22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 736

Alman Ayıbı

Alman Meclisi’nin tarihi gerçeklere meydan okuyarak sözde Ermeni soykırımı iddialarını gündeme alması bir siyasi skandaldır. Meclisler mahkeme değildir; Milletvekilleri de yargıç değil… Mahkeme kararı olmadan hiç kimse ve ülke suçlanamaz. Böyle bir konuyu görüşmek meclislerin işi değildir. Alman Meclisi’nde ciddi siyasetçilerin çoğunlukta olduğunu zannederdik. Sözde soykırım tasarısına en büyük desteğin Türk seçmenin oy verdiği Yeşiller ve SPD‘den geldiği anlaşılıyor. Sadece ismen Türk olan bazı milletvekilleri bu işe öncülük yapmışlardır.

AİHM kararlarına uyulmalı ve saygılı olunmalıdır. Batılı istilâcıların ve tarihi çarpıtanların yüzüne şamar gibi inen bu kararı bıkmadan ve usanmadan büyük bir çaba ile aldıranlara ve Berlin caddelerinde birlikte kol kola yürüyen Türklere de şükran borçluyuz. Milli davalarda yapılması gereken budur.

Soykırımı bizim tarihimize yabancı bir konudur. Batılı bazı ülkeler kendi ayıplarını ve soykırımlarını örtebilmek için Türkiye’yi hedef alıp vitrine çıkarmaya çalışmaktadırlar. Vatanımız gerektiği gibi savunulmuştur ve yaptığımız da budur. Batılı ülkelerce dün Osmanlı’ya bugün Cumhuriyet Türkiye’sine karşı kullanılanlar, bizimle savaştırılan ihanet odakları, Ermeni oldukları için değil; terörist oldukları ve devlete başkaldırdıkları için ölmüşlerdir. Yakın bir geçmişte Avrupa ülkelerinde Dışişleri mensuplarımız, dış temsilcilerimiz şehit edilmiş, temsilciliklerimiz saldırıya uğramıştır. Esenboğa Havaalanı ve diğer bazı tesislerimize Asala tarafından sabotajlar yapılmıştır. Daha sonra Asala’nın görevini PKK üstlenmiştir.

Almanya önce hortlayan ırkçılıkla ve İslamifobi ile mücadele etmeli; ayırımcı ve yabancı düşmanı, insanlık dışı eylemlerini sürdüren guruplarla uğraşmalı ve onları doğru dürüst yargılamalıdır. Bugün tersi yapılmaktadır. Dün Berlin’de Talat Paşa‘yı şehit eden Ermeni militana uygulanan hukuk dışı ayıp ve adeta ödüllendirme bugün de sürdürülmektedir. Sözde soykırımı iddiasının Alman Meclisinin gündemine alınabilmesi bundandır. Almanlara veya başkalarına neden bu yanlış iddiaların peşine düştünüz; Ermenilerden ve Ermenistan’dan ne bekliyorsunuz; pazarlık gücünüzü artırmak için Türkiye’yi neden bu kadar sıkıştırıyorsunuz diye sorabiliriz. Ancak hep yabancıları mı suçlamalıyız? Osmanlı’yı suçlar şekilde “Tehcir yanlıştı” diyen son dönem devlet adamlarımıza ne demeli? İçerde yaptığımız yanlışlar dışarıda yabancıları cesaretlendirmektedir. Sen terör örgütünün üstüne barış, açılım ve çözüm süreci diye gitme, Güneydoğu’da her türlü hazırlığı yapmalarını sağla, Milli Mücadeleye ve Milli Devletimize karşı çıkan isyancıların isimlerinin bazı yerlere verilmesini görmezden gel; hatta iade-i itibar etmeye kalk; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde isyancılarla mücadele edenleri suçla, askeri kışla ve garnizonlardan isimlerini sil; Cumhuriyetin kurucularını aşağıla, şimdi de onları kullananları bugün suçla…

AB, ABD ve Rusya ile ilişkilerimizde ister istemez bazı tarihi olayların etkilerinin olmadığını söyleyemeyiz. Türkiye’nin geleneği olan bir Türk Devleti ve Müslüman bir ülke olması onlar için sorun değil mi? Laikliğe ve farklılıklarla bir arada yaşamaya bizim kadar bağlı oldukları söylenebilir mi? Farklılıkları hoşgörü benim tarihimi süslüyor. Onlarda ise farklılıkları reddetme ve yok etme var. 1071 Malazgirt, 1453 İstanbul’un fethi, Milli Mücadele ve 1923 Cumhuriyetin ilânıbu soğukluğun ve rövanş duygusunun kilometre taşları değil mi? Dün Osmanlı’yı hedef alanlar ve ufalayanlar bugün Cumhuriyet Türkiye’sini hedefe oturttular. Milli Devleti bu defa ufaltabilmek için; bize ağabeylik yap onu bunu sınırlarının içine al, ama milli devlet olmaktan uzaklaş; genişleyerek ufalan diyorlar. Bizim sivri akıllı bazı aydın ve siyasetçilerimiz de Osmanlı‑Cumhuriyet maçını sürdürüyorlar! Bazıları da Yeni Osmanlıcılık adı altındaki tezgaha kanarak Cumhuriyetle kavgaya tutuşuyor.

Önemli olan her alanda caydırıcı olabilmektir. Eğer siz Ege’de Yunan işgali altındaki “Koyun Adası“na pasaportla girme gafletinde bulunursanız; herkesle pazarlık gücünüzü zayıflatırsınız. Son yıllarda öyle yanlışlar yapılıyor ki insanın aklı duruyor.

 

 

Hukukçu ve ilahiyatçı, fahrî vaiz İ h s a n T o k s a r ı

Yarın idrak etmeye başlayacağımız Ramazan-ı Şerif dolayısıyla;

Oruç, vaaz, iman, Latin harfleriyle Kur’an-ı Kerim okunması ve Türkçe okunan sûrelerle namaz kılınması konularında merak edilen ve çok sorulan konularda bilgi veriyor.

 

Oğuz Çetinoğlu: Peygamber (sav) Efendimiz; ‘Din nasihattir.’ Buyuruyor. Camilerde, insanları dîni yönden aydınlatma maksadıyla yapılan konuşmalara; ‘va’z’ deniliyor. Kur’an-ı Kerim’de va’z hakkında Âyet-i Kerime var. Va’z, İslamiyet’i tebliğ maksadı ile yapılıyor.

Bunlar, va’z ile ilgili olarak sıradan Müslümanların dağarcığındaki bilgiler.

Va’z ile ilgili detayları sizden dinleyebilir miyiz?

İhsan Toksarı: Evet. Peygamberimiz (SAV), ‘Din nasihattir.’ Buyurmuştur. İslam Dini, gönüllere nasihat yoluyla yerleşmiştir. Zorla, kılıçla girmemiştir. Haçlıların, İspanya yarım adasında yaptığı gibi, Müslümanlar, İslamiyet’i zorla kabul ettirmeye çalışsalardı, fethettikleri ülkelerde tek gayri Müslim kalmazdı. Yüce Allah şöyle buyuruyor: ‘İslam’da zorla Müslüman yapmak yoktur.’ (Bakara S. 256)

Yüce dinimiz; gönüllere, vaaz, nasihat ve öğütlerle girmiştir.

Vaaz; nasihat, öğüt demektir. Bunun metodunu da Yüce Allah şu âyetle  Belirtmiştir: ‘Sen Rabb’inin yoluna, hikmetle ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.’ (Nahl S: 125)

Allah (cc) yoluna dâvette üç esas konulmuştur. 1- Hikmetle dâvet: Akla, mantığa uygun sözlerle. 2- Güzel öğütlerle, 3- Dâvet edilmesi en güzel yollarla. Yâni dâvet ettiğiniz kimselerin kültür seviyelerine, örf ve âdetlerine uyacak ve onları ikna edecek şekilde. İslam’a dâvet, mutlaka bu üç esasa göre yapılmalıdır.

Camide vaat yapan vaiz, cemaatin  kültür seviyesine göre izah etmelidir. İstanbul camilerinde vaaz ederken cemaatin kültür seviyesine göre, Anadolu’nun ücra köşesinde vaat ederken, onların kültür seviyesine göre vaaz etmelidir.

Çetinoğlu: İslam’da niyet önemli. Fakat yeterli olmasa gerek. Niyetinin hâlis olduğunu iddia edenler, yanlış işler yapabiliyorlar. Niyet ve amel ilişkisi hakkında bilgi verir misiniz?

Toksarı: İslam’da niyet, bütün amellerin ruhu ve özüdür. Niyet sâdece ibâdetlerde değil, dünya ve ahiret işlerimizin hepsinde olmalıdır. Niyet ve ihlas olmayan bir iş ve ibâdet, Allah tarafından asla kabul görmez.

Peygamberimize (SAV) bir Müslüman sordu: ‘Ben cihad ederken hem Allah’ın rızâsını kazanmak ve hem de insanların beni övmesini, kahraman görmelerini istiyorum.’ Dedi. Allah Resulü (SAV); ‘Allah ancak, Allah rızâsı  olan amelleri kabul eder.’ Buyurdu. Yâni bir Müslüman her iş ve ibâdetinde sâdece Allah rızâsına niyet ederse, o niyet kabul olur.  Halk deyimiyle, bir taşla iki kuş vurulmaz.

Çetinoğlu: İslam’da iman da çok önemli. Yalnızca iman sâhibi olmak da yeterli değil. Önce iman kavramını açıklar mısınız?

Toksarı: İslam’da iman, son derece önemlidir. Bir kimsenin imanı yoksa, hiçbir ibâdeti, ameli makbul değildir.

İman, inanmak demektir. İslam’da iman ise, Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in (SAV) Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna kalbiyle inanmak ve diliyle şehâdet etmektir. Yâni, Allah’a ve O’nun gönderdiği kitaba (Kur’an’a) inanmak ve Peygambere iman etmektir.

