24.4 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 738

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı, Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. BİNGÜR SÖNMEZ Hoca’nın Yayına Hazırladığı Sarıkamış Hakkında Kitapları

0

9. Baskısı 2013 yılında yayınlanan 13,2 X 21 santim ölçülerinde, 416 sayfalık eser Prof. Dr. Bingür Sönmez ve Reyhan Yıldız tarafından yazılmış, Çizmeli Kedi Omnia Yayınevi tarafından okuyucuya sunulmuştur.

7 tanesi tam sayfa, 50 tanesi değişik ölçülerde fotoğrafın, 8 adet belge fotokopisinin bulunduğu kitapta, Metin Kocamuğan’ın her biri 5 mısralı 182 kıt’alık Sarıkamış Destanı, Sözleri Tümgeneral Muzaffer Erendil’e, Bestesi Bando Binbaşı Halil Çolakoğlu’na ait Sarıkamış Marşı’nın notası, şiirler, 1914-1918 yıllarında Kafkas Cephesi’nde şehit düşen sağlık subaylarına ait 164 kişilik liste ve Sarkamış Fâciâsı ile alakalı şiirler dikkat çekiyor.

Reyhan Yıldız ve Prof. Dr. Bingür Sönmez, kitabın 7. baskısı için Kasım 2009’da kaleme aldıkları ‘Önsöz’ de, çalışmalarının maksadını şöyle açıklıyorlar:

Yola çıkarken maksadımız; yakın tarihimizin en tartışmalı dönemlerinden biri olduğunu düşündüğümüz süreç (dağılış sürecinde Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na dâhil oluşu) ile en dramatik ve karanlık olaylarından biri olduğunu düşündüğümüz Sarıkamış Harekâtı üzerine genç okurların düşünmesini, okuma ve araştırma yapmasını teşvik etmek konusunda mütevazı bir katkıda bulunabilmekti. Bu konuda araştırma yapan, kitaplar yazan birçok tarihçi varken çalışma alanı tarih olmayan bizim bu çalışmamızın gayesi; olsa olsa bu konudaki kaynakların ne kadar zengin olduğunu işâret etmenin yanı sıra pek çok araştırmacı ve tarihçinin dikkatinden kaçan eski veya yerel ölçekli yayına dikkat çekmek olabilirdi.

Yıllardır Sarıkamış Harekâtı ile ilgili tartışmaların -anlaşılmaz bir sebeple- ordunun verdiği kayıp sayısı üzerinden yürütülmesi tarihçi ve araştırmacılar için bu konunun câzip bir çalışma alanı olmasına engel olduğu gibi okurun da temel meseleler üzerine düşünmesini, tartışmasını engellediği kanısındayız. Sarıkamış Harekâtı, üzerinden 94 yıl geçtikten sonra bugün her yönüyle tartışılabilmelidir.

Prof. Dr. Bingür Sönmez:

1952 yılında Sarıkamış’ta doğdu. Pendik Lisesi’ni 1969 yılında bitirerek İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi. 1976 yılında tıp doktoru olarak mezun olduktan sonra, dil öğrenmek maksadıyla burslu olarak bir yıllığına İngiltere’ye gitti. 1977-1984 yılları arasında uzmanlık eğitimini İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamlarken bir yıl Londra St. Thomas Hastanesi’nde kalp cerrahisi asistanı olarak çalıştı. 1987 yılında aynı hastanede tekrar üç yıl çalışarak koroner cerrahisi eğitimini tamamladı. 1988 yılında doçent, 1997 yılında profesör oldu. 1990 yılı sonunda İngiltere’den kesin dönüş yaparak İstanbul Üniversitesi Kardioloji Enstitüsü’nde göreve başladı.

 

2001 yılına kadar Kadir Has Üniversitesi ve Florence Nightingale Hastanesi’nde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak çalıştı. Hâlen İstanbul Memorial Hastanesi’nde Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak çalışıyor. 2003 yılında Sarıkamış Dayanışma Grubu’nu kuran Bingür Sönmez yurtiçi ve dışında 22 derneğe üye. Millî ve milletlerarası yayınlarda yayınlanmış yüzden fazla makalesi, Dr. Neslihan İskit ile birlikte hazırladığı Kalp Yogası adlı bir kitabı var. Ayrıca kalp cerrahisi ile ilgili çeşitli kitaplara bölümler yazdı. Sönmez evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Reyhan Yıldız:

1973 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Özel televizyonlarda muhabir, program yapımcısı, metin yazarı, editör olarak çalıştı. Halen özel bir televizyon kanalında program yapımcısı – editör olarak çalışıyor. ‘Unutulan Savaş Kore’, ‘Ortadoğu’da Medcezirler’, ‘Çankaya’nın Hanımefendileri’, ‘Nefes Nefese Bir Ömür: Yılmaz Çetiner’, ‘Nezihe Araz’ belgesellerinin yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptı. Diclenin Gözyaşları ve Gücünüzü Bilin isimli kitaplarını yayına hazırladı.  16 Türk yazarının cezaevi hâtıralarını içeren ‘İçeriden’ adlı kitabı yazdı. Yazı ve röportajları, gazete ve dergiler ile internet sitelerinde yer almaktadır.

Nargin Sarıkamış-Kafkas Cephesi Esirlerinin Dramı:

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 126 sayfalık eserin 3. baskısı Şubat 2015’te Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından yapıldı.

Nargin, Azerbaycan’ın başşehri Bakü’nün karşısında, Hazar Denizi’nde bir adadır. Nargin 3.100 metre uzunluğunda, 900 metre genişliğinde 900 dekarlık yüzölçümüyle bölgenin en büyük adasıdır. Su kaynağı ile bitki örtüsü bulunmayan ada, yılanlarıyla tanınmıştır.  Ruslar burayı uzun yıllır ‘Hapishâne Adası’ olarak kullandılar. 1915-1917 yılları arasında 10-15.000 kişililik kafileler hâlinde 40-45.000 kişi belli sürelerle burada tutuldu. Sarıkamış’ta Ruslar tarafından esir alınan Türk askerleri ile, Rusların işgali altında bulunan Kars, Erzurum, Ardahan gibi şehirlerden toplanan sivil halktan insanlar da buraya getirildi.

Âkif Aşırlı’nın yazıp Prof. Dr. Bingür Sönmez’in yayına hazırladığı kitapta, Azerbaycan Türklerinin hapis ve ölüm dâhil her türlü Rus işkencesini-zulmünü göze alarak, Nargin Esir kampına getirilen Türklere büyük fedâkarlıklarla yardım ettikleri anlatılıyor.

Nargin Adası ‘bir dünya cehennemi’ idi. Tahtadan yapılmış barakaların pencerelerinde cam yoktu. Işık çatıda açılmış deliklerden geliyordu. Tuvaletler de, barakaların içinde idi. Mahpuslara, içerisinde yağ ve et olmayan, kaynar sudan ibâret ve yalnızca 100 gram kara ekmek veriliyordu. Yıkanma imkânından mahrum olan esirler, kolera ve tifodan kırılıyordu. Kış aylarında esirlerin hayatı tam bir cehennem azabına dönüşüyordu.

Canlı insan mezarlığı olan adadaki hayatın daha fazlasına yazmaya da okumaya da yürek dayanmaz, gözyaşları yetmez…

Ve bu cehennemden Türk esirleri kaçırmaya çalışan Azerbaycanlı gençler… Yine felâket, yine ıstırap ve yine gözyaşı…

 

Ülkem Ateş Çemberi ile Kuşatılmış iken… Sarıkamış:

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 304 sayfalık, Hasan İzzet Altınanıt tarafından yazılıp Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanan eserin 3. baskısı Nisan 2016’da, 4. baskısı ise tarihsiz olarak Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından okuyucuya sunuldu.

Eserin yazarı, Enver Paşa’nın; ‘Hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim‘ diyerek görevden aldığı 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın torunudur.

Eserin birinci bölümü Sarıkamış fâciâsını da içine alan Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebepleri hakkındaki bilgileri ihtiva ediyor.

Rusya’nın 1 Kasım 1914’te Sarıkamış’a hücumu ve Kafkas Cephesi Savaşı ile başlıyor. Hazırlanacağı üzere Goben ve Breslau isimli Alman gemileri, Çanakkale ve İstanbul boğazlarını geçerek Karadeniz’e açılmışlar, Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Rusya’nın kıyı şehirlerini bombalamışlardır. Kafkas Cephesi’nin açılış sebebi budur. Yazar, bir kurmay subay gibi cephe şartlarını tahlil ediyor. Bu satırları okuyanlar anlıyorlar: Cephedeki Türk ordusunu felaketler beklemektedir.  Bölgenin şartlarını çok iyi bilen müdebbir komutan Hasan İzzet Paşa’nın raporuna rağmen sonrasında akl-ı selim değil, yetersiz tecrübeyle mâlül ihtiraslarla hareket edilir. Eserin bu sayfaları, krokilerle donatılarak Kara Harp Akademisi’nde okutulan ders kitabı görünümündedir. Buna rağmen düzgün Türkçesi ve akıcı üslûbu sebebiyle aksiyon romanı gibi okunabilmektedir.

On altıncı gün, 6 Ocak 1915’te Netice: ‘Er değil, paşa yenilgisi…’

Hasan İzzet ALTınanıt:

1932 yılında babasının görevi sebebiyle Halep’te doğdu. İlk tahsiline bu şehirdeki bir Fransız okulunda başladı. Hatay’ın ilhakı ile ailesi ile birlikte Hatay’a kaçtı ve burada ilkokul tahsilini, 1944 yılında İstanbul’a gelerek orta ve lise tahsilini tamamladı. Bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam ettiyse de tamamlayamadan 41. dönem yedek subay olarak vatanî görevini yaptı.

 

Askerlikten sonra Türkiye İş Bankası’nda çalışmaya başladı ve 1980 yılında şube müdürü iken emekliliğini istedi. Evli ve üç çocuk ile üç torun sahibi olarak Bodrum’da ikamet etmektedir.

 

Geçmişten Günümüze Âşıkların Dilinden Sarıkamış:

13,3 X 21 santim ölçülerinde, Temmuz 2015’te Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından okuyucuya sunulan kitap 245 sayfadır. Prof. Dr. Ali Berat Alptekin ve Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in derlediği muhteva, Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanmıştır. Eserde; Sarıkamış coğrafyası hakkında bilgi verildikten sonra Çukurovalı, Ağrılı, Ankaralı, Ardahanlı, Artvinli, Denizlili, Erzincanlı, Erzurumlu, Gümüşhâneli, Kahramanmaraşlı, Karamanlı, Karslı, Karslı, Malatyalı, Mersinli, Sivaslı, Uşaklı, Yozgatlı âşıkların deyişleri yer alıyor. Son âşıklar Bulgaristan’ın Kırcaali ve İran’ın Ucan şehrinden.

Prof. Dr. Abdurrahman Güzel

1942 yılında Antalya’da doğdu. Viyana Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde tamamlayarak 1973’te ‘Edebiyat Doktoru’,  1980’de Hacettepe Üniversitesi’nde ‘Doçent’ 1985’te Gazi Üniversitesi’nde ‘Profesör’ oldu. 1983-1984 yıllarında Almanya’da ‘misafir öğretim üyesi, 1989-1994 tarihleri arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tâlim ve Terbiye Kurulu üyesi olarak çalıştı. 1994’te Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Rektörlüğü’ne tâyin edildi. 1998-2001 yılları arasında da KKTC Girne American Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2003’de emekli oldu. Hâlen Başkent Üniversitesi Türkçenin Eğitimi Bölümü Başkanı ve Başkent Üniversitesi Dil Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olarak çalışmalarına devam etmektedir.

