22.7 C
Kocaeli
Salı, Temmuz 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 733

Türk’ün de Yaptırımı Olmalı…

Alman Meclisi’nde 1915 olaylarını soykırım olarak kabul eden sözde Türk asıllı Alman Milletvekillerine haklı olarak yöneltilen protesto ve tepkilerin Alman’ları rahatsız ettiği anlaşılıyor. Alman İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklama, daha doğrusu tehdit vatandaşlarımızı frenleme amacı taşıyor. İsmen Türk olan ve Almanlara yıllardır sığındıkları için milletvekili olabilen bazılarına tepkinin vatandaşlarımızın oturma izinlerinin kaldırılmasına sebep olabileceği ihtar ediliyor. Anlaşılan 2016 model Alman demokrasisinde yasal tepki, protesto ve fikirlerin serbestçe ifade edilmesine bazı yasaklar var. Onlara göre AİHM’nin sözde soykırımı konusunda aldığı karar da önemli değil. Anlaşılan milletvekili olabilmek için dost Türkiye’ye saldırtılıp atış yapılmak gerekiyor… Gerçeklere rağmen soykırımı yapılmıştır denecek. Hollanda’da da bundan önceki seçimlerde soykırımı yalanına evet demeyen Türk milletvekili adayları seçime sokulmamış ve liste dışı bırakılmışlardı. Herhalde bu da Hollanda modeli ileri demokrasi olmalı… İsviçre ve Fransa’daki ileri demokrasi mahkeme kararları çıkararak, fikir ve düşünce hürriyetini hiçe sayarak “soykırımı yoktur” diyenleri hapse atıyordu.

Meclislerini mahkeme, milletvekillerini yargıç gibi Türkiye’ye saldırtan ülkelere karşı Türkiye’nin yaptırımları olmalıdır. Bu gibi konular yabancı meclislerin işi değildir. Türkiye’de Ermeni düşmanlığı resmi bir politika olmuş olsa; bazı Ermeni’lerdeki kin bizde bulunsa; binlerce Ermenistan vatandaşı ülkemizde barınamaz, çalışamaz ve ülkesine de para gönderemezdi. Savaş halinde işgalci Ruslara öncülük yapan Ermeni militanlarından, yerli halkımızdan ve askerlerimizden ölenler olmuştur. Ölümler karşılıklıdır. Eğer Osmanlı sistemli bir yok etme yani soykırımı ve etnik temizlik uygulasaydı; tehcir yapmaz, bazı Ermenileri askere alır ve cepheye gönderirdi. Tehciri yanlış bulanların Başbakanlıktan ayrılmış olması hayırlı olmuştur. Ne Erivan’da maça gitme ilkesizliğine, ne de özür yolunu açabilecek taziyeye gerek vardı. Çelişkili tutum ve politikalar, ilkesizlik ve milli davaları yeterince anlayıp onlara sahip çıkamama bizim ebedi yanlışlarımızdır.

Ermenistan’ın ilk Başbakanlarından Kaçaznuni’nin “itilaf devletlerinin kışkırtmasıyla Osmanlı’ya ihanet ettik; tehciri hak ettik” şeklindeki itirafları tehcirin haklılığını ortaya koyar. Ayrıca General Harbour’un raporunda belirttiği gibi “asıl yok edilmeye çalışılan halk, öz yurtlarında Türklerdir” şeklindeki yüzlerce belge gerçekleri ortaya koymaktadır. Ermeni militanları gerçekleri karartmak için Avrupa’daki birçok kütüphanede mevcut bazı eserleri ortadan kaldırtmışlar, değişik kütüphanelere müdahale bile etmişlerdir. Efendim bu iş tarihçilerin işi diyerek işin içinden sıyrılmak yeterli değildir. Berlin’de şehit edilen rahmetli Talat Paşa‘nın ismi doğudaki sınır kapılarımıza verilmelidir. Boğazlayan Kaymakamı Şehit Kemal Bey gibi birçok devlet görevlisinin isimleri uygun yerlere verilerek biraz olsun kamuoyu yaratılmalı, en azından tartışılır hale getirilmelidir. Adana’da veya Yozgat’ta Şehit Kemal Bey’in isminin bazı yerlere verilmesiyle iş bitmiyor. Şehit Büyükelçilerimizin ve Dışişleri mensuplarımızın isimleri de gerekli yerlere verilerek vahşet sergilenmelidir. Kabuğunuza çekilmekle soykırımı suçlamalarından sıyrılamazsınız.

15 Mart 2015 tarihinde Aydınlar Ocağı olarak şehit Talat Paşa’yı anma toplantısı yapmak istedik. Berlin’de şehit edildiği yerde ve bir salon toplantısıyla bu devlet büyüğümüzü rahmetle anmayı düşündük. Maalesef Berlin’de bu hassasiyete sahip olması gereken insanları harekete geçiremedik. Türk Milliyetçisi olarak bildiğimiz bazıları da birer klasik sağcı olmuşlardı.

 

 

İlahiyatçı Muharrir Ali Rıza Temel Hocaefendi ile Şahsiyet Kavramı ve Müslüman’ın Hususiyetleri hakkında konuştuk.

‘İnsan, Cenab-ı Hakk’ın en değerli eseridir. Bu eserin dünyevi bir fiyatı olmaz.’

‘Kendisini Hakk’a satanlar, karşılığında ebedî saadeti alırlar.

O saadeti tadanlar,

kendilerini, ne karşılığında olursa olsun,

başkasına satmayı asla düşünmezler’

Oğuz Çetinoğlu: Hocam sizinle, Müslüman’ın şahsiyeti hakkında konuşmayı düşünüyorum. Fakat önce idrak etmekte olduğumuz Mübârek Ramazan hakkında genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Ali Rıza Temel: Dünya ve ahret hayatı için önemli fırsatlar vardır. Bazen ömür boyu çalışıldığı halde elde edilemeyen kazançlar bir anda elde edilebilir. Buna ‘şans‘, ‘talih‘ denir. ‘Şansı yaver gitti‘, ‘başına devlet kuşu kondu‘ denir.

Kaçırılan fırsat ne kadar büyük olursa üzüntüsü de o nispette çok olur. Ticari hayatta fırsatlar olduğu gibi manevî ticarette de büyük fırsatlar vardır. Bu fırsatların en büyüğü Ramazan ayıdır. Çünkü onda bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Hz. Peygamberin (sav) ifâde buyurduğu gibi Ramazan ayında nafile ibâdet yapan diğer aylarda farzı yerine getiren gibi ecir(1) kazanır. Ramazanda bir farz îfa eden Ramazan dışında yetmiş farz îfa etmiş gibi sevap kazanır. Orucun sevabını Allah’tan başka kimse bilemez. Zira hesapsızdır. Ramazan’ın ilk gününden itibâren rahmet kapıları açılır, son güne kadar kapanmaz. Ramazan gecesinde namaz kılan bir mümin için Cenab-ı Hak her bir rekât namaza karşılık bin beş yüz hasene(2) yazar. Bir kul Ramazanın ilk günü orucunu tuttuğunda geçmiş Ramazandan bu yana işlemiş olduğu günahları affedilir. Ayrıca bir oruçluya iftar ettirenin, günahları bağışlanır, kendini cehennemden kurtarmış olur. Ziyafet vererek iftar ettiremese bile bir hurma veya bir yudum suyla iftar ettirse de aynı kazancı elde eder.

Ramazan başı rahmet, ortası mağfiret(3), sonu ise cehennemden kurtuluştur. Ramazanda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur. Sevaplar çoğalır, günahlar azalır. Mazlumun, adaletli yöneticinin ve iftar vaktinde oruçlunun duası geri çevrilmez. Oruç cehenneme karşı bir kalkandır.

Görüldüğü gibi Ramazan bütünüyle rahmettir. Tamamıyla fırsattır. Hele seksen üç senelik bir ömre bedel, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesini değerlendirmek bulunmaz bir fırsattır. Üç kuruşluk indirim için mağaza mağaza, market market dolaşanlar, indirim mevsimini dört gözle bekleyenler ebedî kazanç mevsimlerini neden değerlendirmezler, emsalsiz kazançlara nasıl bigâne kalırlar?

Gerçek kazancın ahret, gerçek hayatın âhiret olduğunu bilmeyenler ne zavallı insanlardır. Asıl olan fani kazançları baki kazançlara çevirebilmektir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Şahsiyet‘ kavramını tarif eder misiniz?

Temel: Güzel hasletlerle(4) insanda oluşan sağlam yapıya; ‘Şahsiyet‘,  ‘kişilik‘ veya ‘kimlik‘ denir. Bu güzel hasletlerden mahrum olanlarda sağlam bir kişilik ve karakter oluşmaz. Böyleleri dik duramazlar, en ufak bir tehlike veya en küçük bir menfaat karşısında eğilirler. Hasbî(5) değil hesâbîdirler. Değerleri yoktur, fiyatları vardır. Günlük ve anlık yaşarlar. Bunlarla sağlam bir toplum inşa edilmez. Zira çürük ve kötü malzeme mesâbesindedirler.(6)

Çetinoğlu: Şahsiyet sâhibi olmanın ‘olmazsa olmaz unsuru‘ nedir?

Temel: İnsanın güçlü ve örnek bir şahsiyete sahip olmasında imanın büyük payı vardır. Zira iman en büyük güç kaynağıdır. ‘Gevşeyip, üzülmeyin. Eğer mü’minseniz siz daha üstünsünüz.’ (Al-i İmran, 139)

Güçlü İslâm toplumu ve medeniyeti, karakteri ve kişiliği güçlü Müslümanlar sayesinde oluşmuştur. İslam sâyesinde güçlenen, kişilikleri imanla oluşan kadın-erkek her Müslüman davasını ve prensiplerini daima ön planda tutar. Zira hayat dava ve prensiplerle anlamlıdır. İnsan hayattan daha değerli şeylere sahip değilse hayatın da değeri yok hükmündedir. Zira ‘nasıl olsa bir gün sona erecek.’ Diye düşünülür.

Çetinoğlu: Hayatı, kendi dünya hayatı ile sınırlayanlar…

Temel: Bütün mesele ölümle sona ermeyen bir hayata ve bu hayatı oluşturacak kalıcı değerlere sâhip olmaktır. Böyle bir hayat da ancak iman ve İslam’la mümkündür. Güçlü imanın oluşturduğu sağlam kişiliğe dair pek çok örnekler arasında sahâbe-i kiramdan(7) bir hanımefendinin örnek tavrını sunmak isterim. Kahramanımız Ümmü Süleym (r. anhâ)’dir. Ümmü Süleym, kabilesiyle birlikte Müslüman olunca kocası buna çok kızmış, Şam’a giderek orada kâfir olarak ölmüştü. Hz. Enes, ismi Mâlik olan bu zatın oğludur. Annesi Ümmü Süleym O’nu sekiz-on yaşlarında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzuruna getirerek ‘Ey Allah’ın Rasülü! Bu, oğlum Enescik’dir. Sana hizmet etsin diye getirdim. Bunun için Allah’a dua buyur musunuz?‘ dedi.

