilir. Tekrar edeyim:
H İktidar muhalefet partisinin yönetimini destekliyor.
H Muhalefet partisinin yönetimi bunun altında kalmayıp o da ‘iktidar’ı destekliyor.
H İktidar ve muhalefet partisi yönetimleri muhalefet partisinin muhalefetine karşı.

Aynen böyle!

Popper ve demokrasi

Birkaç hafta önce The Economist dergisi Karl Popper ile yaptıkları eski bir röportajı internet sitesinde tekrar yayınladı. Orada Popper’den demokrasiyi tarif etmesi isteniyor. Popper’in cevabı şöyle: “Demokrasiyi yönetimin seçimle geldiği idare tarzı diye tarif etmek doğru değildir. Demokrasiyi en iyi tarifi, yönetimin seçimle kolayca gittiği idare tarzıdır.”

Kahrolası düşmanlar oyun oynar, liderlerimiz oyuna gelmez.

İnsanlar siyasilerin ne yapacaklarını, yani projelerini dinleyip aralarında ona göre bir seçim yapmak isterler. Zaten ‘politika’, ‘siyaset’ kelime anlamıyla budur. Hangi siyasetle, politika ile ülke kalkındırılacak, hangi siyaset ve politika ile parti iktidara taşınacak? Fakat proje yapmak zordur. Proje yapsanız bile proje anlatarak kitleleri heyecanlandırmak da zordur. Hâlbuki yedi milyon yıllık evrimimiz bize,  düşmanlara karşı hemen davranma içgüdüsünü vermiştir. Dosta, iyiye, güzele duyduğumuz heyecanın kat ve kat fazlasını düşmana karşı duyarız. Bu yüzdendir ki Eric Hoffer, “Gerçek İnanç Adamı” şaheserinde, “Allahsız siyasî hareket olabilir ama şeytansız siyasî hareket yoktur” diyor. Parti içi siyasetimizde, partiler arası siyasetimizde, hattâ uluslararası siyasetimizde şeytanımız bol: Ajanlar, paralleler, hainler… Düşmanlar oyun oynuyor ve bizimkiler düşmanlara göre geri zekâlı olduğundan hep oyuna geliyorlar. Fakat liderlerimiz… İnsanlık hâli, arada sırada onlar da aldanıyor ama genelde, bütün delegeler, bütün seçmenler oyuna gelse de onlar oyuna gelmiyor. Oyuna gelmedikleri için de koltuktan kalkmıyor.

Evet, Türkiye’de siyaset çok farklı, çok renkli, lezzetinden yenmez portatif bir ziyafet. Seviye? Yer sofrası…

 

 

MHP’de Bir Şey Değişecek, Türkiye’de Her Şey Değişecek

Pazar günü Ankara’da Türk siyasi hayatında bir ilk yaşandı. Bu ilk olay ileride Türkiye siyasi tarihinin bugünkü gelişmeleri yazıldığında önemli kırılma noktalarından biri olarak kitaplarda yerini alacak.

İlk defa bir partinin iç işi olan kurultay toplanması iktidar partisinin, Saray’ın, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının, mahkemelerin meselesi oldu. 4 genel başkan adayı Meral Akşener, Ümit Özdağ, Sinan Oğan ve Koray Aydın‘ın öncülüğünde olağanüstü kurultay talep eden kitleleri, Kurultayın yapılacağı otelin önünü kesen binlerce polis, Toma’lar, polis bariyerleri, itfaiyeler karşıladı.

Partinin asli sahibi olan delegeler kurultay yapmak istedi. Genel Başkan adayları ve delegeleri kurultay mahalline sokmadılar.

Oysa kurultay yapılır, hukuken geçersiz ise aldığı kararlar geçersiz sayılabilirdi. Kurultay yapılır, hukuken geçerli olduğu tespit edilirse de kurultayda alınan kararlar da uygulanabilir hale gelirdi. Buna dahi izin vermediler. İlk defa bir parti kongresi polis marifetiyle engellendi.

MHP için en güçlü genel başkan adayı olduğu bu olay esnasında bir kere daha anlaşılan Meral Akşener otobüs üzerindeki konuşmasında bu durumu vurguladı:

“Biz zannettik ki kongre talebimiz sadece bir iç işimizdir. Gelinen noktada anladık ki MHP kongresi iç işimiz değilmiş. Kirli düzenin, hukuksuzlukların devam etmesi için, kurulu yapının kilit taşını biz çekiyormuşuz. Ülkücüler bir irade ortaya koydular. ‘Çatlasanız da patlasanız da o kilit taşını çekeceğiz’ dediler. 1999’da vardı ya ‘bir şey değişecek, her şey değişecek’. Evet, bizim kurultayımız olacak ve Türkiye’de her şey değişecek.”

Onbinlerce ülkücünün katıldığı bu toplantıyı yerinde izledim. Meral Akşener’in müthiş etkili konuşmasını benim yakınımda dinleyenlerden bazılarının gözyaşlarına hâkim olamadığını veya heyecandan titreyerek “ağlayacağım, kendimi tutamıyorum” dediklerine şahit oldum.

MHP’lilerdeki heyecan ve kararlılık hareketin sıradan bir genel başkanlık rüzgârından ibaret olmadığını, çok derin bir dip dalgasının varlığını gösteriyordu. Tsunaminin sahile vuran ilk öncü dalgası Meral Akşener’in sözlerini teyit eden güçte oldu.

Bu dip dalgasını, bu tsunamiyi hiçbir baskı ve hukuksuzluğun önlemesi mümkün değil.

Olaylar esnasında polis bariyerleri karşısında tavrı, otobüsün üzerinden hitap ettiği onbinlerce MHP’liye içinden taşan inanç ve duygularını aşılayarak bir cezbe hali yaratması Akşener’in sıradan bir genel başkan olmayacağının işaretleriydi.

Senelerdir izlediğim MHP toplantılarından hiçbirinde olmayan bir şey de “Bahçeli istifa” sloganlarıydı. (Akşener, kendi konuşması esnasında da bu slogan atılınca, ‘yapmayın” diye müdahale etti.)

Devlet Bahçeli’nin kitlede yarattığı kırgınlık, ümitsizlik hali patlamaya hazır bir öfkeye dönüşmüş. “Hareketin lideri Devlet Bahçeli” sloganı değiştirilmiş. “Hareketin engeli Devlet Bahçeli” şeklinde söylendi.

Bu öfkenin sebebi “kurultaydan kaçmak için Saray’ın himayesine girdiği ve hukuksuzluklardan medet umduğu” algısı. Ülkücüler bunları içlerine sindirememişler.

Devlet Bahçeli ise “ülkücü iradeye” kulak vermek yerine, 900 civarındaki delegenin ve “itibar ve iktidar isteyen” MHP kitlesinin iradesini hiçe sayan ağır tivitır mesajlarıyla cevap verdi.

Bahçeli maalesef kendisine yakışmayan dramatik bir siyasi akıbete doğru yaklaştığını göremiyor. Gerçekten üzüldüm.

**********************************************

MHP’deki Değişim Kimi Ürküttü?

Milliyetçi Hareket Partisi’nin olağanüstü kurultay sürecinde yaşananlar toplumumuzda “bu kadar da olmaz” dedirten cinsten gelişmelerdi.

4 genel başkan adayının öncülük ettiği olağanüstü kurultayın tarihi belli idi. Belirlenen 15 Mayıs saat 10‘dan bir buçuk gün önce, mesai saati bitimine ramak kala, İcra Hukuk Mahkemesi kararını açıkladı. Bu karara göre kurultayın yapılmasının önünde ki engel kalkmıştı.

Bunu takip eden iki saat içinde peş peşe Gemerek Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı, Ankara 25. İcra Müdürlüğü kararı, Adalet Bakanlığı açıklaması, Valilik açıklaması peş peşe geldi.

Hele hele Adalet Bakanlığı ve Ankara Valiliğinin mesai saati dışında da çalışarak, açıklamalar yapması gözlerimizi yaşarttı. Kurultayın yapılmaması yönünde yapılan bu açıklamalar açıkça yargıya müdahale sayılacak nitelikte idi.

Hukukun teknik açıklamalarından bir şey anlamayan sade vatandaş şaşkın şaşkın bir MHP genel merkezinin ve Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına, bir diğer genel başkana adaylarının açıklamalarına bakarak kurultayın yapılıp yapılamayacağını anlamaya çalıştı, çoğu anlayamadı.

