22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 737

Yargıtay’ın MHP Kurultayı Kararı

Yargıtay gecikmeli de olsa MHP’nin olağanüstü kurultay yapabileceğine dair onama kararını verdi.

Kararın açıklanmasından bir gün önce Türkiye adeta “Partili Cumhurbaşkanı” denilen bir modele geçmiş, çok yakın bir zamanda da “Türk Tipi Başkanlık” denilen tek adam sistemine geçiverecekmiş havasındaydı.

MHP’nin kurultay yapacağı kesinleşince bu konu gündemden sanki bir anda buharlaşıverdi.

Sadece bu durum bile Milliyetçi Hareket Partisindeki değişimin Türkiye’nin kaderi ile doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Sulh Hukuk Mahkemesinin görevlendirdiği Çağrı Heyetinin davetiyle, Ankara Esenboğa’da 4 Genel Başkan adayının katılımıyla yapılmak istenen kurultay öncesinde Yargıtay’ın karar vermemesi ilginçti. Adalet Bakanlığının devreye girmesi, kurultayın yapılacağı otel girişinin tomalar ve polislerle kapatılması birilerinin Türkiye’nin kaderindeki tesirini bildiğini gösteriyordu.

Şimdi Yargıtay’ın kararına isterseniz “Ankara’da halâ hâkimler var” diye olumlu bakabiliriz. İsterseniz böyle bir kararın bu kadar geciktirilmesinin “olağan ve rutin” olmadığını düşünürsünüz. Buradan hareketle bundan sonrası için “işin içinde bir çapanoğlu var” diyebilirsiniz.

Ben Devlet Bahçeli’nin “10 Temmuzda seçimli kurultay kararı” almış olmasının sadece “ön alma” veya kendi düzenleyeceği kurultayda “salona hâkim olma” arzusuyla sınırlı olamayabileceğini düşünüyorum.

Bir yandan Sulh Hukuk Mahkemesinin görevlendirdiği yetkili çağrı heyeti tüzük kurultayı toplayacak. Diğer taraftan Devlet Bahçeli ve MHP Yönetimi seçimli kurultay toplayacak. Buradan bir meşruiyet krizi çıkacağı kesin.

Birileri böyle bir krizi isteyebilir. Ancak bu hukuki kaosun MHP’ye ve ülkeye yaramayacağı muhakkak.

Eğer MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve ekibi aldıkları kararda Saray etkisi olduğu şüphesini yok etmek istiyorsa, diğer genel başkan adayları veya temsilcileriyle bir ortak mutabakata varmalıdır.

Ülkücü camia entrikasız, katakullisiz, temiz bir kurultay istiyor. Bugüne kadar yargı kullanılarak yaratılan kargaşa ülkücüleri yordu.

Bahçeli ve Genel Merkez yönetiminin diğer adayları ülkücü değil, paralelci, hain, isyankâr vb yaftalamalarla dışlamaya çalışmasını da MHP seçmeni kabullenemedi.

Ülkücüler, adayların birbirlerine karşı saygı, sevgi içinde olmalarını fakat demokratik bir rekabet ortamında yarışmalarını istiyor. Seçilen kim olursa olsun, diğer adayların seçilen Genel Başkan’ın ekibi olarak, birlikte çalışmasını arzu ediyor.

Bahçeli yargı kararına uygun, dürüst, temiz, şaibesiz bir kurultay yapılmasını sağlamalıdır. En azından çağrı heyetinin toplayacağı kurultaya köstek olmamalıdır.

Yargı kararına uygun kurultay için önce tüzük kurultayı toplanmak ve tüzük değişiminden sonra seçimli kurultay yapılması lazım.

Bir başka yol ise Devlet Bahçeli önce genel başkanlıktan istifa eder, sonra seçimli kurultay kararı alınır. Seçimli kurultay da isterse Bahçeli de aday olur. Tüzük bu kurultayda değiştirilebilir.

Böyle temiz, demokratik bir kurultay, 19 yıl genel başkanlığını yaptığı bu harekete, vefakâr ve çilekeş ülkücülere karşı Bahçeli’nin borcudur, görevidir.

*******************************************

Daha Az Demokrasi, Daha da Az Hukuk Devletiyiz

İstanbul Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. İl Han Özay‘ın 1980’li yıllarda yazdığı sıradışı bir İdare Hukuku kitabı vardı. “Gün Işığında Yönetim” adındaki bu kitabında Hoca, Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel yapısını ortaya koyan 4 ana ilkeyi de inceler.

Malum 1982 Anayasasının 2. Maddesinde yer alan ifadeye göre “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Prof. Dr. İl Han Özay devletimizi bu dört ilke açısından uzun uzun tahlil ettikten sonra şu hükmü veriyordu: “Türkiye Cumhuriyeti ne tam demokratik, ne tam laik, ne tam sosyal ve ne de tam bir hukuk devletidir.”

Aradan bunca yıl geçtikten sonra bu konularda bir ilerleme kaydedemedik. Aksine, özellikle son on senede yaşadığımız gelişmelerden sonra kesin kanaatim şudur:

Türkiye Cumhuriyeti bugün o yıllara nazaran daha az demokratik, daha az laik, daha az sosyal ve daha da az hukuk devletidir.

****************************************************

Aydınlar Ocakları 43. Şûrası

Aydınlar Ocakları yılda iki defa Şûra adı verilen toplantılar yapar. 43. Şûra 20-22 Mayıs 2016 tarihleri arasında Maltepe- Kartal Aydınlar Ocağının ev sahipliğinde, Kosova ve Azerbaycan Aydınlar Ocakları dâhil, 26 Ocağın katılımı ile İstanbul’da gerçekleştirildi.

3 gün süren Şûra’da, konularında bilgili ve yetkin uzmanlar tebliğler sundular. Belli konularda kamuoyunun dikkatini çekmek üzere her Şûra’dan sonra olduğu gibi “Sonuç Bildirisi” yayımlandı.

İşte o “sonuç bildirisinden” bazı bölümler:

* Türk Devleti’ni yeni ve eski Türkiye şeklinde ayırmayı, devletin sürekliliği ve tarihin bütünlüğü bakımından yanlış buluyoruz. Yeni Türkiye talebi Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran millî irade, millî kimlik ve tarihimiz ile çelişen bir anlayıştır.

* Yargıya güven, tarihimizdeki en düşük seviyelerine inmiştir. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının büyük ölçüde ortadan kalktığı bir dönemdeyiz. “Kuvvetler ayrılığı yerine fiilen kuvvetler birliği sisteminin uygulanması”, “üst yargı organlarının yürütmeyle uyumlu hale gelmesi”, “hukukun üstünlüğü ilkesinin yerine üstünlerin hukukunun” geçerli hale geldiği algısı endişe vericidir.

* Hukuk devleti korunmalı, fiili durumlarla yıpratılmamalı; yasalar ve anayasa çiğnenmemelidir. Kuvvetler ayrılığına uyulmalı, hak ve hürriyetler korunmalıdır. Hukukun siyasallaşması ve siyasi operasyonlar için yargının bir araç olarak kullanılması, hukuk devleti ilkesinden vazgeçme anlamına gelmektedir.

* Yeni Anayasa, ülke ihtiyaçlarından kaynaklanmamaktadır; etnik esaslı bir ortaklık devletine geçiş ve egemenliğin paylaştırılması için istenmektedir. Millî devletten vazgeçiştir. Terörün taleplerine ve dış dayatmalara teslim olmakla; terörle mücadele ve Türk Dünyası ile ilişkilerimiz zarar görecektir.

* Demokratik parlamenter sistem güçlendirilerek sürdürülmeli, ülke başkanlık sistemi maceralarına sürüklenmemelidir.

* Tarihe bir bütün olarak bakılmalı; kamplaşmaları körükleyen Osmanlı-Cumhuriyet karşıtlığı ve millî zaferlerimizde ayrımcılık yapılmamalıdır.

* Özgürlüklerle güvenlik politikaları arasındaki anlamlı denge korunmalıdır.

* KKTC’den vazgeçen, Anadolu’dan da vazgeçer ve vazgeçirilir. AB üyeliği dahil hiçbir beklenti uğruna taviz verilmemelidir. TBMM kararı dahi olmadan, Ada’dan asker çekilmesi kabul edilemez.

* Ege’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatleri korunmalıdır; özellikle 17 adamızın işgal ve ilhakına göz yumulması kabul edilemez.

* Terörle mücadele ısrarla ve kararlılıkla sürdürülmelidir. TC vatandaşları arasında etnik bir çatışma yoktur. Devletin güvenlik güçlerinin bölücü terör örgütü ile mücadelesi söz konusudur. Terörle barış, hiçbir ciddi ülkede olamaz.

* Üniversitelerimizde, aşırı sol ve bölücü örgüt taraftarları arasındaki işbirliği birçok öğrencinin öğrenim görme hakkını ve can güvenliğini zedelemektedir. Üniversite yönetimlerini göreve davet ediyoruz.