Efendimiz de: ‘Ya Rab! Bu çocuğun malını ve evladını çoğalt‘ diye dua etti. Tam da dua ettiği gibi oldu. Dul kalan Ümmü Süleym’e Medine’de Ebû Talha evlenme teklifinde bulundu. Ebû Talha o esnada henüz Müslüman olmamıştı. Bu teklif üzerine Ümmü Süleym: ‘Ey Ebû Talha! Taptığın putun yerden biten bir ağaç olduğunu, onu bir Habeşlinin yontup şekillendirdiğini bilmiyor musun? Böyle bir şeye tapmaktan utanmıyor musun? Aslında ben seninle evlenmek isterim. Zira sen istenmeyecek birisi değilsin. Fakat sen kâfir, ben ise Müslüman’ım. Şâyet Müslüman olursan senden mehir(8) bile talep etmem. Müslüman olmanı mehrin sayarım.’ dedi. Ebû Talha gidip düşündü, sonra gelip şehâdet getirdi. Bunun üzerine Ümmü Süleym, oğlu Enes’e: Ebû Talha’yı benimle nikâhla dedi. O zamana kadar Ümmü Süleym’in mehrinden daha güzel bir mehir duyulmadı. Bu mehir, kocasının Müslüman olmasıydı.

Çetinoğlu: ‘Kıssadan çıkarılacak hisse’yi açıklar mısınız Hocam?

Temel: Burada belirtmek istediğimiz husus; servet ve yakışıklılığın değil İslam’ın ön plana çıkarılmış olmasıdır. Mali ve fizikî olarak reddedilmeyecek birinin sırf kâfir olduğu için reddedilmesi, inancın ve prensiplerin daha önemli olduğunu göstermektedir. Müslümanlığı her şeyin üstünde tutan bu hanımefendi, gösterdiği fedakârlıklar sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v.)’in iltifatına mazhar olmuştur. Efendimiz O’nun hakkında şöyle buyurmuş:

Ben rüyamda cennete girdim ve orada bir ayak sesi duydum. Bu kimin ayak sesidir dedim. Dediler ki: Bu şu Enes’in annesi Ümmü Süleym’e aittir.’ (Müslim, Hadis no: 6278)

Rasûlüllah, o ve kız kardeşi Ümmü Haram’ın evinden başkasının evine tek başına girmezmiş. Bu ikisi Rasulullah’ın süt veya nesep yoluyla teyzeleri idiler. Hz. Peygamber Ümmü Süleym’e karşı çok merhametli davranırdı. Zira kardeşi Haram b. Milhan, Bi’r-i Maûne faciasında(9) şehid olmuş, sırtından girip göğsünden çıkan mızrak darbesiyle şehid olurken: ‘Kâbenin Rabbine and olsun ki kurtuldum.’ demişti. Ümmü Süleym, oğlu Enes, kız kardeşi, erkek kardeşi ve kocası Ebû Talha ile en güzel ‘Müslüman aile’ modelini ortaya koymuşlardır. Bu hanımefendinin savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar ve gördüğü hizmetler de şayan-ı takdirdir.

Çetinoğlu: Kahramanlıklarından ve hizmetlerinden örnek verebilir misiniz?

Temel: Ümmü Süleym’in Ebû Talha’dan bir oğlu olmuştu. Bu yavru vefat ettiğinde ev halkına: ‘Sakın Ebû Talha’ya oğlunun vefatını ben söylemedikçe hiç biriniz söylemeyiniz.’ dedi. Ebû Talha eve geldiğinde Ümmü Süleym akşam yemeğini getirdi. Ebû Talha yemeğini yedikten sonra hanımefendi o vakte kadar yapmadığı en güzel bir tuvaletle süslenip kocasına göründü. O’nun cinsel ihtiyacını giderince şöyle dedi: ‘Ya Ebâ Talha! Bir takım kimseler bir aileye emânet verseler, sonra da bu emâneti isteseler, bu aile emaneti geri vermeyebilir mi?’ Ebû Talha: ‘Hayır‘, dedi. Ümmü Süleym: ‘Öyle ise Allah da emaneten verdiği yavruyu aldı. Sabret ve sevabını Rabbinden bekle‘ dedi. Bunun üzerine Ebu Talha: ‘Madem öyle de, oğlumun öldüğünü haber vermeden neden beni kendi hâlime bırakıp bu işe bulaştırdın?’ dedi ve Rasûlullah’ın yanına gitti ve olup biteni haber verdi. Efendimiz de: ‘Geçen gecenizi Allah hakkınızda mübârek kılsın‘ diye dua buyurdu. Ümmü Süleym hâmile kaldı, bir çocuğu oldu. Enes onu alıp Rasûlullah’a götürdü, Rasûlullah kulağına ezan okuyup ‘Abdullah‘ adını koydu. (Müslim, Hadis: 6280)

Bu tabloda anlatmak istediğimiz, imandan kaynaklanan metânet, sabır ve dik duruşa dikkat çekmektir. Böyle bir tavır ancak iman sâyesinde sergilenebilir. Ciğer pâresinin ölümü üzerine vâveyla koparmayıp, ölümü, emânetin geri alınması tarzında değerlendirmesi, kocasını teselli ve ikna etmesi Ümmü Süleym’in ideal bir ‘Müslüman hanımefendi’ örneği olduğunu göstermektedir.

Değme erkeklerin bile gösteremeyeceği bu metânet herkese, özellikle de hanımefendilere çok güzel ve çarpıcı bir örnektir.

Bazı rivâyetlerde; Ebû Talha eve gelince çocuğun durumunu sormuş, Ümmü Süleym, ‘Öldü‘ dememiş, ‘her zamankinden daha sakin‘ demiş. Bununla, ruhunu teslim ederek bedenî acılardan kurtulduğunu belirtmiş oluyor. Kıvrak zekâsıyla kocasına karşı yalan da söylememiş oluyordu.

Bi’r-i Maûne faciasında kardeşi Haram b. Milhan’ın tavrı da tam bir yiğit Müslüman tavrıdır. İhânete uğrayıp mızrak darbesini alınca ‘Kâbenin Rabbine and olsun ki kurtuldum‘ demesi imanın ve teslimiyetin zirvesidir. Böyle durumlarda insanlar. ‘Kurtuldum‘ yerine ‘yandım‘ derler. Demek ki insanı her halükârda gerçek kurtuluşa erdiren imandır. Ebedî hayata, ölümsüzlüğe inanmaktır.

Çetinoğlu: Asr-ı sadet insanları…

Temel: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in başöğretmen olduğu Kur’an mektebinde bütün zamanlar için insanlığa örnek bir sahâbe kadrosu yetişti. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Bilal, Ammar, Selman, Enes, Fatıma, Ümmü Süleym, Ümmü Haram, Nesibe gibi âbide şahsiyetler dâva yolunda rehberimiz ışık kaynağımız oldular. Onlara bakarak kendimizi test etme fırsatı bulduk. İmanımızın, sabrımızın, fedakârlığımızın derecesini sorguladık. Onlar bizim için mihenk taşı oldular. Zâhiri umran(10) batını buhran(11) olan günümüz dünyasının imanî ve insanî bir dünyaya döndürülebilmesi de ancak belirtilen âbide şahsiyetleri örnek edinenlerce mümkün olacaktır. Dünyayı gaye olmaktan çıkarıp ebedî hayata vasıta yapanlar ancak bu bozuk dünyayı düzene sokabilirler. Sâdece isim ve resim planında yürütülen bir İslam dâvâsı dışı âhiret içi dünya olan sahte bir dâvâdır. Günümüz Müslümanlarının en büyük problemi de bu olsa gerek. İçi boşaltılan mukaddes değerlerin şahsî çıkar ve ikbal uğruna istismar edilmesi en büyük ihânet ve cinâyettir.

Müslümanların önce kendi iç problemlerini çözüp sonra dünyaya örnek olacak konuma gelebilmeleri için Hz. Peygamberin başöğretmen olduğu Kur’ân mektebine yeniden kaydolmaları, kulluk sözleşmelerini yenilemeleri, yeni bir yapılanmaya girmeleri gerekmektedir.

Çetinoğlu: ‘İdeal Müslüman’ tipini nasıl tarif edersiniz??

Temel: Müslüman, davası ve prensipleri için şahsî menfaatlerinden vazgeçebilen insandır. Zira onun için en büyük kazanç Allah rızâsı ve ebedî saadettir. Mevlânâ ne güzel söylemiş: ‘Allah bizi satın aldı ve bizi ebediyyen mukavele ve pazarlıktan kurtardı. Zira bir şey iki defa satılmaz.’ İnsan Cenab-ı Hakk’ın en değerli eseridir. Bu eserin dünyevi bir fiyatı olmaz. Zira o bütün dünyadan daha pahalıdır. Hiç kimse bu pahalı insanı almak için pazarlık cüretinde bulunamaz. Bu derece değerli olan bir kimsenin de kendisini daha değersiz bir şey karşılığında satması nasıl düşünülebilir?

Nefsânî(12) zaaflarını aşmış, nefsini tezkiye(13) ve terbiye etmiş insanlar dâimî manevî gelişme ve yükselme peşinde olmuşlardır. İranlı şâirin dediği gibi onların parolası dâima şu olmuştur: ‘Mütevazı hırkanı ve eskimiş elbiseni kralların sancağı ve sultanların bayrağıyla değişmem. Süleyman saltanatına karşılık fakirliğimi terk etmeye râzı olmam. Cihad sâyesinde kalbimde keşfettiğim bu hazine yok mu, onunla sultanların rahat ve konforunu değişmem.’

Sömürge döneminde Hindistan’da İngiliz yetkili, Şeyh Murâd Âbâdi’yi ziyâret etti ve kendisine maaş bağlamayı teklif etti. Üstad bu teklifi şöyle reddetti: ‘Ben sizin malınızı ne yapayım? Allah’ın kutlu ve ihsanı sayesinde bir somyaya, iki toprak ibrikle iki testiye sâhibim. Bazı dostlar darı getiriyor. Ondan ekmek yapıyoruz. Eh bu da bize yetip artıyor.’

Madde karşısında insanı güçlü kılan bu sağlam inanç ve sarsılmaz tevekküldür.(14) İnsanı köleleştiren ise aşırı dünya sevgisidir. Ukbâ(15) sevgisini dünya sevgisine üstün tutanlar üstün insanlardır. Bunlar olmazsa zâlim ve azgın materyalizm dalgası ümmetin imanını çoktan yutardı.

ALİ RIZA TEMEL:

1946 yılında Manisa’nın Demirci İlçesi’nde doğdu. 1967’de Balıkesir İmam-Hatip Okulu’nu, 1971’de İzmir Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. 1967-1975 yılları arasında vaizlik yaptı. 1976’da Haseki Eğitim Merkezi’ne kursiyer olarak katıldı. Kurs sonunda aynı merkezde asistan olarak görevlendirildi. 1982-1987 yılları arasında Brüksel İslam Kültür Merkezi’nde Türk temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı merkezdeki İslam Enstitüsü’nde Ulumu’l-Kur’an dersleri okuttu. Halen Haseki Eğitim Merkezi’nde Arapça ve tefsir dersleri okutmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yayınlanmış Eserleri:

1- İslam Dâvâsı ve Münâfıklar, 2- İslam’da Dış Politika ve Diplomasi, 3- İslam ‘da ve Batıda İnsan Hak ve Hürriyetleri, 4-Âyet ve Hadisler Işığında Dînî ve Sosyal Hayatımız, 5- Mutlu Bir Yuva Nasıl Kurulur? 6- Müslümanların Dünü, Bugünü, Yarını (Tercüme), 7- İslam İktisadının Üstünlüğü (Tercüme), 8- İnsanlara İyilik Hakkında Kırk Hadis (Tercüme), 9- Sağduyu Çağrısı.

 

LÛGATÇE

(1)ecir: Mânevî mükâfat, sevap.