Fakat kitlelerin sezdiği bir şey var: MHP kurultayında gerçekleşecek değişim sadece MHP’yi ilgilendirmiyor. Türkiye’nin kaderi bu değişime bağlı. Hatta bu değişim bölgesel dengeleri de etkileyebilecek önemdedir.

*****************************************************

Sadece Tabanın ve Delegenin İRadesine Bakın

Hukukun labirentlerine girmeden bakınca mesele çok basitti.

Partilerin en yetkili organı üst kurul delegelerinden oluşan genel kuruldur. Bu delegeler isterlerse genel başkanı değiştirebilir, yetkilerini elinden alabilir, hatta partiyi kapatabilir. Bu kadar yetkili olan bir organın olağanüstü toplanma (kurultay) kararına hiçbir kimse veya kurum karışamaz.

Eğer yeterli sayıda delegenin/ yetkili üyenin kararına rağmen kongre/ kurultay toplanamamasını sağlayacak bir hukuki yorum kabul edilirse hiçbir parti, dernek, vakıf hatta şirket olağanüstü kongre yapamaz.

Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesi MHP’de yeterli sayıda delegenin olağanüstü kurultay talebinin olduğunu tespit etti. Yargıtay’ın dahi bu iradeyi yok sayması -bir hukuk devleti isek- mümkün olamazdı.

Eğer hukuk devletinin kırıntısı kaldı ise, geciktirilen Yargıtay kararı açıklandığında görülecektir ki, “olağanüstü kurultay yapılacaktır.”

**********************************************

MHP’yi Kim Yönetiyor?

Milliyetçi Hareket Partisi’nin delegelerinin olağanüstü kurultay talebine rağmen kurultayın engellenebilir olması demek MHP’nin, üstelik yargı kullanılarak, yetkisiz kişiler tarafından veya dışarıdan yönetilmeye başlandığı anlamına gelir.

Yargıtay 18. HD bu kadar basit bir dosyada kararı niye geciktiriyor? Muktedir gücün baskısı ile olduğu iddialarını haklı çıkaracak gecikme adalete duyulan güvenini iyice sarsmakta. Adalet Bakanının şahsen ve bakanlığın yaptığı açıklamalar, Ankara Valiliğinin açıklaması, İcra Müdürünün Hâkim kararını uygulamayarak Adalet Bakanlığı görüşünü sorması ve buna göre karar alması yaşanan hukuksuzluğun kaynağını göstermesi bakımından önemlidir.

Milliyetçi Hareket Partisi‘nin 19 yıllık genel başkanının “Türk Milliyetçiliğini de ayakları altına alan” iktidarla/ muktedirle bu kadar ortak hedefte ve metotta buluşması anlaşılır gibi değil.

“Ergenekon, Balyoz, Casusluk davaları” gibi hukuku katlederek yapılan operasyonlar açıkça hukukun katledilmesiydi. Şimdiki proje hukuku katletme pahasına “MHP’nin ne olacak ne ölecek noktada tutulması.” Yani oy oranının yüzde 10’un altında kalması.

Bu projeye alet olunması ülkücülerin vicdanını kanatmakta.

Meral Akşener’in konuşmasında “kendinde güç addedenlere sesleniyorum. Ne yaparsanız yapın, kimle işbirliği yaparsanız yapın, MHP’yi sarayın ve AKP’nin arka bahçesi yaptırmayacağız” cümlesi MHP kitlesindeki kanayan vicdanlara pansuman oldu.

“Bırakın ülkücü irade ne istiyorsa o olsun” diyemeyen MHP yönetiminin hangi saikle bu hale düştüğünü bilmiyoruz.

Ama başkanlık veya partili cumhurbaşkanlığı sistemine geçerek tek adam yönetimini getirmek isteyenlerin neden MHP’nin mevcut yönetimine sahip çıktığı açık.

Bu yönetimle bir baskın seçime girmesi halinde MHP’nin baraj altına itileceği kesin. İki partili bir mecliste 400 civarında bir milletvekili çıkarma planları yapanların, MHP’de bir değişime izin vermemeye çalışmasını anlıyorum. Bırakın başkanlığı, kendisini iktidardan düşürebilecek bir MHP’yi istememesi normal.

Ama hukukun bu kadar katledilmesini içime sindiremiyorum.

Hukuk bir gün herkese lazım olur. Yarın şikâyet etmek istemiyorsanız, bugün hukukun üstünlüğüne saygı duyun.

 

 

Bayrak Rüzgârını Almıştır!

0

Açık bir itiraf!

Genel merkezin avukatı Av. Mete Han Özkan, canlı yayında CNN de;

– MHP’nin iktidar olmak gibi bir amacı ve derdi yok diyor .

– Bizim AKP karşıtlığımız ve referandum gibi bir derdimiz de yok diyor!

Madem öyle ise;

”Böyle bir MHP” ye milliyetçi – Ülkücüler, Türk halkının oy vermesi için bana bir tek sebep gösterebilir misiniz? İşsiz – aşsız kalmış, bir dilim ekmeğe muhtaç kalmış, yıllarca köşeye kıstırılmış Ülkücü yürekler yeni bir çıkış yolu aramasında ne yapsınlar!

*

Tabanın ne yaptığından habersiz, çekilen onca çileye kulak vermeyen Balgat’ın beyanatları artık Ülkücü Hareket’in umudu olmaktan çıkmıştır.

Bu anlayıştaki bir yönetime neden oy versin ki bu insanlar? Takatsiz kalmış yorulmuş bıkmış usanmış, hantallaşmış bir teşkilat ve teşkilat zincirine, girişteki sözleri duyunca Türk Halkı, Ülkücü taban oy verir mi sizce?

*

Geçen akşam bir Tv deki tartışmada Doğunun Başbuğu, binlerce Ülkücünün yetişmesinde önemli emeği olan Yılma Durak Ağabey’i izledim. Karşı tarafta ise genel merkezi söz de savunan, savunmasına nasıl izin verilir diye hayıflandığım, zarardan başka bu davaya hiç bir faydası olmayan Cemal isimli vatandaş, meseleleri kavga ile çözmeye çalışan bir zat vardı . Bu zat daha önceleri de meclisin önünde dava adamı, Başbuğun yol arkadaşı MHP meclis başkan adayını fitursuzca tartaklamıştı. Birilerinden ses çıkmamıştı. Şimdi ise bu programda terbiyesizce Yılma Bey’e hakaret eden bu adamın tutumunu ve bu adamı MHP genel Merkezini savunmak için oraya çıkmasına izin verenlerin nasıl izin verdiğini anlamak elde değildi, yadırgamamak içten bile değildi. Tüm çıkarsızca Ülkücüyüm diyen herkes bu olayı izlerken,Yılma Bey’in mücadelesini ve bu kavgacı adamın ne olduğunu bilen herkesin , göz yaşlarını içlerine akıtarak izlemesini görürcesine bizler etkilendiğimiz gibi , eminim herkes de etkilenmiştir.Ne hallere düşmüşüz , kimlerleyiz dercesine …

*

12 Eylülde içeri alınan Yılma Durak Bey, defalarca işkenceye tabi tutulmuş, ailecek olağan üstü haksızlıklara uğramış Ülkü devlerinden biridir. Kenan Evren öldüğünde, bu ağabeyimizin ailesi cenazede ” Hakkımızı helal etmiyoruz” diyerek bağırırken, ağızları kapatılmıştır. Çığlıklarını en iyi anlaması gerekenler benim genel merkezim olmalıydı, onların yerine bu aile, boş gök kubbeye mi seslendiler acaba? Çile çeke çeke bir deri bir kemik kalan Yılma Bey’i lise 2. sınıfta iken teşkilat görevlisi olarak Erzurum’a gittiğim zaman tanıdım. Kısa boylu naif yapılı biri. Onunla Üniversite Kütüphanesinde konuşurken, acaba yanlış adamla mı konuşuyorum, Doğu’nun Başbuğu bu mu diye de düşündüğümü söylemeliyim. Ancak bir salonda Yılma Bey, konuşurken gözümde, yüreğimde büyüdü büyüdü salona sığmaz olmuştu. O küçük görünümlü adam meğerse ne kadar da büyükmüş, Allah-u Ekber, diye bağıracakken ağzımı tuttuğumu ifade etmek isterim…

*

Bunca çile çeken, davası uğruna hırpalanan elbiselerini çıkarsanız iğne iplik kalmış, ancak hala o Ülkücü dev yüreğin sahibi hakaretlere uğrarken, eyy tepedekiler, bir terbiyeden yoksun adamı Yılma Bey’in karşısına çıkarmakla, o pişkin ve kavgacı, neyi savunduğunu bilemeyen bir zatla karşılaştırdığınız için yuh be dedirttiniz sonunda . Şu an mecliste olması gereken bu dava adamının, hep bile bile de harcandığını düşünmek bile istemiyoruz, sürekli seçilemeyecek yerlere konması bu camiayı da üzmüştür elbet. Ve hala Ülkücü Hareket bu tıkanıklıktan çıksın diye ,”Ölmez bu hareket, ölmez bu dava ” diyenlere destek olmak, son nefese kadar bu mukaddes davaya hizmet için yollara düştü ağabey, diğer çıkarsız harcananlar, sahipsiz on binler gibi.