* Dış politikada bilhassa Ortadoğu’da politika değişikliği şarttır. Türkiye kendi eliyle ayağına kurşun sıkmıştır; komşu ülkelerin düşmanı ve terör örgütlerinin hedefi olmuştur. İç ve dış politikada mezhepler üstü kalma geleneğimiz sürdürülmelidir. Ateş çemberi içinde ve yok edilmeye çalışılan Irak ve Suriye Türkmenlerine devlet ve millet olarak daha güçlü bir şekilde sahip çıkılmalıdır.

 

 

Bir Başka Açıdan Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma (11)

0

“Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, insanlığın dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşallah.” (a.g.e. s.32)

“Hem o yeis (ümitsizlik)tir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, umumun menfaatini bırakıp şahsî menfaate nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, mâneviyatımızı kırmış. Az bir kuvvetle, inançtan gelen mânevî kuvvet ile doğudan batıya kadar istilâ ettiği hâlde, o harika manevî kuvvet, ümitsizlikle kırıldığı için, zâlim Batı dört yüz seneden beri üç yüz milyon (şimdi bir buçuk milyar) Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeis ile başkasının lâkaytlığını ve gevşekliğini kendi tembelliğine özür zannedip ‘neme lâzım’ der, ‘herkes benim gibi berbattır’ diye inancının gereğini terkedip kendine düşen hizmeti yapmıyor.

“Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor, biz de o katilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.” (a.g.e. s.38)

Çünkü “Yeis, mâni-i her kemâldir.” Yâni ümitsizlik, her türlü yükselişin yegâne / tek engelidir. “Neme lâzım, başkası düşünsün, İstibdad’ın yâdigârıdır.” (a.g.e. s.79)

Bunun içindir ki, Mustafa Kemal, ümit-bahş cümleler de sarfetmek ihtiyacını hissetmiş ve: “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.” (M. Orhan Bayrak, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk, İstanbul-1990, s.170) demiştir.

8. Lâiklik

Türkiye’de en çok tartışılan bir konu olmuş ve hâlen de güncelliğini korumaktadır. Umumiyetle tenkitler, Batı’nın tatbik ettiği lâikliğin Türkiye’de de uygulanması gerektiği şeklindedir.

Bugünkü şekliyle devam ettirilmek istenmesinde, Batı’nın dolaylı istek ve baskılarının rolü olduğu ve Batı’nın, Osmanlı rûhunun yeniden zuhurundan, son derece korktuğu ve endişe ettiği artık bilinen bir gerçektir.

O zaman icbâren yaptırılan bu ilke, o günkü şartlarda tatbikine mecbur kalınmışsa da, bugün için öyle bir zaruret yoktur. O gün Türkiye’nin geçiş devresine, fetret devrine ihtiyacı vardı. Yoksa daha o zamandan Türkiye’nin hür ve müstakil bir devlet olarak 20. asra doğmasına izin vermeyecekleri izahtan vâreste mühim bir husustur.

Bugün de Batı, Türkiye’nin Osmanlı’ya vâris olmasına asla râzı olmaz. Ama, bu hususta artık elinden eskisi gibi köstekleyici bir şey gelmeyeceğini de ister istemez kabul etmek zorunda kaldığını, yavaş yavaş anlamaya başlamıştır.

Batı, Türkiye ile yapamayacağının ve Türkiyesiz de kalamayacağının bilincindedir artık.

Yine de henüz Avrupa’nın manevî istibdâdı altındayız. İlerleme ve yükselmemizi sağlamak için son derece ihtiyat ve itidâl sahibi olmak lâzımdır.

Bunu yaparken de, vicdanın ziyası olan manevî ilimleri ve aklın nûru olan fen bilgilerini birlikte öğrenmeli. Ancak ikisinin karışımıyla hakikatin tecellî edeceğini bilmeliyiz. Çünkü birbirlerinden ayrıldıkları zaman birincisinden yâni mânevî ilimleri tahsil edip de, fen bilgilerini ihmal edince taassup, ikincisinden yâni mânevî ilimleri ihmal edip de, fen bilgileriyle yetinince hile ve şüphe doğar.

9. Devletin Bekası

Atatürk, Devletin bekasını ve devamını, en başta gelen mukaddes bir vazife olarak görmekte ve göstermektedir:

“Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

“Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir.” (Kemal Atatürk, Nutuk, c.2, İstanbul-1971, s.897-898)

Haklıdır çünkü bu vatan, bu millet ve bu devlete -Allah etmesin- halel geldiği takdirde, değil sâdece Türkiye, dünyanın da neler kaybedeceği aşağıdaki satırlarda, lâyıkı veçhile, en güzel ve gerçek şekilde dile getirilmiştir.

Edirne, Kuşçubaşı Eşref Bey tarafından kurtarılmıştır (21 Temmuz 1913). Bu münasebetle, Edirne’ye doluşan yabancı gazeteciler, o zaman kurtarıcı öncülerden olan Said-i Nursî ile de konuşurlar:

“-İçinde yaşadığınız devlet Türk devletidir. Ama siz İslâmiyet için savaştığınızı söylüyorsunuz.

“-Devletimizi Türkler kurmuşlardır. Ama onu İslâm’a göre düzenlemişlerdir. Türkler devlet hayatında hiçbir zaman diğer milletleri saf dışı etmemişler, liyakatleri ölçüsünde devlete iştirak ettirmişlerdir. Herkes biliyor ki, Türklerin kurduğu bu devlet dünyada İslâmiyet’i temsil ediyor. O’nun yeryüzünden kalkması sadece İslâm dünyası için değil, bütün mazlumlar için felâket olur.” (Mehmet Niyazi, Yazılamamış Destanlar, İstanbul-1991, s.161)

 

 

Tarihi, Tarifsiz Millet!

Dünya almış başını gidiyor. Ölenler, öldürenler, kirli ve gizli hesaplar içerisinde işgaller; terör örgütleri arenasına dönmüş Ortadoğu ve Türkiye… Biz hala tarihimizi nereden başlatacağımızı, tarihimizin hangi hadise ve kahramanlarına saygı ve minnet duyacağımızı; dahası hangi tarihi olayları hangi değerde kutlayacağımızı tartışıyoruz.

Ne gülünecek ve ne saçma bir durumla karşı karşıyayız. Ortada bir millet var: Türk Milleti. Ve bu millet tarihin en eski dönemlerinden beri bu sahnede başrol oyuncusu.  Öyle ki, FritzNeumark’a göre “Türkler pek farkında değil ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadır. Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye birşey kalmaz.”

Ünlü Tarihçi Hammer’e göre “Türk, Heredot’tan, Tevrat’tan çok eski yüzyılların tanıdığı bir ulustur.  Sadelik içinde görkemi, sükûnet içinde ihtişamı, tahakküm kabul etmeyen bir yüreklilik, alabildiğine geniş bir fetih aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uydurma zevki ve alışkanlığı Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür.

Ve Albert Sorel’e göre “Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri Türkler. “

Bir tek bizde vaziyet hala net değil: Kimilerine göre tarihimiz 19 Mayıs 1919’la, kimilerine göre Osmanlı’nın kuruluşuyla, kimilerine göre Hicret’le, kimilerine göre Hunlar ‘la başlıyor. Kimilerine göre de en az 7 bin yıllık bir tarih maceramız var.

Bir millet ancak bu kadar akıl ve izan kıtlığı çekebilir. Bir millet ancak bu kadar kör, sağır ve vicdansız olabilir. Bir millet çocuklarına ancak bu kadar kötülük yapabilir. Bir millet ancak bu kadar kendisini hakir görebilir; böylesi bir tarihi mirası yolunmuş kaza çevirebilir.

Oysa devletler dil ve tarihleriyle bir iddia ortaya koyarlar. Kim olduğunuzun tüm arka planında dil ve tarihiniz vardır. Sizi gören, sizinle dostluk ya da düşmanlık yapacak olanın zihnini kurcalayan endişe ve güven buradan beslenir. Size yumruğunu sıkacak ya da size sarılacak olan cesaret, buradan ilham alır. Bir milletin kimliği, kişiliği, seciyesi, marifeti, zafiyeti ve yüceliği dil ve tarihinin derûniliğindedir.

Ve siz eğer bir millet iseniz, sizin bir tarihiniz varsa ve bu tarih sizin için övünç ve ibret sayfaları ise, yakından uzağa kesintisiz akan bir perspektif ile tarihinize sarılır ve çocuklarınızı da bu şuurla beslersiniz. Tarihin son büyük işgaline son notayı koyan Sakarya Meydan Muharebesi’nden başlarsınız, Kut’ülAmare’den, Çanakkale’den, İstanbul’un Fethi’nden, Talas’tan gidebildiğiniz en son noktaya kadar göğsünüzü gere gere ve düşmanlarınızın gözüne soka soka varlığınızı ve dirliğinizi götürürsünüz. Böylece herkes size nasıl ve nereden bakacağının de eğitimini de almış olur.