Eserlerinden bazıları: Kaygusuz Abdal, Dil-gûşâ, Mutasavvıf  Yunus Emre, Zeynel Baba, Mustafa Kemal Atatürk’te Millî Birlik ve Beraberlik, Avustralya Resmî Tarihinde Gelibolu, Vidin Türkleri, Türkiye’de Hilâfetten Cumhuriyete Geçiş, Güldeste, Dini- Tasavvufi Türk Edebiyatı El Kitabı.

 

Prof. Dr. Ali Berat Alptekin

1953 yılında Mersin ili Silifke ilçesinin İmamuşağı köyünde doğdu.İlokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Silifke’de, Yüksek tahsilini Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun öğrencisi olarak tamamladı. İki yıl, Silifke’de Edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Mezun olduğu üniversitede,  Fırat, Selçuk, Yüzüncü Yıl, Erciyes, Niğde, Milletlerarası Ahmet Yesevî Üniversitelerinde görev yaptı. 1985’te Elazığ Fırat Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent’, 1996’da ‘Doçent’, 2002’de Selçuk Üniversitesi’nde profesör oldu. Lisans ve lisanüstü dersler verdi. 21 öğrencinin yüksek lisans ve doktora tez danışmanlığını yaptı.  Alptekin’in çalışma alanıyla ilgili bir kısmı ortak çalışma olarak 40 kitabı ve 300 den fazla makale, derleme ve bildirisi yayımlandı. Uzun yıllar Erzurum’da bulunması sebebiyle Sarıkamış ve fâciâsı hkkında araştırma yapma imkânı buldu.

Prof. Alptekin evlidir, doktur kızı, inşaat mühendisi oğlu vardır.

 

 

 

Değişimler Dibeğindeki Dış ve İç Siyaset

Geçen yılbaşında Fransa’daki Charlie Hebdo karikatür dergisine yapılan saldırılar sonrasında Dünya siyasal sisteminin yeni bir evreye yöneldiğinin işaretlerini okumaya çalıştık. Akabinde ortaya çıkan PEGİDA (Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar) gibi hareketler de bu evrilmenin hız katalizörleri işlevini üstlendi.

Tarih ve sosyolojiyi istatistik bilimiyle buluşturduğunuzda yeni stratejiler zemin bulur. Gerek Avrupa’nın tümden ve gerekse Almanya, Fransa, İngiltere gibi kıtanın büyük ülkelerinin 2040-2060-2080 yılları için yapılan simülasyonlarında etnik ve dinsel bir değişim gözlenmekte. Dolayısıyla bu gözlemlerin deneysel ölçümlerle etkileri kırılabilir mi, canlı laboratuarında test edilecektir.

Bu meyanda etken pozisyonundaki Batı’dan ve edilgen pozisyondaki İslam Dünyası’ndan iki örneği siyaset ve toplum bilimi masasına yatırmakta fayda var. ABD’deki Başkanlık seçimleri Donald Trump’la farklı bir noktada devam ediyor. Cumhuriyetçilerin tek adayı olan milyarder Trump, Demokratların adayı Hillary Clinton olursa kazanacak gibi duruyor.

Bu şu demek: 7 milyarı aşan Dünya nüfusunun çok fazla olduğu Amerikalı entelektüeller tarafından dile getirilirken ideal nüfusun da 1,5 milyar olması vurgulanır. Doğal olarak bu nüfus kendi kendine bu yaşanır noktaya gelemeyeceği için bu nüfusun doğal olmayan yöntemlerle ayıklanması gerekecektir.

İşte o zaman da Hitlervari tiplere yani Trumplara ve diğer Batı ülkelerinde de aşırı sağın iktidar yapılması söz konusu olacaktır. (Bkz: Evvelki günkü Avusturya seçimleri) Yani halk diline çevirirsek bundan sonra savaşa savaş demeyeceksiniz, kan ve gözyaşına doyacaksınız. Allah başta Müslümanlar olmak üzere bütün insanlığı bu kıyametimsi beladan şuurlu kullarına imkân yaratarak korusun.

İkinci örnek ise Tunus’tan. Geçen haftasonu NAHDA (Yeniden Doğuş) Partisi’nin tekrar Genel Başkanlığına seçilen Raşid Gannuşî, “Siyasal İslam’ı bırakıp Demokratik İslam’a geçiyoruz” diyerek İslam Dünyası’nda yaşanacak dev değişimin ilk kıvılcımını ateşledi. Ve sonucunu da “Bu siyasetçiler için iyi olacak çünkü artık çıkarları için dini manipüle etmekle suçlanmayacaklar. Din için de iyi olacak çünkü artık siyasetin esiri olmayacak” şeklinde özetledi.

Normalde ABD örneğinde olduğu değişimler büyük balıkla başlar. 2001 Meydan Okuması sonrasındaki değişimin adı olan BOP ilk olarak 2002 seçimleri sonrasında doğal olarak Türkiye’de karşılık buldu. Daha Arap Baharı annesinin karnındayken Türkler sonbaharda yeni döneme uygun adım atan ilk Müslüman ülke oldular.

Şimdiyse öncülük sırası Türk Bayrağına en çok benzeyen ve Atatürk örneğinden Burgiba üzerinden en çok etkilenen Tunus’ta. Demek ki Türkiye de er yada geç o noktaya gelecek. Bu bağlamda Türkiye’deki iç siyasete bakarsak biri iktidar biri de muhalefet olmak üzere iki siyasal partide kazanlar fokurdamakta. Üçüncü ve en köklü siyasal partide de yakın zamanda değişim sancıları başlar.

14 yıllık iktidar Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’nin düzensizliğine benzer bir düzenle yeniden yapılanması bekledikleri değil beklemedikleri değişimi hızlandırır ancak. Ve yarım asırlık Milliyetçi Hareket Partisi’nin de yancı vaziyetinde bu değişimi kesme faaliyeti aslında dönüşümün dozunu arttırmakta.

Bol sancılı bir sürece doğru ve dolaylı gidiyoruz.

 

 

Yargıya Güvensizlik

Metropoll şirketinin (13 Temmuz 2015 tarihinde yayınladığı) anketinde toplumda Yargı hükümetin boyunduruğu altına girdi” algısının hâkim olduğu ortaya çıkmıştı.

Ankete göre, seçmenlerin yüzde 57’si, ‘Son bir yıl içerisinde yargının bağımsızlaştığını mı yoksa hükümetin kontrolü altına girdiğini mi düşünüyorsunuz?’ sorusuna karşılık yargının bağımsızlaşmadığını, aksine AKP’nin kontrolü altına girdiğini dile getirdi.

2007’de  (10 üzerinden) 8 seviyesinde olan yargıya güven, 2015 Haziran’ında 5 seviyesine kadar geriledi.

Eminim bir yıl içinde yaşananlardan sonra yargıya güven çok daha azalmıştır.

***************************************

MHP Kurultay Sürecinde Yargının Kullanılması

Türk toplumunun balık hafızalı olduğu söylenir. Son bir senede yaşananlar unutulmuş olabilir.

Ancak MHP’nin olağanüstü kurultay sürecinin önünün kesilmesi için yargı kullanılarak yapılanları gördükten sonra yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna inanmak kolay değil.

İktidardaki AKP’nin olağanüstü genel kurul yapması, parti üyesi dahi olmayan bir kişinin talebiyle, on gün içinde gerçekleşebildi.Türkiye’nin seçilmiş başbakanını değiştiren bir kongre için hiçbir hukuki engel ortaya çıkarılamadı.

Buna karşılık Milliyetçi Hareket Partisinde, delege çoğunluğunun talebine rağmen 5 aydır, “yargı sopası” kullanılarak, olağanüstü kurultay toplanması engellenmektedir.

Sadece “yargı sopası” demek eksik olabilir. Birbiriyle çelişen yargı kararları yetmeyince Adalet Bakanlığı ve Valilik takviyesinin de kullanıldığını unutmamak lazım.

MHP’nin olağanüstü kurultay sürecini ilginç kılan sadece “yargı sopası” kullanılması ve yetmeyeceği görülünce, polislerin ve tomalarındevreye girmesi değil. AKP/Erdoğan kanadından beklenmeyen şeyler değil bunlar.

İlginç olan bu olayda Erdoğan ile Bahçeli (veya AKP ve MHP yöneticileri) arasındaki uyum ve birliktelik…

“Hukuk Devletine veda” operasyonuna Devlet Bahçeli‘nin de katılmış olması, toplumda demokrasiye ve siyasilere duyulan güvenindaha da yıkılmasına ve “çaresizlik” psikolojisinin yerleşmesine yol açmaktadır.

***************************************

Yargıyı Sopa Gibi Kullanmak

Sadece halkta değil, yüksek yargı kurumlarının tepe yöneticilerinin de, yargıya güvenin dip noktalara geldiği kanaatinde olduğu görülüyor.

Yakın zamandaki açıklamalardan bunu anlamak mümkün.

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit “Geçmişte yargıya güven yüzde 70 idi, şimdi yüzde 30’lara düştü” demişti.

HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz da 22 Nisan 2016 da yaptığı bir konuşmada benzer bir tespiti yaptıktan sonra, yargı dünyasının 2007-2013 yıllarını “kara dönem” olarak değerlendirmişti. “Yargının sopa gibi kullanıldığı, belli amaçlara alet edildiği 93 yıllık Cumhuriyette başka dönem yok. 2007-2013 utanç dönemini ilk defa yaşıyor Türkiye Cumhuriyeti” demişti.

HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz nedense sadece 2013 öncesini kara dönem olarak nitelemiş. Oysaki 17/25 Aralık 2013’den sonra yolsuzluk dosyalarının üstünün örtülmesi ve Cemaate karşı yürütülen operasyonlarda da, Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve Oda TV gibi davalarda olduğu gibi, hukuka aykırı işlemlerle siyasi sonuçlar alınmaya çalışıldı.

Sadece Cemaat operasyonlarında değil, siyasi nitelikli veya siyasileri ilgilendiren diğer davalarda yine yargının sopa olarak kullanıldığı, yargı kullanılarak siyasi hedeflere ulaşılmaya çalışıldığı örnek sayısı hayli fazladır.

Yargıya güven anketi bugünlerde yeniden yapılsa, yargıya güvenin yüzde 30’un altına düşmüş olduğunun tespit edileceği kanaatindeyim.

****************************************

Kanunlarla Oynamak

Şubat 2014 öncesi hukukumuzda “makul şüphe şartı” geçerliydi. Hükümet Şubat 2014 ayında “somut delile dayalı kuvvetli şüphe” şartını getirdi. Böylece 4 bakanın istifasına yol açan 17/25 Aralık soruşturmaları konusunda savcılar delil bulmak için arama kararı vermediler/ veremediler. Bu arada adliyede müthiş bir atama/ kadrolaşma fırtınası esti.

Sonuç, “kovuşturmaya gerek olmadığı” kararıyla konu Mahkemeye gidemeden kapatılmış oldu.