*

”MHP’nin iktidar olma gibi bir amacı yok” diyenler;  bu çile çeken dava adamları boşa mı çile çektiler ve hala çekiyorlar! Dursunlar ve tüm şehitler boşuna mı öldüler? Ülkücü Hareket bu ülkenin nimetlerinden faydalanmayacak mıdır? Sevdası, vatan, millet, devlet, bayrak ve İslam olanlar hiç mi gülmeyeceklerdir? ”MHP’nin iktidar olma amacı yok diyenler ” eli ile demek ki zamanımız çalındı, boşa kürek çekmişiz, vurulmuşuz, hırpalanmışız, sürülmüşüz ve sizin umurunuzda değil öyle mi? Varsa yoksa tepeden aşağı sahiplenilen koltuklarınız mı daha önemli olan!

*

Bu kafalarla bir yere varılamayacağı açıkça ortadadır. Sarayın rüzgarı ve cazibesi zannederiz ki sizleri de büyülüyor gibi. O yüzden midir ki ”Bizim AKP karşıtlığımız ve referandum gibi bir derdimiz de yok” diyorsunuz! Ortaya çıkan yeni rüzgârı Türk Milleti ve Ülkücü Hareket sahiplenmiştir. Bu rüzgar, fırtınaya dönüşecektir. Bu ülkenin kurtuluşu bu harekete bağlıdır. Cumhuriyetin, Demokrasinin ve adaletin tamiri için hak yerini yakın zamanda bulacaktır inş…Hırsızlar,vatan hainleri, dış güçler korkudan tutuşmuşlardır, iftiralar gırla gidiyor ,açıkça bu durumları da gözlemliyoruz . Bu yolda düşenlerde( Daha ilk adımda tahminimizde yanılmadığımız Koray Bey’i, izliyoruz… ) ,kalkanlarda olacaktır, muhakkak . Bizleri yadırgayanlarda olacaktır, umurumuzda değil. Bizler bu meselede Allah’ın rızasını kazanmak için varız. Dün ne isek bugünde oyuz . Önemli olan vatanın bölünmez bütünlüğü ve adaletin Ömerce tecellisidir.

Bayrak Meral Akşener ve diğer dik duracak olan dava adamları ile rüzgârını almıştır. Tüm tuzaklar nafiledir!

Saygılarımla…

 

 

 

Sosyolog Prof. Dr. Mahmut Arslan ile ‘Millet-Milletleşme’ Kavramı ve süreci ekseninde derin bir sohbet yaptık.

 

Oğuz Çetinoğlu: Yurdumuzdaki Kürtçülük problemi, sosyoloji ilminin merceğinde nasıl görünüyor?

Prof. Dr. Mahmut Arslan: Kürtçülük hareketi bir milliyetçilik hareketidir. Fakat ben Kürt hareketinin Türkiye için fazla bir tehlike oluşturduğunu zannetmiyorum.

Çetinoğlu: Farklı bir Görüş…

Milliyetçilik‘ kavramı, ‘millet‘ kavramı ile bağlantılıdır. ‘Kürtçülük hareketi‘, ‘milliyetçilik‘ olarak yorumlanırsa, ‘Kürtler‘in de ‘millet‘ olduğu yorumu yapılabilir. Soruyu şöyle sorayım: Milletler tabîi oluşum ve gelişim içersinde meydana gelirler. Şâyet ‘Kürt milleti’ varsa bu millet, tabîi bir oluşumun neticesi midir yoksa Türkiye’nin başına birtakım gaileleler çıkarmak isteyen dış güçlerin oluşturduğu suni bir yapı mıdır?

Prof. Arslan: Türkiye’den ve özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu’dan Almanya’nın birçok şehrine Kürt vatandaşlarımız gitti. Bir baktılar ki Almanya’da ve bütün Avrupa’da Kürdoloji, Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri var, yüksek lisans yapılıyor, doktora tezi falan… Mesela ben Frankfurt’a gittiğim zaman bir Kürt çocuk doktora tezi hazırlıyordu. Zazaca üzerine çalışıyordu. Alman hocalar var biliyorsunuz Keldal diye biri var Paris’te Zazacanın aslında Kürtçe olmadığı Hitit dilinin bir kalıntısı olduğuna dair bir çalışmaydı o. Ve birdenbire o bölgeden gelen Zaza Kürtler artık kendilerine Kürt dememeye başladılar. Hatta birtakım haritalar çizip ‘Zazaistan’ toprağını belirlemenin telaşına düştüler.

Çetinoğlu: Mevzuumuzla bağlantılı herhalde…

Prof. Arslan: Bunu anlatmaktaki kastım şu: Bu bizim Almanya mâceramızla birlikte orada bir diaspora oluştu: Kürt diasporası. Bunlar çalışıyorlar, para kazanıyorlar. Zaten PKK’nın en büyük finansman kaynaklarından biri o. Ve iyi kötü bir Kürt entelijansiyası oluştu.

Çetinoğlu: Oluştu mu, oluşturuldu mu? Kimler tarafından oluşturuldu?

Prof. Arslan: Hiç bir hareket, belirli bir finansmanı olmadan belirli bir entelijansiyası olmadan gelişmez. Yani bu Almanya maceramız bizim için ufuk açıcı oldu ama ortaya da böyle manzaralar çıkardı. Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi, Avrupa’nın, Fransa’nın biraz önce söylediğim türdeki araştırmalar mesela bir Hollandalı profesör gelip, Irak’ta Erbil, Selahattin ve Süleymaniye’yi, sonra da bizim Güneydoğu’yu ve Doğu’yu dolaşmış. Cilt cilt Kürdistanla ilgili kitaplar yazmış. İlk büyük yayınlar hep Avrupa’da, özellikle Hollanda’da, Belçika’da çıkmaya başladı. Şimdi ister istemez bu kitapları okuyan genç insanlar Kürtçülük hareketine şartlanmaya başladılar.

Çetinoğlu: ‘Kürkçülük hareketinin fazla bir tehlike oluşturmadığını’ söylemiştiniz. Sizi bu kanaate vardıran etkenler nelerdir?

Prof. Arslan: Kürtçülük hareketinin önündeki en büyük engeli bence şudur: Kürtlerin % 95’inin Sünnî olması, % 5 civarındakinin de Alevî olması. Bu Alevî Kürtler daha radikal ve Avrupa’da en çok seslerini duyuranlar bunlar. Eğer bu sosyolojik yapımız Ortadoğu’daki Kürtlerin tamamına Alevî, Ortadoğu’daki Türklerin tamamının Sünnî olması şeklinde tecelli etmiş olsaydı yani ırkî fayla dinî veya mezhebî fay üst üste otursaydı biz bu Güneydoğu’yu elimizde tutamazdık. En büyük gerçek şu: oraya gittiğiniz zaman görüyorsunuz on binlerce, yüz binlerce Sünnî Türk ve Kürt akraba olmuşlar. Ve özellikle Tunceli bölgesindeki Alevî Kürtlerle hiçbir temasları yok. Sünnî Kürt, Alevî Kürtten kız alıp vermiyor. Malatya’nın kayısı pazarında sordum ‘Kayısı bile getiremezler buraya.’ Diyor. İkisi de Kürt Tunceli bölgesinden. ‘Çünkü biz onlardan değil kız, kayısı bile almayız.’ Diyor. Buna benzer şeyler var, bu bizim şansımız. Yani bu iki çatlağın üst üste oturmaması önemli bir şanstır. Bir de Osmanlı Devleti’nden gelen bir yapılanma var. Kürtler; daima Araplardan çok Türkleri kendilerine yakın hissetmişlerdir. Belki Sünnî oluşlarından kaynaklanıyor. Her Cuma bu adamlar aynı safta omuz omuza namaz kılıyorlar, vaaz dinliyorlar. Yani sosyal mesâfe bakımından bunlar son derece önemli. Bir de benim araştırmalarıma göre Bizans döneminde Anadolu’da Kürt yok. Bizans’ın Doğu komşuları diye Almancadan çevrilmiş Fikret Işıltan Hocanın kitabı var. Kürt yok Anadolu’da…

Çetinoğlu: Sonradan oluşmuş… Nasıl oluşmuş?