Ama niyetlerin farklı olduğunu görüyor; bir düşmanlığın ayak seslerini duyuyoruz.19 Mayıs’ta, 29 Ekim’de, 23 Nisan’da ve 30 Ağustos’ta zerre kadar heyecan ve gurur taşımayanlar, kutlamaları yalan hikâyesine çevirenler; İstanbul’un Fethi kutlamalarıyla ne anlatmak istiyorlar, iyi biliyoruz.

Ve yine iyi biliyoruz ki, Fatih de bizimdir; aynı şekilde Kanuni de, Yavuz da, Osman Gazi de Abdülhamit de, Gazi Mustafa Kemal de… İstanbul’un Fethi de göğsümüzü kabartır; Çanakkale de, Kurtuluş Savaşı da… Bu abidevî tarihi silsileye kim düğüm atabilir?

“Ecdat” dediğimizin içine sığdırdığımız en az 7 bin yıllık tarihi tasavvur ve geçmiş vardır bizim ve Osmanlı Devleti tüm ihtişamıyla bu dev pazılın övünesi bir parçasıdır. Atatürk’ten Mete Han’a, Güney Afrika’dan Sibirya’ya gergef gergef dokunan bu tarihi mirası rüya zannederek sadece Osmanlı ile avunası akıllar elbette bunu anlayamazlar. İşte bu yüzden ağızlarında Osmanlı dışında ne bir hikâye vardır, ne bir tarihi hadise, ne de tarihi bir şahsiyet… Yani Öncesi Müslüman değil, at gitsin; sonrası saltanat ve hilafeti kaldırdı, yırt gitsin. Elde var Osmanlı! Okyanus ortasında bir adada yaşayan tarihi zavallılar…

Allah’tan dünya sizin gibi bakmıyor hadiseye! Büyük Tarihçi Hammer’e kulak vererek sözü bitirelim: “Türkler devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf ustadır. Ülkeleri değil kıtaları altüst etmişler ve korkunç saldırışlar arasında sarsılması hiç de kolay olmayan egemenliklerini yaratmışlardır. Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki uygarlık için birer süs olmaktadır.”

 

 

Yokmudur Kurtaracak Bahtı Kara Mağderini?

Yurdumuzda arka arkaya seçimler olsa, hükümetler değişip hükümetler kurulsa hadi bu da yetmedi aynı hükümetin başbakanı deyişse, değişmeyen bir gerçek var ki, O değişmediği müddetçe daha çok ocaklar sönecek, analar ağlayacak, Türkiye sonu belirsiz karanlık bir kaotik ortam’a sürüklenecek.

Hâlbuki daha iktidara gelir gelmez ne hayaller kurulmuştu, uçuracaklardı Türkiye’yi Bir ayağımız Avrupa’da diğeri Asya’da olacaktı. Komşularımızla sıfır sorun yaşayacak, Avrupa birliğine bu güne kadar çoktan girmiş olacaktık. Kimsesizlerin kimsesi, mazlumların destekçisi olacaktık. Kâh Filistin’i İsrail zulmünden kurtaracak, kâh Mısır’daki Rabia’ya kol kanat gerecektik. Hele hele Suriye devlet Başkanı Esat ailesiyle nede güzel tatil yapıyorduk, sınırlarımızdan mayınlar temizlenmiş, günübirlik vatandaşlarımız karşılıklı ticaret yapıyor, bakanlar kurulunu dahi birlikte toplayabiliyorduk.

Ama gelinen son noktada; az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken aradan 14 sene geçti birde arkamıza dönüp baktığımızda ne görelim:

-AKP İktidara geldiğinde, ülkenin gündeminde terör diye bir bela olmamasına rağmen Kürt sorunu diye diye, bu yara kaşındı ve yaşadığımız şu günlerde her gün verilen şehit sayısını söylemeğe utanır olduk.

-Türkiye’ye çağ atlatacağız, uçuracağız diyerek ne kadar kamu kuruluşu varsa özelleştirme adı altında hepsi talan edildi. Birkaç sene özelleştirmeden gelen paralarla ülke rahat nefes aldı, fert başına düşen milli geliri on bin dolara çıkardık diye kasım kasım kasılırlarken, hazıra dağ dayanmaz misalinde olduğu gibi bu gün fert başına düşen milli gelir dokuz bin dolar’a geriledive dolar Dolar üç lira sınırına dayandı.

-Komşularımızla bırakın sıfır sorunu selâm verecek bir tane dost komşu bırakmadık. Yunanistan 17 ada bir kayalığımızı işgal ederken ses çıkarmadık ama ABD’nin gazına gelip gittik Rus uçağını düşürdük. Şimdi burnumuzu sınırlarımızdan dışarı çıkaramıyoruz. Kilis her gün roket yağmuruna tutuluyor, IŞİD yapıyor deniliyor ama kimin yaptığı belli değil. Güya bizde angajman kuralı gereği iki havan topu sallıyoruz ama nereye düştüğü belli değil.

-Uçaklarımız gün aşırı Kandili bombalamasına rağmen ne terör olaylarında azalma oluyor ne de şehit sayısında. Peşmerge adı altında ne kadar PKK’lı katil sürüsü varsa topraklarımızdan koridor açıp Kobani’ye yardım bahanesiyle Kuzey Suriye’ye geçtiler ve şimdi hem ABD’li askerler tarafından eğitiliyor, hem de ağır ve modern silahlarla Türkiye’de eylem yapıyorlar. PYD, PKK aynı örgüt olmasına rağmen ABD, PKK’yı terör örgütü sayıyor ama PYD’yi müttefik olarak görüyor. Yani göz göre göre aldatılıyoruz.

-Daha seçimlerin üzerinden 7 ay geçmeden %50’ye yakın oy alan bir partinin başbakanı görevinden alınıyor, sıradan bir devlet memuru ataması gibi yerine düşük profillimi olsun, yüksek profillimi diye tartışıldıktan sonra yeni başbakan atanıyor ve bu başbakan, kongre ile genel başkan seçiliyor.

Yargı’da kuvvetler ayrılığı ilkesi çöpe atılıyor ve yüksek yargı organları peşpeşe dizilip Rize’ye çay toplamaya götürülüyor.

Bütün bu yaşadığımız Olaya birincil dereceden müdahil olması gereken millet ise sanki hipnotize edilmiş gibi sadece umursamadan seyrediyor.

Onun için feryadımda haksızmıyım:

Yokmudur Kurtaracak Bahtı Kara Mağderini“?

Kalın sağlıcakla…

 

 

Doktora Öğrencisi Mairamkan İsâbaeva Hanımefendi ile Şemsü’l-eimme İmam Serahsi hakkında konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Sizinle, Meryem Hanım, doğduğunuz ve Türkiye’ye geldiğiniz târihe kadar yaşadığınız Özgen şehrinde toprağa verilen büyük Türk-İslam âlimi Serahsî’yi konuşalım. Genel bir giriş için neler söylemek istersiniz?

Mairamkan İsabaeva: İslam dini Arap yarımadasında ortaya çıkmış ise de, dinin gelişiminde Mâverâü’n-Nehr’li âlimlerin orta asırlardaki hizmetleri takdire şayandır. Orta Asya’nın ilk Müslüman Türk devletini kuran Karahanlılar dönemi eserlerinden Dîvân-ı Lügâti’t-Türk, Kutadgu-Bilik ve Atabetü’l- Hakâyık’tan halkımızın çoğu haberdardır. Aynı devrin büyük din bilgini ve fakîhi Serahsî’nin, ilim âleminde herkesçe pek büyük eser olarak kabul edilen Kitâbu’l-Mebsût‘u ise onlar kadar tanınmamakta ve yeterince bilinmemektedir.

Hanefî mezhep birikimi içinde Serahsî’nin ve eserlerinin seçkin bir yeri vardır. Şüphesiz ‘Hanefî fıkhı‘ denildiğinde Serahsî ve O’nun eseri el-Mebsût akla en başta gelen isimler arasında yer alır. Serahsî, Hanefilerin hem usûl, hem de furu’unun bize intikal ettirilmesinde önemli bir role sâhiptir. Ayrıca -en azından bize ulaşan bilgi ve belgeler çerçevesinde bakıldığında- Mâverâü’n-Nehr Hanefîliğinin hiç tartışmasız en önemli temsilcisidir.

Çetinoğlu: Şahsı hakkında günümüze intikal eden bilgiler nelerdir?