(2)hasene: Güzel iş, sâlih amel

(3)mağfiret: Cenab-ı Allah’ın, kullarının günahlarını affetmesi

(4)haslet: Doğuştan gelen husûsiyet

(5)hasbî: Karşılık beklemeden

(6)mesâbe: Değer, hüküm, derece, mertebe

(7)sahâbe-i kiram: Büyük sâhâbeler. (sahâbe: Hz. Muhammed (sav) Efendimiz zamanında yaşamış, O’nu görmüş, sohbetinde bulunmuş Müslümanlar

(8)mehir: Erkeğin, evlenirken eşine verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya kıymeti olan şey veya şeyler

(9)Bi’r-i Maûne fâciası: Peygamber Efendimizin, Necid şehri insanlarına gönderdiği tebliğcilerin, Bi’r-i Maûne denilen mevkide şehit edilmesi hâdisesi

(10)zâhiri umran: Görünüşü mükemmel

(11)bâtını buhran: İç yüzü sıkıntılı

(12)nefsânî: Nefsin arzularıyla alakalı

(13)tezkiye: Temiz

(14)tevekkül: Cenab-ı Allah’a güvenmek

(15)ukbâ: Âhiret, ölümden sonraki dünya

 

 

Sayın Akşener Yanlış Yapmayıp, Oyuna Gelmeyiniz. Yoksa Hem Siz, Hem MHP, Hem Millet Kaybeder

0

Sayın Meral Akşener’i politikaya atıldığı ilk günden itibaren takip ediyorum. Milliyetçi ve vatansever oluşunu, mert-dik ve cesur duruşunu beğeniyorum ve takdir ediyorum. 28 Şubat sürecindeki dik duruşu ise kamuoyunun malumudur. MHP temsilcisi olarak TBMM Başkan vekilliği yaparken sergilediği başarılı yönetim herkesin takdirini kazanmıştır.

Kendisini yıpratmak isteyenlerin “MHP’ye DYP’den gelişini” kullanmalarını çok temelsiz ve yakışıksız buluyorum.  Parti yönetiminde bundan önce de, halen de merkez sağ partilerden gelen kişiler olduğu için, Sayın Akşener’in DYP’den gelişini hiç yadırgamadım. Geçmişini, aile çevresini ve ağabeyinin MHP Kocaeli İl Başkanlığı yaptığını bilenlerdenim. Milliyetçiliği ve ülkücülüğü konusunda hiç şüphem yok.

Bana göre Sayın Akşener’in MHP tabanında ve halk nezdinde büyük sevgi ve sempati uyandırması, Sayın Bahçeli ve başarısız çevresini çok rahatsız etti ve siyasi arenanın dışına itilmeye çalışıldı. MHP tabanının büyük şok yaşadığı 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra genel başkan adayı olarak ortaya çıkışı,yerinde ve zamanındaydı. Bu süreçte yaptığı çalışmalar, söylemleri ve halka yaklaşımı ile kısa sürede, 14 yıllık AKP iktidarından bunalan her partiden vatandaşın “AKP’den kurtuluş umudu” oldu. Bunun sonucunda gittiği her yerde bir genel başkan gibi karşılandı. Diğer genel başkan adaylarına göre önemli bir farklılık yarattı. Bu farklılık MHP Üst Kurul delegeleri tarafından da görüldü ve değerlendirildi. Olağanüstü Kurultay için toplanan 540 imzanın 420’sinin Sayın Akşener’in şahsına verildiğini biliyoruz.

Ne olduysa bundan sonra oldu. Bir taraftan Olağanüstü Kurultayı engellemeye çalışan Sayın Bahçeli, bir taraftan da genel başkan adaylarını birbirine düşürmeye çalıştı. Bazı adayların, Sayın Akşener’in açık ara öne çıktığını görerek bu oyuna gelmekte olduklarını seziyorum. Sayın Akşener’in de çevresini kuşatanların etkisiyle bütün adayları kucaklayıcı ve kuşatıcı olamadığını düşünüyorum. Liderlik ikram edilmez, kişi kendi yerini kendi tayin eder. Bunun için Sayın Akşener’in daha hoşgörülü ve birleştirici olması gerekir.

MHP, basit ve sıradan bir siyasi bir parti değildir, bir inanç ve ideal, bir davapartisidir.   Elli yıllık tarihinde zorlu süreçlerden geçerek, telafi edilmez fedakârlıklarla bu günlere geldi. Bu dava; nefislerinden, şahsi hırs ve ihtiraslarından vazgeçerek, serdengeçti bir tavırla, millet ve Allah yolunda çalışmayı ibadet bilen milliyetçi ve ülkücü dava adamlarının çabalarıyla buraya kadar geldi. Sayın Akşener, siz şu anda sadece MHP’nin değil, AKP iktidarından bunalan milyonların umudu oldunuz. MHP tabanı sizi, “seçim başarısızlıklarıyla kırılan onurunu iktidara taşıyarak ayağa kaldıracak lider”, kamuoyu sizi “AKP’den bizi kurtaracak lider” olarak görüyor.Onun için toplantılarınıza çok büyük ilgi gösteriliyor.

Sayın Akşener, lütfen MHP yönetiminin bölücü ayak oyunlarına gelmeyiniz. Bütün nefsani duygularınızdan ve çevrenizden gelen etkilerden sıyrılarak, bütün adayları ve MHP üst kurul üyelerini kucaklayınız. Birlik ve beraberlik içinde hareket ediniz. Bölünmeyiniz, birbirinize düşmeyiniz. Bu seçimler geçecek, ileride birlikte çalışacaksınız. Bu davanın hepinize ihtiyacı var. Bunun aksini yaparsanız, bu davaya gönül verenlerin ve size umut bağlayan vatandaşların bütün umutlarını, bir daha canlanmamak üzere öldürürsünüz. 19 Haziran, hem MHP’nin, hem de bu iktidardan bunalan ve bir çıkış yolu arayanların son ümit durağıdır. Konu, MHP için siyasi arenada güçlü bir aktör olup olmamak, milletimiz içinse bu iktidara mahkûm olup olmamaktır.

Sayın Akşener, MHP’lilerin ve size güvenen vatandaşların umutlarını boşa çıkarmayınız, MHP’lilerin ve milletimizin yüzünü güldürünüz. Size güveniyorum ve inanıyorum. Başarılar diliyorum. Allah yolunuzu açık etsin.

 

 

Prof. Dr. Erol Güngör’ün Gözüyle Osmanlılarda Devlet Anlayışı (6)

0

“Eğer yukarıdaki sorulara ciddî bir şekilde cevap arayacak olursanız, karşınızda dünyaya hiç benzeri gelmemiş bir devlet görürsünüz. Bu devleti iyice bilmeden Türk milletini tanımaya, bugün içinde bulunduğumuz çıkmazları izah etmeye imkân yoktur.

“Üzerinde yaşadığımız Türkiye, o devletin bir parçası, halkımız da o devletin sahibi olduğuna göre, bu ülkeyi ve halkı nasıl bileceğiz? Büyüklüğümüzün olduğu kadar küçüklüğümüzün de sebeplerini nasıl bulacağız?” (a.g.e., s.142)

Değerli hocamız, basiretiyle bugünleri de görmüş, bizleri şu sözleriyle, kuvvetle uyarmak ihtiyacını hissetmiştir:

“Şunu katiyen hatırdan çıkarmayalım: Türk milletinin düşmanı çoktur ve bu düşmanlar tarihin her devrinde bize karşı topluca hücum etmişlerdir. Anadolu’ya girişimizden ta 1914′ deki son Haçlı seferine kadar hiçbir zaman karşımızda tek düşman olmadı.

“Bugün bile Batı dünyasında birkaç insaflı münevver ve mütefekkir dışında hemen herkes Türklerin Anadolu’dan kovulmasını ister. Hristiyan dünyasının barışmaz düşmanlığı yanında bir de Kuzey komşumuz Rusya’nın asırlık istîlâ planları bulunmaktadır. Etrafımızdaki devletlerin hepsi ile dost, bir kısmı ile de ittifak içindeyiz, ama bunların hepsi de bizim aleyhimizdedir.

“Dış düşmanlar yetmiyormuş gibi, son zamanlarda kendi çocuklarımızın bir kısmı da Türkiye’yi esir edecek bir sistemin ajanları hâline gelmiş bulunuyor. Bütün bunlara karşı kim duracak? Hangi kuvvet milletimizi eskiden olduğu gibi bundan sonra da koruyacak?

“Elbette ki Türk ordusu. İşte bu ordu bize geçmişimizden kalan en büyük miraslardan biridir ve asıl kuvvetini maziden ecdadın ruhlarından almaktadır.” (a.g.e., s.152-153)

“Cidden şu necîb / asîl milletin sergüzeşt-i hayatı haşmetli, şerefli ve zevkli menkıbelerle dolup taşmaktadır.” (Mehmed Kırkıncı, Fikir Damlaları, İstanbul – Aralık 1992, s.143-144)

“İslâmiyetle mezcolmuş (aynîleşmiş) şu Müslüman Türk milletinin şahsiyet-i maneviyesindeki kabiliyet-i temeddünü (medenî olma kabiliyeti) enzâr-ı âleme (dünyanın nazarına) yeniden arzedilecek ve o, eski satvet ve haşmetiyle bütün milletlere rehber olacak bir mevki-i muallâya (yüksek makama yeniden) oturacaktır.

“İstikbâl buna hâmiledir. Evet, millî şuurla alûde (dolu), imanlı, faziletli, gayretli nesl-i cedît (yeni nesil) bu hakikati, biiznillah (Allah’ın izniyle) tahakkuk ettirecek (gerçekleştirecek)tir.

“(Çünkü) Anadolu, İslâm medeniyetinin bir Medîne-i Münevveresi’dir. O, bir darü’l-hikmettir (hikmet yurdu), bir darü’l-irfan ve bir darü’l-fünundur (ilim ve irfan diyarı), nazar-ı ibretle maziye bakılınca, Anadolu’da gûnâgûn (çeşit çeşit) İslâm medeniyetinin incelikleri, engin ve zengin güzellikleri görülebilir.

“Cihân, Anadolu’nun âfâkından (ufuklarından) intişar ve tecellî eden (çıkıp yayılan) mârifet ziyasiyle (ışıklarıyla) aydınlandı denilse sezadır (değer).” (a. g. e. 145-147)

Velhâsıl, işte Arnavutluk, işte Filistin, işte Afganistan, işte Doğu Türkistan. Devlet otoritesine halel geldiği, devlet zaafa uğradığı takdirde halkın nasıl başsız, başıboş olduğu, nasıl sahipsiz, hâmisiz kaldığı, o milletlerin çoluk çocuk nasıl perişan duruma düştüğü apaçık ortadadır.

Bu ibret tablosu karşısında “Allah devlete, millete zeval vermesin.” diyoruz vesselâm.

 

 

Sayın Bahçeli’ye Bir Açık Mektup Daha

0

Diyalog değil, monolog olsa da devam-

1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında 3 Kasım 2015 tarihli bir basın duyurusu ile daha sonra da 6 Nisan 2016 tarihinde Sayın Bahçeli’ye gönderilen bir açık mektupla -kamuoyuna da aktarılan- yaşanan günlere, siyasetteki gelişmelere ve olaylara dair naçizane duygu, düşünce ve görüşlerimi paylaşmaya çalışmıştım. Müspet bir gelişmeye vesile ve yine müspet bir tesir icrası mümkün olmasa da niyetimin “TARİHE NOT DÜŞME” gayreti olduğunu ifade etmiştim. İlgilenenler için “Yahnici-MHP-6 Nisan Mektubu” gibi ibareler ile internette aramalarla bulunup okunabilir.

