22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 735

Başiskele’de Millî Mücadele – 21

0

 

v             8 Nisan           1921Harekâtı

Değirmendere Mıntıka Kumandanlığı Bölgesi: Bu bölgede Kuva-yı Milliye ile

Bahçecik ve çevresindeki Yunan askerleri ve Rum, Ermeni çetecileri arasında şiddetli çarpışmalar olmuştur. Yunanlılar Başiskele’ye bir top çıkarmışlar ve 2 Yunan torpidosunu sahile yanaştırarak ateşleriyle harekâtı desteklemelerine rağmen Yeniköy’de 20 ölü vermişlerdir. Böylece Yunanlılar, 2 gün süren muharebeler sonunda 100 ölü ve 150 kadar yaralı vermişlerdir.

 

v             9 Nisan           1921 Harekâtı

 

Yuvacık, Yeniköy ve Döngel köylerindeki Yunanlılar tard edilerek (kovularak) bu

köyler müfrezeler tarafından kurtarılmıştır. Bahçecik Nahiyesi kuşatılmış, Yunan askerleri ve çeteler arasında başlayan müsademe (çatışma) devam etmektedir.

Bu çatışmada Bahçecik maşatlığı mevkiinden atılan topla bir kişi ölmüş, Koronca Yahya Dayı (Kandemir) da Bahçecik’in üstünde yaralanmıştır.

 

v            10 Nisan        192 Harekâtı

 

Bahçecik ve civarındaki çatışmalar bugün de devam etmiş ve Milli müfrezeler 1

şehit 2 yaralı, Yunanlıları destekleyen çeteler ise 50 kadar ölü vermişlerdir.

İzmit Körfezi doğusunda bulunan Karaçalı mevkiindeki Yunan

siperleri ile Bahçecik’in 6 kilometre kuzeydoğusunda bulunan Yuvacık Köyü, Milli müfrezelerce ele geçirildi. Bu girişime ertesi gün Yunanlılar, Bahçecik bölgesinde bulunan Milli müfrezeleri 1 zırhlı ve 1 torpido ile topa tutarak karşılık verdi. Bunun yanısıra Yunanlılar, İzmit Körfezi güneyinde bulunan ve daha önce Milli müfrezelerce ele geçirilmiş olan Yeniköy civarındaki mevzilere taarruzda bulundularsa da bu taarruz Milli müfrezelerce geri atıldı.

 

v            11 Nisan        1921 Harekâtı

 

Döşeme tarafındaki milislerin yardımıyla Bahçecik kuşatması devam etmiş ve

Yunanlılar, Yeniköy’den püskürtülmüş ise de Bahçecik’i kuşatmış olan ve Yeniköy’deki müfrezelere karşı Seymen önlerinde bulunan Kılkış Zırhlısı’nın şiddetli ateş açması üzerine Bahçecik, Milli kuvvetlerce alınamamıştır.

 

v            5 Mayıs          1921 Harekâtı

 

Başiskele – Seymen bölgesine baskın yapan bir Milli Müfreze, atlı bir çete ile

çarpışmış ve 2 ölü verdirerek bir miktar kablo ele geçirilmiştir.

 

v            13 Mayıs        1921 Harekâtı

Yunanlılar, Bahçecik ile çevresindeki Rumları toparlayarak koruma altında İzmit’e

gönderdiler. Bunlar buradan da 2 gemiye bindirilerek bilinmeyen bir yere doğru hareket ettirildiler.

 

v            21 Mayıs        1921 Harekâtı

 

Mürettep Fırka Bölgesi’nde durum şöyledir:

Akçay’dan Mahmudiye’ye kadar 2 tabur piyade, 1 kudretli cebel (dağ) topu, Bahçecik’in 2 km. batı ve güneyinde 1 tabur piyade ve 400 kadar Milli Müfreze eri, İznik Gölü kuzeyinde Çengiler sırtlarında 150, Boyalıca’da 40 kişilik Milli müfreze vardır. Geyve’dekilerle birlikte Fırka’nın (Tümenin) toplam mevcudu 1750 kişi kadardır.

Yunan kuvvetlerinin durumu: Arifiye – Hacımercan – Koragal hattında 2 tabur ve

2 top vardır. Sapanca – İzmit yolunun güneyinde bulunan Kırkpınar, Maşukiye, Büyükderbent, Hocaköy’e (Servetiye) parçalar halinde küçük müfrezeler yerleştirilmiştir. Bahçecik – İzmit – Akmeşe bölgesinde de 1 tabur ve 1000 civarında çetesi ve 2 top vardır.

 

v            1 Haziran       1921 Harekâtı

 

Değirmendere’den çıkarılan keşif kolu Bahçecik – Seymen şosesinde pusu

kurarak bir Yunan keşif kolunu pusuya düşürerek telefat (kayıplar) verdirmiş ve yol boyunca telefon kablolarını toplamışlardır. Çatışma sırasında sahildeki torpido çatışmaya katılmışsa da tesirli olamamıştır.

 

v            5 Haziran       1921 Harekâtı

 

Mekteb-i Bahriye (Denizcilik Okulu) sınıf subayı Mülâzım-ı Sâni (Üsteğmen)

Abdurrahman (Benlioğlu) 480 mavzer, 160 tabanca, 500 kasatura, 600 sandık mermiyi Anadolu’ya aktarılmak üzere Yarımcalı Muharrem Kaptan’ın ‘Selâmet’ adlı motoruna yükler. ‘Felâh’ adlı örgütün temin ettiği, Fransız askerlerine patates götürdüğü şeklinde düzenlenmiş izin kâğıdı ile yükünü Karamürsel’e getirir. Buradan Yalova’ya geçer ve kara yoluyla gelmiş silahları yükler ve Seymen İskelesi’ne boşaltır.

 

 


ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 139, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 774, Ds. 8, Fhr.72/4)

A.g.e. Sayfa 139 (ATASE Arş., Kls. 824, Ds. 8, Fhr.72)

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 143, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 140, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 824, Ds. 8, Fhr. 77).

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 168, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 (Türk İstiklal Harbi’nden).

ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 144, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008 (Türk İstiklal Harbi’nden).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 143, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1163, Ds. 1, Fhr. 4).

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 172, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 (Türk İstiklal Harbi’nden).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 145, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1163, Ds. 2, Fhr. 1/1).

A.g.e. Sayfa 146 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr. 8/1)

ULUGÜN, F. Yavuz, Kocaeli Tarihi – Osmanlı ve Ulusal Kurtuluş Döneminde Kocaeli, Sayfa 208 – 209, KYÖD Yayınları, İzmit, 2002.

 

 

Diploma

Şu diploma işinden hiçbir şey anlamıyorum.

Gerçekten anlamıyorum.

Hatta, ben anlamıyorum da, anlayan birinin varlığından da şüpheliyim.

Hepimiz, fanatik düşünce üretmekten bir an için vazgeçelim, ya da fanatikliği bir an için erteleyelim. Bunu becerebilirsek, kendimize bir soru soralım: Bana herhangi bir yeri bitirip bitirmediğimi sorarlarsa, ben ne yaparım diyelim.

Sahi, böyle bir töhmet altında kalırsak ne yaparız?

Git, kardeşim işine, al sana diplomam, sen ne diyorsun, Bunu bana ne için verdiler demez miyiz?

Normal şartlarda böyle deriz değil mi?

Böyle söyleyerek de, meseleyi çözmüş ve suçlanmadan kurtulmuş oluruz.

Normal akıl, bundan başka bir çözüm bulabilir mi?

Normal akıl, bundan başka bir yolu arayabilir mi?

Normal akıl, böyle yapmak dururken, sağ eliyle sol kulağını gösterir mi?

Eğer böyle yapılmazsa, yani, işte mezun olduğumu gösteren belge denilmez ise, suçlanmaktan kurtulmak mümkün olabilir mi?

Bu gerçekler ortada iken, Recep Tayyip Erdoğan’ın 4 yıllık bir Yüksek Okul bitirip bitirmediği yıllardan beri ileri sürülüyor. Özellikle, son günlerde, gündemin önemli konularından biri oluyor. Diploması olmadığı söylenen kişi, işte benim diplomam, siz ne diyorsunuz demiyor, iyi mi?

İşte bunu anlamıyorum.

Üniversite, cevap veriyor, ne dedikleri belli değil.

Recep Tayyip Erdoğan, bir şeyler söylüyor, ne dediği anlaşılmıyor.

Kimse, çıkıp, bir resim, bir hatıra, inandırıcı bir belge sunmuyor.

Neden kardeşim, neden böyle yapıyorsunuz? Varsa, diplomanız, gösterin bu iş bitsin! Toplumla alay mı ediyorsunuz? Bu kadar ağır suçlanmalara neden razı oluyorsunuz? Hiç meselemiz kalmadı mı? Ülkenin yandığını görmüyor musunuz?

 

 

 

Kafası Karışık Türkiye

“Yığın bir kadındır. Irzını teslim edecek bir zorba arar. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü”. (Cemil Meriç)

İkna kabiliyeti yüksek olan insanlar, gerçek diye bir şey tanımazlar onlar; toplumu ne ile ikna ederlerse gerçek odur. Bakın bu konuda Hitlerin Propaganda bakanı Goebels ne diyor: ““Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması o nispette kolaylaşır”.

Başka bir sözü: “”Bir yalanı ne kadar uzun süre tekrarlarsanız, insanlar ona o kadar fazla inanırlar. Hristiyanlığın bu kadar etkili olmasının sebebi 2000 yıldır aynı şeyi söylüyor olmasıdır.”

Türk Milleti, 14 yıldır yalanlarla yönetiliyor. Yöneticiler, dün ak dediklerine bugün rahatlıkla kara diyebiliyorlar. İnsanımız ne yazık ki, gerçeği aramak için okuma irdeleme ve düşünme zahmetine katlanmıyorlar, onlar için daha iyi düşünen ve bilen birileri var onlar ne derse gerçek oluyor.