İsabaeva: Serahsî’nin tam ismi kendi eserlerinin mukaddimelerinde belirttiği gibi Ebu Bekr Muhammed İbn Ebi Sehl es-Serahsî’dir. Serahsî 1009 senesinde, günümüzde Türkmenistan sınırları içerisinde bulunan  Serahs kasabasında dünyaya gelmiştir. Serahsî künyesi doğduğu yere nispet edilmiştir. Küçük yaşta ilimle meşgul olmaya başlayan Serahsî Buhâra’da ders veren büyük hukukçu Şemsü’l-eimme Halvânî başta olmak üzere es-Suğdi ve Ebu Hafs Ömer b. Mansur el- Bezzâz gibi âlimlerden ilim tahsil eder. Parlak zekâsı ile kısa zamanda şöhret bulan büyük hukukçu, hocası Halvânî’nin ilim okuturken kullandığı post ile mükâfatlandırıldıktan sonra ‘İmamlar Güneşi‘ mânâsına gelen ‘Şemsü’l-eimme‘ lakabını da hocasından devralır. Serahsî, felsefe ve mantıkta zamanının en dâhi şahsiyeti durumuna gelmiş, kaleme aldığı eşsiz eserler ve yaptığı ilmî münazaralarla namı bütün İslâm âlemine yayılmıştır.

Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz Mebsût isimli eserini, kuyu hapsinde iken yazdığı biliniyor. Hapis cezâsının sebebi nedir?

İsabaeva: İmam Serahsi’nin Karahanlı Hakanı tarafından Karahanlı devletinin o günkü başşehri olan Özkent (Özgen)’de zindan kuyusunda hapsedilmesine sebep olan davranışıyla ilgili genellikle iki görüş

İkincisi ise, şehrin Emir’i çocuk sâhibi câriyelerini hür kimselerden olan hizmetindeki erkeklerle evlendirir. Emir, ulemadan bu konu hakkında fikrini sorar. Hepsi onaylayıp iyi yaptığını söylerler. Fakat Serahsî bir hatâ işlediğini belirtir. Çünkü erkekler daha önce hür kadınlarla evlenmişlerdi. İşte bundan dolayı bu hür kadınların yanına bu câriyeler kuma gelmiş olur der. Emir ise câriyeleri boşarım der. Bundan sonra tekrar nikâhlarını yeniler ve âlimlerden fikrini sorar. Hepsi yine iyi yaptın derler. Yine Serahsî hatâ yaptığını belirtir. Ümmüveled boşandıktan sonra şeriat belirlediği süre içinde iddet beklemesi gerektiğini belirtir. İddeti bitmeyenlerin nikâhı söz konusu olamadığından, bu da doğru değildir der.

Çetinoğlu: Eserini nasıl yazmış?

İsabaeva: İmam Serahsî kuyuya hapsedildi. Fakat öğrencileri O’nu bırakmadılar. Hapsedildiği kuyunun başında toplandılar. Böylece dersler devam etti. Herkesçe beğenilen otuz ciltlik el-Mebsut, işte bu kuyudan, öğrencilerine yazdırmasıyla meşhurdur. Birincisi, hemen her gün, es-Serahsî‘nin şikâyetçi olduğu yeni vergiler konulmakta idi. Ve o, bu haksız vergilerin ödenmesine bizzat karşı çıktığı gibi, kabul etmeyen diğer insanların hareketlerini de doğru bularak methetmekte ve bu karşı çıkışın o kimseler için daha hayırlı olduğunu belirtmekte idi. Ayrıca, bu vergilerin ödenmemesi hususunda halkı harekete getiren bir de fetva verdi. Bunun üzerine, düşmanlarının kışkırtmaları sonucu, Hakan Emir Hasan tarafından ‘halk hareketinin sevk edicisi olarak‘ 466/1073 yılında Özkent’te (Özgen) şehrin kalesinin kuyularından birine hapsedilir., on dört yılda meydana gelmiştir. İnsanı hayrete düşüren kuvvetli bir hâfızaya mâlik bulunan İmam Serahsî, hapisliği esnasında kütüphanesini kullanmaktan men’ edilmiş; ‘gücünün yettiği ve yokluğun verdiği imkân nispetinde’ eserlerini birbiri ardınca bu kuyu-hapiste imlâ etmiştir. el-Mebsût’un meydana gelişi şu seyri izlemiştir. Hanefi mezhebinin kurucusu İmam Azam Ebû Hanîfe Numan b. Sâbit’in (m. 699-767), ders halkalarındaki açıklamaları, verdiği fetvalar ve yaptığı ictihatlar seçkin öğrencisi İmam Muhammed eş-Şeybânî (m. 749-804) tarafından yazıya geçiriliyordu. Daha sonra bu notlar yine İmam Muhammed tarafından Kitâbü’l-Mebsût (Kitâbü’l-Asl), el-Câmiu’s-sağir, el-Câmiu’l-kebir, es-Siyeru’s-sağir, es-Siyeru’l-kebir, ez-Ziyadât, Ziyadâtü’z-ziyadât adlarıyla kitap hâline getirildi. Tevatür derecesinde nakledilen bu kitaplar zahiru’r-rivâye diye bilinmektedir. O’nun bu eserlerinin çok geniş ve hacimli oluşu daha az okunmasına yol açmış, bunun üzerine Hâkim eş-Şehîd el-Mervezî (m. 945), bunları özetleyerek el-Kafi’yi (el-Muhtasar) kaleme almıştır. İmam Serahsî, bu eserin de çok kısa oluşu sebebiyle anlaşılamadığından okunmadığını fark ederek el-Mebsût’u yazdırmıştır.

Çetinoğlu Mebsût’tan başka eserleri de bulunuyor…

İsabaeva: Evet! Kuyunun üst tarafında bulunan talebelerine el-Mebsût‘tan başka Usûlü’1-Fıkh, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, Ziyâdâtü’z-Ziyâdât, Şerh-u Camii’s-Sağir, Şerhu’l-Camii’l-Kebir‘i imla ettirdi. Serahsî gündüzleri oruç tutmuş, geceleri uzun nafile namazlar kılmış, soğuk-sıcak demeden bir çok güçlüklere göğüs gererek ilmî faaliyetine devam etmiştir.

Çetinoğlu: Türklüğü hakkında neler söylemek istersiniz?

İsabaeva: Türk bölgesi Horasan’da doğmuş, Maveraünnehir’de yetişmiş büyük bir Türk-İslam âlimi ve hukukçusu olan Serahsî’nin, Buhâra’da tahsil görmesi, orada ders vermesi, eserlerini Özkent (Özgen) hapishanesinde yazmış olması, hayatının hicri 480’den sonraki son ve serbest yıllarını bir Türk bölgesi olan Fergana (Merginan)’da geçirmesi, eserlerinde özellikle Türklerden ve onların ergenliğe eriş çağlarından bahsetmesi O’nun Karahanlı âlimlerden olduğunu, Türk soyuna mensup olduğunu göstermektedir.

Çetinoğlu: İlim sâhası İslam Hukuku ile mi sınırlı?

İsabaeva: İmâm Serahsî yalnızca bir fakîh değil, mütekellim, münazaracı idi ve son derece müttakî, âbid bir zâttı. Zâten, fakîh ve âlim bir kişi, takva yönüyle de Allah-ü Teâlâ’ya yakın ve O’na itaatkâr bir insan olmadıkça âlim kabul edilemez.

Çetinoğlu: Şahsiyeti, karakter yapısı hakkında neler söylemek istersiniz?

İsabaeva: Onuncu yüzyılda yaşayan bu şahsiyet her şeye rağmen doğru bildiğini Hakan’a dahi söylemekten çekinmediği için neredeyse 15 yılını Özgen zindanında geçirmiştir. Bu zindan hayatı sonraki nesiller için paha biçilmez eserlerin ortaya çıkması için fırsat olmuştu.

İmam Serahsî nasihat ve hakkı tavsiyede bulunan, kimseden çekinmeyen bir zât olduğu gibi, Mâverâü’n-Nehr’deki büyük âlimlerimizdendir. Hayatının ancak son üç yılını hürriyet ve rahatlık içinde geçirebilmiştir. Fakat hapiste geçen bu onbeş yıl zarfında kıymetli eserlerini ne gibi şartlar altında meydana getirdiği, insanı çok hayrete düşüren bir durumdur. es-Serahsî’nin, Allah-ü Teâlâ’nın hükümlerinin çiğnenmemesi, hakkın gizlenmemesi ve bâtıl ile karıştırılmaması hususunda, iyiliği tavsiye edip, kötülükten uzaklaştırmada gösterdiği gayret, bunun için çektiği cefa ve katlanmaktan kaçınmadığı eziyetler; günümüz modern nev-zuhur müçtehidlerinin ve kendilerine âlim süsü verip, bazı kimselerin gönlünü hoş etmek, efendilerine yaranabilmek için uydurma fetvalar, gayr-ı İslâmî içtihâdlar ortaya atanların asla unutmamaları ve mutlaka ders almaları, es-Serahsî’yi örnek edinip Allah’ın âyetlerini az bir bahâ karşılığında satmamaları hususunda gayet müessir bir vak’adır.

Ayrıca Serahsi’nin; hocasından ders aldığı bir kış gününde, bağırsaklarının bozulması sebebiyle, abdest yenilemek için evine veya odasına giderse dersi kaçıracağı düşüncesiyle, dershanenin önünden geçen buz tutmuş nehirden, buzu kırarak birçok defa (kırk kere) abdest aldığı, böylesine bir ilim âşığı olduğu bilinmektedir.