Gelinen noktayla ve yaşanan yeni olay ve gelişmelerle ilgili yeni duygu, düşünce ve görüşlerimi de bir kere daha hem çok eski dostum Sayın Bahçeli ile hem de yine kamuoyumuzla -milliyetçi camia başta olmak üzere- paylaşmak istiyorum.

Şevket Bülent Yahnici

21.Dönem Ankara Milletvekili

MHP Eski Genel Başkan Yardımcısı

 

Sayın Dr. Devlet Bahçeli

MHP Genel Başkanı

ANKARA

1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında, 3 Kasım 2015 tarihli bir “duyuru” ve daha sonra da, Zat-ı alinize yazmış olduğum bir “açık mektup” ile düşünce ve görüşlerimi ifadeye çalışmıştım. 6 Nisan 2016 tarihli açıklamamın üzerinden iki aylık bir zaman geçti, birçok yeni gelişme yaşandı, olaylar oldu.Gelinen nokta, özelikle de “MHP Kurultayı” tartışmaları etrafında yaşanan hoş olmayan gelişmeler, gösterilen endişenin ve yaşanan telaşın ne kadar haklı olduğunu ispat eder niteliktedir. 7 Haziran 2015’ten, 1 Kasım 2015’e kadar iki seçim aralığında yaşanan oy kaybının, milletvekili sayısı düşüşünün ve dolayısıyla itibar zedelenmesinin mutlaka ve muhakkak analizinin yapılması gerekliliğine; muhasebe mecburiyeti ihtiyacının şart olduğuna dair âcizanebeyanlarımın doğruluğu beni her ne kadar keyiflendirmese de, birinin ve birilerinin bu doğruları söylemesinin ve “tarihe not düşme “ye devam etmesinin elzem olduğuna inanıyorum. Bu sebeple bir diyalog olmasa ve bir monolog şeklinde kalmaya mahkûm olsa da, sizinle dertlerimi, sıkıntı ve endişelerimi paylaşmaya devam edeceğim.

Türk siyaset sahnesinde 50 seneye yakın bir zamandan beri, CKMP, MHP, MÇP, sonra yeniden MHP olarak Türk halkının teveccühüne talip olan Milliyetçi Hareket’in 7 Haziran 2015 ‘den 1 Kasım 2015’e uzanan zaman aralığındaki hak etmediği düşüşten sonra yaşadığı olayların tek sebebi, yaşanılan derin yeistir. Sergilenen sorumsuz, vurdumduymaz; beceriksizlik ve başarısızlık sebebini içerde değil, dışarda arayan gerçekçilikten uzak tavır, milliyetçi camiayı çileden çıkartmıştır. Yeis ve üzüntü yanında barajın altına doğru erime endişe ve kaygusu, yirmi senedir sesini çıkartmadan “ya sabır“la hale katlanan camiayı bir şeyler yapma, hakkını arama noktasına getirmiştir. Genel Merkez’deki arkadaşlarımızın artık bu işi kavramaları ve kopup gelen selin önünde durmamaya çalışmaları elzemdir. Dağılacak, unufak olacak, barajın altındaki bir MHP’nin hesabını kime, nasıl vereceklerdir? “Sabırla koruk helva olur” olmasına da, bu söz mevsimliktir.. Sergilenen boş inadın ise, insanları bıktırıcı ve canından bezdirici neticelerini tahmin etmiyor olmak bile, siyasetteki öngörüsüzlüğün ispatıdır. Yirmi seneye yakın bir süredir beceriksizliği ve başarısızlıkları sesini çıkarmadan seyreden camianın tahammül sınırı aşılmış, yüksek sesle isyanını ifadeye başlamıştır. Genel Merkez cenahından “ne oluyor, ne gerek var Kurultay’a, doğrusu anlayamadık” yollu estirilen rüzgâr ise, suları durultacağına kabartmaya vesile olmaktadır.

MHP’de değişim isteyen ve iktidar hedefleyen seslerin çoğalarak dillendirilmesi, sadece milliyetçi camia için değil, Türk siyasi hayatındaki tıkanıklıktan bıkan; demokratik hayat ve demokrasi rejimi için derin endişeler besleyen büyük bir halk kesimi için de bir ümit kapısı ihtimalini ortaya çıkardı. Bıkkın ve bunalık halkımız, MHP etrafında şekillenen bu gelişmeleri “…acaba bir ümit ışığı mı?..” düşüncesiyle iyiye, güzele, umuda doğru bir yöneliş ihtimaliyle hoşlukla karşıladı. MHP’li olmayan, MHP’ye hiç oy vermemiş insanlarımız bile bir “merkez parti” olabilir yaklaşımına girerek MHP’deki gelişmeleri ve olayları yakından ilgiyle izler oldu. Fakat iki, üç aydır yaşanan gelişmeler ve AKP’li avukatlardan, paralelci hâkimlere kadar en olmayacak kişilerin de dâhil edildiği bir “sözüm ona hukuk savaşı” trajedisi ve karşılıklı yürütülen itham ve iftira dolu sözüm ona taktik savaşı(!) sonucu ümitler yerini “ah”lara, “of”lara bırakmak üzeredir. Şu anda MHP’nin üzerinde adeta bir projektör vardır. Bu şu demektir, MHP şu an itibarıyla sadece MHP’lilerin ve milliyetçi camianın değil bütün Türk halkının ilgi, heyecan ve beklenti kapısı olmuştur. Çünkü milletimiz demokratik hayatın kilitlendiğini düşünmektedir. Demokrasi rejiminin çıkmazda ve açmazda olduğu endişesi geniş halk kitlelerinin müşterek meselesidir. %20-25 Aralığında oy alan, en fazla %30 oy alabilir diye tahmin edilen, iktidar şansı da görülmeyen bir Ana Muhalefet Partisi ile , %50-55’lere ulaşabilecek bir potansiyeli sergilediği açık olan mevcut iktidar görüntüsüne dayalı bir yapı Türk halkı için endişe kaynağıdır.İktidarı ve iktidardaki partiyi sarsıcı, başıboş ve sorumsuz gidişe dur deyici, % 10-15-20 ‘lere varan bir oyu iktidar partisinden kopartabilecek ölçüde başarılı bir muhalefetin 2002’den bu yana ortada bulunmayışı endişenin boyutunu büyütmektedir. Ne yazık ki, bu muhalefetzafiyeti iktidara yaramakta, Türk halkı hiçbir umut ışığı göremediği muhalefetle oyalanmak yerine dönüp dolaşıp iktidara yanaşmaktadır. 7 Haziran 2015 -1 Kasım 2015 olayı tipik örnek olmadı mı?. CHP ve AKP dışında yeni bir siyaset çizgisi etrafında doğabilecek bir yapılanma halkın büyük kesiminin beklentisi haline gelmiştir. Bunu görebilmek ve gereğini yapmak şarttır!.. Bu tarifin bugünkü haliyle MHP olmadığı, olamayacağı açıktır..Zira 2007-2011-2015 seçimleri ve referandum oylaması gösterdi ki, MHP’yi bugün yönetenlerin böyle bir hedefi yoktur, gayreti hiç yoktur.

Türk Milleti rahat bir nefes alabilmek adına; çocuklarının geleceği adına; demokratik hayatın ve demokrasi rejiminin sağlıkla işlemesi adına adeta, MHP’den medet umar hale gelmiştir. Denilebilir ki, bu anlamda ümidini MHP’ye bağlamıştır. MHP, şu anda MHP’lilerin, oy ve gönül verenlerinin, milliyetçi camianın beklentisi olmaktan çıkmış, milletin meselesi haline gelmiştir. Böyle olduğunun farkına varamamak, böyle olduğunu görememek veya o tarafa doğru bakmayarak görmezden gelmek üzücüdür. Halkı üzmektir. Yarım asra yakın bir zamandır doğru dürüst bir iktidar yüzü göremeyen, gördüğünden de bir şey anlamayan, havanda su dövüldüğüne inanmaya başlayan MHP’li camia kadar, bütünüyle milletimizi ve beklentilerini de yok saymak tuhaf bir haldir, anlaşılmaz bir iştir. Mevcut tavırdan ve yanlıştan hala vazgeçmek mümkündür.

Türk halkı sıkılmıştır, bunalmıştır. Sıkıntısından, bunaltısından kendisini kurtaracak; demokrasi rejimine sahip çıkacak; demokratik hayatın kilidini kıracak önderliğe susamıştır. Bu susuzluğunda MHP’yi su içebileceği bir çeşme olarak görmeye hazırdır. MHP’ye en az %25,%30’larda oy vererek demokratik hayat için sağlanacak bir iyileşmenin ümidi içindedir. Bunu görmemek ve bu beklentiyi karşılayabilecek şekilde dizaynedilememek ise MHP’yi eritir, bitirir… Buna sebep olanları tarih affetmeyecektir. MHP’nin sağlığıyla, demokrasimizin, demokratik hayatımızın sağlığı, sağlıkla işleyişi neredeyse geniş kitleler indinde eşdeğer hale gelmiştir. Nereden baksanız bu düşünce ile hareket edecek halkımızın “sağlıklı bir MHP’ye” %15-%20’lere varan yeni bir oy tabanı kazandıracağı görülmektedir. Bu tespiti yapan insanları art niyetli olarak ilan etmek, paralelci’likv.s. ithamlara maruz bırakmak doğru olamaz.

Sabır koruğu helva yapar, ama inat çürütür…….MHP, yol ayrımındadır.

Sizinle yola çıkarken o günlerde dediğimiz gibi hem “..MHP ideolojik hassasiyetlerini kaybetmeden kitle partisi de olabilecek..” hem de böylelikle demokrasi rejiminin ve demokratik hayatın işleyişinin sağlığa kavuşması yolunda millete önderlik etmiş olacaktır. Bu yöndeki beklentiyi karşılayamamış, iç çekişmeleriyle kendi insanını da, genel anlamda Türk halkını bıktırmış ir MHP ise siyaset tarihinin yazdığı eski bir hikâye olacaktır.

Kısır olduğu gün gibi açık olan ve hiçbir doğum için “müjdeli haber” niteliği taşımayan mevcut görünüm ve sergilenen karşılıklı itham ve iftiralarla dolu yine kısır sen-ben kavgası Türk halkının bir an için MHP’ye yönelen ümitlerini kıracak ve MHP sayesinde ulaşılacağı hayal edilen günler için duyulan heyecan yok olacaktır.

“Bunları söylüyor, yazıyorsun, peki çare nedir?” diye bir soru sorulabilir. Sadece bu yazılanların haklı olup olmadığını düşünmeye başlamak bile çözüme doğru iyi bir başlangıç adımı olacaktır… Ayrıca önder ben değilim, lider değilim, genel başkan, yönetici değilim. Doğru adım atma iradesinin hüküm vereni ve hüküm yeri ben değilim ki, çözüm şudur diyeyim. Çözüm yeri “bey” iradesiyle toplanacak “bey divanı”, “meşveret meclisi” olmalıydı. İnşallah zaman geçmemiştir! Benim evde iki emektar daktilo var. Birisi 1970 öncesinden kalma.. CKMP’nin, MHP’nin çok bildirisini, tüzüklerini, programlarını, seçim beyannamelerini yazdı. İkincisi ise, 1987’den itibaren MÇP tüzüğünü, programını yazdı, seçim beyannameleri onunla yazıldı. Daktilolar eskidi, artık bilgisayarlar var. Ben ne daktiloların ne de bilgisayarın “bir zamanlar bir MHP vardı” diye yazmasını istemiyorum. Ne olur siz de istemeyin!.. MHP’lilerin ve milliyetçi camianın, iktidara susamışlığını görmek, en başta yöneticilerinin görevidir. Siyaset bir yere gelmek, başarmak, bir yerlere varmak için yapılır. Vekâleten görev aldıkları kitleyi iktidara taşımak lider kadronun yükümlülüğüdür. Kitle, bu konudaki inancını kaybetmiş ise, heyecan kaybolur; ısrar faydasızdır. Kendi öz kitlesinin, inananlarının heyecanını ateşleyemeyen yönetim, geniş halk kitlelerinden teveccüh göremez.