AKP İktidarı işbaşına geldiğinde Millet bir AB histeri nöbetine tutulmuşcasına ne getirip, ne götüreceğini bilmeden AB’ci oldu. Çünkü üst akıl bunu öyle allayıp pulluyordu ki, inanmamanın mümkünatı yoktu. Ama bugün aynı üst akıl, tam aksini söylüyor “Avrupa bizi kıskanıyor, olmazsa olmazımız değildir” dediğinde bakıyoruz ki toplum aynı istikamette çark etmiş. Halbuki Avrupa seni neden kıskansın, o kıtada fert başına düşen milli gelir, kırk bin Dolar civarında. Türkiye de ise bu rakam on bin Dolardan dokuz bin Dolar’a düşmüş. Bir Mercedes fabrika’n mı veya BMV, Wolsvagen fabrikaların mı var? Eğer boğaza yaptığın köprülerle övünüyorsan, gerekli olsa onlar da yaparlardı herhalde.

Bir başka konu: Türk askeri Türk Milleti’nin göz bebeği. Binbir güçlükle büyüttüğü 20 yaşına gelmiş delikanlı yavrusunu, değer verdiği, saygı duyduğu tarih boyunca kahramanlıklar kazanmış subaylarına gururla teslim ediyor. Fakat o da ne? Bir de bakmışsınız, saygı duyup güvenerek yavrusunu teslim ettiği subaylar meğer ne ağır suçlar işlemişler. Birçoğu Ergenokon ve Balyoz soruşturmalarıyla bir bir yakalanarak onursuz bir şekilde Silivri zindanlarına atılıyor. O Ergenekon ki, Türk Milletinin yazılmış en önemli destanlarından birisi. Gaye bir taşla iki kuş vurmak. Hem asker itibarsızlaştırılacak, hem de Ergenekon destanı hayali bir suç örgütüne malzeme yapılacak. Türk Milletinin kafası karışık ne olup bittiğini düşünme fırsatı bulamadan üst akıl gene imdada yetişiyor. Meydan meydan gezerek Ergenokon suçlamalarıyla yargılananların ne büyük suçlar işlediklerini anlata anlata bitiremiyor. Üstelik birde bu davaların savcılığını üstleniyor. Tabii bu arada havuz medyasının kalemşörlerinin de hakkını yememek gerek. Binbir kahramanlığa imza atmış Türk subayı hakkında Başbakan yardımcısı “iyi ki bu askerle bir savaşa girmemişiz” diye aşağılayıcı ifadelerde bulunuyor. Gene inanıyoruz; “zaten ben bu subaylardan şüpheleniyordum” diyerek.

17 – 25 Aralık olaylarından sonra aaa meğerse aldanmışız: “Paralel Yapı bizi Aldattı” Kahraman subaylarımız! haydi dışarı.

En son Alman Parlamentosunda Ermeni tasarısı kabul edilince basılan yaygaralar. “Ey Almanya Ey Merkel dürüst ol” gibi sözlerle yel değirmenlerine saldırarak Türk milletinin gazını alarak bir dereceye kadar yandaşlarınızı kandırabilirsiniz ama tarihi gerçeklerden asla kaçamazsınız.

Ermenilerin katlettiği binlerce şehit ortada duruyorken hiç yoktan bir Ermeni açılımıyla Akdamar kilisesine milyarlarca para harcadınız. Kardeş Azerbaycan’nın Karabağ acısı dinmeden en yüksek makamdan maça gittiniz ve Türkiye Ermenistan maçında Azerbaycan bayraklarını yasaklayarak Türk Milletinin yarasını bir daha kanattınız. Üstelik bunlarda yetmedi, kalktınız birde Ermenilerden özür dilediniz. Ne içindi bunların hepsi, Türkiye’yi getirdiğiniz noktadan memnunmusunuz?

90 yıllık Mola” dediğiniz yıllarda Monşer diye dalga geçtiğiniz hariciyeciler, sizin bağırıp çığırarak yapamadıklarınızı Lozan anlaşmasından taviz vermeden tereyağından kıl çeker gibi bu günlere kazasız belasız getirdiler. Belki zamanla sizde bunu öğreneceksiniz taaki size inanan yandaşlarınızın aklı başına gelinceye kadar. Ama Usta, şuna inanın ki Türkiye’ye çok pahalıya mal oldunuz ve tarih sizi asla affetmeyecek.

 

 

Türkçenin İnkişafı İçin Tercüme

0

Türkçe savdalısı Yesevîzâde Alparslan Yasa, 13 X 21 santim ölçülerinde, 225 sayfalık eserinin alt başlığında kitabının özetini, 10 kelime ile veriyor: ‘Tanzimat Devrinde ve Sonrasında Türkçeyi Geliştirmenin Başlıca Vasıtası Olarak Tercüme

Kitap, müellifinin 2004 yılında, Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü tarafından tertip edilen ilmî toplantıda sunduğu ‘Fransızcanın Yeni Bir Türkçe Anlayışının Teşekkülüne Katkısı’ başlıklı tebliğ ile başlattığı ve 13 yıl boyunca devam ettirdiği çalışmalarının mahsulüdür. Alparslan Yasa, mevzu ile alakalı mütalaasının esasını, eserinin ‘Mukaddime‘ bölümünde şöyle izah ediyor: ‘Türkçenin muâsır yazı dili, husûsen Tanzimat devrinden îtibâren, Fransızcadan -başta edebiyat, felsefe ve gazetecilik olmak üzere hemen her sâhada- gayet şuûrlu ve sistemli bir şekilde yapılan tercümelerle teşekkül ve tekâmül etmiştir.’ Bu kabil çalışmaların temelinin çok eskilerde atıldığını, yine müellifin beyanlarından anlıyoruz: “Şehîd Selim’den îtibâren bütün Pâdişâhlarımız ile muhtelif Devlet adamlarımız, mütercim ve edîblerimiz, bir taraftan İstanbul’un konuşma dilini yazı dili hâline getirmek, diğer taraftan da bu yazı dilini Fransız nesir tekniğine muvâfık sûrette geliştirmek için büyük bir gayret sarfetmişler ve bir asır içinde buna muvaffak olmuşlardır. Öyle ki Türkçe, 20. asra girerken, Fransızca gibi büyük bir kültür diliyle yarışabilecek bir seviyeye vâsıl olmuştur. Bu tesbîtin objektif delili ise, Türkçeye Fransızcadan asıllarına denk ayarda tercümeler yapılabilmesidir. Tabiî, her dil için de vârid olan ‘sahih tercüme’ sınırları içinde. Demek istediğimiz, her tercüme metinde, aslına nazaran, hem kayıplar, hem de kazançlar vardır ve bizim tesbîtimiz de bu çerçevede câridir.”

Alparslan Yasa, yukarıda zikredilen düşüncelerini ve sonraki sayfalarda yer alan mevzu ile alakalı izahatını, kendilerinden yaptığı iktibaslarla; Fuat Köprülü, Halid Ziya Uşaklıgil, Peyami Safa, Yahya Kemâl Beyatlı ve Hüseyin Cahid Yalçın ile diğer tanınmış ediplere, muharrir ve müelliflere teyid ettiriyor.

Yazarın hedefi, Türkçeyi zenginleştirmektir. Bu hedefe erişmek için yukarıda geçen ‘edip‘, ‘muharrir‘ ve ‘müellif‘ kelimelerinin yerine kuru bir ‘yazar‘ kelimesini ikame etmeye çabalayan uydurmacılara, öztürkçecilere karşı kalemini kılıç gibi kullanıyor.

(Yukarıda ‘çabalamak‘ kelimesi maksatlı olarak kullanılmıştır. Malum olduğu üzere, ‘çabalamak‘ halk arasında; ‘boş yere, neticesizce uğraşmak‘ mânâsında da kullanılmaktadır. )

Türkçenin mebdei, Orhun Kitabeleri’ne dayandırılır. Kitabelerde muhteşem bir zenginlik, üstün bir ifâde kabiliyeti vardır. Bir dilin bu seviyeye erişebilmesi için mutlaka uzun bir evveliyatının olması iktiza eder. O muhteşem Türkçe, tarih boyunca Türklerin temasta bulunduğu milletlerle yapılan kelime alışverişleri sebebiyle 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde en mütekâmil seviyeye ulaşmıştı.

Alparslan Yasa, Göktürk, Uygur, Karahanlı, Hârizm, Kıpçak, Eski Anadolu ve Osmanlı devri Türkçelerinden aldığı numuneler ve tercümelerle Türk dilinin tarihi devirlerdeki inkişafını gözler önüne seriyor. Enderun’u, Türkçede bir kırılma noktası olarak tesbit ediyor.

Hakîkaten 15. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Erderun’da Arapça ve Farsçaya ağırlık verilmesi sebebiyle Türkçe, ihmale uğramıştır. ‘Vahim vaziyet‘ olarak tavsif edilebilecek olan ‘yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark‘, bu ihmalin neticesidir.  Enderunlu devirlerde, Türkçenin Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerle zenginleştiği de hatırda tutulmalı. Problem kelimelerde değil terkiplerde idi. ‘İnsanlar kelimelerle değil, cümlelerle konuşup anlaşırlar‘ sözü dikkate değer bir tesbittir.

1911 yılında Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp ve arkadaşlarının Genç Kalemler Mecmuası’nda başlattığı Yeni Lisan Hareketi ile ‘vahim durum’ sona erdirildi ise de 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Kivergiçlerin, Dilmenlerin, Dilaçarların itelemesiyle yeni bir felaketli dönem başladı. Günümüzde, Şakir Alparslan Yasa gibi dil mücahitleri felâketli dönemin hasarlarını tamir etmeye çalışıyorlar.

Türkçenin ıslah ve inkişafı için gayret edenler olduğu gibi, yozlaşması için çalışan gafil ve mâhutlar da olmuştur. Ne hazindir ki, ikinci gruptaki çığırtkan ekalliyet, birinci gruptaki sessiz ekseriyete baskın çıkmıştır.