Bâzı kimseler; ‘Biz Kur’an’a inanır, O’na tâbi oluruz. Peygamber elçidir, vâsıtadır. O’nun söylediklerini kabul etmeyiz.’ Derler. Bunlar, Kur’an’ı bilmeyen kimselerdir.

Kur’an’da Yüce Allah, Peygambere tâbi olmayı, O’na itaat etmeyi emretmektedir: ‘De ki: Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun. İşte o zaman Allah sizi sever, günahlarınızı affeder. …. Allah’a ve peygambere itaat ediniz, eğer kabul etmezlerse (kâfir olurlar), Allah kâfirleri şüphesiz sevmez.’ (Âl-ı Imran S. 31,32)

Çetinoğlu: İyi bir Müslüman imanını nelerle donatmalı?

Toksarı: İyi bir Müslüman, önce Allah ve Resulünden gelen bütün emirlere inanmalıdır. Başta namaz olmak üzere Allah’ın emrettiği emirleri yapmalıdır.  Bütün insanlara en güzel ahlak örneği olan Peygamberimizin güzel ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır. O’nun gibi amel etmeye gayret etmelidir. Amelsiz iman, dışarıdan taarruzlara dayanamaz.

Çetinoğlu: İslamiyet, mantık dinidir. Müslümanlar; akıl ve mantık ile vahiy ilişkisinde zorlanabiliyorlar. Çözüm için tavsiyeleriniz var mı?

Toksarı: Evet, İslam mantık dinidir. Üzerinde konuşulan âyetin hikmetini, inceliğini bilen Müslümanların; akıl, mantık ile vahiy işinde zorlanması mümkün değildir. Zorluk; o âyetin hikmetini, inceliğini bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Vahyi, ilahî emirleri gönderen de Yüce Allah’tır; aklı, mantığı yaratan da Allah’tır. ‘Allah’ın yaratmasında hiçbir  uyumsuzluk göremezsin.’ (Mülk S. 3)

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz (sav) ‘Kim ki Kur’an-ı Kerim’i kendi görüşüne göre yorumlarsa, kâfir olur.’ Buyuruyor.

İyi niyetle yapılan yanlış yorumlar da insanı küfre götürür mü?

Toksarı: Evet. İyi niyetle de olsa, kendi görüşüne göre yorumlamak insanı küfre götürür. Çünkü Kur’an ilimlerini bilmeyen, Arapçanın bütün kaidelerini, edebiyatını bilmeyen, Kur’an âyetlerinin tamamını bilmeyen kimseler, iyi niyetli olsalar da çok yanlış yorumlar  çıkarabilirler.

Kur’an’da âyetler, konu-konu ayrılmamıştır. Mesela zekât konusundaki hükümler, Kur’an’ın ön surelerinde olduğu gibi, orta surelerinde, son surelerinde olabilir. Bir sûrede bulunan âyeti, başka sûrelerde olan âyetler tamamlayabilir. Hatta hükmünü nesh eder. ( kaldırır, hükümsüz kılar.)

Basında, televizyonlarda bunun çok sakat örneklerini görmekteyiz. Tanınmış bir yazar, Kur’an’ın Nahl suresi 67. âyetinde; ‘Üzüm ve hurmadan içki çıkarılmasını uygun görmüş. İşte bakınız şarabı övüyor.’ Diye yazdı. Hâlbuki bu âyet müşriklerin Mekke’deki hayatlarını anlatmaktadır. Allah (cc) şu âyette şarabı, kumarı açıkça haram ettiğini beyan etmektedir: ‘Ey iman edenler; şarap-kumar, taşla-okla fala bakmalar, şeytanın amelinden bir pisliktir. Kaçınınız ki, felaha eresiniz.’ Maide S. 90)

Çetinoğlu: İyi bir Müslüman olmayı arzu eden insana; asgarî ölçüde ve öz bilgiler verecek 5 kitap tavsiye eder misiniz?

Toksarı: İyi bir Müslüman olmayı arzu eden insana, şu kitapları tavsiye edebilirim: 1- İslam Dini (Ahmet Hamdi Akseki), Büyük İslam İlmihali (Ömer Nasuhi Bilmen), 3- İslam Prensipleri (Ali Kemal Belviranlı), 4- Kimya-yı Saadet ( Gazali), 5- Osmanlı Tarihi (Filibeli Ahmet).

Çetinoğlu: Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun yönlendirmesiyle siyaset de yaptınız. İslamiyet’te politikanın, politikada İslamiyet’in yerini belirler misiniz?

Toksarı; Merhum Fethi Gemuhluoğlu ağabeyimizin yönlendirmesiyle 1973-1980 yılları arasında TBMM’de bulundum. İmanlı bir neslin yetişmesi için çaba harcadım. Seçim bölgem İstanbul’da 7 İmam-Hatip Lisesi’nin açılmasını sağladım. (Topkapı Sarayı’nda, Yavuz Sultan Selim Han’ın Vakfiyesi olan devamlı Kur’an Okunması Vakfı, Cumhuriyetin ilanından sonra kaldırılmıştı. Teklifimle yeniden okunmasını sağladım ve elimden geldiği kadar devamına hizmet etmeye çalıştım.

İtidali, ölçüyü kaçırmamak şartı ile İslam’a hizmet gayesi ile politikaya girmeyi faydalı bulmaktayım.

Çetinoğlu: Ülkemizde çok tartışılan bir konu: Türkçe Kur’an ile namaz kılınabilir mi? Asr-ı Saadet’te, geçici bir süre için, Farsça Kur’a-ı Kerim ile namaz kılındığından söz ediliyor. İlahiyat profesörlerinin bile bu konuda farklı yönlendirmeleri olabiliyor. Sizin görüşünüzü alabilir miyim?

Toksarı: Türkçe Kur’an diye bir şey yoktur. Ancak Kur’an’ın Türkçe meâli olabilir. Tam manâsı ile tercüme olmaz.

Kur’an’ın lafzı da, manâsı da Allah kelamıdır. İlahiyat profesörlerinin bir kısmı yüce dinimizin açıkprensiplerini değiştirmeye kalkıştıklarını esefle müşâhede etmekteyiz.

Çetinoğlu: Latin harfleriyle yazılı Kur’an-ı Kerim okumanın hükümlerini açıklar mısınız?

Toksarı: Latin harfleri ile Kur’an okunması doğru değildir. Çünkü Arap harfleriyle Latin harfleri arasında büyük uyuşmazlık vardır. Mesela Latin harflerinde tek bir  (h) harfi vardır. Arap alfabesinde ise iki adet (h) harfi vardır. Noktalı (h) ve noktasız (h). İkisinin ağızdan çıkış yeri ayrıdır. Mesela ‘Hallak‘ kelimesi, noktalı (h) ile yazılırsa; ‘Allah=Yaradan‘ manâsına gelir. Noktasız (h) ile yazılırsa: ‘Hallak=Berber, kesici‘ manâsına gelir.

Çetinoğlu: Mübârek Ramazan-ı Şerif ayına giriyoruz. Bu  vesileyle orucun faziletlerinden söz eder misiniz?

Toksarı: Orucun maddî-manevî, rûhî, sıhhî çok büyük faydaları vardır. Allah’ın en mükemmel yarattığı insanoğlunun organlarının senede bir ay dinlenmeye ihtiyacı vardır.

Tıp mensuplarının bildirdiğine göre bir insan az yese, sadece su içse de vücudumuzdaki ilahî mekanizma, 6-7 saat çalışmadan dinlenmeye, rölantiye geçmiyor. İşte sahurda yenilen yemek için tam faaliyette olan vücudumuz, öğleye kadar çalışıyor. Ondan sonra akşama kadar rölantiye çekiliyor.

Manevî bakımdan insana şahsiyet, irade kazandırıyor, nefsine hâkim olmayı öğretiyor. İçimizdeki içgüdü ve nefis, yeme ve içmeyi istiyor. Fakat  oruç tutmak suretiyle, Allah’ın emrine uyarak nefse ‘dur‘ demeyi öğreniyoruz.

Bunun için Allah Resûlü (SAV) şöyle buyurmuştur: ‘Ey gençler topluluğu! Gücünüz yetiyorsa evleniniz, evlenme masraflarına güç yetiremiyorsanız, oruç tutunuz. Çünkü oruç, koruyucudur.’

Yine Yüce Peygamberimiz; ‘Oruç tutunuz. Sıhhatli olusunuz.’ Buyurdu.

Orucun önemli bir özelliği daha vardır: Her ibâdete, riya=gösteriş girebilir. Ancak oruca girmez. İnsan, kimsenin görmediği yerde yiyebilir. Fakat orucu Allah rızâsı için tuttuğundan yemiyor.

 

 

 

 

İHSAN TOKSARI:

1934 yılında Kırıkkale’nin Keskin İlçesi’nin Ceritmüminli Köyü’nde dünyaya geldi. Hâfızlığını Keskin Kur’an Kursu’nda ikmal etti.

 

1950 yılının Şubat ayında İstanbul’a geldi. 1951-1952 yılına kadar eski medrese müderrislerinden, İstanbul Müftüsü Bekir Hâki Yener’den ve diğer hocalardan Molla Camiye okudu.

 

İmam hatip liselerinin ilk açılısında, bu okulun ilk talebelerinden oldu.

 

1955 yılında vaizlik imtihanını kazandı. İstanbul’un büyük camilerinde vaaza başladı. İlahiyat ve Hukuk fakültelerinden mezun oldu. 1965-1967  yıllarında Diyânet İşleri Başkanlığı Teftiş Heyeti Başkanlığı yaptı. Tekrar İstanbul ve Trakya bölgesi vaizliğine tâyin edildi.

 

1973-1980 yılları arasında milletvekilliği yaptı. 1980’den bu yana, İstanbul’da fahrî vaiz olarak hizmet vermeye devam ediyor.