Arslan: Hammer tarihinde okudum. Hammer’in Osmanlı tarihinde Yavuz Sultan Selim Han, Tebriz Seferi’ne gidip de Şah İsmail’i yendikten sonra görülüyor ki; Şah İsmail’in 17’ye yakın Sünnî Kürt aşiretiyle başı derttedir. Bunları tedirgin ediyor. Bunları ordusunun önüne katıp Anadolu’ya getiriyor. Hammer diyor ki; ‘Bunları Yavuz Sultan Selim Han, Kars’tan Urfa’ya kadar yerleştirdi ki içerdeki Alevî unsurun İran’la temasını kesmek ve Sünnî bir tampon bölge oluşturdu.’

Çetinoğlu: Faydası oldu mu?

Prof. Arslan: Dikkat ederseniz Anadolu’nun iç kısmında Sünnî Alevîler vardır. İran’da da Kürt Alevîler var. İki Alevî grubun arasındaki bölgede 17 Kürt aşiretine toprak vererek oraya Sünnî Kürtleri yerleştiriyor. Çünkü Sünnî Kürtleri kendisine yakın buluyor. O zaman Kürtçülük mürtçülük diye bir şey yok Sünnîlik ve Şiîlik var. Yani İran’la en büyük rekabet iki ideoloji arasında: Sünnîlik ve Şiîlik. Zaten Şiîlik de sonradan gelişti. Selçuklular zamanındaki Baba İlyas İsyanları falan filan sonradan olan hâdiseler. Edebil Medreseleriyle gelişti. Belki Osmanlı döneminde yeni yeni başlamıştı.

Çetinoğlu: Zaten Yavuz Sultan Selim zamanında Kürt asıllı İdris Bitlisi Osmanlı Devleti’ne sadakatla hizmet etmiş bir insan…

Almanların Zazaca üzerinde çalıştıklarını söylediniz. Alman üniversitelerinde Kürdoloji bölümleri var Frankfurt Üniversitesi’nde. Zazaca ve Kırmançça birbirinden tamamen ayrı diller. Hangi tarihte bilmiyorum Kürtçe dergiler çıkartılırken sayfanın bir tarafında Kırmançça öbür tarafında Zazaca yazılar bulunuyordu. Bir Alman sosyolog diyor ki: ‘Siz ne yapıyorsunuz böyle? 2 ayrı dil, 2 ayrı millet demektir. Türkiye sizi birbirinize düşürebilir. O halde sizin bir dil etrafında toplanmanız lâzım.’ Ve Kırmançayla Zazacayı tek bir Kürtçe lisan haline getirme çalışmalarını başlatıyorlar…

Prof. Arslan: Benim gördüğüm kadarıyla yine de Kürtçe lisan olmuyor çünkü kelimelerin etimolojisini incelediğimizde ya Farsçayla ya Arapçayla veya Türkçeyle bağlantılı olduğunu görüyoruz. Diyelim ki 1000 kelimelik bir lügatleri var. Belki 500 tane 600 tane Farsça ve Arapça, yâni Türkçe olmayan kelimeler var. Onlar da nerden kaynaklanmış? Belki Orta Asya’dan Sasaniler zamanından gelen bir takım kelimeler olabilir. Böylece suni bir dil oluşturdular.

Çetinoğlu: Kürtlük de böylesine suni olarak oluşturulmuş bir millet intibaı uyandırıyor.

Arslan: Böyle bir realite var. Yani Kürtçe konuşan bir halk var. Ve bu halk diyor ki benim dilim Türkçeden farklı, Arapçadan farklı. Ama cümle yapısına baktığımız zaman bu bir Hint-Avrupa dili. Türkçe Ural-Altay dil ailesi olarak ayrı bir gruptan Farsçanın uzantısının bir alt kolu diyebiliriz. 3 tane ana konuşma var. Birbirlerini anlamıyorlar. Kirmanççe, Zazaca bir de Soranice dedikleri… Soranilerle Goraniler birbirlerini biraz anlıyorlar. Fakat ortaya tek dil bir türlü çıkamadı. Ve o yüzden zaten Kuzey Irak’taki manzarayı da görüyoruz. Soranice konuşanların başında aşiret reisi olarak Talabani vardı. Kırmançca konuşanların başında da Barzaniler var. Aslında bu bölgedeki Kürtler aşiret düzeyinden kurtulup millet düzeyine de gelememiş.

Çetinoğlu: Neden gelemediler?

Prof. Arslan: Gelemeyişinin en önemli sebebi şu: Mesela daha yakın zamanlara kadar Talabani’yle Barzani birbirlerine top, tüfek çatışıyorlardı. İki taraftan da binlerce insan ölüyordu. Zaman zaman ikisi bir olup PKK’yla çatışıyordu. PKK bunlardan binlercesini öldürdü. Yâni bunlar kendi hâline bırakılsa, birbirlerini öldürecekler. Câhiliyye dönemindeki kabileler gibi ırkçılık yapıyorlar.  Millet şuuru oluşmadığı için aşiret şuurundan kurtulamamışlar. Bir de şu gerçek var ki bugün Kürtlerin yaşadığı bölge denize açık olmadığı için orada bir devletin yaşaması mümkün değil. Bunlar da bunu biliyorlar.

Çetinoğlu: Bu görüş ne kadar geçerli? Denize açılamayan o kadar çok devlet var ki…

Prof. Arslan: Var da hepsi büyük bir güçlük içinde. Ermenistan başta olmak üzere… Ermenistan Türkiye’yle arasındaki sınırı bir açabilse… Aklı-fikri Erivan’ı bir otobanla Trabzon limanına bağlamak, böylece kendisini kurtarmak… Fakat Kürt bölgesinin bir durumu var. Emperyalizmin elinde bir koz var. Eğer bu bölgede Kürdistan istenirse, isteniyorsa… Musul ve Kerkük petrollerini bu suni devletin finansmanı olarak kullanmak… O zaman denize açılmalarına da gerek kalmayabilir. Belki Türkiye’nin oradaki Türkmenleri devreye sokarak durumu kurtarabilir. Kerkük’teki o tapu ve nüfus dâirelerinin yağması şudur budur, oraya Kürt nüfusunun iskânı içindir.

Kürtler en büyük kurtuluşlarının bu Kerkük petrolleri olduğunu biliyorlar. Türkiye de Amerika’ya baskı yaparak etkili oldu. Buranın bir Kürt şehri olması konusu referanduma götürülmek istendi ve öylece kaldı. Yani Türkiye’nin bastırmasıyla oldu. Türkmenleri henüz temizleyemediler oradan. Süper devletler de ancak ve ancak kendilerine tâbi devletlerin oluşmasını istiyorlar. Yâni bir Kürdistan Devleti oluşturmaya çalışıyorlar. Bu devlet, süper devletlere tâbi olacak. Onların desteğiyle ayakta kalacak ama bu desteğin karşılığında da petroller o süper devlete akacak. Yalnız burada mesela bizim aydınlarımızın televizyonda tartışmalarında görüyorum, tezi şu; Amerika bu bölgede bir Kürdistan kurdurup İsrail’i de onunla temas hâlinde bulundurmak. Ortadoğu’nun göbeğinde bu Kürdistan’ı kullanma düşünceleri var. Benim aklım pek buna yatmıyor. Yâni ABD’nin hemen hemen ordularının tamamı NATO’ya ve Pentagon’a bağlı bir Türkiye Cumhuriyeti burada bütün hâlinde varken alternatif aramaz. İleride ne olacağı bilinmeyen,  kendi kendilerini yönetip yönetemeyeceklerini bile belli olmayan, biraz önce söylediğim yani sosyolojik olarak aşiret düzeyinden çıkıp millet olamamış, millet olamadıkları için devlet de olamayacak olan bir yapılanmayı neden tercih etsin?  Böyle bir siyâsî yapıyı ne dereceye kadar manüple edecek de Ortadoğu’daki menfaatlerine kullanacak? Bana kalırsa Amerika bundan vazgeçecek. Oradan bir yere gidemeyeceğini anlayacak ve Ortadoğu’daki en büyük uzantısı olan Türkiye’yi tercih edecek. Türkiye bugün Amerika’nın müttefiki durumdadır. Biz Irak’a girişine yardımcı olmadık ama NATO’nun da müttefikiyiz. Yâni kalkıp da o Kürt bölgesi için Türkiye’yi fedâ edeceğini zannetmiyorum.