Türkçe mücahidimiz Türkçenin inkişâfı hakkındaki fikriyatını şöyle hülâsa ediyor:

Tercüme faaliyetinin, hem dili, hem de millî kültürü inkişaf ettirici (dîğer tâbirle onlar üzerinde yapıcı) bir tesir icrâ edebilmesi için, onun, sistemli (yani hedefleri belli) ve seçmeci bir tavırla, ayrıca millî hassasiyetle yürütülmesi lâzımdır. 19. asrın ikinci yarısı ile 20. asrın ilk yarısındaki usta mütercimlerimiz, umumiyetle, bu şuurla hareket ettikleri için, Türk diline ve kültürüne büyük hizmetlerde bulunabilmişlerdir. Onların -yine umûmiyetle- ne kadar sağlam bir millî şuurla hareket ettikleri şuradan da bellidir ki Fransızcadan onca kesîf tercüme faaliyetine rağmen, umumî dile sadece 600 civarında Fransızca kelime girmiştir. Hâlbuki 1930’lardan sonra, Türkçenin ve Fransızcanın âdeta bir istîlâ hareketine maruz kaldığı, umumî lügatteki Fransızca kelimelerin sayısının 5.000’i aştığı görülmektedir.’

İktibas edilen bu satırlarda anahtar kavram ‘millî şuur‘dur. Zira nice Türk dili ve edebiyatı uzmanı ile etimolog var ki, millî şuur noksanlığı sebebiyle yazı ve konferanslarıyla güzel Türkçemize zarar veriyorlar. Bilmediklerinden değil, şuur noksanlığı sebebiyle titizlik gösteremediklerinden…

Hitabevi Basım Yayın Dağıtım:

Bayındır Sokağı Nu: 27/28 Kızılay, Çankaya – Ankara. Telefon: 0.312-435 55 66

e-posta: hitabevi@gmail.com

Yrd. Doç. Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA:

1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.

1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı.

Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabûl edilen tez ile ‘Doktor ‘ unvanı aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Öğretim Görevlisi olarak ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi.

Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde-  18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır.

Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır.

YAYINLANMIŞ ESERLERİ:

Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar: Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme: (Hitabevi Yayınları, 2014)

KUŞBAKIŞI:

DÖRDÜNCÜ CEMRE

Özü köz olmayanın, sözü öz olmazmış…’

Yaşar Toksoy’un yazdıkları, siyasî suçtan hüküm giymiş bir mahkûmun ‘Günlüğü’ olarak düşünülmemeli. Yüreğiyle, köz olmuş özüyle konuşan bir vatanperverin sessiz çığlıklarıdır.

Okuyanın yüreğini kanatan…

O ‘ateşten gömleği’ birlikte giymiş gibi olursunuz.  Sekiz yıl güneşe, yeşile, toprağa, çiçeğe, böceğe, kuş sesine hasret kalan, hürriyeti özleyen bir vatanseverin çığlık gibi, feryat gibi sesini duyarsınız.

Siz hiç, sekiz yıl sevdiklerinize, anne-babanızın sesine, onların çileli çehrelerine, mahzun bakışlarına hasret kaldınız mı?

Sekiz yıl boyunca karanlığa alıştınız mı, aydınlığı öğrendiniz ve özlediniz mi?

Sekiz yıl boyunca hiç konuşmadığınız için konuşmayı unutup düşünmeyi, nefis muhasebesi yapmayı öğrendiniz mi?

Sekiz yıl ateşle imtihan edildiniz mi? Soğuk, rutubetli duvarlar arasında yeniden çiçeğe durmayı, hayata merhaba demeyi, yaşama sevincini öğrendiniz mi? Maddeden mânâya geçtiniz mi? Yaradan’a sığınıp şükretmeyi öğrendiniz mi? İhaneti görüp, dostluğu; bencilliği görüp, paylaşmayı öğrendiniz mi?

Dördüncü Cemre bunları anlatıyor. Nasıl insan-ı kâmil olmayı öğretiyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 270 sayfalık kitap, Nisan 2016’da yayınlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

BENG Ü BÂDE

Mesnevî denilince çok kişi, Mevlânâ’yı hatırlar. Esasen mesnevi, doğu edebiyat sahâsının nazım türlerinden biridir. Leyla ile Mecnun hikâyesi de Mesnevi tarzında yazılmıştır. Fuzûlî’nin de Leyla ile Mecnun Mesnevîsi vardır.

Fuzûli’nin bir başka mesnevisinin adı Beng ü Bâde‘dir. Fuzûlî 444 beyitlik bu eserinde,  Beng’i (Esrar) ve Bâde’yi (Şarap) şahıslar hâlinde düşünüp, kendileri ve birbirleri hakkında konuşturuyor. Murat Kaymaz bu muhteşem eseri, Dresden nüshâsından, tertemiz bir Türkçe ile bizlere sunuyor.

14 X 21,7 santim ölçülerinde, 127 sayfalık eser, sert kapak içerisinde, iplik dikişli cilt olarak, çok şık bir görünümle, Şubat 2016’da yayınlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT: İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

BELAGAT İNCİLERİ

Kur’ânın mucizeliğinin bir dizi veçhesinden biri, içerdiği mânâlar deryâsıdır.. Bu mânâlar Kur’an’ın sûreleri arasında görüldüğü gibi, her bir sûrenin âyetleri arasında ve her âyetin cümleleri ve kelimeleri arasında da bize kendisini gösterir. Her bir sûre ve âyet, bu açıdan, kat kat yapraklarla örülü bir gül goncası ve bitimsiz bir mânâ okyanusu niteliğindedir. Metin Karabaşoğlu bu kitabında: Vakıa, Beled, Hadîd, Kamer gibi sûrelerin örnekliğinde bu okyanusu keşfe çıkıyor ve her bir sûrede âyetlerin birer ‘Belagat İncisi‘ olarak bir mânâ bütünlüğü içinde nasıl birbiri ardınca dizildiğini görmeye bizi çağırıyor.

2015 yılında okuyucuya sunulan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 152 sayfadır.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu 34110 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-520 72 10

www.iz.com.tr Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //

KISA KISA… KISA KISA…

1-TÜRK TARİHİNDEN PORTRELER: Yılmaz Öztuna  / Ötüken Neşriyat.

2-MUKADDES BELDE MEKKE: Ziyaüiddin Serdar / Etkileşim Yayınları.

3- CUMHURİYET VE HÜMANİZM ALGISI: Işıl Ç. Hacıibrahimoğlu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

4-OSMANLILAR ve MEMLUKLAR: Cihan Yüksel Muşlu / Kitap Yayınları – Mehmet Varış.

5-KUMDAN HALAT YAPMAK: Prof. Dr. Ali Osman Özcan / Yesevî Yayıncılık

DERKENAR:

 

GÜZEL VE DOĞRU TÜRKÇE İÇİN NOTLAR…

 

‘BİLE ‘ /  ‘ÜSTELİK ‘ / ‘DAHİ ‘ MANÂSINDAKİ ‘DE ‘ / ‘DA ‘ TAKILARI AYRI YAZILIR.

 

Ciddî ve îtibarlı bir dergimizin başyazısında şu cümle dikkat çekiyor:

 

Güneyde Suriye’de en az dört milyon Türk yaşamaktadır. Bir o kadar Irak’ta, en az otuz beş milyon Türk’te İran’da yaşamaktadır. Diğer komşularımızdaki Türk varlığı da hepimizce mâlumdur.’

 

Fikrî yapı itibâriyle mükemmel bir cümle. Fakat imla hatâsı var.

 

Altı çizili bölümdeki ‘te‘ takısı, yazıda geçen ‘varlığı da‘ yazılışında olduğu gibi ayrı yazılmalıydı.

 

O parlak cümle, kadı kızı mıdır ki ‘bu kadar kusur olur‘ deyip geçelim?

 

LİNÇ EDİLMİŞ’, YAZI YAZMAYA DEVAM EDİYOR… HAYRET Kİ NE HAYRET…

 

En büyük‘ olduğu iddia edilen gazetenin, ‘en çok okunduğu‘ söylenen yazarı; ‘Beni linç ettiler‘ diye yazmış. Bütün lügatlerde, sözlüklerde ‘linç etmek’ deyimi şöyle açıklanıyor: ‘Galeyana gelen halkın, suçlu saydığı kişiyi, döverek öldürmesi…’

 

Yazar, hem kendi kendisini suçlu yerine koyuyor, hem de yazı yazmaya devam edip ölmediğine göre, ‘beni linç ettiler‘ diyerek yalan söylüyor.

 

Kelimelerin serdarı, mütefekkir, muharrir, edip ve şair Süleyman Nazif hayatta olsaydı, bu şekilde yazan kişiyi, ‘kelimeyi yanlış kullandığı için‘, gerçekten linç edebilirdi.

 

Not: Bir hafta içerisinde bu şahsın adını bildirenlere, bir adet kitap hediye edilecektir.

 

HANGİ ‘Kİ’ AYRI, HANGİSİ BİTİŞİK YAZILIR?

 

Farsça asıllı olan ‘ki’ edatı, tek başına bir mana ifade etmez. Mutlaka bir kelimeden sonra gelir. Fakat bitişik mi ayrı mı yazılacağını bilmeyenlerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyor. Ne var ki, birçok durum ve bilgiyi, onsuz anlatamıyoruz.

 

O halde hangi durumda bitişik, hangi durumda ayrı yazılacağını bilmekte fayda vardır.

 

1-Durum bildiren ‘…de’, ‘…da’, ‘…te’, ‘…ta’ eklerinden sonra gelen ‘ki’ bitişik yazılır: ‘…şehirlerindeki’, ‘duvardaki’, ‘sepetteki’, ‘sokaktaki’

 

2-Aidiyet bildiren kelimelerden sonraki ‘ki’ bitişik yazılır: ‘benimki’, ‘seninki, ‘onunki’

 

3-‘Ki’ edatı, eklendiği kelimeyi sıfat hâline getiriyorsa, bitişik yazılır: ‘Bitişikteki evde oturanlar…’  İpucu 1: Cümledeki ‘ki’ ekinin kullanılmamış olması, cümlenin manasını bozuyorsa, bilinmeli ki, bitişik yazılmalıdır. Yukarıdaki cümleyi misal olarak yazarsak: ‘Bitişikte evde oturanlar…’ Mana ile birlikte cümle de bozulmuştur.