Anlayın artık, Hz. Mevlana’nın dediği gibi “.. artık yeni bir şeyler söylemek lazım cancağazım”.. Yoksa benim evdeki daktilolara döneriz…Bu yazı hem vallahi hem billahi Zat-ı alinizin aleyhine bir şeyler söylemek adına kaleme alınmış değildir, yazdıklarım hem sizin hem davamızın bana düşündürdükleridir..

Saygılarımla,

Şevket Bülent Yahnici

 

 

Kaybolan Yıllar

0

“Hindi gönlüm hindi gönlüm,

Aşağılara indi gönlüm.

Değme suyu içmez iken

Değirmen suyuna indi gönlüm”

 

AKP hükümeti son günlerde özellikle Ahmet Davutoğlu Başbakanlıktan alınıp Binali Yıldırım’ın Başbakanlığa gelmesiyle hükümet uygulamalarında bir takım değişikliğe gitme eğiliminde olduğu görülüyor. Bunlardan birincisi Binali Yıldırım Başbakanlığa atandığı günkü ilk konuşmasında: “Komşularımızla düşmanlıkları azaltıp, dostlukları artıracağız” manasındaki sözleriyle anlaşılıyor ki, Ahmet Davutoğlu’nun uygulamalarının aksine bir politika izlenecek.

 

*Takip edenler bilirler, bu sözler söylendikten hemen sonra Vatan Partisine mensup bir heyet, Suriye Devlet Başkanı Esat’ı ziyaret’e gitmişlerdir. Kuvvetle muhtemeldir ki bu ziyaret, AKP hükümetinin arzusu ile gerçekleşmiştir.

 

*4 Şubat 2010 yılında, “askeri darbeye zemin hazırlıyor” gerekçesiyle kaldırılan EMASYA protokol’ü, Güneydoğu da bitmeyen PKK terörü, bazı vali ve kaymakamların yetersiz kalması veya taraflı olması dolayısıyla bugün tekrar eski yetkisi asker’e tekrar iade ediliyor.

 

* Yunanistan’ın karasularını 6 milden 12 mil’e çıkardığında Türkiye’nin bunu savaş suçu sayacağını açıklayarak 8 Haziran 1995 tarihinde aldığı “CASUS BELLİ” Kararı’nı iptal eden AKP Hükümet’i, Yunanistan’ın 17 Ege adası ve bir kayalığımızı işgal etmesine rağmen henüz hiçbir yaptırımda bulunmamıştır. İnşallah sıra bir gün ona da gelir ve Ege denizi bir Yunan gölü olmaktan kurtulur.

 

*Suriye’de düşürülen Rus uçağı dolayısıyla gerilen Türkiye – Rusya ilişkileri, 12 Haziran Rusya’nın mili günü olması dolayısıyla Gerek Cumhurbaşkanınca gerekse Başbakan Yıldırım Akbulut tarafından çekilen kutlama mesajları, görülüyor ki Rusya’ya karşı da bir yumuşama, iyi niyet eli uzatılıyor. Bakalım bekleyip göreceğiz, Rusya’nın tavrını. Bu kutlamalar cevabını nasıl bulacak?

 

*İkinci dünya savaşında dünyanın en büyük “Soykırım“ını yapmış Almanya’nın Türkiye aleyhinde aldığı sözde “Ermeni Soykırım’ı” kararı, her iki taraf için de rezaletin son perdesi görülüyor. Bu karar Alman Parlamentosu’ndan çıkıncaya kadar hiçbir girişimde bulunmayacaksın, bekle gör politikalarıyla ancak bu netice alınabilirdi. Türk asıllı vekillerce Türkiye aleyhine verilen önergeyle. Eğer şimdikilerin yerinde Monşer diye alaya aldığınız tecrübeli diplomatlarımız olsaydı, bu iğrenç olay yaşanmayacaktı.

 

Beğenseniz de beğenmeseniz de sizin tabirinizle “90 Yıllık Mola“‘da, Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok kazanımları, tecrübeleri ve yetişmiş devlet adamları vardı. Bu sayılan meziyetlerin hepsini 14 Yılda elinizin tersiyle itip Türk Devletini gerek dünya milletlerinden ve gerekse komşularından izole ederek, münzevi hayata terk ettiniz, bunun adını da “İtibarlı yalnızlık“koydunuz. Milletler arası diplomasi’nin kabadayılıkla, kuru gürültüyle olamayacağını hesap edemediniz, her önünüze gelenle kavga ettiniz ve aldığınız sonuç ortada.

Son yaptığınız uygulamalardan görülüyor ki; bu yapılan hataların hepsini, 17/25 Hırsızlık ve yolsuzluk olaylarını nasıl ki Fethullah’çı örgütün üzerine atıp kandırıldık dediğiniz gibi, bir zamanlar dışişleri bakanlığı daha sonra da başbakanlık yapmış olan Ahmet Davutoğlu’nun üzerine atıp kurtulmak istiyorsunuz. Yandaşlarınızı belki kandırırsınız lâkin ne sağduyulu insanları nede tarihi asla kandıramayacaksınız.

Hatalarınızdan geri dönüşünüz güzel ama Türkiye’ye çok zaman kaybettirdiniz, kan kaybettirdiniz can kaybettirdiniz. İnşallah aklınız başınız gelmiştir. Zira Türk Devletinin başka hatalar yapmağa artık tahammülü kalmamıştır.

Saygılarımla.

 

 

Başiskele’de Millî Mücadele – 22

0

6  Haziran 1921     Harekâtı

Seymen önlerindeki Kılkış Zırhlısı Marmara’ya geçerken, Averof Zırhlısı da İzmit

önlerine gelmiştir.

 

v            8  Haziran      1921     Harekâtı

Seymen İskelesi’ne baskın yapan Bahçecik Mıntıka Kumandanlığı’na bağlı

kuvvetler, Yunanlılara epeyce zayiat verdirmişler ve Bahçecik – Seymen yolunu kontrol altına almışlardır. Yunanlılar bu baskın karşısında karadan ve denizden şiddetli top ateşi açarak Seymen İskelesi’ndeki binaları yakıp yıkmışlardır.

 

v            10  Haziran    1921     Harekâtı

Bir gün evvel Seymen İskelesi’ne baskın yapan Değirmendere Müfrezesi kayıp

vermeden mevzilerine dönmüş, Yunanlılar bu baskınının intikamını almak için etraftaki hedeflere topla ateş etmeye başlamışlardır. Fakat Değirmendere Müfrezesi’nin bulunduğu Servetiye Armutboğazı’na açılan ateşin yoğun olmasına karşılık tesiri olmamıştır.

 

v            14  Haziran    1921     Harekâtı

Değirmendere Müfrezesi, bir torpidodan Seymen’e çıkarılan 50 kadar asker ile 30

kadar askerin muhafazasında Bahçecik’ten çıkan 8 arabalık bir nakliye kolunun birleşmelerini önlemiş ve Yunanlılara 4 ölü verdirmiştir.

 

v            15  Haziran    1921     Harekâtı

Değirmendere Müfrezesi gece Bahçecik’e baskın yapmış, Seymen’e gönderilen

müfreze, torpidonun projektörle aydınlatma yapması sonucu etkili olmamıştır. Fakat baskından telaşa düşen Yunanlılar sabaha kadar ateşlerini sürdürmüşler ve kuvvetlerinde değişiklik olmadığı anlaşılmıştır.

Yunanlılar, yerli Rum ve Ermeni muhacirleri eşyalarıyla birlikte İzmit’ten tahliye etmeye başlamışlardır. Ay içerisinde İzmit çevresindeki 25 bin Rum ve 5 bin Ermeni, Trakya Bölgesi’ne sevk edilmeye başlanmıştı. Bahçecik ve Ermeşe (Akmeşe) Ermenilerinden 1800’ü Tekirdağ’daki eski Türk kışlasına yerleştirilmişlerdi.

 

v            16  Haziran    1921     Harekâtı

Bahçecik baskınında Yunanlıların epeyce telefat (kayıp) verdiği anlaşılmış ve

yaralıları tahliye için Seymen İskelesi’ne Kızılhaç bayrağı taşıyan bir motor gelmiştir. Körfez’de bulunan bir nakliye gemisinden Kazıklı (Kavaklı) İskelesi ve Tatar İhsaniye Köyü’ne 8 mermi atılmış, 1 kız çocuğu ağır ve bir kadın hafif yaralanmıştır.

 

v            17 Haziran     1921     Harekâtı

Bahçecik’te bulunan taburun kumandanı, Değirmendere Müfrezesi’nin yaptığı

baskında aldığı yaralar sonucu ölmüştür. Sabahleyin Yunanlılar, 80 kişi tahmin edilen bir kuvveti 2 motora bindirerek Bahçecik’e çıkarmışlardır.

Yunanlılar, Bursa yönünde çekilme yolunu emniyete almak üzere Bahçecik

doğusundaki Soğuksu tepesine bir miktar asker ile 2 dağ topu yerleştirmişlerdir.

 

v            18 Haziran     1921     Harekâtı

Mürettep Fırka Bölgesi’nde: Geyve Boğazı’nda ateş teatisi olmuş, Yunanlılar bir

miktar piyade ile 2 cebel (dağ) topunu Derince’den Mahmutpaşa Çiftliği – Başiskele yolu ile Servetiye’nin Soğuksu tepelerine yaklaştırmışlar ve burada bir taarruz ihtimali belirmiştir.

Saat 14 00’te düşmanın, torpidolarının himayesinde asker ve çete karışık olarak bir tabur kadar kuvvetin Tatar İhsaniye şarkında (doğusunda) Yazlık ve Manastır (Panayır) tepelerine vuku bulan taarruzu, karşı taarruzla tard edilmiştir (kovulmuştur). 20 kadar telefat (kayıp) verdirilmiştir. Kovanlardan muhtelif çapta silah kullandıkları anlaşılmış ve bir araba tahrip edilmiştir.

 

v            19  Haziran    1921     Harekâtı

Servetiye Milli Taburu’nun 3.Bölüğü tarafından savunulan Servetiye – Taştepe

mevzilerine taarruz eden Yunanlılar tard (def) edilmiş, Seymen İskelesi’ni tamir eden Yunanlılar, torpidodan çıkardıkları bir cebel (dağ) topunu Çuhahane’ye yerleştirerek mevzilere ateş etmeye başlamışlardır. Ayrıca 50 kişilik bir kuvveti Derince’den Seymen’e göndererek Bahçecik’teki kuvvetlerini arttırmaktadırlar. Yunan uçakları da Geyve Boğazı’ndan Bahçecik ve Değirmendere’ye kadar olan bölgede keşif uçuşları yapmışlardır.

v       20  haziran    1921     harekâtı

Değirmendere bölgesinde Yunanlıların 50 kadar nizamiye askeri Yeniköy ile

İleriköy arasından İcadiye’ye kadar sokulmuşlar ve “müteşebbis 4 neferin” yetişmesi üzerine mağlup edilmişlerdir. 6 Yunan askeri öldürülmüş, 6 silah ve 1 adet 10’lu tabanca ele geçirilmiştir.