 

 

 

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 20

0

Yunanlıların bölge halkının tamamının Milli Mücadele’ye katılmalarını önlemek için İzmit Körfezi üzerinden kontrol ve tehditlerini sıklaştırmalarına rağmen Zobuoğlu Hasan Bey’in gayretleriyle İstanbul istikametine deniz irtibatı sağlanmıştır. Hem Darıca – Değirmendere deniz hattından ciddi manada silah ve cephane tedarik edilmesi hem de Yunanlıların İzmit Körfezi civarından bir kısım askerlerini çekerek Adapazarı – Akmeşe arasına kaydırması üzerine bölge halkı, yeni kurulan Değirmendere Mıntıka Kumandanlığı emrine girerek büyük bir fedakârlıkla savaşmaya başlayacaktır.

Bu arada İzmit’teki Yunan Tümen Komutanı Gargalidis azledilerek yerine Koçkayani tayin edilmiştir. Gelir gelmez girdiği değişikliklerden biri de 17.Alayın 400 – 500 mevcutlu 3.Taburu’nu Bahçecik’e göndermiştir. Yeni komutanın haşin tabiatlı olmasından iyice cesaretlenen azınlık çeteleri, müdafaasız köylerde katliam yapmaya hız vermişlerdir.

Zorla girdikleri evlerde ve sokaklarda rastladıkları insanları – kadınlar da dâhil olmak üzere – öldüresiye dövdükleri, halkın önünde erkeklerin burunlarını ve kulaklarını kestikleri, gözlerini çıkardıkları, kadınlara ise topluca tecavüz ettikten sonra işkenceyle öldürdükleri, Yunan işgali sırasında yağmaladıkları çarşı ve dükkânları ateşe verdikleri, bazı köyleri tamamen yaktıkları raporlarla tespit edilmiştir.

En son, İzmit’in Mihaliç (Gündoğdu) Köyü’nde Rum çetecileri ve Yunan askerleri 1’i kadın olmak üzere 14 köylüyü birbirine bağlayarak öldürmüşler, bir köylüyü de ayaklarından asıp altında saman yakarak yakmışlardır.

24 Mart (1921) gecesi verilen rapora göre; Sapanca’nın Kurtköy ve Yanık Köyü’nde Rum ve Ermeni çetecileri ve muntazam kuvvetlerden oluşan tahmini 300 – 400 kişilik bir birlik ile Bahçecik’in güneybatısındaki Döşeme Müfrezesi karşısında miktarı belirsiz Rum çetesi, Köristan’da da bizim 41.Alay’ın karşısında 1 tabur Yunan kuvveti olduğu bildirilmiştir.

30 Mart’ta Genelkurmay Başkanlığı, Kocaeli bölgesinde bulunan birliklerden daha iyi istifade edebilmek ve bölgeyi işgalden kurtarmak üzere Mürettep (Düzenli) Kolordu adıyla yeni bir birlik oluşturdu. Birliğin başına da II.İnönü Savaşı’nda yaralanan Miralay Halit Bey yerine Miralay Kazım Bey (Özalp) getirildi.

Artık bundan sonra sözü ‘Milli Mücadele’de İzmit Sancağı’ adlı bilgi ve belge dolu çalışmasıyla asker/tarihçi Yusuf ÇAM ile ATASE (Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı) arşivlerine bırakalım. Zira savaşan her iki taraf da 25 Mart’tan itibaren harekât üstüne harekâta girişecektir. Biz, yalnızca Bahçecik Cephesi’yle ilgili olanları raporlardan ve diğer kaynaklardan ayıklayarak alıyoruz:

v 28 Mart       1921  Harekâtı

Değirmendere Mıntıka Kumandanlığı Bölgesi’nde; Katırözü –

Keltepe şarkındaki (doğusundaki) Karlıtepe dâhil Sultaniye, Bahçecik batısındaki Nüzhetiye’ye (Yukarı Döşeme) kadar devam eden Mıntıka Kumandanlığı bölgesinde özellikle Kestane Düzü ahalisinin fedakârlığı ve araziyi iyi bilmeleri yüzünden bu bölgelere Yunan askerleri sokulamamıştır.

v 29 Mart 1921          Harekâtı

Değirmendere Mıntıka Kumandanlığı Bölgesi’nde; Yunanlıların

Bahçecik ve Rum Yeniköy’de bulunan kuvvetlerinin hepsini çekerek Adapazarı cephesine sevk ettiği ve adı geçen köylerde yalnızca Rum ve Ermeni çetelerin kaldığı anlaşılmıştır. İzmit – Çuhahane – Bahçecik arasında 15 – 20 kişilik bir kuvvetin devriye gezdiği, Servetiye’de müfreze teşkilatı yapmaya memur edilen Mustafa Efendi tarafından bildirilmiştir. Bu durumdan istifade etmek isteyen Kocaeli Kumandanlığı, Servetiye Milli Teşkilatı’na bağlı her köyden vaziyeti tehlikeye düşürmeyecek şekilde 10’ar kişi alınarak toplanacak 150, ennihayet 200 kişilik bir kuvvetle Yunanlıların Sapanca’ya yapacakları takviyeyi geciktirmeleri Servetiye Müfrezesi’nden istenmiştir.

v 31 Mart       1921 Harekâtı

Bahçecik civarında Yunan askeri kalmamış, “Fedakâr ve

vatanperver halktan milis kıtaları teşkil edilerek” körfez kıyılarına ve İzmit Ovası’na doğru kuvvetli keşif kolları çıkarılmıştır.

v 2 nisan       1921 Harekâtı

Geyve Boğazı’ndan Bahçecik ve Değirmendere’ye kadar olan

bölümde Yunanlılar, çoğu çete askerlerinden oluşan 1000 ile 2000 kişilik bir kuvveti İzmit’ten 2 vapura bindirerek Mudanya’ya göndermiştir.

v 7 Nisan       1921 Harekâtı

Öğleden sonra Yunanlıların Çuhahane bölgesinde bulunan

müfrezesi, Karatepe üzerinden Serindere’ye taarruz etmişler ve o cepheyi tutan Milli müfrezelerin yaptığı karşı taarruzla 30 ölü bırakarak, Milli kuvvetlerin baskısının devam etmesi sonucunda İzmit’e kadar çekilmişlerdir. Değirmendere – Bahçecik bölgesinde yer yer çatışmalar olmuştur.

 

 


Bu meyanda yiğit denizci Kurt İzzet Reis’i yâd etmekte fayda var. Hem düşmanla dövüştü hem de Değirmendere, Saraylı, Örcün, Tatar İhsaniye, Hamidiye, Asarköy (Hisareyn) köylerindeki mücahitlere sandık sandık cephane yetiştirdi (YÜCE, Rıfat, Kocaeli Tarih ve Rehberi, Haz: Atilla Oral, Sayfa 315, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2007).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 123, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

A.g.e., Sayfa 124.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 164 – 165, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 127, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993.

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 162, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 131, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 824, Ds. 6, Fhr. 149).

Soytarı Mustafa Efendi (TARI)

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 133, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 824, Ds. 6, Fhr. 164).

A.g.e. Sayfa 135 (ATASE Arş., Kls. 824, Ds. 6, Fhr.185)

A.g.e. Sayfa 137 (ATASE Arş., Kls. 824, Ds. 8, Fhr.77)

A.g.e. Sayfa 139 (ATASE Arş., Kls. 774, Ds. 6, Fhr.62), (ATASE Arş., Kls. 774, Ds. 6, Fhr.72/4).

 

 

“İstanbul İşgal edildi” Haberiniz Var mı?

Türk Milleti; hali hazırda zaferlerini hatırlayıp konuşan ama buna karşılık yenilgilerini göz ardı eden bir millet olarak yaşıyor.

Yarın ne yapar şimdilik onu kestiremiyorum. Çünkü Türk Milleti, her an hiç akla gelmeyecek süprizleri yapabilecek bir karaktere sahip.

Türklerin elde ettiği zaferler, son yıllarda Türk’e hasım olanların elinde Türk’e karşı kullanılan bir oyuncak olmaya başlamıştır.

Bu zaferler, kast ettiğimiz kişi ve kurumlar tarafından özünden çarpıtılarak Türk Milletinin aleyhine kullanılmaya başlanmıştır. Hem de Türklerin ödediği vergilerden korkunç paralar harcanarak!

Bunların bir örneği, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi hadisesidir. Bu fetih kutlamaları bile çok eleştirdikleri Atatürk Cumhuriyeti döneminde akıl edilmiş ve Türklerin hafızasına yeniden sokulmuştur.

Yoksa Türk, İstanbul’un fethini ve arz ettiği önemi çoktan unutup gitmişti. Amaçta buydu! Türk’e unutturmak… Ancak şimdi yeni amaç bu fetih kutlamalarını, Çanakkale Müdafaasını, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı Türk Milletinin aleyhine kullanmaktır. Propaganda dili ise buralarda “Türk”ü görmezden gelmektir.

İstanbul, Fatih Sultan Mehmet komutanlığında Türk Ordusu tarafından feth edilerek bir Türk şehri haline getirilmiştir. Bunda bir mesele yoktur.

Ancak bu aziz ve kutlu şehir, Kasım 1918 ile Ekim 1923 tarihleri arasında düşman işgali altında kalmıştır. Bu koskoca bir beş yıla tekabül etmektedir.

İnsanın sorası geliyor: “E be gafil, İstanbul’un fethini tonlarca paraya anıp duruyorsun da, beş yıllık zilleti niye bu halka her yıl hatırlatmıyorsun?”

Bunu yapmazlar! Bilmezsiniz ama zamanın yanlış politikalarının mimarları, ihanet odakları, gafillerin adları, işbirlikçileri, din tacirleri ortaya çıkar ve bunların torunlarının bugün kimler olduğu anlaşılır ki; bunu birileri hiç istemez…

Halbuki bunlar bilinmelidir. Hangi zillete maruz kaldığımız, bir daha aynı şeylere muhatap olmayalım diye nesilden nesile mutlaka aktarılmalıdır.

İşgal sırasında ölen, mallarına el konulan, namusları ellerinden alınan Türklerin durumu; bugün yaşayan Türklere her yıl anlatılmalıdır.