Çetinoğlu: Yalnız Türk dünyasında mı biliniyor? İslam âlemindeki yerinden söz eder misiniz?

İsabaeva: Günümüzde sâdece Türk Dünyasında değil, bütün İslam âleminde Serahsî’nin eserleri üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmaktadır. Mebsût aynı zamanda onuncu yüzyılda yaşayan insanlar hayatından bize örnekler veren tarihî kaynakça mahiyetindedir.

Serahsî, çileli ve bereketli bir ömür sürdükten sonra 483/1090 yılında vefat etmiştir. Türbesi Kırgızistan Cumhuriyeti Oş iline bağlı Özgen şehrinde bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Sovyetler Birliği döneminde, hatta Özer Ravanoğlu’nun söylediğine göre 3-5 sene öncesine kadar Serahsî’nin mezarı, kabrinin yeri bilinmiyordu…

İsabaeva: Devirler her zaman için iç açıcı özellik taşımamıştır. Bunun en canlı örneğini Türkistan’ın SSCB döneminde görmek mümkün. Var olan değerlerimizin tahrif edilmesi için olanca gücüyle çalışılmıştır. Geçmiş tarihimiz, geçmişteki büyük şahsiyetlerle beraber yakılıp, yıkılmıştır. Kimi zaman başarılı olmuşlarsa da kimi zaman başarılı olamamışlardır. Nitekim İmam Serahsî de öyle tarih sahnelerinden silinmeye yüz tutmuş şahsiyetlerden sadece biri idi. Bağımsızlık sonrası kazanılan millî değerler başında en parlak geçmişimiz gelmektedir. Bize düşen görev de geçmişimizi, büyük şahsiyetleri eserleriyle beraber sonraki nesillere aktarmaktır.

 

1991 yılında bağımsızlık sonrası her alanda olduğu gibi, Kırgızistan’da da dînî alanda SSCB döneminde üstü ört-bas edilen çok değerli kaynakların ortaya çıkmasına yollar açıldı. Öyle Mebsût’un değeri anlaşıldı, sonra da araştırmalar neticesinde mezarı bulundu. 2009 yılında inşasına başlanan türbesi, 2012 yılında tamamlandı.

Çetinoğlu: İlmî eserlerinin özelliklerinden bahseder misiniz?

İsabaeva: İnsanoğlunu imtihan etmek üzere yaratan ve yeryüzünde kendisine halife kılan Yüce Allah, ilk insandan itibâren aynı zamanda vahiy aracılığıyla insanlığa doğru yolu göstermiştir. Din, yalnızca bir inanç meselesi olmayıp insanın Yaratıcısı ile olan ilişkilerini düzenlediği gibi insanlar arası ilişkileri de düzenlemektedir.

Serahsî, eserlerinde yer verdiği diğer bütün görüşler ve mezhepler hakkında tarafsız şekilde ve objektif bir bakış açışıyla tahlil yapar. Derin ilmî anlayışıyla meydana getirdiği eserlerinde, açıklamalarına kuvvet vermek üzere, Kur’an-ı Kerim âyetleri ve Peygamber (s.av.)’in hadisleri yanında târihî olaylardan da yararlanmıştır. Meseleleri ele alışı ise felsefî mâhiyette olup Hanefi mezhebinde konuları tahlil ederek ele alan belki de ilk hukukçu Serahsî’dir. O, siyasî kararların arka planlarına nüfüz eden anlayış kudretine ve ikna yeteneğine sâhiptir. Serahsî, Hanefî mezhebinden usûl-i fıkıh âlimi, kelam âlimi ve müctehîddir.

Çetinoğlu: Serahsî’nin eserleri, o devrin ilim anlayışı gereğince şerhtir. Fakat şerh etiği asıl eserlerin önünde bir konuma sâhiptir. Bir ilahiyat doktora öğrencisi olarak bunu nasıl yorumluyorsunuz?

İsabaeva: Mezheplerin teşekkülü ile beraber, fıkhî hükmün elde edileceği kaynak kavramına mezhep birikimi de eklenmiştir. İlahî vahye dayanan İslam’ın iki temel kaynağı Kur’ân ve sünnettir. Bu iki temel kaynağı anlama, yorumlama ve hayata uygulama çerçevesinde bir takım ilmî faaliyetler ortaya çıkmıştır. Bunların belli başlıları ise fıkıh ve fıkıh usulüdür. Zamanla gelişen fıkıh, kendi dalında müçtehit âlimleri yetiştirmiştir. Âlimler tarafından yazılan kitapların, halk tarafından kolayca anlaşılabilmesi için sonra gelen âlimler tarafından âlimlerin kitaplarına açıklamalar yazılması mecburiyeti hâsıl olmuştur ve bu eserler, asıllarından daha fazla okunmuştur.

Çetinoğlu: İmam Serahsî’nin ilmi hakkında neler söylemek istersiniz?

İsabaeva: İmam Serahsî siyâsî sebeplerle hapsedilmişti O halde kendisi, târihî hâdiselerin arka plânında mevcud siyâsî maksatlar hakkında kanaatlerini söyleyince buna şaşmamak gerekir. Meselâ Rasûlullah’m Mekke müşrikleri ile H.6/M. 627 yılında yapmış olduğu -zahiren Müslümanların çok aleyhinde görünen Hudeybiye Anlaşması’nı12 hiçbir târihçi veya Peygamberin hayatını yazan hiçbir müellif, -Hazret-i Ömer gibi önde gelen bir sahâbînin muhalefetine rağmen- Peygamberimizin bu tarz hareketinin ikna edici bir îzahını verememiştir. İmam Serahsî Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr isimli eserinde bunu şöyle îzah eder: ‘Peygamber (sav) bu şartı Müslümanlarm menfaatına uygun olduğu için kabul etti. Filhakika Peygamber, bu iki halktan (Mekke ve Hayber ahâlisi) her biri üzerine yürüdüğü takdirde ötekisinin, Mekke ile Hayber arasındaki yolun ortasında bulunan Medine’yi istilâ etmesi hususunda Mekkeliler ile Hayber Yahudileri arasında gizli bir anlaşma vardı. Peygamber buna vâkıftı ve anlaşmayı da bunun için yaptı.’ Günümüzdeki İslam târihçileri de bu görüşü kabul ederek, Anlaşmanın görünürde Müslümanların aleyhine olmakla birlikte, sonradan Müslümanların lehine büyük neticeler sağladığını belirtmektedirler.

İmam Serahsî’nin hukuk eserleri bir halkın hayatını aksettirir. O’nun devrinin iktisadî, içtimâî meseleleri hakkındaki atıfları pek çoktur ve bunlar muntazam bir şekilde devşirilip incelenmeye değer.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Meryem Hanım. Doktora çalışmalarınızda başarılar dilerim.

 

 

MERYEM ISABAEVA:

1983 yılında Kırgızistan’ın Özgen şehrinde doğdu. İlköğretime 1989’da doğduğu şehirde başladı. 2000’de mezun oldu. Yüksek tahsiline Oş Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin imtihanını kazanarak başladı. Anlaşma gereği 2000-2002 yılları arasında T.C. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrenim gördü. Buradan mezun olduğu yıl Özgen şehrindeki Kurmancan DATKA okulunda Ahlak ve Hukuk dersi öğretmeni olarak işe başladı.

Milletlerarası Kazak-Türk Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Kırgızistan Mütevelli Heyet Başkanlığı’nca düzenlenen Kırgızistan Oş ve Celelabat illerindeki okullarda Türkiye Türkçesi Dersi öğretmenliği imtihanını kazanıp, Özgen ilçesine bağlı Calil Şerkulov ortaokulu ve Karahaniy özel lisesinde göreve devam etti. 2007 yılında Özgen Arkeoloji Mimarî Müze Kompleksinde Başkan yardımcısı olarak çalıştı. 2008-2010 yılları arasında Türk Dünyası Kırgız-Türk Sosyal Bilimler Enstitüsünde görev yaptı.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri – İslam Hukuku bölümünde yüksek lisansını tamamladı. Hâlen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora öğrencisidir.

 

 

 

 


Mâverâü’n-Nehr: Türkistan’da Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında kalan topraklar.

Serahs: 900’lü yıllarda Horasan bölgesinin önemli bir şehri idi.  Horasan bölgesinin bir bölümü günümüzde İran, Serahs şehri ise eski önemini kaybetmiş bir yerleşim bölgesi olarak Türkmenistan sınırları içerisindedir.  Serahs şehrinin bulunduğu Horasan bölgesi, Hz. Ömer döneminde H 16, M 637 senesinde İslâm ordusu tarafından fethedilerek İslâm diyârı hâline geldi.

ümmüveled: Efendisinden çocuk doğuran câriye.

iddet: Herhangi bir sebeple evliliğin sona ermesi hâlinde, yeniden evlenmeden önce kadının hâmile olup olmadığının anlaşılarak, hâmile ise doğacak çocuğun babasını tespit edilebilmesi için beklenmesi gereken süre.