20 Haziran gecesi Sakarya’nın bir kıyısından öbür kıyısına sallarla geçen kuvvetlerimiz düşman üzerine atıldıktan ve Yunanlılar, İzmit ile Seymen İskelesi istikametinde çekilmeye başladıktan sonra düşmanın muntazam çekilmesine fırsat bırakmamak gerekiyordu. İzmit istikametine çekilen düşman kuvvetlerini Miralay Emin Bey’in (sonradan İstanbul Merkez Kumandanı Emin Paşa) kumandasındaki kuvvetlerimiz ve Seymen istikametine çekilen kısmını da Nurettin Bey’in emrindeki kuvvetlerimiz takip ediyordu.

 


Averof Zırhlı Kruvazörü: 1910 model, 11 bin ton, 22.5 mil sürat, 4 adet 233 mm.’lik top, 8 adet 190 mm.’lik top, 16 adet 12 librelik top, 3 adet 450 mm.’lik sualtı kovanı (ÜZMEZ, Ali, Milli Mücadele’de Servetiye Cephesi, Sayfa 98, KBB Kültür Yayınları, 3.Baskı, İzmit, 2008).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 149, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds.11, Fhr. 72/41), (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr. 72/4).

A.g.e. Sayfa 150 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr 33/3)

A.g.e. Sayfa 151 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr 35/2)

A.g.e. Sayfa 153 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr 45)

A.g.e. Sayfa 154 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr 45/1)

A.g.e. Sayfa 154 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr 49)

SELVİ, Yrd. Doç. Dr. Haluk, Ermeşe (Akmeşe) Manastırı ve Ermeni Olaylarındaki Yeri, ASAM Kongre Tebliği, Sayfa 9 ( www.satemer.sakarya.edu.tr/pdf/ermese.pdf ).

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 155, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds.11, Fhr. 50).

Yunan tabur komutanı muhtemelen binbaşı rütbesinde, Yunan komutanla öldürülen İngiliz generalden sonra Bahçecik Cephesi’nde öldürülen üçüncü üst düzey komutan.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 155 – 156, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds.11, Fhr. 50).

SOFUOĞLU, Doç. Dr. Adnan, Milli Mücadele Döneminde Kocaeli, Sayfa 174, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006 (Türk İstiklal Harbi’nden).

Aşağı Yuvacık’ın doğu mahallesi.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 157, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds.11, Fhr. 58/2).

A.g.e. Sayfa 159 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr 62/3)

A.g.e. Sayfa 160 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds. 11, Fhr 64/3)

Muhtemelen Ferhadiye.

ÇAM, Dr. Yusuf, Milli Mücadele’de İzmit Sancağı, Sayfa 162, İzmit Rotary Kulübü Yayınları, İstanbul, 1993 (ATASE Arş., Kls. 1166, Ds.11, Fhr. 1/7).

ÖZALP, Org. Kazım, Milli Mücadele (1919 – 1922) II Belgeler, Sayfa 178, TTK, Ankara, 1989.

 

 

Sayın Bahçeli ve MHP Genel Başkan Adaylarına Açık Mektup

0

Şu an Türkiye içte ve dışta çok büyük tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya. İçte resmen PKK bölücü terör örgütüyle savaşıyoruz, dışta da her an savaşa girebiliriz. Başımızda Başkanlık sevdasına tutulmuş bir CB var, onunla ilgili anayasal değişikliği nasıl yaptırabilirim uğraşında. İktidar ve hükümet, tam bir biat kültürüyle onun bu tutkusunu gerçekleştirebilmenin formüllerini arıyor. 14 yıllık AKP iktidarı fiziki anlamda kazandırdıklarını gölgede bırakan bir manevi enkaz yarattı. Bu iktidarın ana damarı olan İslamcı gelenekten gelenlerin egemen olduğu AKP, intikam hırsıyla bütün kurumları ele geçirmeye, karşısında gördüklerini susturmaya ve sindirmeye ve 90 yıllık Cumhuriyet kazanımlarını yok edip kendi kabullerini topluma dayatmaya çalışıyor.

Milli bayramlar ve milli değerlerimiz yeterince aşındı, milli kimliğimiz tartışılır oldu, 36 etnik gruptan oluştuğumuz söylene söylene milli birlik ve beraberliğimiz zayıfladı, yanlış çözüm politikaları ile ülkenin birlik ve beraberliği tehdit altında, nefret diliyle iktidara muhalefet edenler ötekileştirildi. Yandaş olmayan bürokratların tamamına yakını kıyıma uğratıldı. Kendini geçmişte ülkenin zencileri hissedenler, kendileri gibi düşünmeyen ve yaşamayanları zencileştirmeye çalışıyorlar. Milli geliri kendisine yetmeyen, ekonomisi bozuk, 8-9 milyon işsizi olan ve bu yetmezmiş gibi, tarafı olmadığı bir savaştan kaçan 3,5 milyon Suriyeliyi ülkemizde barındıran bir iktidarımız var. Sınırlarımız dışında, Suudi Arabistan ve Katar’dan başka dostumuz yok.

Millet, bu iktidardan bezgin, yorgun ve tedirgin.Milletimiz  buna rağmen, kifayetsiz bir muhalefetimiz olduğu için, özellikle MHP, 7 Haziran’da kendisine sunulan iktidar ortağı olma imkanını değerlendiremediği için, 1 Kasım 2015’te beş ay önce verdiği 2 milyon oyu geri alıp tekrar AKP’ye tek başına iktidar olma imkanı verdi. MHP içi muhalefetin 1 Kasım seçimlerinden sonra 5-6 genel başkan adayıyla MHP yönetimine karşı açtığı bayrak, her görüşten vatandaştan büyük ilgi görüyorsa, bunun tek sebebi, her şeye rağmen bu iktidardan kurtuluşun tek adresi olarak MHP’yi görmelerindendir. Çünkü CHP’nin genetik yapısıyla oynandı, kozmopolit bir yapısı var, Cumhuriyetçi seçmenine güven vermiyor. Bir de, ne yaparsa yapsın, bugünkünden daha fazla oy alamaz imajı milletin belleğine yerleşti.

Şimdi ilk hitabım Sayın Devlet Bahçeli’yedir. Bu millet sizi, kavgacıları ve mafya bağlantılıları MHP’ye sokmayıp, bu konuda toplumdaki yanlış ülkücü imajını değiştirdiğiniz, barışçı bir tutum sergilediğiniz, adınız gibi devletçi olduğunuz, ciddi bir devlet adamı imajı çizdiğiniz, dürüst ve mert olduğunuz için benimsedi ve destekledi. Ama siz yeterince millete gidip ona dokunamadınız, sesinizi yeterince duyurup derdinizi anlatamadınız, kendi projelerinize bile sahip çıkamadınız, yeni projeler ve politikalar üretemediniz, diyalog ve hoşgörü kapılarını herkese kapattınız, iktidar olmaya hevesli görünmediniz. Muhalefete muhalefet ettiğiniz kadar, iktidara muhalefet edemediniz, hatta kamuoyunda iktidarın gizli ortağı olduğunuz imajını uyandırdınız.

Bunların sonunda millet, size yeterince destek vermedi ve başarısız oldunuz. Başarısız olmak ayıp değildir, herkesin başına gelebilir. Ama önemli olan camianız ve milletimiz nezdindeki itibarınızdır. Son dönemde bu konuda epey puan kaybettiniz. İnanın bu konuda çok üzülüyoruz. Bunun için bir an önce size yakışanı yapıp, kendi açtığınız hukuki sürece saygı gösterip, 19 Haziran’daki MHP olağanüstü kurultayına katılınız. Çevrenizdeki partideki koltuklarından olma korkusu içinde yaşayanların yanıltıcı telkinlerine kesinlikle uymayın. Size yakışan kurultayın sonuçlarına saygı göstermek ve Onursal Başkan olarak hayatınızı sürdürmektir.

İkinci hitabım MHP Genel Başkan adayı olan arkadaşlarımızadır. Sizler bu partinin hangi süreçlerden geçerek, hangi telafi edilmez fedakârlıklarla buraya geldiğini biliyorsunuz. MHP, basit ve sıradan bir siyasi bir parti değildir, bir inanç ve ideal, bir dava partisidir. Birçok görüşleri zaman içinde haklı çıkan yüzde yüz yerli ve milli, aynı zamanda çağdaş, tarihimizin her dönemiyle dost, vizyonu dünyayı kuşatan yüce bir davanın mensuplarıyız. Bu dava; nefislerinden, şahsi hırs ve ihtiraslarından vazgeçerek, serdengeçti bir tavırla, millet ve Allah yolunda çalışmayı ibadet bilen milliyetçi ve ülkücü dava adamlarının çabalarıyla buraya kadar geldi.

Şimdi siz böyle ulvi ve yüce bir davanın liderliğine talip oluyorsunuz. Millet sizden çok şey bekliyor ve onun için toplantılarınıza ilgi gösteriyor. MHP’liler sizi birer samimi dava adamı olarak görüyor. Şimdi zaman imtihan zamanıdır. Önce bu imtihanı nefislerinize karşı kazanacaksınız ve beninizi öldüreceksiniz. Birlik ve beraberlik içinde hareket edeceksiniz. Küçük menfaat hesaplarına, ayak oyunlarına girmeyeceksiniz. Birlik ve beraberlik içinde hareket edeceksiniz. Şahıslar gelip geçicidir, aslolan davadır. Parti tabanında ve toplumda en fazla karşılığı olan arkadaşınızın etrafında birleşeceksiniz. Bölünmeyeceksiniz, oyuna gelip birbirinize düşmeyeceksiniz, birlikte hareket edeceksiniz. Bu davanın hepinize ihtiyacı var. Bunun aksini yapar, nefsinize gem vuramazsınız, bu davaya gönül verenlerin ve size umut bağlayan vatandaşların lanetini kazanırsınız ve siyasi tarihin çöplüğüne atılırsınız.

19 Haziran, hem MHP’nin, hem de bu iktidardan bunalan ve bir çıkış yolu arayanların son ümit durağıdır. Konu, MHP için siyasi arenada güçlü bir aktör olup olmamak, milletimiz içinse bu iktidara mahkûm olup olmamaktır. Sayın Devlet Bahçeli ve MHP Genel Başkan adayları bu umutları boşa çıkarmayınız, MHP’lilerin ve milletimizin yüzünü güldürünüz.

19 Haziran MHP Olağanüstü Kongresi milletimize hayırlı ve uğurlu sonuçlar doğursun.

 

 

Prof. Dr. Erol Güngör’ün Gözüyle Osmanlılarda Devlet Anlayışı (5)

0

“Çin’e kadar elini kolunu sallayarak gezen bir Macar şimdi kendi köyleri arasında pasaportsuz dolaşabiliyor mu?

“İmparatorluktan ayrıldıktan sonra bunlardan hangisi şerefli ve itibarlı bir devlet olabildi?

“Kendi hâline bırakılsaydı, Osmanlı vatandaşlığını bırakarak Suriye, Ürdün veya Irak vatandaşı olmayı tercih edecek tek kişi bulunur muydu?