Çetinoğlu: Batıların mutlaka B ve C planları vardır. Kürt devleti kurdurup da o devleti, kendi menfaatlerine uygun tarzda kullanamazlarsa, Zazalarla Kırmançları birbirine düşürüp istediğini elde etmeye çalışır. Ayrıca Kürt devleti projesini, Türkiye’yi dize getirmek için bir tehdit unsuru gibi koz olarak elde tutuyor da olabilirler…

Prof. Arslan: Eğer Türkiye dış politikasında radikal değişiklikler yaparak; İslam dünyasının lideri olmak, Türk dünyasının lideri olmak isterse, ona da müsaade etmezler. Eğer onlara göre boyumuzdan büyük işlere soyunursak bu Kürdistan bölgesini ve bu Kürt realitesini ve ayrılıkçı gücü her türlü şekilde kullanırlar. Yukarıda bir de Rusya Federasyonu var. Onun da Ortadoğu’da emelleri var. Ama şu gün gözüküyor ki Obama yönetimi Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamıyorlar. Bölge lideri olmasını da hiç istemiyorlar.

Amerikan büyükelçisinin Milliyet’te tam sayfa mülakatı vardı. ‘Türkiye’yle anlaşamadığız noktalar var ama o bizim güçlü müttefikimizdir. Bâzı konularda birtakım ayrılıklar ortaya çıkıyor. Bu ayrılıkların sayısı artar.’ diyor. Dikkat ederseniz Amerika sürekli Almanya’ya ve Fransa’ya baskı yapıyor. Diyor ki: ‘Bu Türkiye’yi itelemeyin, içinize alın.’

Çetinoğlu: Çünkü Avrupa Birliği üyesi olan Türkiye; daha yumuşak, istenilen kalıba sokulabilecek bir Türkiye olacaktır…

Arslan: Evet! Avrupa topluluğunun içindeki Türkiye’nin kontrolü ABD açısından daha kolay olacaktır. Eğer bunlar isterlerse, Türkiye yeni müttefikler ararsa batıdan ve ABD’den uzaklaştığı oranda sâdece Kürt meselesi değil, daha başka meseleleri de kaşırlar. Yâni orda artık ‘düşmanımın düşmanı dostumdur politikası devreye girer.

Çetinoğlu: İsâbetli bir değerlendirme. Yöneticilerimiz bunu asla göz ardı etmemeli…

Az önce ‘millet’ ve ‘halk’ kelimelerini kullandınız. Milletle halk arasındaki farkı vurgulamak isteyişinizin özel bir maksadı olduğunu düşünüyorum.

Prof. Arlan: Millet kavramı Arapça bir kavram. Osmanlı Devleti döneminde dinî cemaatlere verilmiş bir ad. Biz onu sonra Fransızcadaki national kelimesinin karşılığı olarak kullanmaya başladık. Cumhuriyetten sonra oldu. Ve ‘millet’in muhtevasında, mânâsında bir değişiklik oldu. Eğer millet ‘nasyon‘ ise, batı dilinde ‘neyşın‘ ise, bu kolektif bir ruhu gerektirir. Yani kolektif ruh, bu insan topluluğunun aynı dine, aynı dile, aynı kültüre, aynı örf ve âdetlerle aynı potada erimiş olması gerekir.  Kolektif ruh bu işte. Bu kolektif ruh ne kadar güçlüyse millet de o kadar güçlüdür. Halk kavramında o unsurlar yok. Halk kavramı âdeta bir kitle kavramıdır. Yani insanların arasında hiçbir müşterek ruh yok. Her an dağılabilir. Ayrı dilden ayrı mezhepten ayrı örf ve âdetten insanları içine alıyor. Geçici bir süre için beli noktalarda birlik olabilir.

Çetinoğlu: Şuna benzetilebilir herhalde diye düşünüyorum. Fenerbahçe’nin maçına gideriz. Stadyumda; değişik semtlerden gelen, değişik mesleklere mensup insanların hepsi Fenerbahçelidir. Fenerbahçe’nin galibiyeti için tezâhürat yaparlar. Birlik teşkil ederler. Fakat maç bittikten sonra her biri kendi kültürüne, kendi mahallesine, kendi iç bünyesine döner.

Prof. Arslan: Halkları da öyle mütalaa etmek mümkün. Yani geçici bir zaman dilimi için bir araya gelebilir. Tarihî beraberlik söz konusu olunca onları, bir araya tutan önemli bir unsur yoktur. İşte şu var çok ilgi çekici… Mesela Galatasaraylı söylediğiniz gibi Fenerbahçeli, Beşiktaşlı olmak… Şimdi bu bir üst birlik. Yani Ziya Gökalp’ın ‘mâşerî ruh‘ dediği şey… Ortaya çıkıyor bir süre sonra dağılıyor çünkü onların değişik mensubiyetleri var. İnsan bir anda birden fazla cemaatin mensubu olabilir. Eğer o tepede birleştiren en güçlü ruh sizi bir araya getirirse getirir. O faktör ortadan kalkarsa aşağıda toplum atomize olur, dağılır. O yüzdendir ki millet aslında millî şuur veya millet bilinci bu mâşerî ruhun olup olmamasına bağlıdır. Hatta Ziya Gökalp buna aynı zamanda ‘mâşerî vicdan‘ der. Yâni sadece bir araya gelen faaliyet, gelenek, görenekler değil. Mesela bizim acıma duygumuz. Bu bile bizi biz kılan faktörlerden biri. Mâşerî kolektif vicdan denilen olay. Biz neye acırız neye acımayız? O toplumdan topluma bu vicdan denilen olay cemiyetten cemiyete değişir. Vicdan adeta o mâşerî ruhun bizim içimize sinmesidir.

Çetinoğlu: Sosyolojik açıdan, ‘millet’ olarak adlandırılan insan topluluklarını ‘halk’tan ayıran unsurlara da bakabilir miyiz?

Arslan: Millet üzerinde durduk. Milliyet, millet olmanın şuuru. Milliyetçilik deyince yani sonuna o ‘çilik‘ eki geldiği zaman kendi milletinizi diğer milletlerden üstün görme eğilimi ortaya çıkar. ‘çilik‘ takısı, batı dillerinde ‘izm‘ karşılığıdır.

Çetinoğlu: ‘Diğerlerinden farklı görmek’ değil de üstün görmek.

Her milliyetçi kendini ve mensubu bulunduğu milleti üstün mü görür, yoksa kendini farklı mı görür? Üstün görmek ırkçılık olmaz mı?

Prof. Arslan: Milliyetçi aslında kendini milleti içinde erimiş de hissedebilir. Yani Ziya Gökalp’ın dediği gibi ‘ben sen o yok biz varız‘. Milliyetçilik, biz şuurunun en yoğun hâlidir. Orada siz kendinizi milletinize ait hissedersiniz. Gerekirse o milletin menfaati için kendinizi fedâ edersiniz.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Güzel ve faydalı bir sohbet oldu.