Sonra yeniden “makul şüphe“ye dönüldü ve Cemaate karşı operasyon başladı.

Yani kendisinin kovuşturmadan kurtulması için “somut delile dayalı kuvvetli şüphe” şartı, kendisinin Cemaat’e operasyon yapabilmesi için “makul şüphe” lazımdı. Bu sebeple aynı yıl içinde birbirine zıt iki kanun çıkarıldı. Her iki kanuna da “reform paketi” denildi.

***

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa Anayasa’daki “hâkimlik teminatı” kuralı dahi ihlal edilerek, iktidarın hoşuna gitmeyen tahliye kararları verdiği için, hâkimler tutuklandı.

Hâkim ve savcılar, yalnızca Anayasa, kanun ve kendi vicdanları ile bağlı olarak görevlerini ifa edebilsinler diye, siyasi makamların yanı sıra, daha üst derecedeki mahkemelere, hatta HSYK’ya karşı da korunmuştur. Ancak iki hâkim, kararlarının hemen arkasından (iki gün içinde hangi deliller bulundu ise), “silahlı terör örgütü” üyesi olduğu suçlaması ile tutuklandılar.

***

Türkiye’de 2014 yılına kadar, soruşturma aşamasında da yargılama aşamasında da yargıya baskı yapmak suçtu.

İktidar, Ceza Kanunu’nun 277. maddesinde yapılan değişiklikle soruşturma aşamasında “yargı görevi yapanlara emir vermek veya baskı yapmak veya nüfuz icra etmeyi” suç olmaktan çıkardı!

***

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda kaymakamlara talimat verdi: “Yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir tarafa, zihinsel inkılabınızı devreye sokun; ‘Ben bunu bu şekilde yaparım’ deyin ve yapın.” Erdoğan kendisinin ve partisinin böyle başarılı olduğunu söyledi.

**********************************************

Hukuka Aykiriliklar Dizisi

Hukuka aykırı uygulamaların kendi içinde bir sistematiği oluştu. Şöyle ki,

  • Belli davalar öncesi kanunlar değiştirilir.
  • Değiştirilemeyen Anayasa ve kanunlara uyulmaz.
  • Yargı organlarına baskı uygulanır, talimat verilir.
  • Buna rağmen çıkan ve işine gelmeyen mahkeme kararları uygulanmaz.
  • İşine gelmeyen yargı kararlarını alan hâkimler ‘hain’ilan edilir.
  • “Zülfü yâre dokunan”soruşturma açan savcılar, aleyhe karar veren hâkimler görevden alınır, hatta tutuklanır.
  • Anayasal yetkileri aşan yetkiler kullanılır. İleride bir sorumluluk doğmaması için”fiili duruma hukuki durumun uydurulması”istenir.

Bu uygulamaların Anayasanın hangi maddelerini ihlal ettiğini yazmama lüzum yok. Çünkü Türkiye’nin en muktedir adamı “Anayasayı askıya almaktan”, “fiili duruma hukuki durumu uydurun” demekten çekinmemektedir.

İktidar partisinin genel kurulunda partinin tek liderinin (Anayasaya göre partisiz olan) Cumhurbaşkanı olduğu vurgulanmakla, anayasamıza göre geçerli olan parlamenter sistem, “Türk tipi başkanlık” denilen bir fiili durumla yok sayılmaktadır.

Bir “hukuk devletinde” düşünülmesi dahi mümkün olmayan bir keyfi düzendir bu. “Hukukun üstünlüğünü” yerine “üstünlerin hukukunun” geçerli olduğunun işaretleridir bunlar.

Bu işaretlerin hiç de hayra alamet şeyler olmadığını söylemeye lüzum olmasa gerek.

 

 

Bir Başka Açıdan Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma (9)

0

5. Yurtta Sulh Cihanda Sulh

“Çağdaş uygarlığa ulaşmak için uzun bir barış dönemi içinde yaşamanın arka arkaya devam eden uzun savaş döneminin sonuçları yüzünden lüzumlu olduğu bilinmektedir.

“Bin bir facia yaprakları arasından doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin huzur ve sükûn dolu günlere olan ihtiyacı, ancak yurtta barış ile mümkün olacağı, faydalı bir yol olarak benimsendi. Barışın ulusları refah ve saadete eriştiren en iyi yol olduğunu belirtmiştir.

“Savaşın zarurî ve hayatî olması ile ancak mümkün olduğunu işaretlemiştir. Balkan ve Sâdâbâd paktları da cihanda barış için yaptığı paktlardır.” (a.g.e. s. 215-216)

“(Çünkü) muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani insanın sosyal hayatını temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve insanın sosyal hayatını alt üst eden düşmanlık, her şeyden ziyade nefrete ve ondan çekilmeye müstahak ve çirkin ve zararlı bir sıfattır.

“Husumet ve düşmanlığın vakti bitti. İki harbi umumî düşmanlığın ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı göründü.

“Öyle ise, düşmanlarımızın kötülükleri tecavüz olmamak şartıyla, düşmanlığımızı celbetmemeli. Düşmanlığın ehemmiyetsiz sebeplerini, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir divaneliğe düşmemeliyiz.” (Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, İstanbul-1960, s.44, 45)

Kısaca “Yurtta Sulh Cihanda Sulh.” umdesinden bizce anlaşılması gereken husus, herkesin muhabbet fedaisi olması ve husumete vakit bulamaması gerçeğidir. Zira “Aslah tarîk musâlahadır.” (Bediüzzaman said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, İstanbul-1960, s.26) Yâni en sağlam ve selâmetli yol ancak barış ve sulh yoludur.

“(Nasıl ki) zamanı saadette bir büyük din inkılâbı vücuda geldi. Bütün zihinleri din noktasına çevirdiğinden, bütün muhabbet ve düşmanlığı o noktada toplayıp muhabbet ve düşmanlık ederlerdi. Onun için gayri müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki medenî ve dünyevî acîb bir inkılabdır. Bütün zihinleri zapt ve bütün akılları meşgul eden nokta-i medeniyet, dünyada ilerleme ve gelişmedir. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar bağlı değildirler. Binaenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve tekniklerini beğenerek iktibas etmektir / almaktır. Ve her dünya saadetinin esası olan asayişi muhafazadır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, İstanbul-1960, s.27)

“(Kaldı ki artık) medenîlere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar / zorlama ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz. Husûmete vaktimiz yoktur.” (Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, İstanbul-1960, s.78) Çünkü bu asırda ve akıl, ilim ve fen hükmettiği istikbalde, ancak aklî delile dayananlar hükmedecektir.

6. Millî Birlik ve Beraberlik

“Atatürk, Millî Birliğin gücündeki tılsımı görmüştü. İstiklâl Savaşı bu tılsımın ilk zaferidir. Millî birlik ve beraberlik ile Türk milletinin her türlü güçlüğü yenebileceğini ispat etmiştir. Millî varlığımızın temelini Millî Birlik’te görmüştür.” (M. Orhan Bayrak, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk, İstanbul-1990, s.215)

Anadolu Selçuklu Devleti’nin (1077-1308) dağılmasından sonra Anadolu, bölük pörçük olmuş, her tarafta tavaif-i mülûk dediğimiz Beylikler türemişti. Bu şekilde Bizans’a tek tek yem olunacağının şuurunda olan sadece Osmanlı Beyliği idi. Osmanlı’nın 1300’lerde Anadolu’yu bir bütün hâline getirme yâni merkezî bir devlet olma yolunda başlattığı şuurlu harekât ancak Yavuz Sultan Selim’in (1466-1520) Çaldıran (1514) ve Mercidabık (1516) zaferleriyle gerçekleşti. Ve bugünkü millî sınırlar ancak iki buçuk asırlık, sürekli ve zorlu bir maddî-manevî mücadele sonunda hakikat oldu.

 

 

Analiz edemezseniz bilgi kirliliği sizi boğar.

Türkiye’nin en çok tâkip edilen en büyük biyografi deposu www.biyografi.net sitesinin kurucusu ve yöneticisi Mahmut Çetin

Analiz edemezseniz bilgi kirliliği sizi boğar.’ Diyor.

Oğuz Çetinoğlu: Önce biyografi. net’ten başlayalım… Nasıl doğdu?

Mahmut Çetin: Türkiye’de internet yayıncılığı başladığı zaman bir ihtiyaçtan doğdu. 15 yıldır güncellenen bir site. Mâzeret üretmeden akıntıya karşı bir uğraş verdik. Şimdi daha rahat şartlarda çalışıyoruz. Ailemiz ve dostlarımız katkıda bulunuyorlar. Geri dönüş alıyoruz. Artık hemen her sahanın ünlüsünün yolu www.biyografi.net adresinden geçiyor. Biyografisini tâkip edip, güncellemek isteyenler çoğunlukta. Giderek meselenin ciddiyeti anlaşılıyor.

Vahan İhmalyan, TKP’li bir ressam. Oğlu güzel bir Türkçe ile hatta Osmanlı Türkçesi ile babasının biyografisi ile ilgili tashih yapmak istediğini içeren bir elektronik mektubu, e-posta adresimize gönderdi.  Hemen cevap verdim. Oğlunun katkılarıyla güzel bir sunum oluşturduk.

Çetinoğlu: Peki Mahmut Çetin biyografisi nasıl oluştu?

Çetin: Tanpınar Günlük’te ‘kendini yapmak‘ tâbirini kullanır. İnsan aslında tercihleriyle kendi biyografisini kendi yazar. Ben gazetecilik ve televizyonculuk yıllarımda önemli insanlarla tanıştım. Bu insanlardan faydalanmaya gayret ettim.  Onlardan öğrendiğim temel kazanım, ‘bir şey yapmak istiyorsan onun oluş hâlini yaşamalısın‘ düsturu oldu.                                                                                   Mehmet Kaplan, Miyasoğlu’nu uyarır, ‘yazar olmak istiyorsan, yazar gibi yaşamalısın.’ Ben bu nasihatleri dinledim. Memuriyete, rutin işçiliğe mecbur kalmadıkça bulaşmadım.                                           İçki öldürür, memuriyet süründürür. Türk kültür hayatının temel çıkmazlarından biri yazanların önemli bir kısmının memur olmasıdır. Memur, emir alan adamdır. Yazar, inşa ve iddia sâhibidir. Ben memuriyetten hiç hazzetmem.

Çetinoğlu: Yayın dünyasına nasıl ve niçin girdiniz?

Çetin: İmamı Rabbani, ‘herkes bir iş için yaratılmıştır‘ buyurur. Ben kendimin biyografi, kupür, kitap işleri için yaratıldığıma inanıyorum. Sevdiğim işi yapmaya çalışıyorum. Hobilerini iş edinenler, hiç işe gitmemiş gibi zevkle çalışırlar. Ben de böyle bir şanslı kulum.

Çetinoğlu: Sizce biyografi niçin önemli?

Çetin: Devlet Arşivleri Eski Genel Müdürü İsmet Miroğlu anlatmıştı: ABD’ye arşiv araştırmaları için gidince, karşısındaki insanların kendisi hakkında en ufak bilgilere bile vâkıf olduğunu görüyor.  Miroğlu, bu bilgilerin sıradan biyografi araştırmasıyla tespit edilmediğini, istihbarat raporlarıyla tanzim edilmiş detayların Amerikalılar tarafından bilindiğini hayretle anlatıyordu. Kısacası biyografi başta istihbarat olmak üzere her konuyla bağlantılı bir disiplin. Zâten bir şey ya ‘konu’dur, ya ‘biyografi’. Biyografi o kadar geniş bir sâha….