Fransız askerlerinin, işbirlikçi yerli Rum ve Ermenilerin rehberliğinde Müslüman Türklerin kapılarını dipçikleyerek “Ayşe istiyorum, Fatma istiyorum, Hatice istiyorum” dediğini bugün “bu millet” dediğimiz Türkler öğrenmelidir.

Apostol, Todori, Kommit, Milto, Panayot, Buhari, Pandeli isimleri bugün size bir anlam ifade etmeyebilir ancak bunlar İngilizlerin desteği ile Müslüman Türklere İstanbul’da hayatı çekilmez kılan çetelerin adlarıdır.

İstanbul’un ve Türk Yurdunun işgaline elbette direnen insanlar vardır. Bunlar Atatürk’ün önderliğinde Türk Milletinin, milliyet ve vatansever evladlarıdır. “Geldikleri gibi giderler” anlayışı ile İstanbul’u 6 Ekim 1923’te resmen işgalden kurtarmışlardır.

Sivas Anadolu Kadınlar Birliği bakın İstanbul’un işgalini nasıl protesto ediyor “Memleketimizin her gün kıymetli bir parçasının işgaline razı olmayacağız. Baş şehrimizin işgalini, padişahın mahsur kalmasını, dindaşlarımızın yirminci asırda asla yapılamayacak hakaretlere maruz kalmasını, yatak odalarına kadar girilerek ülkenin kıymetli evlatlarının yanlarında eşleri dövülerek kelepçelenmelerini, Millet Meclisine (Mebusan Meclisi) süngülerle girilmesine Türk Milletinin asla rıza göstermeyeceğini ve bunu kabul etmeyeceklerini, eğer maksatın Türk Milletini yok etmek ise bunun mümkün olmayacağını ilan ederiz”… Türkiye’de bunlar konuşulsun istemeyen odaklar var. Neden?

Çünkü o zaman karşılarına; Sait Molla, Mustafa Sabri, Damat Ferit ve İskilipli Atıf gibiler çıkıyor. Onlar çıkınca da “bu millet” masalını anlatmak imkansız olur. Ben her sene İstanbul’un işgalini hem de hiç para harcamadan hatırlıyorum… Sizde hatırlayın!

 

 

 

Çocukların Ders Veren Dürüstlükleri

Kocaeli 8.Kocaeli Kitap Fuarı bu yıl, öncekilerden daha kalabalık ve hareketliydi. Konuk yazar ve şairlerin çocuk üzerine odaklanması, çocuk kitaplarına rağbet edilmesi sevindiriciydi. Sanırım çocuklar da fuarda, yetişkinlerden daha fazla kitap satın aldılar.

Bu yüzden, tüm stantlar öğrencilerin ziyaretleriyle cıvıl cıvıldı. “Kocaeli Şairler ve Yazarlar Derneği” nin standı da, ziyaretçi akımına uğradı. Üye şair ve yazarlar okuyucu için bol bol kitaplarını imzaladılar.

Fuarda, kitap adına, ülkemiz adına güzel örneklerle karşılaştık sürekli. Fakat bunlardan birisi çok manidardı:

On yaşlarında iki kardeş, standımızdan kitap alarak, ücretini takdim etmişler. Para üstü hesaplanırken, iki lira fazla verilmiş kendilerine.

Ayrıldıktan sonra fark etmiş olacaklar ki, nefes nefese geri dönerek durumu anlatıp iki lirayı uzattılar. Telaşlarında, görevlerini yerine getirmenin mutluluğu vardı. Acelelerinin sebebini sorunca, “servis aracını kaçırmamak için koşturduklarını” söylediler.

Bu riski göze alarak, kendilerinin olmayan cüzi bir parayı sahiplerine iade etmeye koşan böylesi kalplerde, elbette her güzellik yeşerecektir.

Eğitimci olarak gurur duydum, dürüstlükleri yüreğimi kabarttı. Örnek davranışlarını ödüllendirmek için kendilerine kitap ve başka hediyeler takdim ettik. Bu öğrencilerimizin anne babalarını, öğretmenlerini yürekten tebrik ediyorum.

Bu güzellikleri yazarken, banka önünde otuz lira bularak, kapının altından içeriye atan çocukları hatırladım. Bir de aynı günlerde kanser hastaları için toplanan yardımları çalan yetişkinleri.

Acaba çocuklar biz yetişkinlerden daha mı temiz ve dürüst? Dünyayı bizler mi kirletmekteyiz?

Çocukların umutlarını yıkarak, yarınlarını karartmaya hakkımız yok. Onlara iyi örnek olamayan bizler, bari güzel davranışlarından ibret almalıyız.

Geleceğin dünyasına çocukların dürüstlüğü yön verecektir.

 

Sevgiyle kalın…

 

 

 

Er Meydanı

Alıp başımı gideyim, Turan eller diyarına,

Sevdalarımız küllendi, çıkmalı er meydanına.

Vatan sana canım feda, diyenler gelsin yanıma,

Kürşat gibi bir er gerek, çekmeli bizi yanına.

*

Gönlümde esen rüzgârlar, takılıyor efkârıma,

Bülbülün feryadı güle, bizimki hangi zalıma?

Yarmalıyız bu çemberi, varmalı er meydanına,

Başbuğ gibi lider gerek, geçmelidir ön safıma .

*

Fitne, fesat yana dursun, yol verilsin bayrağıma,

İkilikler yok olmalı, koşmalı hilal altına.

Çilekeş Ülkü erleri, toplansın er meydanına,

Şu nefisler körelmeli, sözlerimiz anlayana!

*

Ey Türkoğlu uyan artık, koy elin taşın altına,

Kimlerin eline kaldın, kır zinciri inadına.

Şehitleri, gazileri çağırın er meydanına,

Sesime ses ver yiğidim, kendine gel, Allah aşkına!

 

 

Unutulan Değerlerimizden “Küsük”

0

1960-1970’li yıllarda bugünkü inşaat teknolojisinde kullanılan alet edavatın hemen hemen hiç birisi yoktu. Çimento yok, beton mikserleri ve pompaları yok, tuğla-briket-ytong yok, iskele sistemleri yok, kule ve tekerlekli vinçler yok, yok oğlu yok.

Peki ne var. Dağlardan bin bir zorluklarla çıkarılan inşaat taşları, özlü toprakların çürük samanlarla karıştırılmasından elde edilen inşaat çamuru. O günkü şartlarda zekâsını ve yüreğini ortaya koymuş, çalışkan, vefakâr ve cefakâr inşaat ustaları ve çalışanları.

O günkü inşaatlar en fazla üç katlı ve taş yığmadır. Ustalar inşaat yapılacak alana önce ölçüp biçip kazıklar çakarlar. İlgili kazıkları iplerle birleştirirler. Ameleler kazma kürek yardımıyla inşaat temeli çukurlarını kazarlar. Sıra kazılan temel çukurlarının inşaat taşları ve samanlı özlü çamur kullanılarak örülmesine gelmiştir.

Peki inşaat taşı nasıl elde ediliyor? Dananın kuyruğu burada kopmaktadır. Gün yüzündeki taşlardan inşaat olmaz. Mutlaka yerin altından taş ve toprakların arasından çıkarılıp, uygun ebatlarda parçalanarak, inşaat yapımına uygun taşlar haline getirilmesi gerek.

Önce dağlardan inşaat taşı çıkarılmaya elverişli bölgeler seçilecek, bu gölgelere at arabasının geçebileceği yollar yapılacak. Kazma kürekle üstteki topraklar açılıp kayalara ulaşılacak. Bu kayalar çeşitli ebatlardaki küsükler, demirler, çekiç ve balyozlar yardımıyla yerinden koparılacak, balyozlarla vura vura parçalanacak  ve inşaat taşı haline getirilecektir.

Günümüzde inşaat taşına pek gerek kalmamıştır. Çünkü binanın radye temelinden en üst çatısına kadar kalıplara dökülen hazır betonlarla işler çok kısa sürede tamamlanabilmektedir. Bahçe duvarı veya bazı küçük çaplı temeller için ise, mermer ocakları ve fabrikalarının artıkları olan mermer taşları rahatlıkla bu işi görmektedir.

Mermer ocaklarında günümüzün en üstün teknolojileri kullanılarak (dozerler, kepçeler, kesme makineleri, tırlar vb.) insan gücü en aza indirilmiştir.

Geçmiş yıllardaki taş çıkarma ve inşaat malzemesi haline getirilmesi işi, tamamen insan gücüne ve emeğe dayalı idi. Kazma kürek yardımıyla vasıfsız taş ve topraklar temizlendikten sonra, yeraltı taşına ulaşıldığında, taş blokunun uygun bir yerinde ince bir yarık aranıp bulunurdu. Daha doğrusu bulunmak zorundaydı. Bu incecik yırtıktan en ince küsüğün ağzı, küçük çekiçle vura vura tutunması sağlanırdı. Küsüğün ağzı, taş yarığına iyice tutununca, ihtiyaca göre, uygun büyüklükteki balyozlarla küsüğün kafasına vurularak, yerin altına gizlenmiş ve sonsuz uykuya yattığını zanneden taş blok, ürkütülürdü!

Önce en ince küsük kullanılarak kaya esnetilmeye çalışılırdı. Tabi bu iş zannedildiği kadar kolay olmazdı. Küsüğün ağzı kayanın yırtığına girmeyebilirdi. Daha ilk vuruşta küsük isyan edip fıyıp gidebilirdi. Yapısı müsait olan kayalar bir vuruşta yarılıp üstündeki personelin hayatına kastedebilirdi. Küsüğün kafasına indiği zaman nasıl bir dirençle karşılaşabileceğini kestiremeyen balyoz, kendisinden beklenmedik bir cellâda bile dönüşebilirdi.