[5]Horasan: Güneybatı Türkistan’da bulunan târîhî ve coğrafi bölge. Günümüzde bir bölümü İran, bir bölümü Afganistan ve üçüncü bölümü de Türkmenistan sınırları içerisindedir. Târihî Merv, Herat, Nişâpûr, Tûs şehirleri ile Dandanakan Ovası bu coğrafyadadır.

mütekellim: Kelamla meşgul olan kimse, kelamcı.

müttakî: Takvâ sâhibi. Cenab-ı Allah’ın emir ve yasaklarına hassasiyetle riâyet eden kimse.

âbid: Dîni vecibelerini hassasiyetle yerine getiren kimse.

takvâ: Dînî emir ve yasaklara riâyet etme mevzuunda dikkatli davranılması.

vahiy: Cenab-ı Allah’ın peygamberine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vâsıtasıyla bildirmesi.

kelam: Lûgatteki karşılığı ‘söz’dür. Cenab-ı Allah’ın varlığı, birliği, peygamberlik ve âhiret gibi îman esaslarından bahseden, bu esasları aklî ve naklî delillerle İslam inançlarına uygun olarak ispat etmeyi maksat edinen ilim, ilm-i kelâm. Aynı zamanda Allah’ın bir sıfatı ve Kur’ân’da sesle ifâde edilen sözlerdir.                                                                                                                                                              [11] müşrik: Lûgat mânâsı, bir şeyde ortak olmak demektir. İslâmî kavram olarak Cenab-ı Allah’a; ilah, rab, mâbût oluşunda, sıfat ve fiilleinde eşi ve ortağı bulunduğunu iddia eden kişiyi ifâde eder.                                                                                                                       12Hudeybiye Anlaşması: Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz ile Mekkeli müşrikler arasında Mekke’nin fethinden iki yıl önce, hicretin 6. yılında, Milâdî takvime göre 628 yılında yapılan antlaşma.  Olay şöyle cereyan etti: Hz. Peygamber ashâbıyla birlikte Mekke’ye hareket etmişti. Yolda, Hudeybiye kuyusu yakınında konakladı. Bunu haber alan Mekkeli müşrikler 200 kişilik bir süvari birliği hazırladı. Hz. Peygamber ise, savaş amacıyla yola çıkmadığını, sadece umre yapmak için geldiklerini elçisi aracılığıyla Kureyşlilere bildirdiyse de onlar bu isteği kabul etmediler. Bu defa Hz. Peygamber elçi olarak Hz. Osman’ı gönderdi. Müşrikler, Hz. Osman’ı da dinlemedikleri gibi onu göz hapsine aldılar. Bu durumun Hz. Peygambere, Hz. Osman’ın öldürüldüğü şeklinde ulaştı. Bunun üzerine Peygamberimiz, müşriklerle savaşmadan oradan ayrılmayacaklarına dair, ashâbından biat aldı. Bu biat, Mekkeliler üzerinde büyük tesir uyandırdı. Müşrikler Hz. Osman’ı serbest bıraktıkları gibi, Hz. Peygamber’e elçi göndererek antlaşma yapmak istediler. Hudeybiye Antlaşması, bu istek üzerine imzalandı.

 

 

 

 

 

Türklerin Şifa bulmaz Hastalığı!

Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler, acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?

Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyormu?

Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.

Böyle olması ise bazı zaafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zaafiyetin bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.

Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine teslim edildiği bir çok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi gereken bir konudur.

Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.

Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?

Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!

Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da gelenek haline gelmiş olan;devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.

Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve;“Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu, onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini beklediğini”diye nakleder.

Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda bulunmadığını mı zannediyorsunuz?

Osmanlı’ya hakim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş, ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi olmuşlardır.

Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken, bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim, her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği  zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”

Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet  Paşalar idam edilmiştir.

Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama uygulamada arada bulasın!

Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiç bir şeyi yapamayız ve başaramayız! Halbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.

Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi din ve diyanet işlerini degayr-ı Türklere bırakmışızdır.

Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük Türk” Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği dönemdir. Halende onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.

Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat ediniz” veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri boşuna söylememiştir.

Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…

Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını bulacağız!

 

 

Keşke Böyle Olmasaydı!

Yargıtay, MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ Kurultayı’nın yapılması kararı aldı.

Hem de, hiç değinilmeyen ve gündeme alınmayan bir şekilde aldı: OYBİRLİĞİ ile!

Yargıtay’a günlerden beri yapılan, -MHP dışındaki- baskılar sonuç vermedi ve karar çıktı.

NORMAL ŞARTLARDA, bu kararın dönüşü yok.

Zaten, MHP GENEL MERKEZİ de, bunun dönüşü olmadığını açıkça gördüğü için, yeni bir hamle ile 26 Haziran ve olmazsa 10 Temmuz’da Seçimli Kurultay yapma girişiminde bulundu ve hatta salonun tutulduğunu bile ilân etti.

Şimdi, bu gelişmeleri hepimiz biliyor ve takip ediyoruz.

Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki; KEŞKE BÖYLE OLMASAYDI!

Bir hareket, bir fikir hareketi, hele partileşmiş bir fikir hareketi, mensuplarının genel istekleri doğrultusunda yön almak, mensuplarının genel yönelimi doğrultusunda yolunu takip etmek durumundadır. Bugün, şartlar bir istisnai durumu değil, tam aksi, genel yönelimi takip etmek zaruretini dayatmaktadır. Şimdi, 18 Mart 2018 dışında bir Kurultay olmayacak sözü askıda kalmış oldu. Keşke, böyle olmasaydı. Keşke, bütün mensuplar, normal şartlarda ve genel eğilimin istekleri doğrultusunda, eğilim belirdiği anda bir araya getirilip fikir teatisi (MEŞVERET) yapılsa idi. Şu veya bu nedenle olmadı, olamadı.

Bundan sonra yapılacak iş, ülkücü hareket mensuplarının yaşanan son 5 ayı unutması ve unutturması girişimlerinde bulunmaktır. Bu gereklilik, ne Genel Merkez Yöneticileri, ne de, Aday ve çevreleri için değil, daha çok, taban denilen, hareketin gerekliliğine gönülden inanan mensuplar için önemlidir.

Bir hareketi, belki başlatanlar ve yürütenler başlatmış ve yürütmüş olabilirler. Ancak, mensupları, hareketin gelişmesi, ilerlemesi için gönülden arzu duymazlarsa, o hareketin kalıcı olması mümkün değildir. Bu nedenle, Ülkücü Hareket, bugün, varlığını, diriliğini kurucularına ve yürütücülerine borçlu olduğu kadar, mensuplarının fedakârlıklarına, mensuplarının olağanüstü gayretlerine ve mensuplarının gücüne de bir o kadar borçludur.

Şimdi, hareket mensuplarının, daha anlayışlı, daha itidalli, daha şahsiyetten uzak, daha kişisel bağlılıklara değil fikre bağlılık temelli düşünmesi ve davranması gereken bir zamandır.

Artık, Kurultay olacaktır. Yani, 18 Mart 2018’de değil, en kısa sürede, NORMAL ŞARTLARDA, Kurultay olacaktır.

Hareket mensuplarının kendilerine soracakları tek bir soru vardır: TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ HAREKETİNE MENSUP OLMAKTAKİ AMACIM KİŞİLER MİDİR, TÜRK MİLLETİ MİDİR?

Kişiler hata yapabilirler, kişiler hayal kırıklığı yaşatabilirler, kişiler doğru yaptığını zannederken yanlış yapabilirler, hatta kişiler ölebilirler. Kalıcı olan veya çok uzun bir süre varlığını devam ettiren fikirlerdir, ülkülerdir, ideallerdir. Bu anlayıştan yola çıkarak, Hareket mensupları, TÜRK DÜNYASI’nın ümidi olduklarını görerek, bilerek KURULTAY’I gerçekleştirmenin gereğini yapmak zorundadırlar.

Çok net söylüyorum: Bunu 3-4 yıldır, ulaşabildiğim herkese, yetkililere söylüyorum.

Anadolu TÜRKLÜĞÜ’nün bugün içinde bulunduğu ağır bunalımın tek sivil çaresi, yeni bir heyecanla TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ HAREKETİ’nin siyasal temsilcisi olan Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Yeni bir heyecan gerçekleştiğinde, Anadolu Türklüğü, bu partiye ve bu harekete sonuna kadar desteğe hazırdır.

Çok kişinin gördüğü bu gerçeği görmemek nasıl mümkün olabilir? Bu gerçeği görmemenin izahı nasıl olabilir? Böyle bir gerçeği inkâr etmek, kimin yararına olabilir? Amaç, Türk Milleti’ne ve onun Devleti’ne hizmet etmek ise, bu gerçeğin karşısında durmanın kime, ne yararı olabilir?