İpucu 2: ‘Sen gel ki evimiz şenlensin.’ Yerine; ‘Sen gel evimiz şenlensin‘ Denilebilir, mana bozulmaz.

 

3-Kendisinden önceki kelimeyi, kendisinden sonra gelen kelimeye bağlayan ‘ki’ ayrı yazılır: ‘Bu ilacı iç ki hastalığın geçsin; farz edelim ki geçmedi, o zaman doktora yeni bir reçete yazdırırız.’

 

4-Açıklamanın ve neticenin muhataba bırakıldığı durumlarda ‘ki’ ayrı yazılır: ‘Öyle sevdim ki…’

 

5-Belirsizlik ifâde eden kelimelerden sonraki ‘ki’ ayrı yazılır: ‘O kadar ki…’, ‘gitsek mi ki?’

 

6-Hüküm ifâde eden ‘ki’ de ayrı yazılır: ‘Netice alınamaz ki‘, ‘Bu mesele ona anlatılamaz ki

 

7-Şahıs isimlerinden ve zamirlerinden sonraki ‘ki’ ayrı yazılır: ‘Sen ki…’, ‘Biz ki…’, ‘Ahmet ki çok akıllıdır, öyle bir hatâ yapmaz.’

 

7-Deyim olarak kullanılan kelimelerdeki ‘ki’ler bazen ayrı, bazen bitişik yazılır:

7.1-Ayrı yazılanlar: ‘çık ki…’, ‘gir ki…’,  ‘demek ki’, ‘diyelim ki‘, ‘farzet ki…’, ‘görüldü ki’, ‘iyi ki‘, ‘kaldı ki’,  ‘ört ki…’, ‘tut ki‘, ‘yeter ki’

7.2-Bitişik yazılanlar:  ‘akşamki‘, ‘gerideki‘, ‘halbuki‘, ‘mademki‘, ‘oysaki‘, ‘önceki‘, ‘sanki‘, ‘yandaki‘, ‘yukarıdaki‘…

 

8-Soru ifade eden cümlelerin sonunda ‘ki’ eki varsa ayrı yazılır: ‘Ali geldi mi ki?’, ‘Daha önce söylemiş miydin ki?

 

 

 

Prof. Dr. Erol Güngör’ün Gözüyle Osmanlılarda Devlet Anlayışı (3)

0

“Osmanoğulları’nın siyasî dehası olmasaydı belki Anadolu Türk Devleti de tıpkı Cengiz İmparatorluğu veya Timur Bey’in imparatorluğu gibi dağılıp gidecekti ve belki biz bugün Doğu’da kalan amca çocuklarımızın kaderini paylaşacaktık.

“Bizim tarihimizde milletimizin tek bir büyük devlet hâlinde toplandığı devirler yok değildir. Fakat Osmanoğullarına kadar bu birlik bazı kudretli hükümdarların şahıslarına veya dünya şartlarına bağlı kalmış, hiçbir zaman bir müessese bütünlüğü arz etmemiştir.” (a.g.e., s.143)

“ilk def’a Osmanoğulları devletin bütünlüğü prensibini her türlü endîşenin üzerinde tutarak bu bütünlük uğrunda evlâtlarını veya öz kardeşlerini dahi feda etmek cesaretini ve basiretini gösterdiler.

“Oğlu Mustafa’nın cenaze töreninde gözyaşlarını tutamayan, bu yüzden namaz kılmakta bile güçlük çeken Kanunî’nin duyduğu acıyı düşünebiliyor musunuz?

“Kardeşi Korkud Sultan’ın gönderdiği mektubu okurken gözlerinden sel gibi yaş boşanan Yavuz’a ‘Kardeş katili.’ diyebilmek için bir insanın mes’uliyet duygusundan nasibsiz olması gerekir.

“Onlar kardeşleri veya oğulları ile birlikte devlet ve millet için kendilerini de kurban vermekte tereddüt etmeyen insanlardı.

“Devletin bütünlüğü uğruna oğlunun gözlerine mil çektiren Hüdavendigâr Murad Han, yine devleti uğrunda şehid oldu.

“Devlet için iki oğlunu idam ettiren Kanunî, ömrünün en güzel yıllarını çadırlı ordugâhta geçirdi ve nihayet bile bile ölümün kucağına atıldı.

“Kardeşi Yakup Çelebi’yi katlettiren Bayezid, hayatı boyunca ölümle kol kola gezdi. Milletinin karşısındaki her tehlikeye karşı en önde ve tek başına çıktı.

“Çelebî Sultan Mehmed, kardeşlerinin ölümü pahasına milletini dağılmaktan ve esir olmaktan kurtardı.

“Kısacası, kardeş veya evlât kaybederek saltanat sahibi olan hiçbir Osmanlı Sultanı elde ettiği tahtı şahsî rahatı için kullanmış değildir.

“Bugün sözde insanî duygular adına onları ayıplayanlar, hatta gayretkeşlik ederek Fâtih’in kardeş veya evlât katli hakkındaki kanununun asılsız olduğunu iddiaya kalkanlar bilmiyorlar ki, kendi hayatları da bu prensip sayesinde garantiye alınmıştır.” (a.g.e., s.144-145)

“Bütün Osmanlı tarihinde hiçbir padişah için resmî matem yapılmış değildir. Devlet reisi öldüğü an derhal yerine bir yenisi seçilir, yeni padişah ilk iş olarak eskisinin cenaze merasimi için emir verir, merasimden sonra da hayat eski akışına devam ederdi. Bu tavır bir ‘kral öldü, yaşasın kral’ prensibinin değil, Türklerin şahıslardan çok devlete, yani millet bütünlüğüne önem vermelerinin eseri idi.

“Bizim dinî geleneğimiz de böyledir. Hz. Peygamber’in vefatı üzerine telâşa kapılanlara karşı Hz. Ebu Bekir’in şu sözleri ne kadar mânâlıdır: ‘Her kim Muhammed’e tapıyorsa, bilmiş olsun ki Muhammed öldü. Her kim Allah’a tapıyorsa, bilmiş olsun ki Allah bâkidir.” (a.g.e., s.159)

“İnsan ancak Tanrı’nın kullarına hizmet etmek için saltanat sürer. Çünkü hayatın sonunda ölüm ve ölümün sonunda da en büyük padişahın kurduğu bir büyük mahkeme vardır. Bir gün o mahkemede hesap vereceğine samimiyetle inanan bir kimsenin devlet mesuliyetini üzerine alması ne demektir?

“Bu mes’uliyet, halk ekmek sıkıntısı çekince İbrahim Han’ın gözlerine uykuyu haram eder. Bir savaşla bir ülke fetheden Kanunî’nin zaferden sevinç duymasına bile imkân vermez. İkinci Osman’a kanı ile ödetir. İkinci Mahmud’u kahrından öldürtür. Hüdavendigâr’ın Kosova sahrasındaki yakarışını, Kanunî’nin sedye ile savaş meydanına gidişini, Birinci Abdülhamid’in Özi kalesi düşünce geçirdiği şoku, Üçüncü Selim’in, çalışmaya ve istirahata ayırdığı zamanların nispetini düşünürseniz, Türk geleneğinde hükümdarlığın nasıl bir ateşten gömlek olduğunu anlarsınız.

“Bir taraftan ‘aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim, az milleti çok ettim’ diyen Bilge Kağan devrine, bir taraftan da yatalak bir kadının evini tamir etmek için sırtında kerpiç taşıyan Hz. Ömer’e dayanıyor.

 

 

“Ömrümüz Bitse Bizim Bitmez Derdimiz”

0

Türk tasavvufuna farkında olmadan giren ve bilmeden çok katkı veren mutasavvıf Müslüm Gürses hazretleri bir sözünde der ki:  “Ölüm herkesi bulacaktır ve toprak altında düz yatmak için üstünde dik duracaksın.”

Tasavvufta var olan iman iştiyakı, inşirah duygusu, belli zikir kalıpları üzerinden sağlanan konsantrasyon, bazı maddî motifler üzerinden kazanılan manevî arınma eğitimi gibi temel özellikleri bağrında barındıran Müslümcülük de başlangıçta koyu bir tarikat ve teo-politik bir klan hüviyetinde idi.

O zamanlar Müslümcü Hareket‘in en çok eleştirilen jilet-damar-acı üçgeni en çok mürit / müşteri toplayan en bâriz farklılığıydı. Zira jilet, insanın doğallığına vurulmuş bir darbe olarak sakal da kesebilir insan da. Jilet çekmek aslında jiletin fonksiyonuna bilinçsiz bir isyandır. Uzayan kılların karşılığı olarak üretilen soğuk cismin bitip tükenmeyen acıların sıcak karşılığına tahvil edilmesi olayıdır.

‘Jilet çekme’ seansı da bir güç gösterisi ve meydan okumadır. Teknolojiyi ve onun getirdiklerini küçümseme, onu farklı bir anlayışla yenme arzusudur. Akan kan sizin bakışlarınızdaki korkudadır, damlayan bedende değil. Bir kesiğin vereceği acı ruhu ızdırap cenderesine alınmış insanlar için önemsizdir. Kendine jilet atan biri zaten dünyaya tümden tekme atmış demektir. Ve kendisine böyle davranan birine feleğin kötülükleri ne yapabilir?!

Damar‘ ise Müslümcülük’te yüreğin ham borusudur. Damara hitap etmek yüreğe hitap etmek ve kalbi titretmektir. Kansa akıcılığı yani hayatı simgeler. Jilet – damar kardeşliği Müslümcülüğün yaşamsal ünitesidir. Hayatına son verecek bir itikatsızlığa asla düşmez Müslümcü. Ancak acı çekme özgürlüğüne, acıların bize umudu buldurmasına ve acılar ülkesinde yolcusuz yolları bekleme terapisine taliptir.