İlk küsük kayanın yırtığına tutunduktan sonra işler rayına girmiş olurdu. Hemen ikinci büyüklükteki küsük, kayanın az da olsa açılan yırtığından tutturulmaya çalışılırdı. İkinci küsük kendisine yer bulduğu zaman, ilk küsüğün akıbetini kestirmek çok zordu. Büyük ihtimalle, genişleyen yırtıktan kayanın derinliklerine doğru akar giderdi. Yani görevini başarıyla daha büyük küsüğe devretmenin sevinciyle, kendisini istirahata atardı. Tabi ona ulaşmak oldukça uzun zaman alırdı. Bu durum da, taş çıkarma ustalarının ne kadar bol miktarda küsükle işe başlamalarının zaruretini ortaya koyardı.

Bir taş çıkarma ocağında en az iki ve daha fazla eleman görev yapardı. Yapılan işin tabiatı gereği ve kullanılan araçların ağır demirlerden oluşmasından dolayı, çalışanın diğer elemanları sakatlama ihtimali çok yüksek olurdu.

Çeşitli ebatlardaki küsükler, demirler ve balyozlar yardımıyla ana gövdeden koparılan kaya parçası, en büyük balyozla tam orta göbeğinden bütün güçle dövülerek parçalanmaya çalışılırdı. Bu iş baya uzun sürerdi. Çünkü rakibin gücünü azaltmak için epeyce bir mesaiye ihtiyaç olurdu.

İnşaatlarda kullanılabilecek küçüklükte parçalanan taşlar, insan kucağında at arabasının gelebildiği yerde biriktirilirdi. Zira traktör ancak çok zenginlerde olurdu. Fakir taş çıkarıcıların traktörleri dahi olmazdı. At ve eşek ile taş taşınamazdı. Ancak iki tekerlekli tek hayvanlı “tatar arabası” veya biraz daha gelişmiş olan dört tekerlekli iki hayvanlı at arabası ile taş taşıma işlemi yapılırdı.

Balyozlarla yeni parçalanmış ışıl ışıl parlayan taşlar kucaklandığı zaman, keskin tarafları personelin ellerini ve kıyafetlerini jilet gibi keserdi. Alim Allah kucağında taşla ayağın kayar, düşer falan edersen, kucaktaki taşlar katil olmak için balıklamağa dalmayı çok severlerdi.

Arabaya atılan taşlar mümkün olduğunca düzenli istiflenir ve daha çok taşın taşınmasına gayret edilirdi.

Eğer belirli bir yerden sipariş varsa, taş arabası taşları direk oraya götürürdü. Sipariş yoksa genellikle taş ocağının uygun bir bölümünde, araba yoluna  yakın olacak şekilde stoklanırdı. At arabalarında kaldırmalı hidrolik olmadığından!!!  taşlar yine el ile tek tek inşaatın uygun yerlerine indirilirdi.

Eeeeeyyyyy gençler, eski insanların işleri işte bu kadar zordu. Sadece taş çıkarmak mı hayır. Hemen hemen her iş zordu. Eğer dedeleriniz sağ ise, dizlerinin dibine oturup anlattırın ve de YAZIN, tarihe geçsin.

Bana bu makalemi yazmama sebep olan ve çocukken bu gerçekleri çıplak gözle görmemi sağlayan, bu işin en iyi ustalarından, Hökezin Koca boğazını tartık turtuk eden dayı oğlum Mustafa ÜLKÜ’ye  (Hacı Mehmet ÜLKÜ’nün oğlu) ve birlikte çalıştığı arkadaşlarına teşekkürlerimi sunuyor ve o nasırlı mübarek ellerinden saygı ile öpüyorum. Allah sizlerden razı olsun. Ne kutsal bir görevi yerine getirmişsiniz.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı, Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. BİNGÜR SÖNMEZ Hoca’nın Yayına Hazırladığı SARIKAMIŞ Hakkında Kitapları

0

GİRİŞ: Edebiyat geleneğimizde, önemli şahıslar ve hâdiseler hakkında yazılmış kitaplar, grup ismi ile anılır. Yavuz Sultan Selim Han ve O’nun dönemiyle alakalı kitaplar: ‘Selimnâme’, mühim fetihler için yazılanlar: ‘Fetihnâme’, Hz. Süleyman’ı mevzu edinen ve Kanûnî Sultan Süleyman Han ve dönemi için yazılanlar: ‘Süleymannâme’, Kerbelâ şehitleri için yazılanlar ‘Maktel-i Hüseyin’ veya ‘Ravzâtü’ş- Şühedâ’ gibi… Ayrıca önemli savaşlar için yazılmış kitaplar grubu ‘Gazavatnâme’, seyahat hakkındaki kitaplar: ‘Seyyahâtnâme’ olarak anılır. ‘Fütüvvetnâme’ olarak isimlendirilen eserler, fütüvvet hakkındadır. Bilindiği gibi ‘fütüvvet’, başlangıçta tasavvufî bir mâhiyet taşırken, 13. yüzyıldan itibâren içtimâî, iktisâdî ve siyâsî yapılanmaya dönüşen kurumun adıdır. Bu kurum, ülkemizde Ahi Evran ile özdeşleştirilmiştir. Çanakkale Savaşları için; şiiriyle, roman ve hikâyeleriyle, sahne eseri ve film senaryosu gibi yazılı metinler zengin bir külliyat meydana getirir. Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanan, aşağıda isimleri ve muhtevâsı hakkında bilgi verilen kitaplar da ‘Sarıkamışnâme’ olarak anılmaya sezâ eserlerdir. Yakın târihinizde cereyan eden Sarıkamış Fâciası, gerek şehit olan vatan evlatlarının çokluğu ve şehâdet sebepleri, gerekse sebebiyet verdiği neticeler itibâriyle, hakkında daha pek çok eser yazılmasını gerektirecek ehemmiyettedir. Kısaca Sarıkamış ilçesi Sarıkamış, Kars ilinin 59 km Güneybatısında yer alan ilçe merkezidir. Deniz seviyesinden 2097 metre yüksekliktedir. Yüzölçümü 1.851 Km2’dir. 28.181’i köylerde, 17.662’si ilçe merkezinde olmak üzere nüfusu 2015 yılı itibâriyle 45.843 kişidir. Roma İmparatorluğu döneminden beri yerleşim sâhasıdır. 646 yılında Müslüman Araplar tarafından fethedildi. 1064 yılında Müslüman Türklerin yönetimine alındı. Saltukoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen devletlerinin idâresinde kaldıktan sonra bir müddet Emir Timur’un kontrolünde kaldı. Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında Osmanlı Devleti topraklarına dâhil edildi. 1828’den sonra birkaç defa Rus işgaline mâruz kaldı. İşgal sırasında, 22 Aralık 1914 – 5 Ocak 1915 tarihleri arasında Sarıkamış Fâciâsı yaşandı. 29 Eylül 1920 tarihinde Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu tarafından Ermenilerin hâkimiyetinden kurtarıldı. Kısaca Sarıkamış Fâciâsı: Osmanlı Ordusu’nun Başkomutan Vekili Enver Paşa, işgal altındaki Kars’ı kurtarmak için, büyük bir güçle, Rusları hiç beklemedikleri bir yerden, Allahüekber dağlarından aşarak vurmayı ve Kars’ı yeniden vatan topraklarına katmayı hedeflemişti. Allahuekber dağlarının yer yer 2-3 bin rakımlı geçitlerinde ısı sıfırın altında 30 dereceye kadar düşüyordu. Türk askerlerinin büyük bölümü ise çölden gelmişti ve üzerlerinde yazlık üniformalar vardı. Enver Paşa, emrindeki ordunun sayıca yetersiz olduğunu anlayınca, takviye güçleri bekledi. Bekleme sırasında Rus ordusunun takviye güçleri daha kısa zamanda geldi. Türk ordusu, Sarıkamış’a girmeyi başardı ise de, 1-2 saat sonra çekilmek mecburiyetinde kaldı. Harekât sırasında bâzı kaynaklara göre 60.000, bâzı kaynaklara göre de 80.000 askerimiz, donarak şehit oldu. Sarıkamış’ta dondurucu soğuk altında askerlerimizin durumunu Kurmay Subay Şerif Bey ‘Sarıkamış’ adlı kitabında şöyle anlatıyor: ‘Yol kenarında karların içinde çömelmiş bir asker, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyordu. Kaldırıp yola sevketmek istedim. Beni hiç görmedi. Çıldırmıştı. Bu suretle şu lanetli buzullar içinde biz belki on bin kişiden fazla insanı bir günde karların altına bıraktık ve geçtik.’ Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkan Vekili Dük Aleksandroviç Pietroviç’in kitabından: ‘İlk sırada diz çökmüş 9 kahraman. Mavzerleriyle nişan almışlar, tetiğe asılmak üzereler ama asılamamışlar… İkinci sırada cephane taşıyanlar var, sandıkları bir avuçlamışlar ki, kâinattan hırslarını almak istiyor gibiler. Öylesine kaskatı kesilmişler… Ve sağ başta Binbaşı Nihat. Dimdik ayakta, başı açık, saçları beyaza boyanmış, gözleri karşıda… Allahuekber dağlarındaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel, Onlar, Allah’larına teslim olmuşlardı.’