Çetinoğlu: En çok satan kitabınız, zannederim ‘Boğaz’daki Aşiret’ Bu kitaptan bahseder misiniz?

Çetin:Boğaz’daki Aşiret‘ Boğaziçi’nde kast oluşturan büyükçe bir ailenin hikâyesi… Eser, yer yer Türk solu târihini, yer yer de batılılaşma tarihini anlatır. Aileler arasında evlilikler yolu ile kurulan ilişki sanata, ticârete, eğitime, bürokrasiye ve giderek yabancılaşmaya yansır.

Boğaz’daki Aşiret“te yer alan isimler bazen çelişkili durumlar oluşturuyor. Mesela Gazi Osman Paşa’nın torunu Haydar Kutlu’nun TKP Genel sekreteri olması… Dedesinin durumuyla bir çelişki. Bu kişiler neden dedelerinin misyonu ile savaşır hâle geliyor sorgulanması gerekiyor. Şecere kitaplarını, aile tarihi alanını komplo kulvarından kurtarmak için yazıyorum.

Çetinoğlu: Çalışma sahanızda bir de Biyografi Analiz Dergisi var…

Çetin: Biyografi dergisi çıkarmak sürekli aklımdaydı. Ekonomi ile alakalı sıkıntılar sebebiyle Biyografi Analiz dergisini çıkarma işini tehir ettim. Ancak 2003 yılında ABD Irak’a girme kararı alınca, ben de dergiyi yayımlama kararı aldım. Bir tavır gerekiyordu… Belki komik ama ben de böyle bir tavır sergileyerek fikir savaşımı başlattım: Her toprağın vatan olma özelliği vardır. Ve hiçbir vatan toprağı işgal edilmemeli.

Çetinoğlu: Belge ile biyografi arasında nasıl bir ilişki var?

Çetin: Biyografi masum bir alan olarak gözükse de, diğer bilgi alanları ile arasına bir virgül konularak geçilebilecek bir alan değil. Her devlet, her ideoloji bir evren tasavvuru oluşturur. Bu tasavvur, giderek insanı şekillendirir. Mesela bir Stalin figürü var. Fırça bıyık bir model

Che Guevara fotoğrafı… Bunların hepsi bir sunum… Herkes Che’yi bir savaşçı olarak görüyor. Oysa O, Küba Merkez Bankası’nı yönetmiş. ‘nun bir baba fotoğrafı var. Çocukları kucağında, eşi yanında… Eğer bu fotoğrafı dünyaya sunulsaydı, eminim yaşanabilir bir sosyalizm anlayışı ortaya çıkardı.

Çetinoğlu: İyi çıkmamış. Bizim kızılcıklar o sosyalizm elbisesini komünizm ideolojisine giydirirler, Ülkemizi felâkete sürüklerlerdi.

Peki, en çok ilgilendiğiniz şey nedir?

Çetin: Belgeler…

Çetinoğlu: Neden? Yaptığınız iş belgesiz olmuyor mu?

Çetin: Çevremizde belge ve bilgiye çok önem verildiğini söyleyemeyiz.

Uzun yıllar yayın hayatını devam ettirmiş olan Nokta dergisinin arşivi bir sahafa düştü. En az 20 işadamına söyledim. Gelin şunu yurtdışına çıkmadan alalım. İçlerinden sâdece bir işadamı ‘Arşivden bir zarf getir bakalım‘ dedi. Bunu sahafa söylediğimde ise: ‘Gerçekten isteseydi gelir kendi bakardı‘ dedi. ‘Ben Avrupalı bir arşiv uzmanına veya basın mensubuna bundan bahsetseydim iki gün içinde yüzlerce arşiv uzmanı ve meraklısı kapımı çalardı.’ Ne yazık ki, gelişme düşüncesi batının alamet-i farikası.

Çetinoğlu:İnternetin bilginin yeniden oluşturulmasındaki rolü ne olabilir?

Çetin: Mevlânâ Hazretleri diyor ki:

Dünle beraber

Gitti cancağızım

Ne kadar söz varsa

Düne ait

Şimdi yeni şeyler

Söylemek lâzım.

 

Mevcudu bilmeyenler, yeni bir şey ortaya koyamaz. Yeni şeyler söylemek, yeni şeyler yazabilmek için iyi bir biyografi arşivine sâhip olmak gerekiyor. İnternet büyük bir nimet, yeni bir akış. Bilginin tasnif edilip, analiz edilip hizmete sunulması lâzım. Aksi takdirde insan zihni bilgi kirliliğinin kurbanı olur. Bilgi, malâmattan ayıklanmalı. Bu bir işçilik, bir ön eğitim gerektiriyor tabii… İnternet iyi bir kaynak ama analiz edilmezse bilgi kirliliği sizi boğar.

Çetinoğlu: Sıkça seslendirdiğiniz ‘Türk Biyografi Arşivi’ nasıl bir kurum olmalı?

Çetin: Asıl problemimiz Türk Biyografi Arşivi’nin yokluğu. Türkiye’nin müstakil bir kurum olarak Türk Biyografi Arşivi’ne ihtiyacı var. Almanların Dünya Biyografi Arşivi’nin Türkiye’ye it bölümünde 65.000 kişinin biyografisi var. Bu rakamlar 1996 yılının rakamları. O günden bugüne bu sayı en az iki katına çıkmıştır. Osmanlı döneminde memurlar için ‘Sicil-i Ahval’ kayıtları vardı. Bugün Türk Biyografi Arşivi’ni oluşturmak bir mecbûriyettir. İşi devlet kurumlarına havâle etmek iş yapmak istememenin en kısa yoludur. Bu şi özel sektör mantığı ile çözmek gerekiyor. Bu konuda belirli bir mesafe kat ettiğimiz bir vakfımız var. Yakında Türk Biyografi Arşivi daha somut hale gelecek.

Çetinoğlu: Devlet bu mevzuda ne yapabilir?

Çetin: Öncelikle üniversitelerin biyografiyi ders olarak programa alması gerekiyor. Buna göre eğitim şart. Bunu Türkiye parça parça zaten diğer bilimler içinde yapıyor. Sâdece bir sunum değişikliğine ihtiyaç var.

Üniversitelerimizin yanlışı, çok genel sâhaları yaygınlaştırıp ayrıntılara girmemesi. ‘Târih’ veya  ‘edebiyat’ diye bölüm olmaz. Bu alanları dönemlerine göre, uzmanlık alanlarına göre ana bilim dallarıyla ele almak gerekir. Dünya bu işi böyle yapıyor.

Çetinoğlu: Biyografi kitapları artıyor, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çetin: Çok şükür ki, Türkiye’nin çok canlı ve geneş bir kültür çevresi ve buna bağlı olarak çok renkli yayın dünyası var. Biyografi kitapları da bu dünyanın ana damarlarından biri. Artık sâdece arz talep işi değil, insanın var olma savaşı devam ettiği sürece bu canlılık devam edecek. Türkiye’deki bu hareketli yayın dünyasını sâdece ekonomik beklentilerle izah edemeyiz. Hayra yönelik güzel şeyler oluyor. Biyografi alanındaki gelişmeler de bu güzelliklerin bir parçası. Mâlûm 200’ü aşkın üniversitemiz, eğitim gören milyonlarca gencimiz var.

Çetinoğlu: Mektepsiz olmaz diyorsunuz…

Çetin: Evet mektepsiz olmaz… Benim ‘Biyografi Kitabı’nı okuyan bir genç aradı. ABD’de şecere eğitimi almış. Türkiye’de şecere, eğitim sitemi içinde değil. Şecere’yi de içine alan biyografi bile bir edebî tür olarak anlatılıyor. Oysa biyografi ne yalnızca edebiyat ne de târih içinde yer alır. Biyografi ayrı bir bilim dalıdır, ayrı bir disiplindir. Üniversitelerde güzel çalışmalar oluyor. Fakat biyografi ve dallarından altbölümlerin oluşması lâzım. Öbür türlü bir bilim dalını hobi olarak görmek olur ki, bu da yanıltıcıdır.

Çetinoğlu: Biyografiye meraklı insanların, alayda yetişmesi keyfiyeti devam eder mi?

Çetin: Şimdilik öyle görünüyor. Ama bu işle ilgilenenler de temelde sosyal bilimlerle irtibatlı insanlar. Gönül tabii ki, bu işin üniversitelerde bölümleri olsun, ana bilim dalları olsun istiyor. Türk üniversiteleri bunu yapabilecek durumda. Mevzuat hazretlerini, bürokrasiyi zorlamak gerekiyor.

Çetinoğlu: Çalışmalarınıza karşı çıkan oldu mu?

Çetin: Hayır. Aksine ilgi gösterdiler. Boğaz’daki Aşiret’e mensup ailelerle aramızda dostluklar oluştu. Hatta bazı aileler eksik kalan bazı bilgileri tamamladılar. Ben yaptığım işleri usulüne uygun yapalım istiyorum. Altunizadeler ile aramızda dostluk kuruldu. Bana aile ile ilgili ayrıca bir kitap yapalım teklifi geldi. Ama vakit yokluğundan bunu gerçekleştiremedim.

İnsanlardan hep destek gördüm. Ölüm ilanlarını tâkip etmek için Hürriyet gazetesi alamıyordum. Yesevî Vakfı Başkanı Erdoğan Aslıyüce her hafta Hürriyet gazetelerini büroma getirirdi. Siz benim Çalıntı Polemikleri isimli kitabım üzerine ‘Türk Edebiyatında Müşaare‘* isimli kitabı getirmiştiniz. Şimdi ‘Çalıntı Polemikleri’ isimli kitabımın ikinci baskısı yapılıyor ve bu kitap için oradan faydalandım.

Ağlamayı bırakmalıyız. Niyetimiz doğru olursa melekler bize kanat gerer…

Çetinoğlu: Çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

Çetin: Ben de size teşekkür ediyorum.

 

 

MAHMUT ÇETİN:

1 Ocak 1963 tarihinde Ankara’da doğdu. Reşat Bey İlkokulu, Sokullu Mehmet Paşa Ortaokulu, Atatürk Lisesi ve Adapazarı Akyazı Lisesi’nde okudu. Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1986). Mezuniyet tezinin mevzuu: ‘Yahya Kemal’in Eski Şiirin Rüzgârıyla adlı eserinin indeks-sözlüğü’ idi.

TRT Yardımcı Prodüktörlük Kursu’na katıldı. Tuzla ve Söke’de askerlik yaptı.

1989 yılında İstanbul’a geldi, çeşitli gazete, dergi ve televizyon kuruluşlarında çalıştı. Nilüfer Edebiyat, Yeni Hafta, Kültür Dünyası, Târih ve Düşünce, Okumuş Adam, Platform, Yarın, Türk Yurdu ve Biyografi Analiz dergilerinde yazdı. ‘Çağdaş Osmanlı Ekseni‘, ‘Beyan‘ ve ‘Biyografi Analiz‘ dergilerini çıkardı (1995) yayımladı. Halen biyografi.net yayınevinin editörlüğünü yapıyor.