Şimdi “Bu da nereden çıktı? Olay nasıl gelişti?” diye televizyonunuzun ya da telefonunuzun ayarlarıyla oynamayınız ey halkım. Netice-i kelâm; Türk Milleti ritmini aramaktadır. Ve bir müddet daha arayacaktır.

Çer-çöpten ibaret piyasa müziğini kastetmiyoruz. Millet sosyolojisi bazen ırmaklar bulup akmak ister. İşte o sosyal hareketlilik toplumsal ruhun nabzıyla buluştuğunda milletin damarlarında da aynı duygu ve düşünceler akmaya başlar.

Toros yaylalarındaki Karacaoğlan estetiği ve Türkmen töreli Dadaloğlu delikanlılığı, Viyana önlerine yürüyen Mehterân cesareti ve Cumhuriyet heyecanının marşlarına yansıyan coşkusu, zûlme karşı Pir Sultan Abdal kararlılığı ve millet sevgisindeki Âşık Veysel duyarlılığı ve dahi 60-70-80’lerin karmaşasına arabesk temelli halk isyankârlığı işbu’nun tezahürlerindendir.

Gâvur müziği Türk’ün ritim bozukluğudur. Pop müzik ve klip emperyalizmi Moğol istilâsı, Haçlı belâsı, mezhep tasallutu, devşirme şiddeti, yokluğun yakıcılığı, cahilliğin cazibesi ve kardeş kavgasından daha hafif, daha masum değildir.

Mevzuya mübareğin bir virdiyle şimdilik son verelim:

“Aşktan yüzümüz gülmedi diye
Tanrıya bu isyan bu sitem niye?
Hepimize canı o verdiyse
Kul günahkârsa Tanrı ne yapsın?

 

 

Giriş var, çıkış yok: İstakoz sepeti demokrasisi

Tabiat bilimlerinde kanunların sınırları ve şartları vardır. Su yüz derecede kaynar- ama basınç bir atmosfer ise. Yoksa Erzurum’da 94 derecede kaynar, düdüklü tencerede 125 derecede. Toplum bilimlerinin kanunlarında sınırlar daha da karmaşıktır. Toplum bilimlerinin kanunları öldürülebilir Ekonominin temel kavramı piyasadır ve temel kanunları da piyasa hakkındadır. Fakat piyasa kutsal bir kimlik değil, istatistiğe dayanan bir sonuçtur. Piyasadan bahsedilebilmesi için birçok satıcının ve alıcının bulunması gerekir. Bir iş kolu cebren veya hile ile birkaç kişinin, meselâ bir mafyanın eline geçip tekelleşse, mafyadan başka iş yapmak isteyenler dövülse veya vurulsa, çete artık malı istediği fiyata satabilir. İstediği kadar kalitesizleştirebilir. Ekonominin temel kanunu öldürülmüştür. Bu yüzden en liberal ülkelerde bile tekelleşmeye karşı rekabet kurulları teşkil edilir, bunlar tekelleşme eğilimlerine müdahale eder. Piyasanın ve onun kanunlarının da sınırları vardır ve bu sınırların kırıldığı hallerde piyasa, bütün faydalarıyla birlikte çöker. Artık iş hırsızlara, zorbalara ve mafyaya kalmıştır.Demokrasi: Kitlelerin bilgeliğiJames Surowiecki, Kitlelerin Bilgeliği[1] kitabında, kalabalıkların doğru karar vereceğini düzinelerce misalle anlatır. Misallerden bir kısmı insanı şaşırtır. Biri 1906’da İngiliz bilim adamı Francis Galton’un bir deneyi. Galton, bir çiftçi fuarında 800 kişiden, bir öküzün kesilip hazırlandıktan sonraki ağırlığını tahmin etmelerini ister. En doğru tahmini yapana ödül verilecektir. Tahminlerin ortalaması 1197 pounddur. Öküzün kesilip hazırlandıktan sonra tartıldığında bulunan ağırlık ise 1198 pound! Kalabalık binde birden az bir hatayla doğru tahmin yapmıştır. Buna en çok şaşıran antropolog Galton’dur çünkü o insanların ne kadar aptal olduğunu anlatır durur. Kitaptaki başka bir örnek, 1968 yılında denizde kaybolan ABD denizaltısı Scorpion’u bulmak için girişilen çalışmadandır. Okyanus uzmanları, denizcilik ve denizaltı uzmanları küçük gruplar hâlinde çalışa dursunlar, bir subay, birincileri de içine almakla beraber daha da geniş, yüzlerce kişilik bir gruba eldeki bütün bilgileri açar ve denizaltının nerede battığını tahmin etmelerini ister. Yirmi mil genişliğinde ve binlerce fit derinliğinde bir bölge üzerinde tahmin yapılmaktadır. Aylar sonra denizaltı tespit edildiğinde, bulunduğu yer geniş grubun tahmininden sadece 200 m uzaklıktadır!Surowiecki’nin tezi, bir bakıma demokrasinin savunmasıdır. Belirli şartlar sağlanırsa kitleler doğru kararlar verir. Bu şartların ne olduğuna az sonra geleceğim. Yazar kitabına isim verirken aklında Gustav Le Bon’un “Kitle Psikolojisi” klasiğine cevap vermek vardı. Le Bon, kitlelerin tek tek insanların toplamından daha aptal olduğu kanaatindedir ve Avrupa’da ve Amerika’da demokrasinin tercih edilmesini şaşkınlıkla ve büyük bir hata diye izlemektedir. Le Bon muhtemelen bizim ulu liderlerin Salı günleri irat ettikleri grup nutukları ile idare edilen parti sistemimize hayranlık duyardı. İstakoz sepeti demokrasisiDemokrasi en basit haliyle yönetimin seçimle gelip seçimle gittiği idare şeklidir. Ülkede, partide veya dernekte. Seçme hakkına sahip olanların konuşma, tenkit ve azil hakkına da sahip olmaları tabiîdir. Popper demokrasinin ruhu iktidarın seçimle gelmesi değil, seçimle kolayca gitmesidir der.[2]Demokraside iktidar yolu duble değilse o demokrasi değildir, istakoz sepetidir. İstakoz sepetinin, kenarları içe doğru kıvrık bir geometrisi vardır ve giren istakoz dışarıya çıkamaz. Maalesef bizim demokrasimiz bazı yönleriyle istakoz sepeti demokrasisidir. İnsanlarımız bir iktidarı, bir başkanı, bir büyük lideri bir defa seçti mi artık bunun geri dönüşü mümkün değildir. Bizim bütün liderlerimiz de büyüktür. Ülkeyi, partiyi, derneği batırsalar bile büyük liderlerdir. Gerek partilerimizde gerekse derneklerimizde sepetin ağzını içeri bükmek için şu önlemler alınır: Muhalif şubeleri kapatırsınız. Muhalif şahısları ihraç edersiniz. Sizi seçecek insanları seçersiniz ve onları sizi seçecek konumlara yerleştirir, yetkilerle donatırsınız. Yani sizi seçecekleri dikkatle önce siz seçersiniz. Onlar da sizi seçer. Geçinip gidersiniz. Bazen aksamalar olur. Beni seçer diye yerleştirdikleriniz daha önce ihraç ettiğiniz hainlerin etkisinde kalıp hainleşir. Bunları da ihraç edersiniz ve oyun baştan başlar.Kitlelerin Bilgeliği’ne dönersek: Kitleler doğru kara verir. Olur da kararları yanlış çıkarsa yukarı çıkardığınız ekibi aşağı indirebiliyorsanız ne âlâ… Fakat demokrasinin temelindeki dayanak kitlelerin doğru karar vermesidir. Ancak bu doğru karar verebilmenin şartları, sınırlayıcı kanunları var:

  1. Kitle karar verdiği konuda bilgiye serbestçe ve kolayca ulaşabilmelidir.
  2. Kitle karar verirken baskıya maruz kalmamalıdır.

Bu yazıda sadece (1)’i inceleyeceğim. (2) başka bir yazının konusu olabilir. Basında kartellerBilgiye genelde basınla ulaşılır. Bu yazının maksadı için basını biraz geniş tutalım, yazılı, sözlü, görüntülü basından başka her türlü yayını, kitapları nihayet İnternet’i de basına dâhil edelim.Toplumun sağlıklı haber alabilmesi için gereken, her görüşteki basın organının kendi fikrinde serbestçe yayın yapabilmesidir. Basının bütün organlarının tarafsız olması gerekmez. İsteyen istediği tarafı tutabilir. Yeter ki tutan da tutmayan da bunu hürriyet içinde yapabilsin. Bazen basın, birkaç kartelin veya tek bir grubun eline geçer. Bu muhakkak ki herhangi bir malın tedarikinin mafyanın eline düşmesinden daha vahimdir. Türkiye’de yarım asırdır basında tekelleşme değilse bile oligopoli vardır. Soğuk harp yıllarında SSCB’nin Türkiye stratejisi, ülkede kendisine dost bir hükümeti iktidara getirmekti. Bu şehir veya kır gerillası ile, asker-sivil aydınların düzenleyeceği bir ihtillalle veya seçim yoluyla yapılabilirdi ve hepsi denendi. 1960’lı yıllardan başlayarak bir taraftan devletin resmî yayın kuruluşu TRT, diğer taraftan – tuhaftır-büyük sermaye desteğindeki basın, kadrolarını SSCB veya Çin siyasetini destekleyen elemanlarla doldurdu. Soğuk harp boyunca büyük basın ve devlet yayını genellikle tek taraflıydı. Üstelik radyo ve televizyon devlet tekelindeydi. Stiftung basınıBir nesilden, yani yirmi yıldan uzun süre bir alana hâkim olan kadrolar kendi kendilerini yeniden üretir. Yarım asır boyunca Türkiye’de hâkimiyet kuran tek taraflı “basın”ın kadroları da kendilerini kopyalayarak ürediler. SSCB’nin çöküşünden sonra da bu ekolün hâkimiyeti sürdü. ABD ve AB için bunlar milliyetçi unsurlarla kıyasla daha rahat anlaşabilecekleri zihniyetlerdi. AB ve ABD, onlara bir adım yaklaşınca eski ihtilalciler iki adım attı ve önemli bir kısmı bu sefer “liberal” olarak kariyerlerine devam ettiler.Edebiyatın papyonlu mafyasıKarteller sadece habercilikte değil, kitap yayıncılığında da hâkimdir. Televizyon- gazete- yayınevi- kitapçı zinciri şeklinde hem yatay hem düşey entegrasyonla kendileri hâricindekilere pek az yer bırakırlar. Sonra kimin şaheser yazdığını, kimin en çok satan olduğunu da bir cins entelektüel mastürbasyonla kendileri belirlerler. Edebiyattaki tekelin ele alındığı bir incelemede ödüller ve jüriler hakkında şu sonuçlara varılmaktadır:[3]

  1. Türkiye’de edebiyat ödülleri birkaç kişinin kişisel kontrolü altındadır.
  2. Ödül jürilerinin büyük çoğunluğu hep aynı insanlardan oluşmaktadır.
  3. Ödül jürilerinin çoğu yarışmacıların eserlerini okumamaktadır.
  4. Ödül vermede, edebiyat dışı ölçütler kullanılmaktadır.
  5. Verilen bazı ödüllerden, ödül jürisi dahi haberdar değildir.

Bu diktatörlerin elinde Türk romanı anlatılırken meselâ Peyami Safa unutulabilmekte, en büyük şair anketinde komünist olmadığı için Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in binde biri kıymetinde görülmektedir. State Department’ın yazarlık okuluGünümüzün dünyasında hür bilgilendirmenin önündeki bir başka engel, bilgiyi kontrol altına alan başka bir kuvvet daha vardır. Emperyal erişime sâhip devletler bilgi evrenini de bir harp sahası olarak algılamakta ve noosfer[4] dedikleri bu kâinatta da “gerçek bir harp”[5] yürütür gibi davranmaktadırlar. Bu harbin araçları çeşitlidir. Hedef ülkelerdeki aydınlar vakıflar (İngilizce foundation, endowment; Almanca stiftung), dernekler, burslar, araştırma projeleri vasıtasıyla yönlendirilir. Kaabiliyetli gençler seçilir, emperyal merkezde veya merkezin yerel uzantısı olan okullarda yetiştirilir. Bu son faaliyette misyoner okulları, Osmanlı döneminden beri etkilidir. Iowa Üniversitesi’nde yabancı öğrenciler için tamamen ABD Dış İşleri Bakanlığı’nca fonlanan parasız yatılı bir yazarlık okulu vardır ve 135 ülkeden 1400’ün üstünde yazar adayı yetiştirmiştir. Bu okulun iftihar ettiği mezunlarından birisi bizim Orhan Pamuk’tur.[6]Bilgi hür değilse seçim anlamsızlaşırHürriyetsiz demokrasilerde, iktidar kendi basınını kurar. Dış dünyanın şaka yollu “yarı resmî” dediği, bizim havuz medyası diye tanıdığımız basın tarzı budur. Diğer tarafta da düşündüğünü yazmaktan endişeli, tehdit altındaki basının geri kalanı bulunur. Zamanla bu ikinci de hizaya gelir veya yok okur. Basın toplantıları iktidar sahibinin nutuk attığı, sadece akredite gazetecilerin dinleme ayrıcalığına kavuştuğu tek taraflı mitingimsi toplantılardır. Soru ya sorulamaz yahut sorulur da, ne sorulacağı ve ne cevap verileceği önceden bellidir. Basın toplantılarının zabıtları resmî görevlilerce hazırlanır ve “buyurun haberler bunlar” diye akredite gazetecilere dağıtılır. Video kayıtlarında da aynı işlemler tekrarlanır. Bu yolla dil sürçmeleri bile düzeltilir.Hürriyetsiz demokrasiSeçmenin doğru seçim yapabilmesi için iki şart koymuştuk: 1) Hür bilgi, 2) Serbest karar. Hür bilgi bu derece yok edildikten sonra serbest kararın da pek anlamı kalmaz. Aslında sağlıksız bilgiler arasında seçim yapmanın bir anlamı yoktur. Yine de zor kullanımı demokrasinin tabutuna son çivileri çakar. Hava hücumları ile tahrib edilen ülkede nihaî işgal için postalların yere basması gibidir.Zor iki cinstir. Havuç ve sopa. Havuç, “beni seç, sana menfaat sağlayayım” teklifidir. Ülkemizde bildiğimiz şekliyle kömür, bulgur dağıtımı… Belediyeye olan borçlarının silinmesi. Sopa, “beni seçmezsen başına gelecekler var…” tehdididir. Güneydoğumuzdaki gibi. Hürriyetsiz demokrasinin zor kullanımı yönü başka bir yazının konusudur. “Hürriyetsiz demokrasi ~ Illiberal Democracy” Fareed Zakariah’nın tabiridir. [7] Seçim yapılan, fakat her seçimde aynı adamın %99’larda oy alarak iktidara geldiği, büyük lider ölünce yerine oğlunun geçtiği, genellikle Asya’da ve Arap ülkelerinde sayısı gittikçe artan rejimlere verilen addır. ____________________________________[1] James Surowiecki , “Wisdom of Crowds”, Anchor Books, Doubleday, 2005. [2] In 1988 The Economist, 23 Nisan 1988. Önemine binaen dergi eski röportajı sitesinde tekrar yayınladı: http://www.economist.com/blogs/democracyinamerica/2016/01/karl-popper-democracy [3] http://www.gunzileli.com/2014/06/30/taylan-karaturkiyede-edebiyat-odulleri-nasil-verilir/#ixzz48QTlpwmA [4] John Arquilla ve David F. Ronfeldt, “The Emergence of Noopolitik : Toward an American Information Strategy” RAND Millî Savunma Araştırma Enstitüsü, ABD Savunma Bakanlığı, Genel Kurmay, Birleşik Kuvvet Komutanlıkları ve Savunma ajansları ile yapılan DASW01-95-C-0059 kontratı ile desteklenmiştir. [5]J. Michael Waller, “Fighting the war of ideas like a real war”, The Institute of World Politics Press, 2007. [6] http://spectator.uiowa.edu/2011/november/iwp.html [7] Fareed Zakaria, “The Future of Freedom- Illiberal Democracy at Home and Abroad”, W. W. Norton & Co., 2003.

 

Başlıksız Bir Yazı

Sakın ola başlığı okuyunca, “Başlıksız Bir Yazı” ifadesi de sonuçta bir başlıktır, diye mantık yürütmeye kalkmayın sevgili okurlar.

Aslında yazımızın başlığı var tabi, ama içerisinde gizli…

* * *

Gündeme bomba gibi düşen Almanya’daki Ermeni soykırımı yalanını kabul eden tasarı konusunun henüz fitili ateşlenmemişken aslında niyetimiz, “Amerikan Rüyası’nın Sonu mu?” diye sorarak ABD’deki başkanlık seçimlerini ve muhtemel sonuçlarını irdelemekti.

Öyle ya, dünyaya bir medeniyet projesi olarak sunulan;”özgürlükler ülkesi ABD”, bir emlak komisyoncusunun koltuk hırsına kapılıp dünyanın en diktatör ve gaddar devletine dönüşürse ne olur, diye bakacaktık.

Genelde böylesi durumlarda en fazla 30 – 40 yıl içerisinde o ülkeler yıkılır. Bazen bu süreç daha da hızlı olabilmektedir. Ancak ABD’nin böylesine hızlı çöküşü yeni oluşacak dünyayı nasıl etkiler?

Türkiye ve Türk Dünyası olarak buna ne kadar hazırız? Yeni oluşacak güçler dengesi arasında meselâ Çin, Rusya ve Almanya’ya karşı elimizde nasıl kozlar var? Ya da Balkanlar’dan ABD askeri çekildiğinde 3’üncü Dünya Savaşı çıkar mı? Çin, Batı Türkistan’ı işgale kalkarsa Rusya ile birlikte ne kadar karşı koyabiliriz? Japonya bizi destekler mi? Filan, falan gibi bazılarına göre sanırımçok uçuk, bazılarına göre de malûmun ilanı sorulara yanıt arayacaktık…

Ama tam da Almanya ile moda tabirle “Kanka” olmuşken, bir de ‘Almanya’daki Türkler’ vasıtasıyla böyle bir kazığı yemek veya “arkadan hançerlenmek” mevzu bahis olunca, dünyanın geleceğindense bizim kısa vadede durumumuzu tartışmak çok daha önemli hale geldi.

* * *

Şimdi, Almanya Parlamentosundan geçen tasarı haklı mıydı, haksız mıydı?

Biz sadece Alman İmparatorluğu’nun önerdiği tehciri gerçekleştirmişken, şimdi de Almanların sanki ortada bir suç varmış gibi ve bunu da kendileri söylememiş gibi ortaya çıkmaları ne kadar doğru?

Hitler, çoğu Hazar Türkü 15 milyon Musevi’yi fırınlara doldurup yağlarından sabun yapmışken, bize ne soykırımından bahsedebiliyorlar denilebilecekken; ya da…

Afrika’nın bilmem neresindeki filanca sömürgesinde 17 milyon zenciyi kurşuna dizmiş bir Almanya’nın ne haddine bize soykırım yaptı demesi, denebilecekken;

Ya da Dünya gezegenine iki dünya savaşı hediye etmiş ve yüz milyonlarca insanın ölmesine neden olmuş bir millet, hiç mi kendi tarihini bilmez denilebilecekken;

Ya da Avrupa’daki çevre felaketlerinin baş müsebbibi olan sanayisi ile Doğu Avrupa’daki bütün sakat doğumların ve flora, faunakatlinin tek sorumlusu iken;

Tarihte “Nemçe” adıyla Osmanlı Devleti’ne kök söktürmüş, sonra da Türk milletinde psikolojik ters etki yapmasın diye adını Almanya’ya çevirdiğimiz Balkanlar’daki tarihi düşmanımız, milyonlarca Türk’ü Doğu Avrupa’da soykırıma tabi tutmuşken;

Ve Ey Almanya, gör bunları, sen kendini ne sanıyorsun diyebilecekken; bunların hiç birini söylemeyeceğim!

* * *

Değerli dostlarım, Almanya parlamentosunda 11 Türk Milletvekili var. En azından biz öyle biliyoruz.

Bu insanlar Almanya’ya işçi olarak göç etmiş ailelerimizin çocukları veya torunları. Yani bizden insanlar, akrabalarımız…

Peki, biz bu vatandaşlarımızla nasıl bir ilişki kurmuşuz ki, bizden olan ve orada bizi savunmasını beklediğimiz bu vatandaşlarımız, bizim can düşmanımız haline gelmişler?

40 – 50 yılda bunu nasıl becerebilmişiz?

Öyle ya, bu insanların dedeleri, Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Sakarya’da bizim dedelerimizle beraber şehit düştüler. Hatta belki de bu insanların ninelerinin karınlarını, rahmindeki bebek kız mı, erkek mi diye iddiaya giren Ermeniler, Doğu Anadolu’da deştiler?

Yalan mı? Olmamış mıdır?

11 Vekilden bahsediyoruz… Haydi, içlerinden bir hain çıkar, iki hain çıkar ama hepsi de mi Ermeni soyu mu bunların?

Bunca yıldır Almanya’da yaşayan 3,5 milyon Türk’ten bir tane bile ‘gerçekten Türk’ vekil çıkaramadık mı yani?

Elin Alman’ı bizimkilerden fazla bizi savunmuş, var mı böyle bir şey?

Bu nedir biliyor musunuz?

Kendi parçamız olan bu insanları, sadece döviz kapısı olarak gören bir zihniyetin iflasıdır…

Almanya’daki 3,5 milyon vatandaşımızı buraya sadece Avro gönderen sağmal inek gibi gören, hem etinden, hem sütünden, hem postundan yararlanırız diyen anlayışın geldiği noktadır.

İnsanlar asla küsurat değildir!

Hınç yapar, kin tutar, kalleşlik edebilir…

Devlet isen bunları göz önüne alır ona göre ilişkini kurarsın.

Saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra devlet, olmaz!

Bu insanların dedeleri, nineleri Almanya’ya gönderilirken ‘hayvan’ muamelesi gördü. Yeter ki, para gelsin denilerek, sınır kapısında donunu indirip üreme organlarına bakılırken Türk Devleti, “Dur kardeşim, ben sana işgücü olarak ‘insan’ gönderiyorum, damızlık inek değil!” deyip vatandaşına sahip çıkacaktı.

Kurbanlık koyun gibi dişlerine bakılırken, “Arkadaş bunlar fabrikada vidayı dişleriyle sıkmayacak, sen benim vatandaşımı böyle tahkir edemezsin” diyecekti!

Eee, demedi de ne oldu?

O insanların torunları dede ve ninelerinin öcünü çok acı bir şekilde aldı…

Şimdi o vakitler vatandaşını insan yerine koymayan, sahip çıkmayan idarecilerimiz artık kına yakabilirler…

O milletvekilleri Ermeni diasporasından para almıştır, almamıştır; haindir, değildir hiç önemli değil.

Neticede Türk vatandaşıdır. En azından eski vatandaşlarımızdı, akrabalarımızdı…

Almanya’daki 3,5 milyon Anadolu Türkü’nün ve 500 bin Azerbaycan Türkü’nün diaspora gücü, ülke toplam nüfusu 3 milyon bile olmayan Ermenistan devletçiği karşısında iflas etmiştir.

Siz ne derseniz deyin, gerisi lafü güzaftır.

Ama bu bizim ilk fiyaskomuz değil.

Aynısını 1974 Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’ndan sonra da yaşadık.

1974’te Kıbrıs Türkleri tarafından ellerinde karanfillerle karşılanan Anadolu Türk’ü, yıl 2000’lere geldiğinde o insanların çocukları tarafından atılan “Kıbrıs’tan defol” sloganlarına muhatap oldu.

Yalan mı?

Bence nerede hata yapıyoruz; dostlarımızı, hatta kan bir, din bir, dil bir kardeşlerimizi dahi bu kadar kısa sürede kendimize nasıl düşman edebiliyoruz diye,başımızı ellerimizin arasına koyup kara kara düşünmenin vakti gelmiş de geçmektedir.

Aynı şey Anadolu’muzun doğusu için de geçerlidir…

Neyse, konuyu daha fazla uzatmayacağım: Netice, bu sistemle ve kafayla yürümez, bilesiniz!

Şimdi gelin, bu yazıya da başlığı siz koyun…

 

 

Ben Yapacağımı Bilirim

Geçtiğimiz hafta, tarihin en adi yalanına Almanya’nın da burnunu sokmasıyla uyduruk soykırım yalanı tasdik edicileri 26’ya yükseldi. Uruguay’dan Lübnan’a, Vatikan’dan Arjantin’e kadar 26 ülke… Adalet, merhamet ve medeniyet eksenli onlarca devlet kurmuş bu milleti, bugün dahi kanlı elleriyle dünya coğrafyasının dört bir tarafında mazlum katleden medeni görünümlü zalimler soykırımla suçluyor. Tarihçiler susuyor; ülke parlamentoları konuşuyor.Tarihi bir komedi yaşanıyor.

Bu düşmanlık sergisine dönüşmüş vahim hadiseyi şaşırmadan izliyoruz elbette. İçimizde birileri bu ülkelerin bize dostane sarılabileceğini ihtimal vererek Avrupa Birliği rüyalarında gezinseler de, Ermenistan ile samimi kucaklaşmalar sergileseler de, hatta bu sürgün için özür ifadesi cümleler kurabilseler de biz biliyoruz ki, ayıdan post, düşmandan dost olmaz. Biz biliyoruz ki, tarihin derinliklerine akan dost ve düşmanlık yüklü zihinsel kodlar hep tazeliğini koruyor tüm milletlerde. Sanırım tek saf biziz; herkese gülücük dağıtan, adeta babaannesini yemiş kurda kulaklarının neden bu kadar büyük olduğunu soran kırmızı başlıklı kızız…

Olan oldu ve olmaya devam etse de meselenin iki hususiyeti kafamı karıştırır durur. Birincisi, bir tarafta Ermenistan, diğer tarafta Türkiye… Bir tarafta Ermeni lobisi, diğer tarafta Türk lobisi… Nasıl olur da, bu rüzgar hep bizim aleyhimize eser durur. Mesela Türkiye uluslararası arenada bugüne kadar ne yapmıştır? Doğu Perinçek ve onun yıllarca Rus arşivlerinde çalışarak bu soykırım yalanını tüm belgeleriyle ortaya koyan oğlu Mehmet Perinçek dışında hangi çalışmalar yapılmıştır? Bir ara Yusuf Halaçoğlu Hoca meseleyi biraz dillendirdi, bin pişman oldu. Bırak pişmanlığı görevinden de oldu.

Şu soykırım yalanı üzerinden bizi tehdit etmeye çalışanların tarihleri çok mu temiz! Afrika’da, Asya’da, Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve birçok ada ve adacıkta milyonlarca masum insanı hunharca doğrayanlar, bunlar değil mi! Neden bu ülkenin Meclisinden böyle bir karar çıkmaz, anlamıyorum. Korkuyor muyuz yoksa önemsemiyor muyuz!

İkinci vahim taraf ise, maalesef artık dünya milletleri arasında herhangi bir caydırıcılığımızın kalmamış olması. Her önüne gelen bizim böylesi hassas olduğumuz bir konuda bize misilleme yapma güç ve kudretini kendinde bulabiliyorsa, vay bizim halimize… Hiç hükmümüz kalmamış anlaşılan…

Keşke Sayın Cumhurbaşkanımızın şu konuşurken kestiği raconların, ortaya koyduğu birçoğuna katıldığım Avrupa ve Amerika eksenli çakma adalet vurgusunun dünyada bir karşılığı olabilseydi. Eğer olabilseydi, son bir yılda en çok bir araya geldiği Merkel ve onun meclisi bu tasarıyı kabul etmezdi.

Görülen o ki, bu mesele doğrultusunda hiçbir hazırlığımız, hiçbir çalışmamız yok. Devlet dediğinizin kırmızı çizgileri olur. Ve bu kırmızı çizgilerinizin karşıya yansıtacağı tehditleri olur. Bu sizin ciddiyetinizdir, saygınlığınızdır; uluslararası arenada tavrınıza bağlı oluşturduğunuz bir kimliğinizdir.

Şimdi çok merak ediyorum; En çok Türkün yaşadığı bir ülke olan Almanya’nın Parlamentosuna bu tasarının geleceği elbette çok önceden biliyordu. Türkiye’yi yönetenler gelmemesi ve kabul edilmemesi için ne yaptı? Eğer bir şey yapılmışsa, gördük ki başarısız olunmuş; o halde şimdi ne yapacağız? Televizyonlar bangır bangır bu tasarıya evet oyu veren Türklerin şeceresini anlatıp duruyor. Sayın Cumhurbaşkanı kürsülerden en ağır sözleri sarf ediyor. İyi de hepsi bu mu? O halde içimizden en iyi şiir okuyanı ya da en güzel konuşanı Başbakan ya da Cumhurbaşkanı yapalım, kimse bize yan bakamasın…

Herkesçe malum bir Nasreddin Hoca fıkrasıdır. Nasreddin Hoca bir köyde misafirken heybesini yitirmiş. Köylülere: “Ya heybemi bulun, ya da ben yapacağımı bilirim” demiş. Köylüler telaşlanmışlar, korkmuşlar da. Arayıp taramışlar, sonunda heybeyi bulup Hoca’ya getirmişler. Köyden ayrılırken de:  “Hocam” demişler, “heybeyi bulmasa idik ne yapacaktın ?”  Hoca şöyle bir elini sallayıp:  “Hiç” demiş, “evde eski bir kilim vardı, gidince onu bozup heybe yapacaktım !”