“Türk hâkimiyetinin sona erişinden yüzelli yıl sonra bir Yugoslav tarihçisine ‘İmparatorluğumuz yıkılmadan önce ne kadar mesut ve haysiyetliydik’ dedirten kudret nedir?

“Bizi bıraktığınız için kabahat sizdedir, diyen Yunan askerî ataşesine bu sözü kim söyletiyor?

“Yunanistan’la mübadele edilen Anadolu Rumları niçin ‘gâvur elinde kaldık’ diye şikayet ediyorlar?

“Gül Baba türbesi önünde milletinin kaderine ağlayan Macar tarihçisi; ‘Arap birliği sadece Türkler zamanında vardı’ diyen Lübnanlı tarihçi,

“Türklerle birlikte huzur ve bereket de gitti diyen Yemenli,

“Osmanlı valilerini evliya mertebesine çıkaran Bağdatlı,

“Türkler geliyor diye evine Türk bayrağı çeken Suriyeli hangi hasreti dile getiriyor?

“Niçin dünyanın büyük hukukçuları arasında, bir Hukuk Fakültesi profesörünün değil de, Ahmet Cevdet Paşa’nın adı geçiyor?

“Niçin Fransa Devlet Başkanı, ‘Siz Bâki gibi şâirler yetiştirmiş bir milletsiniz’ diyor?

“Atalarımız ülkeler fethedip yağmacılıkla uğraştılar ha! Siz bütün bu yüksek aklınız ve ileri bilginizle iki dönümlük bir yer fethedebilir misiniz?

“Bir orduyu bir yerden başka bir yere götürebilmek, üstelik yabancı topraklarda zafer kazanabilmek için nelerin gerektiğini bilir misiniz?

“Bunun için her şeyden önce saat gibi işleyen bir idarî sistem lâzımdır. Böyle bir sistem kuramayanlar sadece kendi ülkesinde birbirinin arazisini işgal etmekle, kendi vatandaşına karşı zafer kazanmakla uğraşır. Yağmacılıkla altı yüz değil, altmış sene ayakta kalmış bir devlet gösterebilir misiniz?

“İdaremiz altındaki milletleri sömürdüğümüze dair en ufak bir örnek verebilir misiniz?

“Bizim Macaristan’a, aldığımız gelirden fazla masraf yaptığımızı sosyalist bir ülke olan Macaristan’ın tarihçileri ortaya koydular. Siz devletin bu masrafa niçin katlandığını da kolayca anlayamazsınız. Bunu ancak dünya çapında dış politika yürüten bir devletin idarecileri bilirler.

“Haçlı ordularını imha eden devletin küçük bir Karaman Beyliğine niçin harp açamadığını,

“Rum Kara Todori Paşa’nın azınlıkları şımartmak isteyen Avrupa diplomatlarına karşı devletin hükümranlığını niçin müdafaa ettiğini,

“Yavuz’un kendi öz kardeşlerini, Kanunî’nin kendi oğullarını niçin idam ettirdiğini,

“Ordulara hükmeden paşaların iki satırlık bir ferman karşısında boyunlarını cellâda niçin uzattıklarını,

“Romanya’da bir kalenin düşman eline geçmesi üzerine İstanbul’daki padişahın niçin felç olup öldüğünü,

“Soylu bir ailenin kızıyla evlenen bir padişahın niçin öldürüldüğünü,

“Krallara baş eğdiren insanların yoksul bir derviş karşısında bütün gurur ve azametlerini niçin terkettiklerini,

“Deli denilen bir sultanın ekmek fiyatları artınca niçin geceleri uyumadığını hiç düşündünüz mü?” (a.g.e., s.139-141)

“(Niçin) Fahreddin Paşa’nın ordusu çekirge yeyip çarık kemirerek (Hz.) Peygamber’in merkadini müdafaa etti?” (a.g.e., s.151)

“Eskiyi bırakalım da şimdiki hâlimize bakalım. Bugün dünyanın sonuncu devletleri arasında geliyoruz, diyenler de bulunacaktır. Taşer o zaman size şu cevabı verir: İşte bu günkü hâle gelişimiz o eskiyi bırakmamızdandır.

 

 

Diriliş Akademisi’nde Sohbet

O gün Cuma idi.  Kilis’ten gelen kentin önemli bürokrat ve aydınlarından Mahmut Kaçarlar ile Fatih Camii’nde buluştuk. Cami sabah namazları dahil her zaman olduğu gibi dolup taşıyor. İnsanlar akın akın Fatih’e koşuyor. Renk renk bu insanlar. Üstelik değişim; değişik milletlere mensup ümmetin bireyleriyle. Hoca vaaz ediyor önce. Vaazı dinlemek için zaten cumaları cami erkenden doluyor. Sonra gelenler  mini bir ev gibi iç avluya yerleştirilmiş tahta dolaptan ince hasırlar çıkarılarak yerlere seriliyor. Güneş o gün iyi ısıtıyordu ki hep gölgeler tercih edildi. Edildi ama güneşli bölümler de cemaate kavuştu. Ezan okundu, hoca efendi hutbede doğruluktan bahsetti. Bazı büyük günahları hatırlattı. Zina etmeyin, içki içmeyin dedi. İyi adam olun demeye getirdi konuşmasında. Böylesi hatırlatmaları ben çocukluğumdan beri hep duyarım, ancak İslam coğrafyasında önemli bir değişim-dönüşüm olmaz.

Ünlü alimimiz ve felsefe hocamız Rahmetli Doç. Dr. Nurettin Topçu’nun(1909-1975) Bolu’da din adamlarına verdiği resmi seminerdeki dersi kitaplarından okumuştum. Topçu Hoca din adamlarına “İnsanları sürekli cehennem-i zumara ile korkutmayın, hayatı ve yaşamayı sevdirin, faydalı, hayırlı olmayı, öğrenmeyi, öğretmeyi, paylaşmayı belletin” diyordu. Çok haklıydı.  Ben bunlara bir şey daha ekliyorum iddialı olmalı Müslümanlar. En iyi doktor, en iyi hukukçu ve en iyi mühendis, en iyi müteşebbis, hatta hatta dünyanın en iyi musluk tamircisi benim diyebilmeliydi Müslümanlar. Bir şey değil, çok şey icat etmeli insanlığa faydalı olacak. Ancak din adamlarımızın önemli bir bölümü tekrar tekrar hatırlatmalarının tümünde kolaycılık yapıyor, motivasyonların yükselmesine, meselelerin aydınlatılmasına katkı veremiyorlar.

 

Molla Güran’indeki Gül Muştusu

Yıllarca yaşadığım Fatih’i Sokak Sokak bilirim. Yürüyerek Fatih’in marka bir yeri olan İnkılab Yayınları’na gittik önce. Hasan Güneş Bey’in konuğu olduk.Yazarlık ve yayıncılık artık günümüzde fedakarlığın yapıldığı, her şeyin göze alındığı bir dönem olarak yaşanıyor. Öte yandan da gençlerimizin “oku” emrini “okuma” olarak algıladığı ve kamu yöneticilerinin de buna sus pus olduğu bir dönemden geçiyoruz. Hasan Güneş Bey’in Fatih Pehlivan’da sofrasını ve ikramını paylaştık. Yayınlarından paket ettirdi. Vedalaşırken Diriliş’e doğu çevirdik aklımızı ve bedenimizi.  Fatih sokakları artık trafiğin ölçüsüz biçimde park ve seyrettiği bir yer olmuş. Kırmızı ışıkta bile araçlar durmayabiliyor. Yaya geçitlerini görmezden gelebiliyor sürücüler. Yaşlı, hamile ve hasta yahut engelli insanlarımızın Rabbim yardımcısı olsun. Vatan Caddesi’nden Molla Gürani’ye çıkışımızı sabrımıza borçluyuz. İnatla bekledik karşıdan karşıya geçmeyi ve yayalara yeşil ışık yanmasını. Gerçi kimse ışıklara da riayet etmiyor ama biz uyduk, araçlar uymadı. Hele hele magandalar.

Mahmut Kaçarlar Kilis’ten Nezih’in fındıklı lokumunu getirmiş. Manavdan da mevsimlik beyaz dut aldı bana fırsat vermeden.

Üstad İstanbul Fındıkzade’deki Diriliş Yayınları ve Gazetesi’ne genelde saat 17.00’den sonra geliyor. Ancak haftada bir gün Cuma namazını müteakip yazıhanesine teşrif ediyor. Biz bu hususu dikkate alarak gittik. Yusufpaşa durağındaki Yüce Diriliş Partisi’ndeki Cumartesi sohpetleri ise umumiyetle saat 19.00’da gerçekleşiyor ve saat 21.30’a kadar sürüyor. O gün Diriliş Yayınları’nın dış kapısı değil ama, apartıman dairesi açıktı. İçeri girdik. Mini salon doluydu. Üstad Sezai Karakoç her zamanki gibi yine o mütevazi 70 model masasının başındaydı. Sağlıklı göründü bana 83 yaşındaki bu aksakal onur kaynağı sanatçımız. “Maşallah, berekallah” dedim içimden. Mutlu oldum. Gonca gonca tebessüm ediyordu misafirlerine yaşını belli eden giysilerine inat. Kravatı ceketinin düğmeleri açık olduğundan daha bir fark ediliyordu. Yeni traş olmuştu. Yüzü ışık ışıktı dizeleri gibi. Eski cep telefonunu, yeni bir akıllı telefonla değiştiriyor ve şarja takmasına arkadaşları yardımcı oluyordu. Sonra anlattı:

-Bu cep telefonunun çok özelliği varmış ama ben sadece telefon olarak kullanabiliyorum.

Konuklardan biri yeni akıllı telefonlarının eskisine göre ekranlarının da büyük olduğun hatırlattı. Rakamlar ve arayanlar daha net okunabiliyordu.

 

“Baharı Yaz Ugruna Tükettik Aşkı Naz Uğruna”

Salondaki misafirlere pirinçli yaprak dolması, çilek, erik ve kara dut ikram etmişti. Mahmut Kaçarlar’ın beyaz dutları ve fındıklı lokumu sofra mönüsünü artırdı. Yemek sohpetinde her şey konuşuluyor, konuklar geldikleri yerlerden bilgi veriyor, akıllarına takılanları öğrenmek istiyorlardı. Kapı zili çalındı ve yeniden konuklar geldi. Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Avukat Mehmet Cangir ve Palu’dan talebeliğinde sürekli Sezai Karakoç ve Diriliş Dergisi okuduğunu, ancak yeteri kadar yazılanları algılayamadığını, bunun için şimdi yeniden okuduğunu ve farkı fark ettiğini anlatan bir Diriliş öğrencisi. Ben sordumsohpetin bir yerinde;

-Üstad bu ara sosyal medyada sizin adına bir şiir yayınlanıyor, ancak sizin yazmadığınız konusunda da tartışmalar var! Şiir hafızamda ama okumadım. “Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna/Ve papatyaları seviyor-sevmiyor uğruna/ Derken ömrü tükettik, bir hiç uğruna”diye başlıyor ve bitiyordu.

Demek bu konuda epeyi tepki geliyor olmalı ki kendisi “içinde papatya olan şiir mi?” diye sorarak başladı konuşmaya. “Evet” deyince anlattı;

-Mülkiye’de talebe iken öğrenci arkadaşlar birbirine takılır, isim koyar, yakıştırma yapar ya bu da öyle bir şey. Bir arkadaşım da bana bu şiirini uygun görmüş. Bana ithafen yazmış. Şiir bana ait değil.