OĞUZ ÇETİNOĞLU 9. Baskısı 2013 yılında yayınlanan 13,2 X 21 santim ölçü- lerinde, 416 sayfalık eser Prof. Dr. Bingür Sönmez ve Reyhan Yıldız tarafından yazılmış, Çizmeli Kedi Omnia Yayınevi tarafından okuyucuya sunulmuş- tur. 7 tanesi tam sayfa, 50 tanesi değişik ölçülerde fotoğrafın, 8 adet belge fotokopisinin bulunduğu kitapta, Metin Kocamuğan’ın her biri 5 mısralı 182 kıt’alık Sarıkamış Destanı, Sözleri Tümgeneral Muzaffer Erendil’e, Bestesi Bando Binbaşı Halil Çolakoğlu’na ait Sarıkamış Marşı’nın notası, şiirler, 1914- 1918 yıllarında Kafkas Cephesi’nde şehit düşen sağlık subaylarına ait 164 kişilik liste ve Sarkamış Fâciâsı ile alakalı şiirler dikkat çekiyor. Reyhan Yıldız ve Prof. Dr. Bingür Sönmez, kitabın 7. baskısı için Kasım 2009’da kaleme aldıkları ‘Önsöz’ de, çalışmalarının maksadını şöyle açıklıyorlar: Yola çıkarken maksadımız; yakın tarihimizin en tartışmalı dönemlerinden biri olduğunu düşündüğümüz süreç (dağılış sürecinde Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na dâhil oluşu) ile en dramatik ve karanlık olaylarından biri olduğunu düşündüğümüz Sarıkamış Harekâtı üzerine genç okurların düşünmesini, okuma ve araştırma yapmasını teşvik etmek konusunda mütevazı bir katkıda bulunabilmekti. Bu konuda araştırma yapan, kitaplar yazan birçok tarihçi varken çalışma alanı tarih olmayan bizim bu çalışmamızın gayesi; olsa olsa bu konudaki kaynakların ne kadar zengin olduğunu işâret etmenin yanı sıra pek çok araştırmacı ve tarihçinin dikkatinden kaçan eski veya yerel ölçekli yayına dikkat çekmek olabilirdi. Yıllardır Sarıkamış Harekâtı ile ilgili tartışmaların -anlaşılmaz bir sebeple- ordunun verdiği kayıp sayısı üzerinden yürütülmesi tarihçi ve araştırmacılar için bu konunun câzip bir çalışma alanı olmasına engel olduğu gibi okurun da temel meseleler üzerine düşünmesini, tartışmasını engellediği kanısındayız. Sarıkamış Harekâtı, üzerinden 94 yıl geçtikten sonra bugün her yönüyle tartışılabilmelidir. 1952 yılında Sarıkamış’ta doğdu. Pendik Lisesi’ni 1969 yılında bitirerek İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdi. 1976 yılında tıp doktoru olarak mezun olduktan sonra, dil öğrenmek maksadıyla burslu olarak bir yıllığına İngiltere’ye gitti. 1977-1984 yılları arasında uzmanlık eğitimini İstanbul Tıp Fakültesi’nde tamamlarken bir yıl Londra St. Thomas Hastanesi’nde kalp cerrahisi asistanı olarak çalıştı. 1987 yılında aynı hastanede tekrar üç yıl çalışarak koroner cerrahisi eğitimini tamamladı. 1988 yılında doçent, 1997 yılında profesör oldu. 1990 yılı sonunda İngiltere’den kesin dönüş yaparak İstanbul Üniversitesi Kardioloji Enstitüsü’nde göreve başladı. 2001 yılına kadar Kadir Has Üniversitesi ve Florence Nightingale Hastanesi’nde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak çalıştı. Hâlen İstanbul Memorial Hastanesi’nde Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak çalışıyor. 2003 yılında Sarıkamış Dayanışma Grubu’nu kuran Bingür Sönmez yurtiçi ve dışında 22 derneğe üye. Millî ve milletlerarası yayınlarda yayınlanmış yüzden fazla makalesi, Dr. Neslihan İskit ile birlikte hazırladığı Kalp Yogası adlı bir kitabı var. Ayrıca kalp cerrahisi ile ilgili çeşitli kitaplara bölümler yazdı. Sönmez evli ve iki çocuk babasıdır. 1973 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Özel televizyonlarda muhabir, program yapımcısı, metin yazarı, editör olarak çalıştı. Halen özel bir televizyon kanalında program yapımcısı – editör olarak çalışıyor. ‘Unutulan Savaş Kore’, ‘Ortadoğu’da Medcezirler’, ‘Çankaya’nın Hanımefendileri’, ‘Nefes Nefese Bir Ömür: Yılmaz Çetiner’, ‘Nezihe Araz’ belgesellerinin yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptı. Diclenin Gözyaşları ve Gücünüzü Bilin isimli kitaplarını yayına hazırladı. 16 Türk yazarının cezaevi hâtıralarını içeren ‘İçeriden’ adlı kitabı yazdı. Yazı ve rö- portajları, gazete ve dergiler ile internet sitelerinde yer almaktadır. 13,5 X 21 santim ölçü- lerinde, 126 sayfalık eserin 3. baskısı Şubat 2015’te Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından yapıldı. Nargin, Azerbaycan’ın başşehri Bakü’nün karşısında, Hazar Denizi’nde bir adadır. Nargin 3.100 metre uzunluğunda, 900 metre genişliğinde 900 dekarlık yüzölçümüyle bölgenin en büyük adasıdır. Su kaynağı ile bitki örtüsü bulunmayan ada, yılanlarıyla tanınmıştır. Ruslar burayı uzun yıllır ‘Hapishâne Adası’ olarak kullandılar. 1915-1917 yılları arasında 10- 15.000 kişililik kafileler hâlinde 40-45.000 kişi belli sürelerle burada tutuldu. Sarıkamış’ta Ruslar tarafından esir alınan Türk askerleri ile, Rusların işgali altında bulunan Kars, Erzurum, Ardahan gibi şehirlerden toplanan sivil halktan insanlar da buraya getirildi. Âkif Aşırlı’nın yazıp Prof. Dr. Bingür Sönmez’in yayına hazırladığı kitapta, Azerbaycan Türklerinin hapis ve ölüm dâhil her türlü Rus işkencesini-zulmünü göze alarak, Nargin Esir kampına getirilen Türklere büyük fedâkarlıklarla yardım ettikleri anlatılıyor. Nargin Adası ‘bir dünya cehennemi’ idi. Tahtadan yapılmış barakaların pencerelerinde cam yoktu. Işık çatıda açılmış deliklerden geliyordu. Tuvaletler de, barakaların içinde idi. Mahpuslara, içerisinde yağ ve et olmayan, kaynar sudan ibâret ve yalnızca 100 gram kara ekmek veriliyordu. Yıkanma imkânından mahrum olan esirler, kolera ve tifodan kırılıyordu. Kış aylarında esirlerin hayatı tam bir cehennem azabına dönüşüyordu. Canlı insan mezarlığı olan adadaki hayatın daha fazlası yazmaya da okumaya da yürek dayanmaz, gözyaşları yetmez… Ve bu cehennemden Türk esirleri kaçırmaya çalışan Azerbaycanlı gençler… Yine felâket, yine ıstırap ve yine gözyaşı… 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 304 sayfalık, Hasan İzzet Altınanıt tarafından yazılıp Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanan eserin 3. baskısı Nisan 2016’da, 4. baskısı ise tarihsiz olarak Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından okuyucuya sunuldu. Eserin yazarı, Enver Paşa’nın; ‘Hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim’ diyerek görevden aldığı 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın torunudur. Eserin birinci bölümü Sarıkamış fâciâsını da içine alan Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebepleri hakkındaki bilgileri ihtiva ediyor. Rusya’nın 1 Kasım 1914’te Sarıkamış’a hücumu ve Kafkas Cephesi Savaşı ile başlıyor. Hazırlanacağı üzere Goben ve Breslau isimli Alman gemileri, Çanakkale ve İstanbul boğazlarını geçerek Karadeniz’e açılmışlar, Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Rusya’nın kıyı şehirlerini bombalamışlardır. Kafkas Cephesi’nin açılış sebebi budur. Yazar, bir kurmay subay gibi cephe şartlarını tahlil ediyor. Bu satırları okuyanlar anlıyorlar: Cephedeki Türk ordusunu felaketler beklemektedir. Bölgenin şartlarını çok iyi bilen müdebbir komutan Hasan İzzet Paşa’nın raporuna rağmen sonrasında akl-ı selim değil, yetersiz tecrübeyle mâlül ihtiraslarla hareket edilir. Eserin bu sayfaları, krokilerle donatılarak Kara Harp Akademisi’nde okutulan ders kitabı görünümündedir. Buna rağmen düzgün Türkçesi ve akıcı üslûbu sebebiyle aksiyon romanı gibi okunabilmektedir. On altıncı gün, 6 Ocak 1915’te Netice: ‘Er değil, paşa yenilgisi…’ 13,3 X 21 santim ölçülerinde, Temmuz 2015’te Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından okuyucuya sunulan kitap 245 sayfadır. Prof. Dr. Ali Berat Alptekin ve Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in derlediği muhteva, Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanmıştır. Eserde; Sarıkamış coğrafyası hakkında bilgi verildikten sonra Çukurovalı, Ağrılı, Ankaralı, Ardahanlı, Artvinli, Denizlili, Erzincanlı, Erzurumlu, Gümüşhâneli, Kahramanmaraşlı, Karamanlı, Karslı, Malatyalı, Mersinli, Sivaslı, Uşaklı, Yozgatlı âşıkların deyişleri yer alıyor. Son âşıklar Bulgaristan’ın Kırcaali ve İran’ın Ucan şehrinden. Geçmişten Günümüze Âşıkların Dilinden SARIKAMIŞ: NARGİN SARIKAMIŞ Sarıkamış-Kafkas Cephesi Esirlerinin Dramı: Ülkem Ateş Çemberi ile Kuşatılmış iken… 1932 yılında babasının görevi sebebiyle Halep’te doğdu. İlk tahsiline bu şehirdeki bir Fransız okulunda başladı. Hatay, Türkiye tarafından ilhak edilince ailesi ile birlikte Hatay’a kaçtı ve burada ilkokul tahsilini, 1944 yılında İstanbul’a gelerek orta ve lise tahsilini tamamladı. Bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam ettiyse de tamamlayamadan 41. dönem yedek subay olarak vatanî görevini yaptı. Askerlikten sonra Türkiye İş Bankası’nda çalışmaya başladı ve 1980 yılında şube müdürü iken emekliliğini istedi. Evli ve üç çocuk ile üç torun sahibi olarak Bodrum’da ikamet etmektedir