ESERLERİ:

*İslam Sanatı’nın Yeniden Teşekkülü, *Aydın Yabancılaşması, *Hünkar Hacı Bektaş Veli (roman), *Bebek ile Mücâhit (destan-şiir), *Boğaz’daki Aşiret, *Hırka (roman), *Radyo İçin Üç Oyun, *Perinçek ve Aydınlık Hareketi, *X İlişkiler, *Kart Kurt Sesleri, *Teyze ile Prenses, *Çalıntı Polemikleri, *Genetik İhanet, *Çinli Hoca’nın Torunu Ecevit.

*müaşere: Karşılıklı olarak şiir söyleme, şiirle atışma.

Boğaz’daki Aşiret

Mahmut Çetin’in ‘Boğaz’daki Aşiret‘ isimli eserinde, İstanbul’un seçkin yerleşim alanı Boğaziçi’nde yaşayan bâzı ailelerin belirli dönemlerini resmediliyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığını görmek mümkün olabiliyor.

Boğaz’daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşuyor. Eser bu sebeple dört bölümdür. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de ‘Konstantin’in Çocukarı’, ‘Detrois’in Çocukları’, ‘Sotori’nin Çocukları’, ‘Topal Osman Paşa – Nâmık Kemal kanadı’ bölümleri ortaya çıkıyor.

Boğaz’daki Aşiret, şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy’dan Nâzım Hikmet’e, Oktay Rifat’tan Refik Erduran’a, Rasih Nuri İleri’den Ali Ekrem Bolayır’a, Zeki Baştımar’dan Sabahattin Ali’ye, Numan Menemencioğlu’ndan Abidin Dino’ya uzanan ilgi çekici akrabalık zinciri…

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan ‘Boğaz’daki Aşiret’in, batılılaşma târihinde oynadığı roller… Kimlerin kimlikleri, çıldırtan çizelgelerle soyağaçları ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.

Çalıntı Polemikleri

Kim çalmış, kimden çalmış, nasıl çalmış, neden çalmış, niçin çalmış?

Kültür ve sanatta daha önceki eserlerden esinlenme, tabiî bir durumdur. Esinlenmenin nerede başlayıp nerede bittiği ise henüz sonuçlanmamış bir tartışma.

‘Çalıntı bir bakıma, cinayete benzer. Zor olan cinayeti gerçekleştirmekten çok onun izlerini yok etmektir.’ Sigmund Freud.

‘Edebiyat hırsızlıktır.’ James Atlas.

‘Çok iyi söyleyemediğim bir şeyi, başkalarına söyletirim.’ Montaigne.

‘Öykünme eylemi, gerçeklikten yoksunluk anlamına gelmez.’ Milan Kundera.

‘İyi ressamlar kopyalar, büyük ressamlar çalar.’ Picasso.

Teyze İle Prenses

Kitapta Sultan Vahdettin ile Bülent Ecevit’in, Rahşan Ecevit’le Atatürk’ün sosyal doku beraberliğine şâhit oluyoruz. Doğrudan bir akrabalık ilişkisi olmasa da birbirine zıt kişilikler olarak düşündüğümüz bu ünlülerin birbiriyle dolaylı şekilde irtibatı okuyucuya hoşça vakit geçirtecek gibi görünüyor. Kitaptaki olaylar, Sultan Vahdettin’in kızı Prenses Ulviye ile Bülent Ecevit’in teyzesi Ferhande Okday etrafında gelişiyor.

Teyze; Bülent Ecevit’in annesi Nazlı Ecevit’in büyük teyzesi Ferhande Okday.

Prenses; Sultan Vahdettin’in kızı Prenses Ulviye.

*Son sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday’ın birinci eşi Prenses Ulviye, ikinci eşi Nazlı Ecevit’in annesinin teyzesi Ferhande Hanım. Yani Bülent Ecevit; Sultan Vahdettin’in üvey kuzeni.

*Refik Hâlid Karay, Bülent Ecevit, Engin Noyan. Üç farklı kuşaktan üç meşhur insan. Bu üç kişinin bağlantıları şöyle: Engin Noyan’ın annesinin dedesi Niyazi Hâlid, Refik Hâlid’in ağabeyi. Refik Hâlid’in teyzesi İsmet Hanım, Bülent Ecevit’in babaannesi.

*Rahşan Ecevit ile Aydın Boysan kuzen. Boysan Ailesi’nden Mecdi Boysan, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın kocası.

*İsmail Hakkı Okday’ın kardeşi Şefik Okday’ın torunu Aylin Okday, Alp Yalman’ın yeğeni Ahmet Yalman’la evlenir.

*İsmail Hakkı Okday’dan boşanan (Sultan Vahdettin’in kızı) Prenses Ulviye, Ali Haydar Germiyanoğlu ile ikinci evliliğini yapar.

*Ali Haydar Germiyanoğlu’nun ikiz kardeşi Celalettin Germiyanoğlu’dur. Manken Billur Kalkavan, Celalettin Germiyanoğlu’nun torunudur.

Kart Kurt Sesleri:

Mahmut Çetin, bu kitabı yazmaktaki maksadını: ‘Farklılık içinde birliğin, birlikte yaşamanın, kardeşliğin poetikasını oluşturmak…’ şeklinde açıklıyor.

Kitapta, ‘Bedirhan Ailesi‘ inceleniyor.

Mahmut Çetin diyor ki: ‘: Bedirhan Bey ve çocukları, siyâsî Kürtçülük faaliyetlerine karışmış olmasına rağmen aile fertlerinin birçoğu sonraki yıllarda milletimize hizmet etmiştir. Bu aileyi ve akrabalarını yazarken karşımıza çıkan şey, sıradan bir Türkiye manzarasıdır.’

Bedirhan ailesi renkli ve ünlü insanlardan oluşuyor. Aile içinde ideolojik ve siyasi farklılıklar görülür. Kürtçü ile Türkçü, Atatürkçü, dindar, birlik yanlısı, bölücü aynı aile içinde, aynı târih diliminde yaşamıştır. Abdülhamit Han’ın kitabın girişine konulan bir cümlesi var: ‘Kürtler ve Bedirhan Paşazadeler bizim Müslüman kardeşlerimizdir. Ayrımız gayrımız yoktur.’

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 18

0

Sonraki saldırılarda da Hacıhaliller’den Tikulak İlyas ve Tevfik (Özkaraaslan), Kangala Hebete lakaplı Mustafa (Yavuz), Kabahorlu Mustafa (Avlıgan), Eğreltiköy’lü (Alartı) Hüsnü (Karhan),Tikulak Mansur (Özkaraaslan) ve Kakışoğlu Rasim (Kakış) gibi milis mücahitler de şehit olmuşlardır.

 

f – )  Ateşkes ve Ziyaretler

Zobuoğlu Hasan Bey, Milli Mücadele’nin her safhasında yer almış ve iyi yetişmiş bir tüccar / bürokrattı. Önce İstanbul’daki temaslarıyla Seyr-i Sefain (Deniz Yolları İşletmeciliği) vapurlarının İzmit Körfezi kıyılarındaki iskelelere uğramasını sağlamış, bu yolla İstanbul’dan silah ve cephane getirilmeye başlanmıştı. Sonrasında ise kurduğu 400 – 500 kişilik Milli müfrezeyle İzmit’in güney yakasında ve Avdan Cephesi’nde büyük hizmetler vermiştir. Aynı zamanda da Milis (Fahri) Binbaşı rütbesiyle Bahçecik ve Değirmendere Mıntıkalarının Milli Alay Kumandanlığı’nı yapmıştır.

Yunanlıların Bahçecik Cephesi üzerindeki saldırıları sürerken bir yandan da kış yaklaşmıştı. Halk halen dağlarda ve yaylalarda bulunuyordu. Zobuoğlu Hasan Bey, 1920 yılı sonbaharında Servetiye’ye gelerek Soytarı Mustafa Efendi (Tarı) ve köyün ileri gelenleriyle görüştü. Önlerinin kış olduğunu, kışı sulh içinde geçirmelerinin faydalı olacağını, razı olunursa düşman komutanlarıyla görüşüp geçici ateşkes sağlayabileceğini ifade etti. Herkesin razı gelmesi üzerine Zobuoğlu, Yunanlılarla temasa geçerek kış için geçici ateşkes antlaşması yapılmasında arabulucu oldu.

İşgalci düşmanla yapılan 3 maddelik geçici ateşkes antlaşmasına göre:

1.      Yunan kuvvetleri Bahçecik’ten yukarı çıkmayacak, Türk mevzilerine ateş etmeyecek ve Servetiye tarafına geçmeyecekti.

2.      Türk milisleri de cepheden aşağı, Bahçecik tarafına inmeyecek ve kendisine ateş edilmediği sürece ateş açmayacaktı.

3.      Bu antlaşmaya İznik veya Geyve tarafından gelebilecek Milli kuvvetler de uyacaktı.

 

Böylelikle muhacir olan halk kışın daha da perişanlık çekmeden köylerine ve evlerine

dönebildi. Hayat biraz daha normale dönmesine karşın her ihtimale karşı cephe boş bırakılmamış, 15 – 20 kişiden mürekkep azaltılmış milis kuvvetleri kış boyunca nöbet tutmuştur. Yunanlılar da Soğuksu sırtlarında yaptıkları taş kalede devamlı nöbet tutmuşlardı.

Yunanlılar, o kış boyunca Bahçecik Cephesi’ne saldırmamışlardı. Bu arada yine Zobuoğlu Hasan Bey’in gayretleriyle Kazıklı (Kavaklı) İskelesi – Hamidiye – Döşeme üzerinden deniz yoluyla İstanbul’dan gelen cephaneler de mevzilere taşınmıştı.

Geçici Zobuoğlu Ateşkes Antlaşması’nı Geyve Kuva’yı Milliye Umum (Genel) Kumandanlığı da desteklemişti. Bu vesileyle Kocaeli Gurup Kumandanı Miralay (Albay) Halit Bey, Geyve’den dağ yoluyla Bahçecik Cephesi’ne gelmiş, milis mücahitlere moral vermiş ve durumla ilgili cephe komutanı Soytarı Mustafa Efendi’den bilgi almıştı. Aynı gece Servetiye Camii Köyü Muhtarı Tantaoğlu Ahmet Ağa’nın evinde kaldığı, o gece kendisine serilen yatakta yatmadığı ve “Benim askerim cephede; soğukta ve aç susuz düşman beklerken ben sıcak yatakta yatamam” diyerek kaldırttığı rivayet edilir.

Sonraki süreçte de sık sık Geyve’ye giden ve Kuva-yı Milliye karagahıyla temaslarda bulunan Bahçecik Milli Tabur Kumandanı Mahmut Bey (Erdem), 24.Fırka (Tümen) Kumandanı Miralay Nurettin Bey ile birlikte dağ yoluyla Servetiye’ye gelmiştir. Bahçecik ve Tatarköy İhsaniye Cephelerini denetleyen Miralay (Albay) Nurettin Bey, mevzilerdeki milis güçlerine moral verdi. Herkesle teker teker tokalaşan Miralay, “Vazifeniz zor ama çok kutsaldır. Dikkatli olun!” diyerek cepheden ayrılmıştır.