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 19

0

g-)    Kurtuluş Kronolojisi  (Devam)

  • Merkezi Mekece’de (Akhisar) bulunan Alay 174 / 3 iki bölüğü ile Kestane

Boğazı’na ve iki bölüğü ile Servetiye cephesine karşı tertibat almıştır. Servetiye istikametine hareket eden Gökbayrak Taburu’ndan henüz rapor alınmamıştır. Bağçecik havâlisinde düşmanın gösterdiği faaliyet üzerine Bilecik’ten Lefke’ye (Osmaneli) getirilmiş olan Rıza Bey maiyeti, düşmanın inkişaf edecek (gelişecek) olan vaziyetine intizaren (bakılarak) bugün Lefke’de alıkonulmuştur.

  • 21 Ağustos akşamı yapılan bir mukabil (karşı) taarruzla Servetiye’nin tekrar işgal

edildiği ve Döşeme’ye vâsıl olan (ulaşan) Gökbayrak Taburu Kumandanlığı’nın 22.08.1336 (1920) tarihli raporundan düşmanla temas etmek üzere bir bölüğünün Servetiye’ye gönderildiği bildirilmiştir. Bu akşam mezkûr (anılan) istikametten işitilen top seslerine nazaran o havalide muharebe (savaş) cereyan etmekte olduğu anlaşılmıştır.

  • 29 Ağustos 1920’de İzmit civarında, Bahçecik cenûbunda (güneyinde) 1.500 kadar

Yunanlı ve yerli Rum ve Ermeni, cepheler Yeniköy hattında tahkimât (yığınak) yapıyorlardı.

  • 31 Ağustos’tan itibaren Gökbayrak Taburu, İznik Gölü’nün şimâl (kuzey) ve

cenubunda (güney) ve Bahçecik istikametinde ve geçitlere orada Kuva-yı Milliye ile 30’ar neferlik (asker) birer müfreze (birlik) terk edip kısm-ı küllîsiyle (büyük kısmıyla) Lefke’ye (Osmaneli) gelecektir.

9 Kasım 1920’de Düzenli Ordu’nun kurulması için esaslı bir komuta değişikliğine gidildi. Garp (Batı) Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Moskova Büyükelçisi olarak atandı ve cephe Kuzey – Güney olmak üzere ikiye bölündü. İzmit’in de dâhil olduğu Kuzey Cephesi’nin başına Miralay İsmet Bey (İnönü), Güney Cephesi’nin başına da Miralay Refet Bey (Bele) getirildi.

1 Ocak 1921’de Yunanlıların, Osmaneli’ndeki Rum isyanının bastırılmasına misilleme olarak 200 kişilik bir kuvvetle Bahçecik üzerinden Osmaneli istikametine bir harekâta girişmek için hazırlık yaptığı haber alınmıştı. Fakat bölgede bir taburluk kuvvet bırakılmasına rağmen herhangi bir hareket görülmedi. Yine de Akhisar (Pamukova) Müdafaa-i Hukuk Teşkilatına bağlı Milli kuvvetler haberi test etmek için Bahçecik’e doğru keşif kolları çıkarmıştı.

I.İnönü Savaşı başladığı sırada (11 Ocak 1921) Yunanlıların Kocaeli’deki 11.Tümeni (Manisa Tümeni); İzmit’in güneyinden, Seymen İskelesi – Bahçecik doğusundan Sapanca Gölü’nün batı kenarına kadar olan alanı kaplıyor ve buradan da kuzeye uzanarak kuzeybatıya doğru yayılıyordu. Buna karşılık Türk kuvvetlerini oluşturan 24.Tümen Geyve’de, komutanlık emrindeki sayıları 20 ile 80 arasında değişen Milli müfrezeler de geçitleri tutmak üzere Fevziye, Sultaniye, Servetiye, Köprübaşı ve Katırözü’nde bulunmaktaydı.

Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyâseti (Genelkurmay Başkanlığı), 21 Ocak 1921 tarihinde Düzce ve Geyve’yi de içine alacak şekilde bir ‘Kocaeli Kumandanlığı’ kurulduğunu Garp Cephesi Kumandanlığı’na bildirdi. Önce kolordu seviyesinde düşünülen fakat sonradan Fırka (Tümen) Kumandanlığı olarak uygun görülen teşkilatın başına ise Miralay Halit Bey (Karsıalan) getirilmiştir. Deli lakabıyla tanınan Halit Bey, Milli Mücadele’nin başlangıcından beri Kocaeli bölgesindeki birliklere kumandanlık yapmaktan iftihar ettiğini söyleyerek görevi kabul etmiştir.

Böylece bu bölgede bulunan Millî kuvvetlerin tamamı bu komutanlığa bağlanmıştır. Yalnız diğer cephelerdeki ihtiyaçların karşılanabilmesi için Kocaeli Kumandanlığı ikinci plana atılmaya ve Kocaeli bölgesindeki milis kuvvetlerinin Düzenli Ordu birlikleri haline getirilmesi problem olmaya devam etmiştir. Yanısıra gerek İzmit Körfezi’nden gerekse Orhangazi – İznik istikametinden devamlı bir düşman tehdidi altında olan Bahçecik güneyi ve Değirmendere civarı halkı, bölge olarak Millî Mücadele’ye bağılığını açıkça ifade edemiyordu. Gerçi bu yöreden pek çok kimse Kuva-yı Milliye saflarına katılarak çoktandır fiilen mücadelenin içinde yer almaktaysa da bölge halkı genelde bütün taraflara karşı çekimser bir tavır izlemiştir.

Öncelikle bu durum, bölge köylerinin her an denizden topçu ateşi tehdidi altında olmalarından kaynaklanıyordu. Nitekim 4 Mart günü Yunan bandıralı bir torpido, sahildeki Gonca Köyü’ne birkaç top mermisi atılmış, karaya 40 kadar da asker çıkararak civardaki 6 kişiyi beraberinde götürmüşlerdir. Aynı gün (4 Mart 1921) Bahçecik’te bulunan Yunan müfrezelerinden birkaç asker, Nüzhetiye (Döşeme) gelerek silahların teslimini istemişler aksi halde köyü tahrip edeceklerini bildirmişlerdir.

Karamürsel Tabur Kumandanı Yüzbaşı Hüseyin Avni Bey harekete geçerek bölgenin desteğini sağlamaya çalışmıştır. Safiye Köyü’ne gönderilen Karamürsel Taburu 3.Bölüğü’nün oraya varması üzerine Zobuoğlu Hasan Bey; İhsan, Ahmet ve Mustafa Efendilerden meydana getirilen bir heyeti bu bölüğün yanına göndermiş ve bölgede teşkilat yapılıp yapılmayacağını öğrenmek istemiştir.           Aynı günlerde (12 Mart) 3.Bölük Kumandanı; Değirmendere, Tatarköy İhsaniye ve Safiye köylerini ziyaret etmiş, Zobuoğlu Hasan Bey ve arkadaşları ile görüşmüştür.

 


Millî Süvari Alayı

ÖZALP, Org. Kâzım, Millî Mücadele 1919 – 1922 – I, Sayfa 153, TTK, Ankara, 1998 (4.Baskı).

A.g.e., Sayfa 153.

A.g.e., Sayfa 160.

A.g.e., Sayfa 161.

O zamanlar her ikisi de kurmay albay (miralay) rütbesindeydi.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 112, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

A.g.e., Sayfa 114.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 154, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

A.g.e., Sayfa 154.

Paşa rütbesini İnönü savaşlarından sonra alacaktır.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 115, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

A.g.e., Sayfa 119.

A.g.e., Sayfa 121.

Halıdere ile Ulaşlı arasındaki köy (Konca)

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 121, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

Karamürsel’in güneyinde Akçat yakınlarındaki köy

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 122, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

 

 

Bir Başka Açıdan Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma (10)

0

Anadolu birliğinin -hem de kendi karındaşlarımızla uğraşarak- temininde çekilen sıkıntıları, katlanılan zahmet ve zorlukları ve dökülen nice memleket evlâtlarının kanlarının pahasını çok iyi bilen Yavuz Sultan Selim, Millî Birlik ve beraberliğin kıymet ve faziletini en iyi anlayan hükümdarlarımızın başında gelir. O, milletin birlik ve beraberliğine halel geldiği / bozulduğu takdirde mezarında bile rahatsız olacağına dikkat çekerek pahası çok ağır bu emanetin yani vatan ve milletin birlik, dirlik ve beraberliğinin üstüne titrenmesi lâzım geldiğini, şu dörtlüğüyle veciz şekilde ortaya koymuştur:

“İhtilâf u tefrika endîşesi

Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni

İttihadken savlet-i a’dâyı def’a çaremiz

İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni”

(Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, İstanbul-1960, s.19)

Yâni demek istemiştir ki, milletimin bölük pörçük olma endişesi, kabrimde bile beni rahatsız eder. Düşmanın saldırısını püskürtmek için çaremiz birlik ve beraberlik içinde bulunmaktır. Eğer millet bir ve beraber olmazsa, içim kan ağlar benim.