13,5 X 21 santim ölçü- lerinde, 126 sayfalık eserin 3. baskısı Şubat 2015’te Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından yapıldı. Nargin, Azerbaycan’ın başşehri Bakü’nün karşısında, Hazar Denizi’nde bir adadır. Nargin 3.100 metre uzunluğunda, 900 metre genişliğinde 900 dekarlık yüzölçümüyle bölgenin en büyük adasıdır. Su kaynağı ile bitki örtüsü bulunmayan ada, yılanlarıyla tanınmıştır. Ruslar burayı uzun yıllır ‘Hapishâne Adası’ olarak kullandılar. 1915-1917 yılları arasında 10- 15.000 kişililik kafileler hâlinde 40-45.000 kişi belli sürelerle burada tutuldu. Sarıkamış’ta Ruslar tarafından esir alınan Türk askerleri ile, Rusların işgali altında bulunan Kars, Erzurum, Ardahan gibi şehirlerden toplanan sivil halktan insanlar da buraya getirildi. Âkif Aşırlı’nın yazıp Prof. Dr. Bingür Sönmez’in yayına hazırladığı kitapta, Azerbaycan Türklerinin hapis ve ölüm dâhil her türlü Rus işkencesini-zulmünü göze alarak, Nargin Esir kampına getirilen Türklere büyük fedâkarlıklarla yardım ettikleri anlatılıyor. Nargin Adası ‘bir dünya cehennemi’ idi. Tahtadan yapılmış barakaların pencerelerinde cam yoktu. Işık çatıda açılmış deliklerden geliyordu. Tuvaletler de, barakaların içinde idi. Mahpuslara, içerisinde yağ ve et olmayan, kaynar sudan ibâret ve yalnızca 100 gram kara ekmek veriliyordu. Yıkanma imkânından mahrum olan esirler, kolera ve tifodan kırılıyordu. Kış aylarında esirlerin hayatı tam bir cehennem azabına dönüşüyordu. Canlı insan mezarlığı olan adadaki hayatın daha fazlası yazmaya da okumaya da yürek dayanmaz, gözyaşları yetmez… Ve bu cehennemden Türk esirleri kaçırmaya çalışan Azerbaycanlı gençler… Yine felâket, yine ıstırap ve yine gözyaşı… 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 304 sayfalık, Hasan İzzet Altınanıt tarafından yazılıp Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanan eserin 3. baskısı Nisan 2016’da, 4. baskısı ise tarihsiz olarak Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından okuyucuya sunuldu. Eserin yazarı, Enver Paşa’nın; ‘Hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim’ diyerek görevden aldığı 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın torunudur. Eserin birinci bölümü Sarıkamış fâciâsını da içine alan Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebepleri hakkındaki bilgileri ihtiva ediyor. Rusya’nın 1 Kasım 1914’te Sarıkamış’a hücumu ve Kafkas Cephesi Savaşı ile başlıyor. Hazırlanacağı üzere Goben ve Breslau isimli Alman gemileri, Çanakkale ve İstanbul boğazlarını geçerek Karadeniz’e açılmışlar, Yavuz ve Midilli isimlerini alarak Rusya’nın kıyı şehirlerini bombalamışlardır. Kafkas Cephesi’nin açılış sebebi budur. Yazar, bir kurmay subay gibi cephe şartlarını tahlil ediyor. Bu satırları okuyanlar anlıyorlar: Cephedeki Türk ordusunu felaketler beklemektedir. Bölgenin şartlarını çok iyi bilen müdebbir komutan Hasan İzzet Paşa’nın raporuna rağmen sonrasında akl-ı selim değil, yetersiz tecrübeyle mâlül ihtiraslarla hareket edilir. Eserin bu sayfaları, krokilerle donatılarak Kara Harp Akademisi’nde okutulan ders kitabı görünümündedir. Buna rağmen düzgün Türkçesi ve akıcı üslûbu sebebiyle aksiyon romanı gibi okunabilmektedir. On altıncı gün, 6 Ocak 1915’te Netice: ‘Er değil, paşa yenilgisi…’ 13,3 X 21 santim ölçülerinde, Temmuz 2015’te Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından okuyucuya sunulan kitap 245 sayfadır. Prof. Dr. Ali Berat Alptekin ve Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in derlediği muhteva, Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanmıştır. Eserde; Sarıkamış coğrafyası hakkında bilgi verildikten sonra Çukurovalı, Ağrılı, Ankaralı, Ardahanlı, Artvinli, Denizlili, Erzincanlı, Erzurumlu, Gümüşhâneli, Kahramanmaraşlı, Karamanlı, Karslı, Malatyalı, Mersinli, Sivaslı, Uşaklı, Yozgatlı âşıkların deyişleri yer alıyor. Son âşıklar Bulgaristan’ın Kırcaali ve İran’ın Ucan şehrinden.

Geçmişten Günümüze Âşıkların Dilinden:

13,3 X 21 santim ölçülerinde, Temmuz 2015’te Bab-ı Âli Kültür Yayıncılığı tarafından okuyucuya sunulan kitap 245 sayfadır. Prof. Dr. Ali Berat Alptekin ve Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in derlediği muhteva, Prof. Dr. Bingür Sönmez tarafından yayına hazırlanmıştır. Eserde; Sarıkamış coğrafyası hakkında bilgi verildikten sonra Çukurovalı, Ağrılı, Ankaralı, Ardahanlı, Artvinli, Denizlili, Erzincanlı, Erzurumlu, Gümüşhâneli, Kahramanmaraşlı, Karamanlı, Karslı, Malatyalı, Mersinli, Sivaslı, Uşaklı, Yozgatlı âşıkların deyişleri yer alıyor. Son âşıklar Bulgaristan’ın Kırcaali ve İran’ın Ucan şehrinden.

Prof. Dr. ABDURRAHMAN GÜZEL

942 yılında Antalya’da doğdu. Viyana Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun olarak 1973’te ‘Edebiyat Doktoru’, 1980’de Hacettepe Üniversitesi’nde ‘Doçent’ 1985’te Gazi Üniversitesi’nde ‘Profesör’ oldu. 1983-1984 yıllarında Almanya’da ‘misafir öğretim üyesi, 1989-1994 tarihleri arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tâlim ve Terbiye Kurulu üyesi olarak çalıştı. 1994’te Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi Rektörlüğü’ne tâyin edildi. 1998-2001 yılları arasında da KKTC Girne American Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 2003’de emekli oldu. Hâlen Başkent Üniversitesi Türkçenin Eğitimi Bölümü Başkanı ve Başkent Üniversitesi Dil Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olarak çalışmalarına devam etmektedir. Eserlerinden bazıları: Kaygusuz Abdal, Dilgûşâ, Mutasavvıf Yunus Emre, Zeynel Baba, Mustafa Kemal Atatürk’te Millî Birlik ve Beraberlik, Avustralya Resmî Tarihinde Gelibolu, Vidin Türkleri, Türkiye’de Hilâfetten Cumhuriyete Geçiş, Güldeste, Dini- Tasavvufi Türk Edebiyatı El Kitabı

Prof. Dr. ALİ BERAT ALPTEKİN

1953 yılında Mersin ili Silifke ilçesinin İmamuşağı köyünde doğdu.İlokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Silifke’de, Yüksek tahsilini Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun öğrencisi olarak tamamladı. İki yıl, Silifke’de Edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Mezun olduğu üniversitede, Fırat, Selçuk, Yüzüncü Yıl, Erciyes, Niğde, Milletlerarası Ahmet Yesevî Üniversitelerinde görev yaptı. 1985’te Elazığ Fırat Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent’, 1996’da ‘Doçent’, 2002’de Selçuk Üniversitesi’nde profesör oldu. Lisans ve lisanüstü dersler verdi. 21 öğrencinin yüksek lisans ve doktora tez danışmanlığını yaptı. Alptekin’in çalışma alanıyla ilgili bir kısmı ortak çalışma olarak 40 kitabı ve 300 den fazla makale, derleme ve bildirisi yayımlandı. Uzun yıllar Erzurum’da bulunması sebebiyle Sarıkamış ve fâciâsı hkkında araştırma yapma imkânı buldu. Prof. Alptekin evlidir, doktur kızı, inşaat mühendisi oğlu vardır.

 

 

Mustafa (Anı)