 

g-)    Kurtuluş Kronolojisi

Kış boyunca hem diğer cephelerde mücadele devam etmiş hem de yeni askeri düzenlemelerle yavaş yavaş Düzenli Ordu’ya geçiş çalışmaları yürütülmüştü. Zira milis güçleriyle savunma yapılabilse de Batı Anadolu’da 110 binin üzerindeki Yunan Ordusu’nu söküp atmak mümkün görünmüyordu.

Muharebe için muhabere (haberleşme) şarttı. Nisan sonu itibariyle İzmit, Adapazarı, Gebze, Yalova ve Karamürsel merkezleriyle 3 ecnebi (yabancı) lisanıyla; Bahçecik, Sapanca, Hendek ve Akyazı merkezleriyle ise tek lisanla telgraf teati edilebilmektedir.

Geyve civarındaki Milli kuvvetler daha önce Sapanca Gurup Kumandanı olan Binbaşı Niyazi Bey’in komutası altında yeniden teşkilatlandırıldı. Geyve ve Havalisi Kumandanlığı adı verilen bu yapının emrinde 3 tabur ve çeşitli Milli müfrezeler bulunuyordu. Bunlardan biri de daha evvel topuyla Bahçecik Cephesi’ne desteğe gelen Cemal Bey’in Gökbayrak Tabur’uydu. 101 süvari ve 246 piyadeli Gökbayrak Taburu’na Bahçecik – İznik hattında örtme ve gözetleme vazifesi verilmişti.

Bu arada düşmana karşı tertibat alınyor kimi zaman da şiddetli çatışmalar yaşanıyordu. Düşmanla temas hakkında tutulan düzenli askerî raporlar bize yaşananlar hakkında bir fikir verebilir:

  • 20 Ağustos 1920 günü Servetiye Karyesi (Köyü) civarındaki Kuva-yı Milliyemize

taarruz eden düşman, 5 saat müsademeden (çatışmadan) sonra 40 kadar maktûl (ölü) bırakıp münhezimen (bozgun vaziyetinde) İzmit istikametine firar ve Kuva-yı Milliyemiz tarafından Beyicek’e kadar takip edilmiş ve maktûller meyanında 3 zabit (Subay) bulunduğu anlaşılmıştır. Ertesi gün düşman, 1.500 kadar bir kuvvet ile tekrar Servetiye Karyesi civarındaki mevzilere taarruz ve aynı zamanda denizden ve karadan top ve 4 tayyaresiyle (uçak) de bomba ateşi icra ederek Kuva-yı Milliye’yi Ayıtepe (Aytepe) Karyesi’ne çekilmeye mecbur etmiştir.

 


www.karahasanogullari.com (Aile Tarihi – 2)

– Muhtemelen belgelerde geçen Döngel Karyeli Rasim

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 181 – 182, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 123, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

A.ge., Sayfa 122.

ÜZMEZ, Ali, Her Yönüyle BAŞİSKELE İlçesi, Sayfa 311, Kocaeli İl Özel İdaresi Yayınları, İzmit, 2009.

A.g.e., Sayfa 311.

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 126, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

A.g.e., Sayfa 135.

Deli Halit Paşa (KARSIALAN)

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 129, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

Muhtemelen Mayıs 1921 ortaları.

Sakallı Nurettin Paşa

ÜZMEZ, Ali, Sonraki saldırılarda da Hacıhaliller’den Tikulak İlyas ve Tevfik (Özkaraaslan), Kangala Hebete lakaplı Mustafa (Yavuz), Kabahorlu Mustafa (Avlıgan), Eğreltiköy’lü (Alartı) Hüsnü (Karhan),Tikulak Mansur (Özkaraaslan)[14] ve Kakışoğlu Rasim (Kakış)[14] gibi milis mücahitler de şehit olmuşlardır.[14]

Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 129 – 130, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

Osmanlı Belgelerinde Millî Mücadele ve Mustafa Kemâl ATATÜRK, Sayfa 202, BOA Yayınları, Yön: Doç. Dr. Yusuf Sarınay, Ankara, 2007.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 110, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

Muhtemelen Bahçecik

ÖZALP, Org. Kâzım, Millî Mücadele 1919 – 1922 – I, Sayfa 153, TTK, Ankara, 1998 (4.Baskı).

 

 

 

Yar Olamadık!

Ne kadar da çabuk geçiyor zaman,

Sevdalarımıza ulaşamadık.

Yıllardır ha bire estik, savrulduk,

Adalet yok oldu, biz bulamadık!

*

Nere gitsen yalan, dolan ve riya,

Ömer’in sırrına erişemedik.

Herkes doğruyum der, savunur amma

Hin oğlu hinlerden kurtulamadık.

*

Devir öyle zalim, kalleş devir ki,

Güveni kaybettik, vicdanı sattık!

Şu koltuk derdinden, çıkar şerrinden

Yusuf yüzlülerle buluşamadık.

*

Netsin Nazıroğlu, daha ne yapsın?

Hakkı üstün tutmak için savaştık.

Ne ikballer teptik, çıkarlar ittik,

Mukaddes davaya yar olamadık!

 

 

Türk Gençliği Farkında mı?

Bir 19 Mayıs daha geldi dayandı! Nedir bu 19 Mayıs? Neden bu kadar üzerinde fırtınalar kopartılıyor? Niçin gölgelenmeye, kaldırılmaya ve unutturulmaya çalışılıyor?

Bu soruların cevapları, Türkler ve kendini Türk olarak hissedenler açısından çok önemlidir.

Ancak hemen ortalıkta “Türk mü kaldı?” diyebilirsiniz! Eğer ortalıkta Türk yoksa dolayısıyla Türk gençliği de yok demektir. Zaten arzu edilen de Türkiye topraklarında, Türk bırakmamaktır.

Bunu yani Türk’ü toplu öldürmeyi veya savaşla yok etmeyi başaramayacaklarına göre başta eğitim, kültür ve diğer sosyolojik ve psikolojik unsurları devreye sokarak işi halletmeye çalışıyorlar.

Yaklaşık 100 yıl önce de bunu denediler. Yerli işbirlikçileri ile Osmanlı – Türk devletinin yıllarca bir kurt misali içini kemirdiler ve nihayetinde ihanet dolu anlaşmaları öne sürerek, gelip ülkemizi orduları ile işgal ettiler.

Ancak bunu içine sindiremeyen ve en büyük zenginliklerini, Türk olmak olarak gören başta Atatürk olmak üzere diğer insanlarda vardı.

Bunlar bir özgürlük ve bağımsızlık meşalesi yaktılar. Bu ışık sadece Türkiye’deki insanları değil dünyanın dört bir köşesinde, esaretten ve sömürüden inleyen mazlum ve mağdur tüm milletleri aydınlattı.

19 Mayıs, bu meşalenin tutuşturulduğu gündür. Küresel emperyalist sömürü, şimdi bunu yerli işbirlikçileri eli ile unutturmak istiyor. Unuttursunlar ki; yaratmaya çalıştıkları milliyetsiz topluluğu kolayca ezebilsinler!

Bende, halen bu topraklarda Türklerin ve kendini Türk hissedenlerin yaşadığını bildiğim için “Türk Gençliği Farkında mı?” diye soruyorum.

Nasıl Kut’ül Amare Zaferi, 1952 yılından sonra İngilizlerin isteği üzerine bayram olarak kutlanmaktan vazgeçilmiş ve unutturulmaya çalışılmış ise aynı metod 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve nihayetinde 29 Ekim için denenmeye çalışılıyor!

Buna muhalif siyasetin ve stk’ların gereği kadar tepki verdiği ve önlemeye çalıştıkları söylenemez. Öyle ise bu iş, kendini Türk olarak gören ve hissedenler ile bilhassa Türk Gençliğine bir vazife olarak düşmektedir. Yani halk ve gençlik, 19 Mayıs ve diğer milli bayramları, kimseden bir yardım ve izin beklemeden kendiliğinden sahip çıkarak kutlayacaktır.

“Ey Türk Gençliği,

Birinci vazifen, Türk İstikbalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.”sözü ile Atatürk, 19 Mayıs’ı ve ruhunu unutturmak isteyecek olanlara karşı, Türk Gençliğinin ne yapması gerektiğini belirtmektedir.

Türk Gençliği şüphesiz ki, bir kuşatma altındadır. Aklı ve ruhu dumura uğratılmak istenmektedir. Eğitim sistemi, medya, sanal ortam, kültür ve edebiyat ve de siyaset hep Türk Gençliğinin aleyhine çalışmaktadır.

Bunlar Türk Gençliğini yıldırmayacak ve her daim atalarından gelen ruhundaki asalet ile zorlukları aşmak için çalışacaktır.

Nasıl ki, büyük kumandan Mustafa Kemal Atatürk “Geldikleri gibi giderler” demiş ise bugünlerde gelip geçecek, bunlarda geldikleri gibi gideceklerdir.

Ancak Türk Gençliğinin yapması gereken en önemli şey; 19 Mayıs’ı ve onu tahakkuk ettiren sebebleri ve ruhu; öğrenmek ve kavramak, aynı zamanda da kimseden medet ummadan bunu nesilden nesile aktarmaktır.

Türk Gençliğinin 19 Mayıs Bayramını kutluyorum. İnsanca yaşamak demek olan özgürlük ve bağımsızlık meşalesini yakan, Atatürk ve mücadele arkadaşlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

Onların emanetinin, gözü kara yılmaz bekçileriolduğumuz, cümle alem tarafından bilinsin ve unutulmasın diyorum!

Türk Gençliği bunların farkında ise, merak etmeyin kıyamete kadar buradayız!..

 

 

19 Mayıs 1919, Kurtuluş’un ve Cumhuriyet’in İlk Adımı

0

Şanlı Türk tarihi sayısız zaferlerle doludur. 19 Mayıs 1919’un ise tarihimizde özel bir yeri ve önemi vardır. 19 Mayıs 1919, Türk milletinin, millî önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde önce Milli Mücadele’yi kazanarak Kurtuluş’a, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan zaferler ve başarılarla dolu uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcı, ilk adımıdır.

Milli Mücadele’nin, Atatürk tarafından dile getirilen hikâyesinin ilk cümlesi, “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” diye başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919, Milli Mücadele’nin fiilen başladığı tarihtir. Aslında Kurtuluş’un ilk kıvılcımı,18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasıyla çakılmıştır. Çünkü bu zafer, I. ve II. Balkan Savaşlarında, Trablusgarp Harbinde ve I. Dünya Savaşında ard arda mağlubiyetler yaşayan Türk milletinin, kırılan onurunun yeniden ayağa kalkmasını sağlamıştır. Bu zafer, Türk milletinin, içinde bulunduğu zilletten aydınlığa çıkarıp parlak bir geleceğe taşıyacak lideriyle, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’le buluşmasını sağlamıştır.

Mustafa Kemal, l9 Mayıs l919’da Samsun’a çıkıp Milli Mücadele bayrağını açıp özgürlük ateşini yakmasaydı, milletçe tarih sahnesinden silinecek, egemenlik ve bağımsızlığımızı kaybedecektik. Her türlü olumsuzluğa rağmen yüksek bir vatan sevgisi ile çıktığımız yolda, bir taraftan düşmanla savaşırken, bir taraftan da 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açarak Cumhuriyet’e giden yolda önemli bir adım daha attık. Böylece hem mevcut tek kişi yönetimine son verileceğinin veegemenliğin Türkmilletine geçeceğinin mesajlarını verdik, hem de Milli Mücadele’nin arkasında millet iradesinin olduğunu bütün dünyaya gösterdik. Lozan Barış Antlaşması ile de, bütün dünyaya, milli varlığımızı ve milli vatanımızı kabul ettirdik. 19 Mayıs 1919’da başlattığımız Milli Mücadele’yi 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurarak taçlandırdık. Ardından toplum hayatımızın her alanında gerçekleştirilen ve birbirini tamamlayan devrimlerle, modern dünyanın saygın bir üyesi haline geldik.

Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri olan 19 Mayıs 1919’u, başlattığı bu süreci göz önünde bulundurarak değerlendirmemiz gerekir. Bu tarihleri, sadece tarihi bir olayın yaşandığı günler olarak görür, millet hayatımızda ifade ettiği anlam ve önemi kavrayamazsak, sadece heyecanını duymadığımız sıradan ve şekli bir bayram günü olarak kutlarız. Halbuki, milli bayramlar, milletin bireylerini asgari müştereklerde buluşturan, kaderde ve kıvançta bir olduğumuzun bilincini kazandıran, vatan-millet-bayrak gibi kutsal değerlerimizebağlılığımızı pekiştiren anlardır.

Milli kahramanlarımızı da sadece sevmek, duygusal bir eylemdir ve bir anlam ifade etmez. Onların hangi şartlarda neler yaptıklarını, neler kazandırdıklarını, tarihimizin akışına nasıl etki ettiklerini bilmek, düşünce ve eylemlerinin anlamlarını kavramak, bunları yaşatmak ve geliştirmek gerekir. Özellikle yakın tarihimizin en büyük kahramanı olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz bir biçimde ifade ettiği gibi, “bir kişiyi görmek değil, onun düşünce ve eylemlerinin anlamını kavramak” önemlidir. Bu bilince kavuşan kişilerin  yaptığı ve yeni nesillere bu bilinci aktarmak amacıyla yapacakları kutlamaların bir anlamı vardır. Sadece rozet takarak, bayramlarda anıtlara, büstlere çelenk koyarak, İstiklal Marşı’nı okuyup, şiirler söyleyip, nutuklar atarak, “Atatürkçüyüz, Cumhuriyetçiyiz” diye övünerek kutladığımız bayramların, basit bir gösteriden farkı yoktur.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy diyor ki:

Sahipsiz olan memleketin batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır

Şairin dediği gibi, sahip olmadığın, koruyamadığın, terkettiğin her şeyi, her değeri kaybetmeye mahkûmsun. Kaybedeceğin, bugün milli bayramların, milli kahramanların, yarın milli egemenliğin, bağımsızlığın, özgürlüğün, birliğin, bütünlüğün, kısacası vatanın, devletin, milli hayatın, dilin, dinin, kültüründür. Bunun için bugünden milli geleneklerimizin başında gelen milli bayramlarımıza, tarihimize şan ve şeref kazandıran milli kahramanlarımıza ve başlangıçtan günümüze kadar tarihimizin her dönemine sahip çıkmamız gerekir.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramınızı, bu duygu ve düşüncelerle kutluyor, saygılar sunuyorum.

 

 

Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri

0

Eskiler ‘mütefekkir‘ diyorlardı. Günümüzde ‘düşünür‘ deniliyor. Mütefekkir; tefekkür eden, düşünen ve hatta derin ve ince düşünen, mâkul fikirler geliştiren kişidir. Mütefekkirlere ‘filozof‘ sıfatı da münasip görülür.

Bu kadar çok ve farklı manalar ihtiva eden kelimelerin yerine bir tek ve kupkuru ‘düşünür‘ kelimesinin ikame edilmesi, tam manasıyla bir ‘dil katliamı‘dır. ‘Kültür jenosidi‘ de diyebiliriz.

Tabiidir ki meselenin bu yönü, ‘dil bahisleri‘nde yer alır. Yine de belirtmekte fayda var: En hafif tabiriyle dildeki bu ‘kısırlaştırma‘ ameliyesi,  bazen komik durumlara da yol açabiliyor: ‘Düşünür yazar‘ deniliyor. Bir de ‘araştırmacı yazar‘ unvanı var. Araştırmadan yazmak, bir ölçüde mümkünse de, ‘düşünmeden yazmak‘ ne menem bir iştir, bilinmez. Neyse ki, kitabın muhtevası, kitabın isminin tedâî ettirdiği menfî düşünceleri tam mânâsıyla yok ediyor.

Mevzuumuza dönersek efendim, 16 X 23,5 santim ölçülerinde, 7 cilt – 8 kitaptan oluşan 5.038 sayfalık muhteşem eser, kelimenin tam ifadesiyle bir kültür abidesidir. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay eserinde, Tanzimat’tan Günümüze kadar Türk milletinin fikir ve kültür hayatını inşa eden, gidişatını belli bir cihete çeviren, çevirmek için fikir üreten şahısları ve bu şahısların fikirlerini anlatıyor.

Batı felsefesi tarihçisi Prof. Bolay, hocası merhum Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’in ‘Türkiye’de Çağdaş Düşüncenin Tarihi‘ isimli eserinin yayımlanmasından tam 50 sene sonra, fikir dünyamızın geçmişini ve geleceğini, her biri 1.000 wattlık 8 adet projektörle aydınlatıyor.

Eserin en önemli tarafı, düşünce hayatımızla alakadar olanlara; ‘Bizim de batıyı kıskandıracak fikir adamlarımız var…’ Dedirterek moral kazandırmış olmasıdır. Dikkat edenler bilirler: sosyologlarımız ve felsefecilerimiz, derslerinde ve konferanslarında; Fransız Sosyologlar Jacques Derrida, Auguste Comte ile Alman sosyologlar, Max Weber ve  Erich Fromm’dan, Alman felsefeciler Nietzsche ve Hegel’den, Fransız felsefeciler Ernest Renan ile Raymond Aron’dan misaller verirler, cümleler aktarırlar. Bizim sosyologlarımız ve felsefecilerimizin adı geçmez, bilinmez.

Artık bilinecek… Çünkü Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay hepsini hayat hikâyeleriyle, eserleriyle, fikirleriyle ve kültür dünyamıza kazandırdıkları görüşleriyle gözler önüne seriyor.

Prof. Bolay, eserini hazırlamaktaki maksadını şöyle açıklıyor:

‘Bu hacimli eseri hazırlamaktaki ilk hedefimiz, yeni nesillerimizin dedelerinin ve babalarının yakın geçmişte ortaya koydukları yaratıcı düşünceleriyle buluşmalarını sağlamak; her şeyi kendi gözleriyle görüp kendi akıllarıyla düşünmelerini temin etmek ve kendi ürettikleri fikirlerini kendilerinin tedâvüle sürmelerine yardımcı olmaktır. Bu hususta önce aklımızı Batı’ya kiraya vermeyeceğiz veya onların aklını ödünç olarak alıp üzerine yatmayacağız. Çünkü sâdece onlar düşünmüyorlar, biz de düşünüyoruz, biz de imâle-i fikir etmekteyiz.*

Bugün Türkiye, dünyadaki düşünce gündemini tespit ve tâyin eden merkezde değil ‘çevre’de bulunmakta ve çoğu zaman merkezin tespit ettiği gündemlere bağlı olarak çevre durumunda hareket etmektedir.

Bundan dolayı ikinci hedefimiz, çevreden çıkıp merkezde yer almanın yolunun açılmasına yardımcı olmaktır. Aynı zamanda tarihte mensubu bulunduğumuz medeniyetimizin alternatif olarak ihyasına yardımcı olmak ve onun yeniden inşasında düşünce hayatımızın katkısını sağlamaktır.

Bu kitap, çağdaş Türk düşüncesinin, dünya düşünce arenasında görücüye çıkacak güçte olduğunu ortaya koymak maksadıyla yazılmıştır. Düşünce hayatımızın ‘kendi tabiî mecrası’na doğru gelişmesi devam ederse Türk düşüncesinin daha yeni ve daha özgün düşünceler üreterek dünya düşüncesine önemli katkı sağlayacağı muhakkaktır. Artık biz de Batılı düşünürlerin düşüncelerine göre kendimizi değerlendirme dönemini geride bırakarak, eskiden olduğu gibi, onların da bizim düşünce mahsullerimize bakarak kendi düşüncelerini değerlendirecekleri seviyeyi hedef almalı, meselelerimizi kendimiz çözmeye yönelirken, ortaya koyacağımız çözüm tekliflerinin aynı zamanda başka toplumlar ve medeniyetler için de bir ufuk açabileceğinin farkında olmalı, böylece yeni ve cihanşümul fikirlerimizi daha çok üretme dönemlerine geçmeliyiz.’

Eserde, ‘Tanzimat’tan Günümüze‘ sınırları içerisine hapsedildiği için İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (699-767), Farâbî (870-950), Matürîdî (863-944), Birûnî (973-1048), İbn-i Sina (980-1037), Serahsî (1009-1090), Gazzali (1058-1111), Yusuf Has Hâcib (1017-1077), Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (1207-1273), Ali Şîr Nevâî (1441-1501), Kâtip Çelebi (1609-1657) ve diğer âlimlerimiz tabiatıyla yer alamıyor.

Editör ve müellif sıfatıyla esere imzasını koyan Prof. Bolay, Türk coğrafyasında bulunmakla birlikte, Musa Carullah Birgivî (1875-1945) ve Yusuf Akçura (1876-1935) gibi yaşadıkları dönem itibâriyle Türk  yönetimi dışında kalan Türk mütefekkirleri de, Türk olmaları hasebiyle ve kadirşinas düşünceyle kitabına almış.

Türklerin felsefe ile alakası Köktürkler döneminde başladı, Uygurlar, Karahalanlılar, Selçuklular döneminde gelişti ve Osmanlılar döneminde doruğa ulaştı.

İlkçağ’dan başlayıp gelecek çağlara uzanan felsefe, insan aklının ve zekâsının, çağlar boyunca hiç eskimeyen, eskimeyecek olan düşüncelerini, buluşlarını daima yenileyerek, ilim hayatının gelişmesine paralel olarak kâinat içinde insanın yeri ve hayatın mânâsı üzerine düşünmeye devam edecektir.

Geçmişte ki felsefeleri bilmeden bugünün felsefesini anlamak ve geleceğin felsefesini inşa etmek mümkün değildir.

Cihanşümul felsefeye katkıları bakımından Türk aklının ve zekâsının felsefe târihindeki ve felsefî düşüncenin gelişmesindeki yeri, Batılı felsefecilerin alakasını çekmiş ve takdir edilmiştir. Yarınlarda alaka ve takdirin artması ümit ve temenni edilir. Prof. Bolay’ın eseri, ümit ve temennilerimizin güçlenmesine vesile teşkil etmiştir.

Eserin dikkat çeken bir husûsiyeti; tam bir ilim zihniyeti ile ve titiz bir tarafsızlıkla hazırlanmış olmasıdır. Eserde kendilerinden bahsedilen şahısların fikrî temâyülleri nazar-ı itibâra alınmamıştır.