 

Londra’da Bir Han

Olay vuzuha kavuşmuş, bu şiirin Sezai Karakoç’a ait olmadığı anlaşılmıştı. Ben yine de sordum bir başka konuya girerek;

-Üstad İngiltere’deki yerel seçimde Londra Belediye Başkanlığını Pakistan asıllı Sadık Han(SadıqKhan) kazandı. Rakibi Muhafazakar ZacGoldsmith’i yenmesini bildi. Londra da Müslüman bir belediye başkanıyla muhafazakarlardan İşçi Partisine geçti. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Sezai Karakoç her zamanki sıcak deyişiyle başladı konuşmaya;

-Epeyidir Müslümanlar kendilerine dost olmayan İngiltere’ye göç ediyor ve yerleşiyorlardı. İngiliz hükumeti bunu geç fark etti. Hemen tedbir almaya başladı ve bir kararname yayınlayarak belli bir tarihten sonra İngiltere’ye göçmen alınmayacağını açıkladı. Söz konusu tarihe kadar Müslümanlar İngiltere’ye gelmeyi sürdürdüler. Esasında yönetim Müslümanlara öyle sıcak hiç değildi.

 

-Ancak ok yaydan çıkmıştı! İngilizler İslam coğrafyasını darmadağın etmişlerdi. Özellikle Pakistan’dan hızlı bir göç devam ediyordu İngiltere’ye. Sonra dünyanın dört bir yanından okumak için gelen Müslüman öğrenciler.

-Bununla baş edemeyeceklerini anlayınca İngiltere sınır getirdi. Ancak göç edenlerin mevcut sayısı bile önemliydi İngiltere için. Üstelik mesela Londra Belediye Başkanı seçilen Pakistan asıllı İngiliz vatandaşı Sadık aynı zamanda bir “han” unvanına sahipti. Entelektüeldi. Dolayısıyla bugünün gelişi dünden zaten belli olmuştu. Müslümanlara dost olarak bakamadı İngiltere. Demokrasi ve seçimler bu defa onların istediği gibi gerçekleşmedi.

 

Ankara’da Düşün Bayramı

Yüce Diriliş Partisi’nin 29 Mayıs’ta büyük kongresi olacaktı(*).
-Nerede ve ne zaman gerçekleşecek genel kurulunuz üstad? Nasıl gideceksiniz?

-Arabayla gideceğiz. İstediğimiz yerde durup çay içer, karnımızı doyururuz. Uçakla gitmek daha fazla zamana mal oluyor. Uçağa binene kadar çok zaman geçiyor İstanbul’da. Bazıları yazıyor uçak korkusu falan diye, gerekirse uçuk ile de gidilir.

-Yüce Diriliş Partisi Genel Kurulu nerede gerçekleşecek?

-Büyük Kongre Ankara Hamamönü’nde olacak. Başkent’teki merkezimiz kongre için müsait olmadığından arkadaşlarımız burayı tercih ettiler.

-İnşallah biz de geliriz?

-……………………………..

Bir başka soru üzerine açıklamasını şöyle sürdürdü Sezai Karakoç;

-Yıllardan beri bana gelip giden bazı arkadaşlar hep eleştirirler Müslümanlara sıcak gelen partileri. Şöyle yaptı, böyle yaptı diye. Ben de onlara “Ben o partiden değilim. Gidin onlara söyleyin” derim. Bu şikayetler çoğalınca, alternatif olsun diye biz de 1990 yılında partimizi kurduk. “Buyurun” dedik bu arkadaşlara “İşte partimizi kurduk, gelin alternatif hale getirin, çalışın” dedik.

-Güçlüden yana olmak, mirasyedi olmak daha kolay! Dilerim söz konusu eleştiriler Yüce Diriliş Partisi’nin 81 ilin en azından 50’sinde aday göstererek seçimlere girmesiyle çoğu şey değişebilir, yeni bir ufuk olabilir!

-Ancak sistem bizim seçimlere girmemize müsaade etmiyor. Maalesef durum böyle. İşte son seçimde bazı arkadaşlarımız Diriliş adı altında bağımsız aday olmak durumunda kaldılar. Bunu yapabildik anacak. Gönlümüzde tabii her ilden aday gösteren, kazanan bir Yüce Diriliş Partisi yatıyor.

-Demek alternatif olabilecek bir program ve kadro mümkün olabilir.

-Alternatif arayanlara bunu söylüyorum. “Alternatif yok” diyorlar. Yüce Diriliş var diyorum. Yüce Diriliş gibi böyle bir alternatif oluşum;üstelik onların da hata yapmalarını engeller. Hata yapmazlar, yapamazlar. Teşkilatımızı kursak, kurabilsek artık teknoloji ile mümkün internet üzerinden canlı yayın bile yapabilir, herkese ulaşabiliriz.

 

Denge ve Üsluba Gelince

Sezai Karakoç Almanya’nın başarısını hatırlattı konuşmasının bir yerinde;

-Almanya nasıl kazandı? Üç şey çalışmak, bilgi ve disiplin.. biz de bunu yapabilirsek neden olmasın?

Mehmet Nuri Yılmaz edebiyata da meraklı bir Diyanet İşleri Başkanı. Prof. Dr.  Abdülkadir Karahan’dan(1913-2000)anekdotlar anlattı.

-Bize bir kitabının yayınlanması için müracaat etti. Heyete gönderdim. İnceleyen kurul da bir yeri düzeltmesi için iade etmiş çalışmayı. Bir gün duydum ki Abdülkadir Hoca hastalanmış, sokağa çıkamıyormuş. Ziyaretine gittim. Sordum; “Nedir hastalığın, niçin sokağa çıkmazsın?” Bana demez mi “Sokağa çıkarsam herkes bana kitabında eksiklik bulunan profesör diye bakmaz mı? Onun için sokağa çıkamıyorum?”

Hepimiz gülüştük. Abdülkadir Karahan 1960’lı yılların en kadim hocalarından, Arapça, farsça ve Osmanlı Türkçesini çok iyi bilen bir alimdi. Başta Farsça şiir sohpetlerinin de katılımcılarındandı. Mehmet Nuri Yılmaz, Kadir Mısıroğlu’nun İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy hakkında bir programda ileri  geri konuşmasına üzüldüğünü anlatınca Sezai Karakoç “Dengeli bir konuşma değil, ne yapalım maalesef üslubu öyle!” Oysa bu konuşmasından dolayı Kadir Mısıroğlu gerek Rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un torunları ve gerekse bazı sivil toplum kuruluşlarınca mahkemeye verilmesi ve tazminat davası açılması girişimi karşısında Kadir özür dileyerek vaziyeti kurtarmıştı.

 

Ziya Gökalp’in Annesi Buharalı

-Üstad sizin döneminizde kimler vardı? Mesela Mehmet Şevket Eygi, Nevzat Yalçıntaş, Mehmet Eröz(1930-1986)vs.

Sezai Karakoç bazı konularda konuşmaktan aşırı duyarlı. Gıybetten çok uzak duruyor. Bardağın hep dolu tarafını görmeye çalışıyor. Dosdoğru bir entelektüel. Keşke yazmadığı bölümleri ekleyerek hatıralarını tamamlasa. Bu sohpette çünkü Ergani’yi de konuştuk. Odasında memleketinin bir de fotoğrafı asılı. Biraz düşünde ve sonra konuştu;

-Mehmet Şevket Eygi mülkiyeye bizden sonra girdi. Biz üçüncü sınıfta idik. Kendisi birinci sınıfa başlamıştı.  Nevzat Yalçıntaş ise Ankara’dan İstanbul’a gitti.

 

Palu’dan gelen konuk Zeliha Hanım ile Çermikli Zaza Tevfik Bey’in oğlu Ziya Gökalp’i (1876-1924) sorduSezai Karakoç’a nereliydi bu mütefekkir sosyolog;

-Ziya Gökalp’in annesi Buhara’lı, Babası ise Diyarbakırlı.

Alimler, sanatçılar, müellifler meclisindeki sohpetler esasında bir neslin akademiden aldığı sanal icazet veya diploma gibidir. Çok şey öğreniyorsunuz buradan. Evvelenİbnülemin Mahmut Kemal’in (1870-1957) Beyazıt’taki Şeker Ahmet Paşa sokaktaki evinde, sonraÇınaraltı, daha sonra Marmara Kahvesi’yle “marmaratör” olarak bu lezzeti belli dönemin gençleri tattılar. Artık bu lezzet Sezai Karakoç üstadın Diriliş Akademisi’ndeki sohpetlerinde devam ediyor. Kendisine sağlık, hayırlı uzun ömür diliyorum.

 

(*)Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, “Başkanlık sistemi ve yeni anayasa konularından önce, Siyasi Partiler Kanunu’nun değiştirilerek, her türlü fikir partisinin kurulmasına imkan verilmesinin gerekliliği üzerinde ısrarla duruyorum. Ama ne yazık ki, bu konuda bir ilerleme mümkün olamamıştır.” dedi.

Sezai Karakoç, Ankara’da Altındağ’dakiHamamönü semtinde düzenlenen Yüce Diriliş Partisi 3. Olağan Büyük Kongresi’nde yaptığı konuşmada, gelinen süreçte parti olarak çok mesafe alamadıklarını ancak fikir ve duruşlarından da asla taviz vermediklerini bildirdi.

Ülke ve milletin, içeride ve dışarıda yaşanan olaylar nedeniyle ağır bir baskıya maruz kaldığını savunan Sezai Karakoç, çekirdek halinde olsalar da geleceği güven altına almak, kalıcı kurtuluş ve diriliş atılımını gerçekleştirmek amacına, programına ve planına sahip bir hareket olduklarına değindi.

Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, Türkiye’nin mevcut siyasi yapısından dolayı genişleme imkanı bulamadıklarını belirterek, şunları söyledi:

“-Başkanlık sistemi ve yeni anayasa konularından önce, Siyasi Partiler Kanunu’nun değiştirilerek, her türlü fikir partisinin kurulmasına imkan verilmesinin gerekliliği üzerinde ısrarla duruyorum. Ama ne yazık ki bu konuda bir ilerleme mümkün olamamıştır. Eylemleri kanun dairesinde takip etmek gerekir. Fikirler hür, eylemler kanun dairesinde yapılabilir. Ama fikirlere sınır yoktur. Biz ise bugüne kadar, 60 yıllık çok partili dönemde hep fikirleri bağladık, fikirler hala zincirlerle bağlıdır.”

“Siyasi Gerilim Toplum ve Ülkeyi Yıpratıyor”

Çeşitli faaliyetler, konuşmalar ve çalışmalarla ülke çapında yavaş da olsa içten içe bir kaynaşma ve fikir birliği oluşturmaya başladıklarını aktaran Sezai Karakoç, ileride şartların değişmesi durumunda, hareketlerinin ve fikirlerinin hızla yayılacağını dile getirdi.

Yüce Diriliş Partisi lideri Sezai Karakoç, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ikili parti sisteminin yaşandığını iddia ederek, “Siyaset alanında var olan şiddetli gerilim, aslında toplum ve ülkeyi yıpratmayı sürdürmektedir. Çok partili dönemin başından beri devam eden bu durum, ne yazık ki halkın psikolojisinde olumsuz gelişmelerin doğmasında etkili olmuştur. Bu yüzden, dış ilişkilerin ana ekseni değişmemiş, ülkemiz bağımlılıktan kurtulamamıştır.” ifadesini kullandı.

Konuşmaların ardından yapılan oylamada, mevcut 64 delegenin tamamının oyunu alan Karakoç, 3’üncü kez Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı oldu.(Ulu Kanal internet sitesi 31 Mayıs 2016)