 

 

 

Prof. Dr. MAHMUT ARSLAN

1969 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden ‘Roma İmparatorluğu’nda Mülkiyet Müessesi ve Bizans’ın Osmanlı Toprak Rejimine Etkisi‘ adlı lisans teziyle mezun oldu. Yan dal olarak seçtiği Felsefe Tarihi çerçevesinde Antik Yunan Felsefesi, Orta-Çağ Felsefesi ve Aydınlanma Felsefesi ile ilgili konuları ve filozofları inceledi. İktisat Fakültesi’nden aldığı Sosyal Siyaset sertifikası çerçevesinde ise Sendikacılık, İş Hukuku, İstihdam ve İşgücü, Kooperatifçilik, Sosyal Güvenlik gibi derslere, iki yıl da Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün derslerine devam etti. Bir yıl kadar da Goethe Enstitüsü’nün Almanca kurslarını tâkip etti. Mezuniyetten sonra dil imtihanını kazanarak doktora öğrencisi oldu. 1977 yılında Prof. Cahit Tanyol, Prof. Amiran Bilgiseven Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. Nejat Göyünç ve Prof. Tayyip Gökbilgin’den kurulu jüri önünde ‘Göçebelerde Sosyal ve Siyasî Kuruluş‘ adlı tezini savunarak ‘Doktor’ unvanını aldı. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünün açtığı dil ve bilim sınavım kazanarak adı geçen bölüme asistan oldu.

Asistanlığı döneminde Batı Almanya’nın Hamburg, Nürnberg-Erlangen ve Münich üniversitelerinde devlet felsefesi ve siyaset sosyolojisi ile ilgili inceleme ve araştırmalar yaptı.  1985 yılında Prof. Amiran Bilgiseven Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. Orhan Türkdoğan, Prof. Özer Ozankaya ve Prof. B. Gökçe’den oluşan bir jüri önünde; ‘Kutadgu-Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı’ adlı tezini savundu.

Profesör olduktan sonra; Bursa Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Medikal Sosyoloji, Elazığ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde, Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulunda Sosyolojiye Giriş; Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Türk Sosyoloji Tarihi dersleri verdi.

Hâlan İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

 

 

 

Sistem Tartışması

Bu memleket’in her yerinde bombalar patlıyorken, asker ve polisimiz her gün üçer beşer şehit oluyorken, güneydoğu vilayetlerimizden Kilis sanki Türkiye’ye ait bir vilayet değil de Suriye’nin vilayetiymiş gibi bombardıman yağmuruna tutuluyorken, maalesef biz hiçbir yaptırımda bulunamıyor sadece seyrediyoruz. Hâlbuki bir zamanlar birileri Şam Emevi camiinde Cuma namazı kılmaktan bahsediyordu.

Daha dün (Perşembe günü) Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul da PKK’lı bebek katillerince askeri araca pusu kurulup bomba patlatılıyor, yine Diyarbakır’ın bir mezrasında aynı eşkıya sürülerince bomba yüklü araç uzaktan patlatılarak onca ölümlere ve yaralanmalara sebep oluyor ve Hakkâri’de bir gecede tam sekiz asker birden şehit veriyoruz.

Yani demem o ki; Türkiye’nin hiçbir yerinde gerek kırsal alanda gerekse büyük şehirlerde vatandaş olarak can ve mal güvenliğimiz yok. Asker ve polislerimiz çözüm süreci müddetince katil sürülerinin şehirlerimize yaptıkları silah yığınakları ve bombalı tuzaklarının kurbanı olmaktan kurtulamıyor.

Bu, olayın sadece güvenlik boyutu. Ya ekonomi, ya siyaset, Ege adalarının durumu? Hangisini tutsanız elinizde kalıyor. Daha 5-6 sene öncesine kadar fert başına düşen milli gelir, on bin dolar diye kasım kasım kasılırken, bu gün dokuz bin dolara düşmüştür. Dolar almış başını gidiyor ihracat gelirleri o nisbette düşüyor. Fert başına düşen milli gelir bizde on bin dolarken Yunanistan da otuz bin dolardan yirmi sekiz bine düştü diye neredeyse Yunanistan da halk ayaklanması oldu, ortalığı birbirine kattılar. Ama bizde tık yok, biz Türküz ya  “Bize bir şey olmaz”.

Cumhurbaşkanı, genel seçimin üzerinden daha altı ay geçmişken %49 oy almış bir başbakanı istifa ettirebiliyor yandaş basın ise bu olayı büyük bir pişkinlikle savunuyor. Başbakan’ın Hükümet adına yapacağı açılış programlarını Cumhurbaşkanı bizzat kendisi yapıyor.

Yunanistan, iki bin dört iki bin on beş yılları arasında 17 Ege adasını ve bir kayalığı işgal ediyor ama Türkiye’nin nedense hiç sesi çıkmıyor. Kıbrıs’ta bir şeyler oluyor ama derin bir sessizlik içerisinde sadece sinsi ve pis kokular geliyor.

Ama TBMM’nde tamamen bambaşka konular tartışılıp, gündem saptırılıyor, yaşanılan tehlikeler görmezden geliniyor. Tıpkı Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethetmek için geldiğinde İstanbul da ne kadar kilise papazı varsa toplanıp “meleklerin erkek’mi dişi’mi” olduğunu tartıştıkları gibi.

Yukarıda sıraladığım sorunlar sanki milletten gizlenip kaçırılıyormuşcasına her gün değişik bir gündem oluşturuluyor.

Yok başkanlık sistemi, yok anayasa değişikliği, yarı başkanlık veya partili başkanlık gibi. Allah’ınızın aşkına bu ülkenin başka hiç derdi yok mu bu kadar kısır döngü içerisinde mecliste kavgayla yumruklaşmalarla nereye kadar gidecek bu iş?

Şu görülmüştür ki; Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan ister düşük profilli, isterse yüksek profilli olsun dediğini yapıyor ve yine de yapacak. Başkan olursa da yapacak, partili Cumhurbaşkanı olursa da yapacak. Öyleyse bu kavga bu gürültü bu gerilim ne için? Bunca beyhude yere harcanan enerji şehit ailelerinin gözyaşlarını bir nebze olsun dindirmek için harcansa daha iyi olmazmı?

Saygılarımla.

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 17

0

e – )  Şehit Haberleri (Devamen)

Ali Üzmez’in kitabındaki canlı tanıklara göre muhtemelen 18 yada 19 Eylül’deki (1920) büyük baskında geçen bir şehitlik olayı var. Düşmanın 2 kolu her zamanki Bahçecik – Yaylacık – Suiçmez yolundan 1 kolu ise beklenmedik bir biçimde Yuvacık boğazından ve dere boyundan gelecekti. İki ateş arasında kalan mevzilerimizin bazılarında dağılma emareleri görülecekti. Tahir’in Muhammed’in (Gazi Muhammet Karataş) anlattıklarına kulak verelim:

“Ben 14 – 15 yaşındaydım. Babam bana bir Alman tüfeği almıştı. Harp patlayınca evden çıkıp tüfekle dereden aşağı koşmaya başladım. Babam arkadan ‘Ula nereye gidiyorsun! Sen küçüksün, savaşamazsın’ diye bağırıyordu. Dereden yukarı tepeye çıkarken yolda Emin Çavuş’un Muhammed’e (Kurdoğlu) rastladım. Birlikte dereden yukarıya çıkarken tepeden aşağı gelen 3 kişiye rastladık. Bunlar Kazandere delikanlıları idi. Onlara dedim ki:

–     Ula cepheyi bırakıp nereye gidiyorsunuz?

–     Tepeyi gâvur aldı, biz gidiyoruz.

–     Ula benim komşumun haykırması (narası) tepeden geliyor, yalan

söylüyorsunuz.

Üçünün de tüfeğini aldık. Yavaş yavaş tepeye çıktık. Yolda mermisi biten Osman

Dayı’ya rast geldik. Tüfekleri ona verdik. Tırmanırken yanımdaki Muhammed’le (Kurdoğlu) ayrı düştük. Tepede Ali Çavuş’a  (Biçer) rastladım. Bana dedi ki:

–     Muhammed gel, Muhammed gel bir haykır!

Haykırır haykırmaz bulaştık gâvura. Servetiye’den 2 kişi daha oradaydı. Halit’in

Ahmet ile Şeyhalioğlu Küçük Mustafa’yla (Kandemir) birleştik, düşmanı kovalıyoruz. Maryol’un sırta geldiğimizde meğer düşman bölüğünü ormanın içine saklamış, biz de onları geçmişiz. Orada bir tütün kuyusu vardı, üçümüz de oraya saklandık. Bir de baktık ki önümüzde yeşil şapkalı Yunan askeri kum gibi kaynıyor. Birden 3 tüfekle 3’er pakça (5 mermi) döndük. Önümüze düşmanlar serildi. Bende çocukluk var, Halit’in Ahmet ise büyük, askerliğini yapmış. Ona dedim ki:

–     Bak, gâvur nasıl çapalıyor (can çekişiyor) ?