Mustafa kaya gibi sert, gül gibi narin bir ruhun adıdır…

Onunla tanışmamız Gazi Lisesi’nde Matematik Öğretmenliği yaptığım sırada olmuştur… Bahçe nöbetçisiydim… Bir grup öğrencinin kantinle B blok binasının arasında kalan yerde kısa boylu, bebek suratlı bir çocukla alay ettiğini gördüm. Beni fark edince çocuğu rahat bırakıp dağıldılar. Yaklaşmama sekiz – dokuz adım kalmıştı ki yanaklarındaki ıslaklığı fark ettim bu utangaç ve omurgalı çocuğun. Yanımdan hızla geçip sınıfına gitmek istedi fakat onu yüksek ama merhametli bir ses tonuyla durdurdum.” Adın ne?” dedim. ”Mustafa!” . diye cevap verdi. Hayırdır oğlum problem ne? Ne diye tepene üşüşmüştü arkadaşların? Diye sordum. Yok bir şey hocam. Bilirsiniz, arkadaşlar arası sıradan bir durum, bir problem yokdiye geçiştirdi beni kırmızı gözleriyle… Dert büyüktü. Ya anlatacak cesareti yoktu yada bende onu dinleyecek samimiyeti görememişti. Mustafa takılmıştı bir kere kafama. Onun yedi-sekiz yaşlarındaki ilkokul öğrencilerini andıran ağlamaklı, buruk yüzü gözlerime çakılmıştı. Hemen kantinden çıkan diğer arkadaşlarından sınıfını öğrendim, iki ders sonram boştu, içimden bir ses bu çocuğun yükü bedenine ağır diyordu hafiflet yükünü, iki ders sonra nöbetçi öğrenciyi sınıfına gönderdim. Öncesinde zaten üçüncü ders öğretmeninden gerekli izni almıştım. Mustafa nöbetçi öğrencinin eskortluğunda öğretmenler odasının kapısında belirdi. Kısılmış gözlerinin üzerindeki kaşları bir evin çatısını andırıyordu. Hocam beni çağırtmışsınız dedi. Evet oğlum gel otur biraz dedim ve ne içersin diye sordum. Bir şey içmesem hocam dedi utangaç tavrıyla. Bir çay içersin ama diye kesince ben , isteksiz teklifimi kabul etti. Yavaşça masanın kenarındaki sandalyeye oturdu. Hayırdır oğlum seni diğerlerinden farklı gördüm. Pek sebepsiz değil sanki gözyaşların, konuşmak ister misin dediğimde çaylarımız yeni gelmiş­ ti. Çayına şekerleri atıp karıştırmaya başladı. Karıştırırken sanki kaybolmuştu. Çay kaşığını tutan küçük, ince parmakları titremeye başlarken, göz beyazlarındaki allaşma dikkatimi çekti. Yavaşça omzuna dokundum ve yeter istersen herhalde şekerler erimiştir artık dedim. O ana kadar öğretmenler odasında sadece çay kaşığının çay bardağına değmesiyle çıkan ses vardı ve bir anda ölüm sessizliği çöktü. Kafasını kaldırdığında gördüm ki gözleri kan çanağına dönmüştü, dudakları titriyordu. Saniyeler sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağlamasından kelimeleri tam seçemesemde anne ve babasını iki hafta önce trafik kazasında kaybettiğini, kız kardeşi ile babaannesinde kaldığını öğrendim. Öne eğilmiş başı ve çökük omuzlarıyla karşımda hıçkıra hıçkıra ağlayan bu çocuğu izlerken içim parçalanmıştı. Ağzımdan çıkan sözün omuzlarıma yükleyeceği sorumluluğun farkına varamadan birden iki omzundan sıkıp Mustafa diye haykırdım; Bundan sonra anan da baban da benim … Çocuk komik olma der gibi yorgun gözlerine yüklediği alaycı bakışıyla gözlerimin içine öyle bir baktı ki hiç bu kadar küçük hissetmemiştim kendimi. Sağ olun hocam dedi. Beni rahatlatmaya çalıştığınızın farkındayım ama ben babaanneme de kardeşime de yeterim. Sadece acım çok taze doğrulmak için zamana ihtiyacım var diye tamamladı konuşmasını. Küçük bir kağıda telefon numaramı yazıp uzattım Mustafa’ya. Bak aslanım saat kaç olursa olsun bir sıkıntın olduğunda arayacaksın tamam mı dedim, inşallah ihtiyacım olmaz dedikten sonra kağıdı katlayıp cebine koydu. Uzun süre karıştırdığı çayına dokunmamıştı.  Müsadenizle çıkabilir miyim hocam dedi. Çayına dokunmadın oğlum içseydin dedim. Başka zaman hocam deyip oturduğu sandalyeden kalktı. Müsaade şenindir oğlum. Unutma sebepli sebepsiz arayabilirsin dedim. Teşekkür ederek sınıfına gitti. Peşinden çıktım. Okul bahçesinden B blok binasına yürüyüşünü izledim. Adımları sert, başı dikti. Düşmüş omuzları doğrulmuştu. Buna ben mi sebep oldum yoksa zayıf, zavallı göründüğünü fark edip kendini mi zorluyordu. Bunu hiç bilemedim. Mustafa’yı fark ettirmeden takip etmeye ve onunla ilgilenmeye başladım. Velisi olan babaannesinin telefonunu aldım okul idaresinden. Aradım ve okula davet ettim. Ayşe Teyze altmış yaşında yorgun ama gözleri dinç biriydi. Torunları için hayatla savaşa başlamış ve galibin kendisi olacağından emin görünüyordu. Ayşe Teyze acınızın büyüklüğünü tahmin edebiliyorum ama hissetmem söz konusu değil sizin gibi. Mustafa’yı, oğlunuzu anlatır mısınız dedim. Ayşe Teyze kendisiyle başladı hikayesine. Ali (Mustafa’nın Babası) üç yaşındayken dul kalmıştı Ayşe Teyze. Kocası Mehmet Bey çalıştığı fabrikada geçirdiği iş kazası sonucu kaybetmişti hayatını. Ali’ye hem anne hem baba olmuştu. Üniversite okutup öğretmen yapmıştı oğlunu. Hasılı omuzları yüke alışıktı. Kader oğlum kader dedi bana acılı bir gülümsemeyle. Şükredecek ne çok şeyim var dedim içimden. Mustafa’nın kardeşini sordum Ayşe Teyze’ye. Zeynep isminde yedinci sınıfa giden kız kardeşinden bahsetti. Ahlaklı, çalışkan çocuklardır diye ekledi. Ayşe Teyze haftada bir gün okula gelir Mustafa’nın durumunu takip ederdi. Sonradan öğrendim ki Zeynep’i de aynı şekilde takip ediyormuş. Dershanelerin birinden her iki çocuğa da burs ayarladık ve eğitim öğretim hayatlarına azimle devam ettiler. Zeynep ile de tanıştık tabi. Yaşıtlarına göre uzun fakat çok zayıf, gözleri çakmak çakmak, sesi ince, konuşması akıcı bir çocuktu. Üç yıl boyunca Mustafa’yı izledim. Arkadaşlarının bir çoğu notlarının yükseltilmesi için talepte bulunurken geri çevirmeyeceğimi bildiği halde böyle bir talebi olmamıştı. Son sınıfa geldiğinde üniversite sınavının hayatının tam ortasına oturduğunu fark ettim. Sınavdan bir saat önce beni arayıp dua istedi. Aslanlar hayatta kaybetmez aslanım Allah Muaffak etsin dedim. O yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. O şimdi üç yıldır İstanbul’da avukatlık yapıyor ve öğrendim ki Zeynep’te tıp öğrencisiymiş. En çok mutlu olduğum şeyse babaanneleri hala hayadaymış. Mustafa Okulu kazandığını öğrenince yanıma küçük bir hediye ile geldi. Kutuyu açtığımda bir çay bardağı, bir çay kaşığı ve bir çay tabağı çıktı… Parkmaklarımın arasından kağıda damlarken mürekkep masanın kenarında duran, dumanı üzerindeki dev hatıraya ansızın çarpan kolum, yerdeki tuz buz olmuş kıyamete tanık olan gözlerimin vahşeti olmuştu. Dev bir ruhun inşasındaki emekleri kağıda dökmekle, kolumun bu aziz hatıraya yaptığı çok da farklı değildi sanki… Dağılan cam kırıklarını toplayıp birbirine yapıştırdım. Eskisi gibi yudumlayamasam da çayımı sıkıca kavrayarak, Mustafa’nın o kırılgan ruhunu hatırlatan yamalı bardağı, evimdeki salonda ilk girildiğinde göze hemen çarpan kalorifer peteğinin yanı başındaki vitrine koydum. Anladım ki birileri için yaptığınız güzel şeyleri anlatmak cam gibi kırılgan ruhlarına balyozla vurmaktır…

 

 

Hangi Din? Hangi Ülke?

Okudukça insanın anlayası ve anlatası geliyor. Bilhassa şimdiki davranışlarımız ve dinî düşüncelerimizle örtüşenler kısmen bir şoklama etkisi veriyor. Bu minvalde Yrd. Doç. Ahmet Altungök’e şükranlarımı sunmam gerek; hem Eski İran gibi bâkir bir alanda yazdığı kıymetli kitaplar için, hem Farsçaya hem de kaynaklara bu derece hâkimiyeti için.

Bazen de insanın soru sorası, bildiklerini sorgulatası geliyor. Bu cümleye dek yazıya iştirak edenleri bundan gayrı iki hafta sonraki LYS 3 ve 4’ten iki soru bekliyor:

Metin Bilgileri

¾     Hayır ve şer üzerine kurulu vahdaniyetçi bir dindir.

¾     Bu dinde Yüce Yaratıcı’ının isimlerinden biri de Yezdan’dır.

¾     Bu dinde namaz vardır ve günün üç vaktinde kıbleye dönülerek eda edilirdi.

¾     Tanrı’ya kurban kesmek önemli bir ibadettir.

¾     İnsanlar öldükten sonra hesap verecekler. Ve iyiler cennete, kötülerse cehenneme gidecekler.

¾     Sırat misali köprüden geçemeyenler cehenneme düşecekler. İyilerse ordan cennete geçecekler.

¾     Uyurken, uyanırken, giyinirken, yemek yerken, tuvaletteyken, hapşırırken, tırnak ve saç keserken, ateş yakarken ayrı ayrı dualar okunurdu.

¾     Zühd ve dünyayı terk düşüncesi esastı.

¾     Şeker Bayramında herkese tatlı türü şeyle ısmarlanırdı.

¾     Cenazelerde ilahiler ve kutsal kitaptan pasajlar okunur, taziyeye gelenlere yemek ikram edilirdi.

¾     Ölenler için “ocağı söndü” tabiri kullanılırdı.

¾     Bu din için minar yada minara denilen yüksek kuleli yapılar inşa edilirdi.

¾     Bu dinin kutsal kitabına Zend, bu dinden sapanlara ise zındık denilirdi.

SORU: Bu din size tanıdık geliyor mu? Bu dinin adı nedir?

Şiir    Metni

Bir ülke ki camiinde beş vakit ezan okunur
Köylü anlamaz manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki mektebinde ezbere Kur’an okunur
Küçük-büyük; kimseler bilmez buyruğunu Hüda’nın
Behey Müslüman, ahanda orası senin vatanın

Bir ülke ki toprağında başka ülkeden göçmen çok
Her kafadan bir ses çıkar, herkes yalnızca söylenir
Anmaları ayrı, bayramlarında bile birlik yok
Terör belasına genç yiğitlerini şehit verir
Behey Müslüman, ahanda orası senin vatanın

SORU: Bu şiir size tandık geliyor mu? Bu şiirin konuyla ilgisi nedir?

Sonuçları açıklamayı düşünmüyoruz ey halkım. Senin cevabın sana, bizim cevabımız Rahman’a. Yaratan Rabb’inin adıyla başlasana!