Birinci ve İkinci ciltler; ‘Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Siyâsî, İdârî ve Sosyal Düşünce Temsilcileri‘ne tahsis edilmiş: Sâdık Rıfat Paşa (1807-1857), Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895), Mehmet Tâhir Münif Paşa (1829 (?)-1910), Tunuslu Hayreddin Paşa (1822-1890), Nâmık Kemal (1840-1888), Ali Suavi (1839-1878), Said Halim Paşa (1864-1921), Emrullah Efendi (1858-1914), Abdullah Cevdet (1869-1932), Ahmet Ağaoğlu (1869-1939), Bedi’ Nuri (1872-1913), Mustafa Satı Bey (1880-1968), Mehmet Ziya Gökalp (1876-1924), Yusuf Akçura (1876-1935), Prens Sabahaddin (1878-1948), Lütfi Fikri (1872-1934), Nüzhet Sabit (1883-1920), Mehmet İzzet (1891-1930), Nihat Nirun (1925-2005), Erol Güngör (1938-1983), Câhit Okurer (1917-1973), Seyyid Ahmed Arvasî (1932-1988), Nevzat Kösoğlu (1940-2013), Mustafa E. Erkal (1944- ), Ahmet Hamdi Başar (1897-1971), Sabri F. Ülgener (1911-1983), Farvus Efendi (1858-1914), Behice Boran (1910-1987), Niyazi Berkes (1908-1988), Mehmet Ali Aybar (1908-1995), Hikmet Kıvılcımlı (1902-1971), Kemal Tâhir Demir (1909-1973), İdris Küçükömer (1925-1987), Doğan Avcıoğlu,(1926-1983), Zeki Velidî Togan (1890-1970), Mehmet Fuat Köprülü (1890-1966), Osman Turan (1914-1978), İbrahim Kafesoğlu (1914-1984),

Üçüncü ciltte ve dördüncü cildin birinci ve ikinci kitabında: ‘Tanzimat’tan Cumhuriyete İlmî ve Felsefî Düşünce Temsilcileri‘ başlığı altında; Anadolucu Düşünce ile 51 mütefekkir hakkında bilgiler bulunuyor.

Beşinci cilt, ‘Ahlakî ve Edebî Düşünceye ve Temsilcileri‘ne tahsis edilmiş. Ahlakî düşünce bölümünde 38, edebî düşünce bölümünde 19 mütefekkir yer alıyor. Diğer bölümlerde olduğu gibi bu bölümde de açıklamalara yer veriliyor. Ayrıca; düşünce akımlarının yayın organları hakkında bilgiler var.

Altıncı cilt, ‘Dinî ve Tasavvufî Düşünce Temsilcileri‘ başlığını taşıyor.  ‘Tanzimattan Günümüze Dinî Düşünce‘, ‘Tasavvufî Düşünce Kur’ân’a Dönüş Hareketi‘ ve ‘Mezhepler Tarihi Düşüncesi‘ başlıkları altında nazarî bilgiler verildikten sonra düşünce temsilcilerinden 17 kişinin şahsiyeti, fikriyatı ve eserleri tanıtılıyor.

Yedinci ve son ciltte ise ‘Türk Dünyası Düşünür ve Temsilcileri‘ ile dev eserin mündericatı tamamlanıyor.

4933’ten 4934’e kadar sayfalarda esere yazılarıyla iştirak eden 100 kişinin isimleri ve görevleri yer alıyor.

Son sayfalarda dikkate değer bilgiler var. Özetle şu hususlar belirtiliyor:

Hepimiz Türk düşüncesini Orhun Abidelerindeki kitabelere dayandırıyorduk. Yeni araştırmalar, Türk düşüncesinin MÖ 6. Asra kadar çıktığını, Yunan düşüncesinin temelinde bulunan iki filozofun ve Yeni Eflatunculuğun kurucusu Plotinos’un fikir babası ve hocası Amonius Sakkace’ın Saka Türklerinden olduğu belirlenmiştir.

Şimdi başlıca problemlerini ve onların çözümlerini temsilcileriyle birlikte ortaya konulan 175 senelik (döneme âit) tefekkürümüzü daha fazla geliştirmek, dünya düşüncesine katkı sağlanmasının yollarını açmak için;

1-Tek taraflı bakmaktan kurtulmalıyız. 2-Yeni ve farklı düşünceler üretebileceğimize inanmalıyız. 3-Kendimizi tanımalıyız. 4-Osmanlı dönemi düşünce metinleri yayınlanmalı ve yorumlanmalı. 5-Liselerde Türk ve İslâm düşüncesi dersleri okutulmalı. 6-Üniversitelerin felsefe, edebiyat, târih, mimârî, sanat, din, iktisat gibi bölümlerine mutlaka, Türk düşüncesi dersleri, seçmeli de olsa konulmalı. 7-Türk düşüncesinin dinle, özellikle de İslamiyet ile olan derin bağları dikkate alınarak araştırma yapılmalıdır. 8-Türk düşüncesinin şiirle, edebiyatla ve özellikle mûsîki ile münâsebetleri dikkate alınmadan yapılacak araştırmalar verimli olmaz. 9-Laik anlayışa sâhip olmayan bir düşünürün fikirlerini illa da laikleştirmek için uğraşılmamalı. Osmanlı, bütün devletlerden daha laikti. 10-Yeni nesiller; Osmanlı, Selçuklu ve daha önceki kaynaklardan faydalanacak şekilde yetiştirilmelidir.

Çağdaş Türk düşüncesi başarılıdır. Kendimizi, balı mütefekkirlerin düşüncelerine göre değil, kendi ürünlerimize bakarak değerlendirmeliyiz.

Aziz-i vakt idik a’da/düşman zelîl etti bizi‘** diye sızlanmayıp yine ‘Aziz vakt‘ olmaya koşmalıyız.

*imâle-i fikir etmek: Fikir ortaya koymak, düşünce üretmek.

** Efendi idik, düşman, aşağıladı-hor gördü bizi. (Tarihçe-i Vak’a-i Zağra isimli eserin müellifi Raci Efendi.

 

SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’te doğdu. İlkokulu Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Bolay kasabasında, ortaokulu ve liseyi Konya’da, üniversiteyi Ankara’da okudu.

Türkiye’de felsefe ilminin gelişimine önemli katkılar sağlamış isimlerden birisidir. Bugüne kadar çok sayıda eser sunan ve eserleri ile önemli çalışmalara imza atan Süleyman Hayri Bolay, dini konulara da farklı bir yaklaşım açısı ile bakmıştır. Başta İslam Felsefesi olmak üzere Batı Felsefesi, Osmanlı Düşünce Hayatı gibi konular üzerinde önemli eserler yazdı.

1961 – 1969 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Askerlik vazifesini ifa ettikten sonra 1971’de Ankara Üniversitesi Felsefe Târihi bölümünde asistan oldu. 1975’te doktor, 1980’de doçent unvanlarını aldı.  Sorbon Üniversitesi’nde araştırma yaptı.

1982 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan yardımcılığına tâyin edildi. 1987’de Hacettepe Üniversitesi’nde Felsefe Târihi profesörlüğünü getirildi. 1996 yılında Gazi Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptı.

Felsefeye Giriş, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi, Felsefe Dünyasında Gezintiler, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Kur’an’da İman ve Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri isimli eserleri yayımlandı.

 

 

Kısa Kısa… Kısa Kısa…

Ötüken Neşriyat Büyük Türkçü ve Fikir Adamı

Yusuf Akçora’nın Bütün Eserlerini Yayımlıyor

Türk siyaset adamı, ideolog ve tarihçi Yusuf Akçura;1876 yılında Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türklerinden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babasının çuha fabrikası vardı. Yusuf, küçük yaşlarda iken babası vefat ettiğinden annesi tarafından İstanbul’a getirildi. 1896’da Harbiye’yi bitirerek, kurmay sınıfına ayrıldı. Jön Türkler hareketine katıldığı için, askerlikten çıkarılarak Trablusgarp’a sürgen edildi. Fakat oradan kaçıp Paris’e giderek Siyasal Bilgiler Okulunda öğretimini tamamladıktan sonra Rusya’ya gidip, gazetecilik ve öğretmenlik yaptı.

Meşrutiyetin ilânı sebebiyle kabul edilen af kanunundan faydalanarak İstanbul’a döndü. Harp Akademisi’nde ve o dönemde ‘Dârü’l-fünûn‘ olarak anılan üniversitede siyasî târih hocalığına tâyin edildi. Daha sonra Türk Yurdu dergisin: çıkararak; Türkçülük akımını destekledi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin kuruluşundan sonra Anadolu’ya geçerek Millî Mücâdele Hareketi’nde vazife aldı. 1923’te İstanbul mebusu seçildi. 1925’de açılan Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nde siyasî târih hocalığına tâyin edildi. 1931’de Aıatürk’ün Türk Târihi Tetkik Cemiyeti’ni kurmakla vazifelendirdiği şahıslar arasında idi. 1932’de bu cemiyetin başkanlığına seçildi. 1933’te İstanbul Üniversitesi’nin ıslahatında siyasî tarih profesörlüne getirildi. Kars mebusu iken

1935 yılında Ankara’da, 59 yaşında iken vefat etti.

Yusuf Akçura’nın, aşağıda isimleri verilenler dışında;  *Ulûm ve Tarih (İlimler ve Tarih), *Üç Haziran Vak’a-i Müessifesi, *Mevkûfiyet Hâtıraları, *Rusya’daki Türk-Tatar Müslümanların Şimdiki Vaziyeti ve Emelleri, *Türk Yıllığı, *Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, *Ta Kendim yâhut Defter-i Amâlim isimli eserleri vardır.

Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan eserleri: (13 X 19 santim ölçülerindedir)

1-ÜÇ TARZ-I SİYÂSET: Yayına Hazırlayan: Erol Kılınç, 126 sayfa, Şubat 2015

2-SURİYE VE FİLİSTİN MEKTUPLARI: Yayına Hazırlayan: İsmail Türkoğlu. 208 sayfa, Mart 2015.

3-SİYÂSET VE İKTİSAT: Yayına Hazırlayan: Erol Kılınç, 214 sayfa, Mart 2015

4-TÜRKÇÜLÜĞÜN TÂRİHİ: Yayına Hazırlayan: Erol Kılınç, 271 sayfa, Ekim 2015

5-MUÂSIR AVRUPA’DA SİYÂSÎ VE İCTİMÂÎ FİKİRLER VE FİKRÎ CEREYANLAR: Yayına Hazırlayan: Erol Kılınç, 254 sayfa, Şubat 2016

6-ŞARK MESELESİ: Yayına Hazırlayan: Erol Kılınç 142 sayfa, Nisan 2016

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

Kim Demiş / Ne Demiş?

-Hiçbir zaman bir câmiye, üst seviyede heyecan hissetmeksizin, hatta îtiraf edeyim, Müslüman olmadığıma hayıflanmaksızın girmiş değilim. Ernest Renan (1823-1892) Fransız filozofu.

-Felsefeye doğru atılan ilk adım inançsızlıktır. Eğer din adamını istiyorsanız, filozofa ihtiyacınız yok demektir. Eğer filozofları istiyorsanız, din adamına ihtiyacınız olmayacaktır. Çünkü filozof aklın dostu ve ilmî gelişmelerin önderi, diğeri aklın düşmanı ve cehâletin savunucusu olarak tanınır. Denis Diderot (1713-1784) Fransız filozofu.

Netice-i kelam: Filozofun iyisi iyidir de, kötüsünün eline Allah (cc) kimseyi düşürmesin.