–     Ona bakma; sen at, at!

Öyle Ahmet savaşırken aniden kuyudan fırladı, dışarı çıktı. Önümüzdeki gâvuru

belinden tuttuğunu gördüm ancak düşman elinden kurtuldu. Ahmet:

–     Oy, vuruldum!

Ahmet, tuttuğu Yunan’ın yan tarafındaki arkadaşı tarafından vurulmuştu. Sol

yanından kan akıyordu. Kuyuya yakındı, süzülerek kuyuya geldi. İnledi:

–     Oy, yandım.

–     Fişeğim bitti Ahmet.

Ahmet öyle kanlı kanlı elini koynuna saldı, 3 paçka fişek verdi bana. Saldım tüfeğe.. Seyrek seyrek gâvur kaçıyordu. O sırada öteki arkadaşım Şeyhali Küçük Mustafa birden kuyudan fırladı, dışarı çıktı. Ayakta 3 defa tüfeğini düşmana boşalttı. Ahmet’i vuranı vurdu. Üçüncüde kendisi de başından vurularak düştü. Hala canlı olan Ahmet’ dedim ki:

–     Ahmet, sen vuruldun. Mustafa da vuruldu. Ben kaldım.

–     Muhammed! Sen siperden çık.

–     Ahmet, ben çıkarsam bu gâvur burada seni keser.

–     Muhammed, sen çık. Ben bittim, ben adam olmam.

Bunun üzerine bulunduğumuz yerden arka üstü sürüne sürüne geri çıktım.

Düşman karşıdaki harmanlıkta makineliyi kurmuş ateş ediyordu. Yaşım küçüktü, çok korkmuştum. Geri çıkarken vücudumun her tarafını dikenler yırtıyordu. Daha sonra uzaktan Tikulak İlyas’ı (Özkaraaslan) gördüm. Bağırdım:

–     İlyas !

–     Ne var?

–     Arkadaşlarım vuruldu. Ben kaldım, gelin beni alın.

İlyas, bir arkadaşıyla geldi. İki kolumdan çekerek beni aldılar. Dedim:

–     İlyas, ben çok korktum. Benim omuzlarımı bir çiğneyin.

–     Tamam, korkma. Yat aşağı vurulursun.

Ayağa kalkmıştım, yattım. Arkadan ‘çat.. çat..’ düşman kurşunu taşlara vurdu.

–     Bak, gördün mü? Biz olmasaydık vurulacaktın.

Sonra bir de baktık ki Reşit Usta (Tepecik’li) üstten aşağı 3 oğluyla birlikte yanımıza geldi. Darlandığımız zaman hep yetişirdi. Ne yiğit adamdı. Yanında 15 kişi vardı. Reşit Usta ayna (dürbün) ile düşman makinelisinin olduğu tarafa baktı. Yerini tespit eder etmez bize dedi ki:

–     İyi nişan alacaksınız, ben ‘ateş’ dediğimde hep birden ateş edeceğiz.

Öyle yaptık, üzendik. 15 kişi hep beraber hedefe doğrulduk. Reşit Usta:

–     Bir.. İki.. Üç.. Ateş!

Birden ateş ettik. Bir daha derken düşman makinelisi sustu. Bozulan düşman Silmenin sırttan aşağı kaçmaya başladı. O sırada yan taraftan 2 – 3 kişiyle Mecit Çavuş (Karaaslan) geldi. Bize doğru:

–     Bizde bir şey yok.

–     Var, 2 kişi vuruldu.

Ahmet henüz ölmemişti. Mecit Çavuş’la birlikte Ahmet’i alıp götürürken Çınarlıdere’de vefat etti.

 

Halit’in Ahmet (Candaner), çok cesur ve atak bir savaşçıydı. Uzun yıllar kaldığı esarette düşmandan gördüğü zulmün acısı, onu düşmandan intikam almaya teşvik etmişti. Bu ikinci büyük Yunan saldırısının ardından ‘ilk’ şehidin cenaze merasimi yapılacaktı. Servetiye Merkez Camii yanında şehidin naşı tam mezara indirildiğinde Yunan gemilerinden atılan mermilerden 2 tanesi tepeyi de aşarak mahalleye düşmüştü. Biri caminin üst taraflarında büyük bir gürültüyle patlamış, caminin alt tarafındaki tarlaya düşen top mermisi ise patlamamıştı. Önce dehşete kapılan cemaat kaçışmış, akabinde de merasime dönerek görevi tamamlamıştı.

Bu saldırıda Şeyhalioğlu Küçük Mustafa (Kandemir) da Ahmet Candaner’le aynı yerde şehit olmuştur. Yine Hacı Arif oğlu Ahmet Azak, tepede mezarlıklar civarındaki mevzide Yunan kurşunuyla ağır bir şekilde yaralandı. İzmit’in işgal altında olması nedeniyle Adapazarı Hastahanesi’ne götürülürken yolda vefat etti. Aynı saldırıda Kirazpınar Mahallesi’nin genç delikanlılarından Hatipoğlu Ahmet (Kıyar) de tepede okul civarında vurularak şehit oldu. Aynı şekilde Hasbahçe’li Kerim’in oğlu İsmail (Alev) ve Çakır’ın Recep (Çakır) de bu savaşta şehit oldu.

 


Haykırmak (yerel ağızla hakirmak) savaşın cesaret verici naralarındandır. Karadeniz müziği ve halk oyunlarında sıkça yer alır. Uzak mesafelerde selamlaşmak için de kullanılır.

Yerel ağızla Şihaliler (KANSU’lar)

ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, sayfa 309 – 310, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

Patlamayan bu top mermisi hala toprağın altındadır.

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 117, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

Servetiye Cami Köyü’nün en güneydeki mahallesi.

Servetiye Karşı’da Hüseyinağalar’dan sonraki güneybatı yerleşim kümesi.

Önce Döngel’de aile kabristanlığına defnedilmiş, sonra da Yuvacık’taki şehitliğe nakledilmiştir.

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 120 – 121, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

 

 

Anamm

Şefkat dolu kalbin sanki bir ocak

Gözünden kaybolsam arardın anamm

Çevrende herkese açardın kucak

Bizler için derde karardın anamm

 

Yokluğun bir azap aklıma zarar

Gözüm her yerde hep seni arar

Dilindeki dua yaramı sarar

Fakire sofralar sererdin anamm

 

Kimin derdi varsa koşar gelirdin

Aşılmaz engeli aşar gelirdin

Gönüllere sığmaz coşar gelirdin

Her kulun sırrına ererdin anamm

 

Tevazuydu gönlün gülerdi yüzün

Pişen her çorbada olurdu tuzun

Mevlam vermesin hiç orda da hüzün

Vuslatın yayını gererdin anamm

 

Sanki bir melektin göklerde uçan

Her çeşit günahtan ok gibi kaçan

Garip gurabaya kucağın açan

Sabırla helvayı karardın anamm

 

Gülen gözlerinle bize bakardın

Taş gibi kalplere durmaz akardın

Sönen ocakları hemen yakardın

Dertleri ortadan yarardın anamm

 

Hüznüm hiç eksilmez gittin gideli

Adeta olmuşum divane deli

Bir nebze rahatım dua edeli

Ne güzel hayaller kurardın anamm

 

Elin işliyorken dilin duada

Gönlün iyilikte elin semada

Gözlerin yaşarmış selin şuada

Yaralara melhem sürerdin anamm

 

Hünerliydi elin yüreğin sakin

Güzellikler sana ediyor akın

Hakkıdır analık beratı takın

Gelenden geçenden sorardın anamm

 

Kimsenin kalbini asla kırmadın

Suçun nedir diye hesap sormadın

Hep kendin yüklendin bize sarmadın

Her türlü yarayı sarardın anamm

 

 

Bir Başka Açıdan Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma (5)

0

“Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılabilmesi için M. Kemal Paşa’nın Müdafaa-i Hukuk örgütleriyle komutanlıklara kendi fikirlerini soran telgrafları göndermesi (4 Kasım 1919).” (a.g.e. s. 25)

İtilâf devletlerinin İstanbul’u resmen işgal etmesi ve tutukladıkları aydın Türkleri Malta adasına sürgüne göndermeleri (16 Mart 1920) üzerine “Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın son toplantısını yapması (18 Mart 1920).” (a.g.e. s. 31, 114) ve “İstanbul’un işgali üzerine M. Kemal Paşa’nın, millet meclisinin Ankara’da toplanması kararını illere ve birliklere göndermesi (19 Mart 1920) ve vatanı kurtarmak için yurtsever kişileri Ankara’ya göreve çağırması” ve bütün bu çabalar sonunda “İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (Besmele, Hamdele ve Salvelelerle) Ankara’da Ulus’taki binada (şimdi müze) açması (23 Nisan 1920).” (a.g.e. s. 114) “Başkomutanlık olarak emir ve komuta yetkisinin sadece TBMM’nde olduğunu bildiren bir bildirinin dost ve düşmana gönderilmesi (18 Kasım 1920).” (a.g.e. s. 47) Hep O’nun çağdaş düşüncesinin tatbikatından başka bir şey değildir.