“İttihadın meşrebi (ise) muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayri müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayri müslime karşı hareketimiz iknadır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbûb (sevgili, sevilen) ve ulvî (yüce) göstermektir. Zira onları munsif (insaflı) zannediyoruz.” (Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şamiye, İstanbul-1960, s.81)

7. İktisad

“Bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, düşkünlüğüyle ilgili olan en önemli faktör, milletin iktisadiyatıdır (1930). Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar; iktisadî zaferlerle desteklenmezse pâyidar olamaz, az zamanda söner (1922). Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir (1937).” (M. Orhan Bayrak, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk, İstanbul-1990, s.227) diyen Atatürk bir bakıma:

“-Neden dünya herkese ilerleme ve yükseliş dünyası olsun da, yalnız bizim için gerileme ve alçalış dünyası olsun?” (Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, İstanbul-1960, s.41) sözlerinde ifadesini bulan hayatî bir hakikata açıklık getirmektedir.

“(Çünkü) medeniyet ve san’atın hakîkî üstadı ve vesîlelerin ikmaliyle cihazlanmış olan şedîd bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.” (Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i şamiye, İstanbul-1960, s.29)

Memuriyet tamamen ve askerlik hep bizde olduğu için servetimizi israf eline verip neslimizi etrafa saçıp zâyi ettik. Eğer öyle gitse idi, biz de elden giderdik.

Biz gayri tabiî ve tembelliğe müsait ve gururu okşayan Emirlik ve Beylik yani idarecilik mesleğine el atıp büyük zararlara giriftar olduk. Çünkü geçim için meşru ve hayat verici, tabiî yol; ancak san’at, ziraat ve ticarettir. Tabiî olmayanı ise memuriyet ve her çeşidiyle idareciliktir.

İdareciliği, ne ad ile olursa olsun, sırf geçim yolu için seçenler bir çeşit aciz kimselerdir. Hâlbuki memuriyete ve idareciliğe, aslında hamiyet ve hizmet için girmelidir.

“Ümidsizlikle zannediyorsunuz ki, ‘Dünya herkese ve Batılılara ilerleme ve yükseliş dünyasıdır.’ Fakat ‘Yalnız bîçare müslümanlar için gerileme ve düşüş dünyası oldu.’ diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz.

“Madem gelişme isteği insan fıtratına dercedilmiş. İstikbâlde hak ve hakikat; İslâm âleminde insanlığın eski hatalarına kefaret olacak bir dünya saadetini de gösterecek inşaallah.

“Evet bir bakıma, zaman doğru bir hat üzerine hareket etmiyor ki, başlangıç ve sonu birbirinden uzaklaşsın. Belki dünyanın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan yükseliş içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan alçalış içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir.

 

 

43. Aydınlar Ocakları Şura Toplantısından Yansımalar

Her yıl yapılmakta olan Aydınlar Ocakları “Şura“sının, 43. sü bu dönem de İstanbul Kartal-Maltepe Aydınlar Ocaklarının organizasyonu ile Maltepe Üniversitesinin Marma Oteli Kongre Salonunda gerçekleşti. Güzel bir ev sahipliği ile yurdumuzun dört bir yanından gelen misafirlerini ağırlayan Maltepe ocak yönetimine teşekkür ediyorum.

Her şey güzel olmasına güzeldi de ah birde yurdun dört bir yanından gelen, hatta Kosova ve Azerbaycan dan da katılan bilim ve ilim adamlarımızın, aydınlarımızın sunumlarında, aktardıkları konular hiçte içimizi ısıtacak, yarınlara ümitlerle bakacağımız konular değildi. Onları dinledikçe Türkiye’nin ve Türk dünyasının nasıl bir girdabın içine hızla sürüklendiğini düşünmeden yapamıyor insan.

Prof. Dr. Necmi Kurt’un (Kartal-Maltepe Aydınlar Ocağı Başkanı) açış konuşmasından sonra Kürsüye gelen Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Erkal, Türkiye’nin içinde bulunduğu zor şartlardan bahsederek, “Yeni Türkiye’nin” gündemini oluşturan konuların Grahm Fuller’in kitabından alındığını aktararak çarpıcı bir şekilde konuşmasını sürdürdü. Basın toplantılarında Yunanlılar tarafından işgal edilen Ege adalarımızın akıbeti konusunda basın mensupları tarafından soru sorulmasının dahi yasaklandığını belirterek, milli davalarımızın oldu-bittilere getirildiğinin özellikle altını çizdi.

3. Konuşmacı olarak kürsüye gelen Kosova Aydınlar Ocağı Başkanı Ferhat Derviş: “Kosova’da Türkler ve Türkiye aleyhinde öyle çirkin, menfi propagandalar yapılıyor ki; eğer sizleri tanımasaydım inanın Türklerden ben bile nefret ederdim” diye sözlerini sürdürerek: “Ama şu bir gerçek ki, Türkiye’nin ayakta kalması, Türk dünyasının ayakta kalması demek” diyerek Türkiye’nin dış Türkler için ne kadar önemli olduğunun altını çizerek gene de bütün ümitlerinin Türkiye’ye bağlı olduğunu belirtti.

Türkiye’den Kosova’ya giden askeri ve siyasilerden de oldukça şikâyetçi olan Ferhat Derviş: “Atatürk’ü anma gecesinde oradaki Türk Birliğinin Komutanı’nı gecemize çağırıyoruz gelmiyor, Başbakan Prizren’e geldiğinde: “Arnavutlar kültürel baskı yapıyor, Arnavutlaştırma politikalarına zorluyorlar bize sahip çıkın” dediğimizde: “Eee ne var bunda burada yaşıyorsunuz sizde Arnavutlaşın cevabını alıyoruz”.

Azerbaycan’dan Katılan Bakü Aydınlar Ocağı Başkanı Vakar Kadirov: Boynundaki kırmızı-Beyaz fular’ı göstererek: “İşte bu fularda kırmızı ve beyaz renkler nasıl birbirine sarılmışsa Türk dünyası da birbirine böyle kenetlenmeli” diyerek bir olmanın ne kadar önemli olduğundan bahsediyor.

Koskoca bir ömrü Türk dünyası ve Türkçülük için harcayan Sevgi Kafalı, Türkiye’nin üzerinde dolaşan karabulutlara kendisini dinleyenlerin dikkatini çekerek tam bir Anadolu Türk anası vakarı ile ilerde olası tehlikelere karşı uyarmayı da ihmal etmiyor.

Gene Kurtuluş savaşı kahramanlarımızdan Kâzım Karabekir Paşamızın kızı Timsal Karabekir, her şura’da olduğu gibi merhum babalarından dinlediklerini bizlere anlatırken gene heyecanlanıyor tarihin karanlık sayfalarını bizlerin gözleri önüne seriyordu. Atatürk’ün Osmanlı toprakları üzerinde İngiliz pasaport’u almadan Samsun’a çıkamayacağını bilerek İngiliz pasaportu çıkarması, bu gün bizim içimizi ne kadar acıtıyorsa aynı acının kat kat fazlasını Atatürk’ünde yaşamış olduğu gözlerimizin önüne geliyor.

Eski Milli Savunma Bakanlığı Genel sekreteri Kurmay Albay Ümit Yalım, gene dinleyenlerin dikkatini Yunanistan tarafından işgal edilmiş Ege adalarına çekerek, 14 yıldır Türkiye’yi idare eden AKP Hükümetlerinin ne yapmak istediğini bir türlü anlayamadığını belirtti. 12 senede 17 ada ve bir kayalığımızın işgal edildiğini vurgulayan yalım, “Türkiye’nin dikkatleri başka taraflara çekilerek adeta Ege adaları Yunanistan’a peşkeş çekiliyor ve Türkiye resmen bölünüyor” dedi.

Bir ülkenin ancak iki şekilde bölünebileceğine dikkat çekerek sözlerini sürdüren Ümit Yalım: “Birincisi Yugoslavya örneğinde olduğu gibi ülkenin ordusu yenilir yenen taraf, o ülkenin topraklarının bir kısmını işgal eder, ikinci tür bölünme ise ülke işgal edilmeden ordunun rızasıyla olur ki bu da Çekoslovakya örneğinde olduğu gibidir”. Gördüğümüz kadarıyla ne askeri yetkililerden ne de Hükümetten bu konu üzerinde tek ses çıkmıyor.

Yukarıda anlattıklarım 43. Şura’dan aklımda kalanların sadece bir kısmı. Sizlerinde gördüğü gibi Türkiye iç ve dış olaylarda büyük bir kıskaç altında. Her gün güney doğudan 5-6 şehit gelirken, işsizlik %14-15 lere tırmanmışken dolar almış başını gidiyorken ülkenin tek eksiği sanki anayasa değişikliği ve başkanlık sistemiymiş gibi yatıyoruz kalkıyoruz bunlarla vakit öldürüyoruz. İktidar ve muhalefet’in başına bir an evvel basiretli yöneticilerin gelmesi dileklerimle.

Sağlıcakla kalın.