Kimse kusura bakmasın; çok canımı acıtıyor bazı şeyleri yazmak; ama artık coğrafyanın şamar oğlanına dönüyoruz. Krizdeki Yunanistan adalarımıza çöküyor, en güçlü lobilerimizin olduğu Almanya soykırım tasarısını meclisinde kabul ediyor, Avrupa’nın en kıytırık ülkeleri bize posta koymaya, akıl vermeye kalkıyor; İŞİD bombalıyor, PYD tehdit ediyor…

Ya gücümüzü bilmiyoruz ya da şu anki acziyetimizin farkında değiliz. Bir an evvel bu kaosun içerisinden çıkmanın bir yolunu bulmalı ve tekrar dünyaya yön ve nizam veren şahsiyet ve itibarımızı kazanmalıyız. Yoksa küçüldükçe küçülüyor ve ezildikçe de eziliyoruz… Mevla sonumuzu hayr ede…

 

 

Türkiye’nin Kaç Dostu Var

Almanya’nın parlamentosunda 1915 tehciri “soykırım” olarak tanındı. Bu olay bir kere daha gösterdi ki Türkiye dış politika alanında çok ciddi bir “yalnızlaşmaya” gidiyor.

Yıllardır yazıyorum, bir devletin dış politika başarısı “dostlarını artırıp, düşmanlarını azaltmasıyla” ölçülür.

Nitekim Başbakan Binali Yıldırım 65. hükümetin ilk toplantısında dış politikada izlenecek yeni tutumu “düşmanlarımızın sayısını azaltıp dostlarımızın sayısını artıracağız” şeklinde ifade etti.

İktidar kanadının artık “değerli yalnızlık” kavramını kullanmaması da gösteriyor ki, Türkiye’nin uluslar arası arenada yalnızlaşması kötü bir durumdur, asla “değerli” olamaz.

Yalnızlaşma sadece “can sıkıcı” değildir, “dostunu, düşmanını tanıma” fırsatı verdiği için bir faydası da vardır.

Hacı Bayram Veli’nin, vergiden kurtulmak için etrafını dolduran onbinlerce müridin samimiyetini test ettikten sonra, Padişaha “sadece bir müridim var” diye bildirdiği gibi oldu.

Almanya’nın “Ermeni soykırım tasarısını” tanımasına tek tepki gösteren ülke “kardeş Azerbaycan” oldu.

Azerbaycan ile “bir millet, iki devlet” olduğumuzu tekrar görmek bu can sıkıcı olayın tek olumlu tarafı.

************************************************

Ben Lafa Değil İcraata Bakarım

Bir parlamentonun “soykırım tasarısını” onaylaması hukuki olarak “yok hükmündedir” veya “Almanya bize soykırım konusunda ders verebilecek son ülkedir” gibi açıklamaların bize kazandıracağı bir şey yok.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yandaş medyanın iç kamuoyuna yönelik “kanı bozuk” “delikanlı ol, ciğerimi ye” tarzı “Kasımpaşalı tavırlarını” da bir yana bırakınız.

Ermeniler çok düzenli ve sistematik bir çalışma ile uzun vadeli planları için devamlı yeni mevziler kazanıyor. Dünyada halen 29 ülkede (ABD’de 50 eyalette) Ermenilere “soykırım” yaptığımıza dair kararlar alındı. “Soykırımı” tanıyan ülke sayısı hızla artıyor.

Dış politikada başkalarının kararlarına anlık tepkilerle netice alınmaz. Uzun süreli stratejik çalışmalar ve güçlü devlet olmanın gerekliliğini yaparak hedefe ulaşılır.

Görünen o ki, Türkiye bugün dostluğu kaybedilmekten çekinilmeyen bir ülke. Bir başka ifadeyle, “Türkiye’yi kızdırmanın maliyeti ağır olur” düşüncesi kalmamış.

3 milyon Türk’ün yaşadığı Almanya’da dahi bir lobi faaliyeti başaramamış, dış politikada beceriksiz, etkisiz ve silik bir devletin içeride efelenmesinin hiçbir faydası olmaz.

“1915’de Türkiye Ermenilere soykırım yapmıştır” diyen Yasin Aktay‘ları, Yıldıray Oğur‘ları, Hilal Kaplan‘ları, Markar Eseyan‘ları baş tacı eden AKP ve Saray‘ın bugün Almanya’ya gösterdiği kabadayıvari tepkisi anlamsız ve faydasızdır.

***********************************************

Azerbaycan’da Kardeşlik Projeleri

Bu yıl bir ay arayla ikinci defa gittiğim Azerbaycan izlenimlerimi ayrıca yazacağım. Ancak öncelikle bu seyahatlerime sebep olan iki projeden bahsetmek istiyorum.

Nisan ayında Azerbaycan’ın Devlet Dram Tiyatrosu’nun Türkiye’nin en doğusundan, en batısına kadar 15 ilde oynadığı 3 tiyatro oyunu bir başlangıç oldu. Azerbaycan topraklarında Ermenilerin yaptığı soykırımı anlatan Soykırım Tarihinin Destanı“, Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir Paşalar ekseninde Kurtuluş Savaşımızın Erzurum Kongresi dönemini anlatan “Cumhuriyetin İlk Sedası” ve Azerbaycan’ın kurucu Umum Milli Lideri Haydar Aliyev’i anlatan “Nurlu Ömrün Anları” isimli eserler izleyicilerde çok derin izler bıraktı. Azerbaycan’lı sanatçıların kendi şiveleriyle oynadıkları oyunlarda, oyuncular ile seyirciler arasındaki duygu aktarımı müthişti.

Azerbaycan Irevan Devlet Dram Tiyatrosu’nun direktörü İftihar Piriyev ile Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek’inbaşlattığı ve Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın desteklediği bu proje genişletiliyor.

Kırımlı büyük fikir adamı İsmail Gaspıralı’ın “dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü çerçevesinde iki kardeş toplum/devlet arasında uzun vadeli stratejik bir projeye dönüşüyor.

Türkiye ve Azerbaycan arasında “Kültür ve Sanatta Dev Kardeşlik ve Candaşlık Projesi” adı verilen proje kapsamında farklı alanlarda işbirliği imkanları yaratılıyor.

Azerbaycan’da “Terhis Olunmuş Harpçilerin Gençleri Maariflendirme İçtimai Birliği” Başkanı Emin Hesenli başkanlığındaAzerbaycan’lı gazilerden oluşan bir heyet Şubat’ta Türkiye’ye geldi. Bu heyet Ankara’da siyasi parti liderleri dahil önemli görüşmeler yaptı. Daha sonra bu heyetle birlikte İstanbul Muharip Gaziler Derneği‘ni ziyaret ettik. Bu samimi ziyaret sonrasında Türkiye gazilerinden bir heyeti Azerbaycan’a davet ettiler.

Gazilerimizin 28 Mayıs’ta başlayan ve 5 gün süren Azerbaycan (Bakü/Gence) seyahatinde E. Albay Prof. Dr. İbrahim Öztek ve Kıbrıs Milli Mukavemet Teşkilatının Kurucusu ve Kıbrıs Türk Barış Harekatının komutanlarından E. Tümgeneral Cumhur Evcil ile İstanbul Muharip Gaziler Derneği Başkanı E. Albay Ahmet Kendigel başkanlığındaki on kişilik heyet ile birlikte olduk.

Valilik, askeri birlikler, üniversiteler, dernekler, Haydar Aliyev’in kabri gibi resmi ziyaretler ile konferansların önemli bir kısmında Türkiye ve Azerbaycanlı gazilerle beraber olduk. Ayrıca İftihar Piriyev ve Azerbaycan Aydınlar Ocağı Başkanı Vugar Qadirov daima bizlerle birlikte oldular.

Bu türlü münasebetlerin her alanda geliştirilmesi sadece birbirimizi daha iyi tanımamız için değil, aynı zamanda uzun vadeli çıkarlar açısından da önemli olduğu şüphesizdir.

***********************************************

Uluslararası Forum

Azerbaycan Cumhurbaşkanlığının desteklediği bir başka proje ise “İşgale, Teröre ve Asılsız İddialara Karşı Beynelhalk (uluslararası) Forum.”

Başkanlığını “Azerbaycan Qarabağ Azadlıq Teşkilatı” Başkanı Akif Nağı‘nın yaptığı foruma Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan, Rusya, İran, Kazan‘dan heyetler katılıyor.

Forumun Azerbaycan’ın Gence şehrinde yaptığı üçüncü toplantısına ben de iştirak ettim.

Zamanla genişletilmesi planlanan bu forumla Karabağ gibi uluslararası hukuka aykırı olarak işgal edilmiş bölgelerin durumu ve terörbelasına karşı uluslararası farkındalık yaratmak, işbirliği imkanları geliştirmek, asılsız Ermeni iddialarına karşı ortak bir tavır alınmasına çalışmak hedefleniyor. Bu arada asılsız iddiaların gölgesinde kalan ve çoğunluğu Türk ve Müslüman toplumlara uygulanan gerçek soykırımları dünya kamuoyuna taşımak isteniyor.

Bütün bu işlerin resmi kurumlar yerine Hükümet Dışı Teşkilatlar (Sivil Toplum Kuruluşları) vasıtasıyla yapılması kamuoyu oluşturmak açısından önemli.

Bu türlü çalışmaların uzun vade sürdürülmesi halinde etkili ve başarılı olacağı muhakkaktır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti de çok önceden benzeri çalışmaları başlatmış veya teşvik etmiş olsa idi herhalde Ermeni Diasporasıkarşısında bu kadar başarısız kalmazdık.