Halkın din hissini hesaba katması ve Balıkesir’de hutbe okuması, Meclis’i dualarla açması. Değil sadece kendi milletini, “Ekser enbiyanın şarkda gelmesi ilahî kaderin bir remzidir ki, şarkta hükmeden din hissidir. Şarka hükmedecek olanlar, dindar olmasa bile dine hürmetkâr olmak zorundadırlar.” Mealindeki sözün âdeta gereği olarak, İslâm dünyasını arkasına almasını bilmesi.

Nitekim Ankara’da ilk beynelislâm / İslâmlararası kongrenin (Bu teşebbüsü o zaman Ankara’da bulunan Eşref Edip bizzat, bu satırların sahibine anlatmıştır. Hatta bu teşebbüsün gerçekleşmesini bir bakıma engelleyen İngiliz casusu Mustafa Sagir’in tesbitinde dahli olduğunu söylemiştir. -Ana Hatlarıyla Türk İstiklâl Harbi, İsmet Görgülü, İstanbul-1985, s. 52-) bütün hazırlıkları tamamlanmış fakat İngiliz casusu Mustafa Sagir’in (Mustafa Sagir, Hint kökenli İngiliz casusu -Peşaver 1877(?)-Ankara 1921- Hint müslümanlarının temsilcisi kimliğiyle Kurtuluş Savaşı sırasında İnebolu üzerinden Ankara’ya geldi. Casus olduğu anlaşılınca İstiklâl mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edildi. Hüküm Ankara’da Karaoğlan çarşısında -günümüzde Ulus meydanı- yerine getirildi. -24 Mayıs 1921- Büyük Larousse, c. 14, İstanbul-1986, s. 7191) ortaya çıkarılması gibi hâdiseler, bu büyük ve elzem teşebbüsün gerçekleşmesine meydan vermemiştir. Hattâ dünya kamu oyunu da fikirleriyle bize karşı galeyana gelmiş hissiyatlarını nötrleştirici beyanlarda bulunarak yatıştırması, O’nun realistliğine ayrı ayrı birer örnektir.

Halbuki bunu gerçekleştirmekte ne kadar istekli olduğunu ta, 5 Ağustos 1920’de TBMM Başkanı sıfatıyla Pozantı’da verdiği nutuktaki şu satırlardan anlıyoruz:

“Şeref ve istiklâl dâvasında faydalanacağımız başarı araçlarının bereketli kaynağı sadece Anadolu değildir. Avrupa’nın bin bir türlü zulmüne ve haksızlıklarına uğrayarak esaret duygularının çeşitli acılarını çekmiş olan Mısır’daki, Hindistan’daki, Rusya’daki, Afrika’daki Müslüman kardeşlerimiz, gözlerini Allah’ın rahmet ve merhamet eşiğine, ezici ve zâlim kudretinin bütün şiddetiyle İslâmiyet Nuru’nu söndürmek için her türlü alçaklığı yapan ve tecavüzlerini, taarruzlarını Peygamberimizin kabrine kadar uzatmağa cür’et eden düşmanlara çevirmiş ve bize bütün varlıklarıyla, maddî manevî yardıma karar vermiş bulunuyorlar.” (Yurt Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul-1981, s. 48)

“Londra’daki İslâm cemiyetinin, Osmanlılar’ın haklarını savunan bir muhtırayı İngiliz’lere vermeleri” (M. Orhan Bayrak, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk, İstanbul-1990, s. 27) “Hint Müslüman cemiyetince İtilâf devletlerine ait birliklerin İstanbul’da bulunmasından duyulan üzüntünün bildirilmesi. (11 Mart 1920)” (a.g.e. s. 31) “İstanbul’un işgali hakkında Tunus’ta miting yapılması. (20 Mart 1920)” (a.g.e. s. 32) İslâm Âlemi’nin Türk İstiklâl Harbine karşı duydukları alâkanın müşahhas birer nümuneleri olup, bunda realist bir millî ve İslâmî politika güdülmesinin büyük bir rol oynadığı izahtan vârestedir / uzaktır.

Yine Mustafa Kemal Paşa’nın 5 Ağustos 1920’de verdiği Pozantı nutkunda:

 

 

“Bir Damla Kan Bir Damla Petrol”

0

Romatizma ve kas ağrılarına iyi geliyordu. Hatta baş ve diş ağrılarına da.. Ancak ‘şifa yağı‘nı 1850’lerde aydınlatma aracı olarak kullanmaya başlayan Amerikalı avukat George Bissel ile kimya profesörü Benjamin Silliman‘ın, bu kirli suyun insanların toplu olarak öldürülmelerine yegâne sebep olacağını düşündü mü acaba? Nice savaşlar yaşayan dünyanın bu uğurda iki büyük dünya savaşına sebep olacağını biliyor muydu acaba?

Bütün bu soruların cevabı tabii ki de hayır! Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan 2. Dünya Savaşı‘nın şüphesiz nedeni petrol kavgasıdır. İngiltere Başbakanı Winston Churchill‘in “Bir damla petrol bir damla kan değerindedir” sözü bu gerçeğin en net ifadesidir.

Amerika‘da Standart Oil‘in kurucusu Rockefeller, petrolü “romatizma aracı” diye küçük şişelerde satıyordu. Satışından büyük paralar elde ederek Birleşik Devletlerdeki petrol sahalarına el attı. 1870’lerde İngilizler ile kıyasıya rekabet edecek güce erişen Rockefeller artık dev bir tröst oldu.

Petrolün kısaca özeti buydu; savaşlar çıkaran, canlar alan petrolün yüzyıllar boyunca savaşlara sahne olacağını hangimiz bilebilirdik?

Şu anda Ortadoğu‘nun Batı tarafından iştah kabartmasının, Abdülhamit Han‘ın İttihat ve Terakki tarafından tahttan indirilmesinin, Osmanlı‘nın hedef alınmasının da aslında tek sebebi vardı: petrol. Ve doğal olarak güç yarışı..

Batı‘nın her zaman parayla alabileceği şeyler vardı tabi ki de.  Ama bir şey vardı ki onu asla alamazdı bu milletten: Vatan sevdası.  Osmanlı İmparatorluğu’nda olan vatan sevdasını anlayan Batılı güçler içeride bir yapılanmaya gitmeliydi ve Osmanlı’nın kanına işlemeliydi.  Bu yapının adı çok geçmedi ki belli oldu; ‘İttihat ve Terakki‘.

Batı‘dan aldığı güçle çalışmalarını yürüten İttihat ve Terakkiciler yine batıdan aldıkları güçle 33 yıllık çınarı, Sultan II.Abdülhamit‘i tahttan indirecek ve sürgüne yollayacaktı.

İşte Amerikalı Avukat George Bissel ve Kimyacı Benjamin Silliman‘ın masumca bulduğu bu tehlikeli ‘yanan su‘ nelere sebep olacaktı daha.

Belki de günümüzde gelişen ve gelişmeye devam edecek olan on binlerce önemli olayın başlangıcı idi Sultan‘ın tahttan indirilmesi ve şu anda aynı işi yapıyor Batı içerden yetiştirdiği Paralel devlet yapılanması ile. Okyanus ötesinden olaylara müdahil oluyor. Ve ne yazık ki içimize sızmışlar artık ta Osmanlı‘dan beri..

Bize düşen şey ise inanmış ve canını vatanı, milleti için ortaya koymuş insanlarla, adam gibi adamlarla birlikte oyunu bozmak ve gündemi belirlenen değil gündemi belirleyen Türkiye olmak.