22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 734

Ankara Savaşı!

1402 Yılında iki Türk hükümdarı yani Timur ile Yıldırım Beyazıd ve iki Türk devleti arasında yaşanan savaş ve ondan sonra Türklerin Anadolu’da yaşadığı sıkıntılar bugün tüm yönleri ile hatırlanmak ve anlaşılmak zorundadır.

Çünkü Türkler yine bir “Ankara Savaşı” yaşamak arifesinde gibi durmaktadır!

Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusu yenilgiye uğramış, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Beyazıd, Timur’a yenik düşmüştü. Yıldırım Beyazıd’ın oğullarından bazıları, kızı ve sevdiği kadın da esir edilenler arasındaydı… Bunlar savaşın hemen ardından ortaya çıkan yüz kızartıcı tabloydu. Bundan da kötüleri sonradan ard arda gelecek, gözyaşı ve acı yıllarca sürecekti!

Yıllar süren bu dağılışın adını biz “Fetret Devri” olarak biliyoruz!

Anadolu’yu işgal eden Türk hükümdar Timur’a göre 100 yıllık Osmanlı Devleti sona ermişti. Yeni beylikler kurulmuş ve Anadolu’daki Türk birliği parçalanmıştı. İşgal altındaki halk perişandı. Osmanlı’dan yana olanların toprakları ellerinden alınıyor, kentler yağmalanıyordu. Bursa ve Sivas başta olmak üzere şehirler yakılıp yıkılıyordu. Bunlara karşı koyanlar canlarını kurtarmak için dağlara sığınıyorlardı.

Timur; veliahtı olan torununun ölmesi ile Anadolu’dan çekilirken, bu sefer Yıldırım Beyazıd’ın oğullarından her biri, ayrı bir yerde tacın ve tahtın sahibi olabilmek için kılıçlarına sarıldılar. Kardeşlerin kavgası uzun ve kanlıydı!

Fetret Devri’nin Mustafa Çelebi’nin Edirne Kalesi burçlarında 1422’de ipe çekilmesi ile sona erdiği söyleniyor. Yani acı ile geçen koskoca bir yirmi yıl!.. Ancak Fetret Devri dediğimiz bu dağılma ve parçalanmanın sebeplerini, Ankara Savaşı’nın öncesini ve sonrasını dikkate alarak hala anlayabilmiş değiliz. Benzer sıkıntıları aymazlığımız ve farkındasızlığımız nedeni ile günümüzde de yaşıyoruz!

Kısaca Ankara Savaşı’na bakarak; Türk’ün Türk’e ettiğini başkası Türk’e etmemiş veya edememiş diye rahatlıkla söyleyebiliriz.

Allah, Türkiye Türklerine bir daha böyle bir “Ankara Savaşı” yaşatmasın diye dua ederiz ve tedbir almaya  siz değerli kardeşlerimizi de davet ederiz.

Türkiyemizin başkenti Ankara önümüzdeki günlerde yine sıcak günler yaşayacak. Türk Milletine her daim ümit olan insanlar, orada toplanacak. İçlerinde kök etmiş olan milliyet ve vatan severlik duyguları ile dünyaya meydan okumalarını sürdürecekler.

Hatırlatmak isterim ki; bu Türkiye sevdalıları hiç bir zaman Ankara Savaşı’nı ve arkasından ortaya çıkan sonuçları unutmasınlar. Birbirlerine düşüp Türk Milletini dağılma ve parçalanma demek olan yeni bir “Fetret Dönemi”ne sokmasınlar. Atacakları adımların henüz ana rahmine düşmemiş Türk çocuklarının istikbalini etkileyeceğini bilsinler…

Bu Ankara buluşmaları aramızda bir savaşa değil buluşmaya, kucaklaşmaya ve birleşmeye vesile olsun… Buna her zamankinden fazla ihtiyacımız var!

Ey körelmiş gözler, sağırlaşmış kulaklar! Görün ve işitin; Türk’ün bunları yapacak aklı, izanı ve vicdanı da vardır.

Gelin öyleyse; Ankara bu sefer, Türklerin kardeşlikleri ile milliyet ve vatan severlikleri ile kucaklaştığı topraklar olsun. Bunu yapmalıyız ve inşallah yapacağız!..

 

 

Güzel Kalpler İyilik Üretir

0

Güzel kalpler iyi şeyler yapmaya yatkındır. Önemli günler ve olaylar böylelerinin yüreklerine pencere açar.

Ramazan bunlardan biridir.

Gelin önce kendimize bir iyilik yapalım.

Kötü duygularımızı, yanlışlarımızı, kusurlarımızı telafi edip kendimizle barışalım.

Yüzümüzü tebessüme,

Zihnimizi hoşgörüye,

Gönüllerimizi affetmeye,

Ellerimizi yardım etmeye alıştıralım…

Ailemize, çocuklarımıza, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza, komşumuza, düşkün ve hastalara, yaşlılara;

– tebessüm ederek,

-çiçek takdim ederek,

-telefon açarak,

-hatırlarını sorarak,

-ziyaret ederek,

-ellerinden tutarak vb. küçücük jestler yaparak gönüllerini almaya çalışalım.

Ramazanı sadece aç kalarak değil, maddi ve manevi anlamda yaşamaya çalışalım.

Mutluluk, kaynağını bizim oluşturduğumuz gürül gürül akan bir pınardır.

Önünü iyilik küreğiyle açarsak her gönle şırıl şırıl akacaktır.

Belki de dünya, bu vesileyle huzur bulacaktır kim bilir…

Sevgiyle kalın…

 

 

Muhammed Peygamber (Sav) Destan

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) için, belki binlerce, on binlerce şiir ve destan yazılmıştır. Bir Müslüman Kırgız Türk’ünün kaleminden çıkan bu eser, yazarının dünyasındaki peygamberimizi; çocukluğunu, gençliğini, savaşlarını ve hepsinden önemlisi, insanlığa verdiği dersleri ve mesajları, destansı bir anlatım ile sunan muhteşem bir eserdir.

Kırgızlar, belki de Türk boyları içinde en geç Müslüman olan boylardandır. Aşağı yukarı yüz elli yıllık Rus esaretinin seksen beş yılı, ateist bir toplum içerisinde geçmiş olmasına rağmen, Kırgızlar, Allah Subhânehu Teâla Hazretlerini ve sevgili peygamberimizi hiç unutmamışlar, her türlü takip ve cezalandırmaya karşı mücadele ederek içlerinde, gönüllerinde, yaşatmayı başarmışlardır. Ömrünün çok büyük bir kısmını yaşadığı Sovyet toplumunun bütün menfî şartlarına rağmen, sönmüş bir volkan gibi içten yanan bu sevgiyi; yazıya, sayfalara ve kitaba dökerek bizlere nefis bir Hz. Muhammed destanı sunan, şairimize ne kadar teşekkür etsek azdır.

Akıcı bir üslûp, kolay anlaşılır bir dille kaleme alınan bu eserin, Türkçemize çevrilmiş olması mutluluk kaynağıdır.

Bu eser, ‘Bir millet-pek çok devlet‘ hâlinde yeryüzüne dağılmış olan Türk dünyasının değişik vatanlarda yaşayan insanları arasında mükemmel bir köprüdür. Bunun gibi köprülere çok ihtiyacımız var. Birbirimizi tanıdıkça seveceğiz. Sevdikçe birlik olacağız, kaynaşacağız ve güçleneceğiz.

Sovyetler Birliği döneminde, Türkiye’de; Sovyetler Birliği yönetiminde bulunan Türklerle yakınlık tesis etmeye çalışmak suçtu. Günümüzde ise, Türk dünyası ile alakadar olmamak, birlik olmak için çalışmamak ahmaklıktır.

Sevgili Peygamberimiz bu birliği temin etmek için en mükemmel, en güçlü unsurdur. Aynı dinin mensuplarını, Allah (cc) inancı, Peygamber (sav) sevgisi kaynaştırır.

Sevgili peygamberimizin gerçekten destana benzeyen hayatını, bir destan ile anlatabilmek, ancak usta bir sanatkârın başarabileceği çok zor bir iştir. Çok yönlü bir sanatkâr olan Egemberdi Ermatov, bu işi başarmıştır.

Bu eseri bilhassa çocuklarımızın ve gençlerimizin, İslam’ı ve sevgili peygamberimizi yakından tanımak isteyen herkesin okuması gerekir. İslam dininin ne olduğu veya ne olmadığı hakkında çok çeşitli tartışmaların yaşandığı şu günlerde, gerçek İslam’ı gönüllerinden geldiği gibi anlatanlardan öğrenmek, en güvenilir yoldur.

Kırgızistan Türkçesinden Fatih Serçe’nin Türkiye Türkçesine çevirdiği eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 386 sayfadır. Nisan 2016’da yayınlandı.

 

Bilgeoğuz Yayınları:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

EGEMBERDİ ERMATOV:

1951 yılında Kırgızistan’ın Oş bölgesinin Kadamcay ilçesine bağlı Pum köyünde doğdu. 1967 yılında sekiz yıllık yatılı okulu, 1970 yılında Oş’taki Pedagoji okulunu, 1979 yılında ise Moskova’daki Maksim Gorki adlı Edebiyat enstitüsünü bitirdi.

İlk şiirleri 1970 yılında yayınlandı. Şairin *Ak Dil, *Şehir ve Dağlı, *Ömür İzleri, *Toynağın Şarkısı, *Desenli Taş adlı şiir kitapları yayınlandı.

Egemberdi Ermatov, dramaturg olarak da tanınır. *Ak Salkın ile Kulmurza, *Toynağın Şarkısı, *Yıkılan Oturur adlı dramları sahnelenmiştir. Ayrıca Nizamî’nin gazellerini Kırgızistan Türkçesine çevirmiştir.

*dramaturg: Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre göre; Oyun yazma ve yönetme kurallarını bilen, bir oyun yazılır veya sahnelenirken bu bilgisinden yararlanılan kimse, oyun yazarı, tiyatro yazarı şeklinde açıklanmaktadır.

Dramaturgun görevi, oyunlaştırılmış olsun veya olmasın, eserleri belirli ölçeklerdeki kalıplara sokarak bir tasarım yapmak, ışıktan sese, dekordan herhangi bir tirada kadar oyun içinde bütünlüğü sağlamaktır. Dramaturg, bunları yaparken yaratıcılığını kullanır. Dramaturji; rejiye, ve dramaturgluk da yönetmenliğe benzese de farklı şeylerdir.

 

KUŞBAKIŞI:

Geçmişin ve Geleceğin Hükümdarı Selahaddin Eyyübî:

Selahaddin Eyyubî, 12. yüzyılda Ortadoğu’da Müslümanların birliğini sağlayarak Haçlıların ilerlemesini durduran ve İslam’a yönelik tehdidi savuşturan büyük bir askerî liderdir. Selahaddin Eyyübî, bu başarısından dolayı, bugün de benzer bir tehdit altında olan Arapların gönlünde bir ümit simgesi olarak yaşamaktadır. Dosta düşmana hoşgörülü, cömert, ölçülü yaklaşan biriydi. İnancını savunmak için ne gerekiyorsa yaptı, fakat şiddeti daima en son çâre olarak gördü. Bu özellikleri hem İslam’ın birliğini sağlamasında hem de Hıristiyanların gözünde saygınlık kazanmasında etkili oldu. Haçlılar O’ndan öylesine etkilendiler ki, O’nun gizli bir Hıristiyan olduğuna inanmaya başladılar. John Man bu kitabında, çocukluğundan hayatının son yıllarına kadar Selahaddin Eyyubi’nin hayat hikâyesini sürükleyici bir üslupla anlatıyor. İktidara nasıl adım adım yürüdüğünü, Türk beylerinin yönetimindeki şehirleri nasıl bir araya getirdiğini, Fâtımî hânedânlına nasıl son verdiğini, Abbasî hâlifesinin desteğini nasıl sağladığını ve sonunda mukaddes şehir Kudüs’ü Haçlılardan nasıl geri aldığını gözler önüne seriyor.

Bugün Ortadoğu’da olup bitenleri daha iyi anlamak için…

Ekin Duru’nun Türkçeye çevirdiği kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 288 sayfadır. Mayıs 2016’da yayınlandı.

Say Yayınları:

Ankara Caddesi Pamir Han Nu: 22/4 – 34110 Fatih-Sirkeci-İstanbul. Telefon: 0.212 – 512 21 58 / 528 17 54,

Belgegeçer: 0.212 – 512 50 80 e-posta: satisdestek@saykitap.com //  www.saykitap.com

 

DERKENAR:

Türkçenin Katilleri

Türk dilini değiştirme ve bozma emri almış olanları galiba özenerek hep dangul dungul, kaba saba, hatta Türkçeyi doğru dürüst konuşamayan kimselerden seçmek de bu hengâmede uygulanan kurnazlıklardır. Bu seçilmişler de pek tabiî olarak, uydurmacayı kendi eşsiz zevklerine göre tertipler ve öyle seslendirirler.

Bizim dilcilerimiz dil mûsikîsi nasıl bir şeydir? Hatta, neden dilde ses güzelliği, kelime zenginliğinden çok daha kıymetlidir? Bilmezler. Âlem, dilini güzel konuşanlara asalet unvanı verir, bizimkiler Nâzım Hikmet’in dilinden konuşarak: ‘Düşmanıyım asaletin kelimelerde bile…’ mısraına uyarlar.

Bir memlekette Fuad Köprülü gibi, dünyaca tanınmış ve inanılmış bir Türk Dili ve Edebiyatı âlimi varken; Yahya Kemal gibi, son asır Türkçesini en yüksek seviyesine ulaştırmış bir büyük şâir yaşarken; hattâ Hüseyin Câhit gibi, dil’le oynamak olmayacağını cesaretle söylemiş bir fikir adamı hayattayken; yahut, Fâruk Nâfiz ve Orhan Seyfî gibi Millî Edebiyat Cereyânı şâirleri, Türkçenin yıkılışına, yalçın kayalar gibi karşı durmuşken; nihayet merhum Reşit Rahmeti Arat gibi linguistique kanunlarını bütün incelikleriyle bilen salâhiyetli bir dilci, Üniversitemizde hoca iken biz tutar da Türkçenin kaderini ne idiğü belirsiz insanların eline bırakmakta ısrâr edersek, netice elbette böyle olur.

Mademki el ve al eklerini Fransızcadan aldık; mâdem ki tay ve gay eklerini, dünyanın en iptidai dillerinden biri olan Moğolca’dan apardık; dilimize Arapçadan gelip yerlermiş, hayli de güzelleşmiş şu ‘î’ eki de kalıversin, ne çıkar?

Ama işte bu olmaz. Çünkü “î” eki günahkârdır. Bu hınzır ek, dilimize Arapçadan gelmiştir. Yani bize İslâm’ın, bize Kur’an’ın geldiği dilden… Bugünkü Türkçeye her dilden kelime ve ek girmesine izin vardır; yalnız, Moskova’nın Hz. Muhammed’i ‘çapulcu’ ilân edip, O’nu övüyor diye bizim millî eserimiz Dede Korkut Kitabı’nı da yasak kitap listesine koyarak gömme törenleriyle gömdüğü günden beri Arapça bizim de baş düşmanımızdır.

Hâlbuki: ‘İlâhî’, ‘askerî’, ‘maddî’, ‘manevi’, ‘rûhî’, Mevlevî’, ‘Kanûnî’ ve benzeri, nice kelime, halkımızın hayâtında, târihinde yer etmiş sözlerdendir. Onlar isteseler de istemeseler de Türkiye, kızıl dünyanın pençesine düşmediği müddetçe bu sözler, bu dilde ve bu vatanda yaşayacaktır. Çünkü bunlar, nerden gelirse gelsin, Türk zevkiyle birleşmiş, Türk’ün ve Türk târihinin malı olmuştur. ‘Bunlar, bize dünyanın en zevkli insanları olan atalarımızın bıraktığı adlar, sözler ve miraslardır.’ Derseniz, size derler ki: Canım şu kötü Osmanlı tarihinden mi? Hani başka milletlerin vatanlarını almış; İstanbul’u asıl sâhiplerinin elinden fethetmiş kimselerden mi? Geçin efendim, dindarlık, fatihlik, vatan ve millet devri geçti, şimdi toprak, emek, ırgat ve halklar devridir.

Nihat Sami Banarlı: Türkçenin Sırları. Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1998, s: 265, 267.

 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye Ekonomisi

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olan Dr. Özgün Burak Kaymakçı; Bilim Felsefesi, İktisat Felsefesi, İktisâdî Düşünce Târihi ve İktisat Metodolojisi gibi mevzular üzerinde de çalışmaktadır.

Dr. Kaymakçı, takdim yazısı Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar tarafından kaleme alınan 13,2 X 21 santim ölçülerinde 207 sayfalık kitabında; Osmanlı’nın klasik döneminden Cumhuriyetin planlı dönemine uzanan uzun zaman dilimindeki ekonomi politik anlayışını ve tatbikatını inceliyor.

İlk eseri yine Ötüken Neşriyat tarafından, ‘Bilim Felsefesi Işığında İktisat Metodolojisi‘ adıyla okuyucuya sunulan Özgün Burak Kaymakçı parlak bir iktisatçıdır. Onun bu özelliği; ‘Önsöz’, ‘İlksöz’ ve ‘Giriş’ başlıklı bölümlerden anlaşılıyor. Eserinin ikinci bölümünde ‘Mutlakıyetten Meşrutiyet’e: Bir’likten Çok’luğa‘, ‘Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e: Çok’luktan Yok’luğa‘ ve ‘Cumhuriyet’ten Ulus-Devlete: Yok’luktan  ‘Pâyidar’lığa‘ başlıkları altında, dikkate değer tahliller yapıyor.

Sonuç bölümünde ise net hükmünü, iktisat ilmini, târih ilminin ışığında analiz ettikten sonra birkaç cümle ile özetliyor:

‘Modern devletin yükselişi ve kuvvet merkezinin Akdeniz’den Atlantik’e geçiş süreci klasik yapıların karşı konulamaz bir şekilde dönüşümlerini doğurdu. Bu süreç içinde üç kıtanın ve iki medeniyetin keşişim noktasında olan Osmanlı Cihan Devleti de yeni yükselen eğilimlerin kaçınılmaz sonuçları çerçevesinde bir uyumlanma çabasına girişti. Bu çabaya rağmen devlet arzu edilen noktalara umut edilen hızla taşınamadı. Bu Akdeniz devletinin yüklendiği Türk-İslam-Bizans-İran mirasının kendi bünyesinden doğmamış olan bir düşünce ve üretim tarzına problemsiz olarak uyumlanabilmesi de zaten beklenemezdi. Asırları aşarak gelen bu büyük tarihî yapıya bir dıştan gelen unsur olarak dâhil edilen ‘Batı’ hem beşerî hem de ticarî ilişkilere önemli bir ‘girdi’ oluşturdu. Bu ‘girdi’nin tabiî neticesi olarak ortaya çıkan ‘çıktı’nın Osmanlı toplumunu alışageldiği sosyal birlik içinde tutmayacağı açıktı.’

Söylenecek ciltler dolusu sözü olduğu intibaını uyandıran Dr. Özgün Burak Kaymakçı, eserine takdim yazısı yazan Prof. Dr. Ahmet Güner Sayar gibi sıra dışı bir iktisatçı olarak, sonraki eserlerinde zihin kamaştırarak ufkumuzu aydınlatacak.

Ötüken Neşriyat:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

Kan Dalgası (Bir Sevda Üç Suikast):

Ziya Şâkir (1883-1959) bir dönem yazdığı târihî romanları, günlük bölümler hâlinde gazetelerde yayınlanan yazarlarımızın ön tanınmışlarından biridir.  Daha sonra bu romanlar, dönemin en meşhur (belki de tek) grafikeri İhap Hulûsi’nin hazırladığı kapak resimleriyle kitapçı vitrinlerini süslerdi.

Akıl Fikir Yayınları, tanınmış romancının 1930-1931yıllarında Son Posta Gazetesi’nde yayınlanan ‘Kan Dalgası’ isimli eserini, bâzı kelimelerin karşılıklarını günümüz Türkçesi ile parantez içerisinde vererek yayınladı. 12 X 19,5 santim ölçülerinde 304 sayfalık roman olarak 2011 yılında okuyucuya sunuldu.

Bilindiği gibi târihî romanlar; biraz renklendirilerek, heyecan dozu yükseltilerek, yaşanmış olayları işler. Okuyucu, bu romanlar sâyesinde Türk târihi hakkında bilgi edinme fırsatı bulur. Çünkü tarihî bilgilerin özüne dokunulmamıştır.

Ziya Şâkir’in bahsi geçen romanı; okuyucuyu cezbeden ‘güzel kadın’ hikâyesiyle başlıyor.  Ermeni Komitacıların saraya gönderdikleri Sabin (Hayal) isimli genç Ermeni kızının Sultan İkinci Abdülhâmid üzerindeki etkisini anlatıyor.

Romanların akıcı üslûbu ile yazılı sayfaları yutarcasına okuyup hızla çevirenler; Ecnebi devletlerin, Kafkas Ermenilerine maddî-mânevî destek sağlayarak, ‘millet-i sâdıka-sâdık millet‘ olarak anılan Osmanlı Ermenilerini gerçekleşemeyecek bir hayal uğruna nasıl perişan ettiklerini öğreniyor. Elbette kitapta başka bilgiler de var: ‘Kızıl Sultan‘ iftiralarıyla itibarsızlaştırılmaya çalışılan Sultan Abdülhâmid Han, hiçbir idam fermanını imzalamamış, bir tek kişinin kanını akıtmamış, canını almamıştır. Çirkin iftiraların sebebi; bir Yahudi devleti kurmak için çabalayan Yahudi ırkçısı Theodor Herzl (1860-1904) tarafından yapılan teklifin reddedilmesidir. Bilindiği gibi Siyonist lider Herzl, Osmanlı Devleti’nin bütün iç ve dış borçlarının ödenmesini sağlayacak kadar para vererek, günümüzde ‘Filistin’ olarak bilinen toprakları satın almak istemişti. Osmanlı Devleti, dirayetli Sultanını kaybettikten sonra Museviler, bölgedeki Araplardan arsa satın alarak İsrail Devleti’ni kurdular. Sonraki yıllarda da Filistinlileri öldürerek, sağ kalanları göç etmeye zorlayarak kuruluştaki sınırlarını 10 kat genişlettiler.

Romanda ayrıca, 30 Eylül 1895 günü Ermenilerin Bâb-ı Âli baskını teşebbüsü,  Osmanlı Bankası ve Tekel İdaresi baskını, 21 Temmuz 1905 tarihinde Ermenilerin başarısızlığıyla neticelenen Yıldız Suikastı ve Sultan’ın yakalanan terörist Ermeni suikastçılarını affedip, maaşa bağlayarak Avrupa’da Osmanlı Devleti hesabına casusluk yapmakla vazifelendirilmesi… Ve daha fazlası, usta romancı Ziya Şâkir’in kaleminden anlatılıyor.

Bu târihî hâdiseleri kuru anlatımlı târih kitaplarından okuyamayanlar, Ziya Şâkir’in romanından rahatlıkla öğrenebiliyorlar. Aradan 100 yıl geçtikten sonra Türkiye’nin başı üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmaya çalışılan Ermeni Meselesinin de iç yüzünü böylece anlayabiliyorlar.

Akıl Fikir Yayınları

Alemdar Mahallesi, Alayköşkü Caddesi, Küçük Sokak Nu: 6/3 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul

Telefon: 0.212-514 77 77 e-posta: bilgi@akilfikiryayinlari.com www.akilfikiryayinlari.com

 

Kısa Kısa… Kısa Kısa…

1-ÇİN: Yüksel Görmez / Alfa Yayınları

2-SUFİ PSİKOLOJİSİ: Kemal Sayar / Kapı Yayınları

3-HAYATIMDAN PORTRELER: Sadettin Ökten / İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.

4-EMEVİLER DÖNEMİNDE İSLAM DÜNYASINDA YAHUDİLER: Nuh Arslantaş / İz Yayıncılık

5- ÜSTATLAR KONUŞUYOR: Konferanslar. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

 

 

 

 

 

 

 

Global Gulâmlığın Gönüllüleri

0

Kölelik, İslam öncesi Türk tarihinde yoktur. Zira konar-göçer Türk sosyo-ekonomik yaşantısına uygun değildi. “İnsanlar arasında eşitliğe çağrı” olan İslâmiyet de hitap ettiği toplumlardaki köleliği tedricen kaldırma yoluna gitmiştir. Ne var ki adı Müslüman kendi kavmiyetçi devletler (Emevî, Abbasî) eski alışkanlıklarını kolay bırakamadılar.

Maalesef fıkıh ve ilmihal kitaplarımızda, Selçuklu ve Osmanlı geleneğimizde bile “köle, gulâm, kenîz (cariye)” gibi kavramlarla az da olsa varlıklarını sürdürdüler. Oysa ‘köle azad etmek‘ diye çok sevaplı bir Peygamber sünneti vardı ve başta Hz. Ebubekir gibi, Hz. Ömer gibi dev sahabeler bu işe öncülük ediyorlardı.

Birde kronik köleciler ve sınıf ayrımcıları var; sıfatıyla müsemma ‘Vahşi Batı‘. Onlar Kabilimsi bir medeniyetin torunları olarak hayatı sınıf çatışmalarıyla bir algıladılar ve köleliği kendi ruhlarından taşırarak tüm insanlığa yaymaya çalıştılar.

Siz 1776 Amerikan Bağımsızlık Kongresi‘nde veya 1789 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nde kölelik karşıtı, eşitlikçi ve doğuştan özgürlükçü yaklaşımlar deklare edildi diye sonraki yüzyıllarda ona uyulacağını mı zannetmiştiniz?

1950‘lere kadar siyahlar beyazlarla aynı otobüse bile binemiyordu. Sonradan önde oturmamak ve beyazlara yer vermek karşılığında binebildiler. Roma Olimpiyatları‘nda boksta altın madalya kazanan Muhammed Ali‘nin beyazların lokantasına girememesi üzerine madalyayı nehre fırlattığında takvimler 1960‘ı gösteriyordu.

1990‘lara kadar her siyahî futbolcu İngiltere‘nin meşhur Wembley‘inde ıslıklanmıyor muydu? Hâlâ daha maymun taklidi yapılmıyor mu? Samuel Eto, Barcelona formasına rağmen İspanya‘da gördüğü ırkçı tepkiler üzerine sahayı terk ettiğinde takvimler 2006‘yı göstermiyor muydu? Sembolik olarak Başkan seçilen Barack Obama, dönemini nerdeyse tamamlamış olmasına karşın renk olarak henüz sindirilebilmiş değil.

Bilincinize yediremediğiniz / içinize sindiremediğiniz kuralları kâğıda yazdınız diye secde edecek değiliz. Yada tam tersinden; bizde zaten var olan değerleri Tanzimat‘la (1839) ilân ettik diye “Günaydın abisi” denilecek pozisyonlara da düşmek istemeyiz. Aynı filmi değişik sarımlarla her yüzyılda izlemek durumunda hiç değiliz.

Kavramların karşılıkları dünyanın dört bir tarafında aynı mı acaba? Oyunu kuranlar resmen kavramlardan kaos üreterek sonuç almaya çalışıyor. Meselâ; demokrasi = işgal, özgürlük = kölelik, barış = şiddet, adalet = dayatma, eşitlik = seçkincilik, teknoloji = put.

Daha da mühimi şu ki kavramlar bize ait değil ve bizler de balık hafızalıyız. Bir; tarih ve kaynaklar gerimizde, uygulamalar önümüzde duruyor. İki; Müslümanlığın yüz karası IŞİD hâlâ köle pazarları kuruyor.

Kamuoyu organizatörlerinin oluşturduğu gündemlerin peşinde gitmede bire biriz. Edilgenlik ve pasifizasyon, sürekli seyir ve izleyicilik hâli sürüleştiğimizin de bir göstergesi. Ne de olsa çoban / kovboy gütmeyi sever.

Televizyon gibi bir hipnozitan, telefon gibi çok amaçlı bir oyuncak ve tüm beğenilerini başkaları inşa ettiği halde ‘zevkler ve renkler tartışılmaz‘ repliğiyle özgür olduğunu sanan milyonlarca küresel köle.

Bir elektro-şok, bir sosyolojik kırılma ya da olağanüstü gelişmeler bekliyoruz. Zira Martin Luther King gibi bir ‘Hayalimiz var‘.

 

 

Ramazan; Para kazan!

0

İnandığımız ve yaşattığımızı zannettiğimiz tüm değerleri, dünyanın zevk ü sefasına vekeyfimizin hevasına peşkeş çekiyoruz. Yemediğimiz kul hakkı, işlemediğimiz halt ve üzerine basmadığımız gariban kalmadı ve biz hala Müslümanız. Ve biz hala ince bıyık ve sakallarımızla, günah çıkartma maksatlı umrelerimizle, alışkanlığa dönüşmüş umdelerimizle ve asla paylaşmadığımız mal varlığımızla Müslümanız!

Hele ki Ramazanın gelmesiyle televizyon kanallarında fon müziği eşliğinde kimisi salya sümük, kimisi akademisyen tavırlı din tacirlerini görünce hepten çılgına dönüyorum. Kanallar arası transferler, dönen transfer paraları; sonrasında iftar ve sahurlarda dini şovlar… Şu hale bir bakın Allah aşkına! Kur’an’dan, Hadis’ten ve tefsirden hikâyeler, aralarda ilahiler; ağlasın divaneler ve gelsin TL desteler…

Neymiş; efendim bir sanatçı bir saat sahnede şarkı söyleyerek milyarlar kazanıyormuş da, bu insanlar din anlattığı için neden almayacakmış? Neymiş; bu insanlar iftar, sahur demeden çok ciddi bir emek harcıyorlarmış da, bu emeğin hakkını almaları gerekirmiş!

Yazıklar olsun! Ne zamandan beri emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i an’ilmünker (iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma) parayla yapılır oldu?  Ne zamandan beri özü nasihat olan din, para kazanma, yolunu bulma, zenginleşme vesilesi haline geldi? Çıkıp da o sahnelerde Allah Resulü böyle yapardı derken hiç mi utanmıyorsunuz! Hiç mi vicdanınız sızlamıyor!

Evet, bu ülkede çok edebi ve dokunaklı din anlatmak ciddi getirisi olan bir mesleğe dönüşmüştür. Hele ki Ramazan geldi mi, kanallarda sabit programlar ve ayrıca belediyelerin davetlerinde ekstralarla bir yıllık hasılat tamamdır. Hadise içler acısı olsa da magazinleşmiş bir din ve şovmenlere dönen din adamlarıyla geldiğimiz nokta tam da burasıdır.

Birer eğlenceye dönüşüverdi Ramazanlarımız; oysa biz on bir ayın sultanında saatlerce aç kalırdık da açları hatırlardık. Nefsimiz tamahkarlığından utanırdı… Sofralarımıza konu komşuyu çağırırdık; Allah ne verdiyse paylaşırdık da, bereket yağardı evvela gönüllerimize, sonra hanemize. Dünyayı ve dünyalığı zihnimizde ve gönlümüzde en az taşıdığımız bir aydı Ramazan. Cömertleşirdi eller, melülleşirdi bakışlar ve susardı ağızlar…  Biz oruçluyduk çünkü ve Allah’a çok yakındık.

Ne hale geldi manevi coğrafyamız; talan talan üstüne… Ramazan gelir; camilerde para, para, para… Kurban gelir; deri, deri, deri… Para toplanmayan bir Cuma kıldınız mı hiç? Biz ve bu din nasıl bu hale geldik! Diyanetin bütçesine bakıyorsunuz, bazı bakanlıklardan bile fazla. Ama camimizin elektriğini biz ödüyoruz; boyasını, camını ve çerçevesini biz yaptırıyoruz.

Televizyonculuktan, Hac-Umre Organizatörlüğüne kadar holdingleşen cemaatlerimiz ve tarikatlarımız ise işin bir diğer boyutu. Allah rızası dedin mi zaten cebe gitmeyecek el de yok! Hele ki o cemaat ya da tarikattan iseniz kaçarınız zaten yok.

Velhasıl, midesine taş bağlayan Peygamberi vardı dinimizin; sadece bir hurmayla iftar açardı; hatta kimi zamanlar onu dahi paylaşırdı. Şimdi sahnelerde hitabet ve tiyatral yetenekleriyle, camilerde Allah’ın evine yardım terennümleriyle ve dergahlarda hizmet niyetleriyle para toplayanlarımız var bizim. Dünya ahiretin tarlası elbet; ama dünyalık, ahiretin çetin hesabı olsa gerek! Ramazanınız mübarek olsun!

 

 

19 Haziran Karenin Dışındaki Çözüm

Milliyetçi Hareket Partisindeki “Olağanüstü Kurultay” süreci gündemin en önemli maddelerinden biri olmaya devam ediyor.

Çünkü AKP iktidarlarının alıştırdığı şartlanmamız sonucu, toplumumuz içinden çıkılmaz, çözümsüz bir problem algısı içinde idi.

MHP kurultayı “karenin dışında düşünmek” yolunu açtı. Bu alanda bir “çözüm” olduğunu gösterdi.

MHP’nin gerçek oy potansiyelinin bugüne kadar aldıkları oy yüzdelerinin çok üzerinde olduğu, bu potansiyele erişmek için MHP yönetiminin ve mevcut yönetim tarzının değişmesinin gerekli olduğu idrak edilmeye başlandı. Bu sonucun elde edilmesi, yıkılmaz zannedilen AKP iktidarının çok kolay yıkılabileceğinin görülmesi demek.

MHP ve hatta CHP tabanında karenin içinde kalan düşünce mekanizmaları yıkılmaya başladı. Çözümsüzlük psikolojisi yerini, “çözüm var” şeklinde coşkulu bir ruh haline bırakmaya başlıyor.

Mahkeme tarafından görevlendirilen Çağrı Heyeti, MHP Olağanüstü Kurultayı’nın 19 Haziran’da yapılacağını açıkladı.

MHP Genel Başkanı ve ekibi “19 Haziran’ı tanımıyoruz. Kurultay, 10 Temmuz’da” diye karenin içini ve çözümsüzlüğü göstermeye çalışıyor.

Oysaki MHP tabanının çoğunluğu “karenin dışındaki çözümü” gördü.

*****************************

“Karenin Dışında Düşünmek” ne demek?

Karşılaştığımız problemleri çözmeye çalışırken çoğu defa çıkmaza girer, bildiğimiz bütün çözüm yollarını tekrar tekrar dener, ancak çözümsüzlüğün sıkıntısıyla bunalırız. Böyle durumda uzmanların “karenin dışında düşünmek” diye tanımladıkları yeni bir davranış biçimini seçmek gerekebilir.

Bu kavramın doğuşuna sebep olan şöyle bir problemdir: Aşağıdaki dokuz noktayı, hepsinden geçen kesintisiz dört doğru ile (elinizi kaldırmadan) birleştiriniz.

Bu problemi tek başına çözmeye çalışan insanların çok büyük kısmı noktaların oluşturduğu karenin içinden doğruları geçirmeye çalışmakta ve çözümsüzlük sonucuna ulaşmaktadır. Oysa problemin verilişinde karenin dışına çıkılmayacağı yönünde bir kısıt bulunmamaktadır. İnsanlar zihinlerinde yarattıkları ön yargı ile karenin dışına çıkmayı düşünememektedir.

Einstein “problemleri doğuran davranış biçimlerini devam ettirerek problemlerimizi çözmemizin mümkün olmadığını” söylüyor. Ancak insanların alışkanlıklarını ve önyargılarını değiştirmeleri çok zordur. Yeni davranış biçimlerini benimsemeleri ve uygulamaları da çok nadir seçtikleri bir yoldur.

Aileniz içindeki ilişkilerinizden, iş hayatınızda karşılaştığımız problemlere kadar çözümsüzlük noktasına gelmenin sıkıntılarını yaşamadan, “bütün yolları denedim, çare yok” demeden önce duraklayıp, derin bir nefes alınız. Ve “acaba alıştığım davranış biçimlerinin veya düşündüğüm yolların dışında bir çıkış yolu olabilir mi” diye tekrar düşününüz.

Eşinizle, çocuklarınızla, amirinizle veya arkadaşlarınızla çözümleyemediğiniz probleminiz mi var? Mevcut davranış biçiminizi değiştirerek yeni bir yaklaşımın çare olup olamayacağını düşününüz. Başkasını değiştirmeniz pek mümkün değildir, ancak davranışlarınızı değiştirip geliştirerek çözümler üretmeniz ve etkili olmanız mümkündür.

Ülkeyi yönetenlerin de, yönetenleri seçme gücünü elinde bulunduran biz seçmenlerin de uluslararası büyük güçlerin dayattığı ve “başka çıkış yolunuz yok” diye beyinlerimizi yıkadığı yolların dışında “başka çözüm yolları olabilir mi” diye düşünmemiz gereken bir zaman dilimindeyiz.

“Alternatif yok” demeden önce karenin dışına çıkmaya ne dersiniz?

******************************************

MHP’nin İktidar Olmak Çabası

MHP Genel Merkezini temsilen konuşan, Disiplin Kurulu Üyesi Av. Mete Han Özkan CNN Türk’te katıldığı bir programda, “diyelim ki genel başkan değişti yüzde 20 oy aldık, ne olacak yani iktidar mı olacağız? Bizim iktidar olmak gibi bir çabamız yok. Genel Başkanımızın bir çizgisi var o çizgiden yürüyoruz” dedi.

İşte bu ruh hali “karenin dışında düşünememeye” tipik bir örnektir.

Değişim isteyen MHP’lilerin, bu tipler hakkında gafletten ihanete varan suçlamalar yapması doğru olmaz.

Çünkü bana göre bu görüşte olanlar hain değiller. Sadece “karenin dışında düşünmemeye” şartlanmış oldukları için çözümü göremeyenlerdir.

Bu tür lafların sahipleri, çözümü göremedikleri için “öğrenilmiş çaresizlik” içinde savunma refleksi geliştirmekteler.

Fakat savunmalarının ne kadar tuhaf olduğunu dahi fark edemiyorlar.

Siyasi partilerin tek hedefinin “iktidara gelmek ve ülkenin yönetiminde söz sahibi olmak” olduğunu dahi unutmaktalar.

Değişim isteyenlerin ilk görevi bu arkadaşlarına “karenin dışındaki çözümü” göstermek olmalı.

 

 

Başkentte İlim ve Edebiyat Adamları Kongresi

İLESAM’ın genel kuruluna götürdü bizi İstanbul Başkanımız Cafer Vayni. Arabasına atladığımız gibi her biri kültür ve irfan şövalyesi olan Selim Çoraklı, Mehmet Cangir ve Recep Aslan ile bir Ankara seyahati yapıp geldik. Aklıma hep rahmetli Erol Güngör gelir Cafer Vayni ismi geçince. Çok değerli ve örneği az bir çalışma yaptı genç yaşta rahmeti rahmana kavuşan Rektör Prof. Dr. Erol Güngör ile alakalı. Bu inceleme de, Erol Güngör’ün piyasada hala bulunmayan bütün eserleri yeniden basılmalı tefekkür dünyamız ve yeni nesil için.

Başkent Ankara’ya giderken adeta karlı bir kış günü gibi sabah beşte yola çıktık İstanbul’dan. Buna rağmen beş saatte vardık ve zamanında yetiştik İLESAM14. Genel Kurulu’nun yapılacağı Sıhhıye’deki Türk Tarih Kurumu binasına.

 

Özal Kültüre Kapı Aralıyor

İLESAM’ın kuruluş yıllarını hatırlıyorum. Rahmetli Başbakan Turgut Özal kültür alanında da bir atılım yapmak ve yenilik getirmek istiyordu. Ben ve arkadaşlarım ise Türkiye Yazarlar Birliği’ni hayata geçirmiş (1978) faaliyetlerini programlıyorduk. Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Aytuğ İzat ziyaretimize geldi. Bize ilim, edebiyat, görsel, sinema ve müzik sanatçıları için İLESAM, GESAM, MESAM ve SESAM gibi kuruluşları hayata geçireceklerini, batıda bunun örneklerinin olduğunu hatırlatarak bu konuda neler düşündüğümüzü sordu. O günlerde kısa adı YB olan Yazarlar Birliği de çıtası yüksek, bağımsız ve gündemle örtüşen yoğun bir faaliyet içindeydi. Dolayısıyla Bakanlar Kurulu’ndan da böylece hem kamu yararına faydalı bir kuruluş, hem de Türkiye ismini alarak Türkiye Yazarlar Birliği olmuştu. Dışişlerinden transfer edilen ve ABD tecrübesi olan Aytuğ İzat’a  sırf devlet desteği ile sanatçı, yazar, edip, mütefekkir, ilim adamı yetişebileceğini, boyutunun mevcut şartlarda evrensel olamayacağını, bağımsız düşünemeyeceğini, eğer bir katkı söz konusu ise bunu eserlere ve çalışmalara verilmesi gerektiğini anlatmaya çalıştık.  Neticede biz sivil yolumuza, kamu da resmi yoluna devam etti. Bugünlere gelindi. TYB 38, İLESAM 30 yaşında.

Eğer Kültür Bakanlığı ve bakanları görevini gereği gibi yapsa, bu kuruluşların da ulusal ve uluslararası boyutta sesleri daha gür çıkar. Kamuoyunun oluşuma katkı verir ve gururlanacağımız abide isimlerle tanışılır. Püf noktası burası. Şimdi düşünüyorum herkesin ve her kesimin saygı ile andığı bir önemli şahsiyet kim olabilir  Kültür Bakanlığında?. Siz de bir düşünün.

 

Akif’in Moskova’daki Mezarını Türkiyeye Getirecek Bakan Kim?!

İlk kültür bakanlığı görevini İbrahim Sıtkı Yırcalı yapmış(1957). Sonra adı Turizm ve Tanıtma Bakanlığı olmuş ve bu zaman diliminde de 17 bakan hizmet vermiş. Bakanlığın adı zaman zaman kültür veya turizm, zaman zaman birleşerek kültür ve turizm olmuş. Bugüne kadar da 73 bakan görev almış. Benim hatırımda yansıttıklarıyla kalan bakanlar şu isimler.

Askeri yönetimlerde görev alan Cihat Baban’ı(1961 ve 1981) adını yurt dışına her çıkışında eşine kürk getirmesiyle, Barlas Küntay’ı(1979) “Türkiye’nin tanıtımı için onlarca batılı gazeteci davet ettik Türkiye’ye; yedirdik, içirdik, gezdirdik. Ülkelerine döndüler. Sadece bir tanesi hakkımızda yazdı. O da aleyhte yazdı.” açıklamasıyla, Mükerrem Taşçıoğlu’nu(1986) Nazım Hikmet ile karıştırdığı ” Mehmet Akif Ersoy’un vefatının 50. Yıldönümünde mezarını Moskova’dan Türkiye’ye getireceğiz” demesiyle, Tınaz Titiz(1987) ve Namık kemal Zeybek’i(1989) bilgi çağı ve iletişim demeçleriyle, entelektüel çıtası yüksek, okuyan insan Atila Koç’u (2005) uyumasıyla, Ertuğrul Günay’ı (altı yıl 2007-2013) eski eserlerin restorasyonu ve turizmi öne çıkarmasıyla, büyük umutlarla beklenen Talat Sait Halman’ı (1971), Mesut Yılmaz’ı (1983) Erkan Mumcu’yu(2003) ve Hüseyin Çelik’i (2003) hiç bir şey yapmamakla, Ömer Çelik’i (2013) dışişleri sözcüsü gibi açıklamalarıyla hatırlıyorum.

 

Mersinli İstemihan’a Kaç Yıldız?

Benim için en başarılı Kültür Bakanı ise İstemihan Talay (1997-2002) oldu. Muhteşem yayınları gerçekleştirdi. Hem kamuya, hem sivil yayıncıya(kitap, sinema, resim vs) ve sivil topluma destek verdi. Her türlü kültürel etkinlikte ya bulundu ya da katkı yaptı, temsilci gönderdi. Kültür varlıklarını korudu. Adil ve demokrat tavır sergiledi her kesime ve herkese karşı üstelik. Bir gün telefonum çaldığında “Ben İstemihan Mehmet Bey” diyen biri vardı. Sesinden tanıdım. “Buyurun Sayın Bakanım” dedim. Şöyle devam etti:” İstiklal Marşı’nın kabul yıldönümünü atlamışız. Sizin davetinizle hatırladık. Eğer kabul ederseniz birlikte program yapalım.” dediğinde yüreğimin yağı eridi. Hem TBMM’nde, hem Birinci Meclis’te, hem Tacettin Dergâhında ve hem de bakanlıkta görkemli etkinlik gerçekleştirdik. İlk defa İstiklal Marşımızı anlatan bir eseri sahneye koydu. Akif’in çocuk ve torunlarına da yardım eden bir devlet adamıydı. Bunları kendi sorumluluğumda kabul ettiğimden hatırlatıyorum.

Eğer bakanlık çalışıyorsa; sivil toplum da, örgütleri de canhıraş çalışıyordur. Özel kanunla faaliyet gösteren İLESAM Genel Kurulu’nda yeni sakal bırakan Sayın Bakan Mahir Ünal gelmemişti!. Herhalde bakanlığını ilgilendirmiyor diye düşünmüş, hatta temsilci bile göndermemişti!. Faks ile bir mesaj geçmişti.

Mahir Bakan Şehir ve Kültür Projesi İstiyor

İLESAM Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız “Sayın bakan Mahir Ünal sivil toplum örgütlerini çağırdı. Biz de gittik. Bize dedi ki (Artık sizlerden şehir ve kültür konusunda proje isteyeceğim.) dedi. Kalabalık olduğu için görüşümüzü açıklayamadık.” Bunu duyunca içimden güldüm.

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Birlik Vakfı’nın MTTB’deki 30. Kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada “Zarf güzel mazruf değil. 14 yılda kültür ve eğitimde başarısız olduk. Sivil toplumdan katkı ve proje istiyorum” dediğinden galiba bakanlık görevini sürdürenlerin bundan haberi yok. Üstelik Şehir ve Kültür diye fevkalade  ciddi, güzel, üzerinde çalışılmış, titiz bir aylık dergi var. Yayınlayan da Sayın Cumhurbaşkanının sınıf arkadaşı Muhterem yazar Mehmet Kamil Berse. Bu dergi içindekileri sayın bakan görse, algılasa ve uygulasa kültür ve şehir hayatımız nefes alır herhalde.

 

Gelelim İLESAM Kongresine; Altı yıldır yönetimde bulunan Başkan Mehmet Nuri Parmaksız’ı gerek telefonla ve gerekse imzasız mektuplarla tacizi tam bir ilkellik. Bütçenin az olmasıyla alakalı bakanlık bürokratlarının da yeterli çalışmadığını gösteriyor. Ayrıca kamudan beklenti içine girilmesi yanlış. Eğer girilirse; görevi gereği davete icap etmeyenler olursa da sert bir dille kınanmalıydı. Yoksa onlar yaptıklarını doğru kabul edeceklerdir. Parmaksız’ın “Biz size ve Allah’a hesap veririz” demesi inanmış aydın portresi verdi. Yargılanarak mahkûm olan eski yönetim kurulu olayı daha geniş duyurulmalı ki bir sonrakiler onların yaptıklarına tenezzül etmesin, tuzağa düşmesin. Tanıtım filmi çok hızlı aktı ve yetersizdi. Müzik filmin önüne geçmişti. Bu tür çalışmalara müzisyen arkadaşlarımızın da katkı vermesi gerekir diye düşünüyorum. İçimizden tanım müzikçileri çıkmalı.

 

Tefekkür ve İrfan Neslini Yenilemek

Fikir ve kültür hayatımızla, sanatımız ve medeniyet hareketimizi ilgilendiren yasaların güncellenmeye çalışılması girişimi takdir edilecek bir gelişme. Bu hızlandırılmalı. Fotokopi merkezlerinin üzerine gidilmesiyle birlikte konuya uygulanabilir yeni bir alternatif çözüm de getirilmeli.

Üyelerin hakkını korumak amacıyla 9 davanın kazanılması da alkışlanacak bir olay. Devamı da dilerim olumlu gelir. Özellikle muhafazakar yayınevleri fikir emekçilerinin hakkını gaspediyor. İnançlarının tersine kul hakkına tenezzül ediyorlar. Dolayısıyla da fikir üretimimiz de yerlerde sürünüyor. Hala bir Peyami Safa yok, Cemil Meriç yok onların mirasları yeniyor. 3000 üyeli bir kuruluşun genel kurulu 100 kadar aksakal ve aksaç aydınla olmamalı. Genç nesile kapı aranmalı, genç üyeler aksakalların yanında yer almalıdır.

Sayın Başkan Parmaksız “eleştiri tekamülün kamçısıdır” diyor. Çok şık bir yaklaşım. Federasyona veya konfederasyona gidilmesi yeni bir hareket getirmez. Çünkü günümüzde emekçi sendikaları HAK-İŞ, TÜRK-İŞ ve DİSK gibi konfederasyonlar tarihinin en etkisiz ve eylemsiz günlerini yaşıyor kaynak ve kadroları olmasına rağmen.

 

Kitap Anıt Kitap Kent

O zaman 30 yıl etkinlikleri görkemli olmalı. İLESAM amaçlı teşekküller, gelişmiş ülkelerde nasıldır? Mesela Fransa ve Almanya’da neler yapar bu konuda bir çalışma yapmak gerekir ve sonra yetkililere iletilmesi icap eder. Bu görev de genel merkeze düşer.

Hollanda’da kitap anıtlar gördüm değil yeni neslin, her kesimin  bile dikkatini çekiyordu. Al beni oku diyordu sanki kitaplar. Hatta Türk Büyükelçiliğimizin hemen bitişiğindeydi bu görseller. Ayrıca Güney Kore’nin Başkenti Seul’de Paju Kitapkenk kuruldu. Sadece İLESAM’ın değil, ESKADER’in, TYB’nin de böyle projeleri olmalı, bakanlığa vermeli. Türkiye’de bu konuda sevindirici gelişmeler olduğunu İTO açıkladı. Kişi başına kitap sayısı 8.6 olmuş. Aman ne güzel. Yayıncılık 4 yılda %12 büyümüş. Dünya sıralamasında Fransa’yı geçmiş, 11. Sıraya yükselmişiz. 2015’teki kitap cirosu 3 milyar $ olmuş. Büyük bir rakam. Kağıtçılar, matbaacılar, yayıncılar, dağıtıcılar, ciltçiler, sesli yayıncılar, animasyoncular vs ortak hareket etmeyi düşünmezler mi ki?

 

Dijital yayınlık konusuna İLESAM genel kurulunda hiç değinilmedi. Akademisyenlerin ve edebi çalışmalar yapanların telif hakları nasıl korunacak bir başka çalışma hususu. İLESAM’ın hem fiili ve hem de tahmini bütçesi çok az. Kanarya Sevenlerin bile gerisinde. Kaynak artırımında bulunmak için eser sahipleri çalışmalarını size teberruda bulunabilir. Bir örnek vermek gerekirse Prof. Dr. Aziz Akgül’ün başkanı olduğu İsrafı Önleme Vakfı İSVAK ülke genelinde sanatçılardan tablo bağışında bulunmasını isteyerek mikrokredi projesinin önemli bir bölümünün sermayesini meydana getirdi. Faydalı işler yaptı. Fikir emekçisi kuruluşlarımız böyle bir şeyi düşünemezler mi?

 

Anayasa Değişikliğine Fikir Emekçileri ve Sivil Toplum Desteği

Ayrıca günümüzde Anayasa değişikliği konusunda yapılan çalışmalarda İlesam da amacı doğrultusunda çalışmalar yaparak yaprak görüşünü açıklamalı.

Türkiye’de genelde sivil toplum kuruluşları lokomotif bir veya birkaç  kişinin gayretiyle ayakta duruyor. Hele bu kuruluşun imkanları varsa kavga da kaçınılmaz oluyor. Buna rağmen Türkiye’de sivil toplum bir aydın sorumluluğu içinde ve amacı doğrultusunda vitesini büyütmek mecburiyetinde. İLESAM’ın yeni yönetimini kutlarım.

 

 

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Demircan, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimizin Tebliğ Metotlarını anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz  (sav) buyuruyor: Din nasihattir. Nasihat aynı zamanda ‘tebliğ’ demektir. Peygamber (sav) Efendimiz’in tebliğ yöntemleri hakkında bilgi lütfeder misiniz? Prof. Adnan Demircan: Hz. Peygamber, Mekke toplumunda öncelikle inançtaki yozlaşmayı gidermeye çalışmıştır. Zira akidesi bozuk, disipline alışmamış bir toplumun ıslahı mümkün değildir. Hz. Peygamber, sağlam bir tevhit inancının, değişimin anahtarı olduğunu biliyordu. Bu sebeple birçok konuda gösterdiği müsamahayı tevhidi zedeleyici talepler karşısında göstermemiştir.

Dinin tebliğinde kullanılan temel yöntemlerden biri olan tedricilik, melekelerin gelişmesi, bilincin oluşması, anlayış ve kavrayışın sonraki aşamalara hazırlanması bakımından önemlidir. Hz. Peygamber, birçok emrin tebliği sırasında muhataplarım doğrudan hükümle karşı karşıya bırakmak yerine onları hazırlar, sonra hükmü tebliğ ederdi. Toplumu hazırladıktan sonra verilecek emirlere uyulmada veya yasaklardan kaçınmada büyük bir hassasiyet olacağı muhakkaktır. Bu uygulama, en açık şekliyle alkollü içeceklerin yasaklanmasında görülmektedir.

İslâm’ı anlatırken öncelikle insanların sağlam bir imana sahip olmalarını temenni etmek, bu husustaki eksiklikler üzerinde durmak ve tebliğin konusunu belirlerken buna önemli bir yer ayırmak, başta vurgulanması gereken bir konudur. Sağlam bir iman üzerine kurulmamış dinin köklü değerler oluşturduğunu söylemek mümkün değildir. Gerek Hz. Peygamber’in, gerekse diğer Peygamberlerin faaliyetleri incelendiğinde öncelikle kendi dönemlerinde yaşayan insanları tevhide davet ettikleri, inanç alanındaki sapmaları düzeltmeye ve hurafelerden uzak bir inancı yaymaya çalıştıkları görülür. İman ile beraber insanın ahlakî eksikliklerinin tamamlanmasına yönelik çalışmaları da ihmal etmemek gerekir. Çünkü dinin temel hedeflerinden biri, insanları getirdiği ahlakî sistemin içerisine dâhil etmektir. Ahlakî çöküntü içindeki bir toplumun âdil bir hayat standardı geliştirmesi söz konusu değildir.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz’in çalışma prensiplerinden de söz eder misiniz?

Prof. Demircan: Hz. Peygamber’in en önemli özelliklerinden biri, yapacakları konusunda yakın arkadaşlarıyla istişare etmesi, onların görüşlerini dikkate almasıydı. Danışarak iş yapmak, Kur’ân’da müminlerin vasıflarından biri olarak zikredilir.

Hz. Peygamber bir konuda görüş beyan ettiğinde Müslümanlar, farklı bir düşünceye sahiplerse o görüşün Allah’tan mı yoksa kendisinden mi olduğunu sorarlardı. Hz. Peygamber, istişareye verdiği önemden dolayı, Uhud Savaşı’nda şehirde kalıp savunma savaşı yapmayı düşündüğü halde, çoğunluğun kararına uyarak şehir dışında meydan savaşı yapılması görüşünü benimsemiştir. İstişareye çok önem verdiği için Yahudiler ve münafıklar, “O bir kulaktır.’ diyerek kendisiyle alay ederlerdi. Yüce Allah, onların bu eleştirisine, ‘O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü O Allah’a inanır, müminlere güvenir ve O, sizden iman edenler için de bir rahmettir.” buyurur.

Çetinoğlu: Dikkat çekmek için kendisine has taktikleri var mıydı?

Prof. Demircan: Dikkati çekmek için bâzen soru sorarak söze başlardı. Ebû Zer’e, “Namazı geciktiren bir toplumun içindeyken durumun nasıldır?’ diye sordu. Dikkati çekilen Ebû Zer, “Siz ne buyurursunuz?” şeklinde karşılık verdi. Hz. Peygamber, “Namazı vaktinde kıl, sonra işine git, sen mescitte iken namaz kılınırsa sen de namaz kıl.” buyurdu.

Ebû Hureyre’nin anlattığına göre Allah Resulü bir gün, “Hanginiz evine döndüğü zaman üç adet gebe, iri, semiz deve bulmak istemez?” diye sordu. Orada bulunanlar, “Hepimiz isteriz.” diye cevap verdiler. “Öyleyse kim namazda üç âyet okursa bu, ona üç iri ve semiz deveden daha hayırlıdır.” buyurdu.

Resûlullah bir gün, “Sizin aranızda kimi pehlivan sayarsınız?” diye sordu. Ashâb, “Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi.” dediler. Resûlullah, “Hayır! Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” Buyurdu.

Çetinoğlu: Söylediklerini sık sık tekrarlar mıydı?

Prof. Demircan: Bir fikrin kabul edilmesini ve zihinlere yerleşmesini sağlamak için tekrar edilmesinin faydası inkâr edilemez. Bugün bir malın reklâmının her gün defalarca tekrar edilmesinin maksadı o malın adını şuur altına yerleştirmektir. Kur’ân-ı Kerim’de de bazen bir konu veya âyet birden fazla tekrar edilir. Bunun örneklerinden biri Rahman  suresinde, “Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” âyetinin defalarca geçmesidir. Hz. Peygamber de bazen sohbetleri sırasında önemli gördüğü şeyi tekrar ederek Müslümanların dikkatini oraya çekerdi.

Çetinoğlu: Kısa hikâyelerden de faydalanıldığı oluyor…

Prof. Demircan: Anlatılan şeylerin kolay anlaşılmasını ve kalıcılığını sağlamak maksadıyla zaman zaman muhataba kıssalar anlatmak yararlıdır. Bazen bir kişiye doğrudan söylenecek bir şey, onun rencide olmasına sebep olabilir. Böyle durumlarda verilmek istenen mesajın bir hikâye ile anlatılması daha faydalıdır.

Çetinoğlu: Peygamber Efendimiz de bu yöntemi kullanır mıydı?

Prof. Demircan: Hz. Peygamber’in (s) anlattığı hikâyelerden biri şudur: Hikâyeye göre, bir adam, sadaka vermeye azmeder. Sadakayı geceleyin rastgele birinin eline sıkıştırır. Ertesi gün adamın bir hırsız olduğunu öğrenir. Hatasını telâfi etmek için, ikinci kere sadaka verir. Bu sefer de sadakayı zâniye bir kadına verdiği anlaşılır. O da üçüncü sefer sadaka verir. Bu da bir zengin çıkar. Bunun üzerine adam, “Ey Rabbim! Bu ne iştir, bana bir defasında hırsıza, bir defasında zâniyeye, bir defasında da zengine sadaka verdirdin.” der. Adama rüyasında, “Senin hırsıza verdiğin sadaka, belki bundan sonra onu çalmaktan vazgeçirecek; zâniye kadına verdiğin sadaka, belki onu zinadan vazgeçmeye sevk edecek; zengine verdiğin sadakaya gelince, belki o zengin bunda taklit edilmesi gereken bir örnek görecek ve Allah’ın kendisine verdiği servetten bir miktarım o da sadaka olarak başkalarına verecek.” denilir.

Çetinoğlu: Efendimizin ‘Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!’ buyruğunu yanlış yorumlayanlar var.

Prof. Demircan: Evet! İnsanları sürekli korkuyla baskı altında tutmak doğru değildir. Hz. Peygamber bir hadislerinde “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, korkutmayınız.” buyurmaktadır. İslâm inancının Hz. Peygamber’e uzun bir zaman içinde vahyedilmesi, İslâm’ın kolaylaştırıcı özelliklerinden biridir. Zira Kur’ân bir defada inmiş olsaydı Onu öğrenmek ve hayata geçirmek, şirke batmış bir toplumda yaşayan insanlara zor gelirdi. Bir defasında Necid halkından saçı-başı dağınık biri Resûlullah’ın huzuruna gelmişti. İslâm’ın ne olduğunu sordu. Resûlullah, “Bir gün ve bir gecede beş vakit namaz.” buyurdu. Soruyu soran şahıs, “Bu namazlardan başka yapmam gereken bir şey var mı?” diye sordu. Hz. Peygamber, “Hayır, nafile olarak kılmak istersen kılarsın.” buyurduktan sonra ekledi: “Bir de Ramazan orucu var.” Adam sordu: “Üzerimde bundan başkası olacak mı?” Hz. Peygamber, “Hayır, istesen nafile oruç tutabilirsin. Yalnız bir de zekât var.” dedi. Adam, “Yapmam gereken daha başka bir şey var mı?” diye sordu. Resûlullah, “Hayır, nafile olarak sadaka vermek istersen verirsin.” buyurdu. Bunun üzerine Necidli kalkıp giderken, “Vallahi bundan ne fazla, ne eksik bir şey yaparım.” dedi. Hz. Peygamber de, “Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu.” buyurdu.

Çetinoğlu: İslamiyet’in güzel âdetlerinden biri de hediyeleşmek…

Prof. Demircan: Hz. Peygamber kendisine verilen hediyeleri aldığı gibi, ziyaretine gelenlere hediye vermeye özen gösterirdi. Vefat etmeden önceki son vasiyetlerinden biri, Medine’ye gelen heyetlere hediye vermeyi tavsiye etmesidir. Hz. Peygamber bir hadiste, “Karşılıklı hediyeleşiniz; zira hediye, kin ve husumeti giderir.” buyurmaktadır. Huneyn ganimetlerini taksim ederken müşrik Mekkelilere ve yeni Müslüman olan bazı kimselere o kadar ihsanda bulunmuştu ki, bu ihsanı onları, İslâm aleyhinde faaliyette bulunmaktan alıkoymuştu.

Çetinoğlu: Tebliğte zaman ve mekân önemli mi?

Prof. Demircan: Tebliğ çalışmaları her zaman ve zeminde yapılabilir. Önemli olan, zaman ve zemine uygun yöntemler kullanmaktır. Her zaman nasihat eden konumunda tebliğ yapılmaz. Bazen yolda yürürken görülen çöpün kaldırılması bile olaya şahit olanlar üzerinde olumlu bir etki bırakabilir.

Her zamanın ve zeminin kendine has şartlan ve dili vardır. Bunlara dikkat etmeden yapılacak çalışmalar sonuçsuz, hatta zararlı olabilir. İnsan bazı zamanlarda etkilenmeye daha çok müsaittir. İnsanın bu zamanlarım kollamak gerekir.

Hz. Peygamber, dini anlatacağı ortamlar bulduğu zaman mutlaka insanlara tebliğde bulunur, hatta bu ortamlarda şartları da zorlardı. Mesela Mekke döneminde susturulması için her türlü çabanın gösterildiği zamanlarda bile hac döneminde kurulan panayırlara gelen ziyaretçilerle konuşma ortamı geliştirerek dini tebliğ ermeye çalışırdı. Bir hadiste, “Her yere uygun bir söz vardır.” buyrulmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber, kendisine değişik zamanlarda ve yerlerde farklı kişiler tarafından sorulan sorulara değişik cevaplar vermiştir.

Çetinoğlu: Her Müslüman tebliğden sorumlu mu?

Prof. Demircan: İnsanları doğruya çağırmanın, bilgilendirmenin, dinî emirleri ve yasakları hatırlatmanın Müslüman için çok önemli bir yükümlülük olduğu muhakkaktır. Bazen bilenlerin de uyarılmaya ihtiyaçları olur. Her Müslüman, bilgisine ve yeteneğine göre iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmakla mükelleftir. Öte yandan Müslüman, hem yaşadığı topluma karşı, hem de kendisine karşı tebliğ yapmakla yükümlüdür. Zira yozlaşmış bir toplumda yaşayan insanın çevresinden zarar görmesi kaçınılmazdır.

Çetinoğlu: İki cihan serveri Efendimiz, aynı zamanda hareketleriyle de Müslümanlara örnek teşkil ediyordu. Hangi özellikleriyle?

Prof. Demircan: O, sözü-özü bir olan, kendisine gelen vahye en fazla uyan, Allah’a itaatte muhataplarından çok ileride olan bir insandı. Yapmadığı bir şeyi başkasından istemediği gibi, kendisini muaf tuttuğu bir yasak da söz konusu değildi.

Hz. Peygamber, tebliğinde karşılaştığı sıkıntılara sabırla karşı koymuştur. Öte yandan tevazu, O’nun kişiliğinin belirgin özelliğidir. Muhatabı kim olursa olsun ona değer verirdi. Allah’ın izin verdiği ölçüde insanlar için dini kolaylaştırmak ve dünya-ahiret dengesini gözetmek, dikkat ettiği bir husustu. Dünyaya kapılıp bağlanmayı uygun görmediği gibi, tamamen uzaklaşmayı da tasvip etmezdi. Müsamahaya önem verir; ancak dinî kuralların yerine getirilmemesine göz yummazdı.

İslâm’ı tebliğ eden Hz. Peygamber, dini insanlara zorla kabul ettirme yolunu benimsememiş; sadece tebliğ yaparak kendi sorumluluğunu yerine getirmiştir. Bu arada karşılaştığı bütün sıkıntılara rağmen ümidini yitirmemiştir.

Çetinoğlu: Kılık kıyafeti nasıldı?

Prof. Demircan: Sevgili Peygamberimiz, kıyafetine önem verir; muhatabının karşısına bakımlı bir şekilde çıkmaya özen gösterirdi. Muhatabına güzel bir şekilde ve anlaşılır bir dille hitap etmeye önem verir; nezaketiyle insanları etkiler; onları bıktırmaktan ve çirkin örnekler vermekten kaçınırdı.

Hz. Peygamber, güvenilir ve dürüst olma, sözünde durma, yalan söylememe gibi erdemli davranışlarla Müslümanlar için örnek bir tebliğci olmuştur. Muhatabını tanımaya ve onun anlayacağı dilden konuşmaya özellikle dikkat ederdi.

Hz. Peygamber, tebliğ sürecinde tedricîlik, danışma, soru sorarak muhatabını hazırlama, tekrarlama, anlatılmak isteneni kıssalar yardımıyla anlatma, kolaylaştırma ve muhatabının gönlünü kazanma gibi yöntemlerden yararlanmıştır. İnsanlarla konuşabileceği ortamları kollar ve fırsat bulduğunda tebliğ yapardı.

Çetinoğlu: Çok genel mânâda, ‘tebliğ‘den maksat ne olmalıdır?

Prof. Demircan: İnsanın mükemmel hasleterle donatılmasını sağlayacak şekilde yetiştirilmesi, geçmişten günümüze güncelliğini koruyan önemli hedeflerden biridir. Eğitimciler, bu hedefe ulaşabilmek için uygulamalarıyla insanlığa yön veren şahsiyetlerin faaliyetlerini dikkatle incelemek durumundadırlar.

Peygamberler, insanı manevî açıdan olgunlaştırmayı ve ona kâmil bir kişilik kazandırmayı hedefleyen, bu alanda da en başarılı olan insanlardır. Bu sebeple varlığının şuuruna ermesini sağlayarak bireyi yücelten, onun bütün varlıklarla yaradılışına uygun ilişkiler kurmasını sağlayan, dünyasını ve âhiretini mamur eden peygamberlerin eğitimde hangi yöntemleri kullandıklarını bilmek, bugün karşılaştığımız problemleri çözmemizde bize yol gösterecektir.

Çetinoğlu: Peygamberlerin görevi, ‘tebliğ‘den mi bârettir?

Prof. Demircan: Bilindiği gibi peygamberlerin tebliğ görevleri olduğu gibi tebyin görevleri de vardır.

Çetinoğlu: Konunun uzağında bulunan okuyucularımız için ‘tebyin‘ kelimesinin mânâsını açıklar mısınız?

Prof. Demircan:Tebyin‘ kelimesi sözlükte; ‘Beyan etmek, açıklamak, izah etmek, gerçeği ortaya koymak‘ olarak açıklanır. Allah (cc) Kur’an’ı, Hz. Muhammed’e, insanlara açıklasın diye indirmiştir.

Tebliğ‘ ve ‘tebyin‘… Bu iki temel görev, esasen eğitimle ilgilidir. Nitekim Hz. Peygamber, Yüce Allah’ın O’nu bir muallim olarak gönderdiğini ifade eder.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed bir taraftan kendisine gelen vahyi insanlara aynen tebliğ ederken, diğer taraftan insanların kabule hazır olabilecekleri zamanları kollayarak sözlü ve uygulamalı olarak açıklamış, anlatmış ve görevini en iyi şekilde yerine getirmiştir.

 

Prof. Dr. ADNAN DEMİRCAN:

1964 yılında Mardin’in Ömerli ilçesinde doğdu. 1987’de Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Tarihi ve Uygarlığı Bilim Dalında Yüksek Lisansa başladı. 1989 yılında Yüksek Lisansı, 1994 yılında aynı Enstitüde Doktorayı tamamladı.

Ocak 1992’de Harran Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne İslâm Tarihi Araştırma Görevlisi, 1994 yılında Yardımcı Doçent olarak atandı; Ekim 1996’da Doçent, Şubat 2003’te Profesör oldu.

Çalışmalarını İslâm Tarihinin ilk dönem siyasî tarihi, özellikle de muhalif gruplar üzerine yoğunlaştıran Demircan’ın yayımlanmış birçok kitabı, müşterek çalışmalarda bölüm yazarlığı ve makalesi bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli çeviri ve telif projelerinde editörlük yapmaktadır.

1. Hz. Ali’nin Hilafet Hakkı Meselesinde Gadîr-i Hum Olayı, Beyan Yayınları, 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

2. Hâricîlerin Siyasî Faaliyetleri, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

3. İslâm Tarihi’nin İlk Asrında İktidar Mücadelesi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

4. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Arap-Mevali İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 1996; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

5. Nebevî Direniş Hicret, Beyan Yayınları, İstanbul 2000; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

6. Hâricîlik Mezhebinin Doğuşu Bağlamında Din-Siyaset İlişkisi, Beyan Yayınları, İstanbul 2000; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

7. Ali-Muâviye Kavgası, Beyan Yayınları, İstanbul 2002; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2010; 3. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

8. Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, Beyan Yayınları, İstanbul 2008; 2. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

9. Cahiliyeden İslâm’a Kadın ve Aile, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

10. Kabile Topluluklarından Akide Toplumuna, Beyan Yayınları, İstanbul 2009.

11. Kerbela: Keder ve Belâ, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

12. Tarihin Akışını Değiştiren Son Peygamber, Beyan Yayınları, İstanbul 2014.

13. Râşid Halifeler, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

14. Cahiliye Arapları, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

15. Fitne: Kardeşlerin Savaşı, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

16. İslâm Tarihi’nin İlk Döneminde Önderler ve İhtilaflar, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

17. Emevîler, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

18. Allah’ın Elçisi ve Mesajı, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

19. Çağdaş Hâricîlik Düşüncesi (Ahmed M. A. Celi’den çeviri), Beyan Yayınları, İstanbul 1997.

20. Nehcü’l-Belâğa: Hz. Ali’nin Konuşmaları, Mektupları ve Hikmetli Sözleri,

Derleyen: eş-Şerîf er-Radî, Beyan Yayınları, İstanbul 2006; 6. Basım, Beyan Yayınları, İstanbul 2013.

http://ilahiyat.istanbul.edu.tr/?p=7877

 

 

 

Yeni Bir Heyecan

Türkiye, Milliyetçi Hareket Partisi’nde oluşacak değişimin getireceği yeni bir heyecanı dört gözle beklemektedir.

Ülke, sıkışmış, her taraftan ablukaya alınmış ve daha da kötüsü bu ablukayı kıracak çapta ve konumda yöneticilere de sahip değildir.

Düşünebiliyor musunuz; 30’larındaki bir Rıza SARRAF, koskoca ülkenin bütün dinamikleri ile adeta dalga geçer gibi oynayabilmekte, ülkenin elini kolunu bağlayarak karar alabilmesine engel olabilmektedir. Çünkü, pislik, uç noktalara kadar giderek her yerimizi öylesine sarmış bulunmaktadır ki, bu şartlarda etrafımızı saran ablukayı kırmak, yarmak mümkün değildir.

ABD, PYD/YPG, yani PKK ile Suriye’de ne kırmızı çizgi bıraktı ne pembe çizgi; ama, hiçbir yaptırım uygulayamamaktayız. Hem de bütün bunlar İncirlik üssünden yapılmaktadır.

Ülkenin her tarafı kan gölüne döndü, her gün sayısı belirsiz şehit asker, polis için yüreğimiz yanarken, ne kadar sivilin, nerede ölebileceğini bile bilemez olduk. Nitekim, maalesef, son İstanbul-Vezneciler saldırısında olduğu gibi. Bu ölümler karşısında, koskoca ülke, bütün kurum ve kuruluşlarıyla sadece seyretmekte ve nasıl kendimi, koltuğumu ve yaptığım yolsuzlukları korurumun planlarıyla vakit geçirmektedir.

Rusya’ya, Suriye’ye, Mısır’a, İsrail’e yalvarma noktasına gelinerek dönülmeye çalışılıyor. Önceki efelenmeleri neden unuttunuz demeye bile gerek yok. Çünkü, zaten, o efelenmeler yüzünden, dışarıda itibarımız sıfırlanmış durumda.

Bu itibarsızlığın en önemli göstergelerinden biri de; Alman Parlamentosunda alınan sözde Ermeni Soykırım tasarısının kabulü olmuştur. 4-5 milyon Türkün yaşadığı böyle bir ülkede bu kararın alınması, bizim için utançtır, zuldür, ayıptır, kahrolmaktır.

Yine, zavallı konumundaki Yunanistan’ın Ege adalarımızı işgaline dönüp bakılamamaktadır bile.

Bütün bu gerçekler ortada iken, Türk Milleti çareler aramaktadır. Bakmayın siz, yutturma, hileli seçimler ile ve de yoğun basın desteği ile oluşan algı yönetimine.

Türk Milleti acil ve mutlaka çözüm ve çare arayışı içerisindedir. Bunun da şekli, tıpkı Millî Mücadele’de olduğu gibi Türk Milliyetçiliği ve Türk Milliyetçileri’dir.

Bu verilerle, Türk Milliyetçileri’nin en kabul gören siyasî kurumu olan MHP’nin bu çareye ve arayışa cevap verecek şekilde davranmak zorunluluğu vardır.

Hiçbir kimse, Türk Milleti’ne hizmeti görev sayan hiçbir kurum, kişi, şahsî hesaplarla böyle bir dönemin harcanmasına kayıtsız kalamaz, kalmamalıdır.

Bunun da bir tek yolu vardır: Yargı’nın belirlediği şartlara uymak ve 19 Haziran’daki Olağanüstü Kurultay’da bulunmaktır. Sonuç ne olursa olsun bu

Kurultay’ın yapılması, yapılabilmesi, Türk Milleti’nin heyecanına cevap verecek ve ümitlerin tazelenmesine, yeşermesine neden olacaktır.

 

 

Bırakınız hareketin Önü Açılsın!

0

1980 öncesi verilen mücadele ne tez unutuldu! Unutmayanlarda çocuklarına anlatmadı maalesef. Her yerde sokakta, okulda, cami köşesinde, ileri gelen Ülkücülerin evinin çevresinde tutulan nöbetleri unuttu herkes. Kavgalarda size yönelen saldırıları bertaraf etmek için, sizi koruyan arkadaşlarınızı, unuttunuz belli. Her gün vurulan, bıçaklanan, yaralanan arkadaşlara kan vermek için koştuğunuz zamanları unuttunuz değil mi?

*

Siz yapmadıysanız, sizin için yapanları da mı unuttunuz? Yaralandığınızda, kendini sizin için perişan eden, hastanelere koşturan, sizin için endişelenen, yemesinden, içmesinden, uykusundan vazgeçenleri hiç mi hatırlamıyorsunuz? Dursunlar, Süleymanlar ve binlercesi ne tez unutuldu? Bu mukaddes dava için, ülke komünist olmasın diye, cumhuriyet yıkılmasın, devletimiz yaşasın diye, dinimiz, özümüz, Türklüğümüz yaşasın gelecek nesiller rahat etsin diye, sizlere siper olup toprağa düşen, şehitlerimizi, onların kabri başında döktüğümüz gözyaşlarını ne çabuk unuttuk, unuttunuz!

*

Nedir bu rezalet, nedir bu aymazlık? İkilik, üçlük aldı başını gidiyor.

Teşkilatlar bir bir kapatılıyor. Nedenmiş diye sorduğunda; bunlar kongre istiyor, deniliyor. İstiyorlarsa yapın efendiler, demokrasiden mi korkuyorsunuz, sizlerden başka Ülküdaşlarınızın görevi devralmasından mı korkuyorsunuz?

*

Gecesini gündüzüne katan onca dava adamını küstürmenin hesabı nasıl verilecek? Yarın seçim olsa kiminle meydanlara inilecek? % 95’lik taban rahatsız, farkedemeyecek kadar kör ve sağır olamazsınız!

Yoksa sizler Ülkücü Hareket’in iktidar olmasını istemiyor musunuz? O zaman bunca seçim çilesi niçin? Bunca masraf, bunca zamanı harcama, bunca işten güçten, ailemizden feragat ve fedakarlık etmek niçin? Ha illa bu koltuklar bizim mi diyorsunuz, peki de; artık bu tabanın sırtı ağrıdı, güven ve güç kalmadı, çekemiyoruz. Her seçimden sonra artık ağlamak istemiyoruz.

*

Halkın içine gir girmezsiniz, insanlarla diyalog kur kurmazsınız. Her hafta bir beyanatla nereye kadar? Sizlerin yüzündendir ki bu ihanet kokan taife yıllardır başımızda. Çoluğumuzun çocuğumuzun geleceği simsiyah, artık sizlerden umudu kestik. Bari umut olacakların önünü tıkamayınız. Sizlere olan saygımızı ve kendi saygınlığınızı daha fazla hırpalamayınız! Bırakınız Ülkücü Hareketin önü